19 Haziran 2017 Pazartesi

Özgür Basın…




Bülent Tekin


Özgür basın, Türk demokratik basın ya da Kürt demokratik basın olduğunu iddia eden medyanın merkez medyadan farklı olması gerekmektedir. Yazar kadrolarının önemli kısmı ve muhabirlerin büyük kısmı eski isimlerden oluşmaktadır. Özellikle haber bölümü Doğan Grubu,Taraf, DİHA vb. medyanın eski elemanlarıdır.

Anlayış olarak oligarşinin önemli kurum ve sivil toplum sanılan zenginler kulüplerine ait görüş sunmaktadırlar. Bu haber anlayışından ya da hakikati bulma çabasından doğru sonuç elde edilemez.
Hakikati tuzu kurularda arayan bir anlayışın merkez medyadan farkı olamaz.

İlgililerin hakikati açıklayan,söyleyen, ezilen milyonlara ses olacak makam ve mevki düşünmeyen, nemalanma için ajandası olmayan donanımlı, çalışkan ve cesaretli kadroları düşünmesi gerektiği kanaatindeyim.

Bu benim naçizane görüşümdür. Takdir ilgililere aittir.

Saygıyla.

Bülent Tekin


10 Haziran 2017 Cumartesi

Sol içi şiddet üzerine bir not.







Ali Emin İleri


Ne yazık ki, Türkiye solu, bir bütün olarak, sol içi şiddete bulaşmış ve sol içi şiddeti kullanmıştır. Sol tarihi incelendiḡinde,  onlarca devrimci, bir başka devrimci tarafından vurulmuş, öldürülmüştur. Sol içi zaaflıḡın yaratıḡı bu ilkellik, solun, Türkiye’de vücut bulamamasının da nedeni olmuştur. Sol içi zaaflık ve ilkellik devam ediyor. Gelenek’ten gelenler ve geleneḡe(!) sahip çıkma iddiasında olanlar, yine birbirlerine düştüler. Karşılıklı suçlama ve  beyanatlar bir yana, fiziki olarak ta birbirlerine saldırmaya başladılar. Utançtır!

Sol içi zaaflık, sol şiddeti doḡuruyor.

Sol içi zaaflık, kütlelerle buluşamama, aynı yerde kalma ve bir baltaya sap olamamak demek oluyor.   
Cinnettir. Cinnet, deliliktir. Delilik, her türlü belaya girmek oluyor. Sol içi şiddet oluyor.

Türkiye sol tarihinden örnekler vermek mümkündür. Örneklerimi sınırlı tutuyor ve yalnızca Sovyetler ve TKP geleneḡinden gelen hareket ve partilerden veriyorum.

Bir: Türkiye Komünist Partisi (İsmail Bilen). Yıllar sonra ayrışıyor. TKP ve TKP-İşçinin Sesi oluyor. Aralarındaki yazılı, küfür ve  suçlamalar yanında, birbirlerine karşı fiziki olarak ta, şiddete başvurdular.

İki: Türkiye İşçi Partisi (Behice Boran). 1979’da bir grup partiden ayrıldı ve Sosyalist İktidar dergisini çıkarmaya başladı. Karşılıklı yazılı suçlamalar yetmedi, yine birbirlerine karşı fiziki şiddete başvurdular.

Üç: Gelenek dergisi ve Toplumsal Kurtuluş. İki grup ta, Sosyalist İktidar’dan geliyor. 12 Eylül 1980’lerden sonra, iki ”hasım” oldular. Karşılıklı küfürlü yazışmalar yetmedi, yine birbirlerine karşı, fiziki şiddet uygulamaya kalktılar.

Dört: Gelenek dergisi grubu, bir kaç parti(!) kurduktan sonra, tekrar ayrıştılar. KP ve HTKP oldu. Yine yazışmalar ve birbirlerine karşı ithamlar yetmemiş olacak ki, şimdi de, fiziki şiddete yöneldiler.

Utançtır. Utanç, devrimci ahlaktan, ardan, edepten  ve hayadan uzak olmak demektir.

Evet...Ne yazık ki, sol içi şiddet deyince, Türkiye solu geliyor. Türkiye solu tarihi, bir bütün olarak sol içi şiddete bulaşmış ve utanılası örnekler bırakmıştır.

THKP-C, THKO ve diḡer devrimci demokratların tarihine de bakın, gerçekten sol içi şiddete maruz kalmış bir tarihtir.

Sol içi zaaflık ve ilkellik devam ediyor. Kütlerlerle buluşamama, bir adım ileri gidememe, kendi aralarında iç şiddeti doḡuruyor. Sol adına cinnetlik oluyor. Cinnetlik, beyni örtüyor ve  insanları deliye çeviriyor.

Son, Komünist Partisi (KP) ile Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP), arasında başlayan ”sol(!) şiddet” cinnetlik oluyor.

Cinnetlik,   sol delilik  demektir. Utançtır!

Ar, haya ve edepten yoksun olanlarda utanma duygusu olur mu?

Olmaz;  olsaydı sol içi şiddet olmazdı.

Bu notumu, son  sergilenen ilkellik karşısında yazmak istedim. Bu notla, son sol içi şiddeti kınamak ve lanetlemek istedim.



23 Nisan 2017 Pazar

ÖLÜMÜNÜN 2. YILDÖNÜMÜNDE ALİ YÜCE’Yİ ANARKEN…




Müslüm Kabadayı



Doğum ve ölüm, yaşamın ikiz kardeşidir. Ölümsüzlük ise, bunların üçüzüdür. Doğum ve ölümü, evrensel düşünceleri, toplumsal duyarlıkları ve yaratıcılıklarıyla kalıcı eserler bırakanlar bunu başarır ve insanlığın belleğinde ölümsüzleşir. Hatay’ın yetiştirdiği ölümsüz değerlerden Ali Yüce’ye selam olsun!..

“Halk Çağı”nın şairi Ali Yüce, esas doğum tarihinin 1924 olduğunu vurguladıktan sonra, 1926 ve 1928 tarihlerinin doğum tarihi olarak kayıtlara geçtiğini açıklar. Daha sonra da 1946’da Düziçi Köy Enstitüsü’ne kaydolduğunda yeniden doğduğunun altını çizer. “Düziçi Köy Enstitülü Yıllar” kitabına da alınan şiirinde şöyle diyor şairimiz: “Yıl 1946/Düziçi Köy Enstitüsü’nde/Bu dünyaya ayak bastım ben/Ekmeğime ışık sürdü Tonguç/Eşitlik özgürlük sürdü beynime/Bin yıllık uykudan uyandım/Bir gramcık bilgi için/Tırmanmadık yokuş koymadım ben/Saç döktüm ömür tükettim/Öğrenmeye doymadım ben”
                     
Uygarlıklar beşiği Akdeniz’in verimli ikliminde “Şiir Sıcağı”nı oluşturan Ali Yüce, sözcüklerin duygu ve düşünce zenginliğinde bizi bağımsızlık-özgürlük-kardeşlik halayına davet eder. “Şiir Sıcağı”nda hem Yunus Emre’yle sevgi ve içtenliği anıştırır (telmih) hem de “Moğol ateşi”yle yağmacı-istilacı zihniyetin ya(ı)kıcılığının altını çizer.

Bizim sıcağımız Akdeniz sıcağı canım
Yunus Emre sıcağı
Pişirir ekmeğimizi yakmaz
Toprağımız 
Halk toprağı kimseyi ekmeksiz bırakmaz

                      “Kalkıp Gelmiş” şiirinde, insanın milyonlarca yıllık serüvenini, sözcüklere tarih şeridinde dans ettirerek betimler Ali Yüce. Aynı zamanda insanlığın geleceğinin nereye doğru evril(diğine)eceğine ışık tutar.

Kaşla göz arasında
Geçip gitmiş milyonlarca yıl
Kalkıp gelmiş insan dedem
Taş çağından atom çağına
Buyur dedecik buyur
Elimde insan kemiğinden kaşık
Tenceremde nükleer bir çorba
Bekleyin insan torunlarım
Atlayıp tarihin atına
Ben de geleceğim bir gün
Beton çağından ışın çağına
Elimde insan kemiğinden bir iğne
Dikeceğim ipek mendilinizi
Gizli dikişlerle 

                      Ali Yüce’nin şiiri, toplumsal çelişkilerin kaynaklarını ve insanın özgürleşme-kişilik geliştirme serüvenini sorgular sürekli. Bu çelişki ve çatışmayı anlatırken tezat sanatını ustaca kullanır şair. “Aç Ağzını Karanlık” şiirinde  “ak-kara, çirkin-güzel” zıtlığını şöyle verir:

İşim gücüm bu benim
Sorguya çekmek gerçeği
Sevginin rüzgarı ak da
Savaşın bayrağı niçin kara
Bütün suçum bu benim
Evreni kucaklamak
Çözmek kör düğümleri

                      Bu şiirdeki “uygarlığı halklamak” imgesinin o kadar derin çağrışımı vardır ki, halkın ve emeğin söz sahibi olmadığı uygarlıkların, sömürü ve savaşların nedeni olduğuna dikkat çeker. Üzerine sayfalar dolusu yazıların kaleme alınabileceği bir konuyu/sorunu Ali Yüce, iki sözcüklü imgeyle betimleyivermiştir.

                      “Tutkal” şiirinde de emperyal güç haline gelen uygarlıkların, insanları hem makineleştirdiğini hem de kavramların içini boşalttığını ustaca dile getirir:

Sen ne biçim uygarlıksın
Parmağın tetiğe yapışık
Özgürlük beslersin kafeste
Kadınların çiçek açmış
Sıcaklığı vitrinlere yapışık

Bu şiirde, kadınların metalaştırılarak nasıl sömürüldüğü de “vitrin”le dile getirilmiştir. “Sıcaklığı vitrinlere yapışık” imgesini, duyguların da “piyasalaştırıldığı” biçiminde yorumlamak yerinde olur.

Günümüz dünyasına bakıldığında açık biçimde görüldüğü üzere kendilerini Dünya’nı efendisi olarak gören ülkelerin, oligarkların, diktatörlerin “barış, demokrasi” gibi insanlığın önemli kazanımlarını bile kendi çıkarları için nasıl kullandıklarını “Efendimizle Söyleşi” şiirinde şöyle işler Ali Yüce:

-Bu barış meleğini
Kaça aldınız efendim
Bir dudağı yerde bir dudağı gökte
Ağzında özgürlük barış
Gizli bir kırbaç elinde

                 Her şeyin sahtesini, sentetiğini “piyasa” mekanizmasıyla insanların beynine, yüreğine ve eline yerleştirmeye çalışanların karşısında duran Ali Yüce, insanın eşitlik ve özgürlüğü için kendini adayan güzel insanların varlığına işaret eder “Şairler de Uçar Ama Görünmez Kanatları” şiirinde:
                
     Özgürlük görecedir oğul
     Tutsaklık da öyle
     Güzelliğin tutsağıdır
     Dünyanın yiğit
     En yürekli
     En özgür insanı bile

                 Gerçek barış ve özgürlüğün, sömürü ve savaşlara yol açan mekanizmaları ortadan kaldırmakla mümkün olabileceğine vurgu yapar “Olmaca” şiirinde. 1994’te İtalya’da “Akdeniz Şiir Ödülü”nü alan bu şiirinde Ali Yüce, teşhis ve intak sanatını alaycı diliyle ustaca kullanır.
 
    Ben çiçek olsaydım eğer
    Hiç saksı giymezdim ayağıma
    Ödünç kanat alırdım
    Güvercin teyzemden
    Barış uçardım üstünüze

                 Verimli toprakların, cömert Akdeniz ikliminin çocuğu olarak yaşama hep evrensel bakmayı, başka insanları ve doğayı düşünmeyi, bizlere aşılamayı hedefler şair. Şiir serüveninin başında İkinci Yeninin sanat anlayışından 1960’lı yılların ortasından itibaren toplumcu gerçekçi sanat anlayışına evrilen Ali Yüce’nin yüreği -Nâzım Hikmet gibi-  “Evrensel Kardeş” şiirinde Dünya’nın her köşesinde atar:

Çarpar yüreğim
Bütün göğüslerde
En uzak ülkenin
Komşusuyum ben

Haydi artık
Doğsun güneş
Batsın karanlık
Bütün çocukların
Kardeşiyim ben

                             Karanlığın içinde Köy Enstitülerinin aydınlığıyla çıkan, Hisarcık gibi dağların arasındaki küçük bir köyden tüm dünyaya seslenme olanağını yaratan Ali Yüce, şiir var oldukça yaşayacaktır. Şiir çınarımız o güzel insan, ölüm atına binip aramızdan ayrılırken şiir atını bize emanet bıraktı. O emaneti geleceğe taşımak, kuşaktan kuşağa yaşatmak, şiirseverlerin görevidir. Onu sevgiyle ve onurla yaşatacağız.


                      Aydınlanmacı, eşitlik ve özgürlüğün savaşımcısı, barış ve sevginin şiir dili Ali Yüce’yi, ölümünün ikinci yıldönümünde saygıyla ve özlemle anmak için bir araya gelen şair-yazarlarımıza, kentteşi Hataylılara selam olsun.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Ahlaksız Erdoḡan!



Ali Emin İleri

Erdoḡan, Türkiye’nin en ahlaksız yaratıḡıdır. Kendi çıkarları için karısını, çocuklarını satacak kadar düşük bir insandır. Son referandum seçimlerinde Kürdleri, büyük bir ”zan” altında bırakarak, ”Kürtler, bana oy verdi(!)” diyecek kadar, ahlaksız bir tiptir. Mühürsüz, Evet oylarını, Kürt illerindeki sandıklara atarak, ahlaksızlıḡına bir ahlaksız halka daha eklemiştir. Erdoḡan, Ahlaksızdır.

Ahlaksız Erdoḡan ve çetesi, 16 Nisan referandum öncesinde, hazırlık yapmışlar, hilelerle seçimi belirlemişler. Oy verme işi devam ederken, sözümona, Yüksek Seçim Kurulu: ”Mühürsüz oylar da geçerli sayılacak….” diye açıklamada bulunuyor. 2 milyon 500 bin mühürsüz oy. Kürt illerinde toplanıyor; sandıklara, ”mühürsüz EVET oyları” atılıyor. Durum, budur. Ahlaksızlık, olmak ta budur. Manipulasyon budur. Zan budur.

Ortada bir paradoks yoktur. İşgalciler, işgal ettikleri topraklarda “güçlerini” gösteriyorlar. Kürd  evlerini tahrip ettiler. Çoluk, çocuk demeden katlettiler….böylesi ortamda, referandum yapılıyor. Direnen Kürd halkına, Erdoḡan, yine  intikam alıyor, onlar adına ”mühürsüz oy” atıyor… Zan budur. Ahlaksız olmak ta budur.

Erdoḡan ve çetesi, ahlaksızdır.

Erdoḡan ve çetesi, Kürdistan’da yenilecek, biliyor. Bu bilinçe, mühürsüz oylar, Kürd illerinde çıkıyor. Ama korkunun ecele faydası yok, bunu unutmuşa benziyor!..

Tüm referandum gözlemcileri, 16 Nisan referandumu ”kabül” edilemez olarak duyurdu. Ama ahlaksız Erdoḡan ve çetesi, şeriatı ilan etmek için uḡraşıyor.

Ahlaksız Erdoḡan ve çetesi, geç kaldılar.

Bizlerin şeriat mahkemeleri yoktur, ama halk mahkemelerimiz vardır.
Herkes, hakettiḡi cezayı yer!

Evet….Sahte, 16  Nisan refarandumu budur. Ahlaksız Erdoḡan, hileyle, Kürtler,  bana destek verdi diyerek, Kürtleri ”zan” altında bıraktı.

Sonuç: Kürt halkı, Receb denen ahlaksıza HAYIR dedi. Kürtleri zan altıda bırakan ”töhmetçi” Tayyip’e HAYIR dedi.

Mühürsüz oylarla, bizleri kimse kandıramaz!


Erdoḡan ahlaksızdır, biz Kürtler, ahlaksız Erdoḡan’a toptan HAYIR dedik.

28 Mart 2017 Salı

Beşikçi’ye mail….






Ben iki kere sayın İsmail Beşikçi’ye mail gönderip, bazı kaygı ve eleştirilerimi kibar ve saygılıca bildirdim. Fakat galiba sayin Beşikçi, artık sayın Barzani gibi büyük adamlar ile ilgilendiği için bizim gibi sıradan Kürt aydınlarına iki satırla cevap verme gereğini bile duymuyor.
Onun için ben de kendisine yazmış olduğum yazıyı,  burada tekrarlamak istiyorum.
„Saygıdeğer ismail Hocam,
Ben bir Kürt olarak size karşı her zaman kendimi ve tüm Kürtleri borçlu gördüm ve halen de öyle görmekteyim. Ancak son dönemlerde malesef sizin gittikçe objektif olmaktan uzaklaştığınızı da özülerek görüyor yada öyle düşünüyorum. Ben Kürt mücadelesinde bu kadar emek vermiş ve çok ağır bedeller ödemiş olan sizin adınıza bunu hazm etmek istemiyorum. Ömrünü insanlık davasına adamış sizin gibi bir bilim adamının böyle bir konuma düşmesi gerçekten beni üzüyor. Tabi bu benim görüşüm ama biraz da öyle olduğu kanısı bende ve sanırım başka bir çok insanda giderek güçleniyor.
Ben daha öncede kısaca size yazmıştım, bilmiyorum okudunuzmu; ben sizin Kürt siyasetçilerinin çelişkileri arasinda taraf olmaniz sizin tutumunuz olmamamli ve bu sizin bilimsel tavrinizi zedeler demiştim ve halen de öyle düşünüyorum. Kendi saygın konumunuzu bu çelişkilere kuladirmaya müsade etmememniz ve kendinizin de bizzat buna yol açmamalisiniz diye düşünüyorum.
Son dönemlerde hep Mesut Barzani ile ilgili övgüleriniz beni kişi olarak rahatsiz etmez. Sayin Barzaniye zaman zaman bazi eleştirilerim olsada, kendisine saygi ve sevgi ile bakiyor ve bir Kürt lideri olarak görüyorum. Ama sizin ondan yana ve onun adına diğer Kürt hareketlerine yüklenmenizi de hiç doğru bulmuyorum.
Siz eleştirinin bilimsel bir yöntem olduğunu her zaman söylüyorsunuz ve bu doğrudur. Bu konudaki yazı ve kitaplarınızı defalarca okudum. Ama sayin Barzani de çok sorunlu bir yerde siyaset yaparken ve bir melek olmadiğina göre sizin ona tek bir satır eleşirinizin olmamaması beni düşündürüyor doğrusu. Diğer Kürt hareketlerine ağır eleştirilerine rağmen kendisine toz kondurmamanız gerçekten benim için ibret vericidir.
Elbette PKK yi eleştirebilirsiniz ve bende bazen kendime göre eleştiriyorum. Ama bir siysetçi gibi eleştirmeniz bana çok yanlış gibi geliyor. Mesela son röportajinizda siz PKK nin Irak, Iran ve Suriye ile ilgili tutumunu „Kürtlere yapılan katliamları onaylamak anlamına geldiğini “ söylüyorsunuz.
Peki sayin Barzaninin o ülkeler ile ve özellikle Türkiye ve Erdoğan ile olan ilişkişine neden bir tek söz söylemiyorsunuz. Sanırım Erdoğanın bir Kürt dostu olduğunu herhalde düşünmüyorsunuz. Siz PKK ile dostken de ayni bu hataya düştünüz, o zamanlar PKK ile ilgili eleştirnizin olmaması bu gün KDP ve Barzani için tekrar ediyorsunuz. Bu bilimsel bir tutum değil taraftarca bir tutumdur. Bu kadar Kürt katl edilirken sayin Barzaninin tek bir kınamasi, başsağlığı bile yokken ve Türkiyedeki Kürt siyasetçilere mesafeli dururken Erdoğan ile Diyarbakir da kol kola olmasına hiç bir eleştiri veya itiraziniz yok mu acaba? Yoksa o yapınca mübah ve siyaset, PKK ve diğerleri yapınca günah mı oluyor?
Bağımsızlık konusundaki eleştirleriniz de bana biraz maksadı aşan eleştirler gibi geliyor. Evet ben kendimde Kürdistanın bağımsizliğindan yanayim ve bunu ölmeden görmek en büyük hayalim. Ama bunun siyasi yönü, şartlari ve gücü var mi yok mu meselesi tartişmalidir ve bir Kürt partisi bağimsizliği istemiyor diye eleştirilebilir ama suçlanamaz. Birisi bağimsizlik biri federasyon biri otonomi vs. isteyebilir yada koşullarin buna elverdiğini söyleyebilir. Buda onun siyasi tercihi. Müsade edin 30 yillik bir Kürt partisi olan PKK de kendi siyasi tercihini kendisi ortaya koysun.
Sayin Barzani ve Talabani yillar yili bir otonomi peşinde koşarlarken biz onlara siz bağimsizlik istemiyorsunuz Kürt değilsiniz yada hainsiniz diyebilirmiydik? Yada bugün Barzani irakla var olan statüsünü sürdürse biz buna ne demeliyiz? Ha nihayi hedefi bağimsizliktir ama şimdi böyle olabilir dersek o zaman PKK nin alninda gelecekteki niyetinin bağimsizlik olmadiğini nasil okuyabiliriz?
Sayin Barzaninin iki de bir PYD yi ABD ye „Onlar da PKK lidir“ diye ihbar etmesine ne dersiniz?
Aslinda amacim size saygisizlik asla değildir ve hayatta saygida kusur edebileceğim en son kişi sizsiniz. Ama benim sizi eleştirebilmeme de izin verin lütfen. Ve siz hep eleştirinin bilimin temel bir ögesi olduğunu hep söyleyegeldiniz, bence bu eleştirileri biraz dikkate almaniz sizin, doğruluk ve sayginliginiz bakimindan da iyi olabilir.“
Selam ve sagilarimla

Abdulkadir Ulumaskan

21 Mart 2017 Salı

Newroz kutlu olsun!






Faiz Cebiroğlu

Bugün 21 Mart, Newroz. Newroz pîroz be! Newroz kutlu olsun!

Newroz kutlu olsun! Newroz, özelde, Kürt halkına, genelde tüm ortadoğu halklarına kutlu olsun!

Newroz, bir bayramdır. Newroz, Kürt halkı için, birlik, direniş ve baskıya başkaldırmanın bayramıdır. Newroz, bu anlamda, her yıl 21 Mart’ta, sadece bir gün olarak kutlanan bir bayram değil, Newroz, hâlâ hakimiyetini sürdüren ”modern faşist Dehaq” yönetimini parçalamak için, inancımızı / direncimizi bileyen ve mücadele yolumuzu aydınlatan bir meşaledir. Bu anlamda, Newroz’u kutlamak, anmak ve yaşatmak demek, Mazlum Doğan şahsında, Kürt halkının ulusal ve toplumsal kurtuluşu için yorulmak bilmez mücadele demek, oluyor. Newroz, budur.

Newroz, budur.

Newroz, bu bilinçle kutlanır. Kutlanıyor. Newroz’u bu bilinçle kutluyoruz.

Newroz’u, bu anlamda, Kürdistan, ortadoğu ve dünyanın değişik yerlerinde, kutlayanları biliyoruz. Tanıyoruz.

21 Mart’ta, Diyarbekir zindanlarında efsaneleşen ve adını haklı olarak ”çağdaş Kawa” alan Mazlum Doğan’ı biliyoruz. Tanıyoruz.

Bu bilinçle;

21 Mart 2017 Newroz’u vesilesi ile, başta ölümsüz Mazlum Doğan olmak üzere, tüm özgürlük savaşçılarını saygıyla anıyor, Kurdistan halkını ve onun özgürlük savaşçılarını selamlıyoruz.

Bu siyasi içerik ile;

Newroz pîroz be!

Newroz kutlu olsun!


20 Mart 2017 Pazartesi

Newrozlaşan Mazlum Doğan Ve Mazlumlaşan Hz. Hüseyin


*Mustafa Elveren

Amed zindanında tutsaklara yapılan işkence ve zulmü protesto etmek için 1982 yılında 20’yi 21 Mart’a bağlayan gecede Mazlum Doğan bedenini ateşe vererek yaşama veda etmiştir. Bu eyleminde üç kibrit çöpüyle kutsal bedenini ateşe vermek suretiyle büyük bir direniş sergilemiştir.  

Mazlum Doğan aynı zamanda Demirci Kawa, Pir Sultan Abdal ve Seyit Rıza’nın direniş geleneğine sahiptir. Newroz deyince aklıma Çağdaş Kawa Mazlum Doğan gelir. Çünkü Mazlum Doğan Diyarbakır zindanında zalimin zulmüne baş kaldırmış ve inandığı davası uğruna canını ortaya koymuştur.

“Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” şiarıyla zalimin zulmüne karşı direnen Mazlum Doğan, Kürdler için NEWROZ’un sembolü haline gelmiştir.

Newroz Kürdler için çok önemli bir değerdir. Kürdlerin en büyük güç ve zenginlik kaynağıdır. O nedenle Kürdler için Newroz ve Mazlum Doğan hep güncelliğini kurumuştur.
Üç kibrit çöpüyle betonun altındaki insanlarımızı aydınlatan Mazlum Doğan’ı ve Mazlumca yaşamını yitiren canları anıyor, hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.
Yeryüzünde en kutsal şey insan yaşamıdır, bence. İnandığı değerler uğruna yaşamını ortaya koyacak kadar kutsallaşan önderler tarihte hep var olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

Kerbela’da Yezit tarafından katledilen Hz. Hüseyin, Hı(n)zır Paşa’nın darağacına gönderdiği  Pir Sultan Abdal, TC’nin astırdığı Seyit Rıza ile Deniz Gezmiş ve arkadaşları, “Yaşamak direnmektir” diyen İBO ve 12 Eylül faşist cuntanın Amed zindanında yaptığı zulmü protesto etmek için bir NEWROZ gününde üç kibrit çöpüyle yaşamına son veren Mazlum Doğan, ayrıca baskılara karşı sürgünlerde yaşamını yitiren Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ve daha nice direnişçiler bizim ortak değerlerimizdir.

“Kerbela’yı Kerbela yapan Hz. Hüseyin’dir. Hz.Hüseyin’i Hz.Hüseyin yapan ise onun zalimin zulmüne biat etmemesidir. Canını davası uğruna ortaya koymasıdır.  Bu nedenle Kerbela Alevilerce hep güncelliğini korumuştur. Çünkü Aleviler için ne Kerbela bitmiş, ne Yezit bitmiş ne de onun zalimliğine direnen Hz.Hüseyin bitmiştir. Tarihte bunlar hep başka isimlerle karşımıza çıkmıştır. Yezit; Yavuz olmuş, Hızır Paşa olmuş, Kuyucu Murat olmuş, II.Mahmut olmuş; Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Madımak’ta,  Türkiye Cumhuriyeti Devletini yönetenler olmuştur. O yüzden Kerbela hep güncel olmuştur. Aleviler artık günümüzde Muharrem matem orucunu bu acıların ortak tarihi olarak kabul edip hepisinin acısına ve anısına bu yası tutmaktadır.” (Ali Keananoğlu / Gomanweb)
Yezit tarafından Kerbela’da katledilen Hz. Hüseyin ve arkadaşları mazlumdurlar. Kerbelada Yezit’e karşı mazlumca bir direniş sergilediler.

Newrozlaşan Mazlumlara ve Mazlumlaşan Hüseyinlere selam olsun.

Barışa ve özgürlüğe vesile olması temennisiyle herkesin NEWROZ’unu kutlarım.
19/03/2017


*Em. Öğrt. 

15 Mart 2017 Çarşamba

YENİDEN TRAFİK CEZASI ÜZERİNE...



Bülent TEKİN 
 
Daha önce basına ve sosyal medyaya özetle yazdıklarımdan hatırlarsınız: “(13 Şubat 2017) 06 TJV 47 plakalı aracıma kesilen bir trafik cezası PTT vasıtasıyla bana tebliğ edilmişti. Aynı saatte Diyarbakır Diclekent İş Bankası Şubesi vasıtasıyla cezayı yatırdım. Trafik polisinin ceza nedeni olarak yazdığı ibare makbuzu banka aldığından hatırladığım kadarıyla şuydu: AKYIL KAVŞAĞINDA YAVAŞLAMAK…

Yani Diyarbakır Trafik Polisi herhangi bir trafik ceza maddesi yani müeyyide yazamamıştı. Böylesine tuhaf ve anlaması zor bir cümle ile beni cezalandırmıştı.

 Ben kavşak ta ne yapmalıydım peki? Hızla geçip kırmızı ışık ihlali mi yapmalıydım ya da bir yurttaşı mı ezmeliydim? Veya önümdeki, sağımdaki solumdaki araçlara mı çarpmalıydım?

Kısacası Diyarbakır Polisi bana GÖZÜNÜN ÜSTÜNDE KAŞIN VAR anlayışı ile ceza kesmişti. Deli Dumrul anlayışıyla trafik polislerini böylesine tuhaf cezalarını nerdeyse ayda 3-4 defa almaktayım.” Bugün de (15 Mart 2015) benzer bir trafik cezası evimize tebliğ edildi, tespit tarihi 7 Mart 2017 saat 14:12 olarak yazılmış. (Tevdi No: 160731-2017-3419) Tabii ki bunu da banka yoluyla yatıracağım. Bu cezada da yazılan ibare (bu kez küçük harflerle yazılmıştı, ben büyük harflerle yazacağım): KAVŞAKLARDA GEREKSİZ OLARAK DURAKLAMAK, YAVAŞLAMAK…. “Yeri” kısmını da bu kez büyük harflerle yazmışlar: AKYILKAVŞAK.
Bu kavşak ne merem bir yermiş?


Sanki ben kavşakta gördüğüm bir dostumla sohbet etmek için duruyor ve bütün arabalar ilerlemem için bana klakson çalıyor. Ya ben deli miyim? Bu AKYIL KAVŞAĞI’nda kasıtlı durmayı, yavaşlamayı adet haline mi getirmişim?

Anlaşılan bundan sonra kavşaklarda önüme bakmadan Allah ne verdiyse hızla girip ışık, insan dinlemeyip her şeyi ezmemi istiyorlar. Acaba bu dünyada kavşakta durmayan ya da yavaşlayamayan bir tek sürücü var mıdır? Okuldan dağılan öğrencileri ezerek mi geçelim?

Benim gibi binlerce insan böylesine mağdur edilmektedir. Bizleri çok mu zengin zannediyorlar? Günümüzde hemen hemen yoksul sayılacak insanların dahi araçları bulunmaktadır ve bu durum ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Devletin memurlara ve emeklilere verdiği yıllık zam düşünüldüğünde bu zammın sadece trafik cezalarıyla onlardan kat kat fazlasıyla alındığını görebilirsiniz.

Ayıptır! Yazıktır!

Utanılacak bir durumdur.

Bir devlet kendi yurttaşlarından böylesine sanki haraç sayılabilecek bir uygulamayı nasıl yapabiliyor? Bu cezayı banka vasıtasıyla yatırmamın nedenine gelince: Böylesi haksız bulduğum iki ceza için Diyarbakır Mahkemelerinde dava açtım. Ne yazık ki mahkemeler polis aleyhinde karar vermemektedirler.

Böylesine bir kamu anlayışı var. Ayrıca dava sonucu maliyeye borçlanıyorsunuz ve o paranın yatırılması için de çok zorluk çekiyorsunuz. Mahkemeler ancak davacı hakim, savcı ya da belki bir emniyet görevlisi olursa davacı lehinde karar verebilir kanaatine haizim. Açacağım davadan bir sonuç alamayacağımı bildiğim için de bu cezamı hemen yatıracağım.
Geçen yıllarda Diyarbakır’da toplu taşımacılığın insanlık dışı uygulamasıyla ilgili bir makalem, Özgür Haber gazetesinde yayınlanmıştı. Gazete o yazımdaki olayı ayrıca manşet habere çevirmişti: Balık istifiyle yapılan ilkel, acımasız,vahşi ve dünyanın en saygısız şehiriçi dolmuş rezaletini yazmıştım. Bir dolmuşa 50-60 kişi alınıyor ve bu yetmezmiş gibi de her adımda yeni müşteri için kapıları açıyorlardı.

Bugün de durum Diyarbakır’da durum aynıdır. O yazım ve girişimim valilik, emniyet ve belediye başkanlıklarınca bu konu bize ait değil şeklinde yanıtlanmıştı.Suçu nerdeyse taşıma kooperatiflerine yüklüyorlardı. Bu onların vazifesiymiş(!)

 İşte Diyarbakır Polisi böylesine ilkel, vahşi, acımasız ve dünyanın en haris, en cimri yolcu taşımacılığını yapan dolmuşçulara gücü yetmezken aracı olan insanlara ceza yazmasını çok iyi becerebiliyor. Öncelikle Diyarbakır’ın dolmuş ve otobüs taşımacılığını insani düzeye çekmelidir Diyarbakır Trafik Polisleri. Dolmuşlar her zaman 50-60 kişiyi tıka basa doldurarak taşımacılık görevini(!)yapıyor.

Diyarbakır Emniyetini ve Valisini bu konuyu çözmeye davet ediyorum. Ben bu olayı twitter’de Diyarbakır Valiliği, Diyarbakır Emniyeti ve Diyarbakır Barosu’na ulaşacak şekilde özetleyeceğim…Bir şeylerin değişeceğine inanmıyorum ama siz değerli basının bu konuları işlemenizi ve Türkiye genelinde gündemde tutmanızın gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu konu milyonlarca insanı ilgilendirmektedir ve çok büyük para toplanmasına neden olmaktadır.

Toplanan bu paralar bazı devletlerin bütçesi kadar olduğunu düşünüyorum. İnsanlardan kaşının üstünde gözün var ya da Deli Dumrul misali hızlı gidenden bir, yavaş gidenden iki kat ceza alma anlayışlarını demokratik devlet anlayışlarıyla bağdaşmadığı kanaatindeyim.

Bu kadar sert ve ironik yazdığım için de hepinizden özür diliyorum.

Hepinize saygı ve sevgi sunuyorum.

Bülent Tekin

NOT:Fotoğraflar basına yollandı.BT



13 Mart 2017 Pazartesi

KINIYORUM!





Bülent TEKİN  

Bütün tvler hep aynı kişileri çıkararak halka hiçbir şey söylemeyen ve manipülasyon yaparak halkın bilinçlenmesini önlüyorlar. Bu tvlere çıkanların çoğu ünlenerek bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanlara çıktığı yükseklerden bakıyor. Bunların çoğu daha sonra milletvekili dahil çok yüksek makamlara geliyorlar. Hakikatı konuşanların ise böyle bir şansı yoktur.

Hiçbir tv hakikati söyleyecekleri tvlere çıkartamaz. Onlar hep aynı şeyleri tekrarlayanları ve ünlenmişleri çıkartarak yaranma peşindeler.

Bu durumda kaybeden bu topraklarda yaşayan gariban,kimsesiz ve avukatsızlardır.

Amaç, onları yönlendirmek ve benliğinden koparmaktır.

Bu topraklarda yaşayan insanlara bunu yapanları esefle kınıyorum.

Tvler ve gazeteler tarafsız ve hakikati söyleyenlerin yeri olmalıdır!

Son söz olarak, bana ve benim gibilere tv ekranlarını ve gazete köşelerini kapatanları şiddetle kınıyorum.

Saygı ve sevgiyle.
-----


14 Şubat 2017 Salı

Trafik cezası…





Bülent Tekin

Dün (13 Şubat 2017) 06 TJV 47 plakalı aracıma kesilen bir trafik cezası, PTT vasıtasıyla bana tebliğ edildi. Aynı saatte Diyarbakır Diclekent İş Bankası Şubesi vasıtasıyla cezayı yatırdım. Trafik polisinin ceza nedeni olarak yazdığı ibare şuydu: AKYIL KAVŞAĞINDA YAVAŞLAMAK... Yani Diyarbakır Trafik Polisi herhangi bir trafik ceza maddesi yani müeyyide yazamamıştı. Böylesine tuhaf ve anlaması zor bir cümle ile beni cezalandırmıştı.

Ben kavşak ta ne yapmalıydım peki? Hızla geçip kırmızı ışık ihlali mi yapmalıydım ya da bir yurttaşı mı ezmeliydim? Veya önümdeki, sağımdaki solumdaki araçlara mı çarpmalıydım? Kısacası Diyarbakır Polisi bana GÖZÜNÜN ÜSTÜNDE KAŞIN VAR anlayışı ile ceza kesmişti. Deli Dumrul anlayışıyla trafik polislerini böylesine tuhaf cezalarını nerdeyse ayda 3-4 defa almaktayım.

Benim gibi binlerce insan böylesine mağdur edilmektedir. Bizleri çok mu zengin zannediyorlar?

Günümüzde hemen hemen yoksul sayılacak insanların dahi araçları bulunmaktadır ve bu durum ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Devletin memurlara ve emeklilere verdiği yıllık zam düşünüldüğünde bu zammın sadece trafik cezalarıyla onlardan kat kat fazlasıyla alındığını görebilirsiniz.
Ayıptır!

Yazıktır!

Utanılacak bir durumdur.

Bir devlet kendi yurttaşlarından böylesine sanki haraç sayılabilecek bir uygulamayı nasıl yapabiliyor?
Bu cezayı banka vasıtasıyla yatırmamın nedenine gelince:

Böylesi haksız bulduğum iki ceza için Diyarbakır Mahkemelerinde dava açtım. Ne yazık ki mahkemeler polis aleyhinde karar vermemektedirler. Böylesine bir kamu anlayışı var. Ayrıca dava sonucu maliyeye borçlanıyorsunuz ve o paranın yatırılması için de çok zorluk çekiyorsunuz. Mahkemeler ancak davacı hakim,savcı ya da belki bir emniyet görevlisi olursa davacı lehinde karar verebilir kanaatine haizim. Açacağım davadan bir sonuç alamayacağımı bildiğim için cezamı hemen yatırdım.

Geçen yıllarda Diyarbakır'da toplu taşımacılığın insanlık dışı uygulamasıyla ilgili bir makalem Özgür Haber gazetesinde yayınlanmıştı. Gazete o yazımdaki olayı ayrıca manşet habere çevirmişti: Balık istifiyle yapılan ilkel, acımasız,vahşi ve dünyanın en saygısız şehiriçi dolmuş rezaletini yazmıştım. Bir dolmuşa 50-60 kişi alınıyor ve bu yetmezmiş gibi de her adımda yeni müşteri için kapıları açıyorlardı.Bugün de durum, Diyarbakır'da durum aynıdır. O yazım ve girişimim valilik, emniyet ve belediye başkanlıklarınca bu konu bize ait değil şeklinde yanıtlanmıştı.Suçu neredeyse  taşıma kooperatiflerine yüklüyorlardı. Bu onların vazifesiymiş(!) İşte Diyarbakır Polisi böylesine ilkel, vahşi, acımasız ve dünyanın en haris, en cimri yolcu taşımacılığını yapan dolmuşçulara gücü yetmezken aracı olan insanlara ceza yazmasını çok iyi becerebiliyor.

Dün, ben bu olayı twitter'de Diyarbakır Valiliği, Diyarbakır Emniyeti ve Diyarbakır Barosu'na ulaşacak şekilde özetledim.Birşeylerin değişeceğine inanmıyorum ama siz değerli basının bu konuları işlemenizi ve Türkiye genelinde gündemde tutmanızın gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu konu milyonlarca insanı ilgilendirmektedir ve çok büyük para toplanamsına neden olmaktadır. Toplanan bu paralar bazı devletlerin bütçesi kadar olduğunu düşünüyorum.

İnsanlardan kaşının üstünde gözün var ya da Deli Dumrul misali hızlı gidenden bir, yavaş gidenden iki kat ceza alma anlayışiarını demokratik devlet anlayışlarıyla bağdaşmadığı kanaatindeyim.

Hepinize saygı ve sevgi sunuyorum.

Bülent Tekin


5 Şubat 2017 Pazar

“ÇOCUKLUK VE EDEBİYAT” KONULU SÖYLEŞİ...




Müslüm Kabadayı

MÜSLÜM KABADAYI VE MUSA ARTAR’DAN

“ÇOCUKLUĞUMUZUN EDEBİYATIMIZA YANSIMALARI” başlığı altında bir dizi etkinlik gerçekleştiren Yazar Müslüm Kabadayı ve Musa Artar, bu etkinliklerin sonuncusunu Hatay Tabip Odasında yaptılar.

Sunuş konuşmasını Hatay Tabip Odası üyesi Dr. Sadık Nazik’in yaptığı söyleşiye çok sayıda sanatsever katıldı.

Araştırmacı yazar Müslüm Kabadayı, kuramsal bir girişle “çocukluk” ile “edebiyat” ilişkisini açımladı. Çocukluğun, insan yaşamının tümünü etkileyecek önemde, büyülü bir dönem olduğunu belirten Müslüm Kabadayı, daha sonra Ali Yüce’nin “Coğrafya” şiiri başta olmak üzere usta şairlerin, çocuğu çocuğa ve çocuğu yetişkinlere anlatan şiirlerinden örnekler sundu. Kendi çocukluğunda oynadıkları saklambaç oyununda söyledikleri “Hantuş” sözcüğünden hareketle gezi direnişini anlatan şiirini okudu.

Eğitimci yazar Musa Artar ise sunumunu üç bölümde gerçekleştirdi. Birinci bölümde, “Yetişkinlerin geçmişe dönme gereksinimi” üzerinde duran Musa Artar, ikinci bölümde “çocukların edebiyat okuru olmaya yönelmesi” üçüncü bölümde de “çocukların yazınsal üretime yönelmesi” konularını ele aldı. Ayrıca kent dokusunda meydana gelen olumsuz değişmelerin, insan ilişkilerini, dolayısıyla çocukların kendilerini geliştirme doğallığını nasıl bozduğunu örneklerle değerlendirdi. Okulların, öğretmenlerin çocukların eğitiminde bu olumsuzlukları aşan edebiyattan yararlanmalarının önemine değindi. Bu noktada Müslüm Kabadayı da öğretmenlerin çocukları müzelere götürmelerinin, tarihi mekanlara ve doğaya geziler yapmalarının çok yararlı olacağını dile getirdi.

Daha önce Ankara ve İskenderun’da yapılan etkinliklerin Antakya ayağı, katılımcıların soru ve özel paylaşım katkılarıyla sürdü.

Konukların sorularını da yanıtlayan yazarlar, etkinliğin bitiminde kitaplarını imzaladılar.


9 Ocak 2017 Pazartesi

Bugün şöyle bir haber okudum...






Bülent Tekin


Bugün şöyle bir haber okudum:

"Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılan aydın, yazar, akademisyen, sendikacı ve siyasetçiler, ‘Savaşa ve Diktatörlüğe Karşı Barış İçin Avrupa Forumu’nu kurdu. Forum,  kuruluşunu yayımladığı bir deklarasyonla ilan etti. Deklarasyonda:

 “Bizler; özgür ve adaletli bir yaşam istediği için yerinden edilenleriz” denildi ve mücadele çağrısı yapıldı.(....)"

Doğrusu bu davranışı olumlamadım. Parası ve olanağı olanlar, Avrupa'ya kaçıyor. Sevmedim bu işi. Kimsenin kanı, kimseden değerli değildir. Yüreği ve samimiyeti olanlar,  burada kalır. Öyle uzaklardan,rahatlık içinde maval okumak kolaydır.  Zaten Avrupa'da yaşayan milyonlarca insanımız var...

İlkelerime ve dünya görüşüme uzak bir davranış.

Sevmedim...

Saygılarımla.