24 Eylül 2013 Salı

DERSİM’DEN ANTAKYA’YA YASAKLANAN ADLARIMIZ(*)




Adil Okay
 “Tanıyamadılar beni / Pasaportta rengimi emen gölgede / Yaralarım bir sergiydi onların nezdinde…/ Tüm gözler benim alnımdaydı / Ama onlar /  Tümünü sildiler pasaportumdan…/ Ellerimle işlediğim toprakta bir utanç…/ Benim uyruğum / Tüm yürekleridir insanların / Varsın alınsın pasaportum…”    Mahmud Derviş
 Kâbus
Gece rüyamda herkes anlamadığım bir dilde konuşuyor ve beni yabancı bir isimle çağırıyorlardı. Ben ısrarla adımın Adil olduğunu söyleyip duruyordum. Ama etrafımı saran insanlar beni anlamazlıktan gelip kulağıma: “Senin adın bundan sonra X, Adil’i unut, o Arapça kökenli bir ad ve yasaktır” diyorlardı. Öfkeden ter içinde kalmıştım. Etrafıma bakıyor, benim gibi adları zorla değiştirilen insanlardan destek arıyordum. Sesime ses veren yoktu. Sadece doğa konuşuyordu. İsimleri kimseye sorulmadan değiştirilen dağlar, nehirler, göller, ovalar, obalar, köyler, beldeler “Adımızı geri isteriz” diye haykırıyor ve “Bizi düşünmediniz bari kendiniz için ses çıkarın, onurunuzu koruyun” diyorlardı. Zorla isim değiştirmeye itiraz edip sesimi yükseltince, üniformalı iki kişi koluma girip, ‘XYZ’ devletinin kararnamesine itaatsizlikten tutuklandığımı bildirdiler. Ve ben birden uyandım. “Oh” dedim: “İyi ki bir rüyaymış.” Daha doğrusu bir kâbus.
İşte benim sadece bir gece gördüğüm kâbusu, bu ülkede her gün yaşayan insanlar vardı. Adları değiştirilen ya da on yıllarca doğan çocuklarına atalarının isimlerinin verilmesi yasaklanan insanlar. (Çocuklara İsim yasağı yeni kalktı diyebiliriz.) Oysa Bulgaristan’da “soydaşlarımızın” adları zorla değiştirilince, ‘milletçe isyanımızı’ dile getirmiştik değil mi? Peki O “soydaşlarımız” için istediğimizi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halklara neden çok gördük. Onların çocuklarına isim vermeyi yasaklamanın yanı sıra, “ülkenin asli unsurları, renklerimiz, mozaiğimiz” diye andığımız halkların yaşadıkları bölgelerin, beldelerin, köylerin adları neden değiştirildi. Ve halen değiştirilmeye devam ediliyor.
 Siz hiç Arap olmadınız
Mahmut Alınak’ın “Siz hiç Arap Olmadınız” başlıklı yazısı da bu ülkede Kürtlerin yanı sıra Arapların da asimilasyon politikasından muzdarip olduğunu ortaya koyuyor. Alınak’ın yazısından bir bölümü aktarıyorum: 
”(Arap Kerim), Siz Hiç Kürt Oldunuz mu? Başlıklı yaşanmış öykümü okuyunca kendi çocukluğuna gittiğini söyledi. (…) “O kahredici yazıda sanki beni anlatmıştın. Sanki Digor’un Mewreg köyünde başında budaklı sopalar kırılarak Türkçe öğretilen o çocuk bendim. Biri Arap, biri Kürt iki çocuğun yaralı yolculuğuydu o yazı. Acıklı hikâyemiz bir, kaderimiz aynıydı. Oysa o zamanlar aynı kaderi paylaştığım Digor’un adını bile duymamıştım. Elli yedi yıl önceydi, tüm dünyam köyüm Şoruzbah ve ilçem Midyat’tan ibaretti; nereden bileyim ben Digor’u ya da Mewreg’i.  Sen ilkokul çağında Kürt olduğunu yazmıştın, oysa Arap bir anne ve babanın çocuğu olan ben ancak otuz üç yaşında Arap oldum.” (…) “Sanıyor musunuz ki sadece siz Kürtler asimile edildiniz, sadece sizin köylerinizin adları değiştirildi. Şimdi adı resmiyette Çavuşlu olan köyümüzün adı aslında Şoruzbah’tır, Midyat’ta bağlı bir Arap köyüdür. Ben işte ilkokulu o kadim adı elinden alınıp Çavuşlu olarak değiştirilen Şoruzbah’ da okudum. Atalarımız asırlar önce Arabistan’dan gelip yerleşmişler buraya. Köyde Arapça konuşulurdu, birkaç kişinin dışında kimse Türkçe tek kelime bilmezdi. Bize okulda, sokakta ve evde Arapça konuşmak yasaklanmıştı. Ferhat Kukuk adında bir müdürümüz vardı. Şimdi ölmüştür herhalde. Türkçe’yi sırtımızda sopalar kırarak öğretirdi bize. (…) Her yerde, herkesle ve Türkçenin T’sini bile bilmeyen anne ve babalarımızla Türkçe konuşmak zorundaydık. Arapça konuşanlar şiddetli cezalara çarptırılıyordu. Ya Türkçe konuşacaktık, ya da susacaktık! (…) Muhbirlerin, “Arapça konuştular,” diye ihbar ettiği çocuklar ertesi gün sınıfın önünde çığlık çığlığa dövülürdü. Arkadaşları dövülen çocuklar kanı çekilmiş solgun yüzleri ve akları dehşetle büyümüş kocaman gözleriyle oturdukları sıralarda tir tir titrerdi. (…) Okul bana bir kötülük yapmış, ana dilimi, Arapçayı unutturmuştu. Bilincim ve belleğim Arapçayı son zerresine kadar kazıp atmıştı. Nasıl bir şeyse, devletin bize uyguladığı yasağı bu kez farkında olmadan ben kendi kendime uygulamaya başlamıştım. Bazen rüyalarımda Arapça konuştuğumu görür, kan ter içinde uyanırdım. Aynı rüyayı bir daha görmemek için bir yerlerimi çimdiklerdim. Otuz üç yaşındayken Libya’ya çalışmaya gittim. Üç yıl çalıştım orada. Okulun pek çok Arap çocuğuna yaptığı gibi ruhumda ve bilincimde öldürdüğü Arapça’yı işte orada öğrendim. Hâlâ sokakta Arapça konuşurken bir korku, bir titreme ve bir çekingenlik duyarım içimde.” 
Asimilasyon politikalarının kime ne yararı oldu
Mahmut Alınak’ın aktardığı ceberut uygulamalar münferit değildi. Bir devlet politikasıydı. Ve tabi kraldan daha çok kralcı, sevgisiz öğretmenler de bu politikayı, çocukların başında sopa kırarak uyguladılar. Bir neslin travmalarla yaşamasına neden oldular. Peki bu uygulamalar ne yarar sağladı. Bu isimleri kim - neden Türkçeleştirdi. Bu değişikliğin Türkçeye ve Türk kültürüne katkısı ne oldu. Türk işçisine, yoksul Türk köylüsüne ne yarar sağladı. Bunlar, devlet erkanından kimsenin sormadığı, dolayısıyla yanıtı aranmayan sorular. Bu yazının bir amacı da doğru sorular sormak ve yanıtını hep beraber aramaktır.
 Biliyoruz ki Türk halkının da büyük çoğunluğu iş-aş derdinde. Bu gün itibariyle –çocuk çalıştırmak yasak olduğu halde- ülkede 960 bin “çocuk işçi” var. Rum, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani köylerinin - kentlerinin adlarının Türkçeleşmesi kimsenin karnını doyurmuyor, parasız eğitim ve sağlık olanağı sunmuyor. Türkçeleşen isimler, muktedirlerin kirlettiği denizlerimizi, kurutulan nehir ve göllerimizi kurtarmıyor, iş cinayetlerine, kadına şiddete çözüm olmuyor. Ahlaksal çöküntüyü, fuhuşu, pedofiliyi engellemiyor. Einstein’ın “İyi millet, kötü millet yoktur. İyi insan, kötü insan vardır”, sözünün halen geçerliliğini koruduğuna inanan ben, ana dili Türkçe olan bir Antakyalıyım, yer isimleri değiştirilirken görüşüm alınmadığı gibi, bu değişikliğin de bana hiçbir yararı olmadı. Tersine ana dili Türkçe olmayan komşularıma, arkadaşlarıma karşı kendimi mahcup hissetmeme yol açtı. Belki de kâbuslarımın bir nedeni de bu mahcubiyettir.
Onbinlerce köy-belde ismi değiştirilirken neden susuldu
Sonuç itibariyle sadece Antakya- Hatay’da değil, tüm ülkede on binlerce köy-belde ismi, benim rüyamda kâbus diye adlandırdığım senaryoda olduğu gibi, birkaç muktedirin isteğiyle değiştirildi. Ve değiştirilmeye devam ediyor. Mecliste kısa bir zaman önce Halis Kaplan tarafından verilen önergede, “1949 yılında çıkarılan 5442 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu uyarınca değiştirilen yer adlarının eski haline getirilmesi talep ediliyordu. Teklif gerçekten önemliydi, çünkü adı geçen kanuna dayanarak bugüne kadar 30 bin kadar coğrafi yer ismi ‘Türkçeleştirilmişti.’”
Ve bu anti-demokratik uygulamalar bazen azalarak, bazen çoğalarak devam etti. Ve sıra bize Antakyalılara geldi. Bir gece biz uykudayken kentimizin adı değişti, Hatay oldu. Antakya doğumluların kimliğinde geçmişte Antakya- Hatay yazarken aniden, Antakyalıların görüşü alınmadan, Hatay-Merkez yazmaya başlandı. Elbette Antakya bir semboldü, binlerce yıl boyunca onlarca uygarlığın üzerinde yeşerdiği, uğruna şiirler yazılan, mozaik diye anılan bir kentti. Bu nedenle itirazlar daha kitlesel oldu. Hatay da büyükşehir olup tepkiler yoğunlaşınca, Antakya adı yeniden kimliklere girmeye başladı. Ama Antakya’dan önce aynı bölgede yüzlerce köy ve belde ismi, oldubittiye getirilip değiştirilmişti. Birkaç örnek vermek gerekirse: Yeşilpınar, Serinyol, Samandağ, Vakıflı… Bu bölgelerin adı değiştirilirken ana dili Arapça, Ermenice ve/veya Türkçe olan insanlara sorulmadı, görüş alınmadı. Oysa masrafsız ve kolay bir referanduma gidilebilirdi. Değil referandum, anket bile yapılmadan diktacı rejimlerde olduğu gibi halkın değerlerine, tarihine, kültürüne saldırıldı. “Çan, Hazan ve Ezan” belgesellerine ve “Mozaik” söylemine ihanet edildi…
Antakya’da yaşayan halklar
Eğer Antakya’da yaşayan Türkler, Araplar, Ermeniler, Arap Yahudileri ve Hıristiyanlar örgütlü olarak isim değiştirmeye itiraz etselerdi, en azından o beldelerde-köylerde referandum talebinde bulunsalardı, isimlerimizi, kimliklerimizi bir gecede değiştiren erk geri adım atardı. Tabi keşke, Antakya’dan önce, Dersim’den başlanarak Anadolu’nun farklı bölgelerinde yer isimleri değiştirildiğinde ve insanların çocuklarına atalarının adlarını vermek istemeleri engellendiğinde çıkan itiraz seslerine sesimizi katabilseydik ve o kadim halklarla dayanışma içinde olabilseydik. Halen de geç kalmış sayılmayız. Bu konuda Antakya dergileri ve yerel gazeteler önemli bir işlev görüyor. Aynı zamanda Antakyalı aydın, yazar, şair ve sanatçılar bu “kültürel yağmaya, kıyıma hayır, eski adlarımızı geri istiyoruz” diye kampanya açabilirler. Antakya’dan yola çıkarak, tüm Türkiye’de yer isimlerinin iadesi istenebilir.
Yoksa yakında, yazının başında anlattığım o uğursuz rüya gerçek olabilir…
Sonsöz
Filistinli şair Mahmud Derviş ile başladım yazıma, yine onun İsrail zulmüne karşı yazdığı şiirlerinden bir alıntıyla bitiriyorum, teşbihte hata olmaz diyerek:
“kaydet Arabım / adım var yalnız yoktur soyadım / bu diyarda öfke kazanında yaşayan / en sabırlı insanım / zamanın doğuşundan daha eskiye / yılların bilinmesinden daha eskiye / selvilerden, zeytinlerden daha eskiye uzanmıştır köklerim/ (…) / Kaydet Arabım/ taş ocağında çalışıyorum emekçi yoldaşlarımla/ çocuklarımın sayısı sekiz/ giysilerimi defterlerimi / taştan çıkartıyorum ekmeklerimi/ (…)kork benim açlığımdan/ kork benim öfkemden (…)”
 -------------
*Newroz Haber Yorum Dergisi, Haziran 2013.
Antakya Kültür Sanat, Temmuz Ağustos 2013
Web sitesi: www.adilokay.com

23 Eylül 2013 Pazartesi

DİJLE TV KAPATILDI!..



Bülent Tekin


                      Yaklaşık altı yıldır Kürtçe lisanı ile yayın yapan ve ilk özel Kürtçe televizyonu olma özelliğine sahip olan Dijle Tv’nin ekranı karar(tıl)dı. Kürt Sorunu gibi yüzyıllar sorunu olan Türkiye’nin yürümekte olan Barış ve Çözüm Süreci’ne önemli katkısı olacak böylesi televizyonların seslerinin kesilmesi önemli kayıplardır. Kıt kanaat olanaklarıyla Kürtlerin, Ortadoğu’nun ve dünyanın sesi olmaya çalışan böylesi sevecen bir ekranın kararması moral ve basın özgürlüğü adına olumlu olmamıştır. Çok kısa süre içerisinde Dijle Tv salt Kürtlerin değil, Türklerin de sevimli ekranı olma yolundaydı.
                      Türkiye’de yayın yapan 400 civarındaki tv kanalının yayın sözleşmeleri yıllık yapılmasına karşın Dijle Tv’nin iki ayda bir yapılmaktaydı. Televizyonun kapanması ile ilgili Dijle Tv Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Yayın Koordinatörü Hasan Sancar’ın verdiği bilgi bu yöndeydi. Böylesi bir zorluğun ve bürokrasinin yayın yaptırmaktan çok, yaptırmamak yönünde olduğu söylenebilir. Yılda altı kez sözleşme yapmanın zorluğunu takdirlerinize sunmak istiyorum. Bilirsiniz Türkiye’de çok kullanılan bir terim var: Pozitif Ayrımcılık. Kürtler ve Kürtçe açısından tam da olması gereken bu uygulamanın neden yapıl(a)madığı tuhaftır?
                      Tarafsız, bağımsız ve doğru haber vermekle belki aykırı bir ses olarak görülmüş olabilir. Ama doğruları zamanında vermenin önemini hepimizin kavraması gerekir. Roboski katliamını 12 saat görmezden gelen merkezi bir medyanın demokrasiye olan katkısı ile Roboski Anneleri’nin sansürsüz feryatlarını verme arasındaki farkı vicdanen düşünmeliyiz. Hangi tavır Türkiye’ye demokrasine katkı yapar, gerçeği germezden gelmek mi, ya da gerçeği olduğu gibi vermek mi?
                      Dijle Tv herhangi bir ideolojinin sesi de değildi. Eleştirel bakış tarzıyla tüm siyasi partilere eşit mesafedeydi. Yoksul, kimsesiz, avukatsız Kürtlerin yani halkın sesi olmaya çalışıyordu. Yine sahipsiz ve yoksul Türkleri sesi de olmaya çalışıyordu. Türkiye’de Kürtlerin ve Türklerin eşitliğine ve kardeşliğine dayalı bir barış ortamı için çaba veriyordu. Kürt kültürü ve lisanın özgünlüğü dile getiriliyordu. Ve kendi küçük olanağıyla müzik dalında RTÜK’n reyting sıralamasında altıncı sıraya yerleşmişti. Tüm bu güzel çabalar(ın)a karşın ekranı karartıldı.
                      Genç ve yetenekli Genel Yayın Koordinatörü Hasan Sancar’ın emeğini de dile getirmeliyim. O ailesini ve çocuklarını ihmal etme durumuna karşın çocuğu saydığı Dijle Tv için gece gündüz demeden çaba gösterdi. Herkesin yattığı saatlerde o yollardaydı. Ben şahsım adına yaptığı çaba ve verdiği mücadeleden dolayı kendisini kutlamak istiyorum.
                      Sonuç itibariyle Dijle Tv’nin kapatılmasını demokrasi, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü adına büyük bir kayıp olarak görmekteyim. Devlet çok seslilik, demokrasi ve insan hakları adına-kendi deyimiyle!-pozitif ayrımcılık yapmalı, gerekli desteği ve süspansiyonu sağlamalıydı. Ve Dijle Tv’nin kapatılması Türkiye medyasında önemli bir haber niteliği oluşturmadı. Oysa basın, düşünce ve ifade özgürlüğü hava kadar, su kadar vazgeçilmez bir özgürlüktür. Devletin basın ile ilgili kurallarının da daha çok özgürlükçü ve insan haklarıcı olması gerektiği düşüncesindeyim. Demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü anlayışım açısından bir gün, yeniden Hasan Sancar ve Dijle Tv’nin ekranlara döneceğini düşünmekteyim. En azından bu benim temennimdir.
                     

17 Eylül 2013 Salı

HIRSIZ VE POLİS...




Bülent Tekin



                      Bu birkaç yıldır yerleştiğimiz Diyarbakır’da benim ve kızımın başından geçen iki hırsızlık olayını Diyarbakır polisi çözemedi. Üstelik benimle ilgili olanı basına yansıdığı halde bir sonuç alınamadı. Ve tuhaftır ki benim olayımdaki fail Emniyet Müdürlüğü kamerasına yakalandığı halde kimliği tespit edilemedi. Üstelik şahısla ilgili iki tanık ifadesi de vardı. Böylesi bir olayı çözemeyen ve faili yakalayamayan bir polis teşkilatının önemli olayları çözeceğine inanmak zordur. Kameran var, net değil, şahsın yüzünü göremiyorsun. Üstelik olayın olduğu yerde polisin iki kamerası vardı.
                      Bir yazarın başından geçen bir olayı çözemeyen polisin sıradan yurttaşların hırsızlığını yapanları nasıl yakalayacağı şüphesi doğmaz mı? Basına düşmüş olayımın hatırına bu olayı çözemeyen polis gerçekten de diğer olayları nasıl çözüyor? Zaman zaman okuyoruz, televizyonlardan izliyoruz: Filanca cinayet yarım saate çözüldü, katil yarım saat içinde yakalandı. Peki bu okuduklarımız, izlediklerimiz gerçekten doğru mu?
                      Artık düşünmeye başladım: Hrant Dink’i öldüren katil gerçekten Ogün Samast mıydı? Gerçekten de kamera görüntüleri yardımıyla kimliği belirlenmiş miydi? Televizyonlardan nerdeyse ölüm sahnesini bize izlettirdiler. Beyaz bereli kaçan o şahıs Ogün Samast mıydı? Katil o muydu? Kameralar nasıl net görüntü verdi? Kameraların nasıl olur da görüntü sorunu olmadı? Dilerim katil Ogün Samast’tır.
                      Diyarbakır ya da Amed öyle demokrasi duyarlılığı ile pek övünmesin: Nerdeyse Hırsızların Başkenti olmuş durumda. Hırsızlık, hırsızlık cenneti olduğu ortamlarda rakipsiz olur. Eğer hırsızlığı salt ekonomik nedenlerle (yoksulluğun neden olduğu) yapılan masumane bir eylem olarak görürsek hırsızlığı olumlamış oluruz. Eğer hırsızlık salt bu nedenle yapılmış olsaydı tüm yoksul ve sahipsizlerin hırsız olması gerekirdi. Öyle hırsızlığı, Kürtler geri bıraktırılmış, yoksul olmaları nedeniyle bu işi yapmak zorunda kaldılar şeklinde bir kısım Kürt aydınlarının tuhaf görüşü olarak algılandığını da biliyorum. Tüm bu bakışlar hatalı ve suç işlemeyi teşvik edici yöndedir.
                      İnsanlar neden hırsızlık yapar? Kolay hırsız olunur mu? Mesela cebinizden cüzdanınızı aşıran (benim başıma gelmişti!) bir hırsız (cepçi!) öyle kolay yetişir mi? Evet, hırsızlar kolay yetişmiyor, önemli düzeyde teori ve pratik gerektirir. Bir yetenek kazanma sürecidir hırsızlık. Üstelik bu alçaklığı herkes yapmaz. Polis acaba hırsızların çevresi ile ilgili bir sosyal araştırma yapıyor mudur? Böylesine bir araştırma yapılırsa hırsızların çevresinin (kankalarının) hırsızlar, sahtekârlar, katiller, fuhuşçular ve uyuşturucu pazarlamacıların olduğu görülecektir.  
                      Hırsızlık gibi onursuzca bir işin toplumsal dayanışma ile lanetlenmesi, olumlayıcı ve hatta özendirici tüm faaliyetlerin yasaklanması gerekmektedir. Hırsızlığı ve hırsızı bugün yaptıklarından ve sonuçlarından sorumlu tutmamak büyük bir hatadır. Ortada bir suç vardır ve bu suç affedilemez niteliktedir. Hiçbir din ya da dinsizlik hırsızlığı hoş görmez, olumlamaz. Tanrılı/Tanrısız dinler, ateizm dahil ya da seküler yasalar hırsızlığı hoş görmez. Mahkemelerin de hırsızlığa önemsiz bir suç gözüyle bakmaması gerekir.

                      Diyarbakır polisi benim hırsızımı yakalayacak mıdır? Tabii ki hayır. Çünkü bu ülkenin güvenlik güçleri devlet güvenliğine yönelik eğitim ve ideoloji almaktadır. Bireylerin hak ve özgürlüklerine göre zabıta davranışı demokratik ülkelerin çok gerisindedir. Polis gösteri ve yürüyüş kanunlarıyla nitelenecek eylemleri bastırmakta birebirdir. Ama benim, senin, onun hırsızını, sahtekârını, dolandırıcısını yakalamakta zorluklar çeker. Ben kendi gözlerimle gördüğüm polis kamerasının durumundan sonra öyle polisin çok ta modern suçlu bulma ve yakalama tekniklerini kullandığına inanmıyorum. Katiller mağdur ailelerin ihbarları ve verdikleri isimlerin aranması üzerine yakalanmaktadırlar.  Hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş ise bu ülkede devlet güvenliğini tehlikeye sokan suçlar yanında masumane ve belki de kabul edilebilir düşünülmektedir. Sonuç itibari ile ben hırsızımın yakalanmasını istiyorum. Böylesine aşağılık ve onursuz işleri yapan bu insanların sokaklarda masum insanlara zarar vermemelerini istiyorum. 

11 Eylül 2013 Çarşamba

DELİ DUMRUL...






Bülent Tekin

08.04.2013 tarihinde (Diyarbakır’da) imza altına alınmış (448976 Sıra Nolu) Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanağı elime geçtiğinde yediğim diğer trafik cezaları gibi öfkelenmiştim. Ama bu seferki biraz farklıydı: Bunda da böylesi bir tutanaktan haberim yoktu, gıyabımda tutulmuştu. Ve en önemlisi Elazığ’a giden yolda hız ihlali limiti yapmıştım: 70’le gidiyormuşum. Orada da limit 60’mış(?!) Önce düşündüm: O yoldan geçmiş miyim; bulamadım. Daha sonra şokum devam etti: Ne çok hızlı gidiyormuşum? Ve o yolda hiç kimsenin 50-60’la gidemeyeceğini biliyordum, üstelik o yolda limitin 60 olduğundan da kuşkuluydum. Ve ben o yolda trafik polislerinin devletin araçlarıyla sağımdan solumdan son sürat geçtiklerine de tanık olmuştum. Bu kez farklı davranacaktım: Mahkemeye başvurdum. Ve tahmin edeceğiniz gibi sonuç aleyhimde neticelendi. 174 liralık para cezasını yatırdım. Bir kez daha üzülmüştüm: Mahkemeler nedense idare ile bireyler arasındaki bu gibi davalarda kamu yararını idareden yana kullanmaktaydılar. Keşke dedim kendi kendime, Mahkemeler kamulaştırma kararlarında da bire bin talep eden arazi sahiplerine karşı da aynı kamu yararını gösterebilseler. Çünkü ben bilirim ki, halkın arazileri güvenlik ve Kürt sorunu nedeniyle Osmanlı’dan beri güçlü ve kurnaz ailelerce ele geçirilmişti. Bu arazileri emekleriyle almış olamazlardı. Süreç içerisinde tapusuna da kavuşmuşlardı. Neyse?

Belediyelerde oluşturulmuş ve trafikten de üye verilen bir trafik komisyonundan haberim var. O komisyon şehir içi sayılan yolların hız limitlerini nasıl oluyor da böylesine belirleyebiliyor? Böylesine bürokratik bir tutum milyonlarca insana haksız yere para cezası verdiriyor. Bir kez günümüzde imal edilen taşıtlarla böylesine hızlarla gitmek için aracı otomatiğe bağlamayı bile gerektirir. Cezayı kesen trafik polisleri eğer böylesine iyi şoförlerse neden bu hızlarla bu yollarda seyahat etmezler?

Son günlerde Diyarbakır’da park edilen bazı yerlerde elinde fişkesici aleti olanlar tarafından karşılanıyorsunuz ve hemen 3.5 liralık bir ödeme yapıyorsunuz. Çünkü sanırım bu iş özel sektöre ihale edilmiş. Oysa başka yerlerde bu rakam (mesela Adıyaman, mesela Anamur’da) 1 lira karşılığındadır. Eskiden değnekçiler vardı. Bir kaldırama yaklaştığınızda sizden park parası olarak para isterlerdi. Tıpkı Deli Dumrul gibi. Tabii vermeyenin halini tahmin edersiniz. Yoksa şimdiler de değnekçilerin görevini modern bir şekilde devlete mi yaptırıyorlar? Ama Diyarbakır özeli için şunu söyleyebilirim. Yollar öylesine dar ve trafik yoğunluğunu karşılayamayacak kadar yıllar ötesinden inşa edilmiş ki, sizin insanlara yasak koyma veya durma ihtiyacında böylesine bir fiyatla para kesme hakkınız olamaz. Trafik yoğunluğunu çözmek istiyorsanız, belki de yolların büyük kısmını araçlara yasaklamanız ve araçları da şehir dışında arazilerde park ettirmeniz gerekecek. Bütün bunların suçlusu (belediyeler, valilik) devlettir.

Sanırım yine de şükretmemiz gerekiyor: Otobanlardan ve köprülerden geçişlerde Deli Dumrul hikâyesini aratmayan bir durum var. Biliyorsunuz Deli Dumrul, bir çayın üzerine bir köprü yaptırmış ve geçenden 30, geçmeyenden 40 akça almış. Bizim vergilerimizle yapılan yollardan ve köprülerden devlet haraç alır gibi bizlerden para kesiyor. Ama devletin tek bir farkı var Deli Dumrul’dan: Deli Dumrul geçenden de geçmeyenden de alıyordu. Çok şükür ki devlet sadece geçenden alıyor. Ve okuruma şaşırıyorum: Neden sızlanıyorsunuz, neden şükretmiyorsunuz?


10 Eylül 2013 Salı

Üç ayda, üç can...




Faiz Cebiroğlu

Sözün bittiği yerdeyiz. Antakya, üç ayda, üç can verdi: Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz ve Ahmet Atakan. Üçü de alevi,  üçü de gençti. Abdullah Cömert, 22; Ali İsmail Korkmaz, 19; ve Ahmet Atakan, 22 yaşındaydı. Evet, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir durumdayız. Antakya, yasta. Antakya, öfkeli!

Antakya, üç ayda,  üç alevi can,  üç fidan. Üçü de, polisler tarafından öldürüldü. Üçü de, Recep Tayyip ve AKP Hükümetinin yapılandırdığı şeriat polisleri tarafından öldürüldü. Üçü de gencecikti ve üçü de aleviydi.

Dillerin, sustuğu  bir durumdayız. Gerçekten, buna dayanacak yürek zor. Antakya, üç ayda, üç alevi can, üç fidan. Antakya, yasta. Antakya, öfkeli. Antakya, ayakta!

Antakyalılar, üç canın katillerini ve “emri ben verdim” diyen,  islami faşist Recep Tayyip Erdoğan’ın yargılanmasını istiyor. Antakyalılar, katillerin hesap vermesini istiyor.

Antakya’da; AKP ve Recep Tayyip hesap vermeden, bu öfke, bu yürek susmaz. Antakya’da, üç canın hesabı verilmedikçe, bu isyan bitmez…

AKP ve Recep Tayyip, er ya da geç, hesap verecektir.

Şeriat polislerini, Antakyalı alevi gençleri üzerine süren, islami faşisti Recep Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti, hesap verecektir.

Evet, dillerin, ”lâl” olduğu bir haldeyiz. Antakya, yasta. Antakya, ayakta.

Ne garip, Antakya, ölümlerde tekleşiyor. Antakya, ölümlerde adlar aynı oluyor.

Antakya’da üç alevi can, ölümde tekleştiler;  bu bizlere acı veriyor.

Antakya’da üç alevi can, adlarda  “BİR” ve “PİR” oldular; bu bizlere direnç veriyor.

Antakya’da üç alevi can, üç fidan: Hesap vereceksin faşist Erdoğan!




7 Eylül 2013 Cumartesi

12 Eylül Cunta Anayasası Ve Tıkanan “Çözüm Süreci”






Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
 Fırat Haber Ajansında ve bazı gazetelerde yayınlanmak üzere 12 Eylül darbesiyle ilgili olarak şu soruların yanıtlanması istenilmektedir. 
- 12 Eylül'ün 33. yılı geride kalıyor. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya "cunta döneminden sorumlu" olarak yargılanıyor. Bu yargılama sizce ne denli samimi ve 12 Eylül'le hesaplaşmayı içeriyor?
- 12 Eylül'den hesap sorulmasının, yüzleşmenin ve adaletin tesisi için 12 Eylül'ü yaşayanlar olarak sizlerin talepleri ya da yapılması gerekenler nelerdir?
- Türkiye 12 Eylül cunta anayasasıyla yönetiliyor halihazırda. Buna karşın yeni anayasa tartışmaları da gündemde, sizlerin bu sürece yaklaşımı nedir?
Sayın Yılmaz Kızılırmak’ın yukarıda yönelttiği sorular hem 12 Eylül darbesinin yıldönümüne denk gelmesi ve hem de cuntanın geride kalan iki ihtiyar sorumlusunun (göstermelik de olsa) yargı önüne çıkarılması açısından güncel olması nedeniyle önemsiyorum.
AKParti iktidarının niyeti 12 Eylül Cuntası ile hesaplaşmak değildir. Evet-Hayır oyununda yaptığı propaganda ile halkları yalan vaatlerle aldatmıştır. O nedenle bu gün göstermelik bir “yargılama” yapılmakta olduğunu hep birlikte izlemekteyiz. “Bir ayağı çukurda” olan iki ihtiyarı usulen yargı önüne çıkarmak hesaplaşmaktan ve samimiyetten çok uzaktır.
12 Eylül darbesi öncesinde ve sonrasında yapılan Maraş, Çorum, Malatya… Katliamlarının ve 5000 gencimizi öldüren dönemin tüm sorumluları ortaya çıkarılmadan 12 Eylül’den hesap sorulması mümkün değildir.
Ne yazık ki, bugün Türkiye 12 Eylül cunta anayasasıyla yönetilmektedir.
Türkiye’nin demokratikleşmesi için; 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasında meydana gelen başta Maraş ve Sivas katliamları olmak üzere tüm faili meçhul cinayetlerin açığa çıkarılması gerekmektedir.

Özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında halkların yaşamsal alanlarında oluşan antidemokratik yasaların bir an önce evrensel hukuk normlarına uygun olarak düzenlenmelidir.
Seçim yasasındaki yüzde on baraj sistemi, Anadilde eğitim, yer isimlerinin iadesi, yerel Yönetimler, KCK rehineleri, Roboski katliamı, Reyhanlı bombası, Cem evleri statüsü, Diyanet’in kaldırılması, zorunlu din dersleri, başörtüsü, koruculuk, Karakollar, barajlar, doğa tahribatı gibi önemli konuların bir bütün olarak ele alınması gerekir.
Tüm bu sorunların çözümü için Seçim Yasası’nın halkların yararına değiştirilmesi çok acil ve öncelikli olması gerekir. Demokratikleşmenin olmazsa olmaz şartı seçim yasasındaki yüzde on barajın kaldırılması ya da en aza indirilmesidir. Dolayısıyla ülkemizin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel, seçim yasasındaki yüzde on baraj sistemidir.
Ancak, yukarıda sıraladığım öneriler temenni olmaktan öteye geçmediğini izlediğimiz güncel haberlerden anlaşılmaktadır. Özellikle Kürd sorunu çerçevesinde oluşturulan “Çözüm süreci” durma noktasına gelmiştir.
Meclis Anayasa Komisyonu’nda Yeni Anayasa’nın değiştirilmesi kapsamındaki çalışmalar artık tıkanmıştır. 12 Eylül diktatörlüğünün eseri olan TC. Anayasası’nın değişmeyeceği, hatta revize bile edilmeyeceği anlaşılmaktadır.
Yine, Anayasayla doğrudan bağlantılı olmadığı ve ana muhalefet partisinin desteği olduğu halde mevcut seçim yasasının da değişmeyeceği anlaşılmaktadır.
Zaten bu güne kadar değişmemesinin sebebi de Kürdlerin yoğun olarak desteklediği DEP-HADEP-DEHAP ve devamı partilerin Meclis’e girmesini önlemeye yönelik değil miydi? Öyle ise, Kürdler demokratikleşmenin temel şartı olarak yüzde on baraj sisteminin kaldırılmasını ya da indirilmesini göz ardı edemezler.
Her defasında seçimi atlatmak için halkları sahte demokrasi paketi ile aldatan AKParti iktidarının bu konuda sicili çok kabarıktır. Zaten AKParti Hükümeti’nin seçim yasasındaki yüzde on baraj sistemini değiştireceğine inanmak, en hafif deyimle saflık olur. AKParti iktidarı böylesi çıkarcı davranışlarından dolayı ülkeyi bilinmeyen bir kaosun içine doğru sürükleyeceğini söylemek herhalde abartılı olmaz.
12 Eylül Cunta yasalarıyla ülkeyi yönetenler demokrat olamazlar. Çünkü demokrasi maskesi altında 12 Eylül cuntasının antidemokratik yasalarının arkasına gizlenmişlerdir. Öyle ise, Türkiye’de bu güne kadar yapılan seçimler demokratik olabilir mi?
06.09.2013

3 Eylül 2013 Salı

Rojawa’dan sesleniyoruz!






Sevra Kurtuluş


Rojawa, yine Rojawa… Daha yeni, 350’ye yakın sivil Kürt, Suriye, Rakka yakınlarında kaçırıldı. Bunlardan haber yok! Bunları yazan da yok, haber veren de yok!  Kaçıranlar , Türkiye ve Recep Tayyip destekli El-Nüsradır. Büyük bir ihtimalle, gene “Allah” ya da “Amerikan Allahı” adına, kör bıçaklarla öldürülecekler. Unutulup gidecekler.

Ne acı verici bir durum; Rojawa halkı, açık bir şekilde,  Türkiye ve Amerikan destekli bir katliam ile karşı karşıyadır.

Ne utanç verici bir durum; Rojawa’lılar, şimdi de, içten değil ama dıştan gelen, emperyalizm destekli bir “islam” belası altındadır.

Rojawalılar, büyük bir soykırım tehdidi altındadır.

Siyasi bir kuruluş değilim, ama Rojawalılara sesleniyorum:

Eyy, Rojawalılar, koşullar ne olursa olsun, yaşadığınız alanları terketmeyin!

Hepimiz, mevziyiz ve mevzi  olalım. Katliam var, biliyoruz.  Katliam var diye,  yine sürgün ve sürgün mü yaşayalaım?

1925 ve 1937’de Rojawaya sürüldünüz; hayatınız, tekrar sürgün ve sürgün mü olsun?

Bence, HAYIR olmasın!

Yetti ve yetti.  Kürt kimliğimiz için ve yaşadığımız topraklarda ölmek, en anlamlı ölümdür, diye düşünüyorum.

İkinci seslenişim, PYD ve PKK’yedir:

Eyy, PYD ve PKK neredesiniz?

Eyyy kavmi Kürt temsilcileri,  kimliğinize sahip çıkma zamanı gelmedi mi?..

Evet…Üzgünüz. İlhakçılardan darbe yiye yiye,  bakacak yüz kalmadı bizlerde, biliyorum.

Neyi bekliyoruz? Kaçırılan,  Rojewalı Kürtlerin  -  yine  -  kör bıçakla başları kesilmesini mi istiyorsunuz?..

Eyyy Apoistler,  Rojawa halkı ve meydanı  hazır, sizleri bekliyor.

Sizleri, Rojawa’ya davet ediyoruz!

Daha fazla geç olmadan, daha büyük katliamlar olmadan…