26 Şubat 2011 Cumartesi

USTA ER’DEN ZOMBİ HALK’A





AKP, Ergenekon, Balyoz falan filan diyerek anti militarist olduğunu(!) ima ediyor. Bu arada başka bir kurnazlıkla muhalefet partilerini de eleştirerek kendisinin demokrat olduğunu iddia ediyor. (AKP’nin)Yaptıklarına baktığımda bu duaya âmin diyemiyorum. Çağdışı bir parlamento, siyasallaşmış bir yargı ve amigo tipi bir yazarçizer takımı. Ülkede (resmen) içki yasağı var. Bütün valilerin (hele Başbakanla birlikte) cumaya gitmeleri mecburi(dir). Ergenekon dışında çok sayıda sol görüşlü gazeteci içerde. Tek taraflı bir (borazan) medya. Tarafsız davranmaya çalışan tek tük (bir iki) basın kuruluşu. Alternatifsiz bir 12 Eylül Anayasası. İhale alabilmek için ya da bürokrat olabilmek için eşinin-yalandan da olsa-başörtü takması. Dinin siyasete azami müdahalesi. Böylesi bir hükümet yine de ülkede tek parti rejimini (otokrasi) resmen kurmuş durumda. Çünkü halk taraflı eğitim, öğretim, propaganda ve yönlendirmelerle ruhsuz bırakılmış. Ortada halkın sadece bedeni kalmış, o da kendisini yönlendiren (yürüyen tanrısının) efendisinin talimatına uygun davranıyor. AKP zombi bir halk yaratmış!

Muhalefet (CHP-MHP) zaten ırkçı ve aşırı sağcı! Demokrasi ve özgürlük talep edeceğine Ergenekon’un mağduriyeti ve hatta üyeliği peşinde. BDP ise-Abdullah Öcalan sayesinde-legal ortamda Kürt Sorunu’nu tekeline almış ve Ufuk Uras, Akın Birdal gibi solcu(?!) geçinen kimi insanlarla Türkiyelilik yapmaya çalışıyor. Oysa kârlı çıkan Uras ve Birdal’dır. Kürt oylarıyla milletvekili makamlarına oturmaktadırlar. BDP’nin Türkiyelilik yapacak bir strateji ve politikası yoktur.

AKP sekiz yıldır (büyük çoğunlukla) iktidarda olduğu halde ülkeyi Avrupa tipi yasa ve anayasaya kavuşturamadı. “Tek başıma gücüm yetmiyor. Güçsüzüm. Demokratik bir anayasa ve ülke yapabilmem için beni bir kez daha seçin!” diyor. Oysa 12 Eylül Anayasa Referandumu (%58 Evet) gösterdi ki AKP’nin tek başına bir anayasa yapma gücü var(dı). Çünkü bu ülkenin insanı, lâiki, dindarı, kadını, genci, Demokratik Cumhuriyet istiyor. Çünkü daha iyi yaşamak istiyor. İnsanca bir yaşam istiyor. Adalet ve eşitlik istiyor. Bunu istemeyense AKP’nin kendisi ve düzenin bekçiliğini yapan diğer siyasi partilerdir. AKP’ye sorarsanız, “Rejimi demokrasiye evriltecek gücüm yok. Şöyle bir 20-30 sene daha iktidarda kalayım, güçleneyim, sonra bir şeyler düşünürüm!” diyor. Aklıma bizim buralarda olmuş bir askerlik hikâyesi geldi. Adam askerden gelen oğluna sormuş: “Eee, söyle bakalım askerlik nasıldı?” “Ne diyorsun baba?” demiş oğlan. “Tam tezkeremi almaya gidiyordum ki bir usta erle karşılaştım. Bana öyle bir şamar patlattı ki yıldızları saydım!” “Vah eşek oğlum!” demiş adam. “Tezkere almış biri olarak senden daha usta er var mıydı ki? Sen bir boka yaramıyorsundur ki bu olmuştur. Senden daha kıdemsiz bir erden tokat yemişsin! Sen öyle korkak biriysen eğer, bırak usta eri, seni acemi er bile döver(miş)! Sende iş yokmuş oğlum. Sorun askerlikte değil!”

Şimdi yeniden AKP’ye dönmek istiyorum. Asker’i, CHP’yi, MHP’yi, halkı filan bahane ederek gücü yetmediğini-sekiz yıldır!-söylüyor. Bizim Usta Er gibidir AKP. Kendisi bir şey etmediğinden demokratikleşme konusunda bir adım atamıyor. Korkusu kendi partisi(nden)dir ve iktidar nimetlerini (parasal olarak) kaybetmedir. Oysa AKP’den daha usta er mi var? Parlamentonun nerdeyse tüm sandalyelerini almış durumdadır. Yine de demokrasi ve insan hakları konusunda tek adım atmıyor. Kürt Sorunu’nu çözme konusunu Genelkurmay’a devretmiş. Yalandan bir sahiplenme durumu var! Tek uğraştığı şey ucube heykel, tv dizisi, içki yasağı, dekolte elbise, başörtü! Halkı kandırmaya yönelik KURNAZ ADAM taktikleri. Ve ben AKP’nin Ergenekon’a, Balyoz’a, Jitem’e, Hizbulkontra’ya karşı olduğunu da düşünmüyorum. Erdoğan-Büyükanıt gizli zirvesinden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda benzer bir zirve daha yapıldı: Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı bu gizli zirvede yeni uzlaşmalar sağlandığını düşünüyorum. Milli savunma Bakanı Vecdi Gönül Balyoz’da tutuklanan generallerin ve subayların açığa alınmayacağını söyledi. Bu yasal olmayan bir durumdur! Hükümet’in TSK’yle anlaştığını gösterir. Pavyona giden bir memuru bile açığa alan bu devlet, darbe’den yargılananları açığa almıyor. Mevcut oligarşik düzende olamayacak bu durum normalmiş gibi açıklanmaya çalışılıyor. Açığa alma tedbirmiş filan(!) Ah, ne kadar da demokratik bir ülkeymişiz, gözlerim yaşardı(!)

Benim anladığım, Başbakan ve AKP, Ergenekon ve Balyoz’un ortaya çıkarıldığına bile pişman(Ah ABD ah!)! Ya bir ikisi mahkûm edilsin de gerisi bırakılsın düşüncesinde: Yani TSK beraat etsin! Genelkurmay’ı bile Milli savunma Bakanlığı’na bağlayamayan bir hükümet bu! Din, iman, Kur’an, vatan, millet, Sakarya, Diyarbakır, rakı, heykel, Şivan Perwer edebiyatıyla eline geçirdiği kurnazlık fırsatını fütursuzca kullanıyor!

Görülmüştür ama çözülmemiştir(*)




SELMA AKKAYA / PARİS

Türkiye cezaevlerinde kalan tutsakların mektup ve resimleri ‘Görülmüştür’ adıyla Paris Kürdistan Sanat ve Kültür Akademisi’nde sergileniyor.

Renklerin, seslerin, görüşmenin, yazmanın yasak olduğu yasaklar silsilesini, üçlü protokolleri, gardiyanları, cezaevi müdürlerini ve daha burada sıralayamayacağımız onlarca rütbeliyi aşarak, ‘Görülmüştür’ damgasıyla 100 mahpus mektupları ve çizimleriyle Paris Kürdistan Sanat ve Kültür Akademisi’nin (KSKA) sergi salonuna konuk oldular. Mahpusların şairi Nazım Hikmet’in ve daha nicesinin dizeleriyle, umutla, aşkla, yakınmasız, geleceğe güvenle, dostluk ve yoldaşlıkla örülü mektuplar…

‘Görülmüştür’ sergisini görmek istiyenler Cumartesi günü KSKA sergi salonunu doldurdu. Birçoğu eski mahpus ya da mahpus olmaktansa Avrupa’da firari olmayı seçmiş izleyiciler, sergi salonunun açılmasıyla içeri giriyorlar. Gözler etrafı izlerken bir yanı mahçupluk kaplamış; geride bırakılanlara bakıyor. Mehmet Ülker, KSKA adına açılış konuşmasını yapıyor: ‘’Umutları umudumuzdur’’ diyerek… Mersin İnsan Hakları Cezaevi Komisyonu Başkanı Adil Okay’ın bu çalışmasının tutsakların sesini duyurması bakımından önemine vurgu yaparak, Türkiye ve Kürdistan’da cezaevlerinde bulunan tutukluların yanlarında olduklarını vurguluyor.

‘Balon adaleti gevşetir’

Ardından serginin öncüsü Adil Okay söz alıyor. Adil Okay serginin ilk oluşum sürecini anlatıyor. Ardından tutsakların yaşadığı onlarca problemden bazı başlıkları sıralıyor;
” Kızım Öykü cezaevlerinde tutsaklara balonlar gönderdi. Bazı cezaevlerinde balonlar içeri alınırken bazılarında alınmayarak iade edildi. Bakanlığa yaptığımız başvuru ve Akın Birdal’ın Meclis’te gündemleştirmesinin ardından Adalet Bakanlığı tarafından bize şöyle bir yanıt verildi: ‘Balon adaleti gevşetir.’

Türk adaleti balonla gevşiyordu. Bunun üzerine cezaevinde tutuklu ve hükümlü bulunan arkadaşlar kızıma ve şahsıma sayısız mektup, desen ve çizim gönderdi. Ben de cezaevleri sorununu gündemleştirmek için bunları bir sergiye dönüştürdüm. Bugün buraya kadar taşıdık. Türkiye’de cezaevinde 120 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Bunların sağlık, hijyen, ekonomik, tecrit sorunları var. Örneğin 120 bin tutsağın 50 bini hala tutuklu. Ergenekon davasında yargılananların 5 ay tutuklu olması gündem oluyor. Oysaki 5 yıldır, 10 yıldır davası sonuçlanmayan siyasi tutuklular mevcut. Nuri Akalın adlı tutsak 11 yıldır yargılaması sürdüğü için AİHM’e açtığı tazminat davasını kazandı. Bu durumda olan binlerce tutuklu var. Örneğin Mersin gibi sıcak bir yerin cezaevinde banyo için haftada bir saat sıcak su veriliyor. Hükümlü olanların hücre kapıları günde bir saat açık oluyor. Eğer bir ceza almışsa 40 hafta boyunca görüş yasağı uygulanıyor. Üçlü protokol gereği hasta tutsaklar doktor yanına yalnız çıkamıyor. Jandarma eşliğinde götürülüyorlar. Bunu tutuklular ret ediyor… ”

Tutsaklara ait mektup ve çizimler…

Adil Okay’ın çarpıcı başlıklarla ifade ettiği cezaevi sorunları istatistiklerle ifade edilemeyecek insanlık dışı uygulamaları resmediyor. Ardından sergiye katılan konuklar salonu dolaşıyorlar. Kimisi tanıdık bir isim arama telaşında, kimisi ilk defa duyduğu sorunlar karşısında şaşkın. Duvarlarda Deniz Tepeli, Nuri Özen, Sedat Ok, Nuray Epli, Barış Açıkel… ve daha burada sıralayamayacağımız tutsağa ait mektup ve çizimler insanın umudunun asla teslim alınamayacağını gösteriyor.

Bir tutsak çıktığında ilk işinin doyasıya göğün mavisini izlemek olduğundan bahsederken, diğeri denize koşuyor, bir diğeri dağları özlüyor; bir diğeri avaz avaz yıllardır biriktirdiği sesiyle bağırmak istediğini, bir diğeri zaferi görmek istediğini belirtiyor. ‘’Onurlu güzel geleceklerin biziz habercileri. Bir halk bağrında inci gibi zaferi büyüterek gelişiyor’’ diyen Hüseyin Uzunay, Tekirdağ F tipi cezaevinden yazmış; umutları ve özlemleri böyle ifade etmiş.

Tutsakların adresleri bir sepetin içerisinde sergi salonunda sergiyi izlemeye gelenlere açılmış. Kimileri tanıdık isimler bulma telaşıyla sepette bulunan adres pusulasını karıştırırken, kimileri ise ilk defa mektup yazacakları için heyecan içerisinde kura çeker gibi adres çekiyor. Ziyaretçi defterine tutsaklar için cümleler yazılıyor. Aynı anda yan salonda ARJIN Öğrenci Gençlik Derneği kuruluşlarının ikinci yılını kutluyorlar. Sinevizyon ekranında gözaltına alınan Kürt gençlerinin ve kolu kırılan çocukların görüntüleri geçiyor. Kürtçe ezgiler mektuplara, mektuplardaki umut ve geleceğe inanç; gençlerin salondaki konuşmasına karışıyor. KSKA binasında ‘Görülmüştür’ damgası yiyen tutsak mektupları ve resimleri sergisi tüm bu tabloyla bir kez daha şunu hatırlatıyor: Görülmüştür ama çözülmemiştir!


17 Şubat 2011 Perşembe

DOKUZ KÖYDEN KOVULDUM






Pınar Selek’in suçlandığı dava haksızdı. Mahkeme beraat karında ısrar ederek doğrusunu yaptı. Mısır Çarşı’sında bir gaz sızıntısından kaynaklanan patlama terör eylemi gibi gösterildi. Bilirkişi raporları bu yöndeydi. Bir itirafçının-ki kendisi de beraat etmişti!-polisteki ifadesine dayalı bu suçlamayı hukuk devletinde resmileştirecek bir otorite yoktur. Ve bu nedenledir ki iddia hiçbir delile dayanmadığından Selek (üçüncü defa) beraat etmiştir. Ancak Pınar Selek, uğradığı bu haksızlık bahane edilerek nerdeyse tanrısallık katına çıkartıldı. Bu yanlıştı(r). Çünkü bu ilkede birçok insan ya da gariban haksızlığa uğradı, yıllarca haksız yere yattı. Onlara gösterilmeyen bu sahiplenme Selek’e yapıldı. Böylece tanrısallık katına çıkardığımız bu tip insanları sonra başımıza yönetici yapıyoruz. Önce bunları milletvekili yapıyoruz. Bu bir fetişizmdir, tanrısallaştırmaktır. Bana öyle geliyor ki sahiplenilerek tanrısallaştırılanlardan olmak için burjuva olmak gerekir. Fakir fukara edebiyatı, kardeş, arkadaş, yoldaş dayanışması bir maske(leme)dir.

CHP’li Süheyl Batum’un askere “kâğıttan kaplan” demesi tartışmalara neden oldu. Batum-sanki-askere darbe bile yapamadınız der gibi konuştu. Ya da buna yakın anlam vardı. Yanlış bir talep ve sitemdi. Kabul edilemez! Tabii ki asker halkın gücü karşısında kâğıttan kaplandır. Ama Batum bu anlamda kullanmadığı için haksızdır. Süheyl Batum-Habertürk’te (9 Ocak)-Mümtaz’er Türköne’nin yanıtları karşısında madara oldu. Bir anayasa hukuku profesörü öğrencilerine verdiği teoriye paralel pratiklerde bulunur. Uygulamaları teorisine uygun olmalı. Oysa Batum demagojiye sarılarak sıyrılmak istiyor. Mümtaz’er Türköne ise teori ve pratiğinde demokrat, aydın ve tutarlı bir yol izliyor. Doğruları söyleyerek aydınlatıcı görevini yapıyor. Bir iki söz de biz söyleyelim: Ordu bugüne dek iç isyanları bastıracak şekilde organize edilmiş ve eğitilmiştir. Bir polis gücü gibidir. JİTEM, kontrgerilla, ERGENEKON, Hizbulkontra gibi örgütlenmelerle belki Kürtleri çukurlara gömebilirler. Ama ordu bu haliyle (dış) düşmana karşı başarılı olabilir mi? (Bülent Arınç, Allah korusun! demişti.) Ben bu konuda emin değilim.

Ankara OSTİM’deki patlamaların yaptığı bomba tesiri henüz konuşuluyorken Diyarbakır’da bir akaryakıt istasyonunda patlama oldu. Gaz sıkışmalarının yaptığı maddi ve manevi tahribat (ve insan ölümleri) kentlerimizin-başkent dâhil!-nasıl bir imar bozukluğunun içinde olduğunu gösterdi. OSTİM’de nerdeyse bitişik nizam şeklinde olan (yan yana) fabrikalar (imalathaneler) birer bomba gibi birbirini tehdit etmektedirler. Böylesi bir konuşlandırma hangi teknik düşünceye göre yapıldı? Diyarbakır (Büyükşehir) Belediye Başkanı Osman Baydemir de böylesi bir konuşlandırmadan rahatsız. Bırakınız şehir dışındaki akaryakıt istasyonlarının birbirine yakınlığını, şehir içinde bazen bazıları birbirine 5-10 metre yakınlıkta bulunmaktadırlar. İmar Yasası ve mevzuatlarına aykırı bu konuşlandırmalar-ülkenin tüm kentlerinde bu böyledir-mutlaka Avrupa kriterleri düzeyine getirilmelidir.

“Karavil Group” Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi’nde maliyeti 25 milyon Euro olan bir entegre tesis yaptı. Grup Başkanı Abdulkadir Karavil’in basın toplantısına katıldım. Alçı ve alçıdan yapılmış bazı yapı malzemelerini üreten bu tesis Avrupa’nın en büyüğü olması yanı sıra da dünyada beşinci sırayı alıyor. Ancak tuhaftır ki Diyarbakır’ın bir semtinden daha fazla doğalgaz yakacak olan bu tesise, birkaç kilometre yakınına kadar gelmiş olmasına karşın doğalgaz hattı çekilememektedir. Bugüne dek tüm girişimleri (bu işi kendileri de yapmak dâhil) karşılıksız kalmıştır. “Devletin bir kuruşluk finansını, kredisini kullanmadık. Kendi paramızla yaptık. Doğalgazdan yararlanmamamız maliyetlere %30’luk gibi bir artış yansıtmaktadır. Adımızın pahalıcıya çıkmasından korkarım. Bu şartlar altında bize en yakın İran’la rekabet etmemiz olanaksızdır. Böyle giderse makineleri söküp başka bir ile gideriz.” dedi Abdulkadir Karavil. Doğuya, Güneydoğuya işadamlarını yatırıma çağıran Hükümetimizin bir Diyarbakırlı işadamının nerdeyse kaçacak olmasının farkında olup olmadığını bilmiyorum. Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesinin yolları, çevreyolları,-nakliye için-tren rayı, altyapısı yapılmamıştır. Altyapısı yapılmamış bir kente siz yatırım yapın diyorsunuz? Bin kişi çalıştırabilecek ve 75 bin metrekare kapalı alana sahip bu tesise bile yardımcı olmuyorsunuz! Beni bu konuyu yazmaya iten en önemli neden Abdulkadir Karavil’in şu sözleriydi: “Bugüne kadar bu bölgede yaptığım hiçbir faaliyette, çatışmalardan kaynaklanan (tehdit gibi) herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmadım. Niyetiniz üretim ve iyi niyetse kimse bir şey demiyor. Diyarbakır’ın makûs talihini kırmak istiyoruz. Bende olan komşumda olmazsa sevinmem. Paylaşımı seviyorum. Üretimden kazanılanı işçilerimle bölüşmek isterim, onlar da kazansın.” Diyarbakır’a yatırım bekleyen Diyarbakır Valisi, Belediye Başkanı ve milletvekillerinin bu konuyla ilgilenmeleri gerekir. Altyapısı tamamlanmamış bir organize sanayi bölgesine yatırımcı bekleyemezsiniz. Bu nedenle en kısa sürede altyapı projeleri kaynaklandırılarak bitirilmelidir.

Bu ülkede Mısır Çarşısı’ndan OSTİM’e, Diyarbakır’a ulaşan bir gaz sızıntısı ve patlamalar var. Ve Diyarbakır’da olduğu halde Karavil Group’a ulaşmayan bir doğalgaz var. Diyarbakır’da olduğu halde Organize Sanayi Bölgesi’ne gelmeyen bir tren yolu var. Bu ülkede aş, iş, yoksulluk sorunu var! Bu ülkede bir yatırım sorunu var. Adalet ve eşitlik sorunu var. Anayasa sorunu var. Bu ülkede bir Kürt sorunu var. Nedense bunları çözmek için kâğıttan hedeflerimiz ve yöntemlerimiz var. Ama bizim kaçacak başka da bir köyümüz yok!

METİN CAN VE HASAN KAYA ANISINA‏




Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Elazığ İHD Şube Başkanı Av. Metin Can ve can dostu Dr. Hasan Kaya'nın bilinen güçler tarafından 21 Şubat 1993 yılında kaçırıldıktan 5 gün sonra Dersim’in merkez sınırları içerisinde bulunan Dinar köprüsü altında işkenceyle katlettiler. Bu insanlık dışı katliamı unutmak mümkün değildir.
27 Şubat 1993 yılında Elazığ’da yapılan cenaze töreninde Dersim ve Palu halkının çığlıkları hala kulaklarımda çınlanıyor. O tarihte Eğit-Sen (şimdiki EğitimSen) Elazığ şube yönetim kurulundaydım. Sevgili Av. Metin Can ve can dostu Dr. Hasan Kaya ile daha yeni tanışmıştım. O pırıl pırıl genç ve onurlu insanların yüzleri hep gözlerimin önündedir. Bu onurlu canlarımızı unutmak mümkün mü?
Her yıl olduğu gibi bu yıl da katledilişlerinin 18.yılında İHD Elazığ Şubesi tarafından 27 Şubat günü mezarı başında bir anma töreni yapılacağını Dernek Başkanı Sayın Nafiz Koç’tan öğrenmiş bulunmaktayım.
Devlet destekli bilinen güçler tarafından Sevgili Metin ve Hasan gibi binlerce onurlu insanlarımızı işkence tezgâhlarında katlettiler. Binlercesinin cenazeleri bile şu ana kadar kayıptır. İşte bu katliamlar ve kayıplar sonucunda; binlerce şehit ve kayıp anaları ile onların yakınları ve sevenleri bir araya gelerek seslerini Dünya'ya duyurmak için Cumartesi Anneleri ismiyle örgütlendiler. Uzun yıllardır onurluca direniyorlar ve sonuç alınıncaya kadar direnmeye devam edeceklerdir. İstanbul’un çok uzağında olduğum için ne yazık ki bu onurlu anaların eylemine katılamıyorum. Ancak, yüreğim hep onlarla birliktedir.
Elazığ Eğitim-Sen Şube Yönetim Kurulu’nda birlikte çalıştığım meslektaşım rahmetli Mehmet Artan’ın (Mehmet Hoca) bir tarafı Paluluydu. Sanırım bir tarafı da Bingöllüydü. O aynı zamanda kendini bir Dersimli olarak da görüyordu. Devletin ağır baskısı sonucunda öğretmenlik görevinden istifa etmiş ve Elazığ-Diyarbakır karayolu üzerinde bulunan bir tavuk çiftliğinde çalışmak zorunda kalmıştı. Merhum Mehmet Artan Hoca’yı tanıdığım sürece İHD, Eğit-Sen, Eğitimsen, HADEP gibi demokratik kitle örgütleri içerisinde hep ön saflarda yer aldı. Bölge insanımızın düzenledikleri düğün, mevlit, sünnet ve benzeri etkinliklere de sürekli katılırdı. Bu arkadaşımıza da “Suçu ve suçluyu övmek”, “Terör örgütünü övmek” gibi çağ dışı gerekçelerle cezalar verildi. Sevgili Mehmet Hoca geçen yıl tutsak olduğu Elazığ’daki zindanda kitap okuduğu bir sırada kalp krizinden hayatını kaybetti.
Bingöl İHD kurucusu ve eski başkanı rahmetli Rıdvan Kızgın’ı hiç görmedim. Ancak, O da Mehmet Artan Hoca gibi aynı gerekçelerle cezaevine konuldu ve zindan koşullarına dayanmaya çalıştı. Ne acıdır ki tahliyesinden çok kısa bir süre sonra daha ilk makalesini yazmaya çalışırken o da hayatını kaybetti.
Türkiye hukuk(suzluk) sistemi yakınlarını kaybedenleri korumadığı gibi maalesef failleri savundu. Bu hukuk(suzluk) sistemi “suçu ve suçluyu övmek”, “Terör örgütünü övmek” iddialarıyla Demokles’in kılıcı gibi hala boynumuzun üstünden bir türlü kaldırılmıyor, daha doğrusu kaldırılmak istenmiyor.
Mazlum Doğan’ı, Pirim Seyit Rıza’yı, İbrahim Kaypakkaya’yı, hatta Ahmet Kaya’yı övmek Türkiye hukuk(suzluk)u tarafından hala suç sayılmaktadır.
Devlet destekli bilinen güçlerce katledilen Sevgili avukat Metin Can’ı ve can dostu Sevgili Doktor Hasan Kaya’yı övdüğüm için Tunceli Cumhuriyet Savcılığı hakkımda “suçu ve suçluyu övme” gibi çağ dışı bir iddiayla 7. dava için yeni bir iddianame daha hazırlayabilir. Daha önce de sanatçılarımız Pınar Sağ’a, Ferhat Tunç’a ve Mehmet Özcan’a aynı savcılık tarafından davalar açılmış ve bu davalar maalesef cezalarla sonuçlanmıştır.
Devletin tüm bu hukuksuzluğuna rağmen demokrasi ve özgürlük mücadelemizde bir milim bile geri adım atılmamıştır. Tam tersine daha da bilenmişizdir.
İsimlerini bu makaleye sığdıramayacağım kadar onlarca İHD savunucusu ya devlet destekli kontralarca katledilmiş, ya da devletin verdiği cezalardan dolayı zindanlarda hayatını kaybetmişlerdir. Onları unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.
“Cumartesi Anneleri”nin yıllardır sürdürdüğü direnişin sonucunda TBMM’de kurulacak olan “Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu”nu Sevgili Metin’in ve Hasan’ın cinayetini de aydınlatabilecek mi? Pek umutlu değilim. Yine de bu tür araştırma komisyonlarının kurulmasından yanayım.
Her yıl 21 Şubat günü anma etkinliğinin yapılması önemli ve anlamlı olup, ancak yeterli değildir. Yurt içinde ve dışında Dersim ismiyle kurulmuş olan onlarca dernek, vakıf ve benzeri kurumların da bu konuda girişimlerde bulunmaları gerekir. Hatta Paluların da mevcut kurulu dernek ve benzeri kurumları bu konuda duyarlılık göstermeleri gerekir. Ancak, ben bu güne kadar böyle bir etkinliğe rastlamadım.
Demokrasi ve özgürlük için can veren başta Sevgili Av. Metin Can ve can dostu Sevgili Dr. Hasan Kaya olmak üzere, bu uğurda hayatını kaybedenleri bir kez daha saygıyla anıyor, hatıraları önünde eğiliyorum.
Ayrıca, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Av. Metin Can ve can dostu Dr. Hasan Kaya’dan sonra mücadele bayrağını bu güne kadar dalgalandıran başta Elazığ İHD şube yöneticileri olmak üzere tüm İHD yöneticileri ile üyelerini kutlar, başarılarının devamını dilerim.

PARİS'TE GÖRÜLMÜŞTÜR- MAHPUS RESİMLERİ SERGİSİ AÇILIYOR...




Görülmüştür” adlı Mahpus Resimleri Sergisi, Mersin İHD ve Akdeniz Kent konseyi işbirliği ile 10–17 Aralık 2010 tarihlerinde, İçel Sanat Kulübü − Teoman Ünüsan Sergi salonunda sergilenmişti.

Adil Okay ve kızı Öykü Okay'a gelen resim, karikatür ve desenler ile yüzlerce mektup sergilenmişti.

Aynı sergi İHD Mersin subesi cabasıyla Fransa'ya taşındı. Görülmüştür sergisi, Akademiye Huner ü cand Kürdistan -Ahmet Kaya Kültür merkezi, Fransa Barış meclisi ve İHD Mersin Şubesi,işbirliği ile 19 Şubatta açılıyor.


Adres: Akademiye Huner ü cand Kürdistane- 16 Rue D'enghien 75010 Paris.

Sergiyi 26 Şubata kadar izleme olanagı var.

AKIN BİRDAL'IN MECLİSTE VERDİĞİ BİR SORU ÖNERGESİ

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
BDP sayı:324 Tarih: 16.03.2010

Aşağıdaki sorularımın, ADALAET Bakanı sayın Sadullah Ergin tarafından Anayasanın 98 ve İçtüzüğün 96. Maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim. 16.03.2010

AKIN BİRDAL
DİYARBAKIR MİLLETVEKİLİ
İMZA

İki yıl önce Adil ve Tülin (şahin) Okay adlı yurttaşlarımız, siyasi tutuklu ve hükümlülerle dayanışmak, duygularını paylaşmak amacıyla bir mektup kampanyası başlatmış ve ilerleyen aylarda bu paylaşıma kızları Öykü’yü dahil etmişlerdir. O günden bugüne Yazar Adil OKAY’ın beş yaşındaki kızı Öykü de politik tutuklularla mektuplaşmıştır. Öykü balonlarla oynamayı çok sevdiği için son yolladığı mektupların içine hediye balonlar yerleştirmiştir. Fakat bu hediye balonlar Bingöl, Gaziantep, Adıyaman cezaevlerinde sahiplerine ulaşırken; Muş, İzmir, Kocaeli, Burdur, Siirt, Tekirdağ, Ankara Sincan ve Bolu cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülere verilmemiştir.

Kimi cezaevi yönetimi, güvenlik gerekçesiyle balonları vermediklerini açıklarken, kimi cezaevi yönetimi de tehlikeli, sakıncalı bulduğu için balonları sahiplerine vermemiştir. Bazı cezaevleri ise açıklama dahi yapmaksızın balonlara el koymuştur. Küçük bir çocuğun küçük sevinçler yaratmak adına gönderdiği balonların sahiplerine verilmemesi, cezaevinde yaşayan tutukluların hayatla olan bağlarına bir engel daha yaratmaktan öteye geçmeyen keyfi bir uygulama teşkil etmektedir. En masumane en çocukça oyuncak olan balon, en nihayetinde cezaevlerine sokulmayacak yasak eşyalar arasında değildir. Cezaevi yönetimlerinin Cezaevleri Mevzuatına ve yine uluslar arası cezaevi standartlarına aykırı olarak aldıkları bu keyfi kararlar; tutuklu ve hükümlülerin dışarı ile olan bağlarını zayıflatmakta ve onları soyutlamaktadır.

Bu gerekçe çerçevesinde;

1−Bazı cezaevlerinde balonlar gönderilenlere teslim edilirken, diğer cezaevlerinde verilmemesinin bedenleri nelerdir. Hangi yönetmeliğe dayanmaktadır.

2− Balonların tutuklu ve hükümlülere verilmesinin ne gibi sakıncaları vardır.

3− Sahiplerine verilmeyen balonlar neden geri iade edilmemiştir. Sahiplerine verilmeyen ve iade edilmeyen balonlar nerededir.

4− Küçük bir kız çocuğunun ve sosyal hayata kazandırılacakları söylenen tutuklu ve hükümlülerin moral değerleri bu tür uygulamalarla mı sağlanacaktır.

5− Cezaevi yönetimlerinin mevzuata aykırı ve keyfi kararlar almalarının nedeni nedir. Bu olumsuzluğun giderilmesi için Bakanlık olarak bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz.

AKIN BİRDAL

http://www.adilokay.com/

5 Şubat 2011 Cumartesi

SINIF KİMLİK VE DİL(*)




Sözlerime son yıllarda sol içerisindeki ayrışmanın merkezi görünen bir ikilemi hatırlatarak başlamak istiyorum: ‘Ya sınıf ya etnisite’. Sol adına hareket eden bir grup doğmatik bir söylem ile ‘emek−sınıf’ seçeneğinde kilitlenmiştir. Bu grup için ötekiler, Kürt sorunu, Ermeni meselesi, anadilde eğitim hakkı, kadın sorunu, aleviler üzerindeki baskılar ve bunlara karşı çıkış tali sorunlardır. Onlara göre ‘kimlik−kültür tartışmaları’ kimi zaman sınıf mücadelesinin önünü kesmek ve egemenlerin gündem değiştirmek için pompaladığı yapay postmodern meseleler ve taleplerdir. Solun değişmez ve kapitalizm var olduğu sürece değişmeyecek ilkesi olan sınıf mücadelesi üzerindeki bu aşırı vurgu, kültürel ve etnik çeşitliliği yok sayan bir ulusalcılığa giden yoldur. Bu kesim solun en önemli parametrelerinden birini: ‘Mazlum halkların ve ezilenlerin safında yer alma gerekliliğini’ yok sayarlar. Felluce direnişini, Filistin halkını, Latin Amerika gerilla hareketlerini desteklerken, yanı başlarındaki Kürt sorununda susarlar.

Bu kesime genel olarak ‘ulusal sol’ denmektedir.

Diğer yandan sınıfları, sınıf mücadelesini yok sayan, özgürlüğün ‘etnik kimlik, dil, kültür, mezhep ve cinsler’ üzerindeki baskıların azalması − kalkması ile sağlanacağını savunan bir grup da başka bir açmaz içersindedir. Bu kesim de sol adına neo−liberalizme yani daha açık bir deyişle kapitalizme sempatiyle bakılmasına neden oluyor. Zira bu ikinci kesime göre sınıflar, sınıflar mücadelesi, ‘Sosyalizm − komünizm – devrim’ gibi kavramlar tarihe karışmıştır. Büyük söyleyişlerin − ideolojilerin sonu gelmiştir. Dolayısıyla kapitalizm düzeltilip insanlara özgürlük ve mutluluk verebilir. Oysa hayat bu kesimi de her gün yalanlamaktadır. Kapitalizmin ürettiği işsizlik, açlık, ekolojik felaketler, savaşlar, eşitsizlik dünyanın her yerinde devam etmektedir. Emek cephesinin bileşenleri belki değişmiş ve genişlemiştir ama yok olmamıştır. Dünyada gelişen teknolojiye, bilişim sektörüne, ‘robotlara’ rağmen üretimi halen insanlar −kimilerine göre eskimiş denilen terimle emekçiler− yapmaktadır. Keza Türkiye’de tekel direnişi, Fransa’da milyonlarca emekçinin, emekli haklarını korumak için hayatı−üretimi durdurması, sınıf mücadelesini bu kesime yeniden hatırlatmıştır.

Bu kesime de ‘liberal sol’ denmektedir.

Her iki kesim de genel doğruları ard arda sıralayıp, çok cesur ve kimi zaman bizim de altına imza atabileceğimiz yazılar yayınlarlar. Zaman zaman aynı nümayişte, aynı sloganlarla yan yana geliriz. Ancak iki kesim arasındaki ayrışmanın giderek derinleştiği açıktır. Son söyleyeceğimi baştan da söyleyecek olursam bu iki politika da özgürlük ve eşitlik yolunda tek başına yetersizdir. “Eşitlikçi özgürlük/ özgürlükçü eşitlik’ ütopyasından yan çizmenin neo−liberaller ile milliyetçiler arasındaki kaşıkçı dövüşüne teslim olmanın kolaycı yollarıdır.” [1]

1970’lerden bu güne, bu ikileme nasıl gelindi

Şimdi ya sınıf ya etnisite ikilemi nereden doğdu. Saflar nasıl bu denli ayrıştı. Bunu irdeleyelim.

Aslında ulusalcılığın − milliyetçiliğin sol üzerindeki etkisi 68 kuşağında da vardı. “68’lilerin kısmen Latin Amerika, kısmen 27 Mayıs’ın etkisiyle, kısmen de CHP’nin manipülasyonlarıyla ortaya çıkan milliyetçilikle barışıkları, 1971 darbesiyle, Ziverbey köşkü, Gayrettepe v.d. işkence tezgahlarında terk edilmişti.” Ordunun kılıcını hep solculara sapladığı geç de olsa anlaşılmıştı. 68’lilerin milliyetçilikle bir dönem barışıklığı değil, devrimciliği ve isyankarlığı miras kalmış ve 78 kuşağına muazzam bir umut ve inanç kaynağı oluşturmuştu. 1980 öncesi toplumda ve sol örgütlerde dayanışmacılığın, sorumluluk duygusunun, kamuculuğun, idealizmin, komün yaşamın hakim olduğunu söyleyebiliriz. “ 1970’li yıllarda yükselen emek mücadelesi karşısına çıkarılan devlet destekli faşist çetelere karşı mücadele, 70 li yılların sonuna damgasını vuracak ve bu ülke tarihinin en umut veren dönemi 12 Eylül faşist darbesiyle sona erecekti.

12 Eylül’ün tahribatı ağır oldu. Emek cephesi darbeden ve sosyalist blokun çözülme sürecine girmesinden sonra gerilemeye başladı. Böylelikle 12 Eylül öncesi sosyalizm okulunda öğrendiğimiz her şey terk edilmeye başlandı. Yani “hak verilmez alınır”, “DGM’yi ezdik sıra Mess’te”, “Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar her şey emeğin olacak”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç” sloganları unutuluşa terk edildi. 12 Eylül faşist cuntası insan canı almakla kalmadı, ahlakı da değiştirdi. Özal’la birlikte bir zamanlar toplumda yüz kızartıcı suç sayılan rüşvet, yetim hakkı yeme v.d. normalleşti. Artık Ferhat’lar Şirin’lere veya devrime olan aşklarını parayla değiştirip, dağları delmek yerine bankaları delip hortumlamaya başladılar. Üstelik hiç ayıplanmadan. “”Yapana helal olsun”, “kafayı kullan köşeyi dön”, “gemisini kurtaran kaptan” söylemleri halk arasında ahlaksal çöküntünün parolası oldu. Her şey, insan, sanat, sanatçı, folklorik değerler hatta özel hayat piyasalaştı. ‘Vur patlasın, çal oynasın’ sanal görüntüleri arkasında gelir düzeyleri arasındaki uçurum derinleşti.

80’li yıllar bunları getirip yerleştirdi.

Solun parametreleri ve Kürt sorunu

İşte bu dağınıklığa, fiziki yenilgiye ilk başkaldıran Kürtler oldu. Türkiye solunda erozyon, yenilgi travması, savrulma devam ederken Kürt özgürlük hareketi toparlandı.

Bir solcunun, sonuç ne olursa olsun, kendi sahip olduğu tüm hakların ‘ötekiler’de de olması için mücadele etmesi gerekir. Bu egemen dillerin, dinlerin, mezheplerin ve cinslerin egemenliğine karşı ötekilerin hakkı için mücadele anlamına gelir. “Kürtlere anadilde eğitim hakkı vermeyelim bu bölünmeye kadar gider”, demek, kadınlara boşanma hakkı vermeyelim aksi halde boşanmalar çoğalır, işçilere grev hakkı vermeyelim aksi takdire grev yaparlar, zencilere eşit yurttaşlık hakkı vermeyelim, köleliği kaldırmayalım aksi takdirde şehir otobüslerinde ayakta durmak zorunda kalırız, bedava işgücünü kaybederiz demekle eşdeğerde yani değersizliktedir. İşte burada söylenen, ‘tamam ama’ların kıymeti harbiyesi yoktur. Artık Kürtler, kadınlar, Aleviler, eşcinseller, ötekiler, ‘en azından Türk, erkek ve Sünni kökenli yurttaşların var olan tüm haklarına sahip olmak istiyorlar.

Bir solcunun bu hak mücadelesine, ‘bölünme, emperyalizmin oyunu, yeniden cemaatleşme, neo−liberalizmin sınıf mücadelesini zayıflatmak için halklara sunduğu sanal özgürlükler vb.’ argümanlarla karşı çıkıp, ırkçı−milliyetçi cepheye katılması nasıl açıklanabilir. Velev ki bu argümanların bir bölümü doğrudur. Velev ki, Arundhati Roy’un dediği gibi sivil toplum örgütleri emperyalizmin Truva atlarıdır. Sonuç ne olursa olsun bu hak taleplerini içini doldurarak, anti−kapitalist mücadeleye bağlamaya çalışarak savunmak, sosyalistlerin ödevleri arasında olmalıdır. Ancak her daim şunun altını çizmek ve nerede, nasıl durduğumuzu anlatmak gerekir: Bu özgürlükler, kimlik tanımları, ekonomik özgürlükle – eşitlikle birleşmez ve desteklenmezse yetersiz kalacaktır.

“Hiçbir kültürel grubun tecrit bir yaşam sürdürmediği, her bir topluluk için bir ya da daha fazla “öteki”nin varlığı, kültür bilimleriyle uğraşanlar açısından bir kaziyedir. Küreselleşme süreçlerinin farklı kültürlerin mensupları arasındaki doğrudan ya da dolaylı temas, ilişki ve bağıntılılıkları şimdiye dek görülmemiş ölçüde yoğunlaştırdığı da öyle…”[2]

Halkların kendi kaderini tayin hakkı ve anadilde eğitim

Kendi kaderini tayin ilk kez bir hak olarak 1966'daki Uluslar arası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nde kabul edildi. Ancak süreç içinde bu hak kadük kaldı. Gerek BM’nin, gerekse AB’nin yeni kararlarıyla bireysel haklara indirgendi.

“Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı" bir "bireysel hak"ka indirgendiğinde, ondan kaynaklanan ve (doğaları gereği ancak kolektif olarak uygulanabilecek) tüm haklar da "bireysel haklar"a irca edilebilmektedir. Böylelikle, BM bildirgelerinin kaleme alınışında, özellikle örgüt içerisinde neo-liberal söylemlerin hâkim hâle geldiği 1990'lı yıllarda belirginleşen bir dil değişikliği ortaya çıkar. Örneğin, BM Genel Kurulu'nun 18 Aralık 1992'de kabul ettiği 47/135 sayılı karar, "Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup KİŞİLERİN Hakları Bildirgesi"dir; grupların, kolektivitelerin değil... (…)“Aslına bakılırsa, AB’nin ne Kürtlere ne de bağımsızlık, hak ya da tanınma mücadelesi sürdüren başka bir halka kurumsal bir destek zemini sunmadaki açarsızlığı, kapitalist batının ‘halkların kaderini tayin hakkı’ ilkesini büyük ölçüde rafa kaldırmış olmasından kaynaklanmaktadır. (…)” [3]

Belém'de düzenlenen 2009 Dünya Sosyal Forumu, "kolektif haklar" sorununu gündemine almış ve bu konuda bir bildiri yayınlamıştır. "Kendini özdeşleştirdiği topluluk uygun tarzda tanınmadıkça kimsenin bireysel haklarını tam olarak hayata geçiremeyeceğinin vurgulandığı" bildiride kolektif hakların gerçeklenmesinin iktidar yapılarında köklü değişiklikleri gerektirdiği teslim ediliyor. Kültürel haklar, iktisadî ve toplumsal haklardan ayrı düşünülemezler; Bireylere değil, kolektivitelere taalluk ederler; Kolektivitenin kendi yazgısını tayin hakkına içkin, dolayısıyla da doğası gereği siyasaldırlar.

Liberal solcu’ olarak adlandırılan kesim, AB müktesebatının ve BM kararlarının çelişki ve eksikliklerini görmez, iyi yanlarını allayıp pullarlar. İspanya örneği çok verilir. Bir ATM’den bile 6 dille para çekilebildiğinden, azınlıkların bayramlarını özgürce kutladığından, kendi bayraklarını özgürce dalgalandırdığından söz ederler. Ama birçok Avrupa ülkesinin bu hakları bireysel haklara indirgeyip, kolektif hakları yok saydıklarını yazmazlar. Ana dilde eğitim hakkı için örnekleri sıralarken bu konudaki sosyalizmin başarısını, ‘uygar batı’dan çok daha önce eski SSCB’de halklara anadilde eğitim hakkının tanındığını, bu modeli ilk izleyenin ve uygulayanın da SSCB’den sonra Çin olduğunu ‘unuturlar’. Örnek vermek gerekirse: SSCB, 1930’larda halkların ana dilde eğitim hakkını tanımış, desteklemiş ve özerliği, ana dilde eğitimi anayasal güvenceye almıştır. Bu gün uygar− demokratik diye adlandırılan ve bir kesimin örnek aldığı Batı ve İskandinavya ülkeleri bu konuda çok geç kalmışlardır. Ve birçoğu bu gün halen eski SSCB’nden geridedir.

AB üyesi ülkelerde azınlık hakları ve ana dilde eğitim

Bu konuda birkaç örnek vermek yararlı olacaktır:

İsveç, ancak 1980 yılında Samilere anadilde eğitim hakkı tanıdı.

Belçika: Flaman bölgesinde yaşayan Valonlar, belediyelerde ve resmi dairelerde anadillerini kullanamıyor, televizyon yayınları, okul ve anadilde eğitim gibi konularda kültürel hak elde edemiyorlar. Belçika birlik üyesi olduğu halde 1 Kasım 1995 tarihli Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamamıştır.

Fransa’da tek resmi dil Fransızca olarak tanınıyor. Korsikaca, Galca, Breton ve Occitan dilleriyle eğitim veren okullar 1970’lerde kuruldu. Bu okulların masrafı yerel yönetimlere yüklendi. Fransa’da yaşayan 7 milyon yabancının hala ana dilde eğitim hakkı yok. Fransa, UAKÇS gibi, “Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı”nı da imzalamadığı gibi, ülkesinde ulusal azınlıkların olmadığını ileri sürmüştür. Sadece Korsika’ya –mecbur kaldığı için− özel hukuksal statü tanımıştır.

Kanada, 2000’de yerel halkların dillerinin yaşatılması için programlar hazırladı. British Columbia eyaleti 2002’den sonra Çince eğitim imkanı sağladı.

İspanya, 1978’den sonra yeni anayasasında, 1812 yılında özerklik verilen Franko zamanında tekrar Madrid’e bağlanan Bask, Katalan, Galiçya ve Endülüs bölgelerinde azınlıklara kendi dillerinde okullar kurma yetkisi verdi.

İtalya: “Bugün İtalya Cumhuriyeti’nde, devlet yapısı içinde, beşi özel ve geniş yetkilerle donatılmış yirmi bölge bulunuyor. Haziran 1946’da yapılan referandumla krallığa son verip cumhuriyeti kabul eden İtalya’da 1948’de yirmi “regione yani bölge” yaratıldı. Bunların tümüne özerklik tanındı. Bunlardan dördüne ise daha geniş özerklik tanındı. Bunlar şu “bölge”lerdir: Sicilya, Sardunya, Trentino-Alto-Adige-Südtirol (Trentino -Alto- Adige-Güney Tirol), Valle D’Aosta (Aosta vadisi). (…) İtalya’da resmî dil meselesinin çözümü de epeyce ders yüklü: Bölgelerin hemen hemen tümünde İtalyancanın yanında bir, bazen iki dil daha resmî dil olarak kabul edilmiştir…”[4]

Yunanistan: Bu ülke de Türkiye’den çok ileride sayılmaz. Toprakları üzerinde Batı Trakya Türkleri, Arnavutlar, Ulahlar ve Makedonlar gibi birçok azınlığı barındıran AB üyesi Yunanistan, azınlıkların varlığını reddetmektedir.

AB dışından bir örnek Bolivya: Anadilde eğitim hakkında rekor Bolivya’da. Bu ülkede tam 37 dil resmi dil olarak tanınıyor. Çift dilli eğitim Bolivya anayasasına 1994’teki eğitim reformuyla girmiş.

Bu tablo bize şunu çok açık olarak göstermektedir: 1960’lara kadar (bir iki istisna dışında) AB ülkelerinin halkların kendilerini anadilleriyle özgürce ifade etmeleri açısından köleci Apartheid yönetiminden çok farklı bir politikaları yoktu. İyi örnek olarak seçilen Avrupa ülkeleri, Sovyetlerden neredeyse yarım asır sonra bu hakları tanımışlardır. Kaldı ki Fransa, Belçika, Yunanistan hala geridedir. Fransa’da milyonlarca Arab asıllı göçmenin hala anadilde eğitim hakkı yoktur. UNİCEF’in 2009 tarihli araştırmasına göre dünyada okula gidemeyen 100 milyon çocuğun yüzde 50 ile yüzde 70 kadarı yaşadıkları ülkenin resmi dilinin dışında farklı bir dil konuşuyor.

Son söz olarak bu konuda önemli araştırmalar yapan, geçtiğimiz aylarda “Antropoloji Gözüyle Sınıf, Kültür; Kimlik” adlı Ütopya yayınlarından çıkan yeni kitabıyla ufkumuzu aydınlatan Sibel Özbudun’dan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. “Türkiye’nin farklılığı zenginlik sayan bir kardeşlik tasarımına ihtiyaç var. Tekel işçilerini, Ankara’da biber gazı yiyen ama direnen memurları, onurları için direnen Kürt Mülksüzleriyle kardeşleştirecek, birbirlerinin acısını ve talebini yüreğinde duyacak, şövenizm mikrobunu bertaraf edip ülkeyi herkesin anadilinde türkülerini söyleyeceği, eğitimini yapacağı, kendi kültürünü özgürce geliştirirken ötekilerden öğreneceği, özgür ve eşit bir kardeşlik sofrasına dönüştürecek bir tasarıma ihtiyaç var. bu tasarımın ilk taslağını sosyalistler atmıştır. Onu hayata geçirmek için öncelikle onlara görev düşmektedir. “

------------

Kaynakça:
“Anadili ve ikiyüzlülük”, Yeni Dünya İçin Çağrı, Kasım aralık 2010, sayı:148.
“Avrupa Irkçılığın Pençesinde”, Ülkede Özgür Gündem, 16 mayıs, 2006, s. 8.
“Avrupalı Müslümanlar Ayrımcılık Kurbanı”, Evrensel, 20 aralık 2006, 2.11.
“Dünyanın anadille imtihanı1, Radikal, 8 kasım 2010, s.14.
I. Buruma, “Belçika tüm kıtaya alarm veriyor”, The Guardian, 7.8. 2008.
M. Şehmus Güzel. İtalya’da özerklik/ Yerinden yönetim. Günlük. 23−24 Kasım 2010.
N. Gürbilek, “1980’lerin Kültürel İklimi”, 9/9/2008, Bianet.org.
Sibel Özbudun Antropoloji gözüyle Sınıf, Kültür, Kimlik. Ütopya yayınları. Ankara. 2010

---------------

[1] Antropoloji gözüyle Sınıf, Kültür, Kimlik. Sibel Özbudun. Ütopya yayınları. Ankara. 2010
[2] A.g.e.
[3] A.g.e.
[4] M. Şehmus Güzel. İtalya’da özerklik/ Yerinden yönetim. Günlük. 23−24 Kasım 2010.

(*)Güney dergisinin İskenderun da organize ettiği panelde sunduğum tebliğ.
http://www.adilokay.com/

ŞAKA GİBİ BİR ŞEY!




26 Ocak 2011 günü-havuç toplamaya giden-(Mardin) Mazıdağlı on bir mevsimlik işçinin Ankara-Beypazarı’nda trafik kazasında ölmeleri hiç ses getirmedi. Daha önce de yoksul Kürt köylülerinin-mevsimlik çalışma için-yollarda trafik kazalarıyla ölümleri olmuştu. Bunlardan biri de 7 Ağustos 2007’de Sivas-Kangal’da olmuştu. Giresun’a fındık toplamak için gitmekte olan bir dolmuşa sıkıştırılmış Adıyamanlı 24 mevsimlik işçi araçlarının bir kamyonla çarpışması sonucu ölmüşlerdi. Yoksul Kürt köylüleri ancak bu tür trafik kazalarıyla televizyonlara haber olmaktalar. Kürt sorununa kafa yoranların olayın salt siyasi yönüyle ilgilenip sosyal ve ekonomik yönünü atlamaları oldukça düşündürücüdür. Eğer insanlar yoksul olarak yaşayacaklarsa, bir santimetrekare toprakları dahi olmayacaksa ha bu sistemde ha demokratik açılımlı sistemde yaşamalarının ne farkı olabilir? Eğer yoksulluktan mevsimlik işçi olabilmek için yollarda öleceklerse, bu insanların Türk ya da Kürt olmalarının da bir anlamı yok!

Bu acıklı olaydan sonra-gündem gereği!-gülümsemeli birkaç olaya geçmek zorunda kalacağım için üzgünüm. Şu ülkenin yazgısına bakın. İki başbakan adayının birbirine taktıkları isme bakın hele: “Kaynak Kemal!” “Oynak Recep!” Şaka gibi… Öyle bir ülke düşünün ki başbakan adaylarının ortalığa düşen adları Kaynak Kemal’le Oynak Recep olsun. Böylesi bir ülkenin geleceği, çoluğu çocuğu, yarınları, hayalleri, umutları olumlu olabilir mi? Böylesi iki isim ne tür bir ülkeye(!) başbakan olabilirler? Böylesi bir ülkenin yönetim biçimi demokrasi olabilir mi? Böyle bir ülke dünyada var mıdır acaba?

Diyarbakır’da bilbordların büyük çoğunluğuna BBP’nin afişleri asıldı. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’le merkez ilçe belediye başkanlarının BBP ile böylesi bir dayanışması oldukça ilginçti. AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye hatta BDP’ye böylesi çok sayıda bilbord tahsis etmeyenlerin BBP’ye bu olanağı sunmasını tuhaf karşıladım. Şaka gibiydi(!) BBP bu afişlerinde “her evden bir oy” istiyor. Bu ülkede tam demokrasi olacaksa tüm siyasi partilerin her yerde eşit olanaklarda propaganda yapmaları sağlanmalıdır. Bu yönüyle bilbordlardan BBP’nin de yararlanması doğru bir uygulamadır. Bu bilbord tahsisini yazmamın nedeni bu uygulamanın bugüne dek başka siyasi partilere verilmemesidir. Acaba BBP büyük para basarak mı kiraladı? Yine de Osman Baydemir ve ilçe belediye başkanları herkesi şaşırtarak büyük sükse yaptılar diye düşünüyorum.

BBP için bilbord reklamı gibi sevinçli olmayan başka bir durumuna üzülerek girmek istiyorum. Soruşturmalar (mahkemeler) pek bu yöne gitmese de (Trabzon) Rahip Santoro, (Malatya-Zirve Yayınevi) Misyoner ve Hrant Dink cinayetlerinde BBP’nin rolü insanların gözünden kaçmadı. Soruşturmanın seyrine rağmen Büyük Abi Erhan Tuncer, Yasin Hayal ve Ogün Samast’ın üzerinde BBP’nin gölgesi silinmedi. Bu ülkede soruşturmalar ve kapa(t)ma davaları sanki artık Kürt sorununu çözmeye çalışan partiler için geçerlidir. Biz demokratik çoğunluktan yanayız ve demokratik siyaseti kullanan partilerin faaliyetine karşı çıkmayız. Sanatçıların gösterilerini basmaya çalışan, sanatçıları tehdit eden, şarap içilen yeri yıkıp dökmek isteyen faaliyetleri demokratik siyaset olarak algılamamız da düşünülemez.

Siyasi partilerden söz etmişken, çok partili dönemin ilk yıllarına dönelim: 1945-1950 yılları arasında yirmiden fazla siyasi parti kuruldu. Bunlardan biri “sosyalizm” sözünü eden Sosyal Adalet Partisi’dir(SAP). SAP kendini şöyle tanımlar: “(…)Sınıf kavgasına taraftar değiliz. İnsanların anadan maddi ve manevi bünye bakımından eşit doğmadıkları hakikat iken, sınıfların mevcudiyetini de inkâr etmek mümkün değildir. Ve cemiyetler sınıfsız olamazlar. Bu itibarla partimizin siyasi rengi, tozpembe olup, kırmızı veya kızıl değildir.” Şaka gibi bir laf, değil mi ya? Partileri pembe bile değil, pembeden öte açık bir renk, tozpembe! Nasıl bir sosyalistlikse?

O dönemde kurulan diğer bir parti de Ergenekon Köylü ve İşçi Partisi’dir(EKİP). Bu parti Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığını tek makamda birleştirmeyi planlar. (Ne tuhaf, Recep Tayyip Erdoğan da o dönemin Ergenekon’u gibi düşünüyor.) EKİP’in tüzüğünden okuyalım: “(…)Ergenekon,(…)Türk köylüsünü faşist ve kör bir milliyetçilik ile, gücü yetmez boş emeller peşinde sınırlara koşturup, büyük komşumuz Rusya’ya karşı Turancılık yaparak, onları bel kemiğinden kopartmak heyulası ile gocundurup kırdırmayı da, cinayetlerin en hayâsızı sayacak kadar hakikatin âşığıdır.(…)” Bugünkü Ergenekon’la o dönemin Ergenekon’unu kıyaslayalım: TİT, derin devlet, JİTEM, itirafçı, Hizbulkontra taktikleri o günkü Ergenekon’da yok! Şaka gibi, değil mi?

O dönemin bir diğer partisi Arıtma Koruma Partisi’dir(AKP). O günkü AKP’nin tüzüğünden okuyalım: “(…)Din hürriyetini insanlığın mukaddes hakkı ve gidiş yolu, hangi yönden olursa olsun da, ruh eğitiminin iyi bir vasıtası olarak kabul eylediğimizi açıklıyoruz.(…)” O dönemin AKP’si üniversite özerkliğini de talep ediyor(du). O günkü AKP ile bugünkü AKP arasında bir benzerlik görülüyor. Şaka gibi, değil mi ya? Ama sıkı durun, o dönemin tüm siyasi partilerin programlarında ortak bir nokta var(dı): “Dilencilikle mücadele etmek!” Bu yönüyle bizim AKP onlardan biraz farklı duruyor, değil mi?

Aslında bugün canım biraz şaka yapmak istedi: Şaka gibi yani! İsteyen bu yazımı (söylediklerimi) geçerli saymayabilir.