EN SON YAZILAR:

12 Mart 2012 Pazartesi

AKParti İle CHP’nin Irkçılık Yarışı!



Mustafa Elveren (Em.öğrt.)
elverenmustafa@hotmail.com

AKParti İstiklal Marşı’nı, CHP ise Onuncu Yıl Marşı’nı yere-göğe sığdıramıyor. Kaplan” AKParti ile “aslan” CHP ırkçılıkta birbirleriyle yarışıyorlar.

Arada-sırada meclis kulislerinde birbirleriyle dalaşması bizleri yanıltmasın. O kavgalar “Ben senden daha çok vatanseverim” gibi milliyetçi duygular nedeniyle yapılmaktadır. Bu iki partinin ırkçılığı MHP’ye rahmet okutuyor.

Son günlerde fısıltı gazetesinde; “Ergenekon hapiste, Fikri hem İktidarda hem de muhalefettedir.” söylemine kulak misafiri olmaktayız. İşte AKParti’nin “ileri demokrasi”si böyle bir şeydir.

Ermeniler, Kürtler, Aleviler, Yahudiler, Rumlar… Neredeyse Türkler dışında herkes “bölücü” olarak lanse edilmektedir. Hatta bu yasakçı sistemde Türkler bile bazen bölücü olmakla suçlandığı görülmüştür.

Türkiye Başbakanı “Dindar ve kindar” gençlik yetiştirmek isteyen bir kafa yapısına sahip olduğunu açıkladı. Bu baskıcı ve yasakçı zihniyet Türkiye’yi yönetiyor.

Meclis kürsüsünde Atatürk’e “diktatör” diyen BDP milletvekili Sayın Altan Tan‘a saldıran CHP’liler, Meclis iç tüzük değişikliği görüşmeleri sırasında iktidar tarafından konuşma özgürlüklerinin kısıtlandığı gerekçesiyle ağızlarını bantlayarak protesto etmişler. BDP’li vekilin konuşmasına tahammül edemeyen CHP’liler, kendilerine sıra gelince demokrat kesiliyorlar.

Meclis kürsüsünde yapılan konuşmaya tahammül edemeyen CHP demokrat olabilir mi? Bu partinin demokratikleşmesi biraz zor görünüyor. Bunların demokratlığı kendinedir. Egemen sistem; Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Sezgin Tanrıkulu, Doğan Taşdelen… gibi biraz demokrat özelliklere sahip olan birkaç kişiyle CHP’yi kurtarmaya çalışıyor. Kurtulur mu? Sanmıyorum! Umarım ki, ben yanılmış olayım! Bekleyip göreceğiz.

Postalcılarla takunyacıların birbirleriyle dans ettiği bu meclis demokratik bir anayasa yapabilir mi? “Vatan söz konusu olunca gerisi teferruattır”, bunlar için. Demokratik bir düzenin olmadığı vatanı ben ne yapayım?

Kendine sol diyen her akım ezilen halkların ve onların bileşeni olan emekçilerin yanında yer almak durumundadırlar.

Bu gün Türkiye’de en önemli sorunlar çözülemiyorsa, bunun nedeni Ana muhalefet partisi olan CHP’nin AKParti Hükümeti’ne karşı gerçek muhalefet yapamamaktan kaynaklanmaktadır.

Ne yazık ki, CHP’nin içindeki hizipler Kılıçdaroğlu’nu nasıl bertaraf edecekleriyle uğraşmaktan zaman bulup iktidara karşı asli görevi olan muhalefet yapamıyorlar.

Yine de tüm bu olumsuzluklara rağmen CHP’nin bazı sol söylemlerde bulunması bence önemlidir. “Faşizme karşı omuz omuza”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” vb. sol sloganları kullanması en azından kulağa hoş geliyor.

Aslında CHP gerçekçi ve akılcı bir muhalefet yaparsa, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunabilir.

“Emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, PKK, KCK ve ülkenin diğer birçok sorununu çözmek için AKParti’den önce CHP’nin BDP ile birlikte kalıcı projeler üretmesi gerekmez mi?”

Ne var ki, Türkiye’nin önemli sorunlarının çözümü için Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinden de bugüne kadar olumlu bir işaret görülmüyor.

Bu gün Kürt siyasetindeki birçok parti, dernek, şahsiyet ve kurumlar bir araya gelerek ortak bildiri yayınladılar. Ortak bildiride anlaşılan o ki; Kürt siyaseti bileşenleri kendi aralarındaki birliği pekiştirip, diğer taraftan Türkiye’deki emekten yana olan sol ve sosyalistler ile bazı demokrat İslamcıları ve demokratik Alevi kuruluşlarını da içine alarak tek bir çatı altında siyasette yeni bir alternatif oluşturacakları yönünde ilk işaretini vermektedir.

Böylesi büyük bir oluşum ilk seçimlerde çok önemli ataklar yapabilir. Böyle bir oluşumun Türkiye için önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Başarılı olmalarını umuyor ve diliyorum.

11.03.2012

7 Mart 2012 Çarşamba

Kadın: Eylem, daha fazla eylem!



Fadıl Ölmez
fadilolmez@gmail.com

Dünyanın hiç bir yerinde, ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinin kadınların katılımı olmaksızın başarıya ulaştığı görülmemiştir. Ulusal ve toplumsal kurtuluş yoluna girmiş bütün ülkelerin tarihlerine bir göz attığımızda gerçekten de savaşımın önemlice payının kadınlara ait olduğu; onların omuzları üzerinde yükseldiği rahatlıkla görülür.

Artık, günümüzde, milyonlarca kadın, ezilmenin, sömürülmenin, bir meta gibi alınıp satılmanın nedeninin kapitalizm olduğu; tek kurtuluş yolunun, işçi sınıfıyla birlikte, sömürücü kapitalist düzeni ortadan kaldırmakla ancak mümkün olabileceğini kavramış bulunmaktadır. Zira kapitalizmin gelişmesi, sermayenin uluslararası-laşması ve bilimsel – teknik devrim, kadınların ekonomiye katılmalarındaki artışı yükseltti. Artık kadınlar, çalıştıkları alanlarda diğer tüm işletme ve fabrikalarda, emek-güçlerini kapitalistlere satarak bizzat sömürünün, ezilmenin ve bir meta gibi alınıp satılmanın nereden kaynaklandığını pratikte yaşayarak görmektedirler. Artık kadınlar, aynı çalışma alanlarında diğer erkek işçilerle birlikte, gerçek anlamda kurtuluşun, emeği sömürenlere karşı birlikte savaşımı gerektirdiğini bizzat yaşayarak görmektedirler.

Tek tek ülkelerdeki devrimci partilerin önderliğinde, örgütlü kadın militanların, faşizme, sömürgeciliğe, emperyalizme, şovenizme ve her türlü ırk ayırımına karşı, büyük direniş ve kahramanlık örneklerini sergilediklerini; adlarını tarihe kızıl harflerle yazdırdıklarını biliyoruz. Örnekler çoktur. Bunlardan bir kaç örnek vermek gerekirse;

- İşte, 18 yaşında Sovyet Partizanı, ”ser verip sır vermeyen” kahraman Tanya!

- İşte, Almanya, Bulgaristan, İspanya, Uruguay, Şili, Nikaragua ve diğer ülkelerde faşizme ve ulusal baskıya karşı direnişin sembolu haline gelen kadın militanlar…

- İşte Güney Afrika’da, apartheid, rasist, ırkçı rejime karşı en ön saflarda yer alan kadın ve kadınlar…

- İşte, 1985 yılında Orta-Doğu’daki tüm Arap halklarının dillerinden düşürmediği ve âdeta aynı anda efsaneleşen, 17 yaşındaki kız, Lübnan’lı Sena(*)

- Ve işte Kürdistan’da sömürgeciliğe yorulmak bilmez bir mücadele sürdürën Kürt kadın gerillalar…

- Ve işte, Kürdistan’da, Filistin’de ve tüm Orta-Doğu’da, işgale, ilhaka, şeriata ve emperyalizme karşı mücadele eden binlerce Sena’lar…

Sena’lar… Her ülkden Sena’lar, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü, bu yılda da ”intifada” altında kutlayacaklar. Sena’lar, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününe en iyi yakışan ”eylem, daha fazla eylem!..” şiarı ve bilinciyle kutlayacaklar.

Biliniyor; Sena’lar olmadan devrim olmaz!

Biliniyor; Sena’lar olmadan kadın şiddeti, erkek egemenliği, ırkçılk ve her türden kadına yönelik baskı ve zulüm yok olmaz!

Biliniyor, kadınların katılımı olmadan devrim de olmaz!

Bu bilinçle; 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde, erkeklerin, kadınların direnişlerinden dersler çıkarmalarıyız, diyorum.

Bu bilinçle de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlu olsun diyorum!

------------

(*) Sena: 200 kilo TNT’yi arabasına yükleyerek, İsrail konvoyuna saldırarak ölmüştü. Bu eylemde 50’ye yakın işgalci İsrail askeri ölüyordu.

28 Şubat 2012 Salı

Pedofili ve Faşizm..


Adil Okay
“Bu topraklarda bir bebek doğduğunda kulağına fısıldarlar "adınla yaşa" diye. Sizi adınızla yaşatmayanlar bu topraklardan mı? Bu dünyadan mı? Onlar da insan mı?” Cana Bostan
Çocukların sınıfıyokmuş. Çocukların milliyet, dini, mezhebi, cinsiyeti. İnanmayın var. Vallahi var. Zorla giydirilen giysiler gibi, çocuklara zikredilen etiketler var. Zengin çocuğu, fukara çocuğu var. Simit satan, ayakkabı boyayan çocuk var. Evi barkı olan çocuk, sokak çocuğu, yetiştirme yurdunda yetişmeye çalışan çocuk var. TMK mağduru çocuk var. Her gün şiddete uğrayan çocuk var. Satılan çocuklar. Tacize-tecavüze uğrayan, zorla dilendirilen çocuklar. Oysa onlar doğduğu zaman dilsiz, dinsiz, kimliksiz, sınıfsız doğarlar. Çocuklar sarı renkli, beyaz, siyah tenli ve melez çocuklar. Hepsinin ortak yanı: Çocuk olmaları. Oynamaya, sevilmeye, korunmaya muhtaç olmaları.
***
Gencecik sol görüşlü çocukları sadece bildiri dağıttıklarıiçin, “vurun komüniste- Kürde” diye uluyarak linç etmeye kalkan sapıkların yaşadığıbir ülke haline geldi Türkiye. “Hepiniz Ermeni’siniz, hepiniz piçsiniz”pankartının arkasında içişleri bakanı konuşma yaparak bu güruha cesaret veriyor. Linç girişimleri yetmez gibi, 12 Eylül zebanilerinin başvurduğu ve gelenekselleştirdiği “tecavüz-cinsel taciz”, ekilen nefret tohumları sonucu çocukları hedef almaya başlıyor. Devletin himayesinde olması gereken TMK mağduru çocuklar, bir diğer adla “taş atan çocuklar”, ‘devlet dersinde’,hapishanelerde taciz ve tecavüze uğruyor. Herkes dehşet içinde. Elbette ben de dehşet içindeyim. Ve öfke. Nasıl oluyor diyorum Pozantı halkı, “ilçemizde bu utanca yer veremeyiz” deyip ayaklanmıyor, cezaevini taşlamıyor. Biz 12 Eylül öncesi “kurtarılmış mahallelerimizde” fuhuş yaptığı saptanan evleri tahliye ederdik. Bırakınız pedofili- çocuk tacizini, yetişkin kadınların satılmasına da karşı dururduk. Nasıl olur da diyorum insanlar empati yapmaz, adalet bakanlığının önünde birikmez. İHD Mersin şube başkanı Ali Tanrıverdi ile konuyu görüşüyorum, ‘Çabalarımız sonucunda konunun üzerine gidildi” diyor. Basın ve İHD konuyu dillendirince, Adalet bakanlığı mecburen müfettiş görevlendirdi.
***
Bir zamanlar, F tipleri yokken, mahpushanelerde devrimcilerin etkisi-insiyatifi vardı. Adli mahkumlar ve çocuk mahkumlar solcu mapusların sayesinde bahar yaşamışlardı. Koğuş ağalığı,taciz, işkence ve talan, solcular sayesinde sona ermişti. Bizim seçilmiş ‘koğuşmümessillerimiz’ sevgi dolu, melek gibi insanlardı. (Örneğin benim yattığım Adana cezaevinde temsilci seçilen Turgut Tüksoy bu gün hâlâ hak-hukuk-adalet diye çalışmaktadır.) demem o ki, o dönemde, birçok yanlışa ve eksikliğe rağmen, solun bir ortak aklı - terbiyesi vardı. Tacize, tecavüze, işkenceye karşı çıkmak gibi. Ama 19 Aralık “hayat söndürme operasyonundan” sonra hapishanelerde yeniden devletin, mafyaşeflerinin, çapulcuların ve sapıkların hakimiyeti başladı. Sonuç Pozantıcezaevinde çocuklara tecavüz ve taciz. Ve işkence.
Elbette bu yeni değil, ilk değil. Bu gün hâlâ, “uygar batıda” bile kadınlara yönelik taciz- tecavüz haberleri alıyoruz. Pedofili, dünyada bilinen ve devam eden bir dram. Kadınlar (ve duyarlı erkekler) yılardır buna karşı örgütlü biçimde mücadele ediyorlar. Ancak burada konumuz çocuk. Hapishanede ‘devletin himayesinde’ olan çocuklarımız.
***

Şükrü Argın’ın çok tuttuğum bir saptaması var: “12 Eylül edebiyatın kaldıramayacağı kadar ağır bir gerçeklikti”. İşte bu olay da bir yazıyla- raporla açıklanamayacak kadar trajik. Bu çocuklar “Devlet dersinde”yaralanan çocuklar. Ve bu öyle bir yara ki ömür boyu kanayacak. O çocuklar bu kanayan yaralarla büyüyecek.
Dünyada en çok çocuk pornosunun izlendiği ülkelerden birinin neden Türkiye olduğu sorusunun cevabı, çocukları linç etmek ve ellerine geçse tecavüz etmek için sıraya giren bu sapık-faşistlerin giderek çoğalmasında ve bunların kimi ‘devlet büyüklerinden’ destek görmelerinde aranmalıdır.
Sabah akşam ant içerken bu gerçekleri de düşünmek gerekiyor.


Not: Daha diyecek-yazacak- yapacak çok iş var. Ben Cana Bostan’ın yazısını paylaşarak, şimdilik diyerek, yazıma virgül koyuyorum.


Pozantı Cezaevi Çocuklarına Mektup
İzmir - BİA Haber Merkezi
26 Şubat 2012, Pazar
Hani tarlalara kuşlar gelmesin diye korkuluk koyarlar ve bazı kuşlar yuva yaparlar o korkmaları umulan korkuluğun şapkasına. Korkuluklar neden insana benzer ve siz çocuklar neden bu kadar benziyorsunuz "bazı" kuşlara? Nasıl da aldılar sizi sokaklardan! Bütün dışarılar içeride şimdi...
İnanır mısınız, Van Çocukevi kapatılmış?

İnanırsınız; oradaki çocuklar da inanmış çünkü...

Sonra bir gecede büyüyüvermişler; oyun yasaksa, çocuk olmanın anlamı ne ki?

Başka kentlerde başka çocuklar var; bağıra bağıra istop oynuyorlar. Top havadayken bir çocuğun ismi haykırılıyor uzun uzun. Sizin isimleriniz neden böyle kısa: H.K. Ş.A. A.K.? Tıpkı N.Ç. gibi: hani büyükler saklambaç oynarken kaybolan bir çocuk vardı ya...

 Oysa bu topraklarda bir bebek doğduğunda kulağına fısıldarlar "adınla yaşa" diye. Sizi adınızla yaşatmayanlar bu topraklardan mı? Bu dünyadan mı? Onlar da insan mı?

 Daha dündü; belki de kâğıttan uçak yapmayı yeni öğrenmişti ama kâğıttan olmayan uçaklarla vurdular onu Uludere'de. Daha dündü; belki annesi bir masal anlatmıştı "gökten üç elma düşmüş" diye ama gökten düşen elma değildi o gece Uludere'de.

 Otlattığı havyanlar vardı Ceylan'ın; bir patlama oldu. Diyarbakır'da üç karakolun arasına sıkıştı çocukluğu. Bedeninin parçalarını ise annesi topladı. Klee'nin "Tarih Meleği" gibi bakan gözleri kaldıhafızamızda. Bir felaketi izliyordu sanki o da; bir yıkıntılar yığınını...

 O yıkıntılar yığının arasında çocuklarının kemiklerini arayan başka anneler de vardı. Her gün aradılar, en çok da cumartesileri...

 Bunlar masal değil. Hiçbir masalın kötüleri bu kadar kötü değil. Ne var ki sizin kanınız mürekkep oldu tarih-yazıcılarının kalemlerine. Yazmak da yazmamak kadar utandırıyor şimdi. Aynı zihniyetin pay sahibi olduğu olayların mağduru olan siz çocuklara "yalnız değilsiniz" diyebileceğimiz bunca acının birikmiş olması nasıl da utanç verici.

 Sizin bedeninize dokunan ellerin tokalaştığı başka eller var ki; nicelerinin sırtı o ellerle sıvazlandı.

Ne çoklarının ağzını kapadı o eller; ne çoklarınıboğdu. Sizinle hemhal olmanın bütün yollarını tıkadılar, duvarlar ördüler. Belki de o duvarları yıkmak için bir taş almalı insan eline; ruhunu kurtarmak için fırlatmalı bütün gücüyle... (CB/HK)


* Cana Bostan, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Öğrencisi.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Fadıl Ölmez'den Bir Tarihi Mektup (*)

Fadıl Ölmez
fadilce@yahoo.dk

Sevgili Başkan Abdullah Öcalan,

Size Danimarka’dan yazıyorum. Sevgi ve selamlarımı iletiyorum.

Uluslararası bir komplo sonucu, fiziki olarak esir alınmanız, herkeste olduğu gibi, bende de derin bir üzüntü yaratmıştır. Size geçmiş olsun diyorum.

Özelde size, genelde Kürt halkına karşı yapılan bu haydutça eylem, yüzbinlerin nefretini kazanmış bulunmaktadır. Dünyanın hertarafından TC’ye hergün lanetler yağarken; size sevgi, saygı ve selam gönderiliyor.

Sevgili Öcalan; yeniden dirilttiğiniz halk ve yorulmak bilmez bir mücadele sonucu yaratmış olduğunuz “yeni Kürt kişiliği” yerini bulmuştur. Şu an herkes ayaktadır; herkes meydanlarda seninle birlikte, seninle el-ele.

Şu an herkes ayakta; gözlerimiz İmralı’da, seni düşünüyoruz. Zorla kısıtlanan fiziki özgürlüğünü düşünüyoruz.

Size eşitlik, ortaklık ve özgürlük savaşımınızda başarılar diliyorum.

Zafer, Kürt halkının olacaktır. Bundan kuşku duymuyoruz.

En içten sevgi ve selam.

Liva İskenderun’lu Arap Devrimci
Fadıl Ölmez
Danimarka, 12 Mart 1999
---------------------
(*) 12 mart 1999’da Başkan Apo’ya, İmralı Cezaevi’ne gönderilen mektup. Mektup örneği, aynı tarihte Avrupa Özgür Politika gazetesine de gönderilmişti.

İki Mustafa‏...



Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Ünlü yazarlarımızdan Aziz Nesin’in oğlu Sayın Ahmet Nesin’in “İki Mustafasız Bir Türkiye İstiyorum!..” başlıklı makalesinde; “… Türkiye’de bütün siyasi tartışma iki Mustafa arasında gidip geliyor. Birisi tamamıyla dindar bir nesil istiyor ve 1400 yıl önce yazılan Kur’an’ın yeterli olduğunu söylüyor, diğeri de sadece Kemalist bir nesil istiyor.

Ya isteseniz de istemeseniz de din dersini görüyorsunuz ya da bütün ders kitaplarında Atatürk’den söylemler ya da alıntılar. Bir çocuk yaşamında kaç kez İstiklal Marşı söyler diye hiç düşündünüz mü? ... İki Mustafa’ya sıkışmış Türkiye dışında bir Türkiye istiyorum.” (1)

Değerli Ahmet Nesin doğru ve yerinde bir tespit yapmıştır. Bu tespite ben de aynen katılıyorum.

Postalcılarla takunyacıların iktidar paylaşımı ile ilgili çelişkilerini ve çatışmalarını defalarca yazdım. Bir kez daha yazmakta yarar görüyorum.

Mustafa Kemal Atatürk mü, Muhammed Mustafa mı?

Postalcılar Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevlerini, takunyacılar ise Muhammed Mustafa’nın hadislerini halka dayatmaktadırlar.

Her ikisi de etrafındaki çıkarcı yağdanlar tarafından ilahlaştırılmış ve birer korkuluk haline getirilmişlerdir.

Her ikisi de halkı korku ve baskıyla sindirmektedir. Biri Cehennem’e atıyor, diğeri ise “Özel Yetkili Mahkeme”leriyle zindanlara dolduruyor.

Her ikisi de temel amacı ve zihniyeti aynıdır. Sadece yöntemleri farklı olabiliyor.

Her İkisi de artık miadını doldurmuş çağ dışı görüşlerdir.

Her ikisi de Cehennemle zindan arasında bizleri sıkıştırıp, üçüncü bir alan olan evrensel demokratik alanının yaratılmasını engelliyor.

Bizleri Sivas’ta, Maraş’ta yakanlar, cezaevine koyanlar, sürgün edenler, darağacına gönderenler, mahkemelerde süründürenler ister postalcı ister takunyacı olsunlar, her ikisine de karşı mücadele etmek durumundayız.

“Bir ülkede insanları yargı terörüyle yıldırmak için illâ mahkûm etmek şart mıdır? Dava açarak yıllar boyu mahkemelerde süründürmek yetmez mi? Hatta kapınıza tebligat için bir polis gelse, bu bile sizi yeterince germez mi?” (2)

İşte takunyacılarla postalcıların zihniyeti, yöntemi ve uygulamaları temelde aynıdır.

Kişinin babasını öldürmüşler. Kendisine soruyorlarmış “Bıçak mı, tabanca mı kullanmışlar?” Kişi cevap vermiş; “babam öldükten sonra ha bıçakla, ha tabancayla öldürülmüş olsun ya da ister takunyacılar, ister postalcılar öldürsün. Ne fark eder? Sonuçta babam öldürülmüştür. Her ikisi de şiddet kullanıyor ve öldürüyor.

Al birini vur ötekisine.

Yasalardan önce 1400 yıllık çağdışı bu zihniyetin değişmesi gerekir.

NOT: Bu yazıdaki amacım; İslam dini kurucusu ile Türkiye Cumhuriyeti kurucu iki lideri küçümsemek asla söz konusu değil. Sadece yıllardır ülkemizde yaşanmakta olan bir gerçeği vurgulamak istedim.


NOTLAR:
1- http://www.gomanweb.net/index.php?option=com_content&view=article&id=12408:ahmet-nesn-k-mustafasiz-br-tuerkye-styorum&catid=78:ahmet-nesin&Itemid=107

2- Baskın Oran-05.01.2012 / RADİKAL İKİ)

ÖNCE İNSAN OL(*)

Adil Okay

baba sen türksün
annem kürt
peki ben n’olucam

önce insan ol kızım
baba sana sünni
anneme de alevi diyorlar
peki ben neyim

önce insan ol
sonra seçersin oğlum
nasıl seçeceğim baba
anlayarak oğlum

birini
hepsini
ya da hiç birini
ama önce insan ol oğlum

--------------
(*)Başbakanın "dindar nesil yetiştireceğiz" açıklamasına, yıllar önce yazdığım bir çocuk şiiriyle yanıt veriyorum. Şiir, ressam İsmail Yıldırım ile birlikte çocuklar için hazırladığım, ”Ah çocuk” adlı kitabımdan.




Türkiye soluna soldan bakmak

Fikret Başkaya

Tarihsel, sosyal, politik nedenlerin bir sonucu olarak, Türkiye’de sol hareketin politik arenanın bir aktörü olarak ortaya çıkışı görece geç oldu. Sosyalist hareket ancak 1960’lı yılların ortalarına doğru politik, ideolojik bir aktör olarak etkili olmaya başladı. Bu durumun gerisinde elbette Türkiye’nin emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir sosyal formasyon oluşunun rolü vardı ama bu, ‘gecikmenin’ asıl nedeni değildi. Esas itibariyle 1915 ve sonrasında Ermeni, Rum ve diğer Hristiyan unsurların tasfiyesi, önemli bir kaynağın kurutulması anlamına geliyordu. Zira, ilk sosyalist örgütlenmeler daha çok başta Ermeniler olmak üzere, Müslüman olmayan unsurlar arasında filizlenmekteydi. İkincisi, 1923 sonrasında rejimin tek parti diktatörlüğü altında bağnaz bir otokrasiye dönüşmesi, sol muhalefet de dahil, her türlü muhaletin varlık nedenini ortadan kaldırmıştı. Bu durum 1946-50’den sonra “çok partili sisteme” geçişle bir değişikliğe uğramadı. Esasen “çok partili sistem” denilen, bir retorikti, reel bir karşılığı yoktu. “Demokrasiye geçiş” otokratik rejimin partisi olan CHP içinden DP’nin çıkarılmasından ibaret bir manipülasyondu. Zira düşünce ve örgütlenme özgürlüğü alanında bir ‘yenilik’ söz konusu değildi. Aynı şekilde yasakçı mevzuat ve zihniyette de bir esneme söz konusu değildi. Sadece ‘devletin istediği’ partiler kurulabiliyor ve yaşamasına izin veriliyordu. Zaten Demokrat Parti [DP] de bir “muvazaa partisi” olarak kurulmuştu. Kuranlar ve kurduranlar mâlumdu. Elbette yeni durumun önceki dönemden bir farkı da vardı. Kemalist otokrasinin geçerli olduğu 1923-50 döneminde [İsmet İnönü dönemi de dahil] devlet, hükümet, parti bütünleşmeşti. Bu üçü iç içe geçmiş durumdaydı. 1946-50 sonrasında devlet partisi sayısı ikiye çıktı. Fakat ikinci parti ‘asıl iktidar odağı olan ve ülkenin kaderini elinde tutan, benim asıl devlet partisi dediğimin ‘taşeronu’ olarak işlev görecekti. Asıl devlet partisi, taşeronun kendisine tanınan sınırı aştığını düşündüğü durumlarda, ya da “yeni dezenleme gerektiğinde” bir darbeyle aracı “rotasına” sokuyordu. Nitekim, 1960, 1971, 1980 darbeleri taşeronların kendilerine tanınan sınırı aştıkları düşünüldüğü için yapılmıştı.

Elbette yasakların her koşulda etkili olacağı diye bir kural yoktur. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden iki yıl sonra [1962], bazı sol yayınların [ Yön dergisi gibi] çıkmaya başlaması ve bir grup sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması [1962] ve 1965 sonrasında öğrenci gençliğin radikalleşmesiyle, sol hareket ilk defa ülkenin sosyal –politik yaşamına etkili bir aktör olarak dahil oluyordu. Gerçi 1920’li yıllardan beri Türkiye Komünist Partisi [ TKP] varlığını sürdürüyordu ama bütün bu zaman zarfında kayda değer bir varlık gösterememişti. Bir tür ‘diyaspora örgütü’ olarak varolmuş, ülke içinde yeteri kadar kök salmayı başaramamış ve tabii etkili bir politik aktör de olamamıştı. Bunun başlıca nedeni, TKP’nin kuruluşundaki terslikti. Nitekim TKP içerde değil dışarda kurulmuştu. Ve tüm diğer III. Enternasyonal [Komintern] komünist partileri gibi, Sovyetler Birliği’nin her dönemdeki politikasının hizmetine koşulmuştu. Sovyet devriminin yozlaşıp, Stalinist otokrasiye dönüştüğü koşullarda Komintern de artık Sovyetler Birliği Devleti’nin diplomatik bir manipülasyon aracına dönüşecek ve kuruluş amacına ve varlık nedenine yabancılaşacaktı. Böylesi bir ortamda TKP’nin Kemalist otokrasiye karşı izleyeceği politika, Moskova tarafından belirleniyordu. Kaldı ki, daha kuruluş aşamasında TKP, Mustafa Kemal’e ve onun liderliğinde yürütülün siyasete açık destek vererek kendi yolunu kapatmıştı. Milli Mücadele denilen ama aslında Yunanlılara karşı sınırlı bir ‘savunma savaşı’ olan hareketin anlamını kavrama konusunda yetersiz kalmıştı. Bu hatanın bedeli de çok ağır olmuş, Parti’nin Lideri Mustafa Suphi ve diğer 15 parti yöneticisi hunharca katledilmişlerdi... Zaten Moskova’nın “devlet çıkarları’ politikasına göre rota değiştiren bir partinin başarılı olma şansı olmazdı.

1960’lı yılların ortalarından itibaren solun yükselişe geçtiği koşullarda, sosyalizm konusunda tam bir ideolojik-entellektüel boşluk söz konusuydu. Hareket yükselişe geçtiğinde ve kitleler nezdinde yankı bulduğunda, başlıca iki zaaf söz konusuydu. Birincisi, sosyalizm konusunda entellektüel birikim son derecede yetersizdi. Genel anlayış sosyalizmi bir “kalkınma” sorunu olarak algılama yönündeydi. Başka türlü söylersek, sosyalizm “farklı bir toplumsal düzen” veya “başka bir şey“ olarak değil de, kalkınmanın daha etkili ve hızlı yolu olarak ‘anlaşılıyordu’... Batıyı yakalamanın kestirme yolu olarak görülüyordu. Dolayısıyla sosyalizimin teorik mirasından haberdar olmama gibi bir zaaf söz konusuydu. [1963 veya 1964 kışı olacak, bütün bir gün Ankara’nın tüm kitapçılarını dolaşıp, sosyalizmle ilgili kitap aradığımda, sadece bir İngiliz İşçi partisi üyesi tarafından yazılmış, üstelik sosyalizmle de pek ilgili olmayan bir broşür bulabilmiştim...]. Bağnaz yasakçılığın kural olduğu koşullarda bu şaşılacak bir şey değildir elbette... İkincisi, işçi sınıfı cephesinde de köklü bir mücadele geleneği mevcut değildi. 1946 sonrasında çok sayıda sendika kurulmuş ve 1952’de de TÜRK- İŞ Konfederasyonu kurulmuş olsa da, bir işçi sınıfı mücadele geleneğinden söz etmek zordu [zaten sendikalar grev ve toplu sözleşme haklarından mahrum örgütler olarak, bir bakıma içi boş midye kabuğu gibiydiler...]. İşçilerin sendika çatısı altında toplanan kesimi önemli olsa da, TÜRK-İŞ Amerikan ekolünün rahle-i tedrisinden geçmiş sendika bürokratlarının denetimi ve devletin sıkı gözetimi altındaydı. Ve TÜRK-İŞ daha çok devlet işletmelerinde örgütlenmişti. Patronu devlet olan işletmelerin işçilerinde bir tür “memur bilincinin” oluşması söz konusuydu. 1967’de TÜRK-İŞ’ten kopan DİSK bu yapıda bir gedik açmayı başarsa da, kendisi de bürokratik yozlaşmaya uğramış bir konfederasyon olmaktan kurtulamayacaktı... Velhasıl sol hareketin üzerinde yükseldiği temel zayıftı.

Herhalde Türkiye’de sol hareketinin en temel zaafı, kemalizmle arasına mesafe koyamaması, o konuda sergilenen aymazlıktı. Kemalizmle arasına mesafe koyamamak demek, onun “devletçi” bir sol olması demektir ki, bu durum büyük bir ideolojik-entellektüel zaaf oluşturuyordu. Nerdeyse tüm sol fraksiyonlar, Türkiye’nin anti-emperyalist ulusal bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna dair resmi tarih/resmi ideoloji tarafından üretilen efsanenin büyüsüne kapılmışlardı... Başka türlü söylersek, bizdeki sol hareket, resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından üretilmiş safsataları ve yalanları, yaşanmış “gerçeklikler” mertebesinde görüyordu... Bağnaz resmi tarihin ve resmi ideolojinin sorun edilmemesi büyük bir aymazlıktı. Bu, kendini rejimin tuttuğu aynada görmek demekti. Kendi tarihine bu ölçüde yabancılaşmış bir hareket neyi ne kadar başarabilir? Resmi tarihin ve resmi ideolojinin ürettiği ideolojik safsataları ve yalanları içselleştirmiş bir sol hareketin rejimle arasına mesafe koymasının, rejime radikal bir eleştiri yöneltebilmesinin ve o tür bir eleştiri üzerinden kendini var edip meşrulaştırmasının/kabullendirmesinin yolu daha baştan zaafa uğramıştı. Türkiye’de 1960’lı yılların ortalarından itibaren varlık gösteren sol, sadece dünya sol hareketinin tarihinden değil, kendi öz tarihinden de habersiz olarak ‘politika yapar’ durumdaydı. Rejimin “resmi doğrularıyla” hesaplaşmadan burjuva düzenine, kapitalizme, emperyalizme karşı nasıl mücadele edilebilirdi? Fakat solu kendi “gerçekliğine” yabancılaştıran sadece resmi ideoloji değildi. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmayla da mâlûldü. Bu ikili yabancılaşmanın diyalektiği, Türkiye insanını kendi tarihine, kendi geçmişine, kendi gerçekliğine, kendi coğrafyasına yabancılaştırmıştı. Tabii Türkiye solu da bu yabancılaşmanın etkisi altındaydı.. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın etkisi altında olmak demek, kendisine, kendi toplumuna ve kendi coğrafyasına Avrupa’dan ve Avrupalı ideoloji üreticilerin gözüyle bakmak demektir.

Solun nerdeyse tüm kesimleri bu tür bir ideolojik yabancılaşmadan muzdarip olmaktan ötürü, Türkiye’nin yarı-feodal ve yarı-sömürge bir sosyal formasyon olduğuna inanmışlardı... Oysa Türkiye ve benzer ülkelerin geçmişinde Batı Avrupa’da olduğu gibi bir feodal sistem hiç bir zaman yaşanmamıştı. Son beş yüzyıllık dünya tarihini yazan Avrupalılar, kendi geçmişlerini herkesin geçmişi saymışlar ve dünyanın geri kalanındaki “diplomalı taifeyi” de [sömürge aydınlarını densin] buna inandırmışlardı. Dolayısıyla Türkiye’nin feodal, olduğu tezi, Avrupalı tarihçilerin bir tevatürüydü. 1960’lı yıllarda Türkiye’de geçerli sistemin “yarı-feodal” olduğu teziyse, Stalinist otokrasinin maaşlı memuru ideoloji üreticilerinin bir uydurmasıydı. Bilindiği gibi “Stanilist resmi ideoloji” tüm toplumların beş aşamadan geçtiğini iddia eden bir tarihsel devrim şeması peydahlamıştı... Bu yanlış anlamanın kaynağında da gerekli bir soyutlama olan üretim tarzı [mode of production] kavramıyla, bir sosyal formasyonun o andaki ‘somut durumunu’, ifade eden sosyo-ekonomik formasyon kavramlarından habersiz olmak yatıyordu. Zira üretim tarzı, tartışma konusu yapılan toplumda o anda geçerli hakim ilişkinin ne olduğunu gösterir ve 1960’ların ortalarında Türkiye’de kapitalist üretim tarzının hakimiyeti söz konusuydu. Elbette bu başka üretim biçimlerinin, ağalık-şıhlık gibi kalıntıların var olmadığı anlamına gelmez ama o kadarı onun kapitalist sayılmasına engel değildir. İşte soyut bir kavram olan ve hakim ilişkileri ifade eden üretim tarzı kavramının bu zaafını, somut durumu olabildiğince tüm çeşitliliğiyle kavrayan sosyo-ekonomik formasyon kavramı tamamlıyor. Türkiye’de özellikle Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde pre-kapitalist bir tarz olan ağalığın-şıhlığın varlığı, ve ülkenin bazı bölgelerinde kendine yeter tarımsal üretimin hâlâ önemli oluşu bu durumu değiştirmezdi. Kaldı ki, 15-16 Haziran “işçi isyanı”, sol tarafından dillendirilen ‘yarı-feodal Türkiye’ tezinin cepheden ve radikal bir yalanlanması demeye geliyordu...

Yarı-sömürge Türkiye tezine gelince, bu Stalinist solun bir uydurmasından ibaretti ve Stalinizmle doku uyuşması olan Türkiye solunun tartışmasız benimsediği bir şeydi. O halde iki şey: Birincisi, Türkiye dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, hiç bir zaman kolonyalist-emperyalist Batı Avrupalı güçlerin doğrudan sömürgesi olmamıştı. Osmanlı imparatorluğu her zaman siyasi bağımsızlığını koruyan bir devlet olarak varoldu. Bu durum 1908-1923 sonrasında da öyleydi. Üstelik 1908 Jön Türk darbesinin ardından Türkiye ulusal bir devlete dönüşmekteydi. Ekonomik plandaki geriliğine rağmen, kendi kararlarını kendi veren bir devletti. Bir tarafta sürekli ve bıktırırcasına somut durumun somut tahlilinden söz edenler, öte yanda somut durumla ilgisi olmayan tespitler, tahliller yapıyorlardı. Aslında ortada bir ilişki tersliği geçerliydi: tahlil somut durumu yansıtmıyor, tam tersine somut durum teoriye uyduruluyordu. Lâkin bu tür ideolojik manipülasyon, sizin kendinizi, belki başkalarını da kandırmanızı sağlasa da, bir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Elbette ve eğer Türkiye’deki sistem yarı-feodal ve yarı-sömürge ise, o zaman devrim de sosyalist değil, ulusal bir muhteva taşıyacaktır. Yani Milli Demokratik Devrimin gerçekleştirilmesi gerekecektir... Oysa, milli demokratik devrim Sovyetler Birliği tarafından üretilip, Türkiye ve benzer durumdaki ülkelere ihraç edilmiş taktik amaçlı bir uydurmaydı. Sovyetler Birliği duruma göre Üçüncü Dünya ülkeleri için stratejiler üretiyordu ve tabii üretilen bu stratejilerin, onları ithal eden ülkelerin gerçekliğiyle uyuşması gerekmiyordu... İşte, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi... Eğer kapitalist değilse o halde nedir denmeyecek midir? Komintern’in yozlaşıp-bürokratlaşıp asıl amaca ve varlık nedenine yabancılaştığı tarihten sonra, dünyanın geri kalanına ne önerilmişse Sovyet devletinin çıkarları gözetilmiştir. Netice itibariyle Sovyet kökenli ‘milli demokratik devrim’ tezi, radikalleşmiş öğrenci gençlik tarafından kolaylıkla benimsendi ve bir dizi ayrışmanın temelini oluşturdu. İlk bölünme, Mihri Belli tarafından temsil edilen Milli Demokratik Devrim [MDD] ile Mehmet Ali Aybar’ın lideri olduğu Türkiye İşçi Partisi [ TİP] arasında gerçekleşti. Onu MDD içindeki bölünmeler izledi. MDD içindeki bölünmeler rahatsız edici bir hızla ilerliyor olsa da, aslında hepsinde ortak olan özellikler baskındı. [1970’lerin sonuna gelindiğinde fraksiyon sayısının 40 civarında olduğu tahmin ediliyordu... Böyle bir ayrışma da, teorik, ideolojik, politik nedenlere değil, patolojik nedenlere dayanabilirdi... ] Başka türlü ifade edersek, birlikte olmalarını gerektiren unsurlar, ayrışmalarını sağlayanlara açıkça baskındı.

Bölünmeler Türkiye’nin gerçekliğinden hareketle değil, ekseri dışardaki farklılaşmalar üzerinden, dışardaki tartışma ve deneyimlerden esinlenmenin sonucu olarak tezahür ediyordu... Referanslar hep dışarıyı işaret ediyordu. Moskovacı, Pekinci, Latin Amerikacı, Arnavutlukçu, vb. Kimse Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki, Arnavutluk’taki, vb. rejimlerin ne menem şeyler olduğunu dert etmiyordu. Söz konusu rejimlerin niteliğine dair bir tartışma açmaya yanaşmıyordu... Bu durum solun genel bir çerçevede “kalkınmacı” olmasıyla da ilgiliydi. Türkiye İşçi Partisi [TİP] dışında hiç bir sol örgüt işçi sınıfıyla bağ kurmaya, işçi sınıfı içinde çalışmaya niyetli değildi. Kimse öyle zahmetli, sabır ve sebat isteyen işlere itibar etmiyordu... Türkiye İşçi Partisi [TİP] de işçi sınıfı içinde kök salmak için fazla çaba harcıyor değildi. Bazı sendika bürokratlarıyla temasta olmaktan, sendika bürokratlarını partiye davet etmekten öteye geçemiyordu. Türkiye İşçi Partisi dışında kalan solun tüm fraksiyonları için zaten işçi sınıfının esamesi bile okunmuyordu... Her biri kestirme yoldan iktidarı ele geçirme peşindeydiler... Kimi bunu kır gerillası yönetemiyle, kimi şehir gerillası geliştirerek, başkaları ordu içinde bir ayrışma yaratıp askerî bir darbeyle... yapmaya çalışıyorlardı. Kemalizmin ne olduğundan habersiz olanların Kemalist orduyla devrim yapmaya kalkması elbette şaşırtıcı olmazdı ama tam bir aymazlıktı. Bir NATO ordusuyla devrim yapmaya kalkmanın ne demek olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi... Kemalist ordu gerçek yüzünü önce 12 Mart 1971’de, sonra da 1980’de gösterecekti...... MDD’nin teorisyeni Mihri Belli, sadece orduyu değil, devlet bürokrasinin öteki kanadını da devrimin “asli unsuru” sayıyor ve şöyle diyordu: “ Bürokrasinin kaleleri, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Hakimler Kurulu, Anayasa Mahkemesi, Tabii Senatörlük müessesi... Bütün bunlar kemalist asker-sivil aydın zümrenin kaleleridir”. Mihri Belli, 1950- 1960 aralığını “karşıdevrim”, 27 Mayıs’ı devrim olarak gördüğüne göre, bürokrasinin yükseklerini de “devrimci’ sayması neden şaşırtıcı olsundu. Eğer Demokrat Parti’nin gelişi bir “karşı-devrimse” o zaman 1950 öncesine dönüş de “devrimci bir eylem” sayılacaktır.... Resmi ideolojinin ve resmi tarihin rahle-i tedrisinden geçmenin ne demek olduğu ortada değil mi? Böyle bir sol hareket Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve daha sonra Kıbrıs sorunuyla ilgili “düzgün” bir tavır alabilir, uygun bir yaklaşım geliştirebilir miydi? Kendi gerçekliğine bu ölçüde yabancılaşmış bir sol hareket ne demektir? Böyle bir sol hareketin enternasyonalizm bahsinde sınıfta kalması kaçınılmazdı. Bu konuda Gün Zileli şöyle diyor: “Bize şu öğretildi: Enternasyonalizm demek bir sosyalist ağabey ülkeyi kıble almak demektir; enternasyonalizm diye bunu öğrendik. Kıble alınan bu ülke, yerine göre Sovyetler Birliği olabilir, o “revizyonistse” Çin olabilir, o da sapmışsa Arnavutluk olabilir; o da olmazsa Küba olabilir ama bu ülke, mutlaka hakkında efsaneler uydurulan, devrim yapmış bir ülke olmalıdır.... İşte bu sakat enternasyonalizm anlayışı biz solcu gençlerin oralardan gelen her şeyi kayıtsız şartsız benimsememize yol açtı. Milli kurtuluşçuluk da esasen buradan geldi [başka nedenleri de var elbette. Örneğin Atatürk kültüne kolayca sırt dayamak işimize gelmişti] demokrasiyi küçümsemek de, profesyonel devrimcilik de, sert, katı disiplinli parti anlayışı da, her şey her şey. Eğer bu tür bir üst belirlenme olmasaydı inanıyorum ki, Türkiye solu 1960’ların ilk yarısındaki özgür ve şenlikli gelişmisiyle çok büyük ve sağlıklı bir hareket haline gelebilirdi”.

Bir başka zaaf demokrasi sorununa yaklaşımda ortaya çıkıyordu. Demokrasi burjuva demokrasisi sayılıp savsaklanıyordu. Oysa demokrasi sosyalist mücadele verdiklerini söyleyenler için tam bir olmazsa olmazdır... Demokrasi yoksa sosyalizm de yoktur veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm yoksa demokrasi de yoktur... Demokrasiyi önemseyip içselleştirmeyen bir politik hareket asla sosyalistlik iddiasında bulunamaz. Ne bir ilke ve pratik olarak ‘demokrasi’ önemseniyor ne de sol örgütler kendi iç işleyişlerinde, demokrasiye yaşama şansı tanıyorlar... Aslında bu durum sadece Türkiye solunun bir zaafı değildi, tarihsel sol pratik de bu alanda hep bir aymazlık içinde oldu, dolayısıyla demokrasinin önemini kavramada yetersiz kaldı. Oysa, komünist perspektifi esas alan bir sol muhalefet demokrasiyi dışladığında, daha baştan misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış demektir.

Elbette Türkiye’de sol hareketin demokrasiyi dert etmemesinin ‘sınıfsal’, tarihsel nedenleri de vardı. Sol hareketin omurgasını üniversite gençliği oluşturuyordu. Liderleri öğrenciler arasından çıkıyordu. Üniversitelerse birer ‘sınıf’ değiştirme yerleridir. Öğrenciler oraya sınıf atlama amacıyla gelirler. Zaten aldıkları eğitim de onlarda “farklı olma”, “sıradan insan gibi olmama” bilincini yerleştirecek biçimde kurgulanmıştır. Hiyerarşiyi üretmenin, yeniden üretmenin bir gereği olarak... Bu yüzden de eğitim süreleri sürekli uzatılır. Zira farklı olma bilincinin yerleşmesi belirli bir zaman gerektirir. Bir kere ‘farklı olma’ bilinci yerleşince, o bilinci taşıyan şöyle demeye başlar: Eğer farklıysam farklı yaşamaya, otorite kullanmaya, yönetmeye de hakkım vardır... Bu yüzden bu kesimden gelen unsurların sosyalizm mücadelesine katılımı, ancak bu bilinçle hesaplaşıldığı durumda ve mücadele içinde bir önem kazanabilir. Bu aşamada çelişik bir sorun söz konusudur. Eğetimli gençlik hem mücadelenin önemli bir unsurudur, hem de ‘çelişik bir konumda bulunmaktadır... Bu yüzden bu çelişkiyi sorun etmek önemlidir. Sol fraksiyonların yönetici kesimlerindeki tavır demokrasiyle bağdaşır değildir. Örgütler tipik birer ‘askerî‘ işleyiş görüntüsü veriyor. Yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ayrımının ve hiyerarşinin bu ölçüde köklü olduğu bir örgüt bu yapısıyla bir şeyler başarabilir mi? Eğer başarırsa nasıl bir rejim kurabilir? Kurduğu rejim neye benzeyebilir? Genel olarak Türkiye’deki sol örgütlerin derin bir bürokratik yozlaşmayla mâlûm olduklarında şüphe yoktur. Elbette her zaman ve her konuda olduğu gibi bunun istisnaları olabilir ama mâlûm, “istisnalar kuralı doğrulamak içindir” denmiştir. Sol içinde şiddetin varlığı da demokrasiyi özümlememenin bir sonucudur. Kendi içinde şiddete başvuran bir sol hareket mümkün değildir. Kendisi gibi düzeni değiştirmek üzere yola çıkmış ‘kardeşlerini’, ‘yoldaşlarını’ sadece kendilerinden farklı düşünüyor ve farklı örgütleniyor diye “düşman” olarak görmek ve çatışmak hangi sosyalist ilkeyle, hangi sosyalist etikle bağdaşabilir? Böyle bir durum geçerli olduğunda, sosyalizm mücadelesi verdiğini söyleyen örgütlerin birbirleriyle uğraşmaktan burjuva sınıfıyla ve onun devletiyle uğraşmaya pek vakti kalmaz, nitekim kalmıyor...

Bizdeki solun bir başka açmazı da bağnaz ikâmecilik saplantısı ve örgüt fetişizmidir. Devrimi öncünün, profesyonel devrimcilerden oluşan örgütün yapacağı saplantısıdır. Oysa devrimi sadece halk yapar. Ezilen-sömürülen sınıflar yapar. Örgüt veya örgütler devrim öncesinde muhalefetin yükselmesi ve devrim sonrasında da rotanın şaşmasını, yalpalamaları ve zaafları engenlleyici bir işlev görebilir. Bu yüzden örgüte hak etmediği değeri vermek, onu bir fetiş mertebesine yükseltmek, hem saçma ve gereksiz, hem de tehlikelidir. Aslında bir şeyin fetişleştirilmesi söz konusu olduğunda, amaç bir şeyleri gizlemektir. Zira örgütü fetişleştirmek, örgütün yönetici kesiminin iktidarını meşrulaştırmak ve sürdürmek içindir. Bu yüzden bürokratik yozlaşmaya uğramış örgütler mutlaka karşı devrimcidirler. Bürokrasi, demokrasinin dolayısıyla da sosyalizmin inkârıdır. Bu anlayışın geçerli olduğu yerde, kitle eğitilmeye, bilinç götürülmeye muhtaç, kendiliğinden hiç bir şey yapma yeteneği olmayan, edilgen, ‘profesyonel devrimcilerin’ örgütü tarafından adam edilmesi, ‘kurtarılması‘ gereken pasif bir nesne olarak görülür... Özne öncüdür, örgüttür, her şeyin doğrusunu bilen ‘profesyonel devrimcilerdir...’ “İşçi sınıfının, ezilenlerin kurtuluşu onların kendi eseri olmayacak mıydı?”

Aslında solun neden iktidarı ele geçirme perspektifine kilitlendiği ve neden nasıl bir düzen kurulacak sorusunu sormaya yanaşmadığı, yukarda kısaca değindiğimiz zaaflar ve yanlışlarla doğrudan ilgilidir. Zira nasıl bir düzen kurulacak sorusu sorulduğunda, o halde oraya nasıl gidilecek sorusu da işin doğası gereği sorulacaktır. Komünist topluma doğru evrilecek yolun başlangıcı olacak olan sosyalist devrim, demokrasiyi savsaklayarak mümkün değildir. Eğer nasıl bir toplum düzeni arzuluyoruz, hedefliyoruz sorusu yetkin bir biçimde sorulup-tartışılabilseydi, bu alanda yeterli bir ideolojik-entellektüel netleşme sağlanabilseydi, bir dizi tutarsızlığı, yanlışı ve yanlış anlamayı bertaraf etmek mümkün olabilirdi.

Herhangi bir olguyu veya sosyal süreci açıklamak için bir dizi neden sıralamak adettendir ve gereklidir de, lâkin bu kadarı o olguyu veya süreci yetkin bir şekilde anlamak, açıklamak, bilince çıkarmak için yeterli değildir. O halde Türkiye’deki tüm zaafların gerisindeki asıl zaaf nedir denecektir? Asıl sorun “Tarihsel Solun” kendi kayanağına yabancılaşmasıyla ilgiliydi. Marks sonrası Avrupa solu Marks’ın öğretisine yabancılaştı. Marksizm devrimci-teorik özünden arındırıldı. Belirli bir eşik aşıldığında da artık Marksist teori işçi örgütlerinin, sol, sosyalist, komünist partilerin, “sosyalist” denilen rejimlerin “meşrulaştırıcı ideolojisi” haline gelecekti. Sovyetler Birliğinde Stalinizmin iktidar olmasıyla da, Marksizm-Leninizm adı altında dünyanın her yerine ihraç edilen bir “resmi ideolojiye” dönüştürüldü. Oysa bu ihraç öğretinin adında Marx’ın isminin bulunması yakışık almıyordu... O tarihten sonra Dünya solu artık III. Enternasyonal solu olarak varoldu ve devrim perspektifine yabancılaşıp, “sosyalizmin anavatanı” sayılan Sovyet Devletini koruyup-yaşatmanın hizmetine sunuldu. İşte Türkiye sol hareketinin zaaflarının gerisinde bu sapma bulunuyordu...

Elbette bunları söylemek, inandıkları dava uğruna samimiyetle mücadele eden, sınıfların, sınırların, sömürünün olmadığı, eşitliğin, demokrasinin, kardeşliğin ve özgürlüğün egemen olduğu, doğayla uyumlu bir gelecek için gerektiğinde hayatlarını bile ortaya koymaktan çekinmeyen, yiğit, kahraman, özveri sahibi binlerce, onbinlerce devrimcinin, emekçinin saygıdeğer anısına haksızlık etmek değildir. Tam tersine onların bu onurlu, saygı değer mücadelesi, en değerli mirasımızdır. Sosyalizm/ komünizmin yolunda ilerleyenlerin onlara sonsuz minnet borcu vardır... Velhasıl bu alanda öğünebileceğimiz şanlı bir miras var. Lâkin, yiğitlik, kahramanlık, davaya bağlılık gerekli ve önemli olmakla birlikte o kadarı başarı için yeterli değildir. Dolayısıyla asıl başarılması gereken politik etkinliği gerçekleştirmektir.

İnsanlığın komünist toplum perspektifi dışında bir geleceği yoktur. Bu iki nedenden dolayı öyledir: Birincisi, insanlık sınıfsız toplum idealini ve ütopyasını çoktan gündemine almış bulunuyor. XX. yüzılın sosyalist deneyleri başarısız oldu diye bu ideale ve ütopyaya elveda demesi mümkün değildir; İkincisi, bu günkü eğilimlerin ve süreçlerin [kör gidişin] her ileri aşamasının artık tam bir yıkım demeye geldiği ortadadır. İnsanlığın geleceğini kurtarmanın yolu vakitlice bu netâmeli sürecin dışına çıkmayı gerektiriyor ve o yol da kelimenin jenerik anlamında bölüşmeyi, paylaşmayı, eşitliği, kardeşliği, özgürlüğü, demokrasiyi, doğayla uyumu esas alan komünizmden başkası değildir... Öyleyse yeni bir perspektif oluşturma gereği var ki, o da solun ikircikli olmayan eleştirisinden hareketle mümkün olabilir...

Notlar:
1- Mihri Belli, Yazılar, Türkiye’de Karşı Devrim 1965-1970, s. 104-105
2- Yazarın bize gönderdiği 24 Kasım 2011 tarihli nottan.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Antakya değil, Hatay adı silinsin!




Eski Hüviyet Cüzdanlarında, İl: Hatay. İlçe: Antakya yazılıyordu. Şimdi bunu da kaldırıyorlar.

Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk

AKP cemaati, orduyu da arkasına alarak şimdi de tarihi Antakya adını silmeye çalışıyor; nüfus cüzdanlarında artık ilçe / merkez Antakya değil, Hatay yazılıyor. Recep Tayyip Erdoğan ve şûrekâsı büyük utanmazlikla, M.Ö. 300 yıllarında kurulan bu tarihi Antakya ismini de sözüm ona, Türkleştiriyor(!) yani Hataylaştırıyor!

Gerçekten bu ne utanmazlık?

Oysa ki, silinmesi gereken ve silmemiz gereken tarihi Antakya ismi değil, Hatay ismidir. Zira Hatay diye bir ad yoktur. Hatay hatadır. Hatalı Hatay adı, 1938’de Liva İskenderun’un Türkiye’ye ilhakından sonra verilen hatalı bir isim oluyor. Bu bağlamda bizler, Antakyanistler olarak, Liva İskenderun adını geri istiyoruz!

Bizler, Liva İskenderunllular olarak, Antakya adını silmek bir yana, Hatay adının silinmesini istiyoruz!

Bizler, Antakyanistler olarak, tarihi Liva İskenderun adını geri istiyoruz!

AKP cemaati Antakya nedir? Hatay nedir? Okusun öğrensin!

Recep Tayyip bey ve cemaati okusun: Antakya, Suriye’nin kuzey-batısında yer alan ve M.Ö. 300 yıllarında I. Seleukos taraından kurulan bir kenttir. Antakya adı da Seleukos’un babasından Antiochos’tan geliyor. Makedonyalılar ile Grekler’inde yeşleştiği bu medinede, M.Ö. 64 yıllarına kadar Suriye’nin başkenti olarak kalıyor.

Romalıların Suriye’yi fethetmelerinden sonra, Antakya, Orta-Doğu’nun çok önemli bir merkezi haline geliyor. Antakya, 1920’lere kadar, Fransızların yetkisine geçinceye kadar, sürekli fethediliyor. Persler, Araplar, Bizanslar, Selçuk Türkleri, Haçlılar, Mısırlılar, Osmanlılar’ın fethine uğruyor.

Hatay, 1938’de Liva İskenderun’un Türkiye’ye ilhakından sonra, verilen bir isim oluyor. Hatay ismi, hatalı bir isimdir. Vilayetin gerçek adı Hatay değil, Liva İskenderun’dur.

Zira, tarihte Hatay diye bir şey yoktur. Bu isim uydurmadır. Bu isim Hatay’a şuradan uyduruldu:

Pan-türkist Kemalistler, “Güneş- Dil Teorisi” gibi bir saçmalıkla, Orta-Doğu’daki her olguyu Türk olmaya bağlayarak, “ilk Türk Hititler” gibi bir saçmalıkla, Hititlerin kenti Hatay adı verildi. Böylece tarihi Liva İskenderun’a Hatay adı verilerek, Türkleştirildi(!).

Antakya ve Hatay gerçeği budur.

Peki tüm bu gerçekler ortadayken, AKP cemaati hangi ahlakla, şimdi de Antakya adını nüfus cüzdanlarından kaldırıyor?

AKP cemaatinin aptallağına bakın: Nüfus cüzdanlarında; Vilayet: Hatay, Merkez: Hatay diye yazılıyor /yazıyorlar!

Peki bu nasıl oluyor?

Hatay (yani Liva İskenderun) nasıl hem vilayet, hem de merkez oluyor?

Dünyada bunun benzeri var mı?

Dünyada bundan daha büyük bir aptallık olur mu?

Hatay Vilayeti var ve bu mıntıkada yer alan, ilçe, belde ve köyler var… Bunların da isimleri var. Antakya ismi var. Samandağ var, Yayladağ var…

Peki bunlar varken, sinsice ve aptalca, Antakya adını silmek nasıl oluyur?

Sesleniyoruz. Başta Recep Tayyip bey ve cemaati duysun, bilsin, istiyoruz: Tarihi Antakya adını silmeye kimsenin gücü yetmez. Hüviyet cüzdanlarından Antakya adını silmekle Antakya adı da silinmez! Bunu da bilsinler, istiyoruz.

Recep Tayyip bey’e sesleniyoruz; Tüm dinlerin birlikte, kardeşçe yaşadığı Antakya kenti üzerinde oynamak istedğiniz oyunlara derhal son verin! Bunu da duysun, istiyoruz.

Sesleniyoruz. Recep Tayyip bey ve AKP cemaatine sesleniyoruz: Biz Antakyanistler olarak Antakya adını silmek bir yana hatalı Haday adının silinmesini istiyoruz. Talep ediyoruz.

Antakya değil, Hatay adı silinsin!

Hatalı Hatay adı değil, Liva İskenderun adını geri istiyoruz!

13 Ocak 2012 Cuma

Dersim Aleviliği’ne Operasyon...



Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


Munzur Dergisi’nin 17 Aralık 2011 tarihinde Dersim’de gerçekleştirdiği “Dersim Sempozyumu”nda Ahmet Yasevi ile ilgili sorulan bir soruya panelist Seyfi Moxundi tarafından verilen yanıt resmi ideoloji yanlısı bazı dernekleri rahatsız etti.

Tunceli Hacı Bektaşi Veli Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Derneği ile Tunceli Üniversitesi Alevilik Araştırma Merkezi tarafından “kamuoyuna Açıklama” adı altında Panelist Sayın Seyfi Moxundi’ye yapılan saldırı kabul edilemez. Bu tür açıklamalar Alevilik adına eleştiri olmayıp, tam tersine devlet destekli Dersim Aleviliğini yok etme operasyonu niteliğindedir. Bu devlet destekli resmi ideoloji savunucuları cemaat kültürünü Dersim’e empoze etmeye çalıştıkları, yayınladıkları basın bildirilerinde açıkça anlaşılmaktadır.

Şimdi Tunceli Üniversitesi Alevilik Araştırma Merkezi’nin niçin oluşturulduğunu anlamak zor değildir. Esas amaçları; Aleviliği İslam’ın içine monte edip, eritmek ve kendine benzetmektir. İşte al sana “Alevi açılımı!” O kadar çok “açılım” aldatmacasına rağmen halen “yetmez ama yine de evet” diyen solcu ve liberal dostlara ve arkadaşlara şaşıyorum.

Dersim halkının büyük çoğunluğu kendine özgü farklı bir Alevi dini ve kültürü olduğu bilinen bir gerçektir. Genelde Türkiye’de özelde ise Dersim’de Alevi inancını İslam’ın içine monte etmek isteyen resmi ideolojinin yeni versiyonu olan AKParti zihniyeti, Tunceli’de kurulan üniversite ve bazı sözüm ona Bektaşi dernekleri vasıtasıyla Dersim halkına dayatılmak isteniliyor.

AKParti zihniyetinin üniversite ve cemaat eliyle Dersim Aleviliğini resmi devlet dini olan İslam’ın içinde eritme politikalarını kabul etmeyeceğiz. Bu güne kadar Dersim halkı çok badireler atlattı. Cemaatlerin bu girişimleri de boşa çıkarılacağına inanıyorum.

Devlet himayesinde ve devletten maaş almak için sabırsızca gün sayan sahte dedeler-pirler Dersim halkını asimile edemezler. Buna güçleri de yetmez. Çünkü Dersim halkı Pir Seyit Rıza ve çağdaş Kawa Pir Mazlum Doğan gibi büyük direnişçi önderler yaratmıştır.

“Dersimlilerin kendi anadilleriyle söylenen dualarında, gulvanklarında, deyişlerinde ne Hacı Bektaş’ın, ne de Ahmet Yesevi’nin adı geçmektedir… Dersimlilere göre bir tek Cemevi vardır, o da dünyanın tümüdür… Ne Hacı Bektaş Veli ne de Ahmet Yesevi, Dersimlilerin ataları değildirler. Bunlar, Tunceli Üniversitesi Alevilik Araştırma Merkezi’nin ve Tunceli Hacı Bektaş Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği ile bünyesinde bulunan Cemevi’nin, izinden yürüdükleri olabilir, onların ataları olabilir, buna itirazımız yok…”(1)

Sempozyumda Kırmancki ve Kurmanci dualardan örnekler verilmesi mi bunları rahatsız etti? Bu sorunun yanıtı bence evet olmalıdır.

Tunceli Üniversitesi ve Tunceli HBVKD’nin yayınladıkları bildiriye(3) karşı Munzur Dergisi ile Hollanda Dersim Vakfı’nın yukarıda kısa bir alıntısını yaptığım ortak yanıtını yerinde ve doğru buluyorum.

Sayın Başbakan diyor ki; „Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim. Ben Ali’yi Alevilerden daha çok seviyorum!” Başbakan’ın bu demagojisine karşı bakın Sayın Kemal Bülbül nasıl bir yanıt veriyor

Sayın Başbakan, Alevilerin sevdiği Ali ile senin „Sevdiğin Ali” aynı Ali değil!

… Alevilerin Ali’si „Uhrevi” değil, insanidir, insandır!... İnsan ise, halkın ferdi, Hakkın sureti, kâinatın resmidir. Daha da ötesi Pirim Pir Sultan Abdal der ki;

Pir Sultanım bu dünyaya
Dolu geldim dolu benim
Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim, Ali benim. (2)

Tunceli Üniversitesi ile HBVKD Ahmet Yasevi ve Hacı Bektaş’tan önce “1980-1987 dönemlerinde Dersim’den toplanan yaklaşık 5.000 yoksul çocuğun gönderildiği Kuran Kurslarında bu çocukların akibetlerinin ne olduğu, şimdi nerelerde bulunduğu konusunda çalışmalar yapmalılar.”(1)

Ahmet Yasevi de, Hacı Bektaş da, Arap Ali de sizin olsun. Yeter ki “gölge etmeyin, başka ihsan istemez”

Hala isimlerinin önünde kocaman Prof. Yazan sözüm onlara uzman olarak Tv.lerde görüş bildiren bazı üniversite hocalarının zırvalarını izleyince insan utanıyor. Postalcısı da takunyacısı da aynı telden çalıyor.

İdam cezasını savunan kuzu postundaki prof. Unvanlı kurt Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı olursa, böyle bir meclis sağlıklı yasa çıkarabilir mi?

“40-50 kişilik gruplara füze atılsın, halk sürgün edilsin, Kürtlere doğum kontrolü uygulansın!” diyen Prof. Unvanlı ırkçı birisi Hukuk fakültesinde insan hakları dersi veriyorsa, bu ülkede hukuktan bahsetmek mümkün mü?

AKParti sisteminde her gün onlarca arkadaşımız, dostumuz ve tanıdıklarımız soruşturmalara tabi tutuluyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve mahkemelerde süründürülüyor. Bu satırların yazarına ise payına karakol, mahkemelerde sürünme ve para cezaları düştü.

Öyle anlaşılıyor ki; demokrasi mücadelesinde daha çok yol katletmemiz gerekiyor. Öyle ise; durmak yok, mücadeleye devam…

NOTLAR:

(1) http://www.gomanweb.net/index.php?option=com_content&view=article&id=12167:tunceli-hac-bekta-veli-kueltueruenue-aratrma-ve-tantma-derneine-yantmzdr&catid=61:dersim-tunceli-haberleri&Itemid=120

(2) Kemal Bülbül / http://www.gomanweb.net/

(3) http://www.gomanweb.net/index.php?option=com_content&view=article&id=11838:dersm-sempozyomu-le-lgl-aciklamalar&catid=61:dersim-tunceli-haberleri&Itemid=120

8 Ocak 2012 Pazar

ADİL OKAY İLE SÖYLEŞİ...



ADİL OKAY İLE SÖYLEŞİ - EYLÜL KÜLTÜR EDEBİYAT DERGİSİ



1- Eylül: 1980 öncesi politik nedenlerle Adana ve Ankara cezaevlerinde yatmışsınız. O dönemin hapishane koşullarını bugünün koşullarıyla olumlu-olumsuz kıyaslayabilir misiniz?

Adil Okay: Apayrı iki dünya diyebilirim. 1980 öncesi biz 50-100-150 kişilik koğuşlarda kalıyorduk. Koğuşlar arası ilişkimizde serbestti. Dolayısıyla psikolojik olarak rahattık. Örneğin ilk yakalanma sonrası sorgu -gözaltı- işkence bitip de cezaevine girince rahatlıyorduk. Kolektif çalışma, üretim ve dayanışma vardı. Ortak yemek yapar, seminerler verir, türkü söylerdik. İçimizden birine yönelik hücre cezası durumunda hep beraber –yüzlerce insan- karşı çıkardık. Elbette o dönemde de esaret esaretti. Ben F tipi cezaevleriyle ilgili yazdığım bir yazıda: F tipi denilen hücreleri, ölüm odalarına benzetmiştim de bana öncelikle oralarda yatan, yazıştığım arkadaşlar karşı çıkmışlardı. “Biz demişlerdi (İbrahim şahin ile 27 yıldır tutsak olan hasan Gülbahar) F tiplerinde de düşmana inat yaşıyor ve üretiyoruz.” Ben de bu söylemimi düzeltmiştim. Ama elbette F tipleri ile eski koğuş sistemi arasında büyük fark vardı. Biz nispeten daha rahattık. Ayrıca F tiplerinde hak ihlalleri inanılmaz boyutlarda. Bir cezaevinde serbest olan renkli kalem diğerinde yasak. Adalet bakanını suçladığımız balonlar mevzuu da bu hak ihlalllerine önemli bir örnekti. Kızım Öykü’nün yolladığı balonlar bir cezaevinde tutsaklara verilirken diğerinde sakıncalı ve tehlikeli sayılmış, verilmemişti. Biz de bunun üzerine basın toplantısı yapmıştık. Konu mecliste de tartışılmış ve dönemin Adalet bakanı Sadullah Ergin, “çocuk Öykü’nün balonları hukuku gevşetir, veremeyiz” diye bize yanıt vermişti. Bizim dönemimizde kitap, renkli kalem, balon v.s sınırı - sorunu yoktu. Bu gün hasta tutsakların sorunları apayrı bir hak ihlali. 3’lü protokol keza öyle. Bunlar bizim dönemimizde yoktu. Ama demokratikleştiği söylenilen 2011 Türkiyesinde var. Tabi şunun da altını çizmekte yarar var. 12 Eylül faşist darbesinden sonra Türkiye zindanları Hitler’in toplama kamplarını aratmayacak hale gelmişti. Özellikle Diyarbakır cezaevi. Bu gün bunlar konuşuluyor. Yazılıyor.

2- Eylül: Hapishane edebiyatı kavramından söz etmesek de, hapishanelerde üretilen ürünlerin edebiyatımızda ayrı bir yeri olmuştur. Sebahattin Ali’den, Nazım’a, Enver Gökçe’den Ahmed Arif’e kadar yüzlerce yazarımız mahpushanenin rahle-i tedrisatından geçmiştir. Mahpusluk sürecinin yazma ediminde ne gibi olumlu olumsuz etkileri bulunuyor. Örneğin sizi nasıl etkiledi.

Adil Okay: Ernest Hemingway, “yazmak için yaşayın ve yaşadıklarınızı yazın” demiştir. Doğal olarak hatıra biriktirmek önemlidir. Aynı zamanda gözlemlemek. Mahpus damında yatmayanlar, mahpusu yeterince betimleyemezler. Belki söyleşi yaparak, okuyarak, dinleyerek kurgu yaparlar ama yatan-yaşayan kadar yazamazlar. Örneğin ben F tiplerini yaşamadım- görmedim. Yatanlar kadar iyi betimleyemem. Sami Özbil’in ve Mircan Karaali’nin içeride yazdıkları romanları okuyunca ve gelen mektuplardan sonra bir fikir edinebildim. Belki ben de yazacağım bir öykü ya da romanda F tipi cezaevlerini betimleyebilirim. Ama elbette bu da kolay olmadı. F tiplerinden gelen yüzden fazla tutsağın, bine yakın mektubunu okudum. Başa dönersem benim hapishane edebiyatı kapsamında çok fazla eserim yok. Birkaç öykü ile birkaç şiir. Zira ben Adana ve Ankara cezaevlerinde kısa bir süre yattım. Toplam bir buçuk yıl. Benim çalışmalarımda daha çok sürgünün izleri var. Filistin’den Avrupa’ya uzanan 20 yıllık sürgün hayatım oldu. Bu gün biz geçmişimizi anlatırken mizaha başvuruyor, kendimizi ti’ye alıyoruz. Çoğu zaman anlatsak bile inandıramayız diyoruz. Neyse, ne diyordum evet belki bunları yaşamasaydık o zaman belki başarılı birer akademisyen falan olurduk. Örneğin ben üniversite de iken dersini geçemeyen arkadaşlara yüksek matematik, istatistik dersleri verirdim. Ama eğer başkaldırıp bu yola çıkmasaydık bu kadar çok hatıra biriktiremez, yazar olamayabilirdik. O zor yıllarda belki üretemedik ama biriktirdik. Hatıra biriktirdik. Birçok yazarın sahip olamayacağı malzemeye sahibiz- sahipsiniz. Bu bir avantaj. Ama olumlu mu olumsuz mu? Nelere mal oldu. Kaç yılımız feda oldu. Bu da yoruma açık. Adanmış hayatlar diyorum ben buna. Dışarıdaki insanlar daha iyi bir dünyada yaşasın diye adanmış hayatlardı sizinki- bizimki.

3- Eylül: 12 Mart edebiyatı ile 12 Eylül edebiyatı deyince ne aklınıza geliyor.

Adil Okay: Bu sorudan hareketle hapishane edebiyatının başka bir yanına dikkat çekmek istiyorum. Birçok yazar yatarken değil, çıktıktan sonra yazmıştır hapishaneyi. 1940 toplumcu edebiyat kuşağından zindan görmeyen yoktur. 12 Mart ve 12 Eylül darbesinden sonra içeri girenlerin çoğu da çıktıktan sonra yazmışlardır. Birkaç hafta önce hayatını kaybeden yazar Jorge Semprun’u bilirsiniz. II. Dünya savaşında direnişe katılmış, yakalanmış, Nazi toplama kamplarında kalmış ve sağ kurtulmuş, İspanyolca ve Fransızca yazan komünist bir yazardı. Daha sonra FKP’den ayrılmış ve İspanya kültür bakanı olmuştu. Ona, toplama kamplarından sağ kurtulduktan sonra neden on yıl boyunca yazmadığı sorulmuştu. Verdiği yanıt çarpıcıydı. “Çünkü” demişti, “o onyıl boyunca gaz odalarının kokusu ve çığlıklar peşimi bırakmamıştı”. 12 mart edebiyatı darbeden çok zaman geçmeden sonra yapıldı. Ama 12 Eylül edebiyatı – külliyatı aradan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra oluşmaya başladı. Zira 12 Eylül bu ülkenin en karanlık günlerinin başlangıcıydı. Bu darbeden zarar görenlerin çoğu, yazacak olanlar Jorge Semprun’un ifade ettiği gibi uzun süren bir travma yaşadılar. Çeyrek asır kendilerine gelemediler. Dışarıda kalan yani darbeden doğrudan zarar görmeyen usta kalemlerin neden bu toplumsal altüst oluş – bu trajedi hakkında yazmadığı sorusu sorulabilir. Ben de soruyorum. Bu da onların ayıbı diyorum.

4- Eylül: Örnek verebilir miyiz? Sizin eserlerinizi de 12 Eylül edebiyatı çerçevesinde değerlendirebilir miyiz?

Adil Okay: Evet. Bazılarını. Yolcu adlı öykü kitabımda da, 25. Saat adlı şiir kitabımda da, 12 Eylül ve Filistin Günlüğü adlı anı-belgesel çalışmam da bu dönemi betimler. En son yazdığım ve Türkiye’nin dört bir yanında – 40 kentte- sahneye konulan “karanlığın içinde Aydınlık yüzler- ölülerimiz Konuşuyor” adlı tiyatro oyunum da öyle. Gecikmeli de olsa 12 Eylül romanına olumlu örnekler var: Kaan Arslanoğlu, Hüseyin Şimşek, Hacay Yılmaz, Halil Genç, Nejat Elibol, Yücel Sarpdere, Öner Yağcı, A. Kadir konuk, Osman Akınhay, Şöhret Baltaş, Sevkuthan Karataş, Süheyla Acar, Ayşegül Devecioğlu, Hayri Argav, Pamuk Yıldız. 12 Eylül’ü o dönem cezaevlerini sorgulayan, betimleyen romanlar yazmıştır. Örnek vereyim: Pamuk Yıldız’ın “O hep aklımda” ile Osman Akınhay’ın “Gün ağarmasa” adlı romanları 1980-1990 Mamak gerçeğinden hareketle 12 Eylülü anlatır. Yıldız romanında, Yazması gerekenlerin neden yazmadığından, tanıklık yapmadıklarından, “içeride kahramanca direnenlerin bile” dışarı çıkınca neden bir unutma çabasına daldıklarını anlamaya, anlatmaya çalışır. (Bkz. S.356) Osman Akınhay, ‘Gün ağarmasa’da, roman kahramanına benzer sorgulamaları yaptırır. (S. 183.) Süheyla Acar, ‘Yağmurun yedi yüzü’ adlı romanında, içeriden çıkanların ya da sürgünden dönenlerin çocuklarıyla kurdukları travmatik ilişkiyi çok ustaca sorgular. (Bkz. S. 294-295.). Keza üzerinden atlanılmayacak bir yazar Şöhret Batlaş, ‘Koşarken Yavaşlar gibi’ adlı romanında bu kuşağın çocuklarını hem sakınıp hem devrimci yapmaya uğraştıklarından, çelişki yaşadıklarından söz eder. (Bkz. S. 131.)

5- Eylül: Her toplumsal sürecin sanat-edebiyat anlayışı ve özneleri oluşuyor. 80 öncesi toplumsal gerçekçi edebiyat ön plandayken bu gün ise arka planda. Bunun nedenlerini nasıl değerlendiriyorsunuz.

Adil Okay: Toplumsal gerçekçilik ya da bir diğer adıyla sosyalist gerçekçilik dünya edebiyatında bir dönemde iz bırakmıştır. Bu edebiyatı bilinçli - bilinçsiz slogan edebiyatla karıştıranlar olmuştur. Oysa her akımın devleri vardır. Ve akımlar o devlerle birlikte değerlendirilmelidir. Sosyalist gerçekçi edebiyat - sanat da, İlya Ehrenbourg’la, Mayakovski ile, Vertov ile, Nazım Hikmet, Ahmed Arif ile, Atilla İlhan ile, Vedat Türkali ile anılmalıdır. Toplumcu edebiyat, slogan edebiyat değildir. Bu bir karalama kampanyasının ucuz argümanıdır. Ben her akımın dünya kültür hazinesine katkısı olduğunu savunuyorum. Ayrıca toplumcu edebiyatın koşulları hala var. Geri planda görünmesinin nedeni eklektik olan post-modernizmin sanatı ve sanatçıyı meta olarak değerlendiren neo-liberalizmin saldırısıdır. Kapitalizm belki maske değişitirdi ama onun insanlığa ve doğaya saldırısı ve tahribatı hala sürüyor. Savaşlar, işgaller, sömürü, daha çok kâr için doğanın katledilmesi sürüyor. Umut ve ütopya sorunu başladı. İnsanlarda “başka bir dünya mümkün” diyecek umut ve ütopya kalmadı. Bu umudu ve ütopyayı besleyenler de azınlığa düştü. O nedenle şimdilerde, “hâlâ mı toplumcu edebiyat” diye burun kıvıran “eleştirmenler” çoğaldı. “Sanat, politika dışı - tarafsız olmalıdır”, diye vaaz verenler çoğaldı. Oysa bizzat onlar politika yapıyor. Kapitalizmi, var olan sistemi savunarak politika yapıyorlar. Ya da “sosyalizm öldü” diyerek politika yapıyorlar. Biz ise sınıfsız, sınırsız bir dünya ülküsünden bahsedince burun kıvırıyorlar. Her baskı döneminde egemenlerin kalemşorları olan yazar ve sanatçılar olmuştur. Hatta dönenler. Bu dönem biraz çoğalmış görünüyorlar hepsi o kadar.

6- Eylül: Son yıllarda hapishanelerde üretilenlere yönelik, edebiyat çevrelerinde ve yayınevlerinde küçümseme algısı seziliyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz.


Adil Okay: Halen cezaevinde yatan arkadaşların bazı eserlerini okudum. Ama değerlendirme yapmam zor. Mircan Karaali’nin, ‘Gorki’nin Gitarı’ ile Sami Özbil’in ‘Soluk Soluğa’ adlı romanlarında, 1990 sonrası Türkiye manzarası ve F tipleri ustaca betimleniyordu. Daha iyi yazılamaz mıydı? Elbette. Ama ben sıkılmadan okudum. Hem bilgilendim. Hem roman tadı aldım. Keza Enver Özkartal’ın, Hasan Şahingöz’ün, Deniz Faruk Zeren’in şiirlerinde estetik bir düzey gözlemledim. Mehmet Boğatekin, Ahmet Bilge ve Aynur Epli’nin de çizimleri usta işiydi. Ayrıca daha saymakla bitiremeyeceğim yetenek var içeride. Yoktan var eden yetenekler. Kızım Öykü’ye yollanan el işleri hediyeler bile insanı şaşırtmaya yetiyor. ‘Görülmüştür- Mahpus Resimleri Sergisi’ni açtığımızda bunların hepsi çok dikkat çekti. Ressam diyebileceğimiz insanlar tarafından bile beğeni topladı. Ayrıca Erdal Süsem’in, Ayhan Kavak’ın, Kasım Karataş’ın, Ozan Veli’nin, Turan Demir’in, Erol Zavar’ın, Barış Açıkel’in, …. … …ve kitabı olmayan birçok arkadaşın çalışmaları da dışarıdaki birçok kitaplı yazardan daha düzeyli diyebilirim. Örneğin Hasan Gülbahar bana sürgüne gidişini betimleyen bir mektup yollamıştı, betimlemelerine hayran olmamak elde değildi. Tabi henüz yazın dili olgunlaşmamış arkadaşlar da var. Nasıl dışarıda olan ve yazı ile uğraşan bazı arkadaşların çalışmaları henüz yayınlanacak düzeyde değilse, içeride olan bazı arkadaşların çalışmaları da öyle. Çalışmak gerekiyor. Ve çok okumak. Yazmak. Yeniden yazmak. Diğer yandan ne yazık ki bizim diyebileceğimiz küçük yayınevleri krizde. Kitap yayınlamak kolay değil. İçerideki arkadaşların da bunu bilmesinde yarar var. En iyisi dergilerden başlamak. İşte Eylül gibi birkaç dergi de bu nedenle var ve yaşamalılar.

7- Eylül: Yazarla aidiyet duygusu yani yazarla politik çevre arasındaki ilişki konusunda ne düşünüyorsunuz. Kimileri yazarın eğer politik bir yapı ile organik bağı olursa özgür olamayacağını söylüyor.


Adil Okay: Şimdi ister bir örgüt-parti ile organik bağı olsun, ister olmasın sanatçı üretmeye devam eder. Bir sanatçı aşkına şiir yazarken, beste yaparken veya toplumsal bir konuda (savaş, sömürü, haksızlık v.s) etkilenip eser üretirken şanı, şöhreti, kariyeri, parayı düşünmez. Öncelikle kendi için, sonra da toplum için üretir. Satış, sonraki aşamada gündeme gelir. Kimi zaman örgütlü olmak o sanatçının eserlerinin daha geniş kitleye ulaşması için bir avantaj bile sayılabilir. Kimi zaman da ‘falanca örgütün adamı’ diye sansüre uğramasına da yol açabilir. Her iki durumda da başarılı eserler veren toplumcu yazarlar- şairler var. Gramsci’nin organik aydın tanımını biliyoruz. Ama bu gün bir siyasi yapıyla doğrudan organik ilişkisi olmayan sosyalist aydınlar da var. Yazar, şair ve sanatçılar da var. Koşullar farklı. Belki devrim aşaması- iç savaş aşaması olsaydı o zaman farklı değerlendirebilirdik. 2. Dünya savaşı döneminde sürrealist yazarlar bile komünistlerin safında direnişe katılmışlardır. Toplumcu gerçekçi eserler vermişlerdir. Bu gün Vedat Türkali, Sezai Sarıoğlu, Şükrü Erbaş gibi toplumcu şair ve yazarların, Fikret başkaya, Sibel Özbudun, İsmail Beşikçi ve Haluk Gerger gibi aydınların bildiğim kadarıyla bir politik parti ve - veya örgütle organik bağları yok. Yok diye üretmiyorlar mı? Çalışmalarından biz hepimiz yararlanmıyor muyuz? Ama bağı olup üretenler de var. Sonuç itibariyle bağ-aidiyet kavramını yeniden sorgulamakta yarar var. Maksim Gorki ile Jdanov’un 1930’da Moskova yazarlar kongresinde temellerini attığı sosyalist gerçekçilik manifestosundan bu yana çok zaman geçti. Kapitalizm ve anti-kapitalist mücadele biçimleri bu süreçte değişti. Yarı-feodal ülkeler bu gün çarpık markık ama kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu ülkeler konumuna geldi. Beğenelim beğenmeyelim (Sovyetler- Çin – Arnavutluk kutupları) bir sosyalist sistem vardı. Yıkıldı. Bu gün neo-liberalizmden ve onun sanatta ve felsefedeki uzantısı post-modernizmden söz ediyoruz. Yeni mücadele biçimlerinden söz ediyoruz. Eskiden doğanın tahribatı bu boyutlarda değildi. Şimdi çevrecilikten ve çevreci örgütlerle diyalogdan, ittifaktan söz ediyoruz. Örneğin ben tarafsız değilim. Tarafım. Anti-kapitalist mücadelenin içindeyim. Devrim ve Sosyalim mücadelesinin yanı sıra nükleer santrallere karşı mücadele içinde de yerimi alıyorum. Kadın sorunu, kimlik sorunu, ana dilde eğitim sorunu için de kelam ediyorum. Bağım olan demokratik kitle örgütleri, ilişkide olduğum, yazdığım yayın organları da var. Yukarıda adlarını saydığım, “bağımsız” sayılan-görünen insanların da birlikte çalıştıkları kurumlar var. Ne organik bağı olanları, ne de olmayanları suçlamamak- küçümsememek gerekiyor. Üretime – işe bakmak daha doğru gibi geliyor bana. Ama bu yazarların mutlaka “bağımsız” olması gerektiğini savunduğum anlamına gelmiyor. Yazar - şair ve aydınların her dönem haksızlığa - adaletsizliğe karşı muhalif ve müdahil olması gerektiğine inanıyorum. Aslolan budur bence.

8- Eylül: Sanatın endüstrileştirildiği, sanatın metalaştırıldığı bu dönemde hapishanelerde üretilenlerin yayınlanması ve kitlelerle buluşmasının çok sınırlı araçları bulunuyor. Bunu aşmak için ne yapmak gerekiyor sizce. Ayrıca hapishanelere olan duyarlılığı yeterli görüyor musunuz?


Adil Okay: İnanır mısınız aynı sorunu biz, dışarıda olan muhalif yazar ve şairler de yaşıyoruz. Toplumcu ressamlar sergi salonu bulamıyor, şair ve yazarlar yayın evi bulamıyor. Bulsak da reklam yapamadığımız hatta reklama karşı olduğumuz için kitaplarımız satmıyor. Ben iman gücüyle dağıtıyoruz kitaplarımızı diyorum. Tekelci medya bize sayfa ayırmıyor, TV’lerde ana haberlerde geçmiyoruz. Bilbordlarda da reklamımız yapılmıyor. Çoğu zaman damgalanıp festivallere v.s de çağrılmıyoruz. Kendi aramızda dayanışmaya çalışıyoruz. Bu nedenle iman gücüyle diyorum. Ne yapılabilir. Hapishanelerde bulunan şair, yazar ve sanatçılar için. Sol dergiler ve gazeteler bu arkadaşların ürünlerine daha çok yer verebilir. Dışarıda olan yazar ve şairler bu arkadaşlarla daha çok dayanışma içinde olabilirler. Elbette ki yeterli görmüyorum. Elimde 100 adet kartpostal ve zarf günlerce dolaştığım zamanlar daha çok görüyordum bu yetersizliği. Yani duyarsızlığı. Ya da hasta tutsaklarla ilgili bir basın açıklamasında, etkinlikte 100 kişiyi bulamayınca fark ediyordum duyarsızlığı.

9- Eylül: Bildiğimiz kadarıyla İHD çalışanısınız. Mahpuslarla ilgili etkinliklerde önemli katkılarınız oldu. Neler yapıldı. İstediğiniz sonuçlar elde edildi mi?


Adil Okay: Evet. Başta İHD’nin ve diğer demokratik kitle örgütlerinin politik tutsaklarla dayanışma anlamında yararlı çalışmaları var. Ben de İHD çatısı altında ‘Görülmüştür- mahpus resimleri Sergisi’nin örgütlenmesinde görev aldım. Çoğunluğu kızım Öykü’ye gelen resim ve desenleri, mektup, görülmüştür mühürlü zarf ve mahpus fotoğraflarıyla birlikte sergilememiz çok ilgi çekti. Sergiyi Yurt dışına da taşıdım. Sergi boyunca yüzlerce tutsağın adlarının ve adreslerinin olduğu sepetten insanların birer adres alması ve cezaevi arkadaşı seçmesi için çaba harcadık. Az da olsa yararımız oldu diye düşünüyorum. En azından hasta tutsakların varlığından haberdar oldu insanlar. İçeride de üreten insanların varlığından haberdar oldular. Resim ve desenler bir yana, sergiyi izleyenler mahpus mektuplarını okuyunca, cezaevinde yatanların da üreten, üzülen, sevinen bizler gibi insanlar olduklarını, daha iyi bir dünya için mücadele sürecinde tutsak düştüklerini görmüş oldular. Çevremde hayatında ilk defa cezaevlerine mektup yollayan insanlar olduğunu görmek, gözlemlemek elbette beni umutlandırdı. Yeterli mi? Hayır?

10- Eylül: Eylül okurlarına söyleyeceğiniz son söz…


Adil Okay: Eylül gibi dergileri okuyalım. Tanıtalım. Yaşatalım derim.

Kaynakça: Eylül Kültür Edebiyat Dergisi. Yıl 1. Sayı 5. Kasım Aralık 2011

1 Ocak 2012 Pazar

BİR ŞAİRDEN İÇ İŞLERİ BAKANINA AÇIK MEKTUP


“akşam olunca / her taşın altında sıkıyönetim/bütün sokaklar mavi bereli / seslere sağırlaşır kulaklar/ne komşu ağıtları duyulur / ne kayıplar yargılı yargısız / ne açlar açlık grevleri / her ev kendine konuşur / kendini dinler gece olunca / unutup diğerlerini…”


Adil Okay
okayadil@hotmail.fr

İdris bey, ben, en son ucube açıklamanızda işaret ettiğiniz sakıncalı şairlerdenim. Her ne kadar dört şiir kitabıma ve Hasan Bayri şiir yarışmasında aldığım bir ödüle rağmen kendimi şair sayamasam, “şair olma serüveninde yol alan bir amatörüm” desem de, açıklamanız bana dokundu. Dokundu zira merhum babam Süleyman Okay, kelimenin tam anlamıyla bir şairdi. Üstelik “sakıncalı şair”. O, Sizin gibi düşünen darbeciler tarafından hapse atılan ama buna rağmen baş eğmeyen, 12 Eylül faşist darbesinden sonra, en zor yıllarda Antakya İHD yöneticiliği ve Halk Evleri başkanlığı yapan bir sosyalistti. Hani kısa bir süre önce düzmece suçlarla zindana attığınız Ragıp Zarakolu’nun ve ‘Boyundan utan darağacı/ Kırk canlı oğlan doğuruyor/ Kocasını astığın kadınlar’ diyen şair Ali Yüce’nin kadim dostuydu.

“Ranzamda / sabaha bir yıl var daha / şimdi köşe başlarında / eller yukarı / şimdi kan kokuyor bu duvarlar/ ölüm kokuyor / makaralara sığmıyor acılarım / sağılmakla bitmiyor (…) Hüznün kızgın ve kanlı memelerinde / Hızla büyüyor tomurcuk / Göçe hazırlanırken sayrı gece / Ateş imbiğinden süzülüyor / Şafağın gülleri / Çünkü birazdan gün doğacak / Kınında duramıyorsa da ölüm / Sıcak / Ve sarışın bir umuttur yaşamak / sevda tutuklanamaz çünkü…” Süleyman Okay

İdris bey, elbette babam şair olmasaydı da bu sözlerinizi protesto ederdim. Dünyada ve ülkemizde en has şairler hep zalime karşı mazlumun yanında olmuşlar, sizin gibi elindeki mührü kötülük için kullananlara baş kaldırmışlardır. Pir Sultanlar’dan Nazım Hikmet’lere, Missak Manouchian’dan Feqîyê Teyran’a, Atilla Jozef’ten Bertolt Brecht’te, Heine’den Victor Hara’ya, Sivas’ta zebanilerin yakarak öldürdüğü Metin Altıok’a, şu anda zindanlarınızda tutsak olan, 20 kez kanser ameliyatı olduğu halde hâlâ serbest bırakmadığınız şair Erol Zavar’a kadar bu gelenek sürmektedir. Sizin zulüm geleneğiniz devam ettiği sürece, şairlerin isyan geleneği sürecektir. Elbette sizin postmodern faşist hükümetinize hiciv yerine methiye ‘şiirleri’ yazan, ruhunu şeytana satan bir grup ‘yazar’ vardır. Bu hep böyle olmuştur. Ancak tarih, sizi ve işbirlikçi ‘aydın-yazarlarınızı’ değil, isyan eden, ‘Başka bir dünya mümkün’ diyen şairleri bu güne taşımıştır. Yarına da taşıyacaktır.

“başka ozanlar / bana ne onlardan / batırsınlar burunlarını pisliğe / göstersinler esrik coşkularını / uyduruk imgelerle ve içkiyle / gittiğim yer meyhane değil benim / usa giderim hatta daha ileri / özgür bir usun sahibiyim / budala bir hizmete adamam kendimi/ bana göre değil sızlanıp hizmet etmek / elden ayaktan düşüren alçak güçlere…. / özgürlük ve sevmek / bu ikisi gerek bana / aşkım için yaşamım feda olsun / özgürlük uğruna aşkım…“ Atilla jozef

İdris bey, ne mutlu bize ki yalnız değiliz. Sizi bu ucube açıklamanızdan dolayı kınayan-protesto edenlerin sayısı az değil. Hatta bir zamanlar hükümetinizi ‘demokrat’ sanan, hâlâ sizden umudu olan bazı yazarların dahi öfkesini çektiniz. Zira bu açıklamalarınız onları da utandırmaya başladı. Önce sosyalistleri, yurtseverleri, seçilmiş belediye başkanlarını hapse attınız, sonra gazetecileri, avukatları, yazar ve yayıncıları, derken sizin gibi düşünmeyen akademisyenleri düzmece suçlamalarla, komplolarla zindanlara tıktınız. Bu gün de bizi işaret ediyorsunuz. Biz bu filmi 12 Eylül’de de görmüştük İdris Bey. 12 Eylül’de de sizin zihniyetiniz beni ve yoldaşlarımı idamla yargılamıştı. O zaman da baş eğmemiştik, hiç kuşkunuz olmasın bu gün de baş eğmeyeceğiz.

“tak tak tak/ hadi kalk / kalk diyor bir ses / saat sabahın ikisi / kapı mı çalıyor ne / tok tok tok / yok yok kimsecikler yok / cinler dans ediyor evin içinde / rüzgar pencereyle sohbette / yağmur karla flört ediyor / korku zifiri mavi… / tık tık tık / saat sabahın dördü / hadi uyan uyan diyor bir fısıltı / kimsecikler yok / ya bu uğultu / cama vuran / taarruz trompeti / teslim ol borazanı / yalnızlığın azraille valsı / başlıyor/ sabah haberleri/ yeni bir emre kadar / bütün lambalar kırmızı/ çocuklar eyvah / çocuklar eyvah…” Adil Okay

Bir düşünün İdris Bey, hükümetiniz döneminde kaç ananın, babanın ‘Ah’ını aldınız. Güvenlik güçlerinin ‘terörist sanarak’ vurduğu çocukların sayısını biliyor musunuz? Peki ya seleflerinizin neden olduğu 17 bin fail-i meçhul hakkında ne yapıyorsunuz. Ya babasız ve annesiz büyümek zorunda kalan çocuklar. Ebeveynleri zindanda olan çocuklar. Ya zindanlardaki TMK mağduru çocuklar. Cumartesi annelerinin ‘Ah’ını duyuyor musunuz? Bizimle uğraşacağınıza, zindanlara suçsuz insanları dolduracağınıza katillerin peşine neden düşmüyorsunuz. Eski tetikçileriniz bile itirafa başladı daha ne bekliyorsunuz…

İdris bey, daha söyleyecek çok lafımız, yazacak mısralarımız, söyleyecek şarkılarımız, çizilecek resimlerimiz var. Şunu unutmayın ne selefleriniz bize baş eğdirebildi, ne de siz eğdirebilirsiniz.

İdris bey, Rock müziğinin önemli isimlerinden Aylin Aslım ve arkadaşlarının konu ile ilgili açıklamalarının bir bölümünü, belki okumamışsınızdır diye aktararak şimdilik kaydı ile mektubumu sonlandırıyorum.

"(…)Son olarak Sayın Şahin, terörün arka planına dair unutulmaz söylevinde, şarkı kisvesi altındaki terör ve şarkıcı kisvesi altındaki teröristten de dem vurarak, 'Yerine göre sadece şarkı söylüyor ama üç şarkının arasında bir tane de seyirciye bir şeyler söylerken arada bir güzel cümle sarf ediveriyor. Ne alırsan al, ne anlarsan anla. Sanat icra ediliyor sahnede. Ne yapacaksın, sanata karşı değiliz ama işte bunları bir cerrah hassasiyetiyle ayırt etmek durumundayız' diyerek hainlere, düşmanlara ve kötülere büyük bir koz vermiştir. Sayın Bakan belli ki bir mahalle baskısı mağduru olarak sanata karşı olmadığını ifade etmek zorunda bırakılmıştır. Kendisinden sanatçılar olarak beklentimiz, bir ifade ve temsil biçimi olarak sanata karşı olduğunu açıklamasıdır. Çünkü büyük bir üzüntüyle ifade etmek isteriz ki şu anda bu ülkede yaşayan sanatçıların önemli bölümü Sayın Şahin’in değerini teslim etmek erdeminden yoksun kayıp ruhlardır ve bunlara karşı olmak gerekir, maazallah siyasi rakiplerin yapamadığını bunlar bir gün yapıverirler. İnsanı tefe koyup oynatır ve bunlar, şeytana pabucunu ters giydirirler. Sayın Şahin, Sözlerinizin arkasında durun ve sanatı topyekûn terör kapsamına alarak yasaklayın, ya da şunu yapın: Bu cümle hariç bütün metni tersten okuyun ve derhal özür dileyerek o koltuğu bırakın, çünkü bu toplumun tüm iç güvenlik mekanizmasının tepesinde oturan şahsınızın ilgili beyanları; demokratik, laik, sosyal hukuk devleti tanımını dolayısıyla Anayasa'yı hiçe saymasının yanında, sizin aksinize dünyanın her yerinde geçerli işler üretme kapasitesine sahip sanatçılara, ülkede din özgürlüğü olduğunu düşünmeleri doğal olan Zerdüştlere ve zaten gündelik faşizm tarafından sürekli taciz edilen eşcinsellere hakaret niteliği taşımakta, sizden farklı düşünen herkese korku salmakta ve onları terörize etmektedir."

------------

Web site: http://www.adilokay.com/