23 Ekim 2013 Çarşamba

Kapitalizm, anarşik sistemdir!





Faiz Cebiroğlu

Kapitalist sistem, aynı zamanda bir anarşik sistemdir. Anarşik sistem, özel üretim anarşisine dayanır. Plansız toplumsal üretim demektir. Bu anarşist üretim, işçi sınıfı ve müttefikleri için, bir numaralı sosyal hastalık oluyor.  Üretim anarşisinin yarattığı bu sosyal hastalık, işsizlik, sefalet, açlık ve  bunalım oluyor.

Emperyalist / kapitalist ülkelerde, iki de bir kendini gösteren  finans bunalımın bir yanı da, bu sistemlerdeki üretim anarşisinden, plansız ekonomiden kaynaklandığını söylemek mümkündür.

Üretim anarşisi, üretim araçları sahipleri ile bu araçlardan yoksun sınıf ve tabakalar arasındaki uzlaşmaz çelişkinin sonucudur. Üretim anarşisi, başka bir ifadeyle,  sermaye ve emek arasındaki uzlaşmaz çelişkilere dayanır. Bu uzlaşmaz çelişkinin sonucu,  bugün, kendini tekrar gösteren tüm Emperyalist / kapitalist ülkelerdeki finans krizi, işsizlik, açlık, sefalet ve bunalımdır.

Yunanistan,  İtalya, İspanya,  Portekiz ve İngiltereye kadar, halk,  temel gıda maddelerini, temel gereksinimlerini karşılıyamaz duruma gelmiştir. İşsizlik parasının giderek yok edilmeye başlanması ve işsizlik parası alabilme koşullarının zorlaştırılması, böylesi bir üretim anarşisinin yarattığı  durumdur.

Bugün, İngiltere 2.dünya savaşından bu yana,  en büyük ekonomik bunalımını yaşıyor. Halk, açtır. Kızıl Haç, açlar için, ihtiyac sahibi İngilizler için, yiyecek dağıtımı yapmaya başladı. Açlık ve sefaletle iligili, Kızıl Haç’ın verdiği rakamlar korkunçtur:

” - İngiltere’de, 5,8 milyon kişi temel gıdalarının sağlanması için ölüm-kalım mücadelesi veriyor.
-         İngiltere’de 4 milyon çocuk, yoksulluk ile açlık sınırında yaşıyor…”

Tüm bunlar, tesadüfi değildir. Tüm bu gerçekler, emperyalist / kapitalist sistemin dayandığı özel mülkiyetin, anarşist üretimin bir sonucudur.

Emperyalist / kapitalist sistemde, üretim anarşisinin hakim olduğu sistemde bu sorunları kökten çözmek, mümkün mü?

Elbette, hayır!

Hayır, zira emperyalist / kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan, sömürüden, işsizlikten, açlıktan, bunalımdan, savaştan kurtulmak olmaz. Mümkün değildir.

Kurtuluş mu, tek başımıza da kurtulamayacağız…Tek başına kurtuluş yoktur. Zira mücadelemiz, doğuşu ve istemleri gereği  enternasyonalisttir.

Mücadelemiz, enternasyonel bir mücadeledir. Çünkü,  işçi sınıfı enternasyonalist bir sınıftır. Dünyanın neresinde olursak olalım,  sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü kırmak için objektif koşullara sahibiz. Dünyanın her tarafında, bizlere karşı tekleşen sermayeye karşı, bizler de, yaşadığımız ülkenin işçi / emekçi sınıfıyla birlikte, her yerde…tüm dünyada,  uluslararası sermayeye karşı, sosyalizmi / komünizmi kurmak için birlikte mücadele ediyoruz ve etmeliyiz.

Evet… Emperyalist / kapitalist ülkelerde, bugün kendini tüm çıplaklığı ile kendini gösteren bu açlık – sefalet belası, gerçekten, insanlık için bir felakettir. Bu felakete karşı savaşmak, bu sosyal hastalığa karşı mücadele etmek, artık bir zorunluluk olmuştur. Zira bu sosyal hastalığın tedavisi, emperyalist / kapitalist sistemde mümkün değildir.

Artık daha net görüyoruz: Emperyalist / kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan, sömürüden, işsizlikten, açlıktan, bunalımdan, savaştan kurtulmak, mümkün değildir

Çare,  özel mülk sahiplerinin  bu plansız üretim anarşisine alternatif olan   planlı ortakça düzendir.

Planlı ortakça sistem,  sosyalizm / komünizmdir.

13 Ekim 2013 Pazar

BAĞLAR BELEDİYESİ…



Bülent Tekin
Devlet böyledir işte: İktidarını meşrulaştırmak ve devamlılaştırmak için araçlara ihtiyaç duyar. Devletin konut, ulaşım, sağlık ve diğer politikaları böyledir. Avrupa’da, Japonya’da, Amerika’da, Rusya’da vardır diye “Kentsel Dönüşüm” uygulamalarına Türkiye de katıldı. Deprem gibi afetlerin bıraktığı derin izlerin öyle yamalama yöntemleriyle çözülemeyeceğini anladılar. Deprem ve diğer afetlere (taşkın, toprak kayması vb.) karşı dayanıksız ve uygun yapılmayan bina ve benzerlerinin en iyisi yıkılarak yerlerine yeni teknik bilimine uygunlarının yapılması ideal bir çözüm gibi göründü. Büyük para ve sosyalite gerektiren bu uygulama ideal uygulanırsa en az zararlara neden olabilecek yöntemlerdir. Bu böyle bilindi ya, artık Türkiye’de tüm eskimiş binalar (belki de doğru bir yöntemdir!) yıkılıp yenilenmeye başlandı. Ve bu tarz yeni rantlara neden oldu. İşte devlet(ler) böylece meydanları ve mekânları bu nedenlerle araçlar olarak kullandı. Ve doğaldır ki   iktidarlar da hegemonyalarını uygulayabilmek için araç olarak da sermayeyi kullandılar.
Devletin bu kapitalist modernite süreci içerisinde kullandığı tüm araçlarının kendine özgü büyüklükleri ve güçleri vardır. Sözde yoksul kesimlerin yararına olarak sunulan Kentsel Dönüşüm Projesi bu konularda önemli rantlar sağlamaktadır. Bugün artık kentsel dönüşümdeki talana bakıldığında, dönüştürülenlerin aslında halktan alınarak burjuvaziye teslim edilen rezidanslar, oteller, avm’ler ve diğer yapılar olduğudur. Bu yöntemle de iktidarlar kente güvenlikli siteler yaptığını ve yurttaşlarına büyük rahatlık sağladığını iddia ederler.
Diyarbakır’da son zamanlarda Bağlar Belediyesi’nin Koşuyolu Caddesi’ne cephe olan (bakan) tüm binaları mantolama yöntemiyle çeşitli desenlere ve renklere boyadığını fark ettim. Belediye bulduğu bir kaynaktan bunu yapmaktadır ama bu para hibe bile olsa sonuçta bir paradır. Herhangi bir AB kaynağı ya da bir dünya bankası hibesi olabilir belki. Bu kaynağı bilmiyorum. Belediyenin Koşuyolu’nu güzel gösterme amaçlı olan bu düşüncesi-apartman sahiplerine bir kıyak olarak görülse de!-bana göre biraz sorunludur. Bağlar’daki hemen hemen tüm binaların deprem yönetmeliğine uygun yapılmadığı bir gerçektir. Esas olan Bağlar ve diğer semtlerdeki tüm dayanıksız binaların yıkılıp yerlerine estetik ve sağlamlık açısından yenilerini yapmaktır. Devlet(iktidar/hükümet) sorunu olan bu konunun günahı tabii ki tek başına bugün itibari ile belediyeye ait değildir. Ama Allah aşkına bir tekme vursanız yıkılabilecek binaları sırf güzel göstermek için büyük paralarla mantolamak (tecrit etmek/izole etmek) ve boyamak nasıl bir düşüncedir? Belediyenin hiç mi bir mühendisi yoktur? O binaların sağlamlık (dayanıklılık) testleri yapılmış mıdır? Gerçekte o binalar sağlam mıdır? Böylesine önemli mühendislik deney ve tahkik hesaplarının yapılmadan bina sırasına göre mantolamak ve boyamayı çok doğru bir mühendislik ve idarecilik görüşü olarak algılamıyorum. Dilerim yanılıyorumdur.


7 Ekim 2013 Pazartesi

ÇOK MUTLUYUZ(?!)


Bülent Tekin
  
Demokratikleşme Paketi’nin hiçbir çevreyi tatmin etmemesi, AKP’lileri dahi yetmez ama evet tavrına sokması düşündürücüdür. Burada en fazla düşünmesi gerekecek olan da başbakan ve AKP hükümetidir. Yaklaşık sekiz aydır ölümler durmuştu(r). PKK sınır dışına çıkışları durdurmasına karşın çatışmasızlık iki taraflı olarak devam etmektedir. Eğer paketler bu anlayışlarla ardı sıra gelecek olurlarsa cumhuriyetin (sistemin) yapısında köklü bir değişimi hedefle(n)miyor. Kürt ve Kürtlük doğal ve kurnaz bir asimilasyonla devam edecek ve yaklaşık-benim tahminimdir!-elli yıl civarında romantik (nostaljik!) bir düzeye düşecektir. Kürdistan olarak tanımlanan bölgede yaşayanlara eskiden bunlar Kürt’tü denecektir. Gün gelecek Kürtler, Kürtçe aksanıyla tuhaf bir Türkçe konuşan Türkler haline geleceklerdir. Hoş şimdi de öyledir ya? Cumhuriyet yine oligarşik bir yönetim olarak devam edecek ama kendisine demokratik payesini de verecektir. Asıl olanın da eskinin bir başka ve daha kurnaz bir yöntemle devamı olacağıdır.
Peki demokratik Kürt hareketi (BDP misyonu!) bu olanlardan memnun mu? Daha doğrusu bu yapılanları ve olacakları nasıl karşılıyor? AKP bir iktidar (devlet) partisi olarak (mevcut şartlara devletin uyarlaması olarak) AB, ABD gibi dünya devlerinin desteğini alarak 3023, 3071’leri (bu tür tarihleri çoğaltabiliriz!) hedefliyor. Tıpkı 28 Şubatçılar gibi en az bin yıl iktidar olmayı hedefliyorlar. Tabii hiçbir insanın ömrü bin yıl değildir. Burada başbakan ve cumhurbaşkanı (başkan) olarak öncelikle Recep Tayyip Erdoğan’ın sağlık ve yaş itibari ile yöneteceği kadar bir sürede tek devlet iktidar partisi olmayı perçinlemek istemektedirler. Bu arada ve daha sonra kadrolar bulunacak ve yola devam edilecektir. Cumhuriyet makyaj edilmiş ve sözde demokratik unvanıyla ilelebet devam ettirilecektir.
Ya BDP misyonu açısından durum nasıldır? PKK nasıl davranacaktır? BDP misyonu PKK’nin gerilla savaşı üzerinden kazandığı sempati ve desteği kendi(si)ne oya çevirmeye çalışmaktadır. Sürekli milletvekili ve belediye başkanı olmak ayrıcalığını tıpkı TC devlet (iktidar) partisinin Kürt versiyonu olarak devam ettirmek istemektedir. Nasıl olsa ölen de öldüren de kendileri ya da çocukları değildir? Her iki taraftan da ölenler kendi kanlarından olmadığı için nutuk atmak, demeç vermek ya da ufak tefek yasal gösterilerde bulunmak ta kırmızı koltuk ve plakanın bir küçük bedeli olarak düşünülmektedir. İşin tuhaf yanı milletin çocuklarını öldüren ve öldürten olarak da (tabii burada bizzat kendilerinin de öldükleri gerçeğini vurgulamak gerekir!) PKK de yola gelmiş bulunmaktadır. Artık kimse bu savaşı sürdürmek istememektedir, Başbakan hiçbir adım atmasa da bu saatten sonra kimse eskiye dönüşü başaramayacaktır.
Demokratik Kürt hareketi (BDP misyonu) yerel yönetimler ya da fiili özerk yapılar niteliğiyle Kürtleri ilelebet yönetmek istemektedir. Ve tuhaftır ki bunu başarmaya çalışırken de iktidar olmayı öcü ve kötü düşman ilan etmektedir. Binlerce yıl bu toprakları idare etmek (yönetmek) isteyen bu misyon Kürt halkını da bu söylemine inandırmış gözükmektedir. Aslında olanlar yıllardır hapishanede olan Öcalan’ın artık çıkmak istemesidir. Bu saatten sonra kendi kurduğu siyasi hareketin legal yöneticisi ve milletvekili olmak istemektedir. Çünkü onun adına çok sayıda kişi kırmızı koltuklarda oturmaktadır ve buna karşın kendisi tek kişilik koğuşta yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu durumu o da ilelebet devam ettirmek istememektedir. Devletten koparabildiği tavizlere(?!) razı gözükmektedir. Ve belki serbest kaldığında daha fazlasını yapabilecektir. Onun da tüm planı bu olmalıdır. Bu nedenle de mevcut duruma son verme adına TC (devlet adına MİT) Abdullah Öcalan üzerinden PKK ve BDP misyonuna bir operasyon yaptırmıştır. Ve bu operasyon demokratikleşmenin en önemli aracı durumundadır.
Ve son bir söz olarak: Oligarşik cumhuriyete ne olacaktır? Her türlü makyaj ve demokratikleşmeye(?!) karşın yaşamını devam ettirecektir. “Kurnaz Adam” politikacılar vasıtasıyla Kürt ve Türk olarak, sağcı ve solcu(?!) olarak, milliyetçi, dindar, İslamcı, demokrat, liberal olarak burjuvazinin, feodal ağaların, kompradorların koalisyonu olarak bizleri yönetmeye devam edeceklerdir. Her zaman olduğu gibi alttakiler, ayaktakımı, baldırı çıplaklar, sahipsizler, garibanlar, kimsesizler, çarıksızlar yönetilmeye devam edeceklerdir. Ve alttakiler her daim bu Kurnaz Adam’ların vefalı birer fanatiği olarak oylarını demokrasicilik oyunu gereği bu mutlu insanlara kullanacaklardır.


5 Ekim 2013 Cumartesi

“ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM” MANTIĞI...




MUSTAFA ELVEREN*
Genel olarak her insan kendi çocuğunun daha güzel olduğunu görür. Bu olgu insanların doğasında vardır. Çocuklarımızın eti de kemiği de bizim için çok değerlidir.
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç 2013-2014 Eğitim-öğretim yılının açılışında Mehmet Akif isimli torununun okuduğu Hasan Tanık İlköğretim Okulu'nun açılış töreni sonrasında öğretmeniyle yaptığı sohbette; “Şimdi eti senin kemiği benim mi oluyor? Kemiği de senin olsun!” dediğini tv.lerde ve yazılı basında ibretle izledim.
“Eti senin, kemiği benim” mantığı bu çağda kabul edilemez. Bu mantık şiddeti çağrıştırır. Yani, ben çocuğumu sana teslim ediyorum, ne yaparsan yap. İster döv, ister söv, ister çalıştır. Kemiklerini bana geri ver yeter. Böylesi bir mantık aynı zamanda ırkçı ve gerici eğitimi gözler önüne sermektedir.
İlkokullarda zorunlu olarak her sabah öğrencilere söyletilen “Andımız”ın “demokratikleşme paketi” çerçevesinde kaldırılacağı, Başbakan tarafından açıklandı. Türkiye okullarında ve birçok kurumlarında “Ne mutlu Türk’üm diyene!” söylemi hala duvarlara ve Atatürk büstüne yazılı olarak duruyor. Bunun “Andımız’dan ne farkı var? Diğer taraftan Müslüman olmayan öğrencilere okutulan zorunlu din dersleri okullarda neden kaldırılmıyor? Bu durum Andımız’dan daha beterdir.
Okullarda yılsonlarında yapılan veda partilerinde eğlence tertiplendiğini her halde bilmeyen yoktur. Genel olarak eğlencenin partisini istiklal marşı törenine döndüren okullarda insan kendini okulda değil de sanki o anda askeri kışlada hissediyor. Ben bu tür “eğlence”lere çok katıldım. Hemen hemen hepsi resmi tören niteliğinde geçtiğini söyleyebilirim.
Anadilde eğitim hakkını kabul etmeyen resmi ideolojinin yeni versiyonu olan AKParti de teklik mantığını devam ettirmektedir. “Vatan-millet-sakarya” yetmiyormuş gibi bir de dini terimler kullanılarak halklar aldatılmaktadır.
Sayın Başbakan her defasında “Biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz” diyor. Madem öyle ise, neden Diyanet işleri kaldırılmıyor? Alevilerin ibadet yeri olan CEM evlerine neden resmi statü verilmiyor? Başbakan’ın ağzından düşürmediği “Biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz” söylemi demagojik amaçlı olup ve halkları aldatmaya yönelik olduğu biliniyor.
“Bir ulus inşa etme adına bütün farklı dil ve kültürler, kimlikler ve inançlar tek tipleştirilmeye çalışılmıştır…” (A.Öcalan / Görüşme Notları)
Bundan tam 4 yıl önce yazdığım “23 Nisan Bayramı ve Hapisteki Kürt Çocukları” başlıklı yazımda bu güne işaret etmiş, kısaca şunları yazmıştım; “Artık resmi ideoloji iflas etmiştir. O nedenle, Türkiye“TEK”lik psikolojisinden bir an önce kurtulmalıdır. Tüm kimliklerin eşit olması hukuksal bir gerekliliktir. Alt-üst kimlik gibi ucube hikâyeleri bir tarafa bırakıp, gerçek demokratik çözümün uygulama zamanı geldi ve geçmektedir.
Gelin daha umutlarımız tükenmemişken, sağcısı ve solcusuyla, islamcısı ve alevisiyle, kemalisti ve liberalıyla, Türk’ü ve Kürt’üyle, azınlıkta bulunan diğer ırkların ve inançların birlikte yaşama kültürünü geliştirip, hayata geçirelim. Aksi durumda bölünmekten kurtulamayız. Bunu bir an evvel gerçekleştiremezsek, yarın çok geç olabilir.” (23 Nisan 2009 / Tunceli Emek Gazetesi)
Ne yazık ki bu güne kadar hiçbir olumlu adım atılmadı. Zorunlu din dersleri kaldırılmadığı gibi, tam tersine; Muhammed’in hayatı vb. konular müfredata seçmeli dersler olarak eklendi.
Halen trafik ışıkları uluslararası kurallara aykırı bir biçimde kullanılmaktadır. Okullarda öğretmen trafik ışıkları konusunu işlerken sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluştuğunu öğrencilere anlatır. Bu renkler Kürd bayrağının işaretleri anlamına geldiği gerekçesiyle yeşil renk mavi olarak değiştirilmiştir.
Dün Türk-İslam sentezi olarak nitelenen sistemin adını bu gün takunya-postal olarak değiştirebiliriz. Her nedense ülkemizin demokratikleşmesi hep başka bahara erteleniyor.
Zaten ülkemizdeki mevcut eğitim sisteminin bilimsel çerçevede demokratikleşmesini AKParti’den beklemek hayalden öteye geçmez.
O nedenle, demokratik ve bilimsel eğitimin ülkemizde gerçekleşmesi için demokrasi güçleri acilen bir araya gelip çözümler üretmeli ve harekete geçmeleri gerekir.
----------- 
*Emekli Öğretmen


Akdeniz: Mülteci mezarlığı...



Adil Okay
adilokay@hotmail.fr
UMUDA YOLCULUKTA: KATLİAM GİBİ KAZA

“Yüzlerce kaçak göçmen taşıyan bir tekne, İtalya'nın Afrika'ya en yakın kara parçası olan Lampedusa Adası açıklarında battı. Olayda can kaybının 350'ye kadar çıkabileceği belirtiliyor…”
Bu gün, biz çocuklarımızla veya sevgilimizle kahvaltı yaparken 400 mülteciyi taşıyan tekne battı. İtalya Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi en az 250 kişinin de kayıp olduğunu açıkladı. Yani 250 insan “umuda yolculukta” öldü. Sahte cennetlere varmak isterken öldü. Öküzünü, gecekondusunu, çocuğunun küpesini satıp, kaçakçılara verdiler. Yola çıktılar. Ve öldüler. Akdeniz onlara da mezar oldu.
“Bu hafta başlarında benzer bir olayda Sicilya açıklarındaki Ragusa adası yakınlarında da 13 kişi hayatını kaybetmişti. "Bu gibi trajediler bizi buna benzer olayların yaşanmaması için önlem almaya mecbur ediyor" diyen Başkan Giorgio Napolitano, politikacılara Afrika'daki savaştan etkilenmiş ülkelerden kaçan mültecilerin sığınması konusundaki kanunları gözden geçirmesi çağrısında bulundu. İtalyan gönüllü yardımlaşma derneği Fortress Europe verileri bölgede korkunç gerçeği gözler önüne serdi. Buna göre kesin olmamakla birlikte son 25 yılda Akdeniz, 19 binden fazla mülteciye mezar oldu. Bunlar arasında sadece Sicilya Kanalı’nda hayatını kaybeden mülteci sayısı ise 6 bin 200’ü geçti.”
Ne kadar çok yazdım bu konuda. En son makalem de bu konudaydı. Kim bilir daha ne kadar yazacağım. Kimi zaman nefretle kimi zaman acz ile. Ama her zaman öfkeyle.
Dile kolay. 6 bin 200 kişi Akdeniz’de kayboldu, umuda yolculukta. Ben de yaşadım mülteciliği. Bir ömür üstelik. Yıllarca yeni gelen mültecilere ücretsiz tercümanlık yaptım. Şimdi yılda bir gittiğimde, onların kaldığı ülkeye, bir kahve ısmarlıyorlar beni görünce. Vefa gösteriyorlar. Evet, ben de mülteciydim. Bana da evini açtı insanlar. Sonra benim evim olduğunda da ben açtım evimi yeni gelenlere. Evet, bu gün ölen insanlar gibi, ben de aştım sınırları. Bilirim o duyguyu. Ben de verdim kaçakçılara para. Bilirim o gerilimi. Ben yaşadım. Bu insanlar yaşayamadı. Ben ölmedim, yaşadım ama yolunu kaybedip dağda soğuktan donarak ölen yoldaşlarım oldu. Ben yakalanmadım ama teknede fırtınaya yakalanıp hedefe varamadan yakalanan yoldaşlarım oldu.
İş kazalarına, önlem alınmadığı için nasıl “İş cinayeti”diyorsak, Kapitalist ülkeleri “umut” sayıp, kaçak yollara düşen mültecilerin ölümü de cinayet sayılmalıdır. Dünyayı ellerinin arasına alan ahtapot, yani kapitalist sistem ilk elden sorumludur. Bölgesel savaşları çıkaran, tahrik eden, mezhep gerilimleri yaratan, yoksul ülkelere silah satıp onların aşına ekmeğine göz koyan emperyalist tekellerdir. Onlar, esas oğlan yani asıl suçludur. Fransa’nın Libya’ya müdahale için neden ABD’den de aceleci olduğunu sanıyorsunuz. Veya Suriye’ye saldırı için.
Ve sınırlardır.
Ve konulan vizelerdir.
Bu dünya hepimizindir. Dünyanın bir köşesinde yaşayan insanların, diğer köşede yaşayan insanlara yasak koyma-vize koyma hakkı yoktur.
Avrupa ülkelerinde her hükümetin seçim propagandasında “kaçak göçmen işçilere karşı” alacağı önlemler önemli yer tutar. Kaçak göçmenler kimlik kontrollerinde avlanır ve zorla uçağa bindirilip ülkelerine geri yollanır. Yakalanmayanlar da vahşi bir sömürü ağında bulurlar kendilerini. Çalışma iznin yok, o halde normal ücretin yarısını alırsın en fazla. İnsan tacirleri sadece hududu geçirenler değildir, onları boğaz tokluğuna çalıştıran patronlar o tacirlerden daha vicdansızdır.
Hatırlıyorum, dört mülteci arkadaş bir arabadaydık. Atina yakınlarında Lavrion mülteci kampını bulacak, arkadaşlarımızı ziyaret edecektik. Biz batıya iltica edenler, görece daha iyi koşullardaydık. O nedenle Fransa’dan Yunanistan’a gidebilecek para biriktirmiştik. Atina’ya sabahın erken saatlerinde varmıştık. Bir meydanda, soğukta bekleşen bir grup adam görmüştük. Bizim insanlarımıza benziyorlardı. Yol sormak için durduk. Evet, Türkiye’den “umuda yolculuğa çıkan bizim insanlarımız”dı bunlar. İnşaat işçileri. Bir araba geldi, pazarlık yapıldı ve gittiler. Yüreğim cız etmişti o zaman. En son Paris’e gittiğimde, kaldığım evin kapısının önünde, soğukta müşteri bekleyen genç kadınları görünce de aynı sızıyı duymuştum.

Belki uzun yıllar mülteci olarak yaşamışlığımdır beni bu konuda daha fazla öfkeli kılan. İnarittu’nun “Biutuful” adlı filminde de “mültecilerin” ve “en altakilerin” dramı anlatıldığı için sarsılmış ve “Biutiful: Uykuları Kaçıran Bir Film ve Mülteci Yıllarım” adlı makaleyi yazmıştım.[i]

Eski kızıl dere filmlerinde kaldığını sanıyordunuz değil mi, Afrika’dan kaçırılıp ABD’de köle pazarında satılan insanları. Kapitalist sistem aynı çarkı döndürmeye devam ediyor. Eritreliler, Afganlar, Filistinliler, Suriyeli veya Libyalılar, Türkler veya Kürtler onlar için insan değildir. Rakamdır. Ya da ucuz iş gücü. Modern köle.
Bu gün en az 350 insan boğuldu Akdeniz’de. Umuda Yolculukta.
İşte bu kahrolası olay üzerine, istemeden, hazırlanmadan yazdığım bir makale daha. Keşke yaşanmasaydı ve yazılmasaydı diyeceğim.
İtalya kendi sularında yaşanan bu faciadan sonra ulusal yas ilan etmiş.
Dünyanın bütün bayrakları inmeli aşağıya.
Bu bütün dünyanın ayıbı.
03.10.2013
kaynakça: Le Monde.fr avec AFP | 



[i] http://www.adilokay.com/haber_detay.asp?haberID=424

2 Ekim 2013 Çarşamba

YALANLAR, DOLANLAR, OLANLAR VE GERÇEKLER...





Bülent Tekin

Özgür, onurlu, eşit ve birlikte yaşamaktan bahsetmeyen kalmadı. İki milliyetçi parti dışında tabii. Gerçekten de öylesine özgür bir ruh yakalandı mı? Hükümetin “demokratikleşme paketi” buna uygun olacak mı? Bu paketin daha çok bir fikir çalışması olduğu, kamuoyundan gelen tepkilere göre şekilleneceği açıklandı. Kürdistan ve Türkiye, Türk ve Kürt gerçeklerine uygun bir demokratik ruh bu topraklarda yeşerdi mi? Tüm bunların verilerini siyasi parti liderlerinin söylemlerine göre test edemeyiz. Siyasetçilerin bu topraklarda içtiği su ile halk(lar)ın içtiğinin aynı olduğunu düşünmüyorum. Yeniden seçilme ve iktidar olma hırsı içinde bulunanlarla yönetilenlerin aynı güç ve ruh yapısı içinde olduğunu düşünmek doğru olmaz.
Bu topraklarda gerçekten de hiçbir güç kimlikleri, dilleri, kültürleri inkâr etmeyecek mi; buna inanmalı mıyız? Ya dinler ve mezhepler bu topraklarda eşit ve özgür yaşayacaklar mı? Çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli, çok mezhepli bir Türkiye’ye doğru yürüyen bir tarihi süreçten mi geçiyoruz? Buna tamamıyla inanmak olanaklı mı? Başbakanın, hükümetin ve bazı aydınların deyimiyle tarihi günlerden mi geçiyoruz? Bu dönemin jenerasyonu bu tarihi günleri çocuklarına, torunlarına övünçle mi anlatacak? Kendi adıma rahatlıkla evet diyemiyorum, nedense kuşkulu bir yaratılışım var, hep sorguluyorum?
                      Ancak 100 yıl önce başlayan ulus-devlet politikasının iflas ettiğini CHP ve MHP gibi siyasi partilere rağmen söyleyebilirim. AKP’de bu iki siyasi partiden farklı oluşum özünde ulus-devlet politikasıyla çelişmemesine karşın nasıl bulunmaktadır? AKP’nin bin yıllık bir iddiası var: 2023’te 1.Cumhuriyet’i farklı bir 2. Cumhuriyet’e dönüştürmek. Bu 2. Cumhuriyet tam demokrasiye mi tekabül edecek? Bu konularda çok ta olumlu şeyler düşünmüyorum. Fakat 3023’leri 2071-3071’leri düşlediğini söyleyebilirim. Tabi bu gelecekleri ulus devlet içinde düşünmüş olmalıdırlar.  
Bu topraklarda yeni bir dönem olacak mıdır? Bu yeni dönemde devlet, ulus-devlet olmaktan çıkıp çok kültürlü ve çok uluslu olmayı başaracak mıdır? Bu olanaklı mıdır? Bu devlet sadece Türklerin değil başta Kürtlerin, Arapların, Lazların, Çerkezlerin, Süryanilerin, Ermenilerin ve diğer tüm etnik grupların devleti olacak mıdır? Yeni dönemde kimsenin kökeni imha ve inkâr edilmeyecek, asimilasyona tamamen ortadan kalkacak mıdır?
Ve çok önemli ama söylenmeyen (dillendirilmeyen) bir gerçek daha var: Asimile edilmiş ve rüyalarını artık Türkçe gören bizler gibi Kürtlerin yeni korkuları var: Yoksa artık rüyalarımızı Türkçe olarak göremeyecek miyiz? Tam insan haklarından, gerçeklerden, tam insan olmaktan bahsediyorum, klişe sözlerden, sloganlardan değil!
Bu yeni(?!) dönemde  ırkçılık kokan and ve sloganların modasının kalkacağına inanıyorum. Bu yeni dönemde en azından böylesi bir durum şekillenecektir. Yeni dönemde ana dilde eğitim bir şekilde şekilsel de olsa serbest olacaktır. Seçmeli ders olarak verilen ve çözüm olmayan duruma benzer şekilde Kürtçe (özel) okullar açılacaktır. Değiştirilmiş köy ve yerlerin isimleri geri verilecektir. Ve tüm bunlar yapılırken yöneten ve yönetilenin sosyal ve ekonomik dengesi aynı kalacaktır. “Kurnaz Adam” yine bizi yönetecektir. O her zaman bir kılığa girmeye devam edecektir. Zaman zaman demokrat, İslam, Kürt, Türk, milliyetçi, sosyalist, sağcı, solcu olarak bizi yönetmeye devam edecektir. Avukatsız, kimsesiz, yoksul, çarıksız, baldırı çıplaklar hep yönetilen olacaktır. Bu oligarşik düzen bu gidişle asla yıkılmayacaktır.

1 Ekim 2013 Salı

Türk - islam paketi…

Serra Güneyli

Nihayet, 30 Eylül 2013’te, Recep Tayyip ”paketini” açtı; ortaya, ”Türk- İslam” fikirleriyle süslenmiş bir ”şeriat paketi” çıktı. Şeriat paketi, Kürt özgürlük hareketini ve Aleviliği tümden yok etmek; Türk- islam” sentezi  ile ”hepimiz müslümanız” ninnisiyle uyutmak paketi olmuştur.

Erdoğan buna ”demokrasi paketi” diyormuş! Demokrasi karşıtı Erdoğan, büyük bir ahlaksızla  demokrasi kavramı ile, Türk, Kürt…Tüm  Orta-doğu insanını ve  özellikle de Avrupa’yı kandırmak için kullanıyor. Bunun için de ”Sunni şeriat pakatine”, büyük bir ahlaksızlıkla, demokrasi paketi(!) adını veriyor. Bunu kim yutar? Kim yer?

Ôncelikle, Erdoğan, demokrat ve demokrasiden ve insan haklarından yana değildir ki!

Türkiye’de, Erdoğan, kimdir?

Erdoğan, Türkiye siyasal kuruluş tarihini geriye, şeriata götürmek isteyen bir ”himar”,  yani ”cahş”,  yani ”eşekktir”.

Böylesi ”cahşlar” demokrasiyi nereden bilecekler ki?

”Himar” Erdoğan, feodalizmden kapitalizme geçişte kurulan ”burjuva özlü” devrimi,  yani demokrasiyi nereden bilecek ki?

”Eşek” Erdoğan, demokrasi, demokratik sistemin, yani ”burjuva demokratik devrime” tekabül eden ve toplumsal ilişkileri, feodalizmden tasfiye etmek”  oluştuğunu nereden bilecek ki?

Bunları hızlıca not etmiş oluyorum.

Devam ediyorum.

Evet…Recep Tayyip paketi, başta Kürt halkı olmak üzere, Alevilerin ve tüm Anadolu halklarının, Türk – İslam sentezi ile uyutulması paketidir. Bunun sonucu; “dile, kimliğe, kültüre…gerek yok! Hepimiz müslümanız ve bu “Allah sevgisinde” ama yine “Türk” olarak kalalım”,  paketidir.

Kürt özgürlük savaşçılarının ve Alevilerin, bu “şeriat paketine” karşı çıkmaları yerindedir. Herkes, Recep Tayyip denen açılımının ne olduğunu, 30 Eylül 2013’te daha da iyi görmüştür. Yeterli değildir.

Erdoğan, “Türk – İslam” sentezini, “bazı güvendiği ”Kürt dostlarından” aldığı ve bu cesaretle bu “karıştır – barıştır” paketini bizlere sunduğunu, söylüyor. Doğrudur.

Doğrudur, ihanet hep içten çıkıyor.  İçten çıkan ihanet, yalnız Erdoğan’a değil, tüm gerici güçlere koltuk değnekleri oluyor!

Kürt özgürlük savaçıları ve alevilerin, “içten çıkan ihaneti” görmeleri ve buna da karşı tavır almaları, artık bir zorunluluk olmuştur.

Evet…Yine toprak kayıyor.

Receb’in ve “iç-hainlerin” toprağı kayıyor.

Ama,  akan topraklar yerine, gülistanla süslenmiş yeni topraklar geliyor.

Umudumuz budur.