27 Mayıs 2012 Pazar

YALANCI YAZAR, ÇİZER, GAZETECİ





Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Bu aralar hapishanelerden başladık. Bir insan için mezardan sonra gelen en karanlık mekân(ın)dan söz ediyorum. Bize gelen maillerden (mektuplardan) alıntılar yaparak bize emanet edilen sözleri sizlere ve kulak kabartanlara teslim ederek görevimizi yerine getirmek istiyoruz. Yüz civarında gazetecinin hapiste olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hükümet bu sayıyı birkaç kişiyle sınırlandırıyor. Sarı basın kartı referans alınarak gazeteci kabulü yapılmaktadır. Resmi bir anlayıştır bu. Bu anlayıştan yola çıkılırsa tirajı en yüksek olan gazetelerde yazanların daha çok akademisyen (çoğu profesördür) olduğu düşünülürse bunların hiçbiri gazeteci sayılmayacağı ortaya çıkar. Çünkü o yazarların sarı basın kartı yoktur. Ve tuhaftır ki tüm tv programlarına bu insanlar konuk olmaktadırlar. Hükümete akıl verirler, eleştirirler. Televizyonlar, gazeteler bu şahıslardan bahseder; başbakanlar, bakanlar bu şahıslara yanıtlar verirler. Ama bunlar gazeteci değildir. Taşrada matbaası olan ve bir yerel gazeteyi basıp basmadığı belli olmayan şahısların (bazılarının makineleri çalışmamaktadır, sadece adreste görülsünler diye vardır) ve çalışanlarının on yıllarca sarı basın kartları vardır. Bunlar başka matbaalarda işlerini yaptırmakta, valilikleri baskı altına alarak reklam ve ilan vb. şeylerin peşindedir. Burası Tükiye’dir, siz bunları benden daha iyi bilirsiniz.

Mesela benim de sarı basın kartım yoktur. Dokuz yıl aralıksız GIRGIR’da yazdım. 4-5 mesleki kuruluş üyesiyim, içlerinde gazeteci cemiyetleri filan da vardır. Demek biz de gazeteci değiliz. Kimseye yalakalık etmediğimiz için “ödül” filan da almadığımızdan-bu kabiliyetsizlikten dolayı!-yazar filan da sayılmayız. O halde bu ülkede bizim gibi yalancı yazarlar, gazeteciler, radyocular, televizyoncular vardır.

Bu ülkede türkücüler, şarkıcılar, mankenler bir gecede yazar oluyorlar ve hatta sonradan da milletvekili seçiliyorlar. Romanları da onlarca ödül alıyor. İşte o büyük bir yazardır. Türkiye ve dünya edebiyat dünyasının gözünde en büyük yazardır. Kitapları onlarca baskı yapıyor. Milyonlarca lira kazanıyor. Oysa gerçekte o bir saz çalgıcısıdır, özgün müzik filan söyler. Ama ben size bir şey söyleyim mi: Ben o tipleri yazar filan saymam. Benim sol elimle bir günde yazdıklarım, onun otuz senede elli arkadaş yazarıyla beraber oluşturduğu bir heyetle birlikte yazacaklarından daha edebidir. Ona otuz sene veriyorum, elli arkadaşıyla bir araya gelsin ve benim tek kitabımın içeriği gibi yazsın! Ama onların sahipleri var: Kapitalist Modernitenin temsilcileridirler. Arkalarında şirketler, dernekler, iktidarlar, siyasi partiler, meslek kuruluşları, düşünce kuruluşları, belediyeler vardır. Ve hatta bazıları dış devletlerdeki kuruluşlardan destek alır. Kimisi “Paşa” torunu filandır. Eski bir yazarın, eski bir devlet büyüğünün, eski bir şöhretin akrabasıdır. Yani onları o noktaya getiren kurdukları ağ ve ilişkilerdir. Bir günde büyük yazarlığa, gazeteciliğe, televizyonculuğa terfi edenlerden bahsediyorum. Onlar (tanrıların maskeleri indiğinden) Demokratik Modernitenin “Küçük Kral”larıdır. Tanrıyım diye kimseyi kandıramadıklarından artık kendi krallıklarını kurmuşlardır.

Tüm bunları, Özgür Radyo eski koordinatörü Füsun Erdoğan’ın ( o da mutlaka yalancı bir radyocudur) Kandıra 2 Nolu T Tipi Hapishanesi’nden yazdığı 5 Mayıs 2012 tarihli mektubundan biraz alıntı yapmak için yazdım. Bakarsınız biraz empati yaparız, yüreğimizin betonlaşmasını önleriz, ne dersiniz?

“Betona ve Betonculara İnat!


Önceki gün Dünya Basın Özgürlüğü Günüydü!


Meslek örgütü temsilcileri açıklamalar yaptı.


Rakamların dilinden Türkiye gerçeğini gözler önüne serip basın özgürlüğünde dünya sıralamasında en son sıralarda yer aldığımızın altını bir kez daha çizdiler.


Bütün bunları okurken dinlerken Nedim Şener’in tahliyesinin ertesinde kurduğu bir cümle, yüzümde beliren garip bir tebessüm eşliğinde beynimin kıvrımlarında dolaşıp durdu.


‘Betonun içinde gömülüyorsunuz. Gazeteciler açısından şöyle bir handikap var: Meslektaşları, beton dökülmüş meslektaşlarının üzerine beton dökmeye devam ediyor. Kendinizi savunamıyorsunuz ve sürekli infaz yapılmaya çalışılıyor’ demişti.


Ve bu coğrafyadaki önemli ve aşağılık bir zihniyete, davranışa parmak basmıştı.


Devletin antidemokratik baskıcı, faşist yasalarına eşlik eden uygulamaları ‘anlaşılır’ bir durum.


Biliyorsunuz ki, bütün bunları varoluşunun ve yaşamasının bir garantörü olarak görüyor!


Peki ya diğerleri?


Nedim Şener’in sözünü ettiği ve geniş bir yelpazede kendilerine yer edinen/bulan betoncular?


Onlar neyin peşindeler?


Bir yandan devletin sansüründen, baskılarından yakınırken ellerinde bir kürekle içeridekilerin üzerine atmak için çimento taşımaları da neyin nesi?


Kişisel hırslarının çapsızlıklarının ve komplekslerinin esiri olan bu insan müsveddeleri bütün bu uygulamalardan niye, hangi yüzle şikâyet ederler ki?


Garip bir ironi bu!


Böylelerinin ne tarihten ne de insanlığın o büyük düşünden bir şey anlamadıkları, insani duygulara yabancılaştıkları açık değil mi?


Gelecek düşleri ve umutları olanların ve her şeye rağmen insan kalmakta inat edenlerin betona gömülemeyeceklerini anlamayacak kadar ahmak...


Attıkları her kürek dolu çimentoyla insanlıklarından biraz daha uzaklaşıp, çukurlaştırdıklarını göremeyecek kadar da kör ve zavallılar.


Böylelerini düştükleri çukurda başkalarına bırakmak ve etraflarına yaydıkları kötü kokulardan uzak durmak en doğrusu.


Nedim Şener’in dediği gibi devlet tutsakları hakikaten betona gömüyor!


Hapishane beton ve demir demek!


Voltalarınız birkaç adımda betona tosluyor!


Adımlarınız hep betonda yol alıyor!


Birkaç haftada ayakkabılarınızın tabanının betonca nasıl eritildiğine şahit oluyorsunuz.


Koğuştan içeri girdiğinizde betonun yerini gri karo taşları alıyor.


Yatakhaneye çıkmak için beton merdivenleri çıkmanız gerekiyor.


Geceleri uykunun kollarına kendinizi bırakarak betonun çirkinliğinden uzaklaştığınızı düşündüğünüzde de; eklemlerinizde kemiklerinizde hissettiğiniz ağrılarla betonun ‘ben buradayım’ dediğini duyuyorsunuz!


Ve bütün bu çirkinliklere inat, doğa öylesine müthiş, öylesine harika ki!


Pencereden başımı çevirdiğimde, havalandırma kapısının demiri, eşikteki mermer ve zeminin betonunun birleştiği noktada, incecik çatlaktan başını kaldırmış bir yabani otun betona ve demire meydan okuyuşu karşılıyor beni...


Yemyeşil, taze yapraklarıyla betona meydan okuyan yaban otu; devletin betonuna da dışarıdaki betonculara da en güzel yanıt oluyor!


Hapishanede sözün bittiği yer tam da burası!


Yetmez mi?(…)”

.............

Diyarbakır Özgür Haber

Link:  http://www.ozgurhabergazetesi.com/makale.asp?makaleno=865




19 Mayıs 2012 Cumartesi

AKParti ile CHP’nin Irkçılık Yarışı



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
elverenmustafa@hotmail.com

Kılıçdaroğlu ile CHP’nin vitrini değişti fakat zihniyeti hiç değişmedi. Her ne kadar “yeni CHP” denilse de zihniyeti çok zor değişir. AKParti ile CHP’nin ırkçılık yarışı MHP’ye rahmet okutuyor.

“Şişli Belediyesi’nin ‘Bayrağını da al bayramına gel’ sloganıyla 19 Mayıs kutlamaları için ilçenin birçok yerine dev Türk bayrakları ve Atatürk posterleri astı. Agos gazetesi de dev Türk bayrağı ve Atatürk posteriyle kaplandı.”(1)

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün ilçenin her tarafına büyük boy Türk bayraklarını ve Atatürk posterlerini asması hayra yormamak lazım. Bunun Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı gösterişli bir operasyon olduğunu düşünüyorum. “Genel Başkan Kılıçdaroğlu Mustafa Kemal’ın ATATÜRK soyadını telaffuz etmiyor” Diyen CHP’nin kılıcı sürekli Kılıçdaroğlu’nun boynunun üzerindedir.

CHP’ye genel başkan olmasına bin pişman edildiği Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüzünden okumak mümkündür. Şaşkın ördek durumuna düşürmüşler. Erdal İnönü’yü yutan CHP, Kılıçdaroğlu’nu hayda hayda yutar. Umarım ben yanılmış olayım.

Muhalefette ırkçılık öne çıkarken, Hükümet cephesinde de durum farklı değildir. Hükümet; ‘bizim niyetimiz kutlamaların halkla yapılmasını sağlamak’ demagojisi ile meydanları bayraklı halk kitlesiyle doldurmak gayreti içindedir.

12 Haziran Milletvekili seçimleri kampanyasında Başbakan; “Türk Bayrağı’nın hilalinden, yıldızından rahatsız olanlar var. Hakkari’de, BDP’lilerle birlikte CHP bayrağını tutturup Türk Bayrağı’nı tutturmayanlar var.” Demişti.

Görünen o ki, 19 Mayıs kutlamaları nedeniyle partiler arası bayrak ve milliyetçilik yarışına tanık olmaktayız. Bir gün sonra yapılacak olan 19 Mayıs kutlamalarını şimdiden ırkçılıkla süslediklerini söyleyebilirim.

Türkiye’de cami, kışla, okul, siyasi parti ile tüm resmi kutlama ve etkinlik Türk ırkçılığı üzerine inşa edilmiştir. Camilerle ilgili bir örnek vermek istiyorum;

“Camiler birinci planda Türklüğün göstergesidir. Müslümanlığın göstergesi olması ikinci plandadır. Türk olan zaten Müslümandır. Camilerin tepelerine bayrak dikilmesi, minarelerin mümkün olduğu kadar yükseltilmesi Türklüğün görülür kılınmasıdır. Camiler sadece Kızılbaş (Alevi) köylerinde Müslümanlığın göstergesidir.(3)

Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda verdiği mücadele nedeniyle ömrünün büyük bir bölümünü zindanlarda çürütmüş olan Sevgili İsmail Beşikçi’nin yukarıda alıntıladığım paragraftaki tespitlerine aynen katılıyorum. Gerçek bir bilim adamına da böylesi tespitler yakışıyor.

Bildiğim kadarıyla, bir ülkenin vatandaşları bayraklı gösterilerini kendi ülkesinde değil de, tam tersine sınırlarının dışındaki devletlerde yaparlar. Kendi ülkesinde bayraklı eylemler yapmak hiç de akıllı bir durum değildir. Çünkü bayrak bir ülkeyi temsil ediyor. Dolayısıyla her ülke bayrağını bir başka ülkede dalgalanmasını ve gösterilerde kullanması normal olabilir. Ancak, kendi ülkesinde eylem aracı olarak kullanmamalıdır. Üstelik bir baskı aracıymış imajını taşıması ise, çok vahim bir hal alır.

Amacım, sevabıyla-günahıyla kazanılmış bir “Kurtuluş Savaşı”nı küçümsemek değildir. Tam tersine tüm halkların katılımıyla kazınılan bu savaştan sonra iktidarı ele geçiren güçler tarafından tek tip dayatmalara karşı çıkmaktır.

Daha dün postalcı Kemalistler iktidardayken halklara tek tipçiliği zorla dayatıyorlardı. Bu gün ise terlikçi Kemalistler dayatıyorlar. Bunların resmi ideoloji konusunda temel görüşleri aynıdır. Bunlar sadece koltuk hırsı ve getirim paylaşımı için çatışıyorlar.

AKParti ile CHP’nin bayrak ve ırkçılık yarışında olduğunu artık çok net olarak görebiliyoruz.

Sadece vitrinin değişmesi yetmiyor, artık zihniyetin de değişmesi gereklidir.

NOTLAR:

1. 15.05.2012 / Demokrat Haber
2. 10 Mayıs 2009 Pazar, 20:11 / ANF
3. İsmail Besikci - Gomanweb

17 Mayıs 2012 Perşembe

Deniz ve başbakan!



Bülent Tekin

Oğlumun bir kızı var: Sevim Deniz. Ne çok severdi beni? Taa Gazianteplerden beni her gün arardı (bakıcısına aratırdı). Çarşıda olduğumu bir söylemeye göreyim? Kıyameti koparırdı. Eve dönünceye kadar beni rahatsız eder, arar dururdu. “Eve geldin mi dede?” derdi. Ona yaptığım şaklabanlıklardan çok hoşlandığından (çünkü ona masal ve hikâye anlatırım) “Artık ben babamla evlenmeyeceğim, dedemle evleneceğim” demeye başlamıştı. Bu dünyanın en güzel, en zeki çocuğu! Ona anlattığım hikâyeleri (her hikâyenin de başkahramanı Deniz’dir) bir çırpıda ezberler, annesine babasına anlatır, onları uyutmaya çalışırdı. “Duyduk duymadık demeyiiin! Deniz diye bir kız çocuğu varmış! Onu istiyoyuuum!” diye Vezir’in görevlendirdiği Tellal’ın bağırtısını bana da anlatırdı. Oysa ona ben anlatmıştım. Son günlerde bakıcısı değişti.(Annesi-babası çalıştığından bakıcısı var.) Denizin bir günde huyu değişti. Artık bizi aramaz oldu, telefonlarımıza çıkmaz oldu.
Israrla konuşma isteğimizi telefonda reddediyor, bize hakaretlere varan sözler söylüyor. !İstemeeez!” diyor. “Konuşmam!” diyor. “Sevmiyorum sizi (seni)!” diyor. Ben çok üzülmeye başladım. Sarı saçlı, bembeyaz yüzlü, yeşil gözlü melek görünümünde o minnacık yavrunun sözlerinden alınmaya başladım. Sözler bana yaşıtım gibi ağır geliyor. O öpücüklerini, sarılmalarını bir daha yapmayacak diye korkuyorum. Evet, Saadet Hanım (eski bakıcısı) gittiğinden beri Deniz’in durumu böyle. Geçen gün babaannesi sitem ederek “Artık Ayşe’ye (hayali biridir) ayakkabı, elbise alacağım!” dedi. “Doğum günümü mahvettin!” diye bağırdı telefonda Deniz. Bu 23 Mayıs’ta tam üç yaşına giriyor. Yeni bakıcısına ağlayarak, “Babaanneme söyle Ayşe’ye bir şey almasın!” diye de istekte bulundu. “Dedem bana sarı, pembe ördek yavrusu almasın! Civciv almasın! Güvercin almasın! Civcivim var! Babam aldı. Adana dürüm de almasın! Babam bana Adana dürüm alacak!” diye de ekledi cazgır kız. Evet, Saadet Hanım gittiğinden beri durum bu!

Ben bunu Başbakan’ın son ruh hali için anlatmak istedim. Son zamanlarda bir iki ameliyat geçirdi Başbakan. Denir ki, ameliyat sonrası kişilerde buna benzer tavır değişiklikleri olurmuş. Bir arkadaşım var, ameliyat sonrası çok sinirli ve stresli oldu. Acaba diyorum “ameliyat sonrası”nda Başbakanda bir değişiklik mi oldu? Tıpkı Deniz gibi, hiç hoşlanmadığım bir tavır göstermeye başladı. Deniz’i çok önemsiyorum. Tek torunum ve bir kız çocuğu. Belki de bundan olacak? Ama Başbakan için ne hissetmeliyiz? Benim bir yakınım (akrabam) değil, çok tuhaf şeyler söylüyor. Hiç tasvip etmediğim, katılmadığım şeyler. Bir yakınım olmadığı için acaba onu önemsememeli miyim? Hadi ben önemsemeyeyim ama yetmiş milyon var? Onlarda mı duymazlıktan, görmezlikten gelsinler, bu olabilir mi?

 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 28 Şubat soruşturmasındaki gözaltı dalgaları için tepki verdi: “Bu dalgalar ülkeyi boğuyor!” Yani operasyonu sonlandırın artık, bu işin üstüne öyle çok gitmeyin, üstünü kapatın, demek(tir). Yargıya talimat (emir) veriyor Başbakan. Bir uyan olursa 28 Şubat soruşturması alelacele sonlandırılacak anlaşılan. Bu tavrıyla 28 Şubat darbecilerine destek veren Başbakan acaba 28 Şubat ürünü olmanın bedelini mi ödüyor?

 Bazı yazarları(Bekir Coşkun) beğenmesek de, Paşaları onlara karşı dava açmaya davet edemeyiz. Başbakan Paşaların ve Genelkurmay’ın (TSK) her türlü destekçiliğini yaparak askeri vesayete yeniden canlılık veriyor. Bu bizim meselemiz değildir. Eğer bir suç varsa, herkes hakkını arayabilir. Ama bizimkisi Paşalara eski alışkanlıklarını kazandırmak isteyen bir başbakan görünümünde(dir). Tuhaf şeyler söylüyor Tayyip Erdoğan, çok tuhaf!

Başkanlık sistemi için Başbuğ Alparslan Türkeş’in 9 Işık’ına sarılıyor: “Tek Başkan, tek Meclis!” Oysa 9 ışık nasyonal sosyalist bir programdır (ideolojidir). Adolf Hitler’in nasyonal sosyalist görüşlerinden esinlenmiştir. Zaten Başbuğ/Führer/Duçe birer faşist tek şef unvanları değil midir? Başbakan bir tuhaf oldu. Bu gidişle Deniz’i n sempatisini bile kaybedecek. (Deniz, üç yaşında olmasına rağmen yıllardır AKP’nin seçim şarkısını söylüyor. “Hangi partilisin?” sorusuna, “Ak Parti!” diyor. Tabii onun bu lafazanlığına herkes gülüyor.) Ben torunum Deniz’in tavırlarından rahatsızım ama ona ne olduğunu biliyorum. Başbakana ne oldu? AKP’lilerden demokrat olan yok mudur? Başbakanın bu tavırlarından rahatsız olan yok mu?
----------

Kaynak: özgür haber
http://www.ozgurhabergazetesi.com/makale.asp?makaleno=847






Aklınızdan çıkmayanlar...






Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

 Anayasa’yı bir grup siyasetçi devletin bekası ve halkı oyalamanın yeni bir yöntemi olarak yeniden yazmaya çalışıyor. Ben kişisel olarak, bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara iyilikler ve güzelliklere dayalı yeni bir yaşam sunulacağını düşünmüyorum. Çünkü demokrasi ya da demokratikleşme (insan hakları) bir avuç egemen (yönetici) tarafından yönetilenlere (yurttaş demek istiyorum ama siz parya olarak anlayın) babalarının hayrı için verilmek istenen bir “sadaka” olarak görülüyor.

 Osmanlıdan beri yöneten (bürokrasi) anlayışı Cumhuriyet’le birlikte devam etmiş, siyaseti de, yönetici (siyaset)+komutan (asker)+rahip (din adamı) devletinin temelleri arasına “en kurnaz” olanı olarak koymuştur. Bireyleri ezen ve tahakküm kuran devletin en kurnaz parametresi siyasetçidir. Ve ne yazık ki “Kürt siyaseti” de bu anlayıştan etkilenerek en naif şahısları siyaset dışı bırakarak belli bir grubun (devletçi olmadıklarını iddia etseler de!) anadan doğma mesleği haline dönüşmüş durumdadır. Bakın isteseniz, hep aynı ya da benzer simaları göreceksiniz. Bu ahval ve şerait içinde ben Türk ve Kürt siyasetçilerinin yeni anayasa yazılımında siyasi oligarşinin çıkarlarından kendilerini soyutlayacaklarını, alttakilerin (Türklerin ve Kürtlerin çarıksızları, kimsesizlerinin) adalet, eşitlik, özgürlük ve demokratik sosyal bir refah yaşantısına layık görüleceklerini aklımdan geçirmiyorum.

 27 Nisan e-muhtırasına (bildirisine) sözde demokratik tavır gösteren bir anlayışın (Başbakan ve AKP’nin) aynı Genelkurmay’ın-son günlerde!-iki sivil Kemalist’e (daha sonra astsubaylara) e-muhtırasını (bildirisini) savunması, askerci (militarist) tahakkümüne destek vermesi bu zihniyetin aklında esas geçenlerin (lapsus’unda) demokrasi olmadığını gösteriyor. Asker benim karşıtlarıma muhtıra verebilir, vesayetini devam ettirebilir, (AKP) anlayışında evrensel hak, hukuk, ahlak, demokrasi değerlerinin çok ta önemli olmadığı görülüyor. Hele Başbakan Erdoğan’ın şu söylediklerine bakınız: “Asker eskiden daha çok konuşuyordu, şimdi az konuşuyor!” Başbakan demokrasilerde askerin siyaset yapamayacağını bilmiyor mu? Başbakan askerin demokrasilerde siyasi demeçler, bildiriler veremeyeceğini de mi bilmiyor? Bu nasıl bir savunmadır? Acaba bu da mı ağzından kaçtı, dili mi sürçtü?

 Ve bu aralar aklınızdan çıkmayan (lapsus’unuzda olan!) bir şey daha var, daha doğrusu ağzınızdan kaçırdığınız(!): “Tek din!” Başbakan’ın daha geç olarak, yardımcılarının ise  daha erken davranarak üstünü kapattıkları bir “dil sürçme(?!) olayı”na gelmek istiyorum. Çünkü ben de tıpkı onun bazen yutmadığı gibi, bunu pek yutmadım! Bunu lütfen benim karaçalan kalemime versin.

 Evet, tek din! Demek ki sizin yapacağınız anayasalarda ve yasalarda hedeflediğiniz devlet tipindeki tuğlalardan en önemlisi “tek din”dir. Buna İslam demek isterdim ama tek karşılığının bu olmadığını bildiğimden akıllarda olanın Sünni İslam (sadece Hanefi mezhebi düşünülüyor!) olduğunu söylemeliyim. 4 Mayıs 2012 AKP Kahramanmaraş il kongresinde ve 5 Mayıs 2012 AKP Adana il kongresinde Başbakan, temel çizgilerini açıklarken peş peşe, “Tek millet, tek bayrak, tek din, tek devlet dedik. Ama asla tek dil demedik” dedi.

 Yani Hıristiyanlık, Yahudilik, Alevilik, Yezidilik, Şiilik gibi din ve mezhepler bu devletin kırmızıçizgileridir, demektir. İstediğiniz kadar lafı oraya buraya götürmeye çalışın, birileri dil sürçtü filan desin, aklınızda olanın devletin lâik yapısının olmamasıdır. Din devleti düşünüyorsun
anlaşılan ve bunun mevcut yasalarda ve hatta yazmaya çalıştığınız anayasada suç olduğunu bile bile söylüyorsunuz. İnsanların inançlarına ve ruhani yaşantılarına Allah adına kendinizde müdahale etme hakkı görüyorsunuz. Bunun bu topraklar üzerinde Allah’ın Gölgesi olmanın deklere edilmesi anlamına geldiğini sosyal (siyasal) bilimciler bilir. Böylesi tehlikeli ve ayırımcı anlayış bu topraklar üzerinde kötülük rüzgârları estirir. Tek dinin bekasını ve tahakkümünü siyasi yollardan oluşturmanın getireceği yeni bir tebliğci anlayış dilerim yeni bir sefer (fetih) operasyonuna dönüşmez.

Dinlerin ve İslam’ın kutsallığına da zarar verecek bu uygulamalar yöneticilere (hükümete) Allah adına eylem yapma hakkı verirse, bunun bir insanoğlu tarafından nasıl kullanılabileceğini varın siz düşünün. Hüseyin Çelik’in sözde bu dil sürçmesini izah ederken kullandığı Şamanist Türk, Zerdüşt Kürt tanımlamaları oldukça kışkırtıcı ve tehlikeli anlamlara neden olabilir. Bunu yoksa bilerek mi yapıyor?

 Dinler ve özelde İslam’a olan saygı ve sevgi insanları etnik ve farklı yapılarıyla sevmekten geçer. Bırakalım sevap ve günahlarımızı Allah sorgulasın. Bırakın inanmayanların (ateistlerin) düşünce ve yaşam biçimlerini hayat sorgulasın. Hükümetlere düşen inanan/inanmayan herkese saygılı olmaktır.


------------

Kaynak:  Özgür Haber



İnan, o gün gelecek!

Faiz Cebiroğlu

 Bak!
Birazdan güneş doğacak
Bak!

 Çek!
Umudu  çek
Derine… derinlere  çek!

 Farket!
Ayaklar altındaki toprağı farket
Farket!

 Bak, çek, farket ve inan!

 İnan!
Güneşe, doğaya inan!

 İnan!
İnsanlara inan!

 İnan!
Devrime inan!

 İnan!

 İnan, o gün mutlaka gelecek!

 İnan, inan ve inan!..

 İnan, o gün gelecektir!
Mutlaka ge-le-cek!




9 Mayıs 2012 Çarşamba

Sallanan parmaklar...





Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Bize öyle bir ahlak(çılık) dersi verenler çoğaldı ki? Ailemizden almadığımızı sanıp ta sözde bize namus, vicdan, ahlak, terbiye dersi vermeye kalkıyorlar. Bakın hele bir ahlak dersi verenlerin fotoğraf(lar)ına, nasıl da boyunları eğiktir o gizemli yüz(lerin)de. Bizi sürüye sayıyorlar, kendileri gibi robotvari, kurşun asker oyuncaklar (olarak) görüyorlar. Ceberrut bir anlayış altında, tepeden inmeci, terbiye edilmiş bir sanat (!) ile bizi “oyalamak” (yine de siz bunu “eğlendirmek” olarak okuyun!) istiyorlar. Nasıl da bize bunu layık görüyorlar? Bu kez iyice bakın o yüz(ler)e, yalanlarla inşa ettikleri o düzenin pespaye karamsarlığını, kötümserliğini göreceksiniz. Yeter ki dikkatli bakın bir.

Polis devletinin zorbalığı ve prangalarına kelepçeleyerek “kuzu” hukukuna teslim olmuş paryalar peşinde olanlar var! Roboski orada duruyor! Meclis raporunda yazılanlar bile yeter: MİT istihbarat vermiş, Genelkurmay (Kara Kuvvetleri) bombalamış! Belli ki Hükümet’in emri ve(ya) bilgisi dâhilinde. Ahlak ve dindarlık orada, tam da 34 cesedin üzerinde, gelin test edelim! Bu katliamı birilerinin üzerine atmadan, bir senaryo, bir gizli tanık filan yaratmadan ortaya çıkaralım. İşte ahlak! İşte günah, sevap, dindarlık!

Düşünün bir, ortada 34 kişilik bir katliam var ve tek bir şüpheli yok. Neden yok? Çünkü şüpheli bizatihi devletin kendisi, sivil ya da askeri bürokrat, yani vesayetin ta kendisi. Yani öldürme, vurma, kırma, darbe yapma, pataklama serbestisi olan ceberrut devlet anlayışı! Gelin işte tam da bu noktada demokrat olalım, tüm vesayet sistemini yerle bir edelim. Gerekirse tek bir askerimiz, polisimiz, bürokratımız kalmasın. Onları yeniden, demokrasi, hak, hukuk, adalet, insanlık anlayışlarıyla yaratalım. Yani bu toprakların üzerinde insanlığı yeşertelim.

Bu ülkede askeri vesayetin yok edildiğini iddia ediyor Başbakan. Asla böyle bir şey yok! TSK’nın iç düşman tanımlama politikasına (anlayışına) hükümet takılmış, gidiyor. Bir uzlaşma var, kendi görüşünde bir ordu teşkil edildi, buna karşılık ta ordunun Kürt ve cumhuriyet konularında politika koyma serbestisi devam ediyor. Devlet hiyerarşisinde, başbakandan sonra genelkurmay başkanının geldiği bir görüntüden hükümet gocunmuyor? Emekliliğinde eline 700 bin liraların geçtiği bir generale karşın 30 bin lira geçen bir memura “eşittir” diyen bir hükümet anlayışı? Askeri harcamalar Sayıştay’ca denetlenemiyor, askeri yüksek yargı var! KİK denen bir kurum var, Sayıştay’ı baypas etmiş. İşleri tıkırında ama, maşallah müteahhitlerle de arası iyi. İyi denetim yapıyorlar, iyi iyi(!) Futbolda “şike”nin serbest olduğunu mevzuatına geçiren bir futbol federasyonu oluşturuldu. Genelkurmay milli savunma bakanlığına bağlanamamış? Tüm bunlardan kimse gocunmuyor. Ben bile gocunmuyorum. Belki de tüm kabahat bendedir, kim bilir?

Ve bu arada 2 Mayıs’ta okullara dağıtılan sütlerden çocuklar hastanelik oldu. Milli Eğitim Bakanı, Sağlık Bakanı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı ile Diyarbakır Valisinin dediklerine bakılırsa çocuklar alerji ya da açlıktan rahatsızlanmışlar. Yani (süt içmeye) alışkın olmayan aç çocukların rahatsızlanması söz konusu. Süt gibi bir gıdanın yoksul çocuklarında zehir etkisi yapması oldukça düşündürücüdür. (Devlet bu sütü kendi mi üretti, müteahhitten mi aldı onu bilmiyorum. Bu süt bir ihale yöntemi ile mi alındı yani? Bunu mutlaka düşünenler olacaktır. Ben bu aşamada olayın burasına girmek istemiyorum!) Dediğim, gelin zengin çocuk/yoksul çocuk ayırımını kaldıralım. Büyüklerde bu ayırımı kaldıramıyoruz. Ama en azından çocuklar arasında sınıf farkını yok edelim. Tüm çocuklar iyi beslensin, iyi eğitilsin. Tüm çocuklar eşit yaşasın, ölmesin çocuklar. Öldürmeyelim onları. Çünkü çocukların hepsi aynıdır. Onlar birer melektirler. Yine de süt konusunda görevli olan üç Bakan’a da bir tavsiyem var: “Süt Erdal Bakkal’da içilir!” Süt böyle okulda mokulda içilmez. Onlara süt ısmarlayacaksanız Erdal Bakkal’a yollayın! Benden söylemesi.

İçkiyi yasaklayan valileri olan bir devlet var. El ele dolaşmayı yasaklamak isteyen emniyet müdürlerinin can ve mal güvenliğimizi sağladığı bir ülkeden bahsediyorum. El ele tutmuş iki genç sevgiliye böylesine düşmanca bakanlar Kürt sevgililere nasıl bakarlar acaba? Gelin kural tanımaz, kuralsız, sınırsız ahlaksızlık acımasızlığına son verecek bir toplumsal ahlak ve politikaya sahip olalım. Başkasına istediğini yapabilme egemenliğinin sonsuza kadar kaim olamayacağının bilinmesi dileklerimle.

ÖZGÜR HABER:
http://www.ozgurhabergazetesi.com/makale.asp?makaleno=827



4 Mayıs 2012 Cuma

EMPERYALİZM VE DİL



Faiz CEBİROĞLU

 Dil ve dili geliştirmek; dili emperyalist dil yozlaşmasına ve kirlenmesine karşı korumak, yaşadığımız bu küresel emperyalist çağda çok zordur. Bunun tarihsel ve ekonomik nedenleri vardır.

Serbest rekabet dönemindeki mal ihracı, yerini sermayeye terketmesiyle birlikte büyüyen ve daha sonra dünyamızı saran emperyalist ekonomi ve kültür egemenliği, tüm dünya ülkelerini her alanda etkiliyor. Böylesi bir oluşumun halkası olan bizim gibi ülkeleri de daha fazla etkiliyor. Yaşamdaki yozlaşma ve yabancılaşma, böylesi bir sistemin ürünüdür. Dilimizdeki “kirlenme”, böylesi bir çağın ve oluşumun ürünüdür.

Bütün bu nesnel gerçeklik karşısında, emperyalist kültür ve onun yarattığı “dil çirkinleşmesine” karşı çıkan aydınlarımız da var. Değişik sitelerde yazan, Sayın Nuri Sağaltıcı ve diğer dostlar da var. Sevindiricidir. Bilimsel zeminde dili, emperyalist dil kirlenmesine karşı, her hal ve şartta savunan aydınlarımızı, gerçekten, kutlamak gerekiyor. Yalnız kutlamak değil, onları, aynı zamanda fiili olarak desteklemek de gerekiyor. Böylesi bir tutum, insan kimliğinin, “sertifikası” oluyor. Bu, bir.

 İkincisi, dilimiz “yozlaşıyor”, dilimiz “çirkinleşiyor” diyoruz. Doğrudur. Ne yazık ki, yozlaşan ve çirkinleşen yalnızca “yazı” ve “sözlü dilimiz” değildir! Yaşamda kullandığımız “tüm” dillerimizdir: Yazı dili, konuşma dili, işaret dili, vücut dili, resim, müzik, drama, dans gibi dillerimiz de böylesi bir “yozlaşma” ve “çirkinleşme” ile karşı karşıyadır. Böylesi bir durum, “özdeğer” ve “kimliğimizi” olumsuz olarak etkilediği açıktır. Bu nokta da önemlidir, zira bizler bütün bu dilleri kullanarak, hem kendi düşünce ve duygularımızı ifade ediyor, hem de aynı kültürü taşıyan başkalarını da bu yolla/yollarla anlamaya çalışıyoruz.

 Dil iletişimi, her zaman, karşılıklı ve bütünsel oluyor. Bütenseldir. Çizdiğimiz resim, dans, şarkı v.b. hülyalarımızı, düşüncelerimizi, sevdamızı ve kavgamızı iletmek ve ifade etmek içindir. Biz insanlar, bu yolla / yollarla değişik dilleri kullanarak, ifade, özduygu ve kimliğimizi geliştiriyoruz. Bu anlam ve bağlamda dil, toplumsal “değerler” ve “kültürel ifade tarzı” için de zorunlu bir element oluyor. Elementtir. Budur.

Yaşadığımız bu küresel sermaye çağında, yukardaki zorunlu noktaları muhafaza etmek, çok zordur. Zordur, zira dilimiz, emperyalist sermaye dilinin baskı ve etkisi altındadır. Sermaye çağı demek, herkesin birbirine bağlı ve bağımlı olması demektir. Böylesi bir küresel yapı, tek tek ülkelerdeki dili, dilleri de etkiledi, etkiliyor, yozlaştırıyor ve  asimile ediyor.

 Bu durumu gören ve yaşayan sorumlu aydınlarımız, haklı olarak, böylesi bir “dil kirlenmesine” karşı çıkmaktalar. Haklıdırlar. Dil kavgaları önemlidir, ama yeterli değildir. Sorun yapısaldır. Türkiye de dünya içindedir. Türkiye de ekonomik olarak emperyalist sistemin bir halkasıdır. Böylesi bir iç ve dış dinamik üzerine yükselen üst yapı, doğal olarak, siyasetimizi, hukuk, etik, din, felsefe, sanat ve bunların ifade tarzı olan hem Türkçeyi hem de Anadolu’da kullanılan tüm dilleri etkiliyor…

Çözüm, radikaldır. Radikalcı çözüm, köktenci çözümdür. Devrimcidir. Bu anlamda, köktenci çözüm, hem emperyalist sermaye ilişkisi ve onun yarattığı “dil kirlenmesine” karşı bir yöntem; hem de insanın “sürü” olmaktan çıkışın yöntemi oluyor.