24 Eylül 2016 Cumartesi

Bir yazı hırsızı daha: Çağlar Mirik!


Faiz Cebiroğlu

İnternet ile birlikte her alanda hırsızlar çıktı. Yazın alanında, müzik ve başka alanlarda hırsızlar çıktı. Hırsız, hırsızdır. Hırsızın, sağı, solu olmaz. Hırsız, hırsızdır! Solcu olduğunu iddia eden  Çağlar Mirik isimli bir herif, bir yazı hırsızıdır. Yazı hırsızı, Çağlar Mirik, 2005’te, Ruhi Su’nun ölüm yıldönümü vesilesi ile yazdığım yazıyı, utanmadan,  kendi adına kullanmıştır.

Hırsız, hırsızdır.

Yazı hırsızı Çağlar Mirik, 2005’te, eski Türkiye İşçi Parti’si ve  müzik yoldaşım, Ruhi Su’nun ölüm yıldönümü vesilesi ile yazdığım yazıyı, kendi adına kullanmıştır. Utanmaz ve sıkılmaz, Çağlar Mirik, ”Ruhi Su: Bir Komünist Ozan!” başlıklı yazımı, ”Komunist bir ozan: Ruhi Su” olarak değiştirmiş ve utanmadan bunu, kendi adına geçirmiştir!

Hırsız, hırsızdır.

Hırsızlığın sağı / solu olmaz. Hıırsız, hırsızdır!

Hırsız, hırsızdır. Peki, hırsızlara yer veren sitelere ne demeli? Örnek olsun, Gezitre.org diye bir site var. Yazı hırsızı, Çağlar Mirik isimli herife yer veriyor ve onu kolluyor! Siteye yazdım, cevap gelmedi! Cevap, bekliyorum dedim.  Cevap, gelmedi!

Tekrar yazdım, beni bloke ettiler!

İyi ettiler.

Gezite.org nedir, beni ilgilendirmiyor. Beni düşündüren, Çağlar Mirik isimli bir yazı hırsızına yer vermeleridir.

Bu notumdan sonra, cevap ta istemiyorum.

Hırsızlar, aynı çamurdan yoğrulmuşlardır. Bunu öğrendim!

Hırsız, hırsızdır.

Yazı hırsızı Çağlar Mirik isimli herifi çok pişman edeceğim.

Bu notumu yazmak istedim.

Bu notunmla da yazı hırsızlarını tekrar uyarmış oldum.

Bu notumla, yazı hırsızlarını, deşifre etmeli demek istedim.


Bu notumla, Çağlar Mirik, gibisi, yazı hırsızlarını deşifre etmeli ve suratlarına tükürmeli demek istedim!

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Büyüklerimiz Devlette Görev Almamızı İstiyorlardı...



Mustafa Elveren*

Dersim’de  baskı ve zulmün ne olduğunu çok iyi bilen bir toplumun, Alevi Kürd olan ailenin ferdi olarak çocukluğumu yaşadım. Çocukluğum döneminde hatırladığım kadarıyla büyüklerimiz hep devlette görev almamızı istiyorlardı.  

Bazı büyüklerimiz bize şu düşünceyi aşılamaya çalışıyorlardı: “Çok okuyun, en yüksek okulları bitirin ki; general, müsteşar, vali, emniyet müdürü olun, yüksek makamlara gelin” derlerdi. Büyüklerimiz bu işlerin bizim kendi irademizle olduğunu sandıkları için bize hep o yönde tavsiyelerde bulunuyorlardı. O günlerde büyüklerimizin çok iyi niyetle aşılamaya çalıştığını bugün saygıyla karşılıyorum.

Ancak, gerçeğin öyle olmadığını bugün daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü bırakın devletin Valisi olmak, devletin hizmetlisi olmak için bile kaç tane ön elemeden ve çok yönlü olarak güvenlik soruşturmasından geçiriliyorsunuz.

Bugünkü AKP iktidarı döneminde devlet katında Alevi vali, emniyet müdürü, müsteşar ve general hemen hemen hiç yoktur. Hatta 81 ilde Alevi sağlık, milli eğitim, ortaöğretim hatta ilköğretim okul müdürü bile yoktur.

Ömrünün yarısını zindanda geçirmiş olan araştırmacı-yazar ve bilim İnsanı olan Sayın İsmail Beşikçi’nin bir kitabında (aklımda kaldığı kadarıyla) şu sözleri kimlik açısından beni hep etkilemiştir. “Kürd kimliği ile bırakın devlet memuru olmak, sizi tuvalet bekçisi bile yapmazlar. Ancak kendi kimliğinizi inkâr edip, Türk kimliği ile her şey olabilirsiniz. Hatta cumhurbaşkanı bile…”

Sevgili “Sarı Hoca”nın dedikleri bu gün gerçekleşmiş durumdadır. “Sarı Hoca”nın Kürdistan ve Kürd özgürlük hareketi konusundaki bazı görüşlerini eleştirebiliriz. Ancak, Sarı Hoca’nın çok öngörülü olduğunu kabul etmek durumundayız. Buradan hareketle “Sarı Hoca”nın kimlik konusundaki görüşlerini bilimsel veri olarak dikkatte almak gerekir, diye düşünüyorum.

Bu satırları okuyanlar şu soruyu sorduklarını duyar gibiyim; “Madem öyle ise, sen yıllarca devlette memur olarak hangi kimlikle görev yaptın?” Okuyucuların bu haklı sorusunu şimdiden saygıyla karşılıyorum.

Ben Kürd kimliğimi gizleyip, Türk kimliği ile o görevleri yaptım. Aksi halde devlette görev yapmam mümkün olmazdı. Eğer Kürd kimliğimi gizlemeseydim, Sayın İsmail Beşikçi’nin dediği gibi beni bu ülkede tuvalet bekçisi bile yapmazlardı.

Tek devlet, tek bayrak meselesini anladık da, tek millet nasıl oluyor? Tek din, tek mezhep rezaleti de pilav üstü mü oluyor?

Bu teklik zihniyeti ne yazık ki, “Terör” üretmekten başka hiçbir işe yaramıyor.  

Bu ülkede ya gerçekleri savunur “Sarı Hoca” gibi ömrünü zindanlarda geçirirsiniz, ya da kimliğini inkâr edip Hınzır Paşa gibi etkili ve yetkili bir bürokrat olup Pir Sultan Abdal’ı asarsınız.

10/07/2016



*Em. Öğrt.

AKP’li Geçinen Sarhoşlar ...




Mustafa Elveren*

Bazı kişi(liksiz)ler çıkarları uğruna bukalemun gibi her renge bürünürler. Bu tür kişilik(siz)ler hep güçlünün yanında görünürler. Yine her dönemin siyasetine göre hareket ederler.

Bunların birçoğu zaafı olan “ayak takımından” oluşması dikkat çekicidir. Bunların sosyal ve psikolojik durumları ayrıca irdelenmesi gerekir.

Bu çıkarcı kişilik(siz)lerin 12 Eylül diktatörlüğü ve sonrası dönemlerde meyhanede içip içip; “En büyük ordu, başka büyük yok! Yaşasın ordumuz!” diye bağırdıklarına defalarca tanık oldum.

Bu gün ise, AKParti ve R.Tayyip Erdoğan en güçlü durumdadır. Çıkarcı kişilik(siz)ler bu defa başka bir kılığa girdiler. Öyle ki, meyhanede içip içip mahallenin içine girince; eskiden Atatürk’ü ve orduyu öven sözlerinin yerine bu defa “En büyük AK Parti, başka büyük yok! Yaşasın Erdoğan!” Bazen de şaşırarak “yaşasın AKEPE!” deyip, nara atmaya başladılar.

Bu kişilik(siz)lerin bazıları AKP’li müteahhitlerin taşeronluğunu yaptıkları gözden kaçmıyor. AKP’li geçinen bu çıkarcı cahil sarhoşlar bazen öyle ileri gidiyorlar ki, içki masalarında; “İslami ülkeler AKParti iktidarına çok miktarda para transfer ediyor. AK Parti olmazsa biz acımızdan ölürüz.” muhabbetini bile yapıyorlar.

Şimdiye kadar cübbeli, sarıklı, fesli, takunyalı, çember sakallı kişilerle birlikte yaşamaya alışmıştık. Bundan böyle takım elbiseli, kravatlı, iskarpinli AKEPE’li geçinen sarhoşlara da yavaş yavaş alışacağız. Artık bu tür yeni kişi(liksiz)lere göre hazırlıklı olmamız gerekir, diye düşünüyorum.

 İsminden başka cumhuriyetin hiçbir özelliğini taşımayan bu sistemde; Osmanlı kültürü ve zihniyeti hiçbir zaman değişmedi ve günümüzde de devam ediyor. Ne yazık ki, bu tür kişi(liksiz)lerle birlikte yaşamak zorundayız.

Bu kişi(liksiz)leri çok iyi tanımamız gerekir. Böylesi kişi(liksiz)ler çıkarları için ülkesine her türlü zararı verebilirler. “Vatan, millet, bayrak” söyleminden nemalanan bu kişi(liksiz)ler  “din, iman” gibi kavramları da ekleyip, alanı daha da genişlettiler.

Bu kişilik(siz)ler İslami ibadetlerde herkesten daha çok Müslüman görünürler. Ramazan’da oruçlu görünürler. Bakarsın ki, cami avlusunda cenaze ya da Cuma namazında en ön saflarda yer alırlar. Hatta ayeti hadis, hadisi ayet olarak çevresine yutturacak kadar ileri gidebiliyorlar. Bunların ne yapacağı belli olmaz. Kafaları estikçe her renge girerler. Bu kişilik(sizler) ortama göre bazen de küfürbaz olurlar. Bu kişilik(siz)ler daha çok Ermenilere ve devrimci Kürt hareketine küfür ederler.

Bu kişilik(siz)ler yıllarca resmi ideolojiyi her iktidar döneminde kendine göre yorumlayarak menfaatleri doğrultusunda kullandılar. Bugün de aynı şekilde kullanmaya devam ediyorlar.               
26.06.2016

*Em. Öğrt.



4 Haziran 2016 Cumartesi

SEVDA KUŞUN KANADINDA….




Bülent Tekin

SEVDA KUŞUN KANADINDA, adlı dizi yalan dolanla yapılmış gerçeklerle ilgili olmayan bir algı yaratma dizisidir.Bu dizide MTTB ve Ülkü Ocakları adeta melek gösterilmiş ve sol örgütler cinayet şebekesi olarak gösterilmiştir.O dönemler MTTB pasif ve öğrenci avlıyan,ülkücülerle işbirliği yapan korkak ve esamesi okunmayan bir yapılanma idi.Bu dizide MTTB'li sözde figürler birer kahraman, derviş olarak sunulmak istenmiştir.

Ülkücüler zaten devletin piyonu faşist bir yapıydı.MTTB okullarda hakimiyeti olmayan yeme içme ile öğrenci avlayan yok hükmünde zayıf bir yapılanmadan başka değildi.Bu dizide tek doğru olan şey İstanbul Üniversitesinin Hukuk Fakültesi anfisi ve kayıt penceresidir.

Bunları ben yaşadım çünkü.Ve bu dizide devletin piyonu faşist ülkücülerin saldırıları doğru bir anlatımla anlatılmamıştır.Onlar korunmuştur.

TRT1'deki SEVDA KUŞUN KANADINDA dizisi iktidardaki AKP'nin sözde muhafazakar kitlesine mücadeleci bir geçmişimiz var yalanını yaratmadır.O dönemleri yaşamış biri olarak yalanlarla senaryo edilmiş MTTB ve Ülkü Ocaklarını melek ve vatansever gösterme planını protesto ediyorum!

Bu dizi faşist Ülkü Ocaklarını ve esamesi okunmayan MTTB'nin geçmişini bu yalanlarla asla temize ve öykünmeye çıkarmaz!Bu algı yaratma amaçlı dizi olsa olsa bu topraklarda sol ve demokrat görüşlere düşmanlık yaratacak ölçüdedir.

TRT1'i ve bunu planlıyanları tarihi çarpıtmakla bir yere varamayacakları gerçeğiyle uyarıyorum.

Saygılarımla.


Bülent Tekin

14 Mayıs 2016 Cumartesi

“Gerekirse Şeytanla da İşbirliği Yapılabilir…”




Mustafa Elveren*

Annemin hastalığı ve kız kardeşimin vefatı nedeniyle zamanımın önemli bir bölümünü Ankara’da geçirmek zorunda kaldım. Yaklaşık son 5 aydır Ankara-Antalya arasında mekik dokuyorum.  

Dolayısıyla, gerek cenaze töreninde ve gerekse baş sağlığı ziyaretinde bulunanların arasında birçok CHP’li ve HDP’li politikacı ile görüşme imkânım oldu. Eski milletvekili, parti meclisi üyesi, belediye meclisi üyesi… Karşılaştığım bu siyasetçilerin bazılarıyla gündemi meşgul eden konularda bilgi alışverişinde bulundum.

Gündeme dair tartıştığım konuları okuyucularla da paylaşmak istiyorum.

İster olağanüstü kurultayı gerçekleşsin isterse yapılmasın, ister muhalif kanat kazansın ister şimdiki yönetim, bence sonuç değişmeyecektir. Çünkü;  mevcut iktidar tarafından MHP’ye her halükarda bir operasyon yapılacağı anlaşılıyor.

Diğer taraftan; HDP’yi seçim barajı altında bırakmak ve sistem dışına itmek için iktidar sözcülerinin söylemlerinden vazife çıkaran istihbarat güçleri Türkiye’yi daha azgın bir terör ortamına sürükleyebilir.

Ayrıca; CHP’ye de Baykal ve benzeri kişilikler üzerinden yıpratılması için iktidarın emrindeki istihbarat güçleri tarafından her türlü operasyon yapabilir.

Böylesi ortamda yapılacak erken bir seçimde; AKP tek başına 367’yi aşacak sayıda milletvekili çıkarır ve R.Tayyip Erdoğan’ı istediği yönetim modeliyle başkan yapar. Göz göre göre bu oyuna seyirci kalmamalıyız. Bu oyun mutlaka bozulmalıdır.

Birkaç gün önce KCK Eş Başkanı Sayın Bese Hozat bir röportajında; CHP, HDP, ÖDP ve diğer demokrasi güçleriyle birlikte seçim işbirliğinin yapması gerektiğini söyledi.  Bence bu öneri göz ardı edilmemelidir.

Suriye’de Rojawa için koalisyon güçleriyle işbirliği yapılıyorsa, Türkiye’de neden CHP ile yapılmasın! PKK lideri APO’nun deyimiyle, “Gerekirse şeytanla da işbirliği yapılabilir…” Her devlet veya örgüt kendi çıkarları için birbirleriyle işbirliği yapabilirler. Bu diplomatik bir şeydir.

“Ülkede halklar ve inançların özgürlük ve kurtuluşu örgütlü bir direniş olmadan gerçekleşmez. (…) Evet! Büyük savaşa karşı büyük ittifak gerek. (…) Büyük ittifak demek, halklar ve inançların büyük kazanması demek ve Kürdü hepten kaybetmemek anlamına gelecektir. (…) Yok CHP daha dün HDP'li vekilleri meclis dışına atmak için "evet" dedi. Yok ÖDP'nin ne kadar oyu var ki? Yok CHP ya da HDP ile ittifak yaparsak tabanımızdan tepkiler gelir gibi söylem ve kaygıların ne yeri ve ne de zamanıdır. (…) Bu ittifak mutlak olarak sağlanmalı ve biz ve siyasetçiler bunu halklara anlatabilmeliyiz. (…) Özgür Kürdistan ve Demokratik Türkiye sevdalıları taktiksel olarak bile olsa bu ittifak için çaba göstermeliler. Yoksa büyük ama çok büyük ve inanın yüzyılın sentezi olacak bir savaş geliyor. (Mehmet Serhat Polatsoy / Gomanweb)

Ancak; CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun böyle bir seçim ittifakına cesaret edebileceğini sanmıyorum. Sayın Kılıçdaroğlu’nun cesaretsizlik göstermesi halinde, yapılacak ilk seçimde siyasi hayatının sonu olacağını şimdiden görmek mümkündür.

Türkiye’de her şeye C.Başkanı R.Tayyip Erdoğan karar verdiğine göre, böyle bir senaryoda; anayasayı değiştirecek şekilde AKP’yi tek başına iktidar yapacak ve kendisi padişah pardon başkan olacaktır. Hem de seçmen oyu ile bunu gerçekleştirecektir.

Birkaç gün önce Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan bir mesaj çok dikkatimi çekti. Mesaja eklenen resimde şu ilginç yorum vardı. “TÜRKİYE = AKP = R. TAYYİP ERDOĞAN”

Ne yazık ki, Osmanlı’nın kuyucu paşalarından daha acımasız bir sistemle karşı karşıyayız.

Dün siyah cüppeli sahte Kemalistler halklara yasak ve baskı uyguluyordu,  bu gün ise takunyacı sahte Kemalistler aynı yöntemi uyguluyorlar.

Söz konusu ittifakların yapılması halinde, tüm ezilen halklarla birlikte en başta Türkiye kazanacaktır. Aksi halde; kaybeden bölünmüş bir Türkiye ile karşı karşıya kalabiliriz.

Ben; hiçbir kişinin veya örgütün etkisinde kalmadan, inandığım yolda yürümeye devam edeceğim. Çünkü aydın ve entelektüel olmak bunu gerektiriyor.

Bundan önce “Diyalog Grubu CHP-HDP Seçim İttifakını Gerçekleştirmelidir” başlıklı yazımda; CHP ile HDP’nin olası bir erken seçimde işbirliği yapmaları gerektiğini yazmıştım. Bu makalem üzerine birçok okuyucunun olumlu-olumsuz eleştirileriyle karşılaştım. Bu eleştirilerin çoğu olumsuzdu. Bu defa da eleştirilerinizi merakla bekliyorum.

13.05.2016

*Em. Öğrt.




“ÇEK!”



Müslüm Kabadayı

“Alnında “Yaşasın 1 Mayıs” yazan kırmızı bandıyla karşımıza geçip pozlar vermeye başladı genç. Sağ eliyle yumruk, sol eliyle de zafer işareti yapıp sağa sola dönerek duruş sergiliyordu. Şahin’in cep telefonundaki düğmeye basışıyla arka arkaya çekim sesleri yankılanıyordu. Burnu uzun siyah ayakkabıları, siyah pantolonu, üst tarafında beyaz bir kazağı olan genç, âdeta stüdyodaki mankenler gibi değişik açılardan poz veriyordu. Gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Birkaç dakika sonra pozlarını yeterli görmüş olacak ki önce ceketini, sonra telefonunu aldı arkadaşlarımızdan. Yüzünden gülücük, gözlerinden mutluluk yayılıyordu çevreye sanki...”

                      Pankartlar, flamalar, dövizler, kızıl bayraklar, bandolar, davul zurnalar eşliğinde kortejler alana ilerliyordu. Basın emekçileri, belgeselciler, fotoğraf sanatçıları oradan oraya koşturuyor, yürüyüşten genel ve yakın çekim yapıyorlardı. Sadece onlar mı? Fotoğraf makinesi, kamerası olmayanlar da cep telefonları ya da tabletlerine sarılıyorlardı; selfi çekenler de az değildi.
                      Yürüyüş güzergâhı halktan, sokaktan yalıtılmış bir noktada.  Alan, beş yüz metre ileride Bakırköy Pazarı. Orasını da soğuk adliye binası,  kentten ve halktan soyutlamış. Doğuşundan yüz otuz yıl sonraki 1 Mayıs’ta ve on beş milyonluk İstanbul’da kabak gibi bir alan… “Sendikalar, meslek örgütleri ve partiler burayı nasıl tercih ederler?” diye içimden bir sorunun alevi fışkırıyor. Benim mi sadece? Yürüyüş boyunca kulak kabarttığım birçok yerde, benzer soruların gri havayı kuşattığını anlıyorum.
“Savaş, yoksulluk ve işsizlik yangını, ülkenin her yanını yalarken bu geriye gidiş niye?” diyorum yanımdakilere. Gözleri umutlu bakan ama alınlarında kaygı çizgileri belirginleşen arkadaşlarım,  “Örgütlü örgütsüzlük!” diyorlar. Kortejdeki örgütlerin pankartlarına, kitlesine bakarak ilerliyoruz arkadaşlarla. Turgay’la Trabzon’dan, Umut’la Ankara’dan tanışıyoruz. Umut, İstanbul’dan baba Dursun’la oğul Şahin’i tanıştırıyor bize. Baba-oğul, Erzincan sevecenliğiyle yüreklerini açıyorlar bize. Kısa sürede kaynaşıyoruz. Geldiğimiz yerlere dönünceye kadar da birbirimizi bırakmıyoruz. Kısa günün kârı değil bu, birlik-dayanışma ve mücadele gününün kazanımı… Dostluk kuruyoruz, kolay mı?
Mesajını farklı bulduğum her pankartı, dövizi fotoğraflıyorum.  Laiklikle ilgili pankartların sosyalist örgütlerce öne çıkarıldığını saptıyorum öncelikle. Barışa dair sloganlar da yükseliyor. Sendikaların kortejlerinde işçiler kıdem tazminatını, iş cinayetlerini gündeme taşıyorlar. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız”ı haykırarak yürüyenler de az değil. “Gençlik Başkanlık İstemiyor” diyen öğrenciler geçiyor yan tarafımızdan. “İmam Hatipler Kapatılsın” pankartını polis alana sokmak istemiyor arama noktasında.  Kısa süre gerginlik yaşanıyor. Pankarttaki koca-karı Erdoğanların başı kesilip çıkarılıyor. Yanımdakilerden bazıları, “Pankartta da olsa kurtulduk şunlardan,” diyorlar. Bazıları da “İşin kolayına kaçtılar canım, pankarta dokundurtmayacaklardı,” diye çıkışıyorlar.
Kadınlar, arama noktasında kadın polislerin olduğu tarafa yöneliyorlar. El ele yürüyen iki genç tepki veriyorlar: “Burada da birliğimizi, mutluluğumuzu kıskanıyorlar.” Pankartlar derlenip arama noktasından geçildikten sonra yeniden açılıyor. Akın akın alana gidiyor insanlar. Kortej halinde yürüyenler köprü altına gelince hep bir ağızdan slogan atıyorlar. Ses katlanarak yankılanıyor ama duyanlar sadece mitinge gelenler. Yüzünden sevgi halesi eksik olmayan Umut arkadaşımızı polis, mal bulmuş mağribi gibi arıyor. Mıncıklanmadık yerini bırakmıyor arkadaşımızın. Ona dönüp “Seni çok sevdi bu herif herhalde,” diyorum. Gülüşüyoruz. Arkamızdan orta yaşlı, mavi gözlü, etine dolgun ve sakallı biri aramadan geçiyor. Sinir harbinden çıkan adam, “.ötümüzü ellemekten zevk mi alıyorsunuz be!” diyor başını sertçe sağa sola sallayarak.
Alana girmeden önceki köprünün altına yetiştiğimizde “Oyuncu da işçidir” dövizini taşıyan Oyuncular Sendikası ilgi odağımıza giriyor. Fotoğraf çekenler ya da oyuncularla çektirenler yanında tanıdıklarıyla sohbete dalanlar oluyor. Kortejin önüne gittiğimizde Genco Erkal’ın, genç oyuncuların omuz başlarında yürüdüğünü görüyorum. Kırk yıl öncekiyle şimdiki sahne başarımını, yürüyüş kolunda da sürdürdüğünü görmenin sevincini duyuyorum bu usta sanatçımızın. “Politeknik” çerçeveli dövizleriyle genç mühendisler geliyor arkadan. “AKP Karanlığına Karşı Halkın Mühendisleri Mimarları Plancılarıyız” diyerek geçiyorlar yanımızdan. Kenara çekilerek alkışlıyoruz bizi selamlayanları. İnsanın yüreğini ısıtan, mücadele azmini bileyen bir atmosfer oluşuyor yavaş yavaş.
Durduğumuz yer, alana girişin çatallaştığı bir nokta… Yüzümüzü köprü tarafına, sırtımızı alana dönüp gelen toplulukları izliyor, fotoğraf çekiyor ve etkileyici slogan, pankart gördüğümüzde alkışlıyoruz. Arada bir tanıdıklarımızla kucaklaşıyor, ayaküstü durum değerlendirmesi yapıyoruz. Kimi alanın doldurulamadığından, bazıları sendikaların zayıf kaldığından, birileri Taksim’in terk edilmesinin yanlışlığından söz ediyor. “Peki, biz niye buradayız?” dediğimde sessizlik başlıyor. Belki çaresizlik, yetmezlik… Birleşik Metal-İş’in eski yöneticilerinden biri isyan ediyor bu sessizliğe. “Ben emekliyim ama sınıftaşlarımı takip ediyorum. Bizimkiler bu oyuna gelmedi bakın, sınıfın kalbinin attığı İzmit’te miting düzenliyorlar. Az önce temsilciyle görüştüm cepten. ‘İşçilerin katılımı, coşkusu çok iyi’ dedi. Bu kuyrukçuların yanında olmaktan çok evladır arkadaş!”
İki taraftan alana girenleri fotoğraflamak için mekik dokuyorum. Arkadaşlarım su, simit, çay dağıtılan bir paravanın önünde duruyorlar. Arada onlara göz atıyorum. Tanıştırmak istedikleri olunca yanlarına çağırıyorlar beni. Görüşmemiz biter bitmez ya da bazen izin isteyerek fotoğraflamam gereken toplulukları, pankartları kaçırmamaya çalışıyorum. “Yaşasın 1 Mayıs” ve “Bıji Yeke Gulane” pankartıyla geçen ona yakın örgüt saydım. Onlardan biri de ASİ-DER’di. Kentteşlerimi alkışlıyordum ki içlerinden çıkıp beni kucaklayanlar oldu. Yıllar sonra kentteşim Tevfik’le 1 Mayıs’ta buluşmanın sevinciyle gönendim.
"Gericiler Değil İşçiler Baş Olacak” pankartı, dönemin kritik olgusunu ve bir hedefi dile getirdiği için birkaç açıdan kadraja aldım onu. “Omuz Ver Haramilerin Saltanatını Yıkalım” pankartıyla yürüyen kitle kalabalıktı. “İşçi Sınıfı Güçlüdür” pankartıyla alana kitlesel bir disiplinle giren ve korteji kızıla bezenen parti de yol kenarında bekleyenlerden alkış alıyordu. Gezi direnişinde sembol haline gelen “Boyun Eğme” önlükleriyle yürüyordu gençler. Tanrısına, padişahına, babasına kul olmaktan kurtulmak için mücadele edenlerin çocuklarıydı onlar. Sermaye düzeninin her şeyi piyasada haraç mezat ettiği çürümeye boyun eğmeyenlerin çoğalması, örgütlü güç haline gelmesi için çekilen acılar, katlanılan zorluklar… 1 Mayıs, bu yoldaki engellerin kaldırılması için bir ivme kazan(dır)malıydı. Umut, işte o zaman daha büyür ve göz doldururdu…  
“Çalışırken Ölmek İstemiyoruz” döviziyle yürüyordu gencecik kadınlar. “Akvaryumdan Okyanuslara Plazalardan Meydanlara” yazıyordu güleç yüzlü bir işçinin elindeki dövizde. Plaza Eylem Platformu kortejindeki orta yaşlı bir kadın da “Rakibim Değil Arkadaşım” dövizini taşıyordu sınıfın onuruyla.  Onları alkışlarken düşündüm. Ülkenin büyük kentlerinde cismiyle insanı yutan plazalar son yıllarda mantar gibi çoğalırken, en yoğun sömürü de buralarda uygulanıyordu. Plaza emekçilerinin örgütlenip seslerini duyurmaları, işçi sınıfı hareketine taze bir kan katacağa benziyordu.
 “Ben Dirensem Herkes Yaşar” döviziyle yürüyen plaza emekçisin arkasından “Gün Gelir Zorbalar Kalmaz Gider” pankartıyla yürüyen Sol Açık’ı gördüm. “Sevdaya Yasak Koyanın Dünyada Yeri Olmaz” yazan pankartın alt tarafını hızla okumaya çalıştım: “Faşizme Faşolige e-Bilete Gericiliğe Geçit Yok!” Eskiden takım taraftarlığını, kitleleri uyuşturmanın bir aracı olarak görürdük. Son yıllarda hızla politikleşen taraftarlar çoğaldı. Bu mücadelenin kırk yıl önceki ateşleyicilerinden Metin Kurt geldi aklıma. O sırada “Tek Yumruk” dövizi taşıyanlar görünmesin mi? Gebze’den gelen arkadaşım Turgay, onların önüne geçerek fotoğraf çektirmeye çalıştı Umut’a. Eskiden onların hayranıymış da…
“Bu Abluka Dağıtılacak Direnen Halklar Kazanacak” pankartıyla alana giren topluluktan da ilginç kareler yakaladım ve kayda aldım. Diğer koldan geçen korteje yetiştim koşarak. “Hakları Kazanmak İçin Tek Yol Sokak” yazıyordu pankartlarında. Taşımakta zorlanan gençlere, arkadan gelenler destek veriyorlardı. İyi ki rüzgâr yoktu alanda.   Günün özüne uygun dayanışma, her noktada kendini hissettiriyordu. Yürüyüş kolunda ve alanda, birçok eylemde yaşanan sürtüşme ve kavgaya yer verilmiyordu. İnsanlar temkinli… Örgütler güvenliğe önem veriyorlardı. Son aylarda yüzlerce insanı sokak ve alanlarda katleden canlı bombalarla yaratılan korku, kendini gösteriyordu. Örgütler, insanlar dayanışarak, çevreyi kolaçan ederek korku sisini dağıtmaya çalışıyorlardı.
“Barış İstemek Yetmez AKP’yi Yenmeden Savaş Bitmez” diyerek yürüyenler, “İsrail’le Tüm İlişkiler Kesilsin” dövizini de taşıyorlardı. Onların ardından alana giren 1 Mayıs mitinginde ADAM-DER yazan pankartlarıyla yürüyen beş on kişi dikkatimi çekti, hemen önlerine geçip fotoğraflama yaparken, merakımı gideren açılımını okudum derneğin: Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri. Onların sol tarafından İstanbul Demokrat Ordulular Platformu, “Taksim’i Unutmadık” pankartını taşıyorlardı. Tevriyeli bir durum oluştu o anda yanı başımızda, “ordu” üzerine.  İncirli Durağı’ndaki Yağcıoğlu Pastanesi’nde tanıştığımız Ordulu arkadaş bizi selamlayarak ilerliyordu. Alkışlayarak selamını aldık.
“Laiklik ve Kardeşlik İçin İşçiler Direnecek” pankartıyla yürüyordu inşaat işçileri. Arkadaşlarımızla var gücümüzle alkışladık onları. Biraz sonra kortejler bitmiş, geç kalanlar alana giriyorlardı. Arkadaşlarıma su verdiğim sırada Umut’a yaklaşan bir genç, elindeki ceketi uzatarak “Tut!” dedi. Tedirgin olan arkadaşımız, duraklayınca, “Korkma, bomba yok!” diye çıkıştı Kürt şivesiyle. Umut, ceketi tutunca diğer elindeki telefonu da Şahin’e uzattı. “Çek! Çek bakalım!” dedi. Bunlar yaşanırken makine elimde olup biteni kayda alıyordum ama tedirgin de olmuştum. Kısa sürede gencin kötü bir niyetinin olmadığını fark edip ruh halini anlamaya çalışıyordum. Arkadaşlarımın bakışlarından da aynı çaba içinde oldukları anlaşılıyordu.
Alnında “Yaşasın 1 Mayıs” yazan kırmızı bandıyla karşımıza geçip pozlar vermeye başladı genç. Sağ eliyle yumruk, sol eliyle de zafer işareti yapıp sağa sola dönerek duruş sergiliyordu. Şahin’in cep telefonundaki düğmeye basışıyla arka arkaya çekim sesleri yankılanıyordu. Burnu uzun siyah ayakkabıları, siyah pantolonu, üst tarafında beyaz bir kazağı olan genç, âdeta stüdyodaki mankenler gibi değişik açılardan poz veriyordu. Gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Birkaç dakika sonra pozlarını yeterli görmüş olacak ki önce ceketini, sonra telefonunu aldı arkadaşlarımızdan. Yüzünden gülücük, gözlerinden mutluluk yayılıyordu çevreye sanki.
“Nerelisin kardeş?”
“Vanlıyam.”
“Ne iş yapıyorsun İstanbul’da?”
“İnşaatta çalışıyam.”
“1 Mayıs’a ilk kez mi katılıyorsun?”
“He!...”
Başka soru sormamıza fırsat vermeden, “Bizimkiler nereye gitti lo?” deyip hızla alana ilerledi. O sırada KESK Genel Başkanı konuşuyordu. Yanımızda duran ve yüzündeki kırışıklıklardan deneyim sızan emekli bir işçi, “Akil adamı mı dinleyeceğim arkadaş!” deyip köprüye yöneldi.
Turgay, bakışlarını gözlerime dikti. “İşte sınıfın öncülüğü, bu iki işçiyi mücadeleye kazanmakla olur,” dedi.
 

5 Mayıs 2016 Perşembe

Ölümünün 1. yıldönümünde dostları Ali Yüce'yi unutmadı…





Haber: Müslüm Kabadayı

Türk şiirinin özgün temsilcilerinden Ali Yüce, ölümünün birinci yıldönümünde, Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlikle anıldı.

Türk şiirinin özgün temsilcilerinden Ali Yüce, ölümünün birinci yıldönümünde, Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlikle anıldı. Düziçi Köy Enstitüsü’nün yetiştirdiği Hatay/ Yayladağlı Ali Yüce’yi, köylüsü ve yakın dostu, eğitimci yazar Müslüm Kabadayı ile ozan Ahmet Özer anlattı. Etkinlikte ayrıca yazar Remzi İnanç ve köy enstitülü eğitimci Abdullah Özkucur da Ali Yüce ile ilgili anılarını paylaştılar.

 “Ali Yüce çağdaş Nasrettin Hoca’dır, şiire zengin bir humor katmıştır” diyen Ahmet Özer, onun kimseye benzemeyen çok özgün bir ozan olduğunu söyledi. Yayıncı ve yazar Remzi İnanç da anılarla süslediği konuşmasında, “Ali Yüce, içtenlikli ve çalışkan bir şair olmanın yanında, dostluklarını da sağlam biçimde örmüştür” dedi. Müslüm Kabadayı ise Ali Yüce’nin “Şeytanistan” adlı romanını şu sözlerle değerlendirdi:“Çocukluğu Fransız işgal yıllarında geçen Ali Yüce, bu romanında bir yandan emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin içyüzünü ortaya koyarken, öbür yandan toplumun yoksullaştırılıp cahilleştirilerek sömürülmesine karşı köy enstitüleriyle başlayan aydınlanma sürecini anlatır.”


Ruhi Su’nun, Ali Yüce’nin bir şiirinden bestelediği “Mürselekli Kadınlar” türküsünün de dinlendiği etkinlikte, ayrıca ozanın oğlu Prof. Dr. Galip Yüce, babasının “Şiir Sıcağı” ve “Anamı Arıyorum” şiirlerini bağlamasıyla seslendirdi.

28 Nisan 2016 Perşembe

Tini rakısıyla büyüdük ve yürüdük(2)





Faiz Cebiroğlu


Yürüdük
Yürüyoruz!..

Bedran kardeşim de
Katıldı.
Yürüdük!
Sene mi, 1978'dir.

Antakya'da  sel,
Asi nehri taşmış
Antakya ve Dursunlu da taşmış
Her yer sel.
Sel sel yürüdük.

Yürüdük
Tini rakısıyla
Semaha dönerek
Yürüdük.

Asi nehri taşmış
Faydana karşı yürüdük.
Herkes Kâbe’de  dönerken
Bizler semaha döndük!
Yürüdük.

Yürüdük
Yürüyoruz
Kol kola
Antakya'da
Dursunlu'da
Tüm Liva İskenderun’da.

Fadıl babam seslendi
Faiz mi söylüyor?
Annem cevap verdi:
Faiz, saza ses veriyor.
Ev yankılanıyor:
”Gel gönül çıkalım seyrana doğru
Hakikat ilminden kervana doğru
Yetmişüç kelamda hakkı tutanlar
Yetişir menzile, devrana doğru!”

Faiz söylüyor!
Faiz, saz çalıyor!...
Saza ses veriyor
Ev yankılanıyor.

Yürüdük
Yürüyoruz!

Saz çaldım!
Esad'ın sazını çaldım
Saz ”çaldım” ve saz ”çaldım”
Evimiz soyulmuş
Ben kendimi ÇALDIM!

Hızır Aleyhi Selam'ı çaldım
Herkes kâbede dönerken
Liva İskenderun'u çaldım!

Dursunlu köyünde.
Kireçdağlar kahvesinde.
Herkes Kâbede dönerken
Tini rakıya ve semaha döndük!
Yürüdük!

Tini rakısıyla büyüdük
Antakya
Dursunlu köyünde.
Herkes Kâbede dönerken
Tini rakıya ve semaha döndük!

Yürüdük
Yürüyoruz…



Tini rakısıyla büyüdük ve yürüdük!..





Faiz Cebiroğlu

Tini rakısıyla büyüdük
Antakya
Dursunlu köyünde.
Herkes Kâbede dönerken
Tini rakıya ve semaha döndük!
Antakya
Dursunlu köyünde.

Tini rakısıyla büyüdük
Yürüdük.
Herkes Kâbe'de dönerken
Şavkımızı ve önümüzü
Hızır Aleyhi Selam'a çevirdik.
Yürüdük!

Tini rakısıyla büyüdük
Yürüdük.
Bir elimiz çok acı
Bir elimiz tarihsel.
Hazreti Musa'nın çubuğu
Çınar olmuş
Büyümüş
Şimdi koca Çınar olmuş
Antakya
Dursunlu köyünde.

Fadıl babamın gözleri
Dağlara ağladı.
Annemin gözleri
Zeytinliklere ağladı.
Fadıl babam
Nedime annem
Dağlara ve zeytinliklere ağladılar
Kutsal çınara
 Ve sulara.

Tini rakısıyla büyüdük
Antakya
Dursunlu köyünde.
Herkes Kâbe'de dönerken
Bizler
Tini rakıyla semaha döndük.

Kâbede insanlar dönerken
Semaha dönüyor
Dursunlu köyü.

Dursunlu köyü
Fadıl babam.
Salim ve Murşit amcam
Ve de anaların anası
Nedime anam.

Tini rakısıyla büyüdük
Antakya
Dursunlu köyünde.
Ve hepbir ağızdan
Yakardık:
Dursunluya,
Hazreti Musa'ya
ve
Hızır Aleyhi Selam'a.
”Bizlerin Kâbesi insandır / Kur'an da kurtaranda!”
Yakardık.

Tini rakısıyla büyüdük
Yürüdük.
Herkes Kâbede dönerken
Tini rakıya ve semaha döndük!
---
(*) Tini : Arapça'da incir oluyor. Tini rakı: İncir rakısı, demektir.




24 Nisan 2016 Pazar

Yazışmalar (1) Türkleşmiş Araplar...




 Türkleşmiş Araplar...

Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

Mihrac Ural'ın ölümünden(!) sonra kendisiyle yazıştım. Yazışmalarda dikkatimi çeken nokta: ” Türkleşmiş Araplardan” en fazla üzüntü duymasıydı. Mihrac, haklıdır, ben de bu tür insanlardan(!) hem üzüntü,  hem de utanç duydum ve  duymaktayım. Kafam formüllere yatmaz ama gene sormak zorundayım: Yarı Türk, yarı Arap, eşittir ne oluyor? Bunun cevabını, uzmanlara bırakıyorum. Ama ben de, bir pedagog olarak söyleyeceklerim vardır: Türkleşmiş Arap, tam Türkleş-me-miş-se, ortada bir ”kusur” var demektir. Nedir?

Her insanın kimliği vardır. Olması gerekiyor. Kimliksiz insan var mı?

Sömürgeci ve ilhakçı ülkelerde vardır. Türkiye'de ve Orta-doğu'da vardır.

Sömürgeci ve ilhakçı ülkelerde insanlar, kendi kimliklerini tanımadan ve bilmeden, hakim olan ülkelerin kimliklerine ”kurban” oluyorlar. Yani ”yarı” kimlikli(!) oluyorlar. Türkleşmiş Arap, Türkleşmiş Kürd ve de Türkleşmiş Ermeni bu çerçevede duruyor.

Kafam formüllere yatmaz ama bu ne demektir?

Yarı yerli, yarı sömürgeci ve ilhakçı eşittir: kimliksiz insan olmak demektir!

Mihrac Ural'ın ölümünden(!) sonra yazıştım: ”Faiz, böylesi Türkleşmiş Araplardan  tiksiniyorum.” dedi.

Katılıyorum.

Örnek mi, çoktur.

Kendisi de biliyor ama bir Etyen Mahçupyan'da var. Mahçup'un mahçup bir tarafı da yoktur. Kalmadı... Başkaları da vardır.

Mihrac Hocanın söylediklerini dillendirmek istedim. Her tarafımız puşt zülası, demek istedim.

Türkleşmiş Arap, Türkleşmiş Kürd ve Türkleşmiş Ermeni!

Her tarafımız kimliksizlik demek istedim.

Ezilen ve ilhak edilen halklara, kimliğinize sahip çıkın, demek istedim.

Kafam, formüllere yatmaz: yarı Türk, yarı etnik eşittir: kimliksizliktir demek istedim!

Mir ile yazışmalarımız devam edecektir....



8 Nisan 2016 Cuma

Mihrac Ural muamması devam ediyor.






Sevra Kurtuluş
sevra.kurtulus@gmail.com


Mihrac Ural muamması devam ediyor. Mihrac Ural'ın ”Mukaveme Suriyyi (Suriye Direnişi) örgütünden gelen çelişkili ve birbirini tutmaz açıklamalar, Mihrac'ın, Suriye'de mi? Suriye dışında mı? Olduğu muammasını devam ettiriyor.  Örgütten yapılan açıklamalar, Mihrac Ural'ın nerede olduğu ve kendisine ne olduğunu bilmediklerini gösteriyor.

Mukaveme Suriyyi (Suriye Direnişi) örgütü, ilk açıklamalarında: ”27 Mart'tan beri liderimiz Mihrac Ural ile olan irtibatlarımız kesilmiş bulunmaktadır. Nerede olduğunu, ölüp- ölmediyini kesin bilmediklerini ama öldüğünü teyit edecek hiç bir delilin olmadığını” yazıyorlardı.

İkinci basın açıklamalarında, Mihrac adına yazılmış bir beyanat var: ” Beyt Hileybiyi’de Mukaveme Suriyyi güçleri başında bölgeyi özgürleştirirken düştüğüm pusuda yaralı düştüm.
Hala Lazkiye kırsalını Suriye ordusuyla birlikte tutan Mukaveme Suriyyi güçleri, savaşı sonuna kadar sürdürerek bu direnişi zaferle taçlandırmaya ant içmiştir; şehit üzerine şehit 75 yiğidimi yüzlerce yaralımla ben de bir şehit projesi olarak bu savaşın başında yürüyorum...” Mihrac Ural / 4 Nisan 2016

Bu iki açıklamadan  sonra, Mihrac Ural, Twitter hesabından: "Yalan ve kurgularinizin sevincini kursaginizda birakacagim Inanciniz yalan ahlaksizsiniz. Lagimsiniz. MIT in satilmis canileri olduremediniz" diye yazdı. Ama nedense, Mihrac Ural'ın yazmış olduğu bu tweet silinip yerine, Mukaveme Suriyyi açıklaması konmuş:

”Hiç bir dost kaygıya kapılmasın,  uygun koşulda açıklama yapılacaktır”

Mihrac'ın twitter hesabında duran bu twetten sonra, bugün Mukaveme Suriyyi ( Suriye Direnişi) İki cümlelik Arapça ve 3. açıklamasını yapmış; açıklamanın özü şu: ”Liderimiz Ali Keyyali'nin nerede olduğunu bilmiyoruz. Hem Suriye'de hem de  Suriye dışında... liderimizin mekanını tespit etmek için uğraşıyoruz. Saklandığı yeri, tespit eder etmez,  onu kurtarmak ve özgürleştirmek için herşeyi yapacağız. Ali Keyyali, yolumuzu aydınlatıyor. Hepimiz Ali Keyyali'yiz! Suriye diz çökmez” 8 Nisan 2016

Direnişçi bir örgütün, liderleri hakkında,  böylesi  çelişkili açıklamalarda bulunması gerçekten düşündürücüdür.

Geriye şu sorular  kalıyor: Mihrac Ural nerede? Mihrac Ural'a ne oldu?
Soruların yanıtlarını zamana ve tarihe bırakıyoruz.

Tek temennimiz ve umudumuz, Mihrac Ural'ın hayatta olmasıdır.

3 Nisan 2016 Pazar

Mihrac Ural'a ne oldu?





Sevra Kurtuluş

Suriye Mukavemeti ve Liva İskenderun Halk Kurtuluş Cephesi lideri Ali Keyyali ( Mihrac Ural ) 'ye ne oldu? Hâlâ gizemini koruyor. 27 Mart'tan beri kendisinden haber alınamayan Mihrac Ural ile her türlü bağlantılar da kesilmiş bulunmaktadır. Değişik medyalarda ve özellikle Selefi ve Recepçi Türk basınında Mihrac Ural'ın öldurüldüğüne dair sürekli haberler verilmektedir. Mukaveme Cephesinden ise bu haberlere itibar edilmemesi gerektiği yönünde açıklama geldi. Ama Mukaveme Suriye örgütü, ve arkadaşları Mihrac Ural'a ne oldu, nereye kaybuldu? Bilmemesi çok ilginçtir. Acaba Mihrac Ural, Özel Harp Dairesi ile Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından pusu kurulup, Türkiye'ye kaçırılmış olabilir mi? Tüm bu sorular ve gizem sürerken, dün (1 Nisan 2016) Mukaveme Suriye örgütü beş satırlık Arapça bir beyanat verdi:(*)

Suriye Mukavemeti – Liva İskenderun Halk Kurtuluş Cephesi
1 Nisan 2016

Ali öğretmen, Suriye Mukavemeti liderinin şehid edildiyine dair değişik basınlarda haberler yazıldı. Ama Ali Keyyali'nin şehid edildiyine dair hiç bir delil, kanıt göstermemektedirler. Basında çıkan Ali Keyyali (Mihrac Ural) şehid oldu spekülasyonlarına karşı aşağıdaki açıklamayı yapıyoruz:

- 27 Mart 2016'dan şu ana kadar Mukaveme Suriyye lideri Ali Keyyali'den herhangi bir haber alamamaktayız. Onunla olan iletişim kanalları da kapanmış bulunmaktadır.

- Mukaveme Suriyye Cephesi dün olduğu gibi, bugün de Suriye Ordusu ile birlikte, tüm cephelerde selefici ve yeni-Osmanlıcı teröristlere karşı mücadelesini sürdürüyor ve sürdürecektir.

- Mukaveme Suriye Cephesi lideri Ali Keyyali'nin belirttiği gibi, ”Liva İskenderun ezelden beri Suriye topraklarıdır ve Suriye toprakları olarak kalacaktır.”

- Liderimiz Ali Keyyali'nin kaybolmasında yeni-Osmanlıcı diktatör Erdoğan'ın parmağı olduğu kanıtlanırsa, Örgüt olarak buna yönelik cevabımız çok sert olacaktır.

- Ali Keyyali, Suriye Mukavemetidir. Suriye Mukavemeti savaçılarının hepsi Ali Keyyali'dir.

- Suriye diz çökmez!”