27 Mayıs 2012 Pazar

YALANCI YAZAR, ÇİZER, GAZETECİ





Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Bu aralar hapishanelerden başladık. Bir insan için mezardan sonra gelen en karanlık mekân(ın)dan söz ediyorum. Bize gelen maillerden (mektuplardan) alıntılar yaparak bize emanet edilen sözleri sizlere ve kulak kabartanlara teslim ederek görevimizi yerine getirmek istiyoruz. Yüz civarında gazetecinin hapiste olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hükümet bu sayıyı birkaç kişiyle sınırlandırıyor. Sarı basın kartı referans alınarak gazeteci kabulü yapılmaktadır. Resmi bir anlayıştır bu. Bu anlayıştan yola çıkılırsa tirajı en yüksek olan gazetelerde yazanların daha çok akademisyen (çoğu profesördür) olduğu düşünülürse bunların hiçbiri gazeteci sayılmayacağı ortaya çıkar. Çünkü o yazarların sarı basın kartı yoktur. Ve tuhaftır ki tüm tv programlarına bu insanlar konuk olmaktadırlar. Hükümete akıl verirler, eleştirirler. Televizyonlar, gazeteler bu şahıslardan bahseder; başbakanlar, bakanlar bu şahıslara yanıtlar verirler. Ama bunlar gazeteci değildir. Taşrada matbaası olan ve bir yerel gazeteyi basıp basmadığı belli olmayan şahısların (bazılarının makineleri çalışmamaktadır, sadece adreste görülsünler diye vardır) ve çalışanlarının on yıllarca sarı basın kartları vardır. Bunlar başka matbaalarda işlerini yaptırmakta, valilikleri baskı altına alarak reklam ve ilan vb. şeylerin peşindedir. Burası Tükiye’dir, siz bunları benden daha iyi bilirsiniz.

Mesela benim de sarı basın kartım yoktur. Dokuz yıl aralıksız GIRGIR’da yazdım. 4-5 mesleki kuruluş üyesiyim, içlerinde gazeteci cemiyetleri filan da vardır. Demek biz de gazeteci değiliz. Kimseye yalakalık etmediğimiz için “ödül” filan da almadığımızdan-bu kabiliyetsizlikten dolayı!-yazar filan da sayılmayız. O halde bu ülkede bizim gibi yalancı yazarlar, gazeteciler, radyocular, televizyoncular vardır.

Bu ülkede türkücüler, şarkıcılar, mankenler bir gecede yazar oluyorlar ve hatta sonradan da milletvekili seçiliyorlar. Romanları da onlarca ödül alıyor. İşte o büyük bir yazardır. Türkiye ve dünya edebiyat dünyasının gözünde en büyük yazardır. Kitapları onlarca baskı yapıyor. Milyonlarca lira kazanıyor. Oysa gerçekte o bir saz çalgıcısıdır, özgün müzik filan söyler. Ama ben size bir şey söyleyim mi: Ben o tipleri yazar filan saymam. Benim sol elimle bir günde yazdıklarım, onun otuz senede elli arkadaş yazarıyla beraber oluşturduğu bir heyetle birlikte yazacaklarından daha edebidir. Ona otuz sene veriyorum, elli arkadaşıyla bir araya gelsin ve benim tek kitabımın içeriği gibi yazsın! Ama onların sahipleri var: Kapitalist Modernitenin temsilcileridirler. Arkalarında şirketler, dernekler, iktidarlar, siyasi partiler, meslek kuruluşları, düşünce kuruluşları, belediyeler vardır. Ve hatta bazıları dış devletlerdeki kuruluşlardan destek alır. Kimisi “Paşa” torunu filandır. Eski bir yazarın, eski bir devlet büyüğünün, eski bir şöhretin akrabasıdır. Yani onları o noktaya getiren kurdukları ağ ve ilişkilerdir. Bir günde büyük yazarlığa, gazeteciliğe, televizyonculuğa terfi edenlerden bahsediyorum. Onlar (tanrıların maskeleri indiğinden) Demokratik Modernitenin “Küçük Kral”larıdır. Tanrıyım diye kimseyi kandıramadıklarından artık kendi krallıklarını kurmuşlardır.

Tüm bunları, Özgür Radyo eski koordinatörü Füsun Erdoğan’ın ( o da mutlaka yalancı bir radyocudur) Kandıra 2 Nolu T Tipi Hapishanesi’nden yazdığı 5 Mayıs 2012 tarihli mektubundan biraz alıntı yapmak için yazdım. Bakarsınız biraz empati yaparız, yüreğimizin betonlaşmasını önleriz, ne dersiniz?

“Betona ve Betonculara İnat!


Önceki gün Dünya Basın Özgürlüğü Günüydü!


Meslek örgütü temsilcileri açıklamalar yaptı.


Rakamların dilinden Türkiye gerçeğini gözler önüne serip basın özgürlüğünde dünya sıralamasında en son sıralarda yer aldığımızın altını bir kez daha çizdiler.


Bütün bunları okurken dinlerken Nedim Şener’in tahliyesinin ertesinde kurduğu bir cümle, yüzümde beliren garip bir tebessüm eşliğinde beynimin kıvrımlarında dolaşıp durdu.


‘Betonun içinde gömülüyorsunuz. Gazeteciler açısından şöyle bir handikap var: Meslektaşları, beton dökülmüş meslektaşlarının üzerine beton dökmeye devam ediyor. Kendinizi savunamıyorsunuz ve sürekli infaz yapılmaya çalışılıyor’ demişti.


Ve bu coğrafyadaki önemli ve aşağılık bir zihniyete, davranışa parmak basmıştı.


Devletin antidemokratik baskıcı, faşist yasalarına eşlik eden uygulamaları ‘anlaşılır’ bir durum.


Biliyorsunuz ki, bütün bunları varoluşunun ve yaşamasının bir garantörü olarak görüyor!


Peki ya diğerleri?


Nedim Şener’in sözünü ettiği ve geniş bir yelpazede kendilerine yer edinen/bulan betoncular?


Onlar neyin peşindeler?


Bir yandan devletin sansüründen, baskılarından yakınırken ellerinde bir kürekle içeridekilerin üzerine atmak için çimento taşımaları da neyin nesi?


Kişisel hırslarının çapsızlıklarının ve komplekslerinin esiri olan bu insan müsveddeleri bütün bu uygulamalardan niye, hangi yüzle şikâyet ederler ki?


Garip bir ironi bu!


Böylelerinin ne tarihten ne de insanlığın o büyük düşünden bir şey anlamadıkları, insani duygulara yabancılaştıkları açık değil mi?


Gelecek düşleri ve umutları olanların ve her şeye rağmen insan kalmakta inat edenlerin betona gömülemeyeceklerini anlamayacak kadar ahmak...


Attıkları her kürek dolu çimentoyla insanlıklarından biraz daha uzaklaşıp, çukurlaştırdıklarını göremeyecek kadar da kör ve zavallılar.


Böylelerini düştükleri çukurda başkalarına bırakmak ve etraflarına yaydıkları kötü kokulardan uzak durmak en doğrusu.


Nedim Şener’in dediği gibi devlet tutsakları hakikaten betona gömüyor!


Hapishane beton ve demir demek!


Voltalarınız birkaç adımda betona tosluyor!


Adımlarınız hep betonda yol alıyor!


Birkaç haftada ayakkabılarınızın tabanının betonca nasıl eritildiğine şahit oluyorsunuz.


Koğuştan içeri girdiğinizde betonun yerini gri karo taşları alıyor.


Yatakhaneye çıkmak için beton merdivenleri çıkmanız gerekiyor.


Geceleri uykunun kollarına kendinizi bırakarak betonun çirkinliğinden uzaklaştığınızı düşündüğünüzde de; eklemlerinizde kemiklerinizde hissettiğiniz ağrılarla betonun ‘ben buradayım’ dediğini duyuyorsunuz!


Ve bütün bu çirkinliklere inat, doğa öylesine müthiş, öylesine harika ki!


Pencereden başımı çevirdiğimde, havalandırma kapısının demiri, eşikteki mermer ve zeminin betonunun birleştiği noktada, incecik çatlaktan başını kaldırmış bir yabani otun betona ve demire meydan okuyuşu karşılıyor beni...


Yemyeşil, taze yapraklarıyla betona meydan okuyan yaban otu; devletin betonuna da dışarıdaki betonculara da en güzel yanıt oluyor!


Hapishanede sözün bittiği yer tam da burası!


Yetmez mi?(…)”

.............

Diyarbakır Özgür Haber

Link:  http://www.ozgurhabergazetesi.com/makale.asp?makaleno=865




Hiç yorum yok: