2 Mayıs 2011 Pazartesi

HIZLI SİYASET TEKNİKLERİ


Bülent Tekin / bulenttekin47@gmail.com

YSK, “Emek, Özgürlük ve Demokrasi Blok’u” adı altında seçimlere BDP adına katılacak yedi bağımsız adayı süre bitiminde (yasayla kalkmış bir belgenin sunulmadığını gerekçe göstererek) veto etti. Bu arada ÖDP de sessiz sedasız sudan nedenlerle veto yemişti. Oysa sonuçları (eksikleri) önceden-süre bitmeden!-ilan (tebliğ) etmeliydi. Böylesi bir davranış “tuzak” gibi değerlendirilebilecek bir durumdu. YSK’nın bu tavrı ve kararı ülke ve dünya kamuoyunda infial yarattı. Tuhaftır ki Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğunun aday listelerinden Ağrı adayı Murat Öztürk’ün adaylık başvurusu “memnu haklarına kavuşmadığı” gerekçesiyle kabul edilmemişti. Öztürk’ün yedeği yoktu. Bu yedi adayın da yedekleri yoktu. Bağımsız adayların yeniden aday gösterme şansları yoktur. Blok daha seçim başlamadan sekiz eksik milletvekiliyle işe başlıyordu. Zaten Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk yasaklıydılar. BDP’nin TBMM’de grup kurması zordu, olanaksız gibiydi. Sanki birileri artık Meclis’te Kürt milletvekilleri görmek istemiyordu. Ya da olacaksa bizim Kürt’ümüz (AKP’li) olsun demişti. YSK’nın bu tuhaf tutumunu hukuka (yasalar) bağlamak, doğrusunu isterseniz, aklımın ucundan bile geçmiyor. Polis’ten bilgi alabilen bir gazetede, YSK’ya yapılan ve bu vetolara neden olan Ergenekonvari bir ihbardan(!) bahsediliyordu.

YSK’nın veto kararı hukuki yönünden çok siyasi yönü ile konuşuldu. Özellikle AKP’nin bölgede zayıf ve antipatik bazı adayları gösterme nedenine bağlanıldığı düşünüldü. Başbakan adaylarını tanıtma konuşmasında, “Kürt meselesi (sorunu) yoktur! Kürt kardeşlerimin sorunu vardır!” dedi. Çok farklı anlamları olan iki cümleydi: Yani kolektif Kürt hakları yoktur ama ihale, ticaret, bayilik için Kürt kardeşlerim (bana göre bunlar milletvekilleri ve çevreleridir) bana gelsinler demek istemişti. Ben öyle yorumladım. Başbakan’ın Bölgede gösterdiği adaylarla ilgili (il düzeyinde) iki örnek vermek istiyorum: Diyarbakır’da AKP’nin ilk iki adayı (Mehdi Eker ve Galip Ensarioğlu) Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel merkezi politikasını savunuyorlar. Zaten biri için organik tarım adına devletin arazilerini kullandırdığı, diğerinin de sadece uğraştığı ticaretiyle ilgilendiği söyleniyor. İkisinin de Kürtlükle ya da Kürtlerin kolektif haklarının kullanımıyla ilgili bir mücadeleleri yoktur. Mardin’in birinci sıra adayı: Muammer Güler! Hrant Dink cinayetinde Celalettin Cerrah’la beraber ihmali olduğu halde bundan sıyrılan biri. Üstelik Mardin halkının pek te sempatiyle bakmadığını biliyorum. Son göreviyse ilginç: Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı! Ya, Başbakan bu bölge insanının bir zamanlar JİTEM’in, Jandarma’nın yaptığı görevle eş tuttuğu bu makamla mı Kürt sorununu çözmeyi düşünüyor? Bana göre-eğer varsa!-akrabalarının dahi oy vermeyeceği biridir. İkinci aday Gönül Bekin Şahkulubey’in de kadın kotasından girdiğini düşünüyorum. İlk iki sıranın Arap kökenlilere verilmesiyle Mardinlilerin AKP’yi pek sevindireceğini düşünmüyorum. AKP Mardin’de milletvekili çıkarırsa nedeni, orada CHP ve MHP’nin zayıflığından olacaktır.

YSK’nın veto kararı Türkiye ve dünya kamuoyunda bir siyasal darbe olarak görüldü. Kürtlere %10 seçim barajını dolanarak bağımsız adaylarla seçime girme yolları da YSK’ca kapanıyordu. Hukuka dayanmayan bu yöntemi YSK tek başına yapamazdı ve sonuçlarına da katlanamazdı. [Zaten bu böyle anlaşıldığı ve infial yarattığı içindir ki çok geçmeden (21 Nisan) aynı YSK biri hariç (İsa Gürbüz) diğer altı aday (Hatip Dicle, Leyla Zana, Sebahat Tuncel, Gültan Kışanak, Ertuğrul Kürkçü ve Salih Yıldız) hakkında vermiş olduğu veto kararını kaldırdı. Bu yeni karara-kim ne derse desin-YSK’nın ülkede olan ve olacakları-bir kişi ölmüştü, çok yaralı vardı ve birçok yer tahrip edilmişti-görmesi sonucu sağduyulu bir davranış sergilemesi neden olmuştur. ] AKP bu haksızlık karşısında suskun durdu. Başbakan duymamış gibi yaptı. Kılıçdaroğlu dürüst bir tavır takındı. Meclisi toplayalım sorunu çözelim dedi. Onu kutluyorum. Has Parti’yi de tavrından dolayı kutlamak isterim. Cumhurbaşkanı dünya kamuoyunun infialinden sonra belki bir girişim yapmayı denedi. Yine de Cumhurbaşkanı’nı demokrasiden yana tavrından dolayı kutluyorum. Medya’yı demokrasi yanlısı tavrından dolayı kutluyorum. Ergenekonvari bir eylemle karşı karşıya kalmıştık. Seçim meşruiyetini yitirecekti ama yine de AKP sessiz kaldı. Ülkede işler iyi gitmiyordu: Tiyatrovari bir hal almış bir KCK davası, Artık Kürt sorunu yoktur! söylemi ve nihayet YSK vetosu! Veto kararı Türkiye demokrasisinin güçlenmesine katkıda bulunmayan bir karardı. Ülkede Kürt sorununa siyasi ve barışçıl bir yaklaşıma engel oluyordu. Anlaşılan Kürt sorununu bastırmayla çözmeyi planlamışlardı ve SAVAŞ isteniyordu. AKP de Savaş Hükümeti olacaktı. Birileri artık Ergenekonvari (JİTEM, kontrgerilla) taktikler (cinayetler) kullanmıyordu ama siyasi ve barış ortamının oksijenini yok ederek yüzleri yeşillendirerek âdeta boğma yöntemleri kullanıyordu. Ben buna, bir süredir teorisini verdiğim YEŞİL ERGENEKON diyor(d)um. YSK ise evrensel hukuka dayanmalıydı ve bir yargı organıydı, ülkenin allak bullak olmasına neden gösterilmemeliydi. Bunun ayırdına vardığını düşünüyorum. Ama yine de olan olmuş ve kan dökülmüştü.

Diyarbakır’da 20 Nisan’da bir emekçi genç kızla konuştum. “Babam dün (19 Nisan) KCK davası için adliye önüne gitmişti. Öyle dayak yemişti ki, yine de gözünün önünde paramparça edilen 7-8 gence acımıştı. Polis çok acımasız davranıyor. Ya Kürtler insan değil mi?” Kızın gözleri dolmuştu, o çocuk yaşında saatlerce bir işyerinde ekmek parası için çalışıyordu. KCK davası ve daha sonra da YSK veto kararlarını protesto eden insanlara polis çok acımasız davrandı. Gaz bombası, panzer, Toma, Akrep tipi araçlar! Polis’in yurttaşların (özellikle ilçelerde) ev ve işyerlerini (ses veya gaz bombaları ile) tahrip ettiği söylentileri çoğalıyor. Zaten göstericilerin bir kısmı bazı yerleri tahrip ediyor, ya polise ne oluyor(du)? Polis tabii ki izinsiz nümayişlere engel olacaktır ama Anayasa, yasa, hukuk ve evrensel insan hakları düzleminde. Polislerin Diyarbakır BDP il binasının camlarını indirmeleri ve bıçakla tekerlekleri patlatmaları da eylemcileri aratmıyordu. Savcılığın Belediye iş makinelerini hangi nedenle Parti binası önüne getirme nedenlerini araştırması doğaldır. Ama aynı savcılığın devlet malı olan iş makinelerini taş atarak ya da bıçaklayarak tahrip eden polislere bunun nedenlerini sormasını isterim. Dilerim soruşturma bu kapsamda olur. BDP il binasının önünde yakalananlar AKP il binasına götürülüyor. Bırakın binanın içine götürmek, önüne bile-gözaltına alınanları-götürmek büyük bir skandaldı(r). AKP il binası gözaltı merkezi olarak kullanılıyor. Yakalananlar buradan Emniyet’e götürülüyor. Bu tür bir davranış (eskiden) 12 Eylül’de Merkez Komutanlıklarında olurdu. Toplama merkezi gibiydi oralar. Şimdilerdeyse ancak Suriye’de Baas Partisi il/ilçe binalarında oluyor. Baasvari bu davranışın ülkeyi ileri bir demokrasiye götürmeyeceği bilinmelidir. Devlet (maalesef Hükümet?) Diyarbakır polisi ve amirleri hakkında soruşturma açmalıdır. Diyarbakır Valisi ve Emniyet Müdürü AKP il binasının nasıl ve hangi nedenle(?!)-belki de bilmediğimiz bir yasa vardır?-toplama merkezi olarak kullanıldığını müfettişliklere ve savcılıklara izah etmelidirler.

Bismil’de (20 Nisan) YSK’nın veto kararını protesto eden kitleye polisin ateş açtığı iddia ediliyor ve İbrahim Oruç adlı bir genç ölüyor. Denir ki polis, ölen ve orada o anda yaralı yatan gençlere tekme ve dipçik vuruyor. Yerde yatan Oruç’un cesedinin yanında kırık dişlerinin bulunduğu anlatılıyor. Bunlar birer iddiadır. Doğruluk derecesi mutlaka araştırılmalıdır. Savcılığın ve adli tıp’ın bu araştırmaları yapacağını diliyorum. İçişleri Bakanı Osman Güneş’in tavırlarından polis müdahalelerini orantılı bulmuş gibi anlıyorum. Ülkeyi güvenlik içinde seçime götürecek bağımsız(!) bir bakandan bahsediyorum, değil mi ya?

Kimse bu yazdıklarımızdan BDP’yi övdüğümüzü ya da AKP’yi yerin dibine soktuğumuzu çıkarmasın. Yeri geldiğinde BDP dâhil her kişi, kurum ve devlet(ler)e en ağır eleştirileri yaptığımı okurlarım bilir. Benim amacım bu ülkede AB tipi demokratik, sosyal hukuk devletinin inşa edilmesidir. Bu ülkede eşit yurttaşlık temelinde yeni bir sözleşme (anayasa) yapılması ve BARIŞ’ın tesis edilmesidir. Ancak gördüğüm, askeri vesayeti (TSK ile anlaşarak) AKP’nin devraldığıdır. En önemi emareyi de MGK’nun (24 Şubat) toplantısında (Terörle Mücadele Strateji Belgesi) ve Başbakan’ın AKP adaylarını tanıtım toplantısında gördüm: “Camilere ve din adamlarına terörle mücadelede görev!” “Terörle mücadelede üniversitelerle, STK’larla, düşünce kuruluşları ile işbirliği!” “Bölgede akil adamlarla(!) işbirliği!” “Kürt bölgesine on bin imam!” “Kooperatifçilik(?!)” “Kürt sorunu yoktur!” “Kürt olacaksa benim Kürt’üm!” “Tek devlet, tek millet, tek vatan, tek dil!” “YGS ve şifre olayını protesto eden gençlerin karşısına beş bin, on bin tane genci koyarız!”(Bu söylem Ortadoğuda’ki otoriter ve diktatör rejimlerde düzenlenen gösterilerde diktatör devlet başkanlarının-Beşar Esad örneğinde olduğu gibi-“rejim yanlıları”nı sokağa dökmelerini anımsattı.)

Başbakan’a-sanırım “GIRGIR” okumuyor olacak ki!-anlatamadık: Seçtiğin adayların-seçimi kanırsan-parmak kaldırarak belki seni devlet başkanı yapabilirler. Seçtiğin Kürtlerin zaten Kürtlük diye bir idealleri yoktur! Alevileri asimile ederek Sünnileştirmeye son hız verebilirsin! Polis Teşkilatı’nı saf kan YEŞİL ERGENEKON’a dönüştürebilirsin! Ya, Ortadoğu diktatörlüklerinde yükselen “Özgürlük” taleplerini görmüyor musun? ABD Mübarek’i koruyabildi mi? Esad veya Kaddafi Hanedanlarının yarım asır daha iktidarda kalacaklarını mı düşünüyorsun? Bizler tüm siyasi partilerden ve sizden herkesin eşit ve özgür olduğu bir ülke istiyoruz! İnsanı merkeze alan özgürlükçü bir anayasa istiyoruz! Modern ve evrensel bir hukuk (adalet) sistemi talep ediyoruz! İnanç ve düşünce özgürlüğünün AB düzeyinde olmasını istiyoruz! Kadın ve erkek eşitliğini, ekolojiye saygıyı istiyoruz. Yoksulluğun olmadığı bir ülke istiyoruz. Eğer bu ülkeye özgürlük, gerçek demokrasi, adalet, eşitlik, kardeşlik ve ekonomik refah getiremezsen seni alkışlayanlar seni götüreceklerdir!

Hiç yorum yok: