11 Ocak 2010 Pazartesi

ÖĞRENİRKEN ÖĞRETENLER : TEKEL İŞÇİLERİ


Müslüm Kabadayı
muslum_kabadayi@hotmail.com

Tekel işçilerinin direnişinin 27. günü de geride kaldı. İki günde bir desteğe, ziyarete, eyleme gittiğim işçi kardeşlerimden birkaçını, iki akşam evimizde ağırladım. Hatay’dan gelen işçilerden köylüm Bülent Tüfek ve arkadaşları Kumlu’dan Levent Şafak, Reyhanlı’dan Murat Basık’ın anlattıklarından yola çıkarak, “eylemsel yetke”nin nasıl oluştuğuna dair ve işçi sınıfının öğrenme-öğretme sürecine ışık tutan notlarımı paylaşmak istiyorum.

1- “Bu 4-C sorunu gündeme gelene kadar bizim işçilerin çoğunluğu AKP’ye, MHP’ye oy vermiş sağ siyasetin etkisindeki kişilerdi. Aramızda yerel düzeyde çıkan ayrımlar, etnik-dinsel farklar barizdi. Ankara çıkartmamız sırasında polisin gazlı ve coplu saldırısına maruz kalan arkadaşlarımız başta olmak üzere buraya gelen işçilerin büyük çoğunluğu, eylem boyunca kendilerine en çok destek verenlerin, evlerini açanların komünistler, solcular, ilerici dernek ve odalar olduğunu gördüler. Antakya’dayken bize, ‘Siz komünistsiniz, sizin arkanızdan gitmeyiz!’ diyen birçok arkadaşımız, şimdi bize ‘komünist kardaşım’ diye hitap ediyorlar. Zafer işareti yapıyorlar. Antakya Tütün Yaprak İşleme Müdürlüğü’ne gelen AKP İl Başkanını kovuyorlar.”

2- “Biz Hataylılar, Ankara’ya gelince katıklı ekmeğimizi özlemiştik. Sağ olsun polis kardaşlarımız bize biber gazlı ekmek yedirdiler. Bundan böyle bizim katığımız biber gazlı olacak. ‘Ölmek var/ dönmek yok’ diyoruz bu nedenle.” diyor Bülent. Burada, işçi sınıfının argo ve küfür edebiyatı yanında mizah gücünün de ne denli canlı olduğunu görmek mümkün değil mi?

3- Levent, hergün kendisini arayıp, “Baba biz seni çok özledik, hemen gel!” diyen kızından söz ediyormuş arkadaşlarına. Direnişin başından beri burada bulunan Trabzon Erdoğdu’da oturan bir işçi, yüreği parçalandığı için hiç konuşamamış ve gözyaşlarını dökerek sırtını dönüp gitmiş. Bu sahneden çok etkilendiğini söylüyor Levent.

4- Murat, Armada’nın oradayken orta yaşlı bir adamın gelip kendilerine “Yetkiliniz kim?” diye sorduğunda merak ettiklerini, sonra cebinden 50 TL çıkarıp vererek, “Bununla çay içersiniz arkadaşlarım!” dediğinde, yüreğinin kabardığını söylüyor.

5- Bülent, Abdi İpekçi Parkı’ndaki gösteride, polis biber gazı sıktığında elinde ekmekle havuza düşen işçilerden biri olan Antakyalı Faruk’un, şimdiki Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in süt kardeşi olduğunu vurguluyor. Bu işçinin, daha sonra Mithatpaşa Caddesi tarafında kümelenen polislerin yanına giderek, “Kardaş, şu biber gazından biraz sık sana! Bak, biz medyanın gündeminden düştük ha!” dediğini, genç polisin de buna çok şaşırıp, “Git belanı başka yerde bul!” diye söylendiğini anlatıyor. Murat ise, “Abdi İpekçi’deki polis saldırısı sırasında Diyarbakırlı işçilerin ne denli deneyimli olduklarını gördük. Onlar, poşularını yüzlerine sarıp gaz bombalarını hemen suya atıyorlardı. Hatta tekrar polisin içine fırlatanlar da oldu. Polis şefleri öncelikle bu arkadaşlarımızı gözaltına aldılar.” diyerek, işçilerin deneyimli öncülerini kısa sürede içlerinden çıkardıklarını vurguluyor.

6- Murat anlatıyor: “Türk-İş’in önündeyken, arkamda birinin bir kağıda not düştüğünü gördüm. Polis olduğunu anladım ama adama dönüp “Hangi basındansın?” diye sordum. Adam şaşırıp yüzüme baktıktan sonra, “Bozuntuya verme, emniyettenim.” dedi. “Durumu nasıl görüyorsun?” diye sordum, o da “Devam edin!” dedi ve göz kırptı bana.

7- Levent şöyle diyor: “Günlerdir binlerce insan bir aradayız. Aslında provokasyona çok açık bir ortamdayız. Artık hepimiz deneyim kazandık, kimin işçi, kimin bizimle dayanışmaya gelen, kimin polis olduğunu saptayabiliyoruz. Geçen gün Tuna Caddesi’yle Bayındır Sokak’ın birleştiği yerde biri dikkatimizi çekti, Süleyman diye bir yiğit arkadaşımız var, ona gidip “Ulan sen bize gaz sıkan şerefsiz değil misin?” dedi. Adam neye uğradığını anlayamadı, kıpkırmızı kesildi. Süleyman’ı kolundan çekip zor oradan uzaklaştırdım.

8- Murat, yine mizahla anlatıyor bir saptamasını, şöyle: “Şimdi ülkemizde aylarca domuz gribi korkusu yarattılar. Bakın biz, nerdeyse bir aydır binlerce kişi bir aradayız, bizde domuz gribi filan olmadı. Demek ki domuzlar başka yerdeymiş. Biz; haklı mücadele verenlere, ülkesini ve halkını sevenlere domuzun dokunamayacağını kanıtladık böylece.”

9- Üç işçi kardeşim de burada siyaseti öğrendiklerini, Tek Gıda-İş yönetimi, Türk-İş yöneticileri başta olmak üzere kimlerin neler çevirdiklerini burada iyi gördüklerini söylüyorlar. İçlerinden AKP’ye çalışan, bakanlara bilgi taşıyanların olduğunu da saptadıklarını belirtiyorlar. Bunların, sınıf mücadelesinin kolay bir şey olmadığını teyit ettiğini vurguluyorlar.

10- Levent kardeşim, bu direniş sırasında kendilerini konuk eden sol örgütlerden insanların bir yaklaşım hatalarının altını çiziyor. Kime gitseler, diğer sol örgütleri karalamaya başladıklarına tanık olduklarını vurguluyor. Oysa onların bu mücadeleye verdikleri desteğe büyük saygı duyduklarını, birlikte hareket etmelerini beklediklerini söylüyor. Diğer arkadaşları da özellikle bazı heyecanlı öğrencilerin kendilerine, “Neden genel grev kararı almıyorsunuz? Buraya 12 bin işçi yığılsa bizlerle birlikte Ankara’yı sallarsınız.” dediklerini dile getiriyorlar. “Bizim çoğunluğumuz, ilk kez bir eyleme kalkışmışız. Hiç siyasi eylem deneyimimiz yok. Üstelik adamların polisi, ordusu ve başka güçleri var. Bu iş sizin bildiğiniz gibi hemen olmaz.” dediklerinde küçümseyen bir tavırla karşılaştıklarını belirtiyorlar.

Sınıf mücadelesini sosyalist iktidar kurmaya odaklarken, mücadelenin boyutlarını, güçler dengesini, öncelikler sıralamasını, siyasal öncülük sorununu kavrayamayan gençler ya da siyasetlerin böyle yaklaşımlarla burjuvazinin bazen ekmeğine yağ sürdüklerine de tanık olduğumuzu örnekledim onlara. Sol siyasetin, özellikle sosyalist solun, sınıf mücadelesiyle öncülük konusunda Türkiye tarihinde hep sorun yaşadığını, işçi sınıfı öncülerinin siyasal örgütlerimizde etkin olmadığı durumlarda bunun, daha vahim hal aldığını belirttim. Onun için işçi sınıfının, eylemli bilinç taşımayı sürekli hale getirerek, deneyimlerini yeni kuşak işçi-emekçilerle paylaşmak yanında işsizler, yoksul köylülerle de ilişki kurarak toplumsal desteğini güçlendirmesi gerektiğinin altını çizdim. O zaman, şimdi kendilerinin haklı olarak rahatsız olduğu davranış ve durumların tali planda kalacağını vurgulayarak, devrim yapan ülkelerin işçi sınıfıyla siyasal öncüleri arasındaki açının nasıl kapandığına dair Sovyet, Küba ve Bolivarcı devrimlerden örnekler verdim. Türkiye’deki 1. TİP ile 1970’li yıllardaki mücadeleden bazı deneyimler aktardım. Bu öğrenmeye aç dostlarımın da öğrendiklerini aile, iş ve yakın çevreleriyle paylaşmalarının, kitleselleşme sorunumuzu biraz daha aşmamıza yardımcı olacağına dikkat çektim. Levent’in, kendisinin burada dağıtılan gazete ve bildirileri biriktirerek dosyaladığını, onları yanında götürüp Antakya’da çevresine okutturacağını söylemesine çok sevindim.

Uzun sözün kısası, “eylemli bilinç” taşımanın, işçi sınıfıyla doğrudan buluşmanın ve siyasal bir sınıf mücadelesini örgütlemenin yöntemleri üzerine kafa yoranların, bu birkaç nottan yararlanmalarını diliyorum.

Hiç yorum yok: