28 Ekim 2011 Cuma

KUTLU (SAVAŞ) OLSUN(!)



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

PKK’nin 19 Ekim’de (Hakkari’de) 24 askeri şehit etme eyleminde suçlu aranıyor: Suçlu PKK, AKP ve Cumhurbaşkanı’dır. Bir kere bu saldırıya sebep olan olay Kürt sorunudur. Bunu peşinen kabul edelim. Ve bu sorunun (günümüzdeki) Türk devleti sorumluları hükümet ve cumhurbaşkanlığıdır. Çok değil, daha dün Öcalan ve PKK ile müzakereler yapılıyordu, bir halkın asgari taleplerinde anlaşmak ve barışı inşa etmek olanaklıydı. Ama üç defa büyük çoğunlukla iktidara gelmek, tüm kurumları ele geçirmek, basını susturmak-hoş, olmayan bir basın vardı ya?-, kendi ordu ve polisini yeniden kurmak, tek adamlılığını ilan etmek bir kompleks yarattı, değil mi? “Ne yapsam halk bana oy veriyor, en son %50 oy aldım, gelecekte %60-70-90 ve belki de %100 oy alacağım!” hastalığına yakalanıldı. “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var!” Kültürlerine yakın olan bu sözü dahi unuttular!

Bir megalomani yaratıldı. Oysa öyle üç sefer bu anlayışla iktidar olmak bir oligarşik diktatörlük yaratmak için yeterli bir süreydi. Biz Arap ülkelerindeki Bin Ali, Mübarek ve kanlı bir sonla giden Kaddafi diktatörlüklerinin aleyhinde öyle çok söz ettik ki? Onların gitmesi için operasyonlara bile katıldık. Ama ne ki, ABD bize “iyi” diyor ya, bizden iyisi yok, değil mi ha? Gün gelir bunu adama demezler işte, Mübarek ve Mısır rejimi Müslüman ülkeler için ABD tarafından model olarak sunulmuyor muydu? Yoksa o gün gelse dahi ABD, Türkiye’den mi, başbakanımızdan mı korkacaktı ha? Gün gelir ülkende bu kadar kan dökülüyor, huzursuzluk var, gitmen gerekiyor diyen bir dış (emperyalist) müdahale olmaz mı? Ya da bunun olmaması için bir garantimiz mi var?

Ölen 24 asker gerip ve gariban çocuklarıydı, köylü çocuklarıydı, yoksuldular, memur ve işçi çocuklarıydı. Askere gitmemeyi hiç düşünmediler ve zaten bunun için torpilleri yoktu! Bedelli yöntemini kullanmadılar ve Hakkari’ye gitmemek için adam aramadılar. Çünkü onlar saftılar, temizdiler ve yoksuldular. Kimsesizdiler! Babaları milletvekili ya da varlıklı bir işadamı değildi. Babaları general de değildi. Hiç başbakan akrabaları olmadı onların! Ama biz ne yaptık, bir cumhurbaşkanı olarak, tıpkı Çiller gibi askeri kamuflaj elbiseleri giydik ve savaş naraları attık. Ve bu saldırıdan sonra, “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır!” dedik. Evet, Abdullah Gül böyle bir intikam ve savaş narası attı. Bölgede herkes Cumhurbaşkanının bu sözlerinden dolayı endişe duydu. Çözümü savaşta, kanda, intikamda, silahlı yöntemde arayan bu en yüksek makamın reçetesi buysa “yandık” denildi. Siz vuracaksınız, onlar da vuracak! Siz öldüreceksiniz, onlar da öldürecek, öyle mi? Sizin askeri kamuflaj elbiseler içinde teftiş ettiğiniz birlik değil miydi saldırıya uğrayan? Ayaklarından iple bağlanarak sürüklenip “Ne mutlu Türk’üm diyene!” panosu önünde resimleri çekilen PKK’lilerin cesetlerini basına servis eden birlik değil miydi saldırıya uğrayan? Güzel bir “intikam” anlayışınız varmış(!)

Ya Başbakan, ya AKP? AB tipi bir hukuk ve rejim sözleri ederken aşırı ırkçılaşan ve Türkçüleşen bir lider ve parti oldu(lar). Şu haliyle AKP, BBP’lileşmiş durumdadır. Yani MHP’nin dindar(!) hali olmuş! Ya bu ülkede zaten bir MHP var, ikincisine ne gerek var? Dışarıda seçilmiş tek BDP’li bir yerel yönetim üyesi bırakmadınız. Şırnak’ta Hasip Kaplan’ın dışında seçilmiş bir üyenin kalmadığından bahsediyorlar. Hem İmralı ve hem Kandil’le müzakere yaptığınız halde, ansızın örgütün liderine (Abdullah Öcalan’a) tecrit uyguladınız. Bütün bunlar kışkırtma ve barışçıl yöntemleri budamak değil midir? Her suçlu (mahkûm) gibi ne olurdu yani avukatlarıyla görüşebilseydi, ya da AB tipi ülkelerde böyle bir uygulamanın olup olmadığına neden bakmadınız? Eğer bu şahsın görüşmeleri çok tehlikeliyse siz neden görüştünüz? Uygulanabilecek ilkeler üzerinde anlaşmak üzereydiniz? Aniden görüşmeleri kestiniz ve operasyonlara başladınız. PKK’nin illegal ve silahlı bir örgüt olduğunu bilmiyor muydunuz? Lideri için etrafı kana bulayacağını tahmin etmediniz mi? Zaten aranan bir örgüt değil miydi, kaybedeceği neyi vardı? Bütün bunları hesaplayamadınız mı?

Bir defa son olayların boyutuna ve 24 askerimizin şehit edilmesine bir isim bulalım. Bu bir SAVAŞ’tır. Ve savaşan tarafları söyleyelim: AKP ve PKK! Türkler ve Kürtler böyle giderse düşmanca hislerle ve nefret duygularıyla donanacaklar. AKP, ABD piyonu Irak Kürt Federe Devleti’nde işbirlikçi Kürt yöneticileri arıyor. Bulabilir de! İran’dan da Kürtlere karşı savaş politikası istiyor. Başarabilir de! Bu daha çok Kürt ve Türk ölecek demektir. Daha fazla nefret duyguları yayılacak demektir. Birlikte yaşama şartlarını ortadan kaldırmak demektir. Ayrılık rüzgârları ekmek demektir. Ne olurdu yani Türkçe eğitim yapılan okulların yanında birkaç Kürtçe eğitim yapılan okul olsa! Kürtçe bu şekilde unutulmasa ve asimilasyon engellense? Zaten resmi dil Türkçedir. Kürtçe eğitim veren okullardan alınan diplomalar geçerli olsa ve oradan mezun olanlar doktor, avukat olsa! İsteyen çocuğunu Türkçe eğitim yapılan okula ya da Kürtçe eğitim yapılan okula gönderse! Ne olursu yani, kıyamet mi kopardı? Bu ülkede ODTÜ’de İngilizce dili ile eğitim veriliyor, kıyamet mi koptu? ODTÜ, Amerikan ya da İngiliz yanlısı insan mı yetiştirdi? Demirel’e sorun bir, size ODTÜ’lüleri anlatsın! Bir İngilize tanıdığınız şeyi kendi yurttaşınıza-sırf Kürt olduğu için-tanımıyorsunuz. Anlaşılan PKK de, AKP de (ordu+polis+idareci) silahlı güçlerle iktidar ve demokrasiyi(?!) arıyor! Bu yol ölüm(ler)e gider! Ve ne yazık ki, ölenler her iki taraftan da kimsesiz Türkler ve Kürtlerdir!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Emperyalizm: Herşey Kâr İçindir (2)



Faiz Cebiroğlu

Emperyalizm, sermaye için, kâr elde etmek için her türlü ahlaksızlığı yapmak demektir. Emperyalizm, kâr için, sınırsızlık, kitapsızlık ve Allahsızlık demektir. Emperyalizm bir artı-emek susamışlıdır.

Orta-doğu’da, Afrika’da ve dünyanın başka coğrafyalarında, ülkeler, ”kâr, kâr, yine kâr” için işgal ediliyor. Libya bunun için işgal edildi. Libya, bunun için, zengin petrolü için, uranyum bombalarıyla yerle bir edildi. Burada herşey kâr içindir! Emperyalizm, kâr için yapamayacağı ahlaksızlık yoktur.

Emperyalizm için, işgal edilen topraklarda, “insan hakları”, “demokrasi” önemli değildir. Emperyalizm için, işgal edilen topraklarda, kurulacak olan rejimin türü de önemli değildir. Emperyalizm için önemli olan, “kâr, daha fazla kârı” sağlayacak ve koruyacak işbirlikçiler bulmaktır. Libya’nın işgali en güzel örnek oluyor. Emperyalizm, Libya’da, Libya halkını ezecek şeriata dayalı bir komprodor düzene çoktan razıdır. Bu düzene, tabir caiz ise, “islami faşist komprador düzeni” demek daha doğrudur. Libya’da işgalle birlikte temelleri atılan bu “islami – faşist komprador düzenin temsilcileri aynı zamanda, emperyalizmin Libya’daki ajanları oluyor. Bunların görevleri açıktır: Emperyalizme hizmet etmek ve emperyalizmin Libya’daki “yerli hizmetçileri” olmaktır.

Libya’nın işgali ve ilerde Libya’da kurulacak olan rejim, bu çerçeve içerisindedir. Bu çerçevede öncelik. “önce petrol, sonra insan” oluyor. Bu çerçevede öncelik, “once kâr, sonra Libya halkı” oluyor. Bu çerçevede öncelik, hızlıca bir “komprodor ajan tabakası yaratmak ve yağmacı emperyalist petrol şirketlerini Libya’ya yerleştirmek oluyor.

Libya, bunun için işgal edildi. Libya, bunun için uranyum bombalarıyla yerle bir edildi.

Tekrarlıyorum, emperyalizm için işgal / savaş, yeni pazarlar elde etmek, halkları birbirine kırdırmak ve bu ülkeleri siyasi ve ekonomi olarak kendi egemenliği altına almak oluyor. Bu anlamda, Libya, emperyalist barbarlar tarafından yağma edilirken, hem Libya halkı, hem de Kuzey Afrika halkları açlıktan öleceklerdir. Bunu şimdiden yazıyorum. Haber veriyorum.

Emperyalizm budur. Emperyalizm, aşırı kâr oluyor. Emperyalizm, “artı- emek susamışlığı oluyor.

Bu çerçevede, emperyalizm için, ne demokrasi, ne insan hakları ne de eğitim önemlidir. Emperyalizm için önemli olan, kâr, kâr ve yine de kârdır.

Parantez açıyorum: Kaddafi dönemindeki eğitim, hem Kuzey Afrika, Orta-Doğu hem de tüm Avrupa ülkelerinden çok daha ilerdedir. Kaddafi döneminde eğitimin ücretsiz olması bir yana, Libya halkının yüzde 90’nı okuma yazma biliyordu, bunu da belirteyim.

Devam ediyorum. Evet, tüm bunlar emperyalist barbarları ilgilendirmiyor, ilgilendirmez. Zira emperyalizm için tek ilgi: kâr, kâr ve yine de kârdır.

Libya bunun için işgal edildi. Libya, kâr vr aşırı kâr elde etmek için işgal edildi.

Emperyalizm tarihsel olarak budur. Emperyalizm dün de buydu, bugün de budur.

Şimdi, bunları tekrar hatırlamanın zamanıdır.

Şimdi, Lenin’in ”Emperyalist” kitabını tekrar okuma zamanıdır.

Şimdi, emperyalizme, siyonizme ve onlarlın yerli yardakçılarına karşı enternasyonalist devrimci olma zamanıdır.

Kemalizm Renk Değiştiriyor




Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Halen Türkiye’de ve Dünya’da birçok Türkçe okullar açılmakta, bu okullarda her sabah 7 yaşındaki çocuklara “Türküm” ile başlayan ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ifadesiyle biten “Andımız” ve İstiklal Marşı söylettirilmektedir. Yani Türk-İslam sentezi olan resmi ideoloji aynen devam etmektedir. Sadece kara olan rengini ak olarak değiştirmiştir.

Türkiye’de Kemalist düzen yeniden inşa ediliyormuş gibi bize yutturmak istiyorlar. Aslında, postalcı-siyah cüppeli Kemalizm ile takunyacı-yeşil cüppeli Kemalizm yer değiştirmektedir. Özü aynıdır. Yani bukalemun gibi renk değiştirmektedir.

Çukurca’da meydana gelen çatışma sonucunda 24 asker ve PKK kaynaklarınca açıklanan 7 militan maalesef hayatını kaybetmişlerdir. Ne yazık ki halkların yoksul çocukları ölmeye hala devam ediyor.

Olayın hemen ardından Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinde çeşitli sol argümanları ve hatta PKK renklerini çağrıştıran resimler birdenbire birçoğu Türk Bayrağı resimlerine dönüşüverdi.

“Şehitler ölmez vatan bölünmez” gürültüsü içerisinde “Deniz Feneri” sanıkları sessiz-sedasız tahliye oluverdiler.

Ülkemizin ne kadar büyük bir oyunun içinde olduğunu iyi düşünmemiz gerekir. Öyle anlaşılıyor ki, siyah Ergenekon ile yeşil Ergenekon yer değiştirmişlerdir.

Ülkemizde yargı bağımsız değildir ve güven vermemektedir. Gerek yargı organlarınca ve gerekse güvenlik güçleri tarafından halklara çifte standart uygulandığı görülmektedir. Ergenekon, Karargah Evleri, KCK, Deniz Feneri vb.

Halen “Türk Milleti” adına hüküm veren yargı kararları Demokles’in kılıcı gibi birçoğumuzun ensesinde durmaktadır. Bunu bizzat olarak ben yaşamaktayım. Daha önceki yazılarımdan açıklamıştım. Bu defa kısaca tekrar buraya aktarmak istiyorum.

Son bir yıl içinde yazdığım makalelerin bir çoğu Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından incelemeye ve soruşturmaya tabi tutuldu. Bununla da yetinmeyerek bazılarını mahkeme safhasına dönüştürmüş bulunmaktadır. Türk yargısı tarafından bir çok davanın sonuçlanması yıllarca sürdüğü halde benim davalardan üç tanesi jet hızıyla 6 ayda karara bağlandı. Bunlardan biri 3000 TL. ile cezalandırma, biri cezayı erteleme, birini de zaman aşımından davanın düşmesine adı geçen yargı organı tarafından karar verildi. Devam eden 7 soruşturmanın ise, kaç tanesinin dava safhasına dönüştüğünü halen ben de bilmiyorum.

O nedenle, internet üzerinden yayın yapan birçok site ile gazete ve dergiler haklı olarak bazı yazılarımı yayınlamadılar.

Çünkü yayınlayan gazete ve dergi sahipleri hakkında ilgili C. Savcılığı tarafından soruşturma ve davalar açıldığını, bazı site editörlerinin filtrelenmekten korktuklarını öğrenmiş bulunmaktayım. Bu yazılarımdan dolayı bazı dostlarımın hakkında soruşturma yapılmış, kimisi hakkında dava açılmış ve kimisi de yayınlamaması için dolaylı olarak uyarılmıştır. Bu dostlarımın çok haklı olarak yayınlamamalarını doğru buluyor, bundan sonra da riskli gördükleri yazılarımı yine yayınlamamalarını öneriyorum.

Dolayısıyla iki yıl önce yaklaşık 25 site ile 5 gazete ve 3 dergide yayınlanan yazılarım, bu gün ancak, 5-6 site ve bir gazetede yayınlanabiliyor. Yayınlayan bu sitelerin 3’ü Türkiye üzerinden girişi yasaklanan web sayfalardır.

Evet, Kemalizm renk değiştiriyor. Ancak, özü ve uygulamaları hiç değişmiyor, aynen devam ediyor.

Gerçekten de “Dokunan yanıyor”, ama bizler yansak da yine dokunmaya devam edeceğiz.

“Türk Milleti” adına hüküm veren yargı kararları Demokles’in kılıcı gibi ensemizde durmasına rağmen, yine de Sayın Çetin Altan’ın deyimiyle “enseyi karartmayalım”

-----------

NOT: Bu satırları yazdığım sırada Van’da şiddetli bir depremin meydana geldiği ve çok sayıda insanımızın hayatını kaybettiğini haberini üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım. Ölen insanlarımıza rahmet, yaralılara da acil şifalar dilerim. (ME)

18 Ekim 2011 Salı

‘Biutiful’: Uykuları Kaçıran Bir Film ve Mülteci Yıllarım*



“‘Biutiful’da kahramanın kaçak işçiler ile polis arasında rüşvet trafiğinden hayatını kazanması sırasında yaşadığı trajik olaylar, onlarca uzak doğulu işçinin tıkıldıkları evde gece sızan gazdan zehirlenip ölmeleri, patronun cesetleri mafya yardımıyla denize atması bir başka olayda da polisin göz yummak için rüşvet aldığı halde Afrikalı kaçak işçileri işportacılık yaparken yakalamaları, beni geçmiş mülteci yıllarıma götürdü.“


Adil Okay
okayadil@hotmail.com

Bir film seyrettiğinizde, beğeninizi -eleştiri hakkınızı saklı tutarak- nasıl ifade edersiniz? Örneğin “İyi yapılmış bir filmdi ama… , oyuncular çok iyiydi, film müziği muhteşemdi ama…” v.s. diyerek. Bunun yanı sıra hepimizin ‘ama’sız beğendiği favori filmler vardır. Klasiklerden değil, son yıllarda yapılan filmlerden söz ediyorum. Bitince bir süre bizi yerimize mıhlayan, sinemadan çıktıktan sonra bile sahneleri, diyalogları kafamızın içinde dönüp duran filmler. Son yıllarda pek çok yerli, yabancı film izledim. Hatta itiraf edeyim, kaçırdığım filmleri mahalle bakkalından korsan DVD olarak alıp, izlediğim de oluyor. ‘Örneğin Michel Leclerc’in 2010 Fransız yapımı son filmi ‘Diğerlerinin İsimleri’ni (Le Nom Des Gens) korsanların yardımıyla orijinal diliyle seyrettim. Ayrıntıları iyi veren, tabuları ti’ye alan, ırkçılığa ve burjuva aile ilişkilerine karşı soru işaretleri bırakan başarılı bir filmdi ‘Diğerlerinin İsimleri’. Ama ne o, ne son bir yılda gördüğüm diğer filmler, hiç biri beni Anuş Pazarcıyan’ın tavsiyesi üzerine izlediğim, ‘21 Gram’ın yapımcısı İnarritu’nun “yeni bir baş eseri” sayılabilecek 2010 Meksika- İspanya ortak yapımı ‘Biutiful’ kadar etkilemedi. Bu filmi ‘ama’sız beğendim. Son bir yılda izlediğim en iyi film olarak da seçtim.

“İnarritu yeni filminde Uxbal’i odak alan bir öykü çerçevesinde, sınıflara ayrılmış bir toplumda ‘en alttakilere’ çeviriyor kamerasını. Onların zenginlik içindeki yoksullukta hayata nasıl tutunmaya çalıştıklarını, onlar için hayatla - ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu anlatıyor.”

Biutuful’da, sade bir İspanyol vatandaşı olan Uxbal’in küçük üçkâğıtçılıklarla hayatını kazanması anlatılırken, olaylar bizi görmek istemediğimiz gerçeklerin içine sokuyor. Avrupa’nın bir diğer deyişle kapitalizmin kan emici yüzünü doğallık içinde görüyoruz. Hiçbir abartmaya kaçmadan. Binlerce sayfa bilimsel analizin, araştırma yazısının yapamadığını hiç sıkmadan (film iki saatten fazla sürüyor) bazen çok açık, bazen çağrışımlarla, küçük büyük olaylar zinciriyle kalbimize ve beynimize nüfuz ettiriyor. Yoksulluk, sosyal güvencesizlik, ırkçılık, göçmen işçilerle ‘kâğıtsız’ mültecilerin insanlık dışı koşullarda çalıştırılması, yiten değerler... İnarittu, klasik politik sinemada olduğu gibi tek bir şok mesajla filmi bitirmiyor. Brezilyalı Rocha ile Yılmaz Güney’in politik sinemada yaptığını yapıyor. Film boyunca izleyicinin beynine -Ulus Baker’in ifadesiyle- milyonlarca şok zikrediyor. Ya da bana öyle geldi. Örneğin filmin kahramanı yolda yürürken önünden bir politikacının fotoğrafıyla süslenmiş bir taksi geçiyor. Bu bana hemen 12 Haziran seçimleri öncesi yaşadığım gürültü ve görüntü kirliliğini ve burjuva politikacıların yalan vaatlerini anımsatıyor. Bir başka sahnede devasa iki fabrika bacası görülüyor. Aklıma hemen bu yaz ziyaret ettiğim Gökova körfezinde –o cennet mekânı çirkinleştiren- HES bacaları ve tüten dumanlar ile Kütahya’da bir avuç altın uğruna siyanürle zehirlenen işçiler düşüyor. Ama en trajik olanı; hemen hepsinin hayat romanı birbirine benzeyen, farklı zaman ve mekanlarda yollarımın kesiştiği kaçak işçilerin dramı.

Biutiful beni mülteci yıllarıma götürdü


12 Eylül faşist darbesinden sonra başlayan mültecilik yıllarımda hemen her milletten yüzlerce kaçak işçi tanıdım. Uzun zaman Türkiyeli politik mültecilerin ücretsiz tercümanlığını yaptım. Tabi arada ‘politik’ olduğunu söyleyen ekonomik mültecilerin de sorunlarıyla ilgilendim. Öyle ki ziyaret ettiğim konfeksiyon atölyelerinde hemen bana doldurmam için bir dosya uzatılır ya da Fransızca dilekçe yazdırırlardı. Günün birinde bir arkadaşımın atölyesinde, Çinli bir kadın için yabancılar polisine mektup yazmıştım. Yaptığım iş karşılığı para almayışıma şaşıran o yoksul kadın bana Çin’den gelen, kurutulup vakumlanmış bir tavuk kemiği hediye etmişti de şaşırma sırası bana gelmişti. Yine Paris’te kaçak çalışan uzak doğulu göçmen emekçilerin evlerini ziyaret etmiş, Çin mafyasının getirip daracık evlere hapsettiği ve yol parası v.s. borçlarını ödemeleri için yıllarca günde 15 saat karın tokluğuna çalıştırdıkları işçilerle tanışmıştım. Koşulları, Türkiyeli kaçak işçilere göre çok daha kötüydü. Süreç içinde bu trajik gerçeklere şaşırmamayı, Avrupa’nın tüm ülkelerinde kaçak işçilerin istismarının yaşandığını öğrendim. Onların oturum ve çalışma kartı alabilmeleri için düzenlenen kampanyalara, eylemlere katıldım. Sabahın beşinde yabancılar polisi önünde ücretsiz tercümanlık yapmak için sıralara girdiğim, Irkçı ya da işgüzar memurların zorluk çıkarması üzerine kavga edip polis zoruyla dışarı atıldığım günlerim oldu. Paris’in banliyösü Bobigny valiliği önünde, ‘başvuru’ formu alabilmek için geceden yatak döşek alıp, çoluk çocuk kuyruğa girenleri görüp üzüldüm. Velhasıl hayatımın bir döneminde bu tür gözlemlerim çok fazla oldu. Biriktirdiğim iyi - kötü anılar, şiir ve öykülerime de yansıdı. O yıllardan kazancım, anı biriktirmenin yanı sıra, terk ettiğim Paris’e yılda bir kez gittiğimde, yolda karşılaştığım, bir zamanlar ücretsiz tercümanlıklarını yaptığım o işçilerin bana ikram ettikleri expresso oldu.

İşte, ‘Biutiful’da kahramanın kaçak işçiler ile polis arasında rüşvet trafiğinden hayatını kazanması sırasında yaşadığı trajik olaylar, onlarca uzak doğulu işçinin tıkıldıkları evde gece sızan gazdan zehirlenip ölmeleri, patronun cesetleri mafya yardımıyla denize atması, bir başka olayda da -polisin göz yummak için rüşvet aldığı halde- Afrikalı kaçakları işportacılık yaparken yakalayıp sınır dışı etmesi, v.d. beni geçmiş mülteci yıllarıma götürdü.

Belki de bu duygular yumağında, İnarittu’nun son filmi beni fazlasıyla etkiledi.

İnsanlık ayıbının karaya vurduğu an


Hatırlarsanız Aralık 2007’de, Avrupa'ya gitmek isteyen Filistin, Somali ve Irak uyruklu olduğu belirlenen 85 mülteciyi taşıyan tekne, İzmir'in Seferihisar ilçesi yakınlarında batmış ve 53 ceset karaya vurmuştu. Toplam 85 mültecinin umut yolculuğu, Seferihisar açıklarında facia ile sona ermiş, bu olay üzerine ben de ‘İnsanlık Ayıbı Karaya Vurdu’ başlıklı bir makale yazmıştım. Bu mültecilerin yaşadığı ne ilk trajediydi ne de son oldu. Yine mevsimlik işçileri taşıyan bir yük kamyonunun Tarsus hemzemin geçitte trenle çarpışması sonucu onlarca işçi ölmüş ve o zaman insanlar, önlerinden hemen her gün geçen bu gerçekle yüzleşmişlerdi. Bu katliam üzerine de ‘Devlet Kazası ve Katil kim’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu trajediler dünyanın her yerinde ve yıllardır sürüyor. Seferihisar veya Tarsus ilk değildi, ne yazık ki son da olmadı. (Okuduğunuz bu yazıyı kaleme aldığım sırada ajanslara yine benzer haberler geçiyordu.) Bu konuda insan hakları örgütleri yıllardır raporlar yayınlıyor, dünyayı ve dünyayı yönetenleri duyarlı olmaya çağırıyor. Biz ise ancak yanı başımızda cesetleri görünce uyanıp, ‘ne oluyor’ diye soruyoruz. Bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için altını çizmek gerek ki: Ortalama bir Avrupalı da bu trajediler karşısında bizden çok daha duyarlı değil. Avrupa ülkeleri de insan hakları, özellikle zenginliklerinin bir kaynağı olan ‘ötekilerin’ hakları konusunda çok temiz değil. İnarittu’da bunu anlatıyor zaten.

Norveç’te katliam ve Avrupa’da ırkçılığın yükselişi

En son Norveç’te Breivik adlı bir ırkçı - faşistin yaptığı katliam da aslında aynı konu kapsamında değerlendirilebilecek trajik bir sonuçtur. Avrupa’nın postmodern ‘çokkültürcülük’ politikasının (çokkültürlülük değil) iflasının, sermaye birliği olan AB’ye üye ülkelerdeki baharın kışa dönüşmesinin, neoliberalizmin derinleştirdiği eşitsizliğin, işsizliğin, aşsızlığın ve bunun müsebbibi olarak ‘ötekilerin’ işaret edilmesinin yarattığı nefretin sonucu. O katledilen gençler için ağıt yakan, ırkçılığı protesto eden yüz binler ne yazık ki bu dünyada politikayı belirlemiyor. O yüz binler, on yıllar boyunca susup oturmanın ne sonuçlar vereceğinin sorgulamasını henüz yapmıyor. Hükümetlerinin on yıllardır sermayeye ‘ucuz işgücü’ kazandırmak amacıyla göçmenleri davet ettiğinin, kaçak-kayıtsız çalışan işçilere göz yumduğunun farkında değil. Hrant Dink katledildiğinde de, ‘hepimiz Hrant’ız’ diye yüz binlerce namuslu insan sokaklara dökülmüştü. Ancak Türkiye’de de politikayı belirleyen o yüz binler değil, Hrant’ın katiliyle Türk bayrağı önünde poz veren güvenlik güçlerinin Türk- İslam sentezcisi ağa babalarıdır. Sivas katliamı katillerinin avukatlığını yapan yeni – Osmanlı’cı akıl hocalarıdır. Türkiye’de Hrant’ın katline davetiye çıkaran ‘bol maaşlı gazetecilerin’ de, Sivas’ta 35 aydını yakan şeriatçıların da, mevsimlik Kürt işçilerini Karadeniz’de linç etmeye kalkışan ırkçı faşistlerin de ruh hali ve argümanları, Norveç kasabı Brejvik’ten çok farklı değildir. Kapitalizmin yarattığı ekolojik ve sosyal sorunlar derinleşip, umutsuzluk ve çaresizlik yeşerince, bundan nemalanan gerici güçlerin hedefi de göçmen emekçiler ve tüm ‘ötekiler’ olacaktır.

İşte Biutiful’da “anlatılan hayatlar, hemen hiçbir şansı ve geleceği olamayan” insanların hayatları. Seferihisar’da cesetleri kıyıya vuran mülteciler gibi, kamyonlarla işe götürülüp getirilen, sosyal güvencesiz çalıştırılan mevsimlik işçiler gibi, kış sabahları amele pazarında donmuş vaziyette bekleşen işçiler gibi, oğluna dershane parası bulamadığı için intihar eden anne gibi… Ve bu hayatlar sadece İspanya’da ya da Türkiye’de değil, şu veya bu farkla tüm kapitalist dünyada yaşanıyor.

Gözlemlerimden birkaç örnek daha vereyim: Atina’da sabah erken saatlerde amele pazarına giderseniz moralsiz, üstleri başları perişan bekleyen Türk işçilerini görebilirsiniz. Aynı manzarayı farklı biçimlerde Paris’te, Londra’da, Amsterdam’da da görmeniz olası. Son yıllarda Türklerin, Kürtlerin yanı sıra Balkan ülkelerinden gelen işçiler de o ‘amele pazarlarında’ görülmeye başladılar. Keza kaçak çalışan fahişelerin de kimlikleri değişti. Örneğin en son Paris ziyaretimde, 10. bölgede ‘müşteri bekleyen’ Afrikalı kadınların yanı sıra, Balkanlardan gelen genç kızların çoğaldığını, 13. Ve 20. bölgede ise uzak doğulu seks kölelerinin mafya ve Fransız polisinin işbirliğiyle köşe başlarına yerleştirildiğini gördüm. Ama beni en çok sarsan manzara, Hollanda’da cadde üzerindeki vitrinlerde yarı çıplak yatan fahişelerin, gelene geçene gülümseyip müşteri çağırmalarıydı. İşte İnarittu’nun Biutiful’u, bende bu anıları canlandırdı.

Küreselleşmenin bu çirkin yüzüne, ‘Postmodern yaşamın renkleri’ diyerek ‘hoş görüyle’ yaklaşmamız mümkün mü?

‘Çaresizlik içinde dayanışma’

Güney dergisinin son sayısındaki yazısıyla beni bu filmi izlemeye teşvik eden Anuş Pazarcıyan, “Yine de umutsuz bir film değil Biutiful.” diyor. Pazarcıyan’a teşekkür edip ondan bir alıntıyla sonlandırıyorum yazımı. Ve hepinizi bu hüzünlü görsel şölene, ‘Biutiful’u izlemeye davet ediyorum:

“O çaresizlik içinde bile insanlığın, insani dayanışmanın mümkün olduğunu görüyoruz. Uxbal, yakalanıp Afrika’ya geri gönderilen kaçak işçinin gebe eşine ve çocuklarına açıyor daracık evini, paylaşıyor. Ve o Afrikalı kadın emekçi, anne sevgisini paylaştırıyor Uxbal’ın çocuklarına. Yoksulun paylaşacakları şeyler de var: İnsanlıkları, dayanışmaları, sevgileri. (…)Bir çağrı bu film: Büyük insanlığın gerçekliğine gözlerini kapamamaya bir çağrı. O Avrupa’nın cicili bicili, koca AVM’li koca şehirlerinin (burada Barselona) koca turistik meydanlarında alış verişe çıkan, kapuçino’larını, latte’lerini, kokteyllerini yudumlayan insanlara, yanı başlarında seyyar satıcılık yapan, belki gelip dilenen insanların, insan olduğunu hatırlatan, onların durumunu anlamaya çalışmaları çağrısı yapan, çığlığını atan bir film.”

Ağustos 2011


http://www.adilokay.com/

------------

*Güney Kültür Sanat Dergisi. Ekim- Kasım-Aralık 2011. S.58


1- Anuş Pazarcıyan, Sinema Notları, Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, no: 57, Temmuz- Ağustos- Eylül 2011.
2- http://www.guneydergisi.com/images/stories/g43dosyalar/insanlik_ayibi.pdf
3- http://77.79.79.245/bianet/bianet/71346-katil-kim

-------------
Biutiful. Meksika/ İspanya 2010
Yönetmen: Alejandro Gonzales İnarittu
Senaryo: Alejandro Gonzales İnaritu ve Nikolas Giacobone
Oyuncular: Javier bardem, Maricel Alvares, Hanaa Bouchaib, Estrella, Eduard Fernandez, Cheikh Ndiaye…

İCATLARDA TERÖRİZM FANTAZİLERİ



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Her türlü buluşla gelişen dünyada ve hatta insanoğlunca bulunacak yeni dünya’larda (gezegenlerde) yaşamın anlamı daha fazla belirginleşiyor. İnsanoğlu daha fazla yaşamak istiyor ve elinden gelirse ölümsüz olmak istiyor. Gün geçmiyor ki yeni bir alet bulunmasın, yaşamımıza girmesin! Her yeni buluş dünya yaşamında insanı daha rahat ve zevkli bir ortama (yaşama sevincine) sokabilir. Bu buluşların canlı yaşamında yararlı birer fonksiyon üstlenmeleri şartıyla tabii. Üstelik bu buluşların içinde füze, bomba, roket, top, tüfek gibi insanı yok eden silahlar da var. Buluşların bir kısmı insanları (daha doğrusu canlıları) yok etmek için kullanılıyor. Ve insanoğlu bu yeni buluşlara ve yaşamın tadına rağmen savaş(mak)tan vazgeçmiyor!

Ve biz böylesi bir dünyada Kürt halkına hakları olan şeyleri vermemek için savaşıyoruz. Kendi dil ve kültürlerinin özgürce kullanılmasını pazarlık konusu yapıyoruz. Gelin silahı bırakın da, sizle bu konuları konuşalım diyoruz. Dünyanın bu kadar modernleştiği bir çağda insanlara ırklarından dolayı, “bu kadarını kullanamazsınız, kendinizi yok edin, asimile ettirin, Türkleşin,” demek ne kadar akıl içerir? Böyle bir şeyin pazarlığı, müzakeresi olmaz! İnsanın doğuştan, yaratılıştan (Tanrıdan) gelen özelliklerini reddetmek, yok etmek, insanın varlık nedenine karşı oluştur. Bunun size yapılmasını istemezseniz, siz de başkasına yapmazsınız! Siz silahların bırakılmasını, PKK’nin demokratik siyasete kabulünü pazarlık konusu yapabilirsiniz. Terörü bitirmek için her türlü müzakereyi yapabilirsiniz, buna dediğimiz olmaz! Ama Kürtlerin doğuştan (yaratılıştan) gelen haklarını PKK ile, PKK’nin silah bırakmasıyla, teslim olmasıyla şarta bağlayamazsınız! Biri bir halkın (insan olmanın) sorunudur, diğeri bir örgüt sorunudur.

Sadece Somali veya Filistin diyemezsiniz! Sadece Somali dersek, Diyarbakır, Mardin, Siirt’in kimsesiz çocuklarını unutmuş oluruz. Ya da onları sevmediğimizi! Sadece Filistin de diyemeyiz! Tabii ki Filistin! Ama yadsıdığımız Kürtleri de unutamayız! Kürtlerin de doğuştan kazandıkları insan haklarını fantazi veya savaş unsuru sayamayız! Bu haklar müzakere dahi edilmemelidir, verilmelidir! Silah, terör buna engel olmamalıdır: Çünkü bir insan hakkıdır! Önce içimizdeki kanı durdurmalıyız. Bu (kan dökme) olmamalı, olamaz! Her seferinde Kürt’ün geçtiği yerde Türk dersek, bir olumsuzluk vurgularız. Türk veya Kürt birbirinden üstün değildir! İnsandırlar ve hakları olmalıdır!

Her seferinde Filistin veya Somali dersek kendimizi yadsımış oluruz! Kendimizi sömürge yapamayız! Tabii ki Bağımsız Filistin ve Demokratik Somali! Ama Türkiye’yi unutamayız! İnandırıcı olmayız yoksa? Bunu da ancak Kürt kompleksini atarak yapabiliriz. Bizim kardeşlerimizdir dersek ve kabul edersek… Ama, fakat derseniz, samimiyetsizlik orada başlar işte! Silah, terör, PKK, katil filan derseniz Kürt haklarını göremezsiniz! Bağımsız düşünmeniz gerekir! Kimse bu saatten sonra (dünyanın bu ilerleyen teknolojisinde) zorla asimilasyona uğratılamaz! Ve esasında bunu (asimilasyonu) toptan reddetmek gerekir! Adalet, demokrasi, insan hakları erdemlerine sahip çıkarak insanileşebiliriz. İcatlar barış ve insani değerlerde kullanılınca önem taşırlar.

11 Ekim 2011 Salı

Mazlumların Diyarı Yasaklanamaz!




Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Yaklaşık beş yıl önceydi…

Köyümüzün ve çevre köylerinin tanıtımı ile Dersim bölgesindeki kültürel araştırmalar, haber ve siyaset gündemini kapsayan bir web sayfasının kurulması için yurt dışında-içinde bazı hemşerilerim benden teknik destek istediler. Ben de web konusundaki amatörce olan bilgilerimle bu isteği seve seve kabul ettim.

Site logosuyla ilgili olarak; aynı zamanda Gomanlı olan (Seydan-Teman Mezrası) Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ın anısını bu sitede yaşatmak için Dersim direnişinin önderi Seyit Rıza’nın yanında Mazlum’un resminin de eklenmesini bir hemşerim önerdi. Böylesi bir öneri elbette gurur vericiydi. Bu öneri üzerine ben de site logosundaki sloganı “Mazlumların Diyarı” olarak düzenledim.

İnternet üzerinden yaptığım araştırmada goman ve koman isimleri başkaları tarafından kullanıldığı için önüne web sözcüğü ekleyerek www.gomanweb.com etki alanı adıyla satın aldım. Sitenin resmi bir sıfatı olmadığı için sadece bir iletişim formunu yerleştirmeyi yeterli buldum.

Amatörce bir çalışma ve dayanışma ürünü olan bu site zamanla gelişti ve yüzden fazla yazar kadrosuyla buluştu. En önemli gelişme ise; profesyonel, amatör ve çok acemi yazarları bu sitede buluşturmak sevindirici bir olaydı. Amatörce ve acemice yazanlar bu gün birçok prof unvanlı yazarlara taş çıkartırcasına muazzam ürünler sergiliyorlar.

Bununla da yetinmeyip, bu defa; farklı siyasi çizgilerde olan birçok devrimci, sosyalist, komünist örgüt hatta bu örgütlerden türemiş bazı fraksiyonlara yakın olan yazarlar ile sosyal demokrat, yurtsever, liberal, kemalist ve ulusalcı görüşlere sahip yazarlar da kadrosuna eklendi.

Özetle; halkların hassasiyetlerini göz önüne alarak hakaret, küfür, tehdit ve iftira içermemesi kaydıyla yazarlar kadrosunu yüzden fazla bir düzeye çıkardı.

Sitenin grafiği her geçen gün artıyordu. Bazı günlerde 6000 sayfa tıklamaya çıkabiliyordu. Ortalama ise 3500 sayfa tıklanmaktaydı.

Tüm bu gelişmelere karşı siteyi yeni modül ve bileşenlerle durağandan hareketli sisteme geçirmek zorunlu oldu. Bunun için yurtdışında-içinde bulunan birkaç hemşerimiz ile dostlarımızın kendi aralarında topladıkları küçük miktardaki paraları birleştirip sitenin yıllık kirası da dâhil olmak üzere tüm masrafları ödenmektedir.

Dolayısıyla sitedeki onbinlerce dokümanı yeniden web üzerinden yüklemek çok zaman alacağından dolayı yerine yeni bir etki alanı ismini daha satın alarak sayfalara link vermek suretiyle yayınını yeni bir site üzerinden gerçekleştiriyorduk.

Yeni web sayfasından dolayı bu Siteyi artık güncellemiyorduk. Ancak, birkaç ay önce gazeteci Ahmet Şık’ın “İMAMIN ORDUSU” kitabı ile Sayın Abdullah Öcalan’ın “YOL HARİTASI” kitapçığını PDF formatından sitenin ana sayfasına eklemiştim.

Ne yazık ki birkaç gün önce “ANKARA 11.AĞIR CM’nin, 21/09/0201 tarih ve 2011/3177 KORUMA TEDBİRİ kapsamında bu internet sitesi (gomanweb.com) hakkında verdiği karar Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca uygulanmaktadır” şeklindeki bir ifadeyle Türkiye üzerinden siteye girişi yasaklanmıştır.

Aynı tarih ve sayılı mahkeme kararıyla Fıratnews ve rojevakurdistan siteleri de Türkiye üzerinden girişleri yasaklanmıştır. Üç sitenin aynı tarih ve sayılı kararla kapatılması düşündürücüdür.

Her gün bu tür kararlarla yüzlerce sitenin yasaklandığını tahmin etmek zor değildir. Öyle anlaşılıyor ki, yeni gomanweb’i de yasaklayacaklardır.

Bu üç sitenin hangi gerekçeyle yasaklandığını bilmiyorum. Ancak, gerekçesi ne olursa olsun bu çağ dışı yasakçı zihniyete karşı başta aydınlar olmak üzere demokratik kamuoyunun mücadele etmesi gerekir.

Hangi gerekçeyle olursa olsun bu tür kapatmalar çağ dışıdır ve kabul edilemez.

Daha önce birçok blok siteleri ile YouTube gibi sosyal paylaşım sitelerini de aynı yöntemle Türkiye üzerinden filtrelemek suretiyle yasaklamışlardı. Bu tür yasakların hiçbir işe yaramadığı görüldü ve internet kullanıcılar çok tecrübe kazandılar.

Bu günkü teknik gelişim ile filtrelenen sitelere çok rahat bir şekilde girilebileceğini herkes öğrendi. Örneğin; mahkeme kararıyla yasaklanan gomanweb sitesine bazı filtre kırıcı siteler üzerinden ya da bilgisayarınızdaki DNS ayarlarında yapacağınız küçük bir değişim ile filtreyi kırarak her yerde siteye girebilirsiniz.

Aşağıya kopyaladığım yasaklı gomanweb sitesine tıklayarak siteye girebilirsiniz. Bilmeyenler ise bu linki tıklayarak deneyebilirler.

http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/http://www.gomanweb.com/index.htm

Bu teknik gelişmeler bize gösteriyor ki, MAZLUMLARIN DİYARI yasaklanamaz.

Yasakçı çağ dışı zihniyete ve her türlü baskıya karşı direnerek, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde yolumuza devam ediyoruz, edeceğiz.

8 Ekim 2011 Cumartesi

SAVAŞ AHLAKINDA ÖRSELENMELER



BÜLENT TEKİN
bulenttekin47@gmail.com

Ankara Kızılay’daki (Kumrular Caddesi) üç kişinin ölümünün ve çok sayıda yaralının olduğu patlama ve Siirt’te 4 genç kızın bir araçta öldürülmeleri kabul edilir eylemler değildir. İnsan hafızası bunu kabul etmiyor. İsyan ettirici ektikleri çok! Nasıl olur da yüzlerce insanın geçtiği bir caddede serseri bir bomba patlatılır? Ve nasıl olur da gençliklerini o mütevazı Siirt’te yaşayan 4 güzel kıza kıyabiliyorlardı? Bu iki eylemi yapanlar nasıl bir zihniyet taşıyorlardı, bunlar bir dava insanı olabilirler miydi? Kumrulu Caddesi’ndeki eylemi PKK reddetti. Ancak devletin açıklamaları eylemi PKK’nin yaptığı yönündedir. BDP her iki eylemin soruşturulmasını istedi(ikisini de PKK’nin yapmadığını bildiğinden olmalı saldırıları kınadı). Gerçekten bu iki eylemi PKK mi yaptı yada yine kötü eller imalatı mı? Bu sorunun yanıtının çok ta önemi yok. Ergenekon, derin devlet ya da PKK’nin derini (TAK) yapsa da, PKK veya devlet bu konuda masum da olsalar, savaş ahlakının ve hukukunun kabul etmediği bir durum var.(20 Eylül’de Ankara Kızılay’da yapılan eylemi bir ajansa gönderdiği e-posta ile TAK üstlendi. Daha önceki Ankara-Eskişehir Yolu ve Antalya’daki patlamaları da!)

Kürtleri yok etmek veya Türk devletine boyun eğdirmek için böyle ahlaksız ve hain planlar yapılmaz. Yoldan geçen (hepimizin oğlu, kızı, kardeşi olabilen) masum insanlara, araçlarıyla güle oynaya eve dönmekte olan gençlere ölümü tatırtıyorsunuz. Bu iki vahşi eylemi, savunamayacağından PKK üstlenmemiş olabilir. Savaş isteyen malum devlet organları da belki böylesi vahşi bir eylemi yapmış olabilirler. Birbirinin üstüne yıkılmaya müsait çirkin eylemlerdir. Geçmişte bu tür eylemler oldu, kimse üstlenmese de, devlet bazı failler buldu. Ancak hiçbir şekilde bu tür eylemleri ne PKK ne de derin devlet üstlendi? Ancak bugün TAK diye bir örgüt, eskiden de devlet adına eylem yapan TİT gibi Ankara’daki eylemi üstlendi. AKP’nin ve Erdoğan’ın açtığı savaş nedeniyle artık sivillere karşı olan hassasiyetlerinin(!) bittiğini açıkladılar! Her yer eylem sahası, her yer hedeftir! Ne diyeyim!

Denir ki-polis aracı sanarak-Siirt’teki saldırıyı yapan PKK’dir. Ve tuhaftır ki(!) ölen kızların aileleri BDP eğilimli bilinmektedir. Eğer bu böyleyse PKK’nin büyük bir hata veya yanlış yaptığı ortadadır, eylemin vahşetliğinden “biz yapmadık” demektedir. Diyelim ki araçta polisler olsaydı, bu eylem haklı ve kabul görür müydü? Ve PKK eylemin örtbas edilemeyeceğini bilmiş olmalı ki 21 Eylül’de 4 genç kızın öldürülmesiyle ilgili eylemi, polis aracı sanılarak “yanlışlık yapıldı” şeklinde üstlendi ve ailelerden özür diledi. Tunceli’de de halı sahada top oynayan bir polis ve onu seyretmekte olan eşi öldürülmüştü. Benim bildiğim, yılan dahi su içmekte olan bir insanı sokmaz! Top oynayan silahsız polislere, ya da görevini yapan asker ve polise, sırf üniformasından dolayı saldırmak, pusu kurmak berbat ve anlatılamaz eylemlerdir. Bunları savaş kurallarıyla anlatamazsınız. Herkesin bir ailesi ve seveni vardır. Herkesin bir canı ve yaşama hakkı vardır.

Bu tip kirli eylemleri yaptığı için PKK’nin ve devletin de sicilleri bozuktur. Mesela 11 Eylül 2011’de Hakkari-Şemdinli İlçesinde PKK’li militanların saldırısı sonrasında dört sivilin öldürülmesini devlet yapmıştı. Askerlerin öldürdüğü dört kişiyle ilgili eylemi devlet PKK’nin üstüne yıkmaya çalışmıştı. Devlet te, PKK de bu tür şaibeli olaylara sık sık bulaştı. Bu belirlemeyi yapmazsak doğruları ortaya çıkaramayız. Ankara’daki ya da Siirt’teki eylemi üstlense de üstlenmese de halkın bu eylemleri kimin yapıp yapmadığını bildiğini söylersek kâhin olmayız. Yine aynı şekilde devlet ister kabul etsin/etmesin toplu mezarlardaki katliam sonucu gömülmüş Kürtlerin ya da (11 Eylül)Hakkari-Şemdinli’deki dört sivil yurttaşımızın kimler tarafından öldürüldüğünü halkımız bilmektedir.

İşkenceci generaller veya polis şefleri dünyanın her tarafında suikasta uğrarlar. Bu başka bir şeydir! Çünkü bu tip sona biraz da kendileri neden olmuştur! Fakat devriye gezen bir polis aracına, nöbet tutan bir polise/askere ateş edip öldürmek, caddelerde yürüyen insanları havaya uçurmak izah edilemez. [Yazımı yazdığım bu günde (22 Eylül) Diyarbakır’da Yunus tabir edilen polis ekibine motosikletlerini tamir ettirirken ateş edildi, bir polis şehit oldu, biri polis olmak üzere üç kişi de yaralandı. Yaralı polis te daha sonra şehit oldu.] Bu vahşeti-savaşı kışkırtmak ve barış ortamını yok etmek amacıyla-her kim yapıyorsa-PKK ya da devletin malum organları-Türk ırkçıları ile Kürt ırkçılarını kışkırtmaktan başka bir şey yapmıyorlardır. Oynanan senaryo ile Türk ırkçıları hiddetlenecek, Kürtlerden nefret etme artırılacak ve devletin Kürt sorununu çözmek için atacağı demokratik adımlar engellenecektir. PKK-MİT görüşmelerinin ifşa olmasından, Öcalan-Devlet (hükümet) müzakerelerinin yapılmasından (her iki taraf ta bu görüşmelerin yapıldığını kabul etti) devletin Kürt sorununda tatmin edici kararlar alacağını öğreniyoruz. Dilerim bu karanlık ve vahşi eylemler savaşı esas alan politikalar yaratmaz, Kürtler ve Türkler her türlü kirliliği reddederler!

27 Eylül 2011 Salı

“Asimilasyon bitti” Aldatmacası



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Başbakan Sayın Recep T. Erdoğan gözümüzün içine baka baka “Asimilasyon bitti” deyip, bizleri aldatmaya devam ediyor. Hâlbuki, yürürlükteki yasal mevzuatlar asimilasyona yönelik içeriklerle doludur.

Her şeyden önce mahkemeler “Türk Milleti Adına” kararlar veriyor. Bu mahkemelerde yargılanan Türklerin dışındaki azınlıklar için verilen kararlar ne kadar adil olabilir?

Halen her sabah ilköğretim okullarında “Türk’üm…” diye başlayan ve “Ne mutlu Tük’üm diyene!” cümlesiyle biten “Andımız”ı söylemeye devam ediyoruz.

Devletin birçok kurum ve kuruluşlarının ismi “Türk” olarak anılmaktadır. Hatta birçok vakıf, dernek vb. kuruluşların ismi de ırkçılığı çağrıştıran “Türk” ismiyle kurulmuşlardır. Türk Bayrağı, Türk Telekom, Türk Hava Yolları, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Tabipler Birliği … gibi. Köylerimizin, beldelerimizin ve şehirlerimizin orijinal simlerinin hala iade edilmemesi de asimilasyonun boyutunu ortaya koymaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, “Türkiyeleşme”nin T’si bile ortada yok. Buna rağmen Başbakan; “Asimilasyon bitti” diye bizi kandırmaya devam ediyor. Tıpkı “mahkeme kararına saygılıyız” demagojisini yaptığı gibi.

ABD ve AB’nin baskısıyla azınlıklar konusunda birkaç kırıntı yasal düzenleme ile “Asimilasyon bitti” yaygarası yapılmaktadır. Artık halk bu tür aldatmacalara inanmamaktadır.

Denebilir ki; “halk bu tür aldatmacalara inanmıyorsa, o zaman bu günkü anketlere göre AKParti Hükümeti yüzde 52 oy nasıl alıyor?”

Maalesef alıyor. Çünkü karşısında gerçek alternatifler yaratılamadı.

Diğer taraftan genel başkan Kılıçdaroğlu’nun suyunu ısıtmak için hiziplerin birbirleriyle yarıştığı muhalefet partisi CHP ise, kendi iç sorunlarından dolayı AKParti Hükümetine muhalefet yapamamaktadır.

Başbakan ve yandaşları ise; Somali, Filistin, İsrail, Suriye, Libya, Kıbrıs üzerinden göstermelik çıkışlar yaparak gündemi kendi lehine çevirmek için halkı aldatabiliyor.

Başbakan’ın bu günkü duruşuyla Kürt sorunu başta olmak üzere ülkenin birçok önemli sorunlarına demokratik çözümler üretemediği, çözümden çok çözümsüzlük oyununu oynadığını artık hepimizin görmesi gerekir.

Öyle ise, ne yapmalıyız? Nasıl bir alternatif yaratmalıyız?

Her şeyden önce 12 Haziran 2011 seçiminden başarıyla çıkmış bulunan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku milletvekilleri mecliste bir an önce yerini almalıdır. Çünkü Kamuoyunda böyle bir beklentinin yaratıldığı yönünde ciddi belirtiler olduğunu düşünüyorum.

Blok bileşenleri genişletilmiş yeni bir oluşum için başlattığı çalışmalarını hızlandırmalıdır.

Bu defa Türkiye’nin tüm farklılıklarını kucaklayabilecek bir örgütlenmeye yönelmelidir. Bu örgütlenme sadece sol içindeki fraksiyonel örgütlerle sınırlı kalmamalıdır. Ülkemizdeki cinsiyetsel, sınıfsal, inançsal ve kültürel temeldeki demokratik kitle örgütlerini de kapsamalıdır.

Eğer alternatif olarak güçlü bir siyasi oluşum gerçekleşebilirse, ülkemizin içine düştüğü bu kan ve gözyaşı denizinden kurtulması mümkündür. Aksi halde kan ve gözyaşı deryasından meçhul bir geleceğe sürüklenebiliriz.
---------------

Web sitesi: http://www.gomanweb.net/

SURİYE’DE BAHAR OLACAK MI?



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar El Esad’ın yeğeni (kuzeni?) Rami Makhlouf’a (eşi ve çocuklarıyla birlikte) “devletin menfaatleri doğrultusunda” (17 Ocak’ta) verilen “Kıbrıs Cumhuriyeti Vatandaşlığı”-belki Türkiye karşıtlığından olacak!-Rum Bakanlar Kurulu’nca geri alındı. Gerekçe olarak Türkiye ile olan iyi ilişkiler gösteriliyor. Makhlouf’a alınan bu karar tebliğ edilecek ve onun da itiraz hakkı olacak.

Suriye Esad Hanedanı babadan oğula geçen faşist bir hanedanlıktır. Oğul Beşar ne kadar da Avrupai (giyim kuşam ve tüketim mallarında) gösterişler sunsa da halkını katleden bir katildir. Hiçbir gerekçe insana halkını katletme haklılığı vermez. Onun da iktidarı bırakacağı günler mutlaka gelecektir. Baas Partisi tek parti tek parti iktidarı yerine (oysa Suriye’de Baasvari çok sayıda çakma muhalefet partileri vardır) çoğulcu rejime geçerek makyaj yenilemek istiyor. Belki de Beşar Esad, Baas Partisi’ni bile harcayarak “iktidar”da kalmanın yollarını inşa ediyordur. Bu yollarda Beşar Esad’ın epeyce dostu vardır. Dostlarının en yakını (en başta geleni!) Türkiye’dir. Çünkü Kürt sorunu olan Suriye’nin de farklı bir uygulaması (Kürtlere özerklik tipi bir yönetim vermesi) Türkiye’deki Kürtleri etkileyecektir. Bu nedenle Türkiye (Recep Tayyip Erdoğan) elinden geldikçe-el altından(!)-kardeşi Esad’a yardım etmektedir. Bana kalırsa Beşar Bey bu kardeşine (Erdoğan’a) fazla güvenmesin: Çünkü bu kardeşi daha önce de kardeşleri Mübarek ve Kaddafi’yi de çarçabuk satmıştı.

Esad’ın diğer bir dostu İran’dır. İslami Cumhuriyet adına sığınmış faşist İran devleti de mezhepsel yakınlığın dışında, kendi Kürtlerine bir hak vermemek için, Suriye Baas Rejimi’ne desteğini devam ettirmektedir. İran diğer yandan ABD ile de anlaşarak (Türkiye ve Irak’ın dostluğuyla) Kandil’i ele geçirmeye çalışmaktadır. Tuhaftır ki Irak Kürt Federe Yönetimi de-ufak tefek tepkilerine karşın(!)-sessiz kalarak bu operasyona destek vermektedir. Irak (ve Kürt Federe Yönetimi?) iç tepkiler karşısında usulen-dostlar alışverişte görsün! tarzında-kendi topraklarını bombalayan, köylerini yıkan, yurttaşlarını öldüren Türkiye’yi protesto edebilmiştir.

Arapsaçı gibi bir politika uygulanmaktadır Ortadoğu’da. İsrail dahi Esad’ı istemektedir. Ve tuhaftır ki İsrail bu politikasıyla da İran’a destek sunmaktadır. Hepsinin ortak bir amacı ve anlaştıkları bir konu var: Kürtlerin Ortadoğu’da insandan sayılmaması! Diğer yandan Türkiye’nin bir “Bölgesel Güç” olma sevdası(?!) türemiştir. Türkiye-AB ve ABD’nin yönlendirmeleriyle-Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla da her tarafa zıplayıp duruyor. Çok sevdiği kardeşlerini-hatta ellerinden barış ödülleri aldıklarını dahi-satabilen özelliğiyle de Türkiye, diğer bir yandan Suriyeli Muhaliflerden “Ulusal Konsey” oluşturmaya çalışıyor. (Bunu da sözüm ona gizliden(!) İstanbul’da yapmaya çalışıyorlar.) Zaten daha önce de (Haziran’da) Muhalifler Antalya’da toplanmıştı. Çünkü “satış” başlamış olmalıydı. Kürtlerin yok edilmesi veya yok sayılması için ne kadar emperyal devlet, Ortadoğu ülkesi, insani kuruluşlar, Birleşmiş Milletler varsa hepsi işbirliği yapabilmektedirler. Çünkü Kürtler yeryüzünün lanetli topluluğudur! Bir ara lanetlenmiş topluluk Yahudilerdi ama şimdilerde Kürtler Yahudilerce de lanetlenmiş topluluk sayılmaktadırlar. Dünya bu konuda haklıdır(!) Kürtler konusunda Rumların dahi Kürtleri istemediğini düşünüyorum. Ve (Kıbrıs) Rum Bakanlar Kurulu’nun Esad Ailesine vatandaşlık verirken Esad Hanedanı’nın son “başkan” oğlunun da Kürtleri, Müslümanları, Dürzîleri, Hıristiyanları, Nusayrileri baskı altında tutan faşist bir lider olduğunu bildiğini düşünüyorum. Salt Türkiye Suriye’yi destekliyor düşüncesiyle vatandaşlık belgesinin iptalini doğru bulmuyorum. Daha insani (haklı) gerekçeleri olmalıydı. Doğru olan antifaşist olmaktır, anti sömürgeci olmaktır! Irklara, dinlere, dillere, kültürlere saygı duymaktır. Ve doğru olan işgallere karşı çıkmak, anti militarist olmaktır; barış’ı, demokrasi’yi, insan’ı ve insan hakları’nı savunmaktır.

19 Eylül 2011 Pazartesi

TÜFEK İCAT OLDU PUŞTLUK ÇOĞALDI!



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Şener Levent’in 24 Ağustos (2011) yazısı (Taş Devri, Tunç Devri, Puşt Devri) bana Köroğlu’nun “tüfek icat oldu mertlik bozuldu” sözünü hatırlattı(KKTC-Afrika Gazetesi). Yazısında Libya’nın petrollerine talip olan (aslında ganimet olarak değerlendirenleri kastediyor) ülkeleri sayıyor: İtalya, Fransa, İngiltere ve hatta taa Avustralya! Doğrusunu isterseniz diktatör Kaddafi’nin 42 yıllık hanedanlığını-hepsine yaptığım gibi-desteklemiyor(d)um. Çünkü böylesi iktidarlar, Taş-Tunç devirlerini yaşamış uygarlıklar tarihinde “komutan+rahip(din adamı)+yönetici” üçlemesi biçiminde “iktidar” olarak Tanrı’nın Yeryüzü Gölgesi’ni betimliyordu. Aslında salt Libya, Suriye, İran gibi diktatörlükleri suçlamak haksızlık gibidir. Türkiye’de olduğu gibi “iktidar üçlüsü”nün iktidar olduğu sözde demokratik ülkeler de vardır. Kaddafi bir zorba, diktatör, katil ve geldiği son aşama olarak da faşistti. Bakmayın siz gençliğimizde bu tip ülkeleri (3. Dünya Diktatörlükleri’ni) küçük burjuva diktatörlükleri olarak ilerici görürdük. Hayat bize bunun sol bir çocukluk hastalığı olduğunu öğretti.

Kaddafi, Beşar Esad ya da Mübarek’e göre daha dürüst(!) bir diktatördü. Onlardan daha az hırsızdı. Diğerlerinin daha büyük milyarderler olduğu ortaya çıkmıştır. Kaddafi bir petrol ülkesini yönettiği halde doğru dürüst bir şeyi olmayan Esad Hanedanı’ndan malvarlığı olarak daha zayıf. Çünkü petrol gelirlerinin büyük çoğunluğunu ülkesi için harcadı. Yurttaşlarına konut ve gelir olarak verdi. Yaşam seviyelerini yükseltmeye çalıştı. Yine de tüm bunlar bir zorbanın, zalimin iktidarını savunacağımız anlamına gelmez. Kaddafi gitmeli ve yerine demokratik bir rejim kurulmalıdır. Başlangıçta muhalefete kendiliğinden (iç dinamiklerle) çıkan bir hareket olarak sempatiyle baktım. Sonradan muhalefetin AB, ABD gibi emperyal ülkelerce piyon olarak kullanıldıklarını gördüm. NATO dahi devreye girdi. Binlerce insan-karşılıklı olarak-katledildi. Barış Ödülü’nü Kaddafi’nin elinden alan Recep Tayyip Erdoğan bile saf değiştirdi, Geçici Ulusal Konseyi’ni destekledi. Belki Libya ganimetinden pay koparırım düşüncesiyle ödediğimiz vergilerden toplanan iki yüz milyon doları(?) elden (yasal olmayan yollarla) Geçici Ulusal Konsey Başkanı (Kaddafi’nin eski bir bakanı olan) Mustafa Abdülcelil’e Ahmet Davutoğlu vasıtasıyla verdi.

Ortadoğu’da ve bu aralar Batı Afrika’dan Afganistan’a (hatta Çin Seddi’ne kadar) ABD jandarmalığına soyunan Türkiye ağabeylik, babalık, patronajlık görevleri yapmaya başladı. İsrail’e bile posta koyduk! Kürtleri bombalıyoruz! Her yaptığımızı nedense AB, ABD gibi ileri demokrasiler destekliyor. Yeniden yapılandırılacak Libya’nın konutlarını, yollarını, fabrikalarını biz yapacağız. Polis teşkilatını da biz eğiteceğiz. Petrolden de nasibimizi alacağız, işleteceğimiz kuyuları olacak. Özal’ın bir koyup üç alacağız zihniyeti yeniden yeşeriyor. Bu kadarını devler liginde adama yedirirler mi, bilmem! Bir zamanlar Arap Birliği zirvesine katılan Berlusconi’ye (petrol ve ticari ortaklıkları nedeniyle) elini öptürmüştü Kaddafi. Şimdi kaçacak delik arıyor. Ve en tuhafı AB, ABD, NATO bir diktatörü indirirken, diktatörün eski adamlarını yeni iyi insanlar olarak pazarlıyor. Arap Baharı denilen bu sözde devrimlerde diktatörler gidiyor ama yine eski rejimin adamları (ya da başka varsıllar) makyaj edilerek, demokrasicilik oyunlarıyla (reformlarla) gelişmiş ülkelerin çıkarlarına hizmet edecekler olarak iktidara getiriliyor. Libya ve diğer Arap ülkelerindeki isyanlar, kan, gözyaşı, ölüm ve yıkımlara karşın ileri ülkelerin petrol savaşından başka bir şey değildirler. Petrol uğruna piyon olarak kullanılanların ve haklı bir dava uğruna savaştığına inanların iradesi yerine, AB ve ABD gibi ileri ülkelerin iradeleriyle yeni iktidarlar kurulacaktır. Bu iktidarlar Kapitalist Modernite çağında Yeni Dünya Düzeni ile örtüşmektedir.

16 Eylül 2011 Cuma

Danimarka ’da Seçimi Kızıl Blok Kazandı!



Faiz Cebiroğlu

15 Eylül’de Danimarka’da yapılan genel seçimleri kızıl blok kazandı!

10 yıldır Danimarka’yı yöneten gerici sağ, nihayet son buldu: Sosyalist. Komümist ve yeşillerden oluşan ”Birlik Listesi” büyük bir başarı göstererek, Amerikan uşağı iktidara son verdi.

Bu seçimde, Danimarka tarihinde, bir değil, iki ”ilkeye” imza attıldı:


Birincisi: Danimarka’da ilk kez bir kadının başbakan olması.

İkincisi: Sosyalist ve komünistlerden oluşan “Birlik Listesi” yine genç bir komunist kadının, Johanne Schmidt Nielsen’in yorulmak bilmez mücadelesi sonucunda, oylarını üç kez artırarak, 4 milletvekilinden, 12 milletvekili çıkarmış olmasıdır.

Bu, bir zaferdir!

Bu, Danimarka ”Kızıl Blok” adına bir zaferdir.

Bu, Danimarka tarihinde bir zaferdir.

Zaferi kutluyoruz.

Bizler, üyesi olduğum , Komünistlerin Listesi, Birlik Listesi, bu zaferi ezilen halklar adına kullanacağız. Bu, bu bağlamda, 10 yıldır, Danimarka’yı, Amerika’ya teslim eden gerici sağ iktidarı ve yandaşlarına taviz vermeyeceğiz, demektir.

Vermeyeceğiz!

Yine bu bağlamda; tarihten silinmek istenen Kürt halkının sesi olan ”Roj Tv” yi kapatmak için büyük şantajlar yapan ve AKP’yi destekleyen bu Amerikan’cı ve sağcı iktidardan da hesap soracağız!

Hesap soracağız!..

Kızıl yola girdik. Aynı yol ve hatta yürüyoruz!

Yürüyoruz!

Yürüyüş devam ediyor!..

12 Eylül 2011 Pazartesi

12 Eylül 1980



Faiz Cebiroğlu

12 Eylül 1980:
Beş general, devleti ele geçirmiş.
Anadolu faşizm altında.
İnsanlar gözaltında
İşkencede
Sürgünde.

12 Eylül 1980:
Diyarbekir Zindan içinde.
Zindan yankı içinde:
”Direnmek yaşamaktır!”
Mazlum Doğan sesinde!

12 Eylül 1980:
Antakya, Asi nehrinde.
Kartal dağlarımız sis tutmuş.
Asi nehrimiz suskun içinde.

12 Eylül 1980:
Eşkiyalar devleti ele geçirmiş.
Anadolu faşizm altında.

-----------

 Aralık  1983

11 Eylül 2011 Pazar

Mazlum Doğan’ı Övmekten Ceza Almak



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Köylüm, ilkokul arkadaşım ve halk arasında “Çağdaş Kawa” olarak kabul edilen sevgili Mazlum Doğan’ı övmekten Tunceli Asliye Ceza Mahkemesi’nce 3000,_(üçbin) Lira adli para cezasına çarptırıldım.

Adı geçen mahkeme dört sayfalık gerekçeli kararında özetle; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 9.maddesine göre Türk Milleti adına yargılama yetkisini kullanan bağımsız Tunceli Asliye Ceza Mahkemesi, sanık hakkında açılan kamu davasına ilişkin yaptığı açık yargılama sonunda, atılı suçu ve suçluyu övmek suçundan sanık Mustafa ELVEREN’in eylemine uyan TCK.nın 215/1, 43, 50/1-a, 52/2-3 maddeleri gereğince 3000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, karar verilmiştir”

Kararın sonuç bölümünde ise; “…sanığa verilen adli para cezası miktarı, sanığın şahsi ve ekonomik durumu göz önünde bulundurularak takdiren TCK.nın 52/4 maddesi uyarınca taksitlendirilmesine yer olmadığına, ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrilmesine, sanığa ihtarına…” diye devam ediyor.

Bu ikinci davadır. Sırada daha kaç dava olduğunu bilmiyorum. Yaklaşık 10 defadan fazla ifade verdim. Bunların hangilerinin dava safhasına dönüştüklerini ileride öğreneceğim.

Mahkemenin hukuka aykırı olarak verdiği bu karara karşı yasal süresi içinde Yargıtay’a gönderilmek üzere, temyiz dilekçesi hazırladım. Henüz taslak halinde olan söz konusu dilekçemde açıkladığım bazı hususları kısaca sizlerle de paylaşmak istiyorum;

“Türkiye’de ifade özürlüğü yoktur, kısıtlıdır, ifade özgürlüğü kurumlaşmamıştır. Türk siyasal hayatında resmi ideoloji çok önemli bir kurumdur. Siyasal hayatı belirleyen ve yönlendiren kurum resmi ideolojidir. İfade özgürlüğünü kurumlaştırmayan bir siyasal sisteme demokratik demek mümkün değildir.” (T.Demirer)”

Düşünce ve ifade özgürlüğünün bir toplumda kurumlaşması, demokrasinin, bilim ve sanatın temel koşuludur. (ag)

Savcılık iddianamesinde “suç”unu övdüğüm iddia edilen Mazlum Doğan PKK kurucusu iddiasıyla tutuklanmış ve tutuklu bulunduğu Diyarbakır Cezaevi’ndeki baskıları protesto etmek için 1982 yılının 21 Mart’ında bedenini ateşe vermek suretiyle hayatına son vermiştir. Yani 29 yıl önce aramızda ayrılan köylüm ve ilkokul arkadaşım Mazlum Doğan’ın yaşamından bahsetmek, O’na saygı göstermek suç sayılması vicdanlara sığmadığı gibi evrensel hukuka da uymamaktadır.

Sevgili arkadaşım Mazlum’un cenaze töreninde bulunamadım. Cenazesine -muhtemelen- ailesi, akrabaları, yakınları, köylüleri katıldı ve imam cemaate sordu: “Merhumu nasıl bilirdiniz?” Cemaat -yine muhtemelen- bir ağızdan yanıtladı: “İyi bilirdik.”

Bu durumda, Mazlum’a “helallik” veren cemaat, sizce “suçu ve suçluyu övmüş” müdür?

“Adalet, sadece adalet değildir; vicdansız adalet, adalet olamaz; adaletin vicdana olan ihtiyacı büyük ve belirleyicidir…”

Burada, tanıdığım, sevdiğim, köylüm ve arkadaşım olan insana ilişkin kanaatlerimi ifade ettiğim yani vicdani gerekliliklerimi yerine getirdiğim için “cezalandırılıyorum.”

Hiçbir kanun ya da “kanuni olduğunu iddia eden” bir düzenleme benden, vicdani kanaatlarımı ifade etmememi isteyemez! Bu tür düzenlemeler evrensel hukuk kurallarına aykırıdır.

O nedenle; düşüncelerimi, vicdani kanaatlerimi özgür biçimde ifade ettiğim için davanın “Düşünce ve ifade özgürlüğü” çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Evrensel demokrasinin ülkemizde bir an önce tesis edilmesi için demokrasi güçlerinin daha çok çaba göstermesi gerekmektedir. Başaracağımıza inanıyor ve diliyorum.

NOT: 1- Yukarıdaki bazı alıntılar benzer bir davada yargılanan yazar Sayın Temel Demirer’den aktarılmıştır. Sayın Demirer’in katkılarından dolayı kendisine teşekkür ederim.

NOT: 2- Dört sayfalık gerekçeli mahkeme kararını önümüzdeki zaman dilimi içinde sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

8 Eylül 2011 Perşembe

Saatleri bir ömür ileriye aldılar...


                                                            
okayadil@hotmail.com

78’lilere

birden silahlar sustu
kim yendi yenilen kim
ya o nur yüzlü delikanlılar
genç kızlar ve erkekler
nereye gittiler
bir ikindi vakti nasıl
akşam oldular
II

birden şarkılar sustu
nergis kokularını şehre getiren
kır çocuklarının düşleri
panzerler altında ezildi
ne gazi unvanı verildi onlara ne şehit
körpe bedenlerde nişan yara izleri
III

birden radyolar sustu
saatleri bir ömür ileriye aldılar
siren seslerinin
postal seslerine karıştığı
karartmalı bir eylül akşamı
o çılgın delikanlılar sır oldular
hüzne boyandı şehir
sokaklar öksüz kaldı
bakışlar soldu pencerelerde

IV

o pencereler ki
hep bizi bekler
bizi severdi
gözlerimiz güneş
sözlerimiz tılsımdı
şifa dağıtır
pembeye boyardık duvarları
tanrı misafiriydik açık kollarla beklenen
V

sonra birden
saatleri bir ömür ileriye aldılar
tanklar ayak izlerimizi sildi
yıkıldı barikatlar
dağlar düz oldu
nehirler kan kızıl
stadyumlar hapishane avlusu
notalar milli marş

birden çocuklar sustu
saatleri bir ömür ileriye aldılar





MİLLİ BİRLİK VE KARDEŞLİK DESTANI


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Kürtleri teslim almak, ırkçı, asimilasyonist politikadan başka planı yok AKP’nin. Kandil’i bol bol bombalıyor/bombaladı/bombalayacak. Kandil ve PKK kamplarının çevresindeki yüzlerce köy bombalanıyor/bombalandı/bombalanacak: İnsansızlaştırılan bir bölge elde etmek istiyor AKP. Türkiye, İran, Irak, ABD ve Kürt Federe Yönetimi’nin işbirliği bu konuda olmasa(ydı) sivillerin ölümüne rağmen dünya bu operasyonlara göz yummazdı. Dünya demek ABD, AB, Rusya, Çin, Kanada ve Japonya demek! Ya da ABD’ye bile tek başına “dünya” diyebilirsiniz. AKP eşittir “devlet” oldu. Devletten nedense ırkçı Türkçülüğün esasları çıkartılamıyor. Hoş, Türkçülüğün esaslarını bir Zaza (Kürt) bulmuştu ya, hakları var! Kendini bu ülkenin sahipleri gören Beyaz Türklerdir(Kürt, Arap, Makedon, Kafkas, Balkan vs.). AKP rejimi, AB yolunda ilerlerken Baasvari bir rejim kurmanın formülünü buldu. Daha fazla özgürlük, demokrasi söylemlerini yeterli bulan AB, 80-100 sene iktidarda kalacak AKP Hanedanı’na evet diyor.

AKP on yıldır iktidardadır. Zeynel Abidin Bin Ali, Muammer Kaddafi, Hüsnü Mübarek, Hafız/Beşar Esad, Kral Abdullahlar gibi 50-100 sene iktidarda kalmayı istiyorlar. Ve tüm bunları AB tipi demokrasi adına yapacaklar(!) Adı bu rejimin ileri demokrasi de olsa-çok sayıda çakma muhalefet partileriyle de sistem desteklense!-aslında bu rejim bir monarşi, otokrasi veya diktatörlük değil midir? İktidarda olanla muhalefette olanlar da aynı devlet partisidir çünkü: Birden fazla da olsa bu partiler kılık değiştirmiş tek devlet partisidir(ler). Meğer AKP, bürokratik ve askeri vesayeti kıracağım derken, kendi otoriter (Ilımlı İslam’ı yani ABD İslam’ını) rejimini kurmak istiyormuş.

Rejimin yeni kalemşorlarının, bir ırkı ortadan kaldıracak düzeyde-hiçbir dinde ve mezhepte yer almayacak kadar!-gözleri dönebiliyor. Biz onları-dünya görüşleri, inançları ne olursa olsun!-akil insanlar bilirdik. Hüseyin Gülerce, “Yepyeni bir dönem var. Türkiye bu kez terörün belini kıracak!” diyor. Tercüme edeyim: “Tüm yöntemleri kullanarak PKK’yi (aslında Türkleşmek istemeyen Kürtleri demek istiyor!) yok edin!” Fehmi Koru ise Sri Lanka modeli(ni) öneriyor. Tercümeye gerek yok ama ben yine de edeyim: “PKK’yi ve bu arada tüm Kürtleri fiziki imhaya (soykırıma) uğratın!”

Ortada yol göstericilerin “kötü” ve aklın vereceği “iyi” düşüncelerin savaşı var. Bu savaşı bu iki düşünce tipi yönlendirecek. Erdoğan’ın (Birinci Yol) yeni konsepti (MGK konseptidir de!) kötü bir arkadaştır: Özel Harekâtçı Polislerle, Jandarma (Ordu) Özel Harekâtçılarla (yani JİTEM’le) eskiye oranla daha inceltilmiş operasyonlar yaparak [deşifre olmuş (göze çokça batmış) faili meçhule(!) girmeden, tutuklamalarla] inkâr ve imhaya tavan yaptırmak. Bu arada (en kıdemlileri ve kedileri dahi olmayan) eski tüfeklerden işbirlikçi Kürt devşirmek. MGK’de de şu özetleyeceğim cümlelerle vurgulanan bu açılıma(!) Milli Birlik ve Kardeşlik projesi diyebilirsiniz: “Var olan güvenlik ve otoritenin en güçlü şekilde hissettirileceği terörle mücadele yeni strateji ve yöntemlerle daha etkin, kararlı ve sonuç alıcı bir mücadelenin ortaya konulacağı vurgulanmıştır.” Yani kısacası demokratik Kürt siyasal mücadelesi ortadan kaldırılıyor. İkinci Yol: PKK ve Öcalan’ın Türk siyaseti ve akademisyenlerince biraz daha ayrıntılı incelenmesi(dir). Yeni Hükümet uzlaşmacı ve paylaşımcı bir tavır takınarak Kürt Sorunu’nu çözüme yardımcı olması gerekir. Hatta bunu-Kürtlerle mutabakatı beklemeden de-sırf AB’ye girebilmek için tek başına AKP yapmalıdır. Çünkü “Tarih” AKP’ye böyle bir görevi yüklemiştir. Görevini yapmayanı Tarih-her zaman yaptığını yaparak!-tasfiye edecek ve adını dahi anmayacaktır!

İÇ SAVAŞ POLİTİKALARI



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

AKP Genel Seçimleri milliyetçi-İslamcı çizgide sürdürmesine karşın %50 oy almıştı. Seçimin diğer galibi de AKP’yi bölgesinde yenen BDP idi. PKK’nin Silvan baskınından (12 şehit’ten) sonra “Ramazan ayını bekleyin!” dedi Başbakan. Bu, uygulayacağı şiddetin yanında BDP, DTK ve bazı STK’ları tutukla(t)ma anlamına da geliyordu. Murat Karayılan’ın devlet televizyonları ve ajanslarında İran’a yakalandığı haberi bir iki gün flaş haber olarak verildi. Normal değildi. ABD’nin organizasyonluğunda sağlanan Irak, Türkiye ve İran işbirliğiyle İran’ın Kandil’i ele geçirme operasyonu devredeydi. Kürt Sorunu karşısında (iki düşman) İran’la ABD dahi bir araya geliyordu. Bu da normal değildi. Kürt Federe Bölgesi’nin kendi topraklarını İran’a karşı korumaması da tuhaftı. Ama tuhaf olmayan bir durum vardı, o da “savaş” iki tarafça da yöntem olarak seçilmişti.

Olaylar Başbakanın konuşmasının dozunu artırmak zorunda bıraktı. “Ramazan’a hürmeten duruyoruz. Bıçak kemiğe dayandı. Bölücü terörle aralarına mesafe koymayanlar (BDP’yi kastediyor) da bedelini ödeyecekler. Açık söylüyorum, faturası ağır olacak.(14 Ağustos)” “Bu cinayet şebekesi (PKK) bertaraf edilecek. Meşruiyet çizgisine gelmek isteyenler (BDP’yi kastediyor) şimdiden pozisyon alsınlar!(16 Ağustos)” Ve nihayet Hakkari-Çukurca’da (17 Ağustos 2011) 8 asker şehit edildi. Bir korucu da öldürülmüştü. Başbakan’ın artık sevap-günah çizgisi kalmadı: “Ramazan’a hürmet kalmadı! Bundan sonra konuşulmaz, uygulanır!” Günlerce Türk uçakları PKK’nin kamplarını bombalamaya başladı. Ve bu arada Türk savaş uçakları Kandil’i vurayım derken biri altı aylık bebek olmak üzere dördü çocuk yedi günahsız kişiyi yolculuk yaptıkları otomobillerinde vurdu. Ölürken anne bebeğine sarılmıştı. Hani biz birilerine bebek katili filan diyorduk ya, işte o unvanı da elde ettik! Bu yazımı yazdığım anda bile Diyarbakır semalarını savaş uçakları yırtıyordu.

Başbakan 18 Ağustos’ta toplanan MGK’ye savaş konseptini kabul ettirdi. OHAL’e rahmet okutacak bir savaş planından söz ediliyor: Kırsalda operasyonlar (Özel Harekât Polis Timleri’yle Jandarma Özel Harekât Birlikleri) yoğunlaştırılacak ve özellikle Hakkari ve Şırnak’ta özel(!) operasyonlar yapılacak, sivil toplum örgütleri susturulacak. Adı konmasa da “Süper Vali” uygulamasına geçilecek.(Bazı korucular uzun bir zamandır Bölge’de kontra görevi yapıyorlar.) Başbakan’a akıl veren akil(?!) yazarlar vardı: Hükümetin, Sri Lanka’nın Tamil’e saldırısını örnek almasını öğütlüyorlardı. Ülkede zaten yer yer “linç” girişimleri yaşanıyor(du). Polis arabuluculuk dahi yapmıyor(du). Olanları benimsemek doğru olamazdı.

Başbakan Kürtlere “terör örgütü üyeleri” gözüyle bakamaz! Özel savaş birliklerinden medet umuyor: Onu bu konuda pohpohlayanların medyadan kazandıkları parayı merak ediyorum! Sık sık görüştükleri Öcalan’a tecrit uygulamaya başladılar, avukatlarıyla görüşemez oldu. AKP’nin yapmayı planladığı yeni anayasada Kürt sorunu çözümünde 12 Eylül Anayasası’nı aşacak bir niyeti yok. Başbakan’a yağ çeken gazete(ci)ler ona dostluk ettiklerini sanmasınlar. Taraf ve Emre Uslu, Hakkari’ye niye bu kadar düşman? Polis kökenli Uslu’ya göre PKK Hakkari’de “İkna Odaları” kurmuş. [Demek ki Hakkari’de AKP’nin oy almama nedeni bu olmalı(!)] Bayramdan sonra olacaklara (devlet terörüne) bahane yaratmaya çalışıyor Emre Uslu. Çoğu kez doğruları yazan Ahmet Altan bu seviyedeki kimi yazarlarının sihirbazlığına yol vermemesi gerekir(di). Sen “büyük” bir yazarsın Ahmet Altan, senin böyle kışkırtıcı tipli yazarlara ihtiyacın mı var? Neden gazeten (Taraf) AKP taraftarı durumunda, neden objektif yayıncılık yapmıyor? Oysa ben sırf seni okumak için Taraf’ı alıyorum.

1990’lara benzer bir konsept hazırlanıyor. 90’lar tekrarlanabilecek mi? Kürtler, Türkler buna müsaade edecek mi? %50 oy’(un)a mı güveniyorsun? İktidar niyetli gözüküyor: Kontra faaliyetleri, maskeli baskınlar, Jitem’in yaptığı gibi gerilla kıyafetleriyle köyleri basıp öldürmeler? PKK’nin de karşısına her çıkanı öldürmesi mümkün mü? Yine aydınlar, gazeteciler, yazarlar, işadamları kaçırılıp öldürülecek mi? “Ölüm Listeleri” hazırlanacak mı? Ya “Tutuklanacaklar Listeleri”? Yeni Mehmet Ağarlara, İbrahim Şahinlere, Korkut Ekenlere iş düşecek mi? Mehmet Ağarlara yüklü paralar vererek isimlerini listeden sildiren Kürt zenginlerin olduğunu gazetelerde okuduk. Bir eski özel harekâtçı her şeyi itiraf ediyor. Devlet (Hükümet) bu kadar çıldıracak mı? AKP bir savaş hükümetine dönüşmüş durumdadır. TSK’yı eline geçirmiş, Ergenekon’u Yeşil’e boyamış bir yönetim olarak-ne yazık ki!-savaştan beslenen bir iktidar biçimine dönüşmüş(tür). Eskiye dönüp bir baksın AKP, Mehmet Ağar nerede şimdi? Tansu Çiller nerede? İbrahim Şahin nerede? DYP diye bir siyasi parti (ve oyu) kaldı mı?

29 Ağustos 2011 Pazartesi

KAHRAMAN TÜRKLER VE KÜRTLER!




Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

29 yaşındaki dört çocuk babası, siyahî göçmen Mark Duggan önceden planlanan operasyon yürütülürken içinde bulunduğu taksi durduruldu ve polis tarafından açılan ateşle öldürüldü. İşte 4 Ağustos’ta (2011) bu olayla, Londra’nın göçmen mahallesi Tottenham (İngiliz) polis şiddetine karşı bir isyan girişimi başlattı. Yakıp yıkmalar, yağmalamalar, tahribatlar işte bu öldürme olayından sonra başladı. İngiliz polisinin yalan açıklamalarıyla başlayan (Önce o bize ateş etti!) bu en yoksul mahalledeki ayaklanmalar, “Türk Mahallesi” olarak bilinen Haringey’e ulaşana dek medyamızda-polis tarafından siyahî bir gencin katledilmesi ayrıntısıyla-yer almadı. (Oysa dört çocuklu Mark Duggan silahını bırakıp teslim olurken katledilmişti.)

İşte ne olduysa o Türk Mahallesi işin içine girince oldu, “kahraman Türk ve Kürt esnafı” ellerindeki sopalar ve döner bıçaklarıyla dükkânlarını korumak ve yağmacıları kovalamak göreviyle ekranlarda yer aldılar. Elleri sopalı bakkal, manav, döner bıçaklı lokantacı, demir sopalı kuyumcu Türk ve Kürt kahramanlar, İngiliz polisinin tırsıp korktuğu bir anda tüm Londra’yı ve hatta tüm İngiltere’yi kurtardılar. Bizim kahraman Türk ve Kürt evlatlarımız-zaten aynı kandan gelmemiş miyiz?-İngilizlerin kalplerini fethettiler, onlara cesaretin ne olduğunu gösterdiler. Bir döner bıçağının otomatik silahtan, panzerden, bir ordu asiden daha çok iş yaptığını kanıtladılar. Türk ve Kürt cesaretinin yanında Anglo-Sakson’larınkinin esamesinin dahi okunmadığını herkes gördü. Aferin size kahraman Türk ve Kürt evlatları! Bizim şanımızı, şerefimizi Avrupa’da bir kez daha arttırdınız.

Irkçı ve milliyetçi bir bakış açısıyla olayları değerlendiren medyamız, Afrika’dan açlıktan ya da diktatörlüklerden (baskıdan) kaçanların genelde Avrupa ülkelerine sığındıklarını söylemiyor. Eli sopalı Türk-Kürt esnaf ordusunun, zencilerden farklı, kendi halinde, halim selim insanlar olduğunu ima eden haberlerin dünyanın ciddi kanallarında-bu haliyle(!)-haber olacağını düşünmüyorum. Çünkü ciddi kanallar olayın sosyoekonomik boyutunu ortaya koyar. Olanların mutlaka öncesini (arka planını) anlatır: Mesela, Ekim 1985’te de beş yüz civarında siyahî genç Tottenham sokaklarında polisle çatışmıştı, Keith Blakelock adlı bir polis ölesiye dövülmüştü. Geçen yıl da üniversite harçlarının artırılmasını protesto eden öğrencilerle polis arasında çatışmalar çıkmıştı. En azından ciddi haber kanalları bu söylediklerimi özetlerlerdi. Ve tuhaftır ki-bizimkiler siyahî olmadığı halde(!)-ülkemizde (son günlerde) Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü, geçen yıl YÖK’ü protesto eden kırk beş öğrencisini okuldan attı. Ve ırkçı medyamız bununla da yetinmiyor artık: Kürt meselesine AKP öncesinde-Ordu’ya yağ çekmek amacıyla-dış mihrakların maşası derdi. Artık milat değişince, AKP sonrasında iç mihrak (Ergenekon, derin devlet) maşası olarak dokunuyor. Çiller-Ağar-Güreş üçlüsünün peşinden gitmek isteyen AKP’nin oluşturacağı yeni orduya (polis özel harekâtçılarla, jandarma komando özel harekâtçılara) çok adam gerekiyor. Ben olsam İngiltere’de eli sopalı Türk ve Kürt kahramanları göreve davet ederim. Kuyumcu dükkânlarını savunur gibi ülkelerini savunsunlar, oralarda neye duruyorlar?

21 Ağustos 2011 Pazar

CAN YÜCEL’İ ANARKEN...





Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Can Yücel’i (1926-1999) babasından dolayı-1938-1946dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel (1897-1961)-sever miyim, bilmem! Askerliğini Kore’de yaptı. Ankara ve Cambridge’de Latince ve Yunanca okudu. Türkiye’ye döndükten sonra (1958) bir süre Bodrum ve Marmaris’te turistlere rehberlik yaptı. Güler Yücel ile evlendi(1956). iki kızları (Güzel ve Su) ve bir de oğulları (Hasan) oldu. Üyesi olduğum “Edebiyatçılar Derneği”ne eşi Güler Yücel tarafından yazılmış-“3. Datça Edebiyat Günleri” için yazdığını düşündüğüm “CAN’IN VASİYETİ” başlıklı-bir mektup geldi. Bu aynı zamanda bana da yazılmıştı. Sizlerle paylaşmak istedim:

CAN'IN VASİYETİ

Yine Ağustos geldi, yine incir sıcağı, toprak güneş kokuyor, yine
bademler çatladı, yine çırçır böcekleri caz yapıyor, yediveren limon
salkım salkım, Taşçı Mehmet yerli tohumdan on dönüm karpuz ekmiş
yine... Hani vasiyet etmiştin ya ona "yerli tohum bankası kurun"
diye... Sözünü unutmamış... Muhtar yine seni anlatıp duruyor;
yaşadığımız yeri görmek için insanlar akın akın evimize geliyor. Hasan
geldi, Güzel ve Su geldiler, bir sen yoksun...

Vasiyet ettiğin gibi seni Datça'ya yerleştirdik. Önünden her
geçtiğimde selamlaşıyoruz yine. Diğer vasiyetin de tamam. Aklıevvel
bir galerici adını resim galerisine vermek istemişti de "sen de
KERHANEYE adımı vermeyin" demiştin. Hatırladın mı? Vermedik tabii ki.

İçin rahat olsun.

Güç geliyor, zor geliyor kırk yılı aşmış bir yaşanmışlık hakkında bir
şeyler anlatmam. Tenimin sıyrıldığını hissediyorum Zaten yaşam kendi
başına bir yumak. İpin ucunu kaçırmamak için öyle bir dolanıyorsun ki
yaşamın alıp götürüyor, savuruyor, dolanıyor; sen de ipin ucunu tutmak
için çabalayıp duruyorsun. "Yaşam" dediğimiz bu yumağı çözmesi zor.
Zira sıradan bir yaşam değildi benimki. Tuhaf bir adamdı, tuhaf bir
rastlantıydı karşılaşmamız, yaşamımız. Hiçbir şey sıradan değildi.
Acayip gelebilir bazılarına ama bana göre çok anlamlı bir yaşamdı.

Onun için olsa gerek, eskiden bana "Can'la nasıl yaşıyorsun?" diye
sorarlardı. Benden nasıl bir cevap beklediklerini çok iyi tahmin
ettiğim için bu tür soruları cevaplamaz, gözlerimi ufka daldırıp boş
boş bakardım onlara. Şimdilerde "nasıl bir şey onsuz yaşamak?" diye
soruyorlar. Yine cevap vermemeyi yeğliyorum.

Kolay mı bir doğa olayını anlatmak. Yağmurun damlalarını, toprağın
kokusunu, meltemin esintisini, bir hortumun anaforunu, incir sıcağının
yakıcılığını veya ayazın donduruculuğunu anlatmak ne kadar zorsa Can'ı
anlatmak da o denli zordur. Bir doğa olayıydı Can. Bütün duyuları
ayakta, duygularıyla yaşar ve bir o kadar akıllı, coşkulu, heleCANlı,
keyifli, sarsıcı bir yaşam. Bir o kadar da eğlenceli... İnandığını
sonuna kadar savunur. Ve o kadar da doğru. Ve korkusuz.

Zaten yaşamında gıllıgışlı insanlar yanına yanaşamazdı. İnsanların ne
menem olduklarını sezer, sezdiğini de onların yüzüne usturupluca
söylerdi. Kimsenin arkasından konuşmaz, söyleyecek sözü varsa yüzüne
söyler -hele kimi şairler gibi- öldükten sonra arkasından konuşmazdı.
Ödlek değildi yani.

Son zamanlarda onu gerçekte hiç tanımayan insanlar, birilerine
söylemeye cesaret edemedikleri şeyleri Can'a mal ederek söylüyorlar.
Bugünlerde bazı insanların böyle bir cesarete ihtiyaçları olsa gerek!
Hala hiç tanımadığım insanların bana telefon açıp "bu durum karşısında
Can Bey ne düşünürdü?" diye sordukları oluyor. Ben de onlara "ya siz
ne düşünüyorsunuz?" diye soruyorum, "siz de düşündüğünüzü yüksek sesle
söyleyin" diyorum, "Can ile aranızdaki fark bu." Çok ufak bir farkmış
gibi görünse de aslında derin bir ayırım.

Son zamanlarda dikkatimi çeken bir diğer husus da şu: hangi kesimden
olursa olsun insanlar her türlü herzeyi yedikten sonra bir şairin
mısralarına sığınıyorlar kendilerini aklamak için. Kolaysa eğer,
şairler gibi yaşayın. Korkusuz, akıllı, dolambaçsız ve kıvırtmasız!

Bak Ağustos geldi yine. Yine incir sıcağı kavuracak ortalığı, yine
ufuk kızıllaşacak, yine ağustos böcekleri cazlayacaklar, yine
alakargalar bademi çıtır çıtır kıracak, yine Taşçı Mehmet yerli
karpuzları dökecek avluya. Yine, yine de... AMA...

GÜLER YÜCEL


Babasını benim pek sevdiğim belli olmayan Şair’le-Nedense oğlum da beni pek sevmiyor!-paradoksal bir durumumuz var. Çünkü o, babasını seviyordu ve oğluna “Hasan” ismini vermiştir. Benim oğlumun ise beni çok sevdiğini sanmıyorum. Can Yücel’in “Ben Hayatta En Çok Babamı sevdim” şiirine sizleri götürmek isterim. “Ben hayatta en çok babamı sevdim/Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk/Çarpı bacaklarıyla-ha düştü ha düşecek/Nasıl koşarsa ardından bir devin//O çapkın babamı ben öyle sevdim(…)sevinçten uçardım hasta oldum mu,/Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a/Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi oğluyla!/Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,/Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,(…)Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Hakkını yemeyelim Can Yücel’in, salt “baba”sını sevmedi tabii. “Neden hep babanıza şiir yazıyorsunuz?” sorusuna şöyle bir yanıt vermiş: “Anneme olan sevgimi yazacak kadar şair değilim!” Ama biz eşini çok sevdiğini biliyoruz Can Yücel’in: “Bir eşi olmalı insanın/Rüzgâr onun kokusun getirmeli,/Yağmur O’nun sesini/Akşam onu görecek diye, pır pır etmeli yüreği,/Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan eve dönerken,/…Cennetten köşe almışçasına/Sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı…(…)

Biz bu Ağustos sıcağında Şair’i anmak için yazımızı yazdık. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair o şimdi Datça’da yaşıyor. Güler Hanım’la her karşılaştıklarında selamlaşıyorlar. Bir selam da biz çakalım!

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Somali’den İngiltere’ye yalanlar ve gerçekler...


Adil Okay
okayadil@hotmail.com

”İngiltere’de siyahların ayaklanma nedeni postmodern ‘çokkültürcülük’ politikasının iflasının, neoliberalizmin derinleştirdiği eşitsizliğin, işsizliğin, aşsızlığın ve bunun müsebbibi olarak ‘ötekilerin’ dışlanmasının yarattığı nefretin sonucudur. Somali’deki açlığın nedeni ve asıl suçlu da kuraklık değil, yoksul ülkeleri nükleer ve kimyasal çöplük haline getiren emperyal güçlerdir.”


Somali’de çocuklar açlıktan ölüyor. Dünya ‘liderleri’ yardım çağrısı yapmaya başladılar. Tayyip Erdoğan’da hemen koroya katılıp, insan yüzünü gösterme gayretine girdi. Uzun yıllardan beri, Avrupa’da çeşitli yardım örgütleri Afrika’da açlara destek kampanyası açar ve yapacakları yardımların vergiden düşüleceği notunu eklerlerdi. Bir zamanlar yaşadığım Fransa’da, dönem dönem kapıma gelen, ciddi olduklarını düşündüğüm kuruluşlar aracılığıyla, ‘Deniz Yıldızı’ öyküsünü düşünerek, yardım kampanyalarına katıldığım olmuştur. Karşılığında gerçekten teşekkür ve vergi iadesi belgesi almıştım. Tabi o zaman da, kapıma gelen idealist - gönüllü gençlere anlattığım gibi, bu yardım kampanyalarının aslında ‘günah kefareti - fitresi’ olduğunu bilmekteydim. Angelina Jolie’nin Afrikalı bir yetimi evlat edinmesinin, Afrika’ya yardım olmayacağını bildiğim gibi. O yardım kuruluşlarında gönüllü çalışan merhametli insanların emeğini de küçümsemiyordum. Bizdeki, yöneticileri hırsızlıktan yargılanan bir STK olan ‘Deniz Feneri’nden daha şeffaf yapıları vardı. Şeffaf olmayan, o yardım kuruluşlarının destek aldığı devletlerdi. Örneğin Fransa’nın uzun yıllar kendi ülkesinde, kendi karasularında değil, neden yeni Zelanda açıklarında, eski sömürge kıyılarında deniz altı nükleer denemeler yaptığını, zehirli atıklarını gömdüğünü, suları ve toprağı kirlettiğini ve oralarda yaşayan yoksul insanların başına kanser illetini sardığını kimse sorgulamıyordu. Türkiye’de olduğu gibi az okunan muhalif basının da sesi duyulmuyor, hiçbir televizyon kanalında da bu konularda bir program yapılmıyor, yapılsa da gece ikiden sonra yayınlanıyordu. L’humanite’nin yanı sıra ara sıra Le Monde, Liberation gibi günlük gazetelerde gerçeği yazan bir gazeteci ile karşılaştığımız da oluyordu.

Somali’de açlığın nedeni kuraklık değildir

Gazeteci Pınar Öğünç,10 Ağustos 2011’de Radikal’deki köşesinde Somali konusunda altına imza atacağım bir yazı yazmış. ‘Somali İkiyüzlülüğü’ başlıklı yazısında, oradaki açlığın nedeninin sadece kuraklık olmadığını, emperyalist ülkelerin ve onların İMF, Dünya Bankası gibi kurumlarının baş suçlu sayılabileceğinin altını çizmiş. “Somali’de 1970’lerde, 1980’lerin başında ara sıra yaşanan kuraklığa rağmen bu ülke açlıktan kırılmıyordu da sonra ne oldu? (..) 1991’de hükümet devrilmeden az önce Amerikan petrol devlerinin ülkeye nasıl konuşlandığını soralım. 80’lerde İMF ve Dünya Bankası’nın aldığı tedbirlerle Somali tarımının nasıl bitirdiğini biri anlatsın sonra. (…) İklim olarak zaten dezavantajlı konumda olan bu kırsal ekonominin suyun ticarileşmesi ile ne hale geldiğini tasavvur edin. (…) kınanan radikal İslamcı El Şebab örgütünün Suudi Arabistan bağlantılarını, batılı istihbarat kuruluşlarından aldığı desteği hiç araştırmayalım mı? (…) Yardım etmek için derisinin minicik kaburga kemiğine yapışmasını beklediğiniz o kız çocuğunun babası, iki yıl önce üzerine Giresun firkateynini yolladığınız bir korsandır. Çok uluslu şirketler sularındaki balığı bitirmiştir, hükümet boşluğunda alemin radyoaktif, kimyasal atığı kıyılarına dökülmüştür. Tek şans haydutluk kalmıştır belki önünde…” diyor Pınar Öğünç, ben devam ediyorum, o çocuğun amcası, dayısı, abisi şimdi umutsuzluk içinde, nefret ve intikam hırsıyla Londra’yı ateşe vermeye çalışmaktadır.

Üzerinde güneşin batmadığı imparatorlukta neler oluyor


İngiltere’de örgütsüz siyahların ayaklanması, Avrupa’nın postmodern ‘çokkültürcülük’ politikasının iflasıdır. Neo-liberalizmin derinleştirdiği eşitsizliğin, işsizliğin, aşsızlığın ve bunun müsebbibi olarak ‘ötekilerin’ işaret edilmesinin yarattığı nefretin sonucudur. On yıllardır alttan alta kanayan yara dikiş tutmaz olmuş, İngiltere’nin göçmen işçi politikası iflas etmiştir. Neo - liberal - emperyal politikalar, AB’ni ideal toplum modelleri olarak savunanların söylediğinin aksine, ne İngiltere emekçilerine, ne göçmen işçilere yarar getirmiştir

Londra’da dedelerinin köle olarak çalıştırıldığını, ata topraklarının yüzyıllarca koloni - sömürge olarak yağmalandığını bilen gençler kimlik bunalımı da yaşamaya başlayınca ayaklanmışlardır. Kaybedecek fazla bir şeyleri olmayan patlamaya hazır kimi Siyah gençler için bir intikam fırsatı doğmuştur. Bu gün yaşananlar, İngiltere’nin emekçi ve göçmen işçi düşmanı politikasına karşı, çoğu İngiliz vatandaşı olmuş siyah gençlerin, bilinçsizce sağa sola saldırmaları ve bir kısmının tüketim kültürünün etkisiyle yağmaya yönelmesidir. Zira onlar da reklamların, “alın, alın daha çok alın” çağrısından, kapitalizmin “tüketiyorum o halde varım” şiarından etkilenerek büyümüşlerdir. Ayaklananların hepsi söylendiği gibi işsiz, güçsüz, haydut veya yağmacı (homojen bir grup, çete üyesi) değildir. Örneğin gösteriler sırasında gözaltına alınanlar arasında 43 yaşındaki organik gıda aşçısı Fitzroy Thomas, 19 yaşındaki Açıkhava opera görevlisi Nan Asante, 24 yaşındaki yüksek lisans öğrencisi Nathasha Red, 21 yaşındaki hukuk öğrencisi Maroune Rouhi de vardır. Tabi vurgulamakta yarar var, bu ne örgütlü, ne programlı bir ayaklanmadır. 2005’te Paris’te ayaklanan Arap gençler gibi. 2005’te ayaklanan Arap gençleri, Paris’te burjuvazinin sembolü sayılan Champ Elysée’ye ulaşamamış, zenginleri rahatsız edememişlerdi. İngiltere’de ayaklanmaların hedefi de büyük burjuvazinin yaşam alanları olamadı, tepkiler ‘ötekiler’in mahallesiyle sınırlı kaldı. Kaldı ki ayaklanmalar o fildişi saraylara ulaştığı takdirde, İngiltere de eleştirdiği Suriye’den aşağı kalmayacak, tanklarını yollayıp demokrasiyi askıya alacaktır. Hatırlarsanız Fransa’da 2000’li yıllarda kamyoncuların grevleri, yol kesme eylemleri (yani barışçıl gösterileri bile) sermaye cephesini rahatsız ettiği için ordu yardıma çağrılmış, neredeyse sıkıyönetim ilan edilmişti.

Bir zamanlar ‘Tarihin sonu’, ‘Medeniyetler çatışması’ tartışmaları çok gözdeydi. Kapitalizmin artık kader olduğunu, en iyi sistem olduğunu bize yutturmak isteyen uyduruk filozofların bu teorileri tartışılıyordu. ‘Tarihin ve ideolojilerin sonu’ tezinin mucidi Fukuyama, Irak işgalinden sonra ‘yanılmışım’ deyip özeleştiri verdi, Bush’u terk edip muhaliflerinin safına geçti. Zamanında Vietnam savaşı propaganda grubunun şefliğini de yapmış olan Huntington’un ‘Medeniyetler çatışması’ tezi, İslam-Hıristiyan dünyasının çatışması olarak algılandı. Aslında Hungtington, kapitalist dünyadaki kaosun, asimilasyon veya çokkültürcülük politikalarıyla değil, daha zalim uygulamalarla, hatta bir tarafın yok edilmesiyle son bulabileceğini açıklamaya çalışıyordu. Liberaller de bu teorilerin özünü, “sosyalizm öldü, kapitalizm kaderdir, demokrasi verelim” babında yorumladı. Bu yazarlar Los Angeles’teki, Paris’teki, İngiltere’deki ayaklanmaları küçümsemiş, Somali’deki kıtlığın nedenlerini, ekolojik felaketlerin sorumlularını yani dünyayı yeni ortaçağa dönüştüren kapitalizmin suçlarını görmezden gelmişlerdir.

Evet, Somali’ye yardım edelim. Halklar arası dayanışma örneği sergileyelim. Ama bu gerçekleri de bilelim ve anlatalım.

----------

Web sitesi: http://www.adilokay.com/