28 Ekim 2011 Cuma

KUTLU (SAVAŞ) OLSUN(!)



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

PKK’nin 19 Ekim’de (Hakkari’de) 24 askeri şehit etme eyleminde suçlu aranıyor: Suçlu PKK, AKP ve Cumhurbaşkanı’dır. Bir kere bu saldırıya sebep olan olay Kürt sorunudur. Bunu peşinen kabul edelim. Ve bu sorunun (günümüzdeki) Türk devleti sorumluları hükümet ve cumhurbaşkanlığıdır. Çok değil, daha dün Öcalan ve PKK ile müzakereler yapılıyordu, bir halkın asgari taleplerinde anlaşmak ve barışı inşa etmek olanaklıydı. Ama üç defa büyük çoğunlukla iktidara gelmek, tüm kurumları ele geçirmek, basını susturmak-hoş, olmayan bir basın vardı ya?-, kendi ordu ve polisini yeniden kurmak, tek adamlılığını ilan etmek bir kompleks yarattı, değil mi? “Ne yapsam halk bana oy veriyor, en son %50 oy aldım, gelecekte %60-70-90 ve belki de %100 oy alacağım!” hastalığına yakalanıldı. “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var!” Kültürlerine yakın olan bu sözü dahi unuttular!

Bir megalomani yaratıldı. Oysa öyle üç sefer bu anlayışla iktidar olmak bir oligarşik diktatörlük yaratmak için yeterli bir süreydi. Biz Arap ülkelerindeki Bin Ali, Mübarek ve kanlı bir sonla giden Kaddafi diktatörlüklerinin aleyhinde öyle çok söz ettik ki? Onların gitmesi için operasyonlara bile katıldık. Ama ne ki, ABD bize “iyi” diyor ya, bizden iyisi yok, değil mi ha? Gün gelir bunu adama demezler işte, Mübarek ve Mısır rejimi Müslüman ülkeler için ABD tarafından model olarak sunulmuyor muydu? Yoksa o gün gelse dahi ABD, Türkiye’den mi, başbakanımızdan mı korkacaktı ha? Gün gelir ülkende bu kadar kan dökülüyor, huzursuzluk var, gitmen gerekiyor diyen bir dış (emperyalist) müdahale olmaz mı? Ya da bunun olmaması için bir garantimiz mi var?

Ölen 24 asker gerip ve gariban çocuklarıydı, köylü çocuklarıydı, yoksuldular, memur ve işçi çocuklarıydı. Askere gitmemeyi hiç düşünmediler ve zaten bunun için torpilleri yoktu! Bedelli yöntemini kullanmadılar ve Hakkari’ye gitmemek için adam aramadılar. Çünkü onlar saftılar, temizdiler ve yoksuldular. Kimsesizdiler! Babaları milletvekili ya da varlıklı bir işadamı değildi. Babaları general de değildi. Hiç başbakan akrabaları olmadı onların! Ama biz ne yaptık, bir cumhurbaşkanı olarak, tıpkı Çiller gibi askeri kamuflaj elbiseleri giydik ve savaş naraları attık. Ve bu saldırıdan sonra, “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır!” dedik. Evet, Abdullah Gül böyle bir intikam ve savaş narası attı. Bölgede herkes Cumhurbaşkanının bu sözlerinden dolayı endişe duydu. Çözümü savaşta, kanda, intikamda, silahlı yöntemde arayan bu en yüksek makamın reçetesi buysa “yandık” denildi. Siz vuracaksınız, onlar da vuracak! Siz öldüreceksiniz, onlar da öldürecek, öyle mi? Sizin askeri kamuflaj elbiseler içinde teftiş ettiğiniz birlik değil miydi saldırıya uğrayan? Ayaklarından iple bağlanarak sürüklenip “Ne mutlu Türk’üm diyene!” panosu önünde resimleri çekilen PKK’lilerin cesetlerini basına servis eden birlik değil miydi saldırıya uğrayan? Güzel bir “intikam” anlayışınız varmış(!)

Ya Başbakan, ya AKP? AB tipi bir hukuk ve rejim sözleri ederken aşırı ırkçılaşan ve Türkçüleşen bir lider ve parti oldu(lar). Şu haliyle AKP, BBP’lileşmiş durumdadır. Yani MHP’nin dindar(!) hali olmuş! Ya bu ülkede zaten bir MHP var, ikincisine ne gerek var? Dışarıda seçilmiş tek BDP’li bir yerel yönetim üyesi bırakmadınız. Şırnak’ta Hasip Kaplan’ın dışında seçilmiş bir üyenin kalmadığından bahsediyorlar. Hem İmralı ve hem Kandil’le müzakere yaptığınız halde, ansızın örgütün liderine (Abdullah Öcalan’a) tecrit uyguladınız. Bütün bunlar kışkırtma ve barışçıl yöntemleri budamak değil midir? Her suçlu (mahkûm) gibi ne olurdu yani avukatlarıyla görüşebilseydi, ya da AB tipi ülkelerde böyle bir uygulamanın olup olmadığına neden bakmadınız? Eğer bu şahsın görüşmeleri çok tehlikeliyse siz neden görüştünüz? Uygulanabilecek ilkeler üzerinde anlaşmak üzereydiniz? Aniden görüşmeleri kestiniz ve operasyonlara başladınız. PKK’nin illegal ve silahlı bir örgüt olduğunu bilmiyor muydunuz? Lideri için etrafı kana bulayacağını tahmin etmediniz mi? Zaten aranan bir örgüt değil miydi, kaybedeceği neyi vardı? Bütün bunları hesaplayamadınız mı?

Bir defa son olayların boyutuna ve 24 askerimizin şehit edilmesine bir isim bulalım. Bu bir SAVAŞ’tır. Ve savaşan tarafları söyleyelim: AKP ve PKK! Türkler ve Kürtler böyle giderse düşmanca hislerle ve nefret duygularıyla donanacaklar. AKP, ABD piyonu Irak Kürt Federe Devleti’nde işbirlikçi Kürt yöneticileri arıyor. Bulabilir de! İran’dan da Kürtlere karşı savaş politikası istiyor. Başarabilir de! Bu daha çok Kürt ve Türk ölecek demektir. Daha fazla nefret duyguları yayılacak demektir. Birlikte yaşama şartlarını ortadan kaldırmak demektir. Ayrılık rüzgârları ekmek demektir. Ne olurdu yani Türkçe eğitim yapılan okulların yanında birkaç Kürtçe eğitim yapılan okul olsa! Kürtçe bu şekilde unutulmasa ve asimilasyon engellense? Zaten resmi dil Türkçedir. Kürtçe eğitim veren okullardan alınan diplomalar geçerli olsa ve oradan mezun olanlar doktor, avukat olsa! İsteyen çocuğunu Türkçe eğitim yapılan okula ya da Kürtçe eğitim yapılan okula gönderse! Ne olursu yani, kıyamet mi kopardı? Bu ülkede ODTÜ’de İngilizce dili ile eğitim veriliyor, kıyamet mi koptu? ODTÜ, Amerikan ya da İngiliz yanlısı insan mı yetiştirdi? Demirel’e sorun bir, size ODTÜ’lüleri anlatsın! Bir İngilize tanıdığınız şeyi kendi yurttaşınıza-sırf Kürt olduğu için-tanımıyorsunuz. Anlaşılan PKK de, AKP de (ordu+polis+idareci) silahlı güçlerle iktidar ve demokrasiyi(?!) arıyor! Bu yol ölüm(ler)e gider! Ve ne yazık ki, ölenler her iki taraftan da kimsesiz Türkler ve Kürtlerdir!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Emperyalizm: Herşey Kâr İçindir (2)



Faiz Cebiroğlu

Emperyalizm, sermaye için, kâr elde etmek için her türlü ahlaksızlığı yapmak demektir. Emperyalizm, kâr için, sınırsızlık, kitapsızlık ve Allahsızlık demektir. Emperyalizm bir artı-emek susamışlıdır.

Orta-doğu’da, Afrika’da ve dünyanın başka coğrafyalarında, ülkeler, ”kâr, kâr, yine kâr” için işgal ediliyor. Libya bunun için işgal edildi. Libya, bunun için, zengin petrolü için, uranyum bombalarıyla yerle bir edildi. Burada herşey kâr içindir! Emperyalizm, kâr için yapamayacağı ahlaksızlık yoktur.

Emperyalizm için, işgal edilen topraklarda, “insan hakları”, “demokrasi” önemli değildir. Emperyalizm için, işgal edilen topraklarda, kurulacak olan rejimin türü de önemli değildir. Emperyalizm için önemli olan, “kâr, daha fazla kârı” sağlayacak ve koruyacak işbirlikçiler bulmaktır. Libya’nın işgali en güzel örnek oluyor. Emperyalizm, Libya’da, Libya halkını ezecek şeriata dayalı bir komprodor düzene çoktan razıdır. Bu düzene, tabir caiz ise, “islami faşist komprador düzeni” demek daha doğrudur. Libya’da işgalle birlikte temelleri atılan bu “islami – faşist komprador düzenin temsilcileri aynı zamanda, emperyalizmin Libya’daki ajanları oluyor. Bunların görevleri açıktır: Emperyalizme hizmet etmek ve emperyalizmin Libya’daki “yerli hizmetçileri” olmaktır.

Libya’nın işgali ve ilerde Libya’da kurulacak olan rejim, bu çerçeve içerisindedir. Bu çerçevede öncelik. “önce petrol, sonra insan” oluyor. Bu çerçevede öncelik, “once kâr, sonra Libya halkı” oluyor. Bu çerçevede öncelik, hızlıca bir “komprodor ajan tabakası yaratmak ve yağmacı emperyalist petrol şirketlerini Libya’ya yerleştirmek oluyor.

Libya, bunun için işgal edildi. Libya, bunun için uranyum bombalarıyla yerle bir edildi.

Tekrarlıyorum, emperyalizm için işgal / savaş, yeni pazarlar elde etmek, halkları birbirine kırdırmak ve bu ülkeleri siyasi ve ekonomi olarak kendi egemenliği altına almak oluyor. Bu anlamda, Libya, emperyalist barbarlar tarafından yağma edilirken, hem Libya halkı, hem de Kuzey Afrika halkları açlıktan öleceklerdir. Bunu şimdiden yazıyorum. Haber veriyorum.

Emperyalizm budur. Emperyalizm, aşırı kâr oluyor. Emperyalizm, “artı- emek susamışlığı oluyor.

Bu çerçevede, emperyalizm için, ne demokrasi, ne insan hakları ne de eğitim önemlidir. Emperyalizm için önemli olan, kâr, kâr ve yine de kârdır.

Parantez açıyorum: Kaddafi dönemindeki eğitim, hem Kuzey Afrika, Orta-Doğu hem de tüm Avrupa ülkelerinden çok daha ilerdedir. Kaddafi döneminde eğitimin ücretsiz olması bir yana, Libya halkının yüzde 90’nı okuma yazma biliyordu, bunu da belirteyim.

Devam ediyorum. Evet, tüm bunlar emperyalist barbarları ilgilendirmiyor, ilgilendirmez. Zira emperyalizm için tek ilgi: kâr, kâr ve yine de kârdır.

Libya bunun için işgal edildi. Libya, kâr vr aşırı kâr elde etmek için işgal edildi.

Emperyalizm tarihsel olarak budur. Emperyalizm dün de buydu, bugün de budur.

Şimdi, bunları tekrar hatırlamanın zamanıdır.

Şimdi, Lenin’in ”Emperyalist” kitabını tekrar okuma zamanıdır.

Şimdi, emperyalizme, siyonizme ve onlarlın yerli yardakçılarına karşı enternasyonalist devrimci olma zamanıdır.

Kemalizm Renk Değiştiriyor




Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Halen Türkiye’de ve Dünya’da birçok Türkçe okullar açılmakta, bu okullarda her sabah 7 yaşındaki çocuklara “Türküm” ile başlayan ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ifadesiyle biten “Andımız” ve İstiklal Marşı söylettirilmektedir. Yani Türk-İslam sentezi olan resmi ideoloji aynen devam etmektedir. Sadece kara olan rengini ak olarak değiştirmiştir.

Türkiye’de Kemalist düzen yeniden inşa ediliyormuş gibi bize yutturmak istiyorlar. Aslında, postalcı-siyah cüppeli Kemalizm ile takunyacı-yeşil cüppeli Kemalizm yer değiştirmektedir. Özü aynıdır. Yani bukalemun gibi renk değiştirmektedir.

Çukurca’da meydana gelen çatışma sonucunda 24 asker ve PKK kaynaklarınca açıklanan 7 militan maalesef hayatını kaybetmişlerdir. Ne yazık ki halkların yoksul çocukları ölmeye hala devam ediyor.

Olayın hemen ardından Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinde çeşitli sol argümanları ve hatta PKK renklerini çağrıştıran resimler birdenbire birçoğu Türk Bayrağı resimlerine dönüşüverdi.

“Şehitler ölmez vatan bölünmez” gürültüsü içerisinde “Deniz Feneri” sanıkları sessiz-sedasız tahliye oluverdiler.

Ülkemizin ne kadar büyük bir oyunun içinde olduğunu iyi düşünmemiz gerekir. Öyle anlaşılıyor ki, siyah Ergenekon ile yeşil Ergenekon yer değiştirmişlerdir.

Ülkemizde yargı bağımsız değildir ve güven vermemektedir. Gerek yargı organlarınca ve gerekse güvenlik güçleri tarafından halklara çifte standart uygulandığı görülmektedir. Ergenekon, Karargah Evleri, KCK, Deniz Feneri vb.

Halen “Türk Milleti” adına hüküm veren yargı kararları Demokles’in kılıcı gibi birçoğumuzun ensesinde durmaktadır. Bunu bizzat olarak ben yaşamaktayım. Daha önceki yazılarımdan açıklamıştım. Bu defa kısaca tekrar buraya aktarmak istiyorum.

Son bir yıl içinde yazdığım makalelerin bir çoğu Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından incelemeye ve soruşturmaya tabi tutuldu. Bununla da yetinmeyerek bazılarını mahkeme safhasına dönüştürmüş bulunmaktadır. Türk yargısı tarafından bir çok davanın sonuçlanması yıllarca sürdüğü halde benim davalardan üç tanesi jet hızıyla 6 ayda karara bağlandı. Bunlardan biri 3000 TL. ile cezalandırma, biri cezayı erteleme, birini de zaman aşımından davanın düşmesine adı geçen yargı organı tarafından karar verildi. Devam eden 7 soruşturmanın ise, kaç tanesinin dava safhasına dönüştüğünü halen ben de bilmiyorum.

O nedenle, internet üzerinden yayın yapan birçok site ile gazete ve dergiler haklı olarak bazı yazılarımı yayınlamadılar.

Çünkü yayınlayan gazete ve dergi sahipleri hakkında ilgili C. Savcılığı tarafından soruşturma ve davalar açıldığını, bazı site editörlerinin filtrelenmekten korktuklarını öğrenmiş bulunmaktayım. Bu yazılarımdan dolayı bazı dostlarımın hakkında soruşturma yapılmış, kimisi hakkında dava açılmış ve kimisi de yayınlamaması için dolaylı olarak uyarılmıştır. Bu dostlarımın çok haklı olarak yayınlamamalarını doğru buluyor, bundan sonra da riskli gördükleri yazılarımı yine yayınlamamalarını öneriyorum.

Dolayısıyla iki yıl önce yaklaşık 25 site ile 5 gazete ve 3 dergide yayınlanan yazılarım, bu gün ancak, 5-6 site ve bir gazetede yayınlanabiliyor. Yayınlayan bu sitelerin 3’ü Türkiye üzerinden girişi yasaklanan web sayfalardır.

Evet, Kemalizm renk değiştiriyor. Ancak, özü ve uygulamaları hiç değişmiyor, aynen devam ediyor.

Gerçekten de “Dokunan yanıyor”, ama bizler yansak da yine dokunmaya devam edeceğiz.

“Türk Milleti” adına hüküm veren yargı kararları Demokles’in kılıcı gibi ensemizde durmasına rağmen, yine de Sayın Çetin Altan’ın deyimiyle “enseyi karartmayalım”

-----------

NOT: Bu satırları yazdığım sırada Van’da şiddetli bir depremin meydana geldiği ve çok sayıda insanımızın hayatını kaybettiğini haberini üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım. Ölen insanlarımıza rahmet, yaralılara da acil şifalar dilerim. (ME)

18 Ekim 2011 Salı

‘Biutiful’: Uykuları Kaçıran Bir Film ve Mülteci Yıllarım*



“‘Biutiful’da kahramanın kaçak işçiler ile polis arasında rüşvet trafiğinden hayatını kazanması sırasında yaşadığı trajik olaylar, onlarca uzak doğulu işçinin tıkıldıkları evde gece sızan gazdan zehirlenip ölmeleri, patronun cesetleri mafya yardımıyla denize atması bir başka olayda da polisin göz yummak için rüşvet aldığı halde Afrikalı kaçak işçileri işportacılık yaparken yakalamaları, beni geçmiş mülteci yıllarıma götürdü.“


Adil Okay
okayadil@hotmail.com

Bir film seyrettiğinizde, beğeninizi -eleştiri hakkınızı saklı tutarak- nasıl ifade edersiniz? Örneğin “İyi yapılmış bir filmdi ama… , oyuncular çok iyiydi, film müziği muhteşemdi ama…” v.s. diyerek. Bunun yanı sıra hepimizin ‘ama’sız beğendiği favori filmler vardır. Klasiklerden değil, son yıllarda yapılan filmlerden söz ediyorum. Bitince bir süre bizi yerimize mıhlayan, sinemadan çıktıktan sonra bile sahneleri, diyalogları kafamızın içinde dönüp duran filmler. Son yıllarda pek çok yerli, yabancı film izledim. Hatta itiraf edeyim, kaçırdığım filmleri mahalle bakkalından korsan DVD olarak alıp, izlediğim de oluyor. ‘Örneğin Michel Leclerc’in 2010 Fransız yapımı son filmi ‘Diğerlerinin İsimleri’ni (Le Nom Des Gens) korsanların yardımıyla orijinal diliyle seyrettim. Ayrıntıları iyi veren, tabuları ti’ye alan, ırkçılığa ve burjuva aile ilişkilerine karşı soru işaretleri bırakan başarılı bir filmdi ‘Diğerlerinin İsimleri’. Ama ne o, ne son bir yılda gördüğüm diğer filmler, hiç biri beni Anuş Pazarcıyan’ın tavsiyesi üzerine izlediğim, ‘21 Gram’ın yapımcısı İnarritu’nun “yeni bir baş eseri” sayılabilecek 2010 Meksika- İspanya ortak yapımı ‘Biutiful’ kadar etkilemedi. Bu filmi ‘ama’sız beğendim. Son bir yılda izlediğim en iyi film olarak da seçtim.

“İnarritu yeni filminde Uxbal’i odak alan bir öykü çerçevesinde, sınıflara ayrılmış bir toplumda ‘en alttakilere’ çeviriyor kamerasını. Onların zenginlik içindeki yoksullukta hayata nasıl tutunmaya çalıştıklarını, onlar için hayatla - ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu anlatıyor.”

Biutuful’da, sade bir İspanyol vatandaşı olan Uxbal’in küçük üçkâğıtçılıklarla hayatını kazanması anlatılırken, olaylar bizi görmek istemediğimiz gerçeklerin içine sokuyor. Avrupa’nın bir diğer deyişle kapitalizmin kan emici yüzünü doğallık içinde görüyoruz. Hiçbir abartmaya kaçmadan. Binlerce sayfa bilimsel analizin, araştırma yazısının yapamadığını hiç sıkmadan (film iki saatten fazla sürüyor) bazen çok açık, bazen çağrışımlarla, küçük büyük olaylar zinciriyle kalbimize ve beynimize nüfuz ettiriyor. Yoksulluk, sosyal güvencesizlik, ırkçılık, göçmen işçilerle ‘kâğıtsız’ mültecilerin insanlık dışı koşullarda çalıştırılması, yiten değerler... İnarittu, klasik politik sinemada olduğu gibi tek bir şok mesajla filmi bitirmiyor. Brezilyalı Rocha ile Yılmaz Güney’in politik sinemada yaptığını yapıyor. Film boyunca izleyicinin beynine -Ulus Baker’in ifadesiyle- milyonlarca şok zikrediyor. Ya da bana öyle geldi. Örneğin filmin kahramanı yolda yürürken önünden bir politikacının fotoğrafıyla süslenmiş bir taksi geçiyor. Bu bana hemen 12 Haziran seçimleri öncesi yaşadığım gürültü ve görüntü kirliliğini ve burjuva politikacıların yalan vaatlerini anımsatıyor. Bir başka sahnede devasa iki fabrika bacası görülüyor. Aklıma hemen bu yaz ziyaret ettiğim Gökova körfezinde –o cennet mekânı çirkinleştiren- HES bacaları ve tüten dumanlar ile Kütahya’da bir avuç altın uğruna siyanürle zehirlenen işçiler düşüyor. Ama en trajik olanı; hemen hepsinin hayat romanı birbirine benzeyen, farklı zaman ve mekanlarda yollarımın kesiştiği kaçak işçilerin dramı.

Biutiful beni mülteci yıllarıma götürdü


12 Eylül faşist darbesinden sonra başlayan mültecilik yıllarımda hemen her milletten yüzlerce kaçak işçi tanıdım. Uzun zaman Türkiyeli politik mültecilerin ücretsiz tercümanlığını yaptım. Tabi arada ‘politik’ olduğunu söyleyen ekonomik mültecilerin de sorunlarıyla ilgilendim. Öyle ki ziyaret ettiğim konfeksiyon atölyelerinde hemen bana doldurmam için bir dosya uzatılır ya da Fransızca dilekçe yazdırırlardı. Günün birinde bir arkadaşımın atölyesinde, Çinli bir kadın için yabancılar polisine mektup yazmıştım. Yaptığım iş karşılığı para almayışıma şaşıran o yoksul kadın bana Çin’den gelen, kurutulup vakumlanmış bir tavuk kemiği hediye etmişti de şaşırma sırası bana gelmişti. Yine Paris’te kaçak çalışan uzak doğulu göçmen emekçilerin evlerini ziyaret etmiş, Çin mafyasının getirip daracık evlere hapsettiği ve yol parası v.s. borçlarını ödemeleri için yıllarca günde 15 saat karın tokluğuna çalıştırdıkları işçilerle tanışmıştım. Koşulları, Türkiyeli kaçak işçilere göre çok daha kötüydü. Süreç içinde bu trajik gerçeklere şaşırmamayı, Avrupa’nın tüm ülkelerinde kaçak işçilerin istismarının yaşandığını öğrendim. Onların oturum ve çalışma kartı alabilmeleri için düzenlenen kampanyalara, eylemlere katıldım. Sabahın beşinde yabancılar polisi önünde ücretsiz tercümanlık yapmak için sıralara girdiğim, Irkçı ya da işgüzar memurların zorluk çıkarması üzerine kavga edip polis zoruyla dışarı atıldığım günlerim oldu. Paris’in banliyösü Bobigny valiliği önünde, ‘başvuru’ formu alabilmek için geceden yatak döşek alıp, çoluk çocuk kuyruğa girenleri görüp üzüldüm. Velhasıl hayatımın bir döneminde bu tür gözlemlerim çok fazla oldu. Biriktirdiğim iyi - kötü anılar, şiir ve öykülerime de yansıdı. O yıllardan kazancım, anı biriktirmenin yanı sıra, terk ettiğim Paris’e yılda bir kez gittiğimde, yolda karşılaştığım, bir zamanlar ücretsiz tercümanlıklarını yaptığım o işçilerin bana ikram ettikleri expresso oldu.

İşte, ‘Biutiful’da kahramanın kaçak işçiler ile polis arasında rüşvet trafiğinden hayatını kazanması sırasında yaşadığı trajik olaylar, onlarca uzak doğulu işçinin tıkıldıkları evde gece sızan gazdan zehirlenip ölmeleri, patronun cesetleri mafya yardımıyla denize atması, bir başka olayda da -polisin göz yummak için rüşvet aldığı halde- Afrikalı kaçakları işportacılık yaparken yakalayıp sınır dışı etmesi, v.d. beni geçmiş mülteci yıllarıma götürdü.

Belki de bu duygular yumağında, İnarittu’nun son filmi beni fazlasıyla etkiledi.

İnsanlık ayıbının karaya vurduğu an


Hatırlarsanız Aralık 2007’de, Avrupa'ya gitmek isteyen Filistin, Somali ve Irak uyruklu olduğu belirlenen 85 mülteciyi taşıyan tekne, İzmir'in Seferihisar ilçesi yakınlarında batmış ve 53 ceset karaya vurmuştu. Toplam 85 mültecinin umut yolculuğu, Seferihisar açıklarında facia ile sona ermiş, bu olay üzerine ben de ‘İnsanlık Ayıbı Karaya Vurdu’ başlıklı bir makale yazmıştım. Bu mültecilerin yaşadığı ne ilk trajediydi ne de son oldu. Yine mevsimlik işçileri taşıyan bir yük kamyonunun Tarsus hemzemin geçitte trenle çarpışması sonucu onlarca işçi ölmüş ve o zaman insanlar, önlerinden hemen her gün geçen bu gerçekle yüzleşmişlerdi. Bu katliam üzerine de ‘Devlet Kazası ve Katil kim’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu trajediler dünyanın her yerinde ve yıllardır sürüyor. Seferihisar veya Tarsus ilk değildi, ne yazık ki son da olmadı. (Okuduğunuz bu yazıyı kaleme aldığım sırada ajanslara yine benzer haberler geçiyordu.) Bu konuda insan hakları örgütleri yıllardır raporlar yayınlıyor, dünyayı ve dünyayı yönetenleri duyarlı olmaya çağırıyor. Biz ise ancak yanı başımızda cesetleri görünce uyanıp, ‘ne oluyor’ diye soruyoruz. Bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için altını çizmek gerek ki: Ortalama bir Avrupalı da bu trajediler karşısında bizden çok daha duyarlı değil. Avrupa ülkeleri de insan hakları, özellikle zenginliklerinin bir kaynağı olan ‘ötekilerin’ hakları konusunda çok temiz değil. İnarittu’da bunu anlatıyor zaten.

Norveç’te katliam ve Avrupa’da ırkçılığın yükselişi

En son Norveç’te Breivik adlı bir ırkçı - faşistin yaptığı katliam da aslında aynı konu kapsamında değerlendirilebilecek trajik bir sonuçtur. Avrupa’nın postmodern ‘çokkültürcülük’ politikasının (çokkültürlülük değil) iflasının, sermaye birliği olan AB’ye üye ülkelerdeki baharın kışa dönüşmesinin, neoliberalizmin derinleştirdiği eşitsizliğin, işsizliğin, aşsızlığın ve bunun müsebbibi olarak ‘ötekilerin’ işaret edilmesinin yarattığı nefretin sonucu. O katledilen gençler için ağıt yakan, ırkçılığı protesto eden yüz binler ne yazık ki bu dünyada politikayı belirlemiyor. O yüz binler, on yıllar boyunca susup oturmanın ne sonuçlar vereceğinin sorgulamasını henüz yapmıyor. Hükümetlerinin on yıllardır sermayeye ‘ucuz işgücü’ kazandırmak amacıyla göçmenleri davet ettiğinin, kaçak-kayıtsız çalışan işçilere göz yumduğunun farkında değil. Hrant Dink katledildiğinde de, ‘hepimiz Hrant’ız’ diye yüz binlerce namuslu insan sokaklara dökülmüştü. Ancak Türkiye’de de politikayı belirleyen o yüz binler değil, Hrant’ın katiliyle Türk bayrağı önünde poz veren güvenlik güçlerinin Türk- İslam sentezcisi ağa babalarıdır. Sivas katliamı katillerinin avukatlığını yapan yeni – Osmanlı’cı akıl hocalarıdır. Türkiye’de Hrant’ın katline davetiye çıkaran ‘bol maaşlı gazetecilerin’ de, Sivas’ta 35 aydını yakan şeriatçıların da, mevsimlik Kürt işçilerini Karadeniz’de linç etmeye kalkışan ırkçı faşistlerin de ruh hali ve argümanları, Norveç kasabı Brejvik’ten çok farklı değildir. Kapitalizmin yarattığı ekolojik ve sosyal sorunlar derinleşip, umutsuzluk ve çaresizlik yeşerince, bundan nemalanan gerici güçlerin hedefi de göçmen emekçiler ve tüm ‘ötekiler’ olacaktır.

İşte Biutiful’da “anlatılan hayatlar, hemen hiçbir şansı ve geleceği olamayan” insanların hayatları. Seferihisar’da cesetleri kıyıya vuran mülteciler gibi, kamyonlarla işe götürülüp getirilen, sosyal güvencesiz çalıştırılan mevsimlik işçiler gibi, kış sabahları amele pazarında donmuş vaziyette bekleşen işçiler gibi, oğluna dershane parası bulamadığı için intihar eden anne gibi… Ve bu hayatlar sadece İspanya’da ya da Türkiye’de değil, şu veya bu farkla tüm kapitalist dünyada yaşanıyor.

Gözlemlerimden birkaç örnek daha vereyim: Atina’da sabah erken saatlerde amele pazarına giderseniz moralsiz, üstleri başları perişan bekleyen Türk işçilerini görebilirsiniz. Aynı manzarayı farklı biçimlerde Paris’te, Londra’da, Amsterdam’da da görmeniz olası. Son yıllarda Türklerin, Kürtlerin yanı sıra Balkan ülkelerinden gelen işçiler de o ‘amele pazarlarında’ görülmeye başladılar. Keza kaçak çalışan fahişelerin de kimlikleri değişti. Örneğin en son Paris ziyaretimde, 10. bölgede ‘müşteri bekleyen’ Afrikalı kadınların yanı sıra, Balkanlardan gelen genç kızların çoğaldığını, 13. Ve 20. bölgede ise uzak doğulu seks kölelerinin mafya ve Fransız polisinin işbirliğiyle köşe başlarına yerleştirildiğini gördüm. Ama beni en çok sarsan manzara, Hollanda’da cadde üzerindeki vitrinlerde yarı çıplak yatan fahişelerin, gelene geçene gülümseyip müşteri çağırmalarıydı. İşte İnarittu’nun Biutiful’u, bende bu anıları canlandırdı.

Küreselleşmenin bu çirkin yüzüne, ‘Postmodern yaşamın renkleri’ diyerek ‘hoş görüyle’ yaklaşmamız mümkün mü?

‘Çaresizlik içinde dayanışma’

Güney dergisinin son sayısındaki yazısıyla beni bu filmi izlemeye teşvik eden Anuş Pazarcıyan, “Yine de umutsuz bir film değil Biutiful.” diyor. Pazarcıyan’a teşekkür edip ondan bir alıntıyla sonlandırıyorum yazımı. Ve hepinizi bu hüzünlü görsel şölene, ‘Biutiful’u izlemeye davet ediyorum:

“O çaresizlik içinde bile insanlığın, insani dayanışmanın mümkün olduğunu görüyoruz. Uxbal, yakalanıp Afrika’ya geri gönderilen kaçak işçinin gebe eşine ve çocuklarına açıyor daracık evini, paylaşıyor. Ve o Afrikalı kadın emekçi, anne sevgisini paylaştırıyor Uxbal’ın çocuklarına. Yoksulun paylaşacakları şeyler de var: İnsanlıkları, dayanışmaları, sevgileri. (…)Bir çağrı bu film: Büyük insanlığın gerçekliğine gözlerini kapamamaya bir çağrı. O Avrupa’nın cicili bicili, koca AVM’li koca şehirlerinin (burada Barselona) koca turistik meydanlarında alış verişe çıkan, kapuçino’larını, latte’lerini, kokteyllerini yudumlayan insanlara, yanı başlarında seyyar satıcılık yapan, belki gelip dilenen insanların, insan olduğunu hatırlatan, onların durumunu anlamaya çalışmaları çağrısı yapan, çığlığını atan bir film.”

Ağustos 2011


http://www.adilokay.com/

------------

*Güney Kültür Sanat Dergisi. Ekim- Kasım-Aralık 2011. S.58


1- Anuş Pazarcıyan, Sinema Notları, Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, no: 57, Temmuz- Ağustos- Eylül 2011.
2- http://www.guneydergisi.com/images/stories/g43dosyalar/insanlik_ayibi.pdf
3- http://77.79.79.245/bianet/bianet/71346-katil-kim

-------------
Biutiful. Meksika/ İspanya 2010
Yönetmen: Alejandro Gonzales İnarittu
Senaryo: Alejandro Gonzales İnaritu ve Nikolas Giacobone
Oyuncular: Javier bardem, Maricel Alvares, Hanaa Bouchaib, Estrella, Eduard Fernandez, Cheikh Ndiaye…

İCATLARDA TERÖRİZM FANTAZİLERİ



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Her türlü buluşla gelişen dünyada ve hatta insanoğlunca bulunacak yeni dünya’larda (gezegenlerde) yaşamın anlamı daha fazla belirginleşiyor. İnsanoğlu daha fazla yaşamak istiyor ve elinden gelirse ölümsüz olmak istiyor. Gün geçmiyor ki yeni bir alet bulunmasın, yaşamımıza girmesin! Her yeni buluş dünya yaşamında insanı daha rahat ve zevkli bir ortama (yaşama sevincine) sokabilir. Bu buluşların canlı yaşamında yararlı birer fonksiyon üstlenmeleri şartıyla tabii. Üstelik bu buluşların içinde füze, bomba, roket, top, tüfek gibi insanı yok eden silahlar da var. Buluşların bir kısmı insanları (daha doğrusu canlıları) yok etmek için kullanılıyor. Ve insanoğlu bu yeni buluşlara ve yaşamın tadına rağmen savaş(mak)tan vazgeçmiyor!

Ve biz böylesi bir dünyada Kürt halkına hakları olan şeyleri vermemek için savaşıyoruz. Kendi dil ve kültürlerinin özgürce kullanılmasını pazarlık konusu yapıyoruz. Gelin silahı bırakın da, sizle bu konuları konuşalım diyoruz. Dünyanın bu kadar modernleştiği bir çağda insanlara ırklarından dolayı, “bu kadarını kullanamazsınız, kendinizi yok edin, asimile ettirin, Türkleşin,” demek ne kadar akıl içerir? Böyle bir şeyin pazarlığı, müzakeresi olmaz! İnsanın doğuştan, yaratılıştan (Tanrıdan) gelen özelliklerini reddetmek, yok etmek, insanın varlık nedenine karşı oluştur. Bunun size yapılmasını istemezseniz, siz de başkasına yapmazsınız! Siz silahların bırakılmasını, PKK’nin demokratik siyasete kabulünü pazarlık konusu yapabilirsiniz. Terörü bitirmek için her türlü müzakereyi yapabilirsiniz, buna dediğimiz olmaz! Ama Kürtlerin doğuştan (yaratılıştan) gelen haklarını PKK ile, PKK’nin silah bırakmasıyla, teslim olmasıyla şarta bağlayamazsınız! Biri bir halkın (insan olmanın) sorunudur, diğeri bir örgüt sorunudur.

Sadece Somali veya Filistin diyemezsiniz! Sadece Somali dersek, Diyarbakır, Mardin, Siirt’in kimsesiz çocuklarını unutmuş oluruz. Ya da onları sevmediğimizi! Sadece Filistin de diyemeyiz! Tabii ki Filistin! Ama yadsıdığımız Kürtleri de unutamayız! Kürtlerin de doğuştan kazandıkları insan haklarını fantazi veya savaş unsuru sayamayız! Bu haklar müzakere dahi edilmemelidir, verilmelidir! Silah, terör buna engel olmamalıdır: Çünkü bir insan hakkıdır! Önce içimizdeki kanı durdurmalıyız. Bu (kan dökme) olmamalı, olamaz! Her seferinde Kürt’ün geçtiği yerde Türk dersek, bir olumsuzluk vurgularız. Türk veya Kürt birbirinden üstün değildir! İnsandırlar ve hakları olmalıdır!

Her seferinde Filistin veya Somali dersek kendimizi yadsımış oluruz! Kendimizi sömürge yapamayız! Tabii ki Bağımsız Filistin ve Demokratik Somali! Ama Türkiye’yi unutamayız! İnandırıcı olmayız yoksa? Bunu da ancak Kürt kompleksini atarak yapabiliriz. Bizim kardeşlerimizdir dersek ve kabul edersek… Ama, fakat derseniz, samimiyetsizlik orada başlar işte! Silah, terör, PKK, katil filan derseniz Kürt haklarını göremezsiniz! Bağımsız düşünmeniz gerekir! Kimse bu saatten sonra (dünyanın bu ilerleyen teknolojisinde) zorla asimilasyona uğratılamaz! Ve esasında bunu (asimilasyonu) toptan reddetmek gerekir! Adalet, demokrasi, insan hakları erdemlerine sahip çıkarak insanileşebiliriz. İcatlar barış ve insani değerlerde kullanılınca önem taşırlar.

11 Ekim 2011 Salı

Mazlumların Diyarı Yasaklanamaz!




Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Yaklaşık beş yıl önceydi…

Köyümüzün ve çevre köylerinin tanıtımı ile Dersim bölgesindeki kültürel araştırmalar, haber ve siyaset gündemini kapsayan bir web sayfasının kurulması için yurt dışında-içinde bazı hemşerilerim benden teknik destek istediler. Ben de web konusundaki amatörce olan bilgilerimle bu isteği seve seve kabul ettim.

Site logosuyla ilgili olarak; aynı zamanda Gomanlı olan (Seydan-Teman Mezrası) Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ın anısını bu sitede yaşatmak için Dersim direnişinin önderi Seyit Rıza’nın yanında Mazlum’un resminin de eklenmesini bir hemşerim önerdi. Böylesi bir öneri elbette gurur vericiydi. Bu öneri üzerine ben de site logosundaki sloganı “Mazlumların Diyarı” olarak düzenledim.

İnternet üzerinden yaptığım araştırmada goman ve koman isimleri başkaları tarafından kullanıldığı için önüne web sözcüğü ekleyerek www.gomanweb.com etki alanı adıyla satın aldım. Sitenin resmi bir sıfatı olmadığı için sadece bir iletişim formunu yerleştirmeyi yeterli buldum.

Amatörce bir çalışma ve dayanışma ürünü olan bu site zamanla gelişti ve yüzden fazla yazar kadrosuyla buluştu. En önemli gelişme ise; profesyonel, amatör ve çok acemi yazarları bu sitede buluşturmak sevindirici bir olaydı. Amatörce ve acemice yazanlar bu gün birçok prof unvanlı yazarlara taş çıkartırcasına muazzam ürünler sergiliyorlar.

Bununla da yetinmeyip, bu defa; farklı siyasi çizgilerde olan birçok devrimci, sosyalist, komünist örgüt hatta bu örgütlerden türemiş bazı fraksiyonlara yakın olan yazarlar ile sosyal demokrat, yurtsever, liberal, kemalist ve ulusalcı görüşlere sahip yazarlar da kadrosuna eklendi.

Özetle; halkların hassasiyetlerini göz önüne alarak hakaret, küfür, tehdit ve iftira içermemesi kaydıyla yazarlar kadrosunu yüzden fazla bir düzeye çıkardı.

Sitenin grafiği her geçen gün artıyordu. Bazı günlerde 6000 sayfa tıklamaya çıkabiliyordu. Ortalama ise 3500 sayfa tıklanmaktaydı.

Tüm bu gelişmelere karşı siteyi yeni modül ve bileşenlerle durağandan hareketli sisteme geçirmek zorunlu oldu. Bunun için yurtdışında-içinde bulunan birkaç hemşerimiz ile dostlarımızın kendi aralarında topladıkları küçük miktardaki paraları birleştirip sitenin yıllık kirası da dâhil olmak üzere tüm masrafları ödenmektedir.

Dolayısıyla sitedeki onbinlerce dokümanı yeniden web üzerinden yüklemek çok zaman alacağından dolayı yerine yeni bir etki alanı ismini daha satın alarak sayfalara link vermek suretiyle yayınını yeni bir site üzerinden gerçekleştiriyorduk.

Yeni web sayfasından dolayı bu Siteyi artık güncellemiyorduk. Ancak, birkaç ay önce gazeteci Ahmet Şık’ın “İMAMIN ORDUSU” kitabı ile Sayın Abdullah Öcalan’ın “YOL HARİTASI” kitapçığını PDF formatından sitenin ana sayfasına eklemiştim.

Ne yazık ki birkaç gün önce “ANKARA 11.AĞIR CM’nin, 21/09/0201 tarih ve 2011/3177 KORUMA TEDBİRİ kapsamında bu internet sitesi (gomanweb.com) hakkında verdiği karar Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca uygulanmaktadır” şeklindeki bir ifadeyle Türkiye üzerinden siteye girişi yasaklanmıştır.

Aynı tarih ve sayılı mahkeme kararıyla Fıratnews ve rojevakurdistan siteleri de Türkiye üzerinden girişleri yasaklanmıştır. Üç sitenin aynı tarih ve sayılı kararla kapatılması düşündürücüdür.

Her gün bu tür kararlarla yüzlerce sitenin yasaklandığını tahmin etmek zor değildir. Öyle anlaşılıyor ki, yeni gomanweb’i de yasaklayacaklardır.

Bu üç sitenin hangi gerekçeyle yasaklandığını bilmiyorum. Ancak, gerekçesi ne olursa olsun bu çağ dışı yasakçı zihniyete karşı başta aydınlar olmak üzere demokratik kamuoyunun mücadele etmesi gerekir.

Hangi gerekçeyle olursa olsun bu tür kapatmalar çağ dışıdır ve kabul edilemez.

Daha önce birçok blok siteleri ile YouTube gibi sosyal paylaşım sitelerini de aynı yöntemle Türkiye üzerinden filtrelemek suretiyle yasaklamışlardı. Bu tür yasakların hiçbir işe yaramadığı görüldü ve internet kullanıcılar çok tecrübe kazandılar.

Bu günkü teknik gelişim ile filtrelenen sitelere çok rahat bir şekilde girilebileceğini herkes öğrendi. Örneğin; mahkeme kararıyla yasaklanan gomanweb sitesine bazı filtre kırıcı siteler üzerinden ya da bilgisayarınızdaki DNS ayarlarında yapacağınız küçük bir değişim ile filtreyi kırarak her yerde siteye girebilirsiniz.

Aşağıya kopyaladığım yasaklı gomanweb sitesine tıklayarak siteye girebilirsiniz. Bilmeyenler ise bu linki tıklayarak deneyebilirler.

http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/http://www.gomanweb.com/index.htm

Bu teknik gelişmeler bize gösteriyor ki, MAZLUMLARIN DİYARI yasaklanamaz.

Yasakçı çağ dışı zihniyete ve her türlü baskıya karşı direnerek, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde yolumuza devam ediyoruz, edeceğiz.

8 Ekim 2011 Cumartesi

SAVAŞ AHLAKINDA ÖRSELENMELER



BÜLENT TEKİN
bulenttekin47@gmail.com

Ankara Kızılay’daki (Kumrular Caddesi) üç kişinin ölümünün ve çok sayıda yaralının olduğu patlama ve Siirt’te 4 genç kızın bir araçta öldürülmeleri kabul edilir eylemler değildir. İnsan hafızası bunu kabul etmiyor. İsyan ettirici ektikleri çok! Nasıl olur da yüzlerce insanın geçtiği bir caddede serseri bir bomba patlatılır? Ve nasıl olur da gençliklerini o mütevazı Siirt’te yaşayan 4 güzel kıza kıyabiliyorlardı? Bu iki eylemi yapanlar nasıl bir zihniyet taşıyorlardı, bunlar bir dava insanı olabilirler miydi? Kumrulu Caddesi’ndeki eylemi PKK reddetti. Ancak devletin açıklamaları eylemi PKK’nin yaptığı yönündedir. BDP her iki eylemin soruşturulmasını istedi(ikisini de PKK’nin yapmadığını bildiğinden olmalı saldırıları kınadı). Gerçekten bu iki eylemi PKK mi yaptı yada yine kötü eller imalatı mı? Bu sorunun yanıtının çok ta önemi yok. Ergenekon, derin devlet ya da PKK’nin derini (TAK) yapsa da, PKK veya devlet bu konuda masum da olsalar, savaş ahlakının ve hukukunun kabul etmediği bir durum var.(20 Eylül’de Ankara Kızılay’da yapılan eylemi bir ajansa gönderdiği e-posta ile TAK üstlendi. Daha önceki Ankara-Eskişehir Yolu ve Antalya’daki patlamaları da!)

Kürtleri yok etmek veya Türk devletine boyun eğdirmek için böyle ahlaksız ve hain planlar yapılmaz. Yoldan geçen (hepimizin oğlu, kızı, kardeşi olabilen) masum insanlara, araçlarıyla güle oynaya eve dönmekte olan gençlere ölümü tatırtıyorsunuz. Bu iki vahşi eylemi, savunamayacağından PKK üstlenmemiş olabilir. Savaş isteyen malum devlet organları da belki böylesi vahşi bir eylemi yapmış olabilirler. Birbirinin üstüne yıkılmaya müsait çirkin eylemlerdir. Geçmişte bu tür eylemler oldu, kimse üstlenmese de, devlet bazı failler buldu. Ancak hiçbir şekilde bu tür eylemleri ne PKK ne de derin devlet üstlendi? Ancak bugün TAK diye bir örgüt, eskiden de devlet adına eylem yapan TİT gibi Ankara’daki eylemi üstlendi. AKP’nin ve Erdoğan’ın açtığı savaş nedeniyle artık sivillere karşı olan hassasiyetlerinin(!) bittiğini açıkladılar! Her yer eylem sahası, her yer hedeftir! Ne diyeyim!

Denir ki-polis aracı sanarak-Siirt’teki saldırıyı yapan PKK’dir. Ve tuhaftır ki(!) ölen kızların aileleri BDP eğilimli bilinmektedir. Eğer bu böyleyse PKK’nin büyük bir hata veya yanlış yaptığı ortadadır, eylemin vahşetliğinden “biz yapmadık” demektedir. Diyelim ki araçta polisler olsaydı, bu eylem haklı ve kabul görür müydü? Ve PKK eylemin örtbas edilemeyeceğini bilmiş olmalı ki 21 Eylül’de 4 genç kızın öldürülmesiyle ilgili eylemi, polis aracı sanılarak “yanlışlık yapıldı” şeklinde üstlendi ve ailelerden özür diledi. Tunceli’de de halı sahada top oynayan bir polis ve onu seyretmekte olan eşi öldürülmüştü. Benim bildiğim, yılan dahi su içmekte olan bir insanı sokmaz! Top oynayan silahsız polislere, ya da görevini yapan asker ve polise, sırf üniformasından dolayı saldırmak, pusu kurmak berbat ve anlatılamaz eylemlerdir. Bunları savaş kurallarıyla anlatamazsınız. Herkesin bir ailesi ve seveni vardır. Herkesin bir canı ve yaşama hakkı vardır.

Bu tip kirli eylemleri yaptığı için PKK’nin ve devletin de sicilleri bozuktur. Mesela 11 Eylül 2011’de Hakkari-Şemdinli İlçesinde PKK’li militanların saldırısı sonrasında dört sivilin öldürülmesini devlet yapmıştı. Askerlerin öldürdüğü dört kişiyle ilgili eylemi devlet PKK’nin üstüne yıkmaya çalışmıştı. Devlet te, PKK de bu tür şaibeli olaylara sık sık bulaştı. Bu belirlemeyi yapmazsak doğruları ortaya çıkaramayız. Ankara’daki ya da Siirt’teki eylemi üstlense de üstlenmese de halkın bu eylemleri kimin yapıp yapmadığını bildiğini söylersek kâhin olmayız. Yine aynı şekilde devlet ister kabul etsin/etmesin toplu mezarlardaki katliam sonucu gömülmüş Kürtlerin ya da (11 Eylül)Hakkari-Şemdinli’deki dört sivil yurttaşımızın kimler tarafından öldürüldüğünü halkımız bilmektedir.

İşkenceci generaller veya polis şefleri dünyanın her tarafında suikasta uğrarlar. Bu başka bir şeydir! Çünkü bu tip sona biraz da kendileri neden olmuştur! Fakat devriye gezen bir polis aracına, nöbet tutan bir polise/askere ateş edip öldürmek, caddelerde yürüyen insanları havaya uçurmak izah edilemez. [Yazımı yazdığım bu günde (22 Eylül) Diyarbakır’da Yunus tabir edilen polis ekibine motosikletlerini tamir ettirirken ateş edildi, bir polis şehit oldu, biri polis olmak üzere üç kişi de yaralandı. Yaralı polis te daha sonra şehit oldu.] Bu vahşeti-savaşı kışkırtmak ve barış ortamını yok etmek amacıyla-her kim yapıyorsa-PKK ya da devletin malum organları-Türk ırkçıları ile Kürt ırkçılarını kışkırtmaktan başka bir şey yapmıyorlardır. Oynanan senaryo ile Türk ırkçıları hiddetlenecek, Kürtlerden nefret etme artırılacak ve devletin Kürt sorununu çözmek için atacağı demokratik adımlar engellenecektir. PKK-MİT görüşmelerinin ifşa olmasından, Öcalan-Devlet (hükümet) müzakerelerinin yapılmasından (her iki taraf ta bu görüşmelerin yapıldığını kabul etti) devletin Kürt sorununda tatmin edici kararlar alacağını öğreniyoruz. Dilerim bu karanlık ve vahşi eylemler savaşı esas alan politikalar yaratmaz, Kürtler ve Türkler her türlü kirliliği reddederler!