4 Şubat 2018 Pazar

HDP VE SELAHATTİN DEMİRTAŞ…





Bülent TEKİN 

Ne kadar etkili olur, hiç ihtimal vermiyorum ama yine de son bir defa daha uyarmak istiyorum: Selahattin Demirtaş’ın eşbaşkan seçilmemesi HDP ve içinde bulunduğumuz siyasi atmosfer açısından büyük yanlış olacaktır.

HDP ne yapmak istiyor?

 “Hapisteki bir liderini nasıl oluyor da bir çırpıda gözden çıkarıyor” şeklinde bir eleştiriyle karşı karşıya kalmayı göze alabiliyor?

Onlar bilmezler mi gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Öyle duygusal ve retorik cümlelere kimse güvenmesin. İşin gerçeği böyledir. Öyle kallavi methiyeler ve klişe sözlerin bir geçerliliği olmaz. Hayat bunları yok hükmünde görür. Birileri için yeni fırsatlar ve rahatlıklar yaratılıyor.

Meydanı boş bırakmak kime yarıyor, bunu HDP kadroları mutlaka düşünmelidir. Bunu yapmıyorsa eğer, sorun farklı bir mecradadır diye düşünmek istemiyorum. HDP bunu acaba isteyerek mi yapıyor diye düşünmek te istemem.

Demirtaş’ın seçilmeme durumu HDP’de mutlaka bir zayıflama meydana getirecektir. Basında, sosyalmedyada dönenler hiç te hoşlanılacak düzeyde değildir. Selahattin Demirtaş’ın yeniden eşbaşkan seçilmesi adli bir durum değil, tamamen politik bir durumdur. Bunda HDP’nin duruşu belli olacaktır. Son bir kez daha bu konuya değinmem kongre öncesi nacizane bir uyarı şeklinde algılanır mı bilmem!

Ancak Türkiye’nin Kürt sorunu dahil demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik ve insan hakları bağlamında çözümünde katkı yaratacak hamlelere ihtiyaç vardır.

Her siyasi parti gibi HDP de bu sorumluluktan kaçma bahanelerine sığınamaz.

Takdir ve sorumluluk tabii ki HDP kadrolarındadır. Bunlar benim kişisel görüşlerimdir.
-----
Bülent Tekin. Net:


30 Ocak 2018 Salı

HER ŞEY PARA İÇİN: PİPONYA CUMHURİYETİ...







Bülent TEKİN  

 “Piponya Cumhuriyeti” benim 2000 yılında yayınlanan “Kral Situ’nun Hikâyesi” adlı romanımda geçen hayali bir ülkedir. Bu isimde bir ülke dünyada yok ama benim hayalimde var. Piponya acaba yaşadığımız ülke mi diye soranlar olabilir. Yok canım, nereden çıkarıyorsunuz! Bizim ülke demokratik, özgür, bağımsız, mutlu bir ülke. Hiç Piponya’ya benzer mi? Piponya hırsızların, çakalların, kötülerin egemen olduğu bir yer… Bizle ne ilgisi olabilir? Kimse bu yazımdan bu ülkede olanlarla, yaşananlarla ilgili bir pay çıkarmasın. Ben hayali bir ülkeden bahsediyorum. GIRGIR’da köşe yazarlığı yaptığım dönemde de-yanılmıyorsam!-Piponya’da olanlardan bahsederdim. Benim hayalimde canlandırdığım kötülerin egemen olduğu, yoksulların ezildiği, her türlü entrika ve oyunların döndüğü, kötülerin hep kazandığı ve iyilerin de hep kaybettiği hayali bir yer. Ben yine de Piponya’dan olanlardan bahsedeceğim.

Piponya’da sıkıyönetim sonrası olağanüstü hal döneminde bölge valilerin adeta manevi kızları mertebesine çıkmış işbirlikçi kadınlar o faşist devlete projeler sunardı. Devletten çok para kazandılar ve meteliğe kurşun atan kocalarını devletten aşırdıkları paralarla zengin ettiler. İşte gün geldi Piponya’da devir değişti, özgürlük ve demokrasi talebinin olduğu günler geldi. İşte o kadınlar bu kez parlamentoya girmek istediklerinden yazar, gazeteci kılığına büründüler. Bir çırpıda solcu, devrimci, insan hakları aktivisti olup çıktılar. Tuhaftır ki basın bu kadınları çok iyi tanıdıkları halde riyakârlıklarını ve ihanetlerini hiç kamuoyuna taşımadı. Evet, yani basın o kadınları tanıyor, biliyordu! Piponya’nın gazetecileri ve televizyoncuları güçlünün aleyhinde tek kelime edecek nitelikte değildi zaten. Yalakalık dışında tek bir haber yapamazlardı. Faşist devletin sesi olmaktan öteye gidemezlerdi. Üstelik Piponya’nın yazar, çizer, aydın, entellektüelleri de bu kadınlarla kanka oldular, hep desteklediler. Aslında bu kadınlar orta yaşlarından itibaren şöhret olmak istiyorlardı, zaten paraları vardı ve bunu da parlamenter olma istekleriyle de taçlandırmayı hedefliyorlardı.  Meydan serbest olunca amaca ulaşmak kolaydı. Piponya’da bir farklı halkın sözde hak ve hukukunu savunan parti de bu kadınlara bütün kapılarını açtı. Avrupa’da bu parti adına konuşmalar yaptı bu kadınlar. Avrupa devletleri meclislerinde, toplantılarında o partinin parlamenterleriyle birlikte bulundular. Piponya’nın en ünlü yazarları, şairleri, gazetecileri, artistleri, sanatçıları ile kanka oldular. Bu kadınların namı yurtdışına da ulaştı, dünyanın önemli sol politikacıları, ödül dağıtan kurumları, parlamenterleri, yazarları, gazetecileri bu kadınlarla kanka oldu. Piponya’nın yurtdışında yaşayan insanları, kurumları yaşadıkları yabancı yerleri de kendilerine benzettiler. Tavassutla oralardaki insan hakları kurumları dahil, ödül veren kurum ve meclislerden tanıdıkları kurnaz kadın ve erkekler için ödüller verdirdiler. Aslında hiçbiri bunları hak etmiyordu! Zaten Piponya’daki sanat ve edebiyat kurumları da mafyavari ilişkilerle ‘bir sana bir bana’ zihniyetiyle ödülleri eşe dosta veriyordu. En iyi roman yazana, en iyi şiir yazana değil, kurnaz insanlara ödüller veriliyordu. Bu nasıl bir işti, bu nasıl bir durumdu?

Piponya’da bir kurnaz kadın tipinden daha bahsedeceğim. Avrupa’da bile parlamenterlik yapmış ayrı bir dinden olan birisi orada işi bitince bu kez Piponya’da parlamenter seçtirildi. Amaç ona bir maaş daha kazandırabilmekti. O sözde en demokrat parti bir nevi arkadaş grubuna iş ve işçi bulma kurumu gibi görev yapıyordu. O kurnaz kadın şimdi Avrupa’dan emekli parlamenter maaşı ve Piponya’dan (emekli maaşını hakketmiş durumdadır) bir de parlamenter maaşı alıyor. O kurnaz kadın boş kalır mı hiç, Piponya’ya dönünce kız kardeşini Avrupa’daki partiden parlamenter yapmak istedi. Piponyalılar ona oy vermedi. Benim kurnaz kadınlardan örnek vermemin amacı, kimsesiz, yoksul ve garip kadınların büyük ideal istismarcısı hemcinsleri tarafından aldatılmalarıdır. Kadın kotası dedikleri şey aslında bu kurnaz kadınlara ayrılan kontenjandır. Bu kotada sıradan, gariban, bir halk kadını olmaz. Bu tür grup arkadaşı kadınlar, eş dost olanlar koltuk ve makamlara sahip olurlar. Asla boşta kalmazlar, onlar için mutlaka bir makam ve koltuk hemen yaratılır.  Hayali ülke Piponya’da uydurduğum bu tip entrikalar ve yutturmacalar acaba dünyanın bir gerçek ülkesinde de oluyor mudur? Tabii ne kadar da uydurma da olsa, yine de bu hayali olaylar ilginçliğinden dolayı ders çıkarılacak niteliktedir.

Aslında etnik bir grubun sözde hak ve hukukunu savunan siyasi parti de Piponya Cumhuriyeti’nin bir partisiydi ve o da diğerleri gibi devletten referansını alıyordu. O parti zaman zaman Piponya rejimi aleyhinde politika yapar görünürdü ama esasında Piponya’nın bölünmez bütünlüğünün en önemli direklerindendi. O partinin parlamenterleri devletin maaşını alan ve emeklilik gibi özlük haklarından yararlanan “kurnaz adam ve kadınlar”dan oluşuyordu. Çünkü kendi halkını kandırıyorlardı. Nasıl olsa onlara inanmış, kandırdıkları zavallı bir halk vardı. Halkları onları liderleri, savunucuları ve hatta fedaileri falan zannediyordu. Ama aslında onlar bir yüksek maaşlı Piponya devletinin memurlarıydı. Geleceklerini garantiye almışlardı. Aileleriyle birlikte Piponya Cumhuriyeti’nde ömür boyu zenginlik içinde yaşayabilmeyi garanti etmişlerdi. Piponya’da devlet zaman zaman o etnik haklarını savunan sözde partiyi ve parlamenterlerini cezalandırma numarasını oynayarak bu “kurnaz insanlar”ın inandırma rolüne katkı yapıyordu. Böylece bir taraftan etnik sorunu o siyasi parti etrafında tehlike arz etmediği için tutuyor, daha doğrusu bertaraf ediyor. Diğer taraftan da o sözde en demokrat ve ilerici parti de parlamenterlik yaşamını uzatıyor, daha doğrusu dolgun maaş alma meselesini garantiye alıyordu.

Piponya’da sakallı ve dinci fanatik faşistler zaman zaman kadınlara saldırıyor ve takdir topluyordu. Kadına şiddet ve hatta tecavüzün bir cezası yoktu. İdare edenler dünyanın en zenginleriydi. Piponya’da basın iktidarın borazanıydı. Bütün tv ve gazeteler iktidara yalakalık yapma yarışındaydı. Doğru ve gerçek haber, yurttaşı doğru bilgilendirme asla yapılmazdı. Düşünce ve ifade özgürlüğü yoktu. Piponya halkının zenginleri hapse atılmaz, çünkü devletin asıl sahipleri onlardı. Yoksullar, kimsesizler, baldırı çıplaklar, avukatsızlar yani halk köleden farksız bir durumdaydı. Yoksulların hapse atılması iki dudak arasındaydı. Piponya’da demokrasi bir kandırmacaydı, yönetenlerin, zenginlerin bir oyunuydu. Millet seçimde oy kullanarak seçim yaptığını zannederdi. Oysa seçtikleri sağcısıyla solcusuyla aynı insanlardı. Piponya’da seçimler göstermelikti. Fakirler oy verir ve zenginler seçilirdi. Kurnaz adamlar ve kadınlar daima fakirlerin oyuyla parlamenter olurlardı. Bir konuda haklarını yemeyelim: “Maaşlarının hakkını veriyorlardı. Zaman zaman kavga etme ve rest çekme rolünü çok iyi yapıyorlardı.” Ve bu numarayı ne yazık ki fakirler hep yutardı. İşte öyle bir hayali ülkeden bahsediyorum. Entrikaların, yolsuzlukların, rüşvetin, ihanetin zirve yaptığı bu hayali ülke herkese ders olmalıdır. Bütün dünya bu hayali ülkede yaşayanlardan ders almalıdır. Zaten biz de bu amaçla Piponya’dan bahsediyoruz. İyi ki öyle bir ülkede doğmadık! İyi ki öyle bir ülkede yaşamıyoruz. Ne mutlu bize!

 Dünyaya sadece bir defa gelebilen bir insan bu dünyanın bütün nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir. Bütün insanlar eşit ve özgür doğarlar. Doğum sonrasında da eşit, adil ve özgür yaşamalıdır, bu böyle olmalıdır. Yaşamın tüm evrelerinde özgür ve eşit yaşam devam etmelidir.

Ve son bir söz: Kimse bu yazdıklarımdan bir çıkarsama, bir isim, bir ülke çıkarmasın. Hayali bir ülke olan Piponya’dan bahsettim. Benim uydurduğum bir yerdir. Uydurduğum bu olayların dünyanın hiçbir ülkesinde yaşanmasını istemiyorum. Hayali de olsa Piponya gibi bir ülke olmasın istiyorum. Ders olması dileğimle.
-----
Bülent Tekin


24 Ocak 2018 Çarşamba

Piponya(*)





Bu dünya böyledir. Zenginler tutuklanmıyor kolay kolay. Çok sahiplenen oluyor.Yoksulun sahibi olmaz. Kaderiyle baş başadır. Anlayan anlamıştır. Zenginin başı belada olunca tüm medya, gazeteciler, yazarlar ve hatta siyasetçiler, koro halinde adalet ve özgürlük talep eder. Geçmişi, nasıl zengin olduğu, geçmişinde hangi ihanetlerin olduğu dile getirilmez.

Piponya diye bir ülke vardı. O ülkede önceleri olağanüstü hallerde bölge valileri emrinde çalışan, onlara proejeler yapan ve kocalarını zengin eden kadınlar vardı. Faşist devlete hizmet edip o faşist devletin paraları ile kocalarını zengin eden kadınlar devran değişince özgürlük savaşçısı, solcu, aktivist, yazar ve gazeteci oldular. Hatta o ülkenin etnik bir halkına sahip çıkan siyasi parti bile o kadınların emrine girdi. Öyle yükseldi ki o kadınlar, onların Avrupa'da Amerika'da yazar, gazeteci, siyasetçi, kurum ve meclisler dostları oldu. O kadınlar artık birer tanrıça gibiydiler Piponya'da. Geçmişleri unutularak yerlere göklere sığdırılmadılar.

Aynı Piponya'da yoksullar vardı. Onların her sözü suç, her eylemi zindana atılmaktı. İşte o ülkede ve bu dünyada, bu sözde siyasetçi, yazar, kurum, aydınlar bu gariplerden asla haberleri olmadı.

Piponya işte öyle bir ülkeydi.
-------
(*) Bir hayali ülkeden bahsettim. 

3 Ağustos 2017 Perşembe

Kürt Sorunu ve Sayılmayan İsyanlar 1514-1919....





Bülent Tekin

Kürt Sorunu ve Sayılmayan İsyanlar 1514-1919


Kürt Sorunu ve Sayılmayan İsyanlar kitabı Türklerle Farslar arasına sıkışmış birlik olmayan, dağınık yaşayan Kürtlerin bu topraklarda özgün yaşamak için çoğunlukla Türkleri (Osmanlı) seçmeleriyle başlayan hikâyeyi anlatır. Bu yöneliş süreç içerisinde Osmanlıya kolayca Doğu’ya ve oralardan da Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya geçiş yolunu açarken aşiretsel yaşam biçiminde bulunan Kürtlerde zaman içinde çok cılız da olsa milli hisler ve ayrı olma düşünceleri yaratır. Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ile başlayan Osmanlı-Kürt ittifakı zaman içinde egemen devlet Osmanlıyı rahatsız edecek isyanlarla karşılaşmasına neden olacaktır. 

Kürtlerce ayaklanma ya da isyan sayılabilecek-ama aslında sayılmayan!-direnişlerini anlatmaya çalıştım. Bugüne dek hiç yazılmamış ya da karanlıkta kalmış bazı isyan ya da-belki?-Türklerce adli vakalar olarak sayılan olayları yazmaya çalıştım. Kitap daha çok 1514-1919 yılları arasındaki Türk(Osmanlı)-Kürt ilişkilerini ve bundan kaynaklanan Kürt Sorunu’nun çıkışının analizini yapmaktadır. 

Kürtler neden bu ilişkiye bugün karşı çıkmak durumda kaldılar? 

Osmanlının silah kullanmadan Kürdistan’ı yönetme nedeni ve sonrasında o topraklarda yaşayan feodal beylerin önderliksel itirazları bu kitapta anlatılmaktadır. Bu kitap bir bakıma Kürt Sorunu’nun başlangıç ilkelerini arayıp günümüze evrimle biçimini analiz etmiştir.

30 Haziran 2017 Cuma

SİVAS KATLİAMI ODAĞINDA SAVAŞ VE KATLİAMLARA KARŞI AZİZ NESİN AYDINLIĞINDA OLMAK



Müslüm Kabadayı

                            
Canlı olmak, biyolojik olarak varlığını sürdürmek için mücadele etmek demektir aynı zamanda. Bitkiler, hayvanlar ve insan türlerinin canlı olarak varlıklarını sürdürmelerinde kendi doğalarını belirleyen temel unsur beslenme olduğuna göre, doğrudan toprak, hava, güneş gibi besin kaynaklarını kullanan bitkiler, tam doğal beslenme zincirinde yer alırlar. Hayvanlardan solucan vb. dışındakiler bitkiler yanında diğer hayvanları ve insanları yiyerek beslenirler. İnsan türüyse hem bitkiler ve hayvanları, canileştiği durumlarda da diğer insanları yiyerek yaşamını devam ettirir. Bilindiği üzere canlıların tümü için geçerli olan bir beslenme-ısı dengesini sağlayan kanunu 1930’lu yıllarda Max Kleiber, “Metabolizma, kütlenin dörtte üçüncü kuvvetine eşittir.” biçiminde ifade etmiştir.[1] Beslenmenin tüm canlılar için yaşamlarını sürdürmenin temel dayanağı olarak, yapı taşını oluşturan proteinlerle enzimiyle bunu gerçekleştirirler. Canlılarda, 20 farklı amino asidi vardır. Proteinler, zincir benzeri moleküller halinde bir araya getirilmiş farklı amino asit kombinasyonlarından meydana gelir. Amino asitler de, esas olarak karbon, oksijen, hidrojen ve azottan oluşur.
Canlıların evriminde insan türünün farklılaştığı ve zamanla yaşadığı doğayı değiştirme-yeniden biçimlendirme, yönetme yeteneğini de geliştiren temel organ beyindir. Beynin, ateşin et başta olmak üzere besinlerin pişirilerek yenilmesinde kullanılmasıyla birlikte hem hacim olarak büyüdüğü hem de nöron sayısının ve ağlarının arttığı bilinmektedir. Homo Sapiens Sapiens döneminde insan beyninin gelişimi hız bakımından da katlanarak artmaya başlamıştır. 1956’da John McCarthy tarafından kullanılan “yapay zekâ”nın günümüzde “yapay süperzekâ” aşamasına gelmesiyle insanlığı, dünyayı, belki başka gezegenleri daha yaşanabilir kılmayla yok etme arasında salınan bir ikilem aşamasına sıçramaktadır.

Şimdi şu soru hemen akla gelebilir: Bu anlatılanların katliam-savaş ve Sivas kıyınıyla ne ilgisi olabilir? “Niye olmasın?” diyerek estirmeden yanıt vermekten öte, insanın milyonlarca yıllık biyolojik evriminde, diğer canlılardan farklı olarak bir kültürel evrim de geçirmekte oluşunu sağlayan temel organın beyin olduğuna dikkat çekmek için böyle bir giriş yaptığımı belirtmeliyim.

İnsan beyninin nasıl çalıştığı, belleğin nasıl oluştuğu, dil yeteneğinin gelişmesiyle belleğin yeni nesillere biyolojik evrim yanında kültürel evrimle nasıl aktarıldığına dair yapılan bilimsel çalışmalar, Marksizmin 19. yüzyılda geliştirdiği doğa ve toplum-insan üzerine felsefeyi, insanın dünyayı yorumlamak çabasından değiştirme eylemliliğine geçiş gücüne daha zengin veriler sunmaktadır. Konuyla bağlantılı olarak insanın kişilik ve bilinç geliştirme süreçlerine özce değinmekte yarar görüyorum.

İnsan yaşamının, önceki süreçlerden çok farklı bir sıçrama yaptığı tarım devrimi, yaklaşık 12 bin yıllık bir sınıflı toplumlar sürecini de tetiklemiştir. Avcı-toplayıcılıktan yarı avcı-toplayıcılığa, oradan da yerleşik yaşamın kök saldığı tarım devrimine geçişin coğrafyası olan verimli hilalde yapılan araştırma ve incelemeler, bugün insanın kişilik geliştirme özelliklerinin eski örnekleri olarak ele alınmaktadır. Bilimsel çalışmalar göstermektedir ki insanın kişilik özelliklerinin % 50’si genetik kökenlidir. Diğer yarısı da toplumsallaşma ve öğrenme süreçleriyle biçimlenmektedir. Kişiliklerin farklılaşmasıyla ilgili çalışmalardan birini yapan evrimsel psikolog, bilişsel bilimci ve popüler bilim yazarı Steven Pinker, “Zihin Nasıl Çalışır?” adlı kitabında şöyle betimlemektedir: 

“Kişilikler en az beş temel biçimde farklılık gösterir: Bir insanın sokulgan ya da çekingen olması (dışadönüklük-içedönüklük), bir insanın sürekli kaygılanması ya da sakin ve kendinden emin olması (nevrotiklik-dengelilik), bir insanın kibar ve güven dolu ya da kaba ve kuşkucu olması (anlaşılabilirlik-çatışmacılık), bir insanın özenli ya da özensiz olması (vicdanlılık-vicdansızlık) ve bir insanın cesur ya da uyumlu olması (açık olma-açık olmama).”[2]

İnsan topluluklarının komünler halinde yaşadığı, özel mülkiyet yerine toplumsal mülkiyetin hakim olduğu insanlık tarihinin en uzun döneminde küçük çapta şiddet olaylarına, cinayetlere rastlanmakla birlikte katliam ya da savaşlar söz konusu değildir. Doğa-insan ilişkilerinin, doğadaki yaşamsal zorlukları komün halinde aşma mücadelesinin egemen olduğu bu dönemde, insanların sıcak ve ılıman ormanlarda yaşadığı (alt), balık üretiminin yapıldığı (orta) ve ok ile yayın bulunduğu (yukarı) aşamalardan geçtiği bilinmektedir. Dolayısıyla bu dönemde insan kişiliğine egemen olan özelliklerin, yukarıdaki beş temel özellikten ilklerinin olduğu söylenebilir. Stevn Pinker’in betimlediği beş temel biçimden “anlaşılabilirlik-çatışmacılık”la “vicdanlılık-vicdansızlık”, insanın şiddet eğiliminin zıtlıklar açısından nasıl gelişebileceğine de açıklık getiriyor. Bu açıdan bakıldığında belgelenebilen tarih öncesi bireysel şiddet eylemlerine en eski örneklerden biri, İspanya’da bulunan 430 bin yıllık cinayet kurbanıdır. Katliam ya da savaşların nedeni, tarım devrimiyle üretim aşamasına geçmiş toplulukların başkalarına ait bölgeleri, depolanan ürünleri ele geçirmek amacından kaynaklandığı belirtilir. Daha gelişkin ve yerleşik toplulukların döneminde başladığı vurgulanır. Oysa “Kenya’nın Turkana Gölü’nün batısındaki Nataruk’ta bulunan şiddete uğramış iskeletler, yerleşik hayata geçen toplumların sayısı artmadan çok önce, göçebe insanların arasında bu türden zalim olayların yaşandığına dair iç karartıcı bir kanıt olarak görülüyor.”[3] Yaklaşık 10 bin yıl önce gerçekleşen bu katliamın nedenlerinden ikisi, yani su kaynağı, kurtulmuş et ve balıkla toplanan yemişler, yerleşik toplulukların savaşlarının gerekçeleri arasında sayılabilir.  Üretim araçlarını, ürünü ve üretim bölgesini ele geçirme amacıyla yaşanan katliam ve savaşlar yanında, başka nedenle gerçekleşenlerin de görüldüğünü Glowacki, aynı haber metninde şöyle dile getiriyor:  “Örneğin Yeni Gine’de bol miktarda kaynak ve toprak olsa da eskiden beri kabile ve statü dinamikleri nedeniyle çok şiddetli savaşlar olduğunu görüyorsunuz.” 

İnsanın şiddet gösterme eğiliminin, şempanzelerde olduğunu biliyoruz. Ancak, bu eğilimin insan türünde baskın hale gelmesinin, insan yaşamını kitlesel ve doğayı kütlesel olarak tehdit etme aşamasına sıçramasının temelleri, komünal yaşamın ve anaerkil dönemin sonlandığı koşullarda aranmalıdır. Sömürünün sistemleştiği köleci toplumla yaygınlaşan katliam ve savaşlar, feodal toplum döneminde kıtaları aşmış; kapitalist toplum döneminde büyük savaşlar, hatta I. Ve II. Dünya Paylaşım Savaşları gerçekleşmiş; günümüzde de nükleer ve siber savaş tehlikesiyle insanlığın, Dünya’nın sonunu getirecek bir boyut kazanmıştır. Kapitalizmin egemen olduğu dönemde yaşayan önemli katliamlara baktığımızda, şiddet ve savaşın ekonomi politiğini anlamak kolaylaşmaktadır. Farklı coğrafyalardan birkaç örnekle bunu somutlamak isterim.

ABD'nin güney eyaletlerinde 1865’te kurulan Ku Klux Klan örgütüAmerikan İç Savaşı’nın ardından tüm ülkede kaldırılan siyahi köleliğine karşı çıkmıştır. Teşkilat, siyahı ırka mensup insanların ölmesi veya beyaz ırkın refahı için çalışması gerektiğini savunmuştur. Katliamlar yapmıştır. Ne yazık ki zayıflamış olsa da bugün varlığını sürdürebilmektedir. Aynı dönemde Kafkaslar’da yaşayan Çerkezlere karşı katliam ve sürgün politikası (1864) Rus egemenleri tarafından uygulanmıştır. I. Dünya Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı egemenleri, Ermenilere katliam uygulamış ve tehcir etmiştir; Ermeni ırkçıların da egemen oldukları bölgelerde yaşayan Türk ve Kürtlere uyguladıkları kıyımlar söz konusudur. II. Dünya Paylaşım Savaşı’nda Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımda 5 milyonu aşkın insan ölmüştür. ABD’nin Vietnam’da uyguladığı katliamlar, Bertrand Russell'ın önderliğinde kurulan “Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi” tarafından yargılanmıştır. Yıllarca Belçika'nın sömürgesi olan Ruanda'da iktidarı ele geçiren Hutular, Tutsilere karşı ayrımcılık ve soykırım yapmaya başlamıştır. Bunun sonucunda 800.000 kadar insan yaşamını yitirmiştir. 1988’de Irak’taki Saddam rejimi, Halepçe’de zehirli gazla Kürtlere katliam uygulamıştır.  Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Hollandalı askerlerin denetimindeki bir kampta Sırp ırkçılar tarafından gerçekleştirilen Srebrenitsa Katliamı Boşnaklara yapılmıştır. Çin’de Uygurlara, Myanmar ile Sri Lanka'da Budistler tarafından Müslüman topluluklara uygulanan katliamlar…  Saymakla bitmeyecek kadar çok katliam örnekleri var.

                             Dikkat edilirse bu katliamların etnik-milliyet, dinsel-inanç, kabilecilik-bölgecilik çatışmaları üzerinden gerçekleştirildiği görülüyor. Her birinin kendine özgü ekonomi politiği yanında ortak noktası şudur: Bir devletin, bir sınıfın, bir ulusun-kabilenin, bir dinin-mezhebin egemenlik alanını korumak ya da geliştirmek amacıyla “tehlike” gördüğü başka bir topluluğu zayıflatma, yok etme isteğidir. İşte tam bu noktada “Sivas Madımak Katliamının temel niteliği ve ekonomi politiği nedir?” sorusuna açıklık getirmek gerekir.

                 2 Temmuz 1993’te 33 aydın ve sanatçının,  2 de otel çalışanının katledildiği Sivas kıyımının iki temel özelliği dikkat çekmektedir. Türkiye sermaye sınıfı, 1989 Bahar eylemleri, Zonguldak’ta büyük madenci yürüyüşü, kamu emekçilerinin eylemleri, Petrol-İş başta olmak üzere işçi ve emekçi sendikalarının önderlerinin sınıf mücadelesini birleştirme çabaları, Kürt emekçi hareketinin yükselişi karşısında yaşadığı krizi aşmak istemektedir. Bunun için biçilmiş kaftan olan dinci gericiliğin güçlendirilmesine karar verilmiştir. 2 Temmuz katliamına giden süreç dikkatle incelendiğinde temel nedenlerden birinin bu olduğu anlaşılmaktadır. Bu katliamla iki şey hedeflenmiştir. Birincisi, orada yakılarak öldürülen aydınlar ve sanatçılar üzerinden topluma korku yayılmıştır. Böylece Türkiye aydının ve sanatçısının ilerici-direnişçi damarı kesilmek istenmiştir. Diğer yandan, Alevi-Sünni inanç ve kültüründen gelen insanların bir arada yaşadığı Sivas hedef seçilerek, mezhepler üzerinden toplumun dinselleştirilmesi, bu temelde kutuplaştırılması amaçlanmıştır. 2 Temmuz’dan üç gün sonra 5 Temmuz’da Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 masum insanın katledilmesi ve bunun da “Sivas’ın öcünün alındığı” biçiminde PKK tarafından (Bu katliamı yapan Baran’ın daha sonradan PKK içindeki hesaplaşmada öldürülmesinde bu yanlışının da bedelini ödediği doğrultusunda yapılan açıklamalar, bu hareketin sorumluluğunu hiçbir zaman hafifletmez.) siyasallaştırılmasıyla bu amaç hasıl olmuştur. Böylece, Sivas katliamı sadece bir Alevi katliamıymış izlenimi yaratılmış ve Başbağlar katliamının gölgesine alınmak istenmiştir. Başbağlar katliamından Tunceli’nin Alevi köyleri sorumlu tutularak, hedef gösterilmiştir. İyi ki bunun farkına varan Başbağlar halkı, kendilerine jandarma tarafından dağıtılan silahları iade etmiş ve kışkırtmaya gelmemiştir. Egemen sınıf, ulus ve din siyasetinin emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin birbirine kırdırılması politikasının önüne geçmek bakımından ders alınması gereken bir durumdur.

                 Sivas katliamı sonrasında gerçekleşen politik süreç dikkatle incelendiğinde, bu katliamla salınan korku nedeniyle Alevi toplumundan dinci gericiliğe kadrolar devşirilmeye, Reha Çamuroğlu ve Fermani Altun gibi dilbazlar öne çıkarılmaya, İzzettin Doğan ve Cem Vakfı üzerinden de ehlileştirmeye ağırlık verilmiştir. Haksızlıklara, sömürüye, baskılara karşı yüzyıllarca direniş geliştirmiş Alevilerin haklarını vermek yaftasıyla çalıştaylar düzenlenmiş, yeni bir asimilasyon politikası sinsice uygulanmıştır. 

                 Sivas Madımak katliamıyla ilgili ayrıntılar, basın-yayın organlarında, internet sitelerinde, araştırma-inceleme kitaplarında, raporlarda geniş biçimde yer almaktadır. Burada dikkat çekmek istediğim önemli noktalardan biri, bir devlet organı olan Devlet Denetleme Kurulu’nun hazırladığı raporda yer alan şu bölümdür: “Bu nedenle, olayın ortaya çıkmasında, önlenememesinde ve soruşturulmasında/yargılanmasında Devlete terettüp eden ağır bir hizmet kusuru bulunmaktadır. Bu açıdan, Sivas olaylarında hem yönetsel hem de siyasal organları itibariyle olayın temas ettiği dönemin tüm Devlet ricali ile yaklaşımları, 37 kişinin ölümünden dolayı; en az kalabalıkları şuursuz hale getiren ve kolayca tahrike kapılan Sünni kolektif hafızaya ait bazı algı ve yaklaşımlar ile Sünni kolektif hafızanın tahrikine yol açtığı kanaati edinilen bazı davranışlar kadar sorumludur. Ne yazık ki, gerek kamu görevlileri ile ilgili etkin bir adli ve idari soruşturma ve yaptırım kapasitemizin olmaması gerekse siyasal sorumluluk algılaması ile ilgili yetersiz demokratik standartlarımız nedeniyle herkes “tüm suçu” kalabalıkların ve toplumun üzerine yıkma kolaycılığını tercih etmiştir. Sorumlulukların böyle bir perspektifte belirlenmesi; hiçbir şekilde oteli yakan ve 35 kişinin ölümüne yol açan kişilerin ve anlayışların suçunu hafifletmeye yönelik bir tavır olmayıp; tam aksine, Sivas olaylarında söz konusu kişiler ve anlayışlar dışında da faillerin ve sorumlulukların olduğu gerçeğinin kavranılmasına ve topluma bu gerçeğin gösterilmesine yönelik bir yaklaşımı ifade etmektedir.” [4]

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 33 aydın-sanatçının yakılarak katledildiği katliamın 24. yıldönümünde, yukarıdaki raporda vurgulanan bir gerçekliğin ayırdında olmayan, buna göre strateji ve taktik geliştiremeyen bir toplamdan söz etmek zorundayım.  İnsanlığın yüzkarası katliamlarından biri olmanın yanında Türkiye’de işçi-emekçi sınıf ve ezilen toplumsal dinamikler açısından kırılma noktası olan bir aydın kıyımıdır bu. Ondan sonra Türkiye aydınlanma mücadelesi, bir türlü beynini toparlayıp daha güçlü bir sesle, ışıkla kitleleri aydınlatmayı başaramamıştır; tersine emperyalizm dinci gericilik üzerinden daha derin bir iç olgu haline gelmiş, eğitimden günlük yaşama kadar dinselleştirme toplumu kuşatmıştır. Bu acı tablonun gerçek kara ressamlarını açığa çıkartmaya, amaçlarını anlaşılır kılmaya, strateji ve taktiklerini boşa çıkartacak bir karşı-stratejiyi oluşturmaya yönelik enerjimizi odaklamamız gerekiyor. Çünkü, Türkiye solunun önemli bir bölümü, bu katliamı Alevilere yönelik olmakla sınırlandırıyor. Dönemin özelliklerini, aynı dönemde gerçekleşen Başbağlar katliamının ne anlama geldiğini, sonrasında gerçekleşenlerle bağıntısını kurmadan değerlendirmeler yapıyorlar. Bu katliam üzerinden korkutularak ehlileştirilen Alevilerin, onlarca kurulan vakıf, derneklerin AKP düzeniyle, emperyalizmin maşası Fetullah Gülen hareketiyle nasıl ilişkiye girdiklerini, bu katliamla amaçlananlardan birinin bu olduğunu fark etmiyorlar. Alevilik-Sünnilik üzerinden geniş kitlelerde yaratılan kutuplaşmanın, katliam karşısında ortak tavır alma duyarlığını nasıl geri çektiğini görmüyorlar.  

                 Tekrar Aziz Nesin’e dönecek olursam; “Ömrüne Sığmayan Adam” olarak tarihe geçen, düşündüğü kadar eylemle bunları yaşama geçiren aydın-sanatçımızın şahsında, 2 Temmuz Sivas katliamının bir başka yönüne de değinmek istiyorum. Oğlu Ahmet Nesin’in birkaç kez dile getirdiği üzere Sivas katliamının sermaye sınıfının ilgili güçleri tarafından planlı biçimde gerçekleştirildiğini, bu planın önünü açanlardan birinin de Doğu Perinçek olduğunu görüyoruz. Ahmet Nesin ve Onbinler hareketinde yer almış başkalarının açıkladıklarına göre, Perinçek tarafından Aziz Nesin’in bilgisi olmadan Aydınlık gazetesinde Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabının tefrika edilmesiyle istihbarat örgütlerinin yönlendirdiği tarikat-cemaatler üzerinden Aziz Nesin’e karşı bir linç kampanyasının sürdürüldüğü bilinmektedir. Bu çok önemlidir ve aydın aklın titizlikle üzerinde durması gereken bir noktadır. Çünkü, Dünya’da sınıf mücadelesinin sürdüğü her yerde ve her dönemde olduğu üzere sermaye sınıfının bütün örgütleriyle solun içine, özellikle devrimci hareketlere, işçi sınıfı partilerine, sendikalarına, DKÖ’lerine sızma ve yönlendirme, provokasyon hazırlama bakımından Türkiye solunun, özellikle sosyalist solun pek de başarılı bir sınav verdiği söylenemez.

                 Bu süreci Aziz Nesin’in görmediğini, okuyamadığını düşünmüyorum. 50 yılı aşan siyasi deneyimine karşın Aziz Nesin’in, Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılanların büyük çoğunluğunun yanıldığı nokta şudur: O dönemde SHP-DYP Hükümeti vardır. Başbakan, “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir.”  Şeklinde yüzkarası açıklama yapan Tansu Çiller’dir. Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’dür,  İçişleri Bakanı DYP’den Mehmet Gazioğlu, Kültür Bakanı da SHP’den Fikri Sağlar’dır. İşin ilginç yanı bu etkinliği düzenleyen, sanatçı ve aydınları davet eden de Sivas Valiliği’dir. Etkinlikler sırasında dikilecek “ozanlar heykeli” yerine Banaz’a dikilmesi gereken Pir Sultan Abdal heykelini gönderen de Kültür Bakanlığı’dır.  Şimdi, tüm veriler ışığında Aziz Nesin başta olmak üzere etkinliğe katılan aydın-sanatçıların, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yönetiminin zaafa düştüğü nokta açığa çıkmaktadır: SHP’nin hükümette olmasına duyulan güven. Aynı zaafı, 24 Aralık 1978’de gerçekleşen Maraş katliamında hükümette CHP’nin olmasına duyulan güvende görebiliriz.
Bizzat bir devlet kurulu olan DDK’nin raporu, devletin sorumluluğunun altını çizme gereği duyarken, o dönemde İçişleri Bakanı olan Mehmet Gazioğlu başta olmak üzere, dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, Emniyet Müdürü Doğukan Öner ve İl Jandarma Komutanından hiç hesap sorulmamıştır. Otelde mahsur kalma aşamasında Erdal İnönü’yü haberdar edenler, sonradan bunun hesabını ne İnönü’ye ne de SHP’ye dava açarak ve siyaseten sormadılar. Burada, sermaye devletinin uygulamaya koyduğu bir katliamın tüm aktörlerinin hangi rolleri üstlendiği apaçık görülmektedir; en önemlisi de bu rolde SHP’nin konumu bilince çıkarılamamıştır. Türkiye sosyalist hareketinin, aydın-sanatçılarının, bu arada Alevi örgütlerinin önemli bir bölümü bu bilinçle mücadele etmenin strateji ve taktiklerini başarılı biçimde işçi ve emekçi sınıfların önüne koyamamışlardır. Bu bilinci kazanan tekil örneklerin, örgütlerin de etkili olamadığı ortadadır.
                 Aziz Nesin, katliamdan kısa süre önce TGRT’ye verdiği röportajda, Aydınlık’ta Şeytan Ayetleri’nin yayınlanmasından ön bilgisinin olmadığını belirttikten sonra “düşünce özgürlüğü” açısından bu kitaba konan yasağa karşı çıktığı için çevirtip kitap şeklinde yayınlamayı bir aydın namusu olarak düşündüğünü açıklamıştır. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta şudur: Aziz Nesin, namuslu bir aydın olarak kendi çizgisinde tutarlı bir tavır sergilemiştir ama siyaseten zamanlama ve mekan bakımından uyanık bir yol izlememiştir. Sivas gibi tarihte hep dinsel ve etnik temelde ayrılıkların düşmanlaştırma politikalarıyla katliamlara dönüştürüldüğü bir yerde yapılacak etkinlikler öncesinde cehennemin parke taşlarının nasıl döşendiğini görecek politik yetkinlikte olmaması, sol-sosyalist aydınların gidermeleri gereken bir eksiklik olarak bugün de önümüzde durmaktadır.
                      Sivas Madımak katliamı odağında, yeni katliamların gerçekleşmesinin önüne geçmenin kültür atmosferini yaratmak zorundayız. Bunun için izlenmesi gereken temel politikaları şöyle özetleyebilirim.

·         Ülkeleri yağmalama, emekçi halkları sömürme, giderek savaş ve katliamlara başvurma gibi insanlık dışı uygulamalara başvuran emperyal devletlere, sermayeye ve çok uluslu şirketlere karşı ortak mücadele etme duyarlığı ve bilinci geliştirmek.
·         Toplumun tüm kesimlerinde kendini etnik, ulusal, dinsel, mezhepsel açıdan başka kesimlere dayatma politikalarının önüne geçecek “İnsan” olma bilincini kazandırmak.
·         Eğitim başta olmak üzere kamusal alanda ırkçı, din-mezhep ayrımcı politikalara son vermek. Bunun yerine farklı kültürlerden gelen topluluk veya tekil insanların yaşam biçimlerine saygı gösteren, ortak yaşama bilincini kazandıran eğitim ve kültür politikalarını uygulamak.
·         İnsan beyninin özveri, paylaşma, dayanışma duygu ve bilinç durumlarını güçlendirecek bir eğitim ve sağlık ortamı hazırlamak.
·         Bilim ve sanatın, yaşamı güzelleştiren estetik ve yaşamı anlamlı kılan etik kazanımlarını toplumun tüm hücrelerine, insanın tüm dokularına kadar yaygınlaştırmak.

Bunları gerçekleştirecek tüm toplumsal dinamikleri şimdiden selamlarken, 2 Temmuz’da yitirdiğimiz tüm aydın ve sanatçılarımızın şahsında tüm savaş ve katliamlarda kaybettiğimiz insanları saygıyla anıyorum. Hiçbir katliam ve savaşa meşruiyet tanınmayacak bir toplumsal yaşam biçiminin egemen olacağı eşit ve özgür bir toplumun kurulmasını diliyorum.




[1] http://www.evrimagaci.org/fotograf/54/5565
[2] http://www.insanbu.com/Kitap-Haberleri/462-zihin-nasil-calisir-freud-ensest-odip-karmasasi-evrim-ustune
[3] http://dusunbil.com/eski-caglardan-acimasiz-bir-katliam-en-eski-savas-kaniti-olabilir/
[4]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/94607/_Madimak__raporu_aciklandi__Devlet_agir_kusurlu.html

27 Haziran 2017 Salı

SITKI ÖNER’İN ARDINDAN…




Müslüm Kabadayı

Sıtkı Öner Ağabey’le 2003’te Ankara’da tanıştık. O zaman Konur Sokak’ta bulunan Nâzım Kültürevi’ndeki tanışmamız, zamanla dostluğa dönüştü. Dostluğa dönüşen ilişkiyi koruyabilmenin yolu, birlikte yol alabilmekten ve üreterek paylaşmaktan geçer. Onunla yol alırken birlikte üretmeyi, daha çok anılarından, yaşantılarından ve gözlemlerinden yararlanarak edebiyata ve politikaya dair yazılar üretmekle gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim.

2013’e kadar canlı bir bağımız vardı. Son eylemini de o yıl birlikte örgütlemiştik. 27 Haziran’da Güvenpark’ta Haziran Direnişçilerinden Ethem Sarısülük’ün vurulduğu yerde durma ve ardından basın açıklaması yapma biçiminde gerçekleştirmiştik. Basında önemli yer tutan bu eylem sonrasında kendisiyle tv’lerden, dergi ve gazetelerden gelip röportaj yapıldı. Belgesel çekimi yapanlar oldu. Peki, Sıtkı Öner’in duruşunu ve basın açıklamasını önemli kılan neydi?

Tabi ki 1975’te kurulan Pol-Der’in kurucuları arasında yer almasıydı. Daha sonra genel sekreteri ve genel başkanlığını yapmasıydı. Bizim öğrencilik dönemimize denk gelen Pol-Der’in önemini, Türkiye’de MC iktidarı başta olmak üzere burjuva hükümetlerinin ve devletin kolluk güçlerinin işçi sınıfına, emekçilere, aydınlara ve öğrencilere baskı ve şiddetini en çok artırdığı bir dönemin karakteristiğinde anlamak gerekir. Siyasal iktidarın emekçi halka, aydınlara ve öğrencilere şiddet uygulayan baskı aygıtı olmak yerine “halkın polisi” olmayı tercih ettiğini açıklaması, dönemin karakteristiğine karşı en önemli yarılmayı sağlayan bir çıkış olduğu için MC’nin yapamadığını CHP’nin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı eliyle yaparak Pol-Der üyelerinin listesi alınıp sürgünlere gönderilme ve arkasından da kapatılmayla cezalandırıldığını biliyoruz. Sıtkı Ağabey, hem “Halkın Polisi: Pol-Der Anıları” adlı İletişim Yayınları’ndan 2003’te çıkan kitabında hem de kendisiyle yapılan röportajlarda kendilerine yapılan haksızlıkları çözmeleri için atamalarının yapılması için verdiği üye listesinin, sürgün cezalarıyla “ödüllendirilmesi” karşısında duyduğu şaşkınlığı ve pişmanlığı dile getirmiştir. Tabi bu olay başta olmak üzere kimi çalışma tarzlarındaki naifliğin, devletin yapısını ve işlevini tanımamaktan kaynaklandığını söylemekte bir sakınca görmüyorum.

Sıtkı Öner adı, Pol-Der’le özdeşleştiği için onun o dönemdeki çalışmalarında öne çıkan birkaç özelliğini belirtmek isterim. Kitapta ve röportajlarında anlattıkları yanında birebir görüşmelerimizde dile getirdiklerinden çıkardığım belirgin özellikler şöyle özetlenebilir: 1. Osmanlı’nın son döneminde rüştiye eğitimi almış Hasan Öner’in çocuğu olarak geleneksel kültür yanında aydın bir aile ortamında Adana Saimbeyli’de doğmuş, Maraş Göksun’da büyümüş biri olarak diyaloga dayalı bir hukuk geliştiren kişilikteydi. Polisliğe başladıktan kısa süre sonra 1965’te Çankaya Köşkü’nde çalışması, devlet aygıtının işleyişini yakından tanımasına vesile olmuş. Zaten babası Göksun’da devlet memurluğunda bulunmuş, amcası “beyaz eldivenli” hakim olarak tanınmış, ağabeyi Hayri Öner savcılık ve sonra senatörlük yapmış. Böyle bir aileden gelmenin olanaklarını kişisel deneyimleriyle birleştirince, görev yaptığı yerlerde öne çıkması doğal hale gelmiş. Geniş aile çevresinin CHP’li olması nedeniyle de o çevrenin ilişkilerinin, siyasetinin üzerine TİP’ten etkilendiğini belirten Sıtkı Öner, bu birikimleriyle polis içinde geniş ilişkiler kurmayı başarmış. 2. Bürokratik ve siyasi çevresinden de beslenerek cesur çıkışlarda bulunarak ilgi toplamış. Örneğin, Emniyet Müdürlüğüne cebinde Cumhuriyet’le giren ilk polislerden olmuş. 1970’li yılların ilk yarısında görev yaptığı Doğu illerinde sürgünü de göze alarak kurum içindeki yanlışların üzerine gitmiş. 3. İnatçı ve kararlı hareket etmesi nedeniyle sağlam arkadaşlar edinmiş. Pol-Der’in kuruluşunda bu arkadaşlarının varlığı büyük destek sağlamış. 4. Pol-Der’i pasifleştirmeye ya da yanlış yönlendirmeye kalkan hem içerden hem de dışarıdan müdahalelere karşı net duruş sergilemiş. 5. Derneğin karşılaştığı sorunlarda, ülke gündeminden kopmadan diğer meslek örgütlerinden (Barolar Başkanlı yapan Prof.Dr. Faruk Erem, Halit Çelenk gibi önemli hukukçularla sürekli temas halinde olması), sendika ve derneklerden yararlanmayı bilmesi.

Bunlara başka özellikler de eklenebilir. Bunların toplamıyla zor olan bir görevi, ekip çalışmasıyla başaran bir “halkın polisi” olarak demokratik kitle örgütü mücadele tarihine adını yazdıran Sıtkı Öner Ağabey, en verimli çağında 12 Eylül darbesinin gazabına uğramıştır. 14.111981 tarihli ve 17514 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 5434 sayılı yasada yapılan değişikle 25.2.1982’de resen emekliliğe ayrılmıştır. Eşi Kamile Hanım ve iki çocuğuyla emeklilik maaşına mahkum edilince 1983’te Keçiören Tepebaşı Mahallesi’nde bakkallık yapmaya başlamıştır. Bir yandan ekonomik sıkıntılar, diğer yandan eşi ve geniş ailesiyle yaşadığı sorunlar nedeniyle toplumsal-siyasal mücadeleden kopmanın acısını duyan Sıtkı Öner, arayışa girer. 1984’te SODEP’e üye olarak siyaset yapmaya çalışır. O dönemde düşünce alışverişinde bulunduğu aydınlardan biri de Tevfik Çavdar olmuştur.

1989’da SHP’dedir; çünkü SODEP ile HP birleşerek bu adla politikaya devam etmektedir. Tabi eşinden fiili olarak ayrılmış ve çocuklarına duyduğu özlem acısını da içine gömerek politik mücadelesini sürdürmüştür. 1989’da oturmakta olduğu Sincan Fatih Mahallesi’nden Belediye Meclis üyeliği için aday olur. Kendisine bu teklifi götüren SHP’lilerin ihanetine uğrayınca da hayal kırıklığı yaşar. Hem toplumsal-siyasal mücadele için ailesinden kopuşu hem de SHP’de yaşadığı hayal kırıklığı, onu 1990’lı yılların ilk yarısında bunalıma sokar. Aile içi bir sorun olmakla birlikte Sıtkı Öner Ağabey’in daha sonraki dönemde yalnız yaşamayı tercih etmesinde, ağabeyi ve ablasıyla yaşadığı ihtilafın büyük payı olduğu söylenebilir. Bu durumu “Kardeşlerime” başlıklı dörtlüğünde şöyle dile getirdiğini görüyoruz:

“Size küstüm gidiyorum
Artık elveda ediyorum
Yavrularımı çok özledim
Fevzi’yle Gülseren’e emanet ediyorum”

Onu tanıyanlardan edindiğim izlenimler ve kendi gözlemlerim ışığında Sıtkı Ağabey’in huysuz tarafı dikkat çekerdi. Bunda kendisinin eksiklik ya da hatalarının payı olduğu kadar, içinde yaşadığı kapitalist düzenin acımasızlığının, insan sevgisini ve dayanışmasını yıkmasının belirleyici olduğu ortadadır. Aynı sorunları bir Sıtkı Öner ve ailesi değil, 1960 ve 1970’li yıllarda politikleşmiş, demokratik kitle örgütü mücadelesinde yer almış milyonlarca insan yaşadı. 12 Eylül faşist darbesinin yıkımını, dayanışmayla hafifletenler olduğu kadar, birçok yuvanın yıkılması, ilişkilerin dağılması gerçeğiyle karşı karşıya gelindi. Darbenin amacı da buydu zaten. Bu zorluklar karşısında esas düşman emperyalizme ve onun işbirlikçisi sermaye sınıfının egemenliğine karşı dayanışarak mücadeleyi yükseltme bilinci kazanamayan aileler ya da insanlar, oklarını birbirlerine karşı çevirip birbirlerini suçlamaya, yıpratmaya başladılar. Sıtkı Ağabey’in de bu sorunun üstesinden gelememesi sonucu yalnız yaşamayı tercih ettiği ama bundan da müthiş rahatsızlık duyduğu anlaşılıyor. Bu konuda duygu ve düşüncelerini karamsar biçimde bir dörtlüğünde şöyle dile getirdiğine tanık oluyoruz:

“Acı çektim hiç gülmedim
İnsanlara canım dedim
Yarar değil, kazık yedim
Gör ki ne hallere girdim.”

“Yakarış” başlıklı iki dörtlükten oluşan manzumesinde de şöyle sesleniyor:

“Kara yazmışsın yazımı
Hiç güldürmedin yüzümü
Çok gördün oğlum ile kızımı
Buna insan dayanır mı?

Ayrılık ölümden beter
Evlat hasretiyle dünya bana dar
Dayanamıyorum artık yeter
Buna yürek dayanır mı?”

Kapitalizmin yıkıcılığını toplumsal düzeyde kavrarken, kendi yaşamından süzdüğü çıkartımlarla da kendince saptayan Sıtkı Ağabey, düşüncelerini etraflıca ve bütünlüklü biçimde ifade etmekte zorlanırdı. Bunu, yaşadığı sağlık ve ekonomik sorunlar nedeniyle yıpranan beyninin bazı şeyleri hatırlamakta zorlamasına bağlardım. Kolay değil tabi… Bunu anlamak için onun yaşam serüvenine bakmak gerekir. Kendisi
1938’de Saimbeyli’ye bağlı Taşpınar köyünde doğduğunu söylerdi. Nüfus kaydına göre 1940 doğumlu. Babası Hasan Öner, Koçgiri aşiretinin Sivas İmranlı’dan göç ederek Toroslar’a yerleşen bir kolunun ileri gelenlerindendir. Osmanlı döneminde aldığı eğitimle de çevresini aydınlatan bir insandır. Önce Saimbeyli Taşpınar’da yürüttüğü çiftlik hayatını daha sonra Göksun Fındıklıkoyak köyünün Sırapınar mezrasında sürdürür. Cumhuriyet döneminde hem devlet memurluğu (Maliye veznedarı) yapar hem de çiftlik işlerini yürütür. Çocuklarını da okutur. Şairliği de olan Hasan Öner’in evinden konuk eksik olmaz. Sıtkı Ağabey, babasının yanına akademisyenlerin de geldiklerini, İran’dan gelen bir profesörün ondan çok yararlandığını söylerdi. Alevi-Kızılbaş kültürünün edebiyatını da iyi bilen babasının, çevrede yaşayan Türkmen, Çerkez köylüleriyle de çok iyi anlaştığını, bir halk önderi olduğunu söylerdi. Bu nedenle de 1950’li yıllarda DP iktidarının hedefi haline geldiklerini belirtirdi. Bu dönemde ortaokul giden Sıtkı Öner’i, babası liseye göndermek istemez. Amacı, evin küçük oğlu olarak çiftliğin başına geçmesidir. Tam bu noktada baba-oğul arasında çatışma başlar; çünkü kendisi okumak istemektedir. Büyük ağabeyi savcı olmuştur. Amcası Hamdi Öner, “beyaz eldivenli hakim” olarak tarihe geçmiştir. Onlar gibi yükselmek istemektedir. Sohbetlerimizde, daha sonra liseden terk olarak yükseköğrenim yapamamasının yarattığı eksiklik ve ezikliğin travmasını üzerinden bir türlü atamadığını hep vurgulardı.

Babasının çiftliği çekip çevirmesi için Sırapınar’da onu tutmak için bin bir yol denediğini anlatırdı Sıtkı Ağabey. 1957’de Göksun Ortaokulu’ndan mezun olduktan sonra Kayseri’deki yakınların desteğiyle çiftlikten kaçarak Kayseri Erkek Sanat Enstitüsü Elektrik Bölümü’ne kaydını yaptırır. Sorunlar, acılar yakasını bırakmaz. Burada okurken bir kaza geçirir ve uzun süre tedavi olur. Bedeninde kalıcı hasar bırakır. Okulunu Ankara’da sürdürmek ister. 1959’da Ankara II. Erkek Sanat Enstitüsü’ne kaydolur. Ne yazık ki dördüncü sınıftayken okulu bırakmak zorunda kalır. 1964’te polis olarak hayata atılır.

1964-1982 arasında 18 yıl süren polislik dönemiyle ilgili önemli olayları, anıları, belgeleri ve fotoğraflarıyla “Halkın Polisi” adlı kitabında anlatan Sıtkı Ağabey, bir üzüntüsünü hep dile getirirdi. Kasım 2003’te İletişim Yayınları’ndan 135 sayfa olarak çıkan bu kitabının çok eksik olduğunu söylerdi. Yayınevine kapsamlı bir dosya verdiğini, ancak bunların özetinin özeti sayılacak biçimde daraltılarak yayınlandığını belirtirdi. Üzüldüğü hususlardan biri de, yayınevine teslim ettiği dosyanın kendisine geri verilmemiş olmasıydı. Kendisiyle bu konuyu ilk konuştuğumuzda İletişim Yayınları’ndan dosyasını almasını, kitapta yer almayan önemli bilgi ve belgeleri yeni bilgi ve belgelerle besleyerek gün ışığına çıkarmayı önerdiğimde gidip görüşmüş, Tanıl Bora’dan olumlu yanıt alamadığını söylemişti. Türkiye’nin yayıncılık hayatının önemli sorunlarından biri de bu. Birçok önemli arşiv, bilgi ve belge, böyle özensizlikler nedeniyle ne yazık ki kaybolup gidiyor.

“Halkın Polisi”, Türkiye tarihinin bir dönemine güvenlik güçleri alanından farklı bir ışık tutan önemli bir kaynaktır. Türkiye tarihini bilimsel ve gerçekçi biçimde ele alan her çalışmanın, bu kitaptan yararlanmaması büyük eksiklik olacaktır. Diğer bilgi
ve belgeler yanında – bir polisin anılarından öte – ülkemizin ilk ve en önemli güvenlik emekçilerinin demokratik kitle örgütü olan POL-DER’in işlenmesidir bu kitabı çok değerli kılan. Sıtkı Ağabey’in sözlü verdiği bilgiye göre üye sayısı 25 bine yaklaşan POL-DER, bizim öğrencilik dönemimizde aktif olduğu için 1975-1980 dönemini yaşayanların anılarında bir biçimde yer etmiş bir örgüttür. Örneğin, Eylül 1979’da Adana’da öldürülen POL-DER’li emniyet müdürü Cevat Yurdakul, Hatay Emniyet Müdürüyken bu ildeki birçok provokasyonu önlemesiyle öne çıkmıştı. O nedenle de faşistlerin ve emperyal istihbarat örgütlerinin boy hedefi olmuştu. Sıtkı Ağabey, Cevat Yurdakul’la ilgili anılarını anlatırken çok duygulanır, gözyaşları dökerdi.

Sıtkı Öner dışında da POL-DER’le ilgili anı, makale yazan, röportaj veren üyeler çıkmıştır. Bunlar arasında sonradan avukat olan Ayhan Erdoğan, güvelik güçlerinin iktidarlar tarafından halka, demokratik eylemlere şiddet kullanmaya zorlanmaları karşısında yaptığı açıklamalar, yazdığı makaleler ve hukuk mücadelesiyle öne çıkanlardandır. Sıtkı Ağabey’i kaybettiğimiz 7 Haziran’da arkadaşları kendisini de haberdar etmiş, ancak aynı gün defnedildiği için cenaze törenine katılamamış, arkadaşıyla mesajını iletmişti.

Yeri gelmişken, yıllardır dillendirdiğim ve çok önemsediğim iki noktayı dile getirmek istiyorum. Arşiv kültürünün kökleşmediği ülkemizde siyasal partilerin, demokratik kitle örgütlerinin (sendika-dernek-oda-kooperatif) tarihine ışık tutacak canlı kaynaklardan sözlü tarih çalışması yapılmalı, bunlar merkezi olarak derlenmeli ve sistemli biçimde basılı veya görsel olarak yeni kuşakların bilgisine sunulmalı. Son yıllarda TÜSTAV, BSB, İletişim Fakültelerinin radyo-tv-sinema bölümleri gibi kurum-kuruluşlar çoğalmakla birlikte yapılacak çok iş var. Her şeyden önce ortaya çıkarılan arşivin korunması sorunu çözüm bekliyor. Kendim de kaygılanmaya başladığım üzere kişisel arşivi korunması-değerlendirilmesi gereken binlerce araştırmacı, parti-sendika-dernek-kooperatif yöneticisi var bu ülkede. Bunların belgeliklerinin de geleceğe sağlam biçimde taşınması sorunu çözüm bekliyor.

Üzerinde durmak istediğim ikinci önemli nokta, Sıtkı Öner Ağabey örneğinde canlı tanığı olduğumuz üzere siyasal ve demokratik kitle örgütlerinde mücadeleleriyle öne çıkanlar başta olmak üzere yaşlanan kuşağımızın anılarından, güncelden kopmadan yaşlılıklarını geçirecekleri yaşamevlerinin kurulması. Böyle bir olanak yaratılsaydı, Sıtkı Ağabey’in son bir ayı böyle acı verici biçimde geçmezdi. Çocukları olmayan ya da yakınları tarafından bakıl(a)mayanların, ilerici-devrimci-sosyalist nitelikleri bulunan yaşamevlerinde bakımlarının sağlanması, hem bir vefa duygusunun yerine getirilmesi hem de o insanların birikimlerinden daha sistemli yararlanılması bakımından çok anlamlı olacaktır. Bu eksikliğimizin giderilmesi, mevcut siyasal ve demokratik kitle örgütlerimizin yönetimlerinin önlerine koymaları gereken görevlerin başında gelmelidir.
Tanıyanlar, tanık olanlar bilir; gençlik dönemimden beri yakınlarımdan başlayarak çevremdeki ilerici-devrimci-sosyalist yaşlı kuşakla gücüm ve zamanım çerçevesinde hep ilgilenmişimdir. Birçoğuyla ilgili yazılar kaleme almışımdır, bazılarının kitaplarının yayınlanmasını sağlamışımdır. Bu nedenle eşim Sevda Kabadayı, ”Sen
hemen emekli ol da bir huzurevi açalım, müdürlüğünü yaparsın,” diye hep takılmıştır bana. Bu devasa önemli bir sorun, kişisel çabalarla değil, örgütsel ve kurumsal müdahaleyle çözülebilir ancak. Sosyalist ülkelerde zaten böyle bir sorun ortadan kaldırılmıştır. Esas çözüm oradadır.

Sıtkı Öner Ağabey’in 12 Eylül sonrası politik serüveninden 1992’ye kadar olan dönemden bahsetmiştim. Daha sonraki döneme dair de özet bilgi vermekte yarar var. Kişisel notlarından ve biriktirdiği yayınlardan anlaşıldığına göre 1996’da ÖDP çalışmalarına katılır. Çankaya ilçe örgütündeki faaliyetlerden biri de POL-DER süreciyle ilgili verdiği konferanstır. O dönemden kalan birkaç yazışmasından anlaşıldığına göre, örgütsel işleyişle ilgili yanlış bulduğu durumları ve yanlış yaptığını düşündüğü kişileri yazdığı dilekçelerle ÖDP’nin ilgili organlarına bildirdiği anlaşılmaktadır. 2001’den sonra ÖDP’den koptuğu anlaşılan Sıtkı Ağabey, 2003’ten itibaren TKP’ye katılır. Deneyimlerini, siyasal birikimlerini TKP’nin çalışmalarına aktarır.
Bu dönemde kaleme aldığı iki dörtlük şöyle:

“İçelim bu badeyi sosyalistler şerefine
Örgütlülüğümüz güçlenerek erişmeli hedefine
Güçlenerek dur diyelim kapitalist faşist gidişine
Erişelim toplumsal örgütlülüğün keyfine

Öner’i lütfen dinleyin
Tüm kötülükleri dışlayın
Düşünceyi yönlendirin
Doğruluğun hedefine”

Onun yazılı belgeleri arasında dilekçeleri ağır basmaktadır. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kimi yanlış uygulamalarıyla ilgili itiraz dilekçeleri dikkat çekmektedir. 2005’te, o yıllarda evli olduğum Zübeyde Kabadayı’nın – Divriğili olduğundan - devreye girmesiyle yerleştirdiğimiz Dikmen Sokullu’da bulunan Divriği Konukevi’nde yaşadığı sorunlarla ilgili yazdıkları da, ne kadar hassas olduğunu göstermektedir. Daha sonra DİSK Genel-İş’in misafirhanesinde Candan Er arkadaşımızın aracılığıyla bir süre kalan Sıtkı Ağabey, haklı olduğu noktalar yanında huysuzluğu nedeniyle de bir yerde uzun süreli kalamıyordu. Batıkent’te tuttuğumuz evden sonra Natoyolu’nda tuttuğumuz evde ölünceye kadar yaşadı, sanıyorum en uzun süreli kaldığı ev burası oldu.

Mayıs 2017’de Natoyolu’ndaki evde yere düşerek beyin kanaması geçirdiği anlaşılan Sıtkı Öner Ağabey’i, kardeşi Fevziye ve eniştesi Hüseyin Akbulut Ankara Hastanesi’ne yetiştirirler. Burada ameliyat edilir ama geç kalındığı için yoğun bakımda bir ay kadar tedavi görmesine karşın ayağa kalkamaz. 7 Haziran 2017’de kaybettiğimiz Sıtkı Ağabey’i Karşıyaka Mezarlığı’nda bir avuç insanla yıldızlara uğurladık. Ailesinden Fevziye-Hüseyin Akbulut gibi birkaç kişi yanında Yusuf Şaylan,
Hüseyin Ozan Uyumlu, Zübeyde Erdoğan, Coşkun Gök, Candan Er, Süleyman Hamarat, Ali Rıza Cihan, Yıldırım Ünal vd. dostları olarak mezarı başında şiirler okuyup anılarından ve düşüncelerinden söz eden konuşmalar yaparak toprağa teslim ettik.
Onun siyası anılarından ve düşünsel birikimlerinden, özellikle POL-DER deneyiminden, güvenlik emekçileri başta olmak üzere gelecek kuşağımızın yararlanmalarını diliyoruz.


19 Haziran 2017 Pazartesi

Özgür Basın…




Bülent Tekin


Özgür basın, Türk demokratik basın ya da Kürt demokratik basın olduğunu iddia eden medyanın merkez medyadan farklı olması gerekmektedir. Yazar kadrolarının önemli kısmı ve muhabirlerin büyük kısmı eski isimlerden oluşmaktadır. Özellikle haber bölümü Doğan Grubu,Taraf, DİHA vb. medyanın eski elemanlarıdır.

Anlayış olarak oligarşinin önemli kurum ve sivil toplum sanılan zenginler kulüplerine ait görüş sunmaktadırlar. Bu haber anlayışından ya da hakikati bulma çabasından doğru sonuç elde edilemez.
Hakikati tuzu kurularda arayan bir anlayışın merkez medyadan farkı olamaz.

İlgililerin hakikati açıklayan,söyleyen, ezilen milyonlara ses olacak makam ve mevki düşünmeyen, nemalanma için ajandası olmayan donanımlı, çalışkan ve cesaretli kadroları düşünmesi gerektiği kanaatindeyim.

Bu benim naçizane görüşümdür. Takdir ilgililere aittir.

Saygıyla.

Bülent Tekin