25 Şubat 2010 Perşembe

KURNAZ ADAM PİYASA’DA!


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com


Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner-soruşturmalarını yaptığı İsmailağa Cemaati, Gülen Cemaati soruşturmaları ardından-(Erzurum) Özel Yetkili Savcı tarafından gözaltına alınıp yine Özel Yetkili Mahkeme’ce (Bu mahkemeler DGM’dir) tutuklandı. Eğer bir başsavcı böyle apar topar içeri tıkılıyorsa vay nüfus kâğıdı olan (garip) vatandaşın haline(!) Bu olayla İsmailağa Cemaatinin de-telefon dinlemelerinden-bakan’lara emirvari hükmettiklerini ve en yağlı ihaleleri alabildiklerini öğreniyoruz. Cemaatlerin artık-tıpkı Mafya’da olduğu gibi-birer sermaye şebekeleri olduğunu görmemiz gerekir.(Bugün iktidarda olan Fethullah Hoca’nın nasıl bir ticari tekel olduğunu göz önüne getiriniz.) Ülkemizde-AB’ye gireceğiz haykırmalarına karşın-esas amacın İslami faşist bir diktatörlüğün kurulması olduğunu düşünüyorum. (İslam asla faşist değildir. Buradaki kullanım, İslam’ın kullanılarak uyanık dincilerin iktidarı ele geçirme anlamındadır.)

Faşizme, militarizme, JİTEM’e, derin devlete, Ergenekon’a karşı çıkmak ayrı bir şeydir (mutlaka karşı çıkılmalıdır!) ama AKP’nin kuyrukçusu olmak ayrı bir şeydir. AKP’nin-takiyyeci, sahte demokrat tavırlarına aldanmadan-Kürtler(e) dâhil, kimseye vereceği bir iyi (ak) günün(ün) olmadığını görmek gereklidir. Artık-1500 civarında kadrosu ya da yandaşı-gözaltına alınıp bir kısmı tutuklanan BDP’nin AKP kuyrukçuluğundan kurtulması lazım(dır). Eğer İslami faşist bir diktatörlük kurulursa-aslında bu AB ve ABD’yi hiç ilgilendirmemektedir!-Tayyip Erdoğan veya Bülent Arınç nesebinden (iktidarından) bin yıllar geçse de kurtulunamayacağını bilmek gereklidir. Hazreti Muhammed’in şahsındaki İslamiyet kesinlikle-burada-söz konusu değildir. İslamiyet’e dahi ihanet olarak değerlendirilebilen bir kurnaz adam’ın yeryüzü devleti’nden (gölgesi) söz ediyorum. Kurnaz adam-artık Firavun ya da Nemrut gibi bizzat tanrı olmak fikri yerine-tanrı elçiliği (gölgesi) yaparak ticaret ve siyaset yapmak istemektedir.

Ülkemizdeki (Amerikancı) İslamcı politikacılar devletin (ticari tekel veya para) iktidarında sürekli oturmak istiyorlar. [Ticari tekellerde asker, rahip (din adamı) ve yönetici (bürokrat, siyasetçi) kavgası bu paraların paylaşımından dolayı ortaya çıkmaktadır.] Bugünkü olan anlaşmazlık ta budur! (Bu anlaşmazlık demokrasi mücadelesi değildir. Keşke olsaydı: Biz de bin takla atardık o zaman!) Oğlu 12-14 yaşlarında (internet üzerinden) ticarete atılan bir cumhurbaşkanımız var! Bu nasıl İslami bir ahlaktır ki onaylanabiliyor? [İslam’da ticaret kutsanmıştır(!) diyeniniz olabilir. Peygamber de ticaret yaptı, helaldir diye bilirsiniz! Ama ben de milyonlarca insanın aç olduğu bir ülkede (resmi rakamlar 17 milyon diyor, çok daha fazladır aslıda!), 40 yaşındaki insanların işsiz olduğu bir ülkede, bir çocuğun-babasının makamını ve siyasi gücünü kullanarak-milyoner olması da günahtır diyebilirim. Siz Peygamber misiniz? diye de sorabilirim.] Humeynivari bir cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı ile demokrasicilik oyununu oynamak çok zevkli bir şey olmalı! Ahlakı ticarete ve paraya dönüştüren bir İslam’la Allah’ın diniyle oynamak da çok kurnazca bir şey olmalı! Ne mutlu kurnaz adamlara! Ve ne yazık emek, demokrasi ve insan hakkı mücadelesi vermeyen aldatılmış insanlara!

23 Şubat 2010 Salı

Kolombiya’da toplu mezar...

Kolombiya’da Amerika modern tarihinin en büyük toplu mezarı bulundu.

Azalea Robles

Birkaç gün önce Kolombiya’da dünya ve Kolombiya medya tekelleri tarafından neredeyse yokmuş gibi gösterilen, Amerika modern tarihinin en büyük ve korkunç toplu mezarlarından biri ortaya çıkarıldı. Meta eyaletine bağlı La Macarena bölgesinde ortaya çıkarılan bu toplu mezarda en az 2 bin kişinin cesedi bulunuyor. 2005 yılından bu yana bölgede operasyonlarını yoğunlaştıran Kolombiya ordusu binlerce kişiyi isimsiz bir şekilde gömdü.

İçme sularına çürüyen ceset parçalarının karışmasından ve artan kaçırma ve öldürme olaylarından dolayı harekete geçen bölge halkı özellikle 2009 yılında defalarca bu toplu mezarların varlığını gündeme getirmişti. Ancak savcılık harekete geçmemişti. Sonunda yakınları kaybolan ailelerin ısrarları ve Kolombiya’daki insan hakları ihlallerini araştıran İngiliz sendikacı ve parlamenterlerden oluşan bir delegasyonun bölgeyi ziyareti ve araştırmaları sonucu, 2009 Aralık ayında her türlü dokunulmazlığa sahip ordu mensupları tarafından işlenen bu vahşi katliam açığa çıkarıldı.

Söz konusu olan kıtanın bu zamana kadar bulunan en büyük toplu mezarı… 2000 kişilik bir mezar, bu Kolombiya devleti için çok ciddi bir mesele, ancak bu jenositin suçortağı tekelci ve uluslarası medya nazi toplu mezarlarını aratacak denli bir vahşet ortaya çıktığında bunu büyük bir sessizlikle geçiştirme görevini üsleniyorlar. Bu sessiz medyanın, bu katliamlar temelinde büyüyen devasa sermaye ve Kolombiya’nın sınırsız doğal kaynaklarının sömürüsüyle ilişkili olduğu hiç şüphe götürmez.

Kolombiya’yı Ocak 2010’da (mezarın ortaya çıkışından bir ay sonra) ziyaret eden Avusturya’lı bir insan hakları komisyonu bu olay üzerine yetkililerle defalarca görüştü ve bütün yetkili kurumlar –savcılık, adalet ve içişleri bakanlığı ve hatta Birleşmiş Milletler- son derece endişeli bir şekilde sorumluluğu üzerlerinden atmaya çalıştılar ve bu arada zaman kazanarak, mezardaki ceset sayısını minimize etme ‘operasyonları’ düzenlediler. Ancak buna rağmen resmi rakam olarak en az 2 bin cesedi kabul etmek zorunda kaldılar. Avusturyalı delegasyonun verdiği bilgiye göre ‘ceset çıkarma çalışmalarını denetleyen yoktu, istedikleri gibi cesetleri çıkarıp başka yerlere taşıyıp oralara gömüyorlardı ya da yakıyorlardı ve bunu şikayet eden kayıp yakınları da evlerinden zorla göçettiriliyorlardı’.

Kolombiya’da polisin ve ordunun eylemleriyle birlikte organize edilen paramiliter devlet stratejisi, ‘büyük toprak sahipliği’nin hakimiyetinin gelişmesinin bir aracı olagelmiştir. Kolombiya devleti kendi açık aparatları (polis,ordu) ve kapalı aparatı (paramiliterler) aracılığıyla 50 binden fazla kişiyi kaybetti. Kolombiya devlet aygıtı göze batar bir şekilde oligarşinin ve uluslararası sermayenin halka karşı sınıf savaşındaki aracıdır: yağmanın garantisi olan paramiliter strateji bu ekonomik mantık içinde yazılmıştır.

La Macarena örneği boyutundaki bir toplu mezarın üstünün örtülmeye çalışılması, uluslararası sermayenin ve Kolombiya oligarşisinin yaptığı ticaretin bu dehşet üzerine kurulduğunu gösteriyor; bu cinayetler sadece Kolombiya ordusu ve Başkan Uribe’nin uyuşturucu tacirleri ile olan ilişkisi nedeniyle işlenmiyor, bundan çok daha derin bir nokta olan Kolombiya devletinin soykırımcı yapısıyla alakası vardır. Ayrıca ulusal ve uluslararası medyanın suç ortaklığı da son derece belirleyicidir. Bu noktada tek çare halklar olarak bu tür soykırımların üstünü örtme çalışmalarını engellemek bize düşüyor.

Kolombiya için uluslarası dayanışma acildir: Kolombiya kuşkusuz gezegenimizde kapitalizmin kaçınılmaz mutlak hastalığındaki en vahşi halinin gözler önüne serildiği bir dönemi yaşıyor…

21/02/2010
www.rebelion.org adlı internet sitesindeki ispanyolca orjinalinden Canan Ateş tarafından türkçeye çevrilmiştir.

20 Şubat 2010 Cumartesi

AV.METİN CAN VE DR.HASAN KAYA’NIN ANISINA




Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Elazığ İHD Şube Başkanı Av.Metin Can ve İHD üyesi Dr.Hasan Kaya 21 Şubat 1993 yılında bilinen devlet destekli kontralar tarafından kaçırılarak, Jandarma karakolunun birkaç metre ötesinde bulunan Tunceli’nin çok yakınındaki Dinar Köprüsü’nün altında işkence yapılarak, acımasızca katlettiler.

Resmi ideoloji yıllardır halkları birbirine boğazlatarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. 90'lı yılların başında Elazığ Eğitimsen Şube Sekreterliği görevinde bulunduğum dönemde çok badireler atlattık.

Sevgili Avukat Metin Can ve can dostu Doktor Hasan Kaya’nın kaçırılarak katledilmelerinin 17. yıl dönümleri nedeniyle, O yıllardaki bir anımı buraya aktarmak istiyorum.

Emniyet-MİT-JİTEM destekli kontralar tarafından "ZAZA GENÇLİK" başlığıyla hazırlanan bildirileri Alevi ve Şafii arkadaşlarımızın evlerinin kapısının altından içeriye bırakırlardı. Bu bildirilerin giriş bölümünde önce nasihatler sıralanıyor, sonuç bölümünde ise, bizi tehdit edip, küfür ediyorlardı. Sonra öğrendim ki, Dersim ve Diyarbakır bölgelerinde de benzer bildirilerle halka aynı yöntemle şu propagandayı yapıyorlarmış:

Palu-Diyarbakır bölgesinde; "Siz müslüman ve beş vakit namazınızda-niyazında olan insanlarsınız. PKK.lilerin hepsi dinsiz-Alevi-komünisttirler. Bu dinsiz-komünistlerin içinde ne işiniz var? Bunlar yarın ilk önce sizl keser...", Dersim Bölgesin'de ise; "Siz Aleviler Atatürkçü ve vatanseversiniz. Bu PKK'lilerin hepsi dinci-yobazdırlar. Bu dincilerin içinde ne işiniz var? Bunlar yarın ilkin sizi keser..." içerikli konuşmalar yapıp, halka bildiriler dağıtıyorlarmış.

Elazığ'daki duyarlı Alevi ve Şafii öğretmenler sayesinde resmi ideolojinin bu oyununu bozduk. Tabiki bedelini de çok ağır ödedik. Alevi bir Avukat ve Şafi bir Doktor arkadaşımızı katlettiler. Bununla yetinmeyip, 40 öğretmen (ben de dahil) arkadaşımızı "Yıkıcı ve bölücü Terör örgütlerine sempati duyabilirler" gerekçesiyle çeşitli illere sürgün ettiler.

Diyarbakır Belediye Başkanı Sayın Osman Baydemir o tarihlerde İHD yöneticilerindendi. Geçenlerde Sayın Baydemir’in “Yeşil’in elinden kıl payı kurtulduk” dediğini basından okudum. Ben ve benim gibi bir çok arkadaşımız da aynen Baydemir’in dediği gibi Yeşil’in elinden kıl payı kurtulduk. Ne yazık ki, Avukat Metin Can ile Doktor Hasan Kaya bizim kadar şanslı değildiler. Bu iki canımız kurtulamadı.

Nasıl bir rejimle yönetildiğimizi daha iyi anlayabilmek için Sayın Menderes İnanç isimli bir okuyucunun bana e-posta ile gönderdiği anısını da sizlerle paylaşarak, yararlı olacağını düşünüyorum.

“Merhaba, küçük bir anı; ben Sivasli bir arkadaşımın cenazesinden dolayı yakalanmıştım. Gözaltındayken ilk sorulan soru şu olmuştu! ‘sen sunni ve müslüman bir çocuksun, senin CEM evinde bu kızılbaşlarla ne işın var?’ öyle ya ne işim vardi orada! Onlara göre suni ve müslüman bir ailenin çocuğuydum. Yani sağcı ve faşist olmalıydım, belki de tetikçi, işkenceci, köy korucusu, şehir korucusu ve yamyamlar gibi insanları linç etmede görev almalıydım. Ki, o zaman gerçek bir vatan sever olmuş olurdum.”

Ne acıdır ki, bu olayları yaşadık. Bunun gibi yüzlerce yaşadığımız olaylar var. Ne yazık ki, resmi ideoloji hala bunu yapmaya devam ediyor. Aslında böyle davranmakla Türkiye'ye çok kötülük yapıyorlar.

Bu öyle bir güç ki, her yerde ve her partinin içine kendini yerleştirmiştir. Eğer Ak Parti “Milli Birlik Ve Beraberlik Projesi”ni gerçekleştirmek istiyorsa, önce içindeki “Yeşil”leri temizlemelidir. “Açılım”larla, “Çalıştay”larla bizi oyalamasın. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”

Sevgili Avukat Metin Can ve can dostu Doktor Hasan Kaya’nın kaçırılarak katledilmelerinin 17. yıl dönümlerinde bir kez daha anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Web: http://www.gomanweb.com/

15 Şubat 2010 Pazartesi

”Sevgililer Gününde” Aşkı Tanımlamak(*)


Faiz Cebiroğlu

Aşk üzerine yazmak, aşkı tanımlamak o kadar kolay değil. Hele hele yaşadığımız dünya tekeller dünyası ise bu hiç de kolay değildir. Kolay değildir, zira tekelcilik ”birliktelik”, birlikte yaşamak duygusunun reddi oluyor. Tekelcilik, aşk ve sevgi duygusunun reddi oluyor. Açıktır, aşk, sevgi ve birliktelik değerlerinin yok edildiği bir aşamada büyük aşklar yaşamak ve beklemek pek gerçekçilik olmuyor. Böylesi bir aşamada aşkı tanımlamak ve aşk üzerine yazmak da pek kolay olmuyor… Ama denemekte yarar var. Önce bir giriş:

Şiirlerimize bakıyoruz; büyük bir bölümü aşkla ilgilidir. Şarkılarımıza, türkülerimize bakıyoruz; yine büyük bir bölümü aşkla ilgilidir. Keza, yüzlerce kitap, roman, hikaye; onlarca opera... hepsi aşkla ilgilidir. Ama ne ilginç, bu böyle olmasına rağmen, aşk, psikoloji branşında, psikoloji mesleğinde, ele alınıp incelenen bir konu, hiç olmamıştır. Ferud’un sevgi üzerine söylediği bir kaç cümle dışında, aşk, ayrı bir branş olarak, psikoloji mesleğinde yer almamıştır. Aşk, genellikle sanatçıların, imtiyazlı, ayrıcalıklı konusu olmuş: onların tasvir ve anlatımlarıyla yaşamıştır.

Bu girişten sonra, soru şu: Aşk nedir? Aşk, bana göre, iki insanın birbirine karşı duyduğu büyük bir tutku ve bu tutku sonucuyla da, iki insanın birbirini fethetmesi oluyor. Aşk, önce sevgiyle başlıyor, daha sonra seksüel çekim; ve bunun sonucunda oluşan, birliktelik, birlikte yaşam / aile yapılanması. Böylesi birliktelilerden doğan çocuklara da “aşkın meyveleri” olarak adlandırılıyor.

Aşk, sevilen insana duyulan derin ve güçlü bir duygudur. Duygu, duygular - iyi ya da kötü – içte hissetmek demektir. Duygular, yaşanan aşk sürecine gösterilen ruhsal tepki, tepkiler oluyor. Aşk bu süreçte derin ve güvenlikli bir duygu çerçevesini oluşturuyor.

Bizler insan olarak sevmeğe ve sevilmeğe ihtiyacımız vardır; herkesin aşka ihtiyacı vardır. Tarihte yaşanan “Büyük Aşklar” vardır. Efsaneleşen büyük aşklar da vardır. Romeo ve Julie gibi, birbirleri için, ölümü bile gözönüne alacak kadar kuvvetli olan, aşklar da vardır.

Aşk, önce sevgiyle başlıyor. Sevgi, her zaman aşkın bir bölümünü oluşturuyor. İki insanın birbirini görmesi / keşfetmesi, artık, sevgilinin yakınında olmaya yetmiyor. Gelişen süreç, sevgilinin yakınında değil, ”yanında” , ”içinde” olmayı doğuruyor. ”Seni seviyorum!”; böylesi bir sürecin hem sihirli, hem de sembolik kelimeleri oluyor.

Rus şairi Turgenyev; ”ilk aşk, tıpkı ihtilâl gibidir!” sözleri, aşka bakışın en güzel sözlerini oluşturuyor.

Bir insanın bir başka insanı sevmesi ve bunun karşılıklı olması, çoğu zaman, sevgiyi de kutsallaştırıyor. En azından, karşılıklı sevenler, bunu böyle hissediyor. ”Bu sevgimiz, hiç sönmesin!” ya da ”Bizi ancak ölüm ayırır!” gibi sözler, böylesi bir sevgi sürecinin sonucu oluyor. Bu kuvvetli tutku ve birlikteliklere, aşkın sahnesi demek te mümkün. Bu sahnede yer alan oyuncuların duygusal kaliteleri çok açıktır: Sevgi, tutku, erotik çekim ve karşılıklı güven…

Aşk, sevgiyle başlıyor. Sevgi, karşılıklıdır. Karşılıksız sevgi, sevgi olmuyor; boştur.

Sevgiyle başlayan aşk, karşılıklı seven iki insanın birbirini fethetmesiyle sonuçlanıyor.

Aşk da bu oluyor; aşk, iki insanın birbirini fethetmesi oluyor...

Böylesi bir ortamı yaratmak ve güzel aşklar yaşamak için, tekellerin reddi bir düzen gerektiriyor.

Tekelci aşamada sevgi , tekellere karşı mücadele demektir.

Tekelci aşamada aşk, tekellere karşı mücadele demektir.

Tekelci aşamada aşk, bizleri tarihten silmek isteyenlere karşı mücadele demektir!..

---------
faizce@hotmail.com

(*) Nisan 2009’da yazmış olduğum yazı. Yazının orjinal başlığı: ”Tekelci Aşamada Aşkı Tanımlamak.” ”Sevgililer Günü” günü vesilesi yazıyı tekrar okuyucularla paylaşıyorum.

12 Şubat 2010 Cuma

YALANCI PEYGAMBER: MUSEYLEMET-ÜL KEZZAB



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

AKP Aydın (eski) İl Başkanı’nın Tayyip Erdoğan’ı peygamber ilan etmesini MHP yeniden Meclis’e taşıdı. Başbakan’a “peygamberlik” yakıştırma ve tartışmaları günah, ayıp ve dindışlılık gibi maskelemelerle susturuldu. İnsanlık uygarlık tarihinde mitolojiyle beraber (mitoloji sonrası daha doğru olabilir) çıkan din ve tanrılar sisteminin toplum üzerindeki sömürünün en kolay sürdürülen yolu olduğunu söyleyebilirim. Bu (sömürü yöntemi), yığınlara kölece boyun eğmeyi ve kadercilik anlayışını aşılamasıyla tepe noktasına ulaşmıştır. Tabii ben burada ilk insanların kurnaz insanlarca bulunan din ve tanrılar yöntemiyle sömürülmesinden bahsediyorum. Tanrıları ziggurat’ların ikinci katında (üçüncü katta tanrılar vardır) yaşayan rahipler buldular. Zaten Ana-tanrıçalık (İnanna) yerine erkeksi tanrının (Enki) konmasıyla rahip sınıfı iyiden iyiye sömürüyü sağlamlaştırmışlardır. Tanrıçayı alaşağı edip erkeği kutsayan sistem kadını tam aşağılaştırmış ve yok saymıştır.(Zigguratların alt katı tarım ve üretim yapan çalışanların yeridir. Yani asıl sömürü burada olmaktadır.)

İnsanlığın ilk krallarının da bu kurnaz rahipleri olduğu kuvvetle muhtemeldir. Rahipler daha sonra tanrıları göğe çıkartarak kendilerini de onların sözlerini tek diyebilenler ilan etmişlerdir. Vahiy ve peygamberliklerin ortaya çıkış biçimlerine benzetilebilir. Artık rahipler gökteki tanrının yürüyen gölgeleri (vekilleri) olarak toplum mühendisliği yapmaktadırlar. Bu özetlememi kimse yanlış anlamasın! Çoktanrıcılığın ve daha sonra tektanrıcılığın başlangıç dönemlerini sosyolojik basit bir anlatımla anlatmayı deniyorum. Bu anlatımın ateizmi övme gibi bir niyeti yoktur. Bu denemedeki asıl amacım din, bilim, siyaset, felsefe, ahlak ve yönetim arasındaki bağı anlatmaktır. Kutsallık kavramına dayanarak sonraki yıllarda (bugün en kralı ve moderni yapılıyor) rahipler ve yürüyen tanrıları (tekeller, para, kambiyo, borsa, senet) dine ve tanrıya, ceza ve günah anlamlarını yükleyerek toplumu itaat etmeye çalışmaktadırlar.

Güçlü ve kurnaz adamların rahip (din adamı), yönetici (siyasetçi, bürokrat), askeri komutan’la kurumlaşarak oluşturduğu devlet, hiyerarşik soygun düzenini perçinleştirmektedir. Dinin-ahlakı artırıcı yönünü kullanmayarak-salt kurnaz adamın dini gibi (milliyetçi ve ırkçı-devlet dini gibi kullanılır) kötü kullanılmasını insanlık olarak yaşıyoruz. Peygamberimizin ölümüyle bize göre peygamberlik zinciri bitmiştir ama peygamber gibi davrananların olmadığını söyleyebilir miyiz? Peygamberimiz Muhammed’in son yılında ve vefatından sonra (Ebubekir’in halifeliğinde) bazı sahte peygamberler türediler. Peygamberimiz bu sahte peygamberlerin öldürülmesi talimatını vermiştir. Hazreti Muhammed’in ölümünden sonra Museylemet adında biri ortaya çıkmış ve bir sürü ayet uydurmuştur. Peygamberim! demiştir. Daha sonra yalancı ve sahte olduğu ortaya çıkınca Müslümanlar tarafından Museylemet-ül Kezzab adı verilerek lanetlenmiş ve öldürülmüştür. (Kezzap, Arapça yalancı anlamına gelir.)

Bugün bile peygamberden daha çok rağbet gören dinciler vardır. Bu çok açık söylenmese de tarikatın içyapısında görülmektedir. Günümüzde Fethullah Amerika’da peygambervari bir işlev görmektedir. Ülkemizin eğitim ve idari kadrosunu ele geçirmiştir. Gençlik Fethullahçı yetiştirilmektedir. KCK ve BDP (DTP) operasyonlarını yapan devlet Fethullah’ın hiçbir dershane, yurt, okul ve evinin önünden geçmemektedir. Devlet ve polis illlegalitenin kralını korumaktadır. Dini siyasete alet ederek-aslında paraya tapan!-tekelci devletin iktidarında oturup aileleriyle birlikte yandaşlarına köşe döndür(t)en Fehullahçılık, Türk İslam Sentezciliği ve Amerikan İslamcılığına (Ilımlı İslam)-içlerinden ne kadar isteseler de-biz onlara peygamber demeyeceğiz.

8 Şubat 2010 Pazartesi

‘Karşı-saldırıya’ karşı saldırı


Narciso Isa Conde*

Haber: Canan Ateş

Karşı saldırı Honduras darbesi ile başladı, Kolombiya’da 7 yeni askeri üssün kurulması ve Obama’nın saldırgan narko-paramilitar Uribe rejimine verdiği tam destekle devam etti, Şili sağının zaferi ve Porfırio Lobi’nin ‘seçim galibiyeti’ üzerinden Honduras darbesinin ‘yasallaşması’ ile yeni bir sıçrama yaşadı. Bunlara bir de Panama’da üslerin tekrar kurulması, Paraguay’daki darbeci gitgeller, Haiti’deki askeri işgalinin genişletilmesi ve Arjantin muhafazakar sağının ilerleyişini de eklememiz gerekiyor.

Haiti’deki yanki askeri işgalini artırmak için deprem trajedisinin kullanılışı, Küba’ya yaklaşma ve Dominik topraklarına komşu olma noktasında, ABD’nin Karayipler’deki stratejik askeri konumlanışını güçlendirdi.

Chavez’in de dediği gibi Kolombiya-Honduras-Haiti, zayıflayan emperyalist karşı-saldırı politikasını güçlendirmek için ‘şeytan üçgeni’ni temsil ediyorlar.

Ancak şanslı olduğumuz nokta şudur ki, bütün bu değişim dalgasının ortasında, çürümüş- yolsuzluğa batmış ve insanlık-dışı hale gelmiş egemen sınıf yönetimi ve amansız emperyalizmin uygulamalarına karşı koyan ve yaşamak için direnen halklar var.

Emperyalizmin bu karşı-saldırısına özgürleştirici bir saldırı dalgasıyla karşılık verilmeli ve bunun için tüm güçleri biraraya toplamak ve mümkün olan en iyi şekilde ‘ bu sıcak noktalara’ ve ‘krizdeki zayıf halkalara’, bu ‘şeytan üçgeni’ni oluşturan ‘ucube’ politik-askeri planlara saldırmak gerekiyor.

Bunu ancak, Honduras Direnişi’ne güçlü bir şekilde sahip çıkarak ve bu direnişin uluslarası zeminde ‘savaşçı güç’ olarak tanınmasını sağlayacak iyi bir kampanya ile gerçekleştirebiliriz. Aynı şekilde Kolombiya meselesinde silahlı halk direnişine ve sivil ayaklanmaya destek olarak ve Haiti’nin askeri olarak işgaline son verilmesi için harekete geçerek ve yardımın ilaç, yeniden inşa, kaynak yaratma, gıdayı kapsayan ve halkın kendi kaderini tayin etme ilkesinin gözetilmesini sağlayacak bir kampanya örgütleyerek gerçekleştirebiliriz.

Aynı zamanda vakit kaybetmeden, kıtadaki tüm ilerici politik ve sosyal güçleri büyük bir latin-karayip devrimci güç birliği oluşturmak için harekete geçirmeli ve karşı-saldırılara devrimci saldırıyla karşılık vererek onları bozguna uğratmalıyız.


(*)Narciso Isa Conde: Kıtasal Bolivarcı Hareket Kolektif Başkanlık üyesi Dominikli devrimci lider.

İspanyolcasından çeviren: Canan Ateş

--------------

MCB (Kıtasal Bolivarcı Hareket)’ten ulusal ve uluslararası kamuoyuna yapılan duyuru:

Haber: Canan Ateş

Kıtasal Bolivarcı Hareket olarak, Venezüela Komunist Partisi (VKP) tarafından, aralarında Hareketimizin üyelerinin de bulunduğu Venezüellalı devrimci liderleri ve enternasyonalist devrimcileri öldürmek ve kaçırmak için ülkede iki yıldır CIA ve MOSAD tarafından eğitilen Kolombiyalı özel bir komando birliğinin açığa çıkarılması ile ilgili yapılan deklarasyon üzerine kamuoyuna bir basın açıklaması yapmak istedik.

Yakın dönemde yaşananları özetlemek gerekirse:

1. 7,8,9 Aralık 2009 tarihlerinde Caracas’ta dünyanın 30 ülkesinden çeşitli politik, sosyal ve kültürel organizasyonların temsilcilerinden oluşan 1200 civarı delegenin katılımıyla anti-emperyalist, bolivarcı, enternasyonalist bir oluşum olarak MCB kuruldu.

2.Kongremizin açılışından günler öncesinden itibaren, Kolombiya Hükümeti tarafından hareketimizin kolektif başkanlık üyeleri arasında FARC-EP lideri Alfonso Cano’nun varlığı bahane gösterilerek hareketin üyelerine yönelik hukuki baskı ve tehditleri de içeren bir kriminalizasyon kampanyası başlatıldı.

3.Bir ay sonra Ocak 2010’da Uribe dışişleri bakanlığı üzerinden Kolombiya halkının mücadelesiyle dayanışan devrimci örgütlenmeleri ve şahsiyetleri, ‘politik büro suç şebekeleri’ ve Kolombiya isyan hareketinin uluslararası çalışanları olarak suçladı ve akabinde İsveç başta olmak üzere Avrupa’da yaşayan Kolombiyalı mültecileri RCN adlı Kolombiya radyosunda yaptığı bir açıklamada ‘İsveç’te ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan bu profesyonel suç çetelerini ve psikopatları hepsini ama hepsini halletmeliyiz, onları bitirmeliyiz’ diyerek açık tehditlerde bulundu.

4.Ocak ayının aynı günlerinde İspanyol gazetesi El Pais ve Kolombiya gazetesi El Tiempo’da çıkan açıklamalar üzerinden Bask ülkesi marksist aydınlarından Iñaki Gil de San Vicente de hedef gösterildi. Aynı şekilde Dominik Cumhuriyeti devrimci önderlerinden Narciso Isa Conde ile ilgili de birçok öldürme planı deşifre edildi. Bu iki şahsiyette hareketimizin kolektif başkanlık üyeleri arasında bulunmaktadır.

5.Sonraki günlerdeki hedef MCB kongresine katılımı gerekçesiyle Kolombiyalı gazeteci ve Telesur televizyonu’nun önceki yöneticisi Jorge Enrique Botero oldu. Uribe’nin baş danışmanı Jose Gaviria kendisine açık tehditlerde bulundu.

Bu süreç içerisinde, birkaç gün önce devrimci istihbarat çalışması, aralarında Venezüella Komunist Partisi, Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV), M-28 örgütü, Simon Bolivar Koordinasyonu üyelerinin de bulunduğu MCB ile ilişkili Venezüellalı ve enternasyonalist devrimcilere yönelik bir öldürme planını açığa çıkardı. Şu an Venezüella’da ikamet eden Şili Komunist Partisi Merkez Komite üyesi ve MCB genel yürütme sekreteri yoldaşımız Carlos Casanueva bu tehditi yaşamış bulunmaktadır.

Şunu açıkça belirtmemiz gerekiyor ki, dünya halklarının örgütlenmesi ve emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması yolundaki ilerlemeleri durdurmak için, kıtamızdaki ilerici hükümetlere ve devrimci örgütlere, kişilere karşı emperyalizmin bu yeni saldırı kampanyası hızla ilerlemektedir.

Bu yüzden, bu bolivarcı devrimci liderlerin başlarına gelecek herhangi bir olumsuzluktan dolayı, yanki emperyalizmini ve onun bölgemizdeki kuklası narko-paramiliter Uribe hükümetini sorumlu tutacağız.

Bir kez daha Amerikamızın ve dünya halklarının mücadelesine olan bağlılığımızı vurgulayarak, devrimci ve halk örgütlenmelerini, iki yıl öncesinde Ekvator’da olduğu gibi Kolombiya’daki savaşın uluslararasılaştırılmasını amaçlayan bu yeni kriminal plana karşı çıkmaya ve onu durdurmaya çağırıyoruz.

Kıtasal Bolivarcı Hareket Yürütümü
07/02/2010

İspanyolcasından çeviren: Canan Ateş

7 Şubat 2010 Pazar

Kürt güvenliği...


Hasan Bildirici
bildiricihasan@hotmail.com

Önceki günlerde yazdığım, “PKK ve intihar” başlıklı yazıda, Kürtler açısından dağ savaşının artık bitmesi gerektiğini söylemiştim. Bir arkadaş Afganistan’ı örnek vererek, dağ savaşının hala sürdüğünü ve Amerika’ya kök söktürdüğünü yazmıştı. Kürtler Afganlılar değildir. Afganları yenmek olanaksızdır. Yönetim biçimi ne olursa olsun, bağımsız yaşamak bir Afgan karakteridir. Sovyetler Birliğini yenip çökertmişlerdi, büyük ihtimalle Amerika’yı da yenecekler.

Şu anda Afganistan’daki yönetim de Afgan’dır. Yani en geri Afgan işbirlikçisinin ulusal davranışı, en ileri Kürdün ulusal davranışından daha ileri bir özelliğe sahiptir. Onlar dillerini, kültürlerini, çocuklarını, köylerini, yaşamlarını işgalciye teslim etmezler.

Ama Kürtler eder. Etmeseydi, bu kanlı çıkmazda yüzlerce yıldır hala canhıraş boğuşuyor olmazdık. Kürtlerin dağ savaşını bitirmesini istemek, Kürtlerin öldürücü Türk namlularına karşı savunmasız kalmalarını istemek anlamına gelmez. Ben de İsmail Beşikçi gibi, PKK gerillalarının Kürdistan’ın yerel güvenlik gücüne dönüştürülmesini isteyenlerdenim. Bu kabul görmüyorsa, yerel yönetime bağlı başka güvenlik birimleri kurulur. Kürtler bu saatten sonra, kendisini her defasında katlettiği kanıtlanmış ırkçı namlulara enselerini teslim etmezler.

Kürtler Türklere namuslarını teslim etti, namusları kirlendi.

Çocuklarını teslim etti, çocukları öldürüldü.

Onurunu teslim etti, onuru çiğnendi.

Dilini teslim etti, dili yasaklandı.

Canlarını teslim etti, canları alındı.

Köy ve şehirlerini teslim etti, isimleri değiştirildi.

Bugün hala dillerden düşürülmeyen Kürt-Türk işbirliği veya kardeşliği, aşağılık bir kardeşlik ve işbirliğidir. Ortada kardeşlik yoktur; Kürtlerin, Türk devlet hizmetine sokulduğu kölelik ilişkisi vardır.

Kürtler, Türk devletine karşı elbette savunmasız kalmamalılar… Eğer ortada sürekli bir saldırı varsa, iki türlü savunma olur; ya uluslar arası güvencelerle ya da silahla… Fakat dağ savaşı diken üstünde garip bir çizgi izliyor. Kürtlerin ulusal kongreleri olmadığı için bu tür sorunları tartışamıyorsunuz.

Fakat bırakalım dağ savaşını, halkın en az yüzde altmışının desteğini almış PKK isterse Kürdistan’da devlet açısından hayat durur.

Fakat Kürdistan’da durmadığı gibi, çocukların ve belediye başkanlarının içeride olduğu şu sıralar hayat devlet açısından Kürdistan’da şimdilik sorunsuz bir şekilde akıp gidiyor.

Bizler, iki mermi ve iki pusuyla heyecanlanacak insanlar değiliz. İki görkemli miting veya bir askeri eylemle de görüşlerimiz değişmez. Kürt sorunu, Kürdistan sorunu bunların dışında bir şeydir. Zaman, kendi konumunda yerinde ve zamanında gerekli değişiklikleri yapmayan iktidarları ve muhalif hareketlerini çürütür, yerinden kıpırdayamaz hale getirir.

Kürt dünyasındaki çürüme ve savrulmalarla, Türk devleti içinde ortaya çıkan çürüme ve savrulmalar bunun açık işaretidir. Kendinizi sürekli çürümüş bir devletin günlük politikalarına göre ayarlarsanız, adımlarınızı ona göre atarsanız, siz de rakibinizle birlikte çürürsünüz.

Çürüyen iktidarlardır, siyasetlerdir, yoksa Kürt sorunun kendisi değildir. Kürt sorunu çürümez. Kürdistan’ın özgürlük ve yurt kavgası çürütülemez. Çürütüldüğü sanılan yerden, daha güçlü filizler boy verir.

İnsan bazen kendisiyle ve tarihiyle tartışabilmeli. Bin yıllık bağımlılığın Kürt dünyasında yarattığı travma, çürüme ve insanlık dışı ilişkilerin bir PKK hareketiyle süpürülüp atılması mümkün değildir. Tarih, neredeyse bin yıldır egemenlik altında yaşamış toplumların bir otuz yılda arındığını gösteren örnekleri barındırmaz. Bin yıl egemenlik altında yaşayan uluslar ve toplumlar genellikle bitirilmişlerdir. Onlar, tarihi eserlerde birer kalıntı gibidirler.. Fakat işte Kürtler, devletsiz oldukları halde, kayaların ve dorukların en ulaşılmaz yerlerine tutunmuş kara çalılar gibi, tarihin en alt ilişkilerine tutunarak, Farsları, Arapları ve Türkleri idare ederek bu günlere gelmişler. İyi ki de gelmişiler.

Sorun olan, hayata tutunmanın bu iki yüzlüce biçiminden Kürtlerin hala ısrarla vazgeçmemesidir.

Hangi çağda yaşıyoruz biz ve çağ neyi buyuruyor: Çağ, kayıtsız şartsız özgürlük istemeyi buyuruyor. Bunu istediğiniz zaman sizi topluca öldürme olanakları yok artık. Bunu istediğinizde, sizi topraklarınızdan tümüyle süremezler. Siz Türkçe okula gitmek istemediğiniz zaman sizi zorla okula gönderme şansları kalmamıştır. Kürdistan’ı boydan boya Kürtçe levhalarla donatmanız karşısında, egemenliğin çıldırmaktan başka elinden bir şey gelmez. Siz istemezseniz, sokaklarınıza bu kadar serbestçe girip evlerinizi basamazlar. Siz istemezseniz, belediye başkanlarının tutuklandığı yerde valilik ve kaymakamlıklar herhangi bir vatandaş işlemi yapamaz… Siz istemezseniz ordular Kürt şehirlerini rahatça geçip dağları bombalayamaz.

Peki bunlar niye olmuyor? Sadece şimdi değil, tarihten beri hem devleti hem Kürtlüğü idare eden iki yüzlü Kürt kişiliği bütün süreçlere hakimdir… Bütün isyanlar ve hareketler bu nedenle yenilmiştir. PKK’nin hızını kesip, en alt düzeyde taleplere razı eden de bu tarihsel ilişki biçimin psikolojik ağırlığıdır. Kürt aydını da iki yüzlüdür. İki yüzlü kavramını bir hakaret olarak kullanmıyorum, bir durumu tespit etmek için kullanıyorum. Kürt aydını, Kürt hareketleri güçlü olduğunda ondan yana tavır alır, zaaf ve zayıflık gösterdiğinde ise yüzünü devlete döner. Geleneksel Kürt aydının kafasında, bağımsız yaşamak, özgürlük istemek gibi bir tutku ve istek yoktur. Özgürlük talebi, Türk devletinden edindiği alt düzey ayrıcalığın çıkar duvarlarına çarpıp çoğu zaman tuz buz olur.

İsmail Hoca, “Kürtler özerklik istemiyor” başlıklı yazısında, Kürtlerin tarihsel bu zaafına değinmiş. Kürt siyasetçileri ve aydınları federasyon veya bağımsızlık istemiyor. Bağımsızlık ve federasyon isteyenler de, aile ilişkilerini, devletle olan çıkar ilişkilerini, kendi konumlarını riske etmeden istiyorlar. Bir nevi danışıklı dövüş gibi bir şey. İsteyeceğim, ama bu yolda bir şey yapmayacağım. Kürtler bu işi iyi biliyor. Fakat bu tarzın da Kürt toplumunu getirip dayadığı yer, bin metre yükseklikte aşılmaz bir duvar dibidir.

Amerika, Güney Kürdistan, AB ve Türkiye, PKK’ye silah bıraktırmak için çabalıyorlar. Daha önce yazmıştım, Birinci Dünya Savaşı dört, İkinci Dünya Savaşı beş yıl kadar sürmüştü. PKK neredeyse 30 yıldır dağlarda mücadele ediyor. İnsan ömrünün yarısı. PKK silah bıraksa da bırakmasa da Kürtlerin Türk devletine karşı kendi can güvenliklerini koruma sorunu, birinci sorun olarak önümüzde duracaktır. Türk valiler, Türk subaylar, Türk emniyet müdürleri, Türk istihbaratçılar, Türk kışlalarının tehdidinde yaşamak istemeyen bir halk var… Kürt sorunu tamamıyla budur… Kürtlerin eninde sonunda kendi topraklarında çürüteceği kurumlar da, yukarıda saydığım kurumlar olacaktır.

Bu nedenle PKK’nin silah bırakıp bırakmaması, Türk devletinin Kürdistan’a hakimiyet derecesini pek etkilemez. Türk devleti, dağları değil; Şırnak’ı, Cizre’yi, Diyarbakır’ı ve Van’ı yönetemiyor. Sorun dağlarda değil, köy, kasaba ve şehirlerdedir. Dağlarda silahlı kişiler olmazsa, Türk devleti şehirleri teslim alır demek, Kürt sorunun karakterinden bir şey anlamamak demektir.

Onun için bu saatten sonra Kürtlerin düşüneceği şey şu olmalıdır: Dağlarda, vadilerde, mağaralarda, sığınakların zor koşullarında silahlı güçlerin varlığını savunma yerine, köy şehir ve kasabalarda Kürt halkının can güvenliğini koruyacak; onun malına, namusuna, onuruna sahip çıkacak öz güvenlik birimlerini savunmak…

Şimdi ve gelecekte, Kürtlerle bu konuda anlaşmayan Türk devletinin Kürdistan’da kurum ve kuruluşlarıyla devletlik yapma şansı yoktur.

Özgürleşen Kürt hayatı, kendisine, devletlik adı altında çetecilik yapan tetikçi kurum ilişkilerinin tümünü omuzlarından yere atacaktır…

Kürtlerin fiili özgürleşmesi, Türk yasa ve kanunlarının yıl önünde gidiyor çünkü

****
NOT: Dönüşü Olmayan Yol(II)SARYA adlı romanım baskıdan çıktı. İlgi duyan arkadaşlara gönderebilirim. Avrupa’da veya dünyanın değişik ülkelerinde bulunan arkadaşlar email adresime bir not bırakarak isim ve adreslerini bildirmek suretiyle, ayrıca “Dönüşü Olmayan Yol(I)”, “Geçmişin Gölgeleri”, “Pusu”, “Şervan” ve "Son Mektup" adlı kitaplarımı isteyebilirler... Yazılarımın altında bazen bu duyuruyu verdiğim için okurlar beni bağışlasın. Yazdığım romanları okurlara ulaştırmanın başka bir yolu ve olanağı yoktur…

Kürdistan – Post
http://www.kurdistan-post.com/

6 Şubat 2010 Cumartesi

LENİN


Yener Orkunoğlu
y.orkunoglu@googlemail.com

1. Bölüm:

ÇOCUKLUĞU

Asıl adı Vladimir İliç Ulyanov olan Lenin 22 Nisan 1870’de ailenin sekiz çocuğundan üçüncüsü olarak Rusyanın Uljanowsk kentinde doğdu. 21 Ocak 1924 yılında ölen Lenin, gelmiş geçmiş çağların en büyük devrimcilerinden biri olarak tarihe adını yazdırdı. Bu büyük devrimcinin hayatını, düşüncelerini, kavgasını genç nesle anlatmak önemlidir.

Onun çocukluğunu, gençliğini, parti, devrim, Marksizm konusundaki düşüncelerini açıklamaya ve bu makale dizisi içinde Lenin’in hayatını ve düşünsel evrimini, Rus devriminde oynadığı rolü ortaya koymaya çalışacağım. 4-5 sayfalık bir yazı olarak düşünmüştüm. Ne var ki, yazı düşündüğümden çok uzun olacak. Bu nedenle yazıyı önce parçalar halinde, yazının tüm bittikten sonra tamamını yayınlayacağım.

Uljanowsk 1924 yılında ismi değiştirilen Simbirsk kentinin yeni adıdır. Ailede iki çocuk erken yaşlarda hayatlarını kaybederler. Lenin’in çocukluğu şanslı bir döneme denk düşer. Çünkü 1861 yılında toprak köleliği kaldırılmıştır ve Rusya bir reform döneminden geçmektedir. Lenin’in kız kardeşi Anna, Lenin’in çocukluk dönemi hakkında şunları yazar: ‘Hareketli, uyanık, sevinç ve coşku dolu bir çocuktu. Gürültülü oyunları severdi. Kabına sığmazdı. Oyuncaklar için pek ilgi duymuyordu. Çoğu zaman oyuncaklarını kırardı.’ Okulda çok başarılı olan Lenin, sık sık takdirname alır.

Toprak köleliliğinin kaldırılması, o zamanın aydınlarında Rusya’da politik modernleşmenin yaşanacağı ümidini doğurur. Gerçi 1861 yılında toprak köleliği ortadan kaldırılmıştı ama Rusya’nın hem ekonomik-toplumsal hem de siyasal yapısında feodal özellikler hala ağır basıyor, feodal düzenin kast yapısı devam ediyordu. Lenin’in doğduğu kentte de bu feodal yapı egemendi. Kentin toplumsal yapısı esas olarak üç zümreden oluşuyordu: Soylular, tüccarlar ve küçük burjuvazi.

Bir çok Rus devrimcisi gibi o da entelektüel bir aileden geliyordu. Lenin’in babası İlja Uljanov Kazan Üniversitesi’nde fizik ve matematik bölümünü okuduktan sonra, önce matematik öğretmeni, daha sonraki yıllarda da müfettiş olur. Yaşamının son yıllarında ise daha önemli bir makama yükselir.

Lenin’in annesi Maria Blank ise hem İsveç hem de Alman kökenli bir aileden gelir. Maria Blank’ın babası (Lenin’in dedesi) bir İsveçli kadınının oğlu olarak dünyaya gelir ve kendisi de Alman ‘kökenli’ bir kadın ile evlenir. Kısacası Lenin çok-uluslu, çok-kültürlü ve kısmen varlıklı bir aileden gelir. Maria Blank çok iyi piyano çalan biri. Aynı zamanda üç dili konuşur: Rusça, Fransızca ve Almanca.

GENÇLİĞİ

Lenin’in çocukluğu mutlu ve barışçıl bir aile atmosferinde geçer. Ama gençlik dönemi için bunun söylemek mümkün değil. Çünkü Lenin gençlik döneminde iki büyük trajik olay yaşar. 1886 yılında 16 yaşında iken babasını kaybeder. İkinci trajedi ise, babasının ölümünden bir yıl sonra, 1887 Mayıs ayında büyük kardeşi Aleksander İlyiç Ulyanov'un (aile içindeki ismi Zaşa) Çarlık rejimi tarafından idam edilmesidir. Aleksander, Rus çarı III. Aleksandr'ın hayatına kasteden bir eylem hazırlığı içinde olduğu gerekçesiyle Mart 1887’de tutuklanır. Aleksander tutuklandığı sırada yanında bulunan kız kardeşi Anna da onunla birlikte tutuklanır. Kısa bir müddet sonra serbest bırakılan Anna, Kazan yakınlarındaki küçük Kokuchkino kasabasına sürülür.

Lenin’in büyük kardeşi Alexander çarlığa karşı silahlı mücadele eden Narodnik grubun - ‘Narodnaja Volja’(Halk İradesi)- aktif üyesidir. Alexander tarafından yazıldığı ileri sürülen programa göre, Narodnikler, toprağın ve üretim araçlarının devletleştirilmesini isterler. Gruptan 15 kişi özel mahkemeye sevk edilir. Hepsi Alexander, Çar’a suikast hazırladıkları gerekçesiyle ölüme mahkum edilir. 10 kişi ‘affedilir’. Ama Alexander affedilenler arasında değildir. Çünkü mahkemede eylemin sorumluluğunu üstlenir. Pişman olmadığını vurgular, af isteminde bulunmaz. Olayın sorumluluğunu üstlenerek diğer bazı yoldaşlarını kurtarır. Çar, boyun eğmeyen ve pişman olmayan Alexander’ı af etmez. Anne’nin Alexander’ı kurtarma çabaları sonuç vermez. Alexander, bir kaç arkadaşıyla birlikte 11.Mayıs 1887 tarihinde 20 yaşında iken idam edilir. Bu olayın Lenin üzerindeki etkisini tahmin etmek mümkün.

Ulyanov ailesinin dostları arkadaşları daha çok liberallerden oluşuyordu. Bu tutuklamadan sonra liberaller, korku nedeniyle Ulyanov ailesi ile ilişkilerini keserler. Liberallerin bu korkaklığı Lenin’in daha sonraları liberalizme karşı tutumuna da yansır. Lenin üzerinde çok büyük etkisi olan Alexeander’ın idam edilmesi Lenin’i derinden sarsar. Lenin, ilk tutuklandığında hapishane arkadaşlarına şunu söylediği ileri sürülür: ‘Yolum, benden büyük olan kardeşim tarafından belirlendi’

Lenin liseyi bitirdikten sonra, 1887 yılında Kazan kentinde üniversitede hukuk fakültesi bölümüne kayıt yaptırır. Üniversite’de iken devrimci gruplar ile ilişkiye geçer. Lenin’in bu dönemde Narodnik harekete büyük sempatisi vardır. Büyük kardeşi Alexander nedeniyle Lenin de göz hapsinde tutulur. Öğrencilerin düzenlediği bir protesto-eylemine katıldığı gerekçesiyle göz altına alınır. Üniversiteden atılan Lenin, Kazan kentinin dışında Kokuchkino köyündeki ‘baba evine’ sürülür. Amcasının bırakmış olduğu küçük kitaplıktaki kitapları ve ilerici dergileri okumaya başlar.

Lenin ve annesi Kazan’a tekrar dönmek için dilekçe verirler. Uzun mücadele sonrası 1888 yılında tekrar Kazan kentine dönmelerine müsade verilir. Lenin bir yandan dışarıdan bitime sınavlarına hazırlanırken, bir yandan da politik şehit olan abisinin neler okuduğunu merak eder. Lenin sürekli okumaya başlar. Bu yıllar Lenin’in teorik hazırlık yıllarıdır. Daha o zaman 18 yaşında üniversite öğrencisi iken Marx’ın Kapital’ini Kazan kentinde yaşadığı bu dönemde okuduğu biliniyor.

1889 yılında Ulyanov ailesi, Kazan kentini terk edererek Samara kenti yakınlarında bir köye yerleşirler. O yıl Lenin, sigara içmeye başlar. Lenin’in sağlığından endişe duyan Annesi Lenin’i uyarır. Lenin önceleri aldırmaz. Sonra annesi şunu söyler: ‘Emeklilik parasıyla yaşıyoruz. Sigaraya ayıracak paramız yok’ . Bu gerekçe hemen etkisini gösterir ve Lenin sigarayı bırakır. Samara’da yaşadığı dönemde Lenin devrimci olma yönünde hayli ilerler.

Mayıs 1890 yılında Petersburg Üniversitesi’nde hukuk fakültesini dışarıdan bitirme hakkını elde eder. Bir yıl imtihanlara hazırlanan Lenin 1891 yılının ilk ve sonbahar aylarında Petersburg’da hukuk fakültesinin imtihanlarına girer ve hukuk fakültesini takdirname alarak bitirir. Hukuk fakültesinden mezun olan Lenin, 1891-1893 yılları arasında iki yıl Samara’da avukatlık stajı yapar. Eylül 1893 yılında Samara kentinden ayrılır ve Petersburg kentine yerleşir.
İki yıl (Eylül.1893-Aralık 1895) ayında bir yandan avukatlık yaparak yaşamının kazanırken, bir yandan da devrimci çevreler ve tanınmış Marksistlerle ilişkiye geçer. Üniversiteden atıldıktan sonra, Petersburg’a gelinceye kadar 6 yıllık süreç Lenin’in teorik hazırlık sürecidir. 1888-1893 yılları Lenin’i hazırlayan yıllardır.

İlk yıllarda Lenin, Narodnik harekete sempaeti duyar.Turgenjev’ın yazılarının coşkuyla okur. Narodnizmin kurucusu olan Çernişevski’nin(1828-1889) etkisi altında kalır. Narodnik Harekete sempati duyar. Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı adlı kitabını defalarca okur.

Çernişevski, 1860'larda Rusya‘da devrimci demokratik hareketin önderi konumundadır. Rus otokrasisinin bir devrimle devrilmesi gerektiğini ve köylü komününü temel alarak sosyalist bir toplumun kurulmasını savunur. Feuerbach ve Herzenden etkilenmiş olan Çernişevski hakkında Marx şunları söyler: Çernişevski, "burjuva iktisadının iflasını ustaca ortaya koyan büyük Rus araştırmacısı ve eleştirmeni"dir.

Çernişevski'ye büyük hayranlık duyan Lenin ise onun Rusya'daki devrimci düşünce ve hareketin gelişimindeki rolünü şöyle açıklar; "... Herzen'den sonra Narodnik görüşleri geliştiren Çernişevski, Herzen'le karşılaştırıldığında büyük bir sıçrama yapmıştır. Çernişevski çok daha tutarlı ve militan bir demokrattı, onun yazıları sınıf mücadelesi ruhunu esinlendirir. O, liberalizmin ikiyüzlülüğünü teşhir etme yolunu kararlılıkla izlemiştir... Ütopik sosyalist görüşlerine rağmen, O, kapitalizmin dikkat çekici biçimde derin bir eleştirmeniydi."

1890’lı yılların başında Rus gençliği ve entellektüelleri ilgilerini Marksizme yöneltirler. Rusya’nın özgün bir yanı vardır: Entellektüeller.

NARODNİK ENTELEKTÜELLER

Çarlık Rusya’sının önemli özelliklerinden biri Çarlığa karşı sürekli mücadele eden entelektüel bir grubun ortaya çıkmasıdır. Bu entelektüeller içinde kadınlar da önemli rol oynar. Örneğin Vera Zazuliç, çarlığa karşı mücadelede önceleri halkçı devrimci daha sonra ise Marksist olur.
Entelektüelleri çarlığa karşı mücadeleye sürükleyen ise Çarlığın toplumsal ve siyasal yapısı arasındaki çelişkidir. Çarlık Rusya’sındaki bu çelişki kavranmadan ve Rus entelektüelleri şekillendiren toplumsal-siyasal koşullar anlaşılmadan, ne entelektüel akımlar ne de Lenin’i ve Bolşevizm’i doğuran koşulları anlamak mümkündür. Dolayısıyla bu koşullardan biraz bahsetmek gerekir.

1. 19 yy Rusya’sının en önemli özelliklerinden biri entelektüeller arasında çeşitli fikir akımlarının (Nihilizm, anarşizm, halkçılık ve son olarak Marksizm) ortaya çıkmasıdır. Fransız Devrimi ve Napolyon’un devrimi ‘dışarı taşıma’sının da entelektüeller üzerinde etkisi olur. Gerçi Çarlık Orduları 1812 yılında Napolyon’u yenilgiye uğratırlar. Ama Avrupa’yı gören Rus subayları, Rusya’daki devlet düzeninin, kurumlarının ve sosyal yaşamın ne kadar geride olduğunu fark ederler. I. Aleksandr’ın baskıcı ve otoriter rejimi aristokrat kökenden subayları rahatsız ediyordu. Subaylar arasındaki huzursuzluk onları Çar rejimine karşı itaatsizliğe ve karşı duruşa götürür. Düşünsel huzursuzluk kendini ilk defa 1825 yılında orduda gösterir. Soylular sınıfının ‘aşağı tabakası’ndan bazı Genç Subaylar, Rusya’nın siyasal durgunluğuna ve katılığına karşı ayaklanma girişiminde bulunurlar. ‘Dekabrist’ ayaklanma olarak bu olay, Çarlık Rusya’sına karşı yönelmiş ilk devrimci hareket olarak tarihe geçer. Ama Dekabristlerin yenilgisi, aristokrasinin en kültürlü, en ileri temsilcilerinin sahneden çekilmesine hem de aristokrat ahlak ve görüş düzeyinde bir düşüş yaşanmasına yol açar. Ama diğer yanda, edebiyat ve sanat alanında demokratik yükseliş için bir tohum atmıştır. Başarısız olsa da Puşkin, Tolstoy ve Lenin ‘Dekabrist’ harekete sempatiyle yaklaşmışlardır.

2. Çarlık Rusya’nın en önemli özelliklerinden biri ENTELEKTÜELLERİN devrimci bir grup olarak ortaya çıkmasıdır. Bunun ekonomik-toplumsal ve siyasal nedenleri var: Çarlık Rusya’sında bir tarafta toplumsal değişimler olmaktadır, ama bu toplumsal değişimlere uygun siyasal bir düzen yoktur. Eski feodal toplumsal düzen hızla çözülürken, burjuva toplumsal-siyasal düzeni aynı hızda ve paralel olarak ortaya çıkmaz. Feodal toplumun çözülüş hızı ile burjuva toplumun oluşumundaki yavaşlık bir çelişki oluşturur. Bu çelişki Rusya’da devrimci bir entellektüeller grubunun ortaya çıkmasının maddi zeminidir.

Çarlık devletinin okullara ihtiyacı vardır ve okullarda entelektüel yetiştirmek zorundadır. Ne var ki, yetişen entelektüeller ne ekonomik yaşamda ne siyasal alanda bir olanağa sahip olabiliyorlar. Dolayısıyla yetişen entelektüeller, rejimin yenilenmesini talep ederler ve devletin düşmanı olurlar. Entelektüeller, devrimci bir grup olarak böyle bir çelişkinin ürünü olarak ortaya çıkar. Çünkü ne ekonomik alanda doğru düzgün meslekleri ve işleri var ne de siyasal alanda etkin olabilecekleri alanlara sahipler. Çarlığın katı, otoriter ve anti-demokratik siyasal yapısı, entelektüellerin siyasal faaliyet alanlarını tıkamıştır.

Böylesi koşullarda entelektüeller kendi çevrelerinden koparak çeşitli gruplar oluştururlar. Kendilerini halkın temsilcileri olarak görürler. Entelektüelleri karakterize eden şey, katılaşmış çarlık düzenine karşı devrimci karşı duruştur.

3. Çarlık Rusya’sının düzeni modernleştirme çabaları yeteri sonuç vermez. Çarlık Rusya’sı, Avrupa’da olduğu gibi siyasal dönüşümler fırsatını kaçırmıştır. Avrupa’daki toplumsal değişimler, orada toplumsal değişimlere denk düşen siyasal dönüşümlere neden olmuştur. 1789 Fransız devrimi eski feodal düzeni siyasal açıdan süpürür. Oysa Çarlık Rusya’sında ekonomik alanda dönüşümler olmasına rağmen, Çarlık, katı-otoriter siyasal sistemini inatla korumaya çalışmaktadır.

Çarlık Rusya’sındaki toplumsal değişim ile Çarlık düzenin siyasal katılığı arasındaki bu çelişki, hem entelektüel bir grubun oluşumunu hem de yeni bir siyasal ve toplumsal düşünce biçiminin ortaya çıkmasını da koşullandırır. Çarlık rejiminin baskıcı siyasal yapısı entelektüeller arasında yeni arayışlara yol açar. Entelektüeller, bir tarafta Rusya’nın sorunlarını teşhis etmeye çalışırken, bir yandan da çözüm yolları üzerinde canlı bir tartışmaya girişirler.

4. Rusya’daki entelektüel akımlar arasında 1840’lı yıllardan sonra iki ana eğilim belirir: 1. Rusya’nın özgünlüğünü savunan Slavcılar : 2 Rusya’nın Batıdaki gibi bir gelişmeyi savunan ‘Batıcılar’, Vissarion Belinski (1811-1848) ve Aleksendar Herzen (1812-1870) Peter Chaadaev (1794-1856).

Her iki akım da Rusya’da dönüşümlerin ve reformların gerekli olduğunu söylüyorlardı. Slavcılar, Rusya’nın kendi özgün ‘Rus yolu’ndan gitmesi gerektiğini savunurlar. Batıcılar ise, Rusya’nın Batı yolunu takip etmesi gerektiğini savunuyorlardı.

Batıcı Peter Chaadaev, bir dergide yayınladığı ‘felsefi bir mektup’da Rusya’da olumlu bir geleneğin olmadığını ileri sürerek, Rusya hakkındaki olumsuz değerlendirmeler yapar. Rusya’nın geriliğinin nedeninin Rus Kilisesi olduğunu ileri sürer. Rusya’nın Batı’daki gibi bir yoldan ilerlemesi gerektiğini savunur. Rusya’nın coğrafi açıdan çok büyük bir ülke olduğunu, ama düşünsel açıdan küçük olduğunu ileri sürer. Çar I. Nikolas, Batıcı düşünür Chaadaev’i deli ilan eder ve yayın yapmasını yasaklar. Batıcılar, Alman filozofu Hegel felsefesinden çok etkilenmişlerdi. Herzen Hegel Diyalektiği ’Devrimin cebiridir’ demişti. Rusya’da eğer devrim gerekiyorsa, bunun için gerekli düşünsel temeli Avrupa’dan almalıydı. Her iki kesimin dayandığı düşünce buydu.

Ne var ki, her iki akım da Rusya’nın gerçek analizini yapmaktan yoksunlardı. Rusya’nın gelişmesine ve ilerlemesini gerçek bir analize dayandırarak değil, ahlaki açıdan temellendiriyorlardı. Her iki akımda sorunlara ahlaki açıdan yaklaştıkları için, aralarındaki temel farklılıklar belirsizdi. Zaten süreç içinde aralarındaki farklılıklar keskinliğini yitirdi.
Önceleri fanatik bir Batıcı olan Herzen, daha sonraki yıllarda Avrupa’da edindiği tecrübeler sonucu olarak Batı hayranlığını yitirir. 1847 yılında Rusya’yı terk eden Herzen, Batı’daki 1848 yılında Fransa’daki hem Şubat Devriminin hem de Haziran ayaklanmasının tanığı olur. Avrupa’daki Devrimlerinin başarısızlığından kaynaklanan bir hayal kırıklığı yaşar. Batı kapitalizmini tiksindirici bulur. Batı’daki kapitalizmin insanları bozduğunu ileri sürer. Batı insanının ‘çöken insan kişiliğinin darlıklarını’ yaşadığını ileri sürer.

Herzen, Batı kapitalizmden hayal kırıklığına uğraması sonucu yeni tutum sergiler. Burada Rus entelektüellerinin iki temel bir özelliği açığa çıkar: Birincisi, Burjuvaziye ve kapitalizme karşı bir nefret. Çünkü kapitalizm insanın çürümesi ve yozlaşması demektir; İkincisi, ‘kapitalizm’i yaşamadan daha adil bir topluma geçme düşüncesinin tohum olarak ortaya çıkması.

5. Rusya’da düşünsel eğilimler, 1870 yılından sonra bir dönüşüm geçirir. Rusya’daki entelektüel akımları 1870 öncesi ve sonrası olarak ayırmak mümkün. 1870 öncesinde entelektüeller kendilerini ‘tarihin imtiyazlı aktörü’ ve ‘tarihin kaldıracı’ olarak görürken, 1870 sonrası kendilerini ‘tarihsel sınıf’ın hizmetine sunma eğilimini savunurlar. 1870 öncesi entelektüeller, hem sayıca az, hem de toplumdan izole oldukları için etkin olamazlar. 1870 sonrasındaki entelektüeller ise, hizmetine girecekleri tarihsel sınıfı belirlemeye çalışırlar. Kendilerine toplumsal destek ararlar. Sonunda bu tarihsel sınıfı bulurlar: Halk. Halk ile kastedilen ise köylülerdir. Böylece Narodnik hareketin toplumsal temelleri atılmış olur.


2.Bölüm:

NARODNİZM

Bir dönem Rus entelektüelleri arasında en yaygın teori Narodnizm (halkçılık) teori idi. Rusya‘da Marksist teorinin güçlenebilmesi için Narodnik teoriye karşı ideolojik mücadele gerekliydi. Lenin’in ilk dönemdeki baş sorunsalı şu idi: Narodnik teoriye karşı kararlı bir teorik- ideolojik mücadele yürüterek Marksist teoriyi güçlendirmek ve yaymak. Narodnik teoriye karşı Lenin’in nasıl bir mücadele verdiğini ele almadan önce Narodnizmin teorik temelleri ve Narodnizmin geçirdiği teorik evrime kısaca değinmek gerekir.

Narodizm neydi? Neyi savunuyordu? Narodnizm hangi aşamalardan geçti?
‘Narodizm ilk doğduğunda, özgün biçimiyle oldukça iyi kurulmuş bir teoriydi: Halka ait özel bir yaşam biçimi görüşünden hareket ederek, "komüncü" köylünün komünist içgüdülerine inanıyor ve bu nedenle köylülüğe sosyalizmin doğal bir savaşçısı gözü ile bakıyordu. Ama bir yandan teorik işlenmişlikten ve Rus yaşamının olgularının doğrulanmasından, öte yandan da köylünün bu varsayılan niteliklerine dayandırılmış bir siyasal programı uygulamak deneyiminden yoksundu.’ (Lenin, Halkın Dostları Kimlerdir, s. 171)

Narodnizmin üç temel tezi vardı: 1. Rusya’da kapitalizmin gelişme olanağı yoktur. Bu nedenle entelektüeller Rusya için Batı’dakinden farklı yollar aramalı. 2. Köylü ekonomisi (mir sistemi) özel komünal sistem olarak Rusya’ya özgü bir yol olabilir. Dolayısıyla kapitalizmin zulmüne katlanmadan, kapitalizmi yaşamak zorunda olmadan köy komünü (mir sistemi) üzerinden sosyalizme geçiş yaşanmalı; 3. Rus köylüsü (mujik) iç güdüsel olarak sosyalizme eğilim gösterir. Sosyalizmin anahtarı ise köylüleri örgütlemektir.

Birinci tez ile ilgili olarak Narodnikler şu görüşten hareket ediyorlardı: ‘Kapitalist bir ekonomi, dış pazarlar olmadan, var olamaz. Rusya ise dünya pazarında etkin bir şekilde rekabet edecek güçte bir ülke değil. Dolayısıyla Rusya’da kapitalist yol kapalıdır.’

Narodnikler, kendi teorilerin haklı göstermek için Marx’ı tanık gösterdiler.
Bilindiği gibi Marx’ın Kapital’i 1872 yılında Rusça’ya çevrildi ve çok büyük bir ilgi gördü. Kapital’i n yayınlanmasından hemen sonra, ‘Rusya’da kapitalizmin yazgısı’ baş teorik sorun haline gelir. Lenin’in de belirttiği gibi en ateşli tartışmalar bu sorun etrafında yapıldı. Rusya’nın evriminin yolunun kapitalist olduğunu ileri sürenlerle buna karşı olanlar arasında tartışma yaşandı.
Kapital’e ilginin nedeni Rus entelektüellerin kendilerine teorik destek aramalarıdır. Bazıları, kapitalizm yaşanmadan sosyalizme geçmeyi savunurken, Bazıları kapitalizmin kaçınılmaz olarak gelişeceğini ileri sürerler. Narodnizmi terk ederek Marksizm’in tarafına geçen Vera Zasuliç, 1881 yılında Marx’a bir mektup yazarak, Rus entelektüelleri arasındaki tartışmadan Marx’ı haberdar eder. Ve bu tartışmalar konusunda Marx’ın fikirlerin öğrenmek ister. Marx’a bazı sorular sorar: Rusya gibi kapitalist gelişme açısından oldukça geri bir ülkede, sosyalizmin şansı nedir?
Marx’ın bu konuda söyledikleri çok çeşitli şekilde yorumlanmıştır. Marx’ın Rusya’ya ‘özgü yolu’ kabul ettiği ileri sürülmüştür. İlkin şunu belirtelim. Söz konusu olan şey, Rusya ekonomisinin ayrıntılı analizi değil, Rusya’da kapitalizmin gelişip gelişemeyeceğine ait teorik bir tartışmaydı. Marx Vera Zasuliç’e yazmış olduğu dört taslağı içeren mektupta şunları dile getirdi:

‘Şimdi sorunun özüne geliyorum. Rus tarımsal komününün ait bulunduğu arkaik tipin, belli tarihsel koşullarda bu tipin yıkımına (dağılıp yok olmasına) neden olabilecek bir ikiliği özünde taşıdığı görmezlikten gelinemez. Toprağın mülkiyeti ortaklaşadır, ama her köylü Batı’daki küçük köylü gibi tarlasını eker-biçer ve toprağı kendi hesabın işletir (tarlanın ürünlerini mal edinir). Ortak mülkiyet, toprağın parsellere bölünerek işletilmesi, daha önceki çağlarda yararlı bir bileşim oluştururken, çağımızda tehlikeli olmaktadır.’(İtalik Marx’a ait)

Marx, Rusya’daki tarım komününün ikili bir özelliğe sahip olduğunu belirti. Ve ‘bu aynı ikiliğin, zamanla çözülüp dağılmanın tohumu haline gelebileceği belli bir şeydir. Dıştan gelen kötü etkilerden başka komün kendi bağrında bozucu unsurları taşır. Özel toprak mülkiyeti, ortak toprağa karşı saldırının hazırlandığı bir müstahkem mevki biçimini alabilecek olan bir ve avlusu olarak şimdiden oraya sokulmuştur. Bu daha önce görüldü. Ama asıl önemlisi, özel mülk edinmenin kaynağı olarak tarlalarda çalışmadır. Bu taşınabilir malların, örneğin hayvanların, paranın ve bazen de kölelerin yada serflerin birikimine yol açar. Komün tarafından kontrol edilemeyen, hilenin ve rastlantıların kolaylıkla etkin olabileceği bireysel değişimlerin konusu bu taşınabilir mülkiyet, tarımsal ekonomi üzerinde gittikçe ağır basacaktır. İlkel iktisadi ve toplumsal eşitliğin yok edicisi işte budur.’

Marks ayrıca bu ikili konumun karşılaşacağı durumu şöyle vurgular. :’Onun doğuştan taşıdığı ikilik, şu iki alternatife izin verir: ya onun özel mülkiyet unsuru, kollektif mülkiyet unsuruna üstün gelecektir, ya da kollektif unsur, özel mülkiyet unsurunu yenecektir. Her şey komünün içinde bulunduğu tarihsel ortama bağlıdır. ’

Yukarıdaki satırlarda Marx’ın düşüncesinde üç şey açığa çıkmaktadır: 1. Ortak mülkiyet üzerinde, köylünün tahıl ürünlerine bireysel el koyuşu mümkündür. Yani ortak mülkiyet, belirli koşullarda kapitalizmin gelişmesine engel değildir; 2. Köy tarım komünü, ikili bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla, iki türlü gelişme çizgisi mümkündür: ya kollektif mülkiyet yada özel mülkiyet unsuru ağır basar;3.Marx, sadece mülkiyet ilişkilerine bakmaz, aynı zamanda mülkiyet ilişkileri üzerinde nasıl bir üretim yapıldığı, nasıl bir ekonomik yapının işlediğini dikkat çeker. Kısaca Marx, mülkiyet ve üretim ilişkileri arasında ayrım yapar.

Daha ileri sayfalarda Lenin’in mülkiyet ilişkileri ve üretim ilişkilerini ayırdığını göreceğiz. Narodnikler, mülkiyet ilişkileri ve üretim ilişkilerini birbirinden ayırmadan, sadece mülkiyet ilişkilerimden hareket ederek, yanlış sonuçlara varırlar. Narodnikler ve Marksistler arasındaki bu tartışmaya girmeden önce Narodnik hareketin gelişimi konusuna kısaca değinmek gereklidir.

NARODNİK HAREKETİN EVRİMİ

Ünlü Rus düşünürü Alexander Herzen, kapitalizmin, kapitalist endüstrileşmenin dehşetlerine bizzat tanık olmuştu. Herzen’in etkisiyle Narodnik entelektüellerde kapitalizme karşı bir anti-pati oluşmuştu. Dolayısıyla 1850’li yıllarda bazı Narodnikler arasında, kapitalizmin dehşetini yaşamadan, Rusya’daki köylü komünü olan MİR’in sosyalizme doğrudan geçiş için temel olabileceği tartışılıyordu. Marx’ın Kapital’inin I. Cildi 1872 yılında Rusça’ya çevrilmesi, Norodnikler için Rusya’daki kapitalizme karşı iyi bir teorik silah sağladı. Çünkü Marx, kapitalizmi güçlü bir şekilde eleştiriyordu. Narodnikler ise Marx’ı kendilerince yorumluyorlardı, onlara göre Rusya’da kapitalizmin gelişme şansı yoktu.

Narodnik teorinin gelişmesi, iki çizgi boyunca gelişir: Teorik ve pratik çizgi. Teorik alanda Narodnikler şu tez ileri sürdüler: Rusya’da kapitalizmin gelişme olanağı yoktur. 1850’li yıllarda bazı Narodnikler arasında kapitalist sanayileşmenin yarattığı olumsuzlukları yaşamadan, doğrudan sosyalizme geçişi savunuyorlardı. Neden olarak da köylü komünü olarak gördükleri MİR sistemini gündeme getiriyorlardı. Köylü komününün (mir) sosyalizm geçiş için temel olabileceğini söylüyorlardı.

Kendilerini sosyalist olarak gören Narodnikler, mir sistemi (köylü komünü) alanında inceleme ve araştırma yapmaya başladılar. Toprak mülkiyeti biçimini incelemeye koyuldular. Bu alanda çok zengin bir olgusal malzeme toplandı. Ama toplum biliminde sağlam bir yönteme sahip olamadıklarından, bu malzemeyi doğru değerlendiremediler. Ayrıca üretim güçleri ve üretim ilişkilerini ayıracak ve üretim ilişkilerini özel bir biçimde inceleyecek bir teoriden yoksunlardı. Doğru bir yöntem ve teoriden yoksunluk sonucu, köy ekonomisinin gerçek yapısı araştırmacıların gözlerinden kaçıyordu. Araştırmacılar, olguların ayrıntıları ile ilgilendiler. Ortak toprak mülkiyetine önem verirken, bu ortak toprağın nasıl işlendiği ve topraktan elde edilen ürünlere nasıl el konulduğunu incelemezler.

Narodnikler, teorik olarak çok basit bir mantıktan hareket ediyorlardı: ‘Eğer işçilerin toprakları yoksa, kapitalizm vardır; eğer toprakları varsa, kapitalizm yoktur’. Düşük düzeyde olan kapitalizm koşullarında, kapitalizmin, işçiyi topraktan tamamen ayırmadığını bilmiyorlar veya kavrayamıyorlardı.

Öte yandan, mülkiyet ve üretim ilişkilerini birbirlerinden ayırmadıklarından, köy ekonomisini bir bütün olarak ele alıyorlardı. Köylülüğü ‘tek ve türdeş bir topluluk’ olarak değerlendirdikleri için, köy ekonomisi içindeki farklılıkları göremiyorlardı. Araştırmalarını esas olarak köy ekonomisini (mir sistemini) güçsüz kılan olguların (toprak yetersizliği, yüksek ödemeler, köylülerin mağdur durumu) araştırılmasına yöneltmişlerdi.

Narodniklerin yöntemi, Marks’ın eleştirdiği ekonomi politiğin incelenmesinde eleştirdiği ‘nüfus ile işe başlamak’ yöntemine benzetilebilir. Marx ekonomi politiğin yöntemi konusunda Grundrisse’de şunları yazıyordu: ‘Nüfusu, onu oluşturan sınıfları dışarıda bırakarak ele alırsam, sadece bir soyutlamadır. Bu sınıfların dayandığı öğeleri tanımadan ele alırsam, nüfus o zaman boş bir sözdür’.

Marx, sınıfları dikkate almadan nüfus ile araştırmaya başlamanın yanlış olduğunu vurgular. Narodnikler benzer hata yaparlar, köy ekonomisini ve ekonomik yapı içindeki farklılıkları dikkate almadan incelemeye koyulurlar.

Narodnizmin teorileri ve politikası henüz deneyden geçmemişti. Bu yüzden teorilerini gerçekleştirmek için teorilerine uygun pratik mücadele yolları aradılar. Rus köylüsünün iç güdüsel olarak sosyalizme eğilim gösterdiğini ileri süren Narodnikler, bu nedenle ‘halkın arasına gitmek’ düşüncesini yayarlar. Bu düşünceyi de gerçekleştirmeye koyulurlar. Halk gibi yaşamaya, halk gibi giyinmeye başlarlar. Bu konuda Lenin şöyle yazıyor:

“Mujiğin komünist içgüdülerine inanış, doğal olarak sosyalistlerden politikayı bir kenara bırakmalarını ve ’halkın arasına gitmelerini’ istedi. Son derece enerjik ve yetenekli birçok insan bu programı gerçekleştirmeye koyuldu, ama pratik, onları mujiğin içgüdülerinin komünist olduğu fikrinin saflığına inandırdı. Bu arada mujikle değil, hükümetle uğraşmaları gerektiğine karar verildi — ve o zaman tüm etkinlik hükümete karşı bir savaş, o zamanlar yalnızca aydınlar tarafından verilen bir savaş üzerinde yoğunlaştırıldı; işçiler de bazen onlara katılıyordu. Önceleri bu savaş, sosyalizm adına veriliyor ve halkın sosyalizm için hazır olduğu ve salt iktidarın ele geçirilmesiyle, yalnızca politik değil, toplumsal bir devrimin gerçekleştirilmesinin de olanaklı olduğu yolundaki teoriye dayandırılıyordu.”(Lenin, Halkın Dostları Kimlerdir, s. 173)

Ancak ‘halk arasına gitmek’ düşüncesi başarısızlığa uğrar. Bu başarısızlık üç şeyi açığa çıkardı: 1. Narodnikler, köylülerin bilinç düzeyi hakkında hiç bir fikirleri olmadan, köylüleri ayaklandırabileceklerini düşündüler. Gerçi köylünün ekonomik-sosyal durumu içler acısıydı. Ama köylülük kendi sosyal konumunun bilincinde değildi; Çar’a ve dine bağlıydı. 2. Tek başına, halk için iyi duygular beslemek, iyi niyetle halk arasına gitmek vb. düşünceler yetersizdir. 3. İyi örgütlenmiş bir örgüt, parti vb. olmadan politik hareketin başarı şansı yoktur.

Nihayet, köylüler ihbar ederler. Narodnik yöneticiler tutuklanınca hareket çöker. Bu başarısız denemelerin ortaya koyduğu iki önemli sonuç var: Birincisi, iyi örgüt ve parti kuramayan politik hareketler, başarısızlığa mahkumdur; İkincisi, kitlelerde belirli bir bilinç düzeyi olmadan harekete geçmenin sonucu hüsrandır. Bu başarısız deneylerin olumlu sonucu da oldu: Devrimcilerden oluşan ve sıkı örgütlenmiş bir parti anlayışının gerekli olduğu düşüncesinin tohumları atıldı.

Narodnik hareketi, eski ve yeni Narodnikler olarak ayırmak mümkün. Bir başka deyişle Narodnizmin teorik görüşleri esas olarak iki aşamaya ayrılabilir:

Birinci dönem, Herzen ve Çernişevski’nin teori ve öğretilerinin ağır bastığı 1860-70’lı yılları kapsayan dönem. Bu dönemde Herzen ve Çernişevski’nin öğretileri ilerici bir konuma sahiptir.
Bu dönemdeki öğretinin politik programının özü şöyle ifade edilebilir: Sosyalist devrim için köylülüğü kapitalizme karşı harekete geçirmek. Kapitalizmi yaşamak zorunda kalmadan sosyalist bir topluma geçiş. “Rus devrimci demokratları A. I. Herzen, V. G. Biyelinski, N. G. Çernişevski ve N. A. Dobrolyubov, Fransız aydınlanmacıların fikirlerini kabul etmişler, ama otokrasiyi devirmek için yığın savaşımı fikrini, bir köylü devrimi fikrini savunmakla, ütopik sosyalizmin birçok batı Avrupa akımlarının temsilcilerinden ayrılmışlardır. Ama onlar da yanılgıya düşerek sosyalizme giden yolun yarı-feodal köylü topluluğundan geçtiğini sanmışlardır. Rusya'nın ekonomik gelişmesi hâlâ zayıf olduğundan, Çernişevski'nin başını çektiği Rus devrimci demokratları, sosyalist toplumun kurulmasında işçi sınıfının belirleyici rolünü görememişlerdir.“

İlk dönemin Narodnikleri Rusya’ya özgü ütopik sosyalistlerdi. Batı’daki ütopik sosyalistlerden farklı olarak köylülüğe dayanan bir sosyalizm anlayışını savunuyorlardı. Bu dönemin

Narodniklerinin ‘hatası’, köylülüğü uyumlu bir türdeş, tek bir bütün olarak kavramalarıydı. Köylülük içindeki uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını anlamayı başaramamışlardı. Onların ‘hatalarının’ ve ‘başarısızlıklarının’ toplumsal bir temeli vardı: Kapitalizm, kırı henüz parçalamamıştı. Köylülük farklılaşmamıştı. Böyle bir ortamda, ütopik sosyalizmi savunmak anlaşılır bir şeydi. Bu nedenle düşlere kapılmak hoş görülebilir ve doğaldır da. Eski Narodnikler (Çernişevski vb) Rusya’ya özgü ütopik sosyalistlerdi. Kapitalizme ve liberalizme karşılardı.

NARODNİK HAREKETİN YOZLAŞMASI

İkinci dönemde Narodnik hareket 1890’lı yıllardaki teorik bakımdan ilericiliğini kaybederek tutucu bu konuma gelir. 1890 yıllarda Narodnik hareket eski dönemdeki devrimciliğini kaybederek, yozlaşır, reformculuğa yönelir.

Narodniklere karşı teorik mücadeleye başlayan Lenin, ilk kitabında (Halkın Dostları Kimlerdir?) şunları yazar: ‘Son zamanlardaki toplumsal yaşamımızın en tipik ve önemli görüngülerinden biri, genel olarak konuşursak, Narodnizmin küçük-burjuva oportünizmi halinde yozlaşmasıdır.’(Lenin, age. s. 170)

Lenin, bu yeni-Narodnizmi şöyle ifade eder: ‘Ancak bu, hiç de (terimin eski, alışılmış anlamıyla) Narodnizm değildir ve başarısı ve son derece yaygın niteliği, liberalizmimize şiddetle karşı olan toplumsal-devrimci Narodnizmin, bu liberalizmle kaynaşan ve yalnızca küçük-burjuvazinin çıkarlarını ifade eden oportünizme dönüştürülmesi pahasına elde edilmiştir.’(Lenin, age. s. 171)
Yeni-Narodnizm, ilerici niteliğini yitirerek yozlaşır. Yozlaşmasının hem teorik hem de ekonomik-toplumsal nedenleri vardı. Narodnizmin, teorik temelleri zayıftı. Çünkü Narodnizm, ‘köy ekonomisinin özel bir komünal sistem olduğu yolunda salt efsanevi bir fikre dayanıyordu’. Ne var ki bu efsane, gerçeklikle karşı karşıya geldiğinde yıkılır. O eski ütopik devrimci köylü sosyalizmi, yerini küçük burjuvazinin radikal demokratik temsilciliğine bırakır. Yeni Narodnikler, mevcut durumu analiz ederek açıklamak yerine, daha iyi bir geleceği düşlemeyi tercih ederler. Lenin, kendilerin sosyalist olarak adlandıran Yeni Narodnikler hakkında şunları yazıyor: ‘incelemiş olduğumuz küçük-burjuva teoriler, sosyalist teoriler olduklarını iddia ettikleri ÖLÇÜDE, KESİNLİKLE gericidirler.’

Narodnizmin yozlaşarak, reformizme yönelmesinin ekonomik-toplumsal temelleri de var elbette. Lenin, Rusya’da kapitalizmin kırı parçalamasının ve köylülüğü farklılaştırmasının Narodnik hareket üzerindeki etkisini şöyle ifade ediyor:

“Kır gerçekten de parçalanıyor. Üstelik kır çoktandır tamamen parçalanmış bulunuyor. Ve eski Rus köylü sosyalizmi de, bir yandan işçi sosyalizminin yolunu açarak, öte yandan da kaba küçük-burjuva radikalizmi halinde yozlaşarak onunla birlikte parçalanmıştır. Bu değişiklik, yozlaşmadan başka bir şey olarak tanımlanamaz. Köylü yaşamının özel bir toplumsal düzen olduğu ve ülkemizin istisnai bir gelişme yolu tuttuğu öğretisinden, meta ekonomisinin ekonomik gelişmemizin temeli haline geldiğini ve kapitalizme dönüştüğünü artık yadsıyamayan, ama bütün üretim ilişkilerinin burjuva niteliğini görmeyi reddeden, bu sistem altında sınıf savaşımının zorunluluğunu görmeyi reddeden bir tür sulandırılmış seçmecilik doğmuştur. Eski ve yeni Narodnizm arasındaki farkı Lenin şöyle izah ediyor: ‘Köylülüğü sosyalist devrim için modern toplumun temellerine karşı harekete geçirmek üzere hesaplanmış olan bir politik programdan, modern toplumun temelleri korunurken köylülüğün durumunu "iyileştirmek", düzeltmek üzere hesaplanmış olan bir program doğmuştur.’(Lenin, Halkın Dostları Kimler’dir. S. 159 İtalikler Lenin’in)

Yeni Narodnizm, yozlaştıklarını gizlemek için, eski-Narodniklerin, ‘babalarının ideallerinden’ bahsederler. ‘Rusya'da Herzen ve Çernişevski'nin teori ve öğretilerini yarattığı günlere ait gelenekleri, kendilerinin, yalnız kendilerinin koruduğunu iddia ediyorlar.’ (Lenin, age. S. 157) Lenin, yeni türeme Narodniklerin bu iddialarının yanlış olduğunu gösterir. Çünkü Marx, diğer Marksistler bu eski Narodnikler’in yanılgılarına dikkat çekerken, onların Çarlığa karşı fedakarca savaşımlarını büyük saygıyla anmışlardır. Lenin, ilk Rus sosyalistleri hakkında Kautsky’nin sözlerini aktarır: ‘Her sosyalistin bir ozan ve her ozanın bir sosyalist olduğu zaman’. Lenin, yeni Narodnizmi eleştirirken, eski Narodniklere karşı saygısını korur. Yozlaşan ve reformistleşen yeni-Narodnikler Markist teoriye karşı cephe almaya başlar. İşte Lenin’in ilk sorunsalı burada başlıyor. Narodnik saldırılara karşı Marksist teoriyi savunur.

-devam edecek-

3 Şubat 2010 Çarşamba

BU KALP SİZİ UNUTUR MU…

BU KALP SİZİ UNUTUR MU ve DİZİLERİN HAYATIMIZDAKİ YERİ

Adil Okay
adilokay@hotmail.fr

‘Televizyon bizi içimizden fetheden, kendimizi gönül rızasıyla eline bıraktığımız, bunun karşılığında ise beynimizi güle oynaya, eğlendire keyiflendire oyan, yiyip bitiren bir canavardır.’ Postman

Okuyucuya inandırıcı gelmeyebilir ama çocukluğumda heyecanla takip ettiğim ‘Kaçak − Dr. Kimbıl’dan bu yana izlediğim ilk dizi, ‘Bu kalp seni unutur mu’ oldu. Demek ki neredeyse kırk yıldır dizi izlemiyorum. 12 Eylül darbesi toplumda iyi olan ne varsa dumura uğrattı. Sinemayı da öyle. Darbeden sonra ufkumuzu açan filmler yasaklanmakla kalmadı, insanlar toplumcu sanattan uzaklaştırıldı. Burada darbecilerin imdadına televizyon ve diziler yetişti. Eve kapatılan halk, Dallas gibi dizilerle oyalandı. Bu dönemde ne Diyarbakır’da, ne de diğer cezaevlerinde devletin işlediği insanlık suçları duyuldu. Zindanlardan yükselen çığlıklar, evlerin kalın duvarlarından ve sıkı sıkıya kapatılmış perdelerden içeriye giremiyordu. Ya da televizyon bu sesleri boğuyordu. Darbeden sonra Türk sineması (ve televizyon dizileri), edebiyat gibi 12 Eylül darbesini dolaylı yoldan destekledi.

Kabuslar ve 12 Eylül sürgünleri

Elbette benim ‘kaçak’tan bu yana dizi izlemememin nedeni, tek başına bu saptamalar değildi. Bizzat biz, Dr. Kimbıl gibi kaçaktık. Sürgünde yaşadığımız ülkenin diliyle de dizi izlemedik. Kâbuslarımız hep Türkçe kaldı. Sonraları çanak anten icat oldu. Sürgünler Türk kanallarını yeniden keşfettiler. Ama en başta reklamlar bizi daha alışamadan bu kanallardan soğuttu. Yirmi yıl sürgünden sonra ülkeye döndüğüm 2001 yılından beri televizyon denilen ‘göz boyacı büyücü’ye alışamadım. Ancak televizyonun ve özellikle dizilerin hemen her evde yıkıcı etkisini gözlemledim. Artık evlerde kitap, dergi okunmuyor, televizyon izleniyordu. Bunun en önemli nedeni: 12 Eylül’ün kurduğu korku imparatorluğu ve kitapların ‘yasak−öcü’ sayılmasıydı. Televizyon da bu korku imparatorluğunun gizli bir silahı, propaganda aracı haline gelmişti. Ülkeye dönüşte sadece ev kadınları, ev adamları değil, bilim insanından, politikacılara kadar hemen herkesin bir dizisi olduğunu şaşırarak fark ettim. Bu durum söyleşilere ve espirilere de yansıyor ve ben ‘Fransız’ kalıyor, gülemiyordum. Eş dost ziyaretinde ya da ana evinde zorunlu izlediğim diziler oldu. Eğlendiren, iyi diyebileceğim bir iki komedi ve ciddi sayılabilecek birkaç diziyle karşılaştım. Hepsi o kadar. Velhasıl diziler konusunda cahil bir adam olarak kaldım. Ama en büyük işkenceye, ‘Televizyon dizilerinin toplumdaki yeri’ başlıklı bir panele konuşmacı olarak davet edildiğimde maruz kaldım. Bu panelde kelam edebilmek için okuma yapmanın yanı sıra, bir ay boyunca dizi izledim. Gerçekten katlanılır gibi değildi. Sonuçta Aziz Nesin’e hak verdim. Bu dizileri izleyen insanların akıl sağlığından kuşkuya düştüm. Trabzon da başlayan, sonra ülkenin her yanına yayılan linç girişimlerine katılan insanların beslendikleri kirli kaynağı keşfettim diye tez yazmayı bile düşündüm. (Bkz. Adil Okay. Televizyonun aptallaştırıcı etkisi. Güney Dergisi.s.47)

‘Hatırla Sevgili’ ve ‘Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler’

Sonuç olarak dizilere karşı bende bir önyargı oluşmuştu. ‘Hatırla Sevgili’yi de bu nedenle izleyemedim. İzlemeye kalktım, reklamlardan gına geldi kapattım. Ancak bu dizinin –katıldığım tüm eleştirilere rağmen− özellikle gençler üzerindeki etkisini, 6 Mayıs 2007’de, Ankara Karşıyaka mezarlığında gördüm. Binlerce genç, Deniz Gezmiş’in mezarını ziyarete gelmişlerdi. O dizi, her ne kadar Deniz Gezmiş’i pop idolü haline getirse de dolaylı yararı olmuştu. Aynı gençler idolleri hakkında yazılan kitaplar satın alıp okumaya başlamışlardı. Peki ne oldu da, ‘Bu kalp seni unutur mu’ adlı diziyi izlemeye başladım. Öncelikle değerlendirmelerine güvendiğim arkadaşlarımın etkisi oldu. Yakın zaman önce yazdığım ve Merhaba Sanat Tiyatrosu ile 78’lilerin ortak projesi olarak sahneye konulan ‘Karanlığın içinde aydınlık yüzler’ adlı oyunla, (İdamları ve Diyarbakır zindanlarını da işlediğim için) bu dizinin senaryosuyla ortak yanlar bulunduğu söylendi. Velhasıl gecikmeli olarak bu diziyi izlemeye başlayınca duygulandım. Yer yer kızdım, öfkelendim. Elbette bir film, dizi veya tiyatro oyunu değerlendirilirken, senaryo−mekan−müzik−dekor – kostüm ve oyuncuların rollleri birlikte değerlendirilir. Senaryoda bizim gerçeğimizle örtüşmeyen bazı hatalar olması, o diziyi tamamıyla ‘kötü’ olarak ilan etmemize yol açmaz. Ancak bu kadar danışmanı olan bir dizide (tabi ekipte sağ cenahtan Fehmi Koru, Mümtazer Türköne gibi danışmanlar da var), olmaması gereken hatalar da gözüme çarpmadı değil.

‘Bu kalp seni unutur mu’da maddi hatalar

Örneğin darbeden asıl zarar gören solcularla, ‘ülkücüler’ ve akıncıların eşitlenmesini ciddi bir hata veya reyting uğruna taviz olarak değerlendirdim. Keza dizide işçi karekteri yok. Sendikacı yok. Sanki 12 Eylül öncesi solcuların hepsi işsiz güçsüz ya da öğrenci gençlerden ibaret gibi bir imaj yaratılmış. Cezaevinden çıkan ‘ülkücü’ çok masum görünüyor. Solcu gençle, ‘ülkücü’ gencin jargonu neredeyse aynı. Maddi hatalara gelince: Kahramanın ayakkabıyla yatağa uzanması. Bizim kuşak ayakkabıyla eve bile girmezdi. Değil ki yatağa uzansın. Çok fazla Avrupai olmuş, sırıtmış. Giysiler ve mekanlar 1980’li yılları betimlemekten uzak. Ve benzeri. (Belki bu eksikler ilerleyen bölümlerde giderilir. Okuduğunuz bu yazı aralık sonuna kadar olan bölümler değerlendirilerek kaleme alınmıştır.) Ancak dizideki en büyük açmaz, izleyicileri sorgulamaya sevk etmek yerine, özellikle devrimci gençlere (hatta yer yer faşistlere) yönelik acıma duygusuna gark etmesi. Oysa darbeden asıl olarak zarar gören solcular acınmak istemiyor. ‘Ah vah yazık olmuş gencecik yakışıklı çocuklara, pırıl pırıl aydın kafalara’ demenizi istemiyor. Hesap sorulmasını istiyor. Geçmişle yüzleşmek de ancak böyle olur. Bunlar dizinin görevi değil, politikacıların işi diyebilirsiniz. Doğrudur. Bu diziyi Çayan Demirel’in Diyarbakır belgeseliyle karıştırmamalı. O belgesel, reyting kaygısı olmadan yapılan gerçekçi bir çalışmaydı. Veya benim yazdığım belgesel−politik tiyatro ile kıyaslamamalı. ‘Bu kalp seni unutur mu’da, dengeler ve reyting çok fazla hesaba katılmış. Dizinin senaristi Nilgün Öneş bu konuda açık sözlü. Bir söyleşisinde bu konuya şöyle değiniyor: ‘Bu kalp seni unutur mu sadece bir hatırlatma. Tarihin gidişatına müdahale etmiyoruz. Sizi tarih konusunda meraklandırabilir. Hepsi bu.’

Sonsöz: Sonuç olarak bu dizi çeyrek yüzyıldır yüksek sesle konuşulmayanları konuşuyor. Sol örgütlerin−partilerin ve/veya solcu yazarların, 12 Eylül ve işkenceler konusunda yazdıklarının bir bölümünü doğruluyor. Sanatın gücü bu işte. Sanat o unutturulan, gizlenen gerçekleri daha vurucu biçimde gösteriyor. Televizyon aracılığıyla da bu gerçekler milyonlar tarafından öğrenilebiliyor. Popüler kültür (veya kitle kültürü) nadiren de olsa böyle olumlu gelişmelere yol açabiliyor. Nasıl edebiyatta 12 Eylül külliyatı gecikmeli olarak oluşuyorsa, sinemada da önemli gelişmeler oluyor. Bu gelişmeler bir hesaplaşmayla taçlanmalı. Okuyucu−izleyici, ‘bu kalp sizi unutmayacak’ derken, aynı zamanda, ‘tamam da bu kadar insanlık suçu işleyen insanlar, 12 Eylül mimarları, işkenceciler, yargısız infaz amirleri neden yargılanmamış ve neden hala ellerini kollarını sallayarak geziyorlar’ demeli. Ve bu deyişin sadece nostaljik bir slogan olmaması veya dizilerde solmaması için ses çıkarmalı. Hep beraber ses çıkarmalı.

İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmaz…

------------
Güney dergisi. S. 51. Ocak Şubat mart. 2010

http://www.adilokay.com/

1 Şubat 2010 Pazartesi

Ahmet Altan ve Kürtler


Hasan Bildirici
bildiricihasan@hotmail.com

Ahmet Altan’ın Kürt sorununa bu kadar ilgi duymasının başlangıç zamanını pek bilmiyorum. Bilmek için, Ahmet Altan arşivine bir göz atmak gerekecek. Fakat Ahmet Altan’ın Kürt sorunuyla bu kadar açık ilgilenmeye başlaması yakın zamana denk düşüyor olmalı. Çürümüş Türk rejiminin çürük cıvatalarıyla bu şiddette uğraşması da yenidir. Eski veya yeni olması önemli değil. Kürt ve Türk gençleri devletin bugünkü çürük ve hileli yapısını çok önce ortaya koymuş ve bu yolda ağır bedeller ödemişlerdi. Ahmet Altan, rejimi sorgulayan radikal Türk liberallerine şu anda büyük ölçüde fikir ve tavır öncülüğü yapıyor. Rejim tepeden tırnağa kirlendiği ve suç ortaklığına bulaştığı için Ahmet Altan’ın temiz devlet arayışı ilgi görüyor. Bu nedenle devlet ve ordu içinden suç dosyaları aktarılıyor kendisine…

Çürümüş bütün rejimlerin özelliğidir. Rejimin suçları ortaya dökülmeye başladığında ve iktidar savaşı kızıştığında, muhaliflere önemli devlet bilgiler akar. İran’da da şu anda benzer bir süreç işliyor. Bilgi sızdıranlar, söz konusu bilgiyi tesadüfen bulanlar değil, bizzat o bilgi ve eylemi paylaşanlardır. O gün Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğu’un basın toplantısını izlerken çaresizliğini gördüm. “Vicdansızlar,” diyordu.

Kürt kamuoyunun Ahmet Altan hakkında görüşleri farklılıklar içeriyor. PKK; kendisine ait eylemleri bulanıklaştırdığı, şaibe yarattığı ve eylemlerden sonra ağır kınama metinleri yazdığı gerekçesiyle Ahmet Altan ve Taraf Gazetesine tavırlı görünüyor…

PKK dışındaki Kürt çevreleri ise Ahmet Altan’ın çabalarını genellikle olumlu buluyor, hatta destek ziyaretlerinde bulunuyorlar…

Her dönem; kendi siyasetçisini, gazetecisini ve aydınını yaratır. Ahmet Altan henüz Türk devletine bu şiddette muhalefet etmemişken, Anadolu’nun nice yiğit Türk ve Kürt çocuğu bu devlete muhalefetten sokak ortalarında kurşunlanıp, idam sehpalarında can verirdi. Sayısını yanlış hatırlamıyorsam, sadece oniki eylül’de yirminin üzerinde solcu asıldı. Hepsi de ipe, devrimci bildiriler okuyup marşlar söyleyerek gittiler…

Ancak onlar düzen dışı oldukları için, defterleri çabuk dürüldü. Görüşleri solduruldu. İsimleri ve idam sehpalarında haykırdıkları metinler konuşulmaz oldu.

Ahmet Altan’ı önemli kılan; her eylem ve olaydan sonra kendisine ve gazetesine aktarılan devlet bilgileridir. Bu bilgiler ya telsiz konuşmaları, ya önemli malzemeler gizleyen bir kroki ya da üst düzey generaller arasında konuşulan darbe planları ya da cinayet ortaklıklarıdır. Demek ki bu bilgiler, Ahmet Altan’a devletin kalbinden geliyor. Ahmet Altan bunu, temiz devlet isteyen subayların, bürokratların, istihbarat elemanlarının yurtseverliğiyle açıklıyor. Daha sonra gelen bilgiler gözden geçiriliyor ve yayınlanıyor. Bu yayınlar daha sonra bilgi sızdıranların basın yayın alanındaki taraftarlarıyla öne çıkarılıyor…

Demek ki, Ahmet Altan’ı önemli kılan devlet içindeki bağlantılarıdır. Yoksa Ahmet Altan’ın bugün için söylediklerinden çok daha ilerisini Türk solcuları yıllar içinde idam sehpalarında söylediler… Ancak faşizm yanlısı Türk liberalizmi, o vakitler onların düzen değişikliği isteyen görüşlerine tenezzül etmedi… Harcanmasına göz yumdu. Bir anlamda faşizmin suç ortaklığını yaptılar.

Kuzey Kürdistan halkı, gasp edilmiş topraklarıyla birlikte Türk sistemine ve Türk hukukuna bağlı olduğu için, Ahmet Altan’ın söyledikleri ve savundukları doğal olarak onları yakından ilgilendiriyor. Burada konuyu kişiselleştirmek istiyor, Türkiye’nin sorunlarını yüksek bir bilinç, inanç ve çabayla gündeme getiren Ahmet Altan’a bir Kürt yazarı olarak karşılık vermek istiyorum.

Ahmet Altan’ın Türk devletini ve Türk ordusunu yenileştirme çabalarını elbette olumsuz bulamayız. Olayı olumlu veya olumsuz çerçevesinin için hapsetmek gerekmiyor aslında. Her devlette ve her toplumda olduğu gibi, Türk devleti ve Türk toplumundan da reformcular çıkacak ve bu yolda mücadele edeceklerdir. Bu açıdan bakıldığında, Türk yurtseverliği, Türk yenileştirme hareketleri, Türk reformculuğu geç bile kalmıştır denebilir.

Çünkü bu ordu ve devlet, seksen altı yıldır toplumun sol kanadına vurmuş; yirmi milyon Alevi’yi gizli inançlı hale getirmiş; yirmi milyon Kürdü kendi dilinde hayatı karşılayamaz noktaya itmiş, iktidara ortak olmak isteyen Siyasal İslam’ın kendisine yakın olmayan kanadını da her defasında ezmiştir. Kısacası bu devlet ve ona bağlı ordu, devletliğini yaptığını söylediği hayatların canına okumuştur… Bu duruma karşı çıkmak bir lütuf değil, bir insanlık görevidir. Türkiye ile birlikte askeri darbe yaşamış ülkelerin darbeci generalleri şu anda ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış olarak cezaevlerinde yatmaktadırlar…

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının önünü açan Gorbaçov bir yerde şöyle demişti:

“Sovyet treni durmuştu. Biz devlet olarak bu treni sallıyor ve gidiyor görüntüsü veriyorduk. Ben bu trenin durmuş olduğunu söyledim.”

İki Almanya’nın birleşmesi üzerine de şöyle demişti:

“Doğu Almanların Batı’ya doğru olan yürüyüşünü gördükten sonra, bu iş bitmiştir dedim.”

Türk rejimi, faşist kurum ve kuruluşlarını koruyarak açılım yapıp, demokratikleşmek istiyor. Faşist kurumların hakim olduğu bir yerde, demokratik kurumlara sandalye olmaz. Faşist bir devletin demokratikleşebilmesi için, bir çok faşist kurum ve kuruluşun gözden çıkarılması gerekiyor.

Ahmet Altan, yeni bir Türk devletinin kurulmasını istiyor. Osmanlı gelenekçiliğinin Ahmet Altan ve ailesinde baskın bir kişilik ve ruh olduğunu yazılarından ve romanlarından anlayabilirsiniz. Bu nedenle zaten dindarlara karşı hoşgörülüdürler. Bunda bir sorun yok. Türk ulusunun aydınlarının, insan haklarına, azınlıklara, çeşitli fikirlere ve dini inançlara saygılı olan bir devleti istemelerinden daha doğal bir şey olamaz. Bunun ne abartılacak ne de küçümsenecek bir yanı vardır…

Fakat sıra Kürt sorununa gelince, Kürtlerin nasıl bir yaşam ve devlet istediklerine de Kürt toplumu, onun siyasetçileri ve aydınları karar verecektir. Bence sorun burada düğümleniyor, Ahmet Altan’a ilişkin görüşlerimiz burada çetrefilleşiyor.

Ahmet Altan bir yazısında, “Kürtler ne istiyorsa onu ortaya koysun, ona göre yeni bir devlet kuralım,” demişti. Aşırı iddialı ve abartılı bir beklentidir bu… Ahmet Altan, yeni devleti oluşturan öznelerden biriyse, Kürdün şu gerçeğini iyi bilmesi gerekir: Hangi Kürdün talepleri öğrenilmek isteniyor?

AKP’li Kürtler mi?

MHP’li Kürtler mi?

CHP’li Kürtler mi?

PKK’li Kürtler mi?

Köy korucuları mı?

JİTEM elamanı Kürtler mi?

HAK-PAR’lı Kürtler mi?

PSK’li Kürtler mi?

Kürt yurtseverlerine Domuz Bağı atan Kürtler mi?

Yoksa bunların tümünün dışında kalan Kürtler mi?

Gördüğünüz gibi ortada ortak çıkarlara dayalı bir Kürt ailesi, bir Kürt oluşumu, bir Kürt bileşimi bırakılmamış. Kürtlerin, aile, ülke ve istem birliği Türk devleti tarafından darmadağın edilmiştir… Bu halk eğer böyleyse, bu halkın, dağılmış bu ailenin her alanda ortak talebi olabilir mi? Olursa ne olabilir? Kürtlerin en örgütlü gücü olan PKK’nin istemlerini devlet muhatap alıyor mu?

Ama Türklerin binlerce ortak kurumu var. Meclis, ordu, basın yayın, milli eğitim… Say sayabildiğiniz kadar…

Bu noktada Ahmet Altan’a tekrar sormak gerekiyor: Yeni bir devlet kurmak için hangi Kürdün görüşü lazım?

Sorun bununla da sınırlı değil. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Kürtlerin önüne bir ret ve inkar barajı çekildi. Bu baraj seksen altı yıldır kan ve irin depoladı. Çamur doldu, su doldu, ret ve inkarı artık kabul etmeyen asi nesillerle doldu. Baraj alttan, üstten, yandan sızıyor. Dolgu çatlamış. Barajın yıkılıp gideceği kesin. Onun için Türk devleti barajın yükünü hafifletecek delikler açmaya karar vermiş. Bu delikleri açarken veya açmaya karar verirken devlet hangi Kürtlere danışmış? Devletin danışma referansları doğru mu? Ya verilen referanslar yanlış operasyonlara neden oluyorsa?

Çünkü ben Paris’te yaşadım. Oturduğum tek odalı evde, yerden kazanmak için duvarlara raf yapmaya karar verdim. Komşu bir arkadaşa duvara çivi çakıp çakamayacağımı sordum. “Çak,” dedi. Köşeden çaktığım ilk çivi gidip apartmanın ana gaz borusunu buldu ve patlattı. Yüzüme gaz fışkırınca dışarı kaçtım. Bina havaya uçmasın diye fedakarlık yapıp tekrar içeri girdim, karşılıklı iki pencereyi açtım. İkinci fedakarlığı da, elektrik kıvılcımına karşı evin sigortasını attırmak ve telefon fişini çekmekle yaptım… İyi ki de yapmışım. O an bir telefon gelse bile içerideki gaz alev alabilirmiş. Yarım saat kadar sonra gelen itfaiyecilerden öğrendim bunu.

Yasak ve katliamlardan sorumlu devlet 86 yıllık ret ve inkar barajında delikler açarken kime danışıyor sahi? Referansları kimlerdir? Bu referanslar doğru mudur? Bu referanslar yıllardır Türk ve Kürt halkını dolandıranlar içinden seçilmiş olmasın? Sahi açılım noktaları nasıl tespit ediyor? Her şeyden önemlisi, eskimiş ve çürümüş bir barajda delikler açarak barajı ayakta tutabileceğine nasıl inanıyor bu devlet, kim inandırıyor?

Kürtlerin Ahmet Altan’la kavga etmesine veya kendisine çok rol biçmesine gerek yok. Sonuçta herkes kendi işini yapıyor. Ahmet Altan’dan bizim gibi düşünmesini beklemek çok anlamsız bir beklentidir. Örneğin “Taraf gazetesinden devlet tarafından öldürülmüş 24 çalışma arkadaşınızın cenazesini kaldırsanız kendinizi nasıl hissedersiniz?” diye bir soru Ahmet Altan’a sorulamaz. Ama biz bunu Gündem Gazetesinde yaşadık… “Kardeşlerinizi, çocuklarınızı ve babanızı failli meçhullere kurban verirseniz tepkiniz ne olur? diye bir soruyu da sormak çok saçma…

Ayrıca, “sabah okula gönderdiğiniz minik yavrunuz ağzından tek Türkçe sözcük kaçırdığı için akşam sopa yemiş mor parmaklarla eve dönerse ne yapardınız?” diye üzücü bir soruya kendisine sormak gerekmiyor. Herkes kendisini, içinde yaşadığı toplumun koşullarıyla hisseder. Onun acısını, mutluluğunu ve sorunlarını yaşar. Başka toplumlara ve uluslara ait dostlar ise ancak daha çok özgürlük isteyip, baskı altındaki insanlarla dayanışma içinde olabilirler. Onlara nasıl davranmaları gerektiğini buyurmazlar. Onun için elbette Türk devletinin yenilenme uğraşı farklı, Kürt sorunun çözümü farklı iki şeydir…

Ancak Ahmet Altan’a şöyle bir şey söylenebilir:

“Ortada kötü bir Devlet Baba var. Kötü Baba 86 yıl çocuklarını dövmüş, öldürmüş, bodruma kapatmış, tecavüz etmiş, yasaklamış, kısacası çocuklara tek mutlu gün göstermemiş. Sonra zaman değişmiş. Çocuklar büyümüş. Devlet Baba, canından bezdirdiği çocukları eskisi gibi yönetemeyecek duruma gelmiş ve şöyle demiş: Evlatlarım, kapı ve pencerelerinizi hafif aralayacağım. Sakın ola ki, bu aralıklardan dışarı sızmaya kalkmayasınız!”

Bu çocuklar kapı ve pencereyi açık görünce o evde ve Kötü Baba’nın hakimiyeti altında kalmayı sürdürürler mi? Sürdürürlerse nasıl sürdürürler?

Kürt sorunu sanal tedbirlerle, sanal açılım numaralarıyla geçiştirilecek bir sorun değildir. Kürt sorunu, 86 yıllık ret ve inkar barajında kan ve irin tutmuş çok bir ağır sorunudur. Ret ve inkar barajının bu saatten sonra dikiş tutmayacağı anlaşılmıştır. Bunun anlaşılması için gerilla ve sivil olarak en az kırk bin kayıp vermiştir. Kürt nesilleri bu saatten sonra çürük temelli barajın arkasında durmaz. Kimsenin onları orada durdurmaya gücü yetmez.

Diğer Kürt aydınları ve siyasetçileri gibi, “sorunu çözemezseniz felaket geliyor” türü öcülü laflar söylemeye gerek yok. Eğer özgürleşmek bir felaketse, felaket zaten geliyor! Bundan kaçış yoktur. Kürtçeden başka bir dil bilmeyen Kürt köylüsünün kendi soyunu Türk soyuna dayadığı inkar zamanlarında bitirilememiş bu toplum, şimdi mi bitirilecek!

Kötü Baba’nın, kapı ve pencereleri hafif aralandıktan sonra öldürmeye, işkenceye ve baskıya dayalı sistemi zaman içinde Kürt şehirlerinde varlığını sürdürebilir mi? … Yüzde sekseni açlık sınırında yaşayan sokağın Kürt çocukları devlet kurumlarına saygılı olur mu? O kurumları sahiplenir mi?

Çünkü bir düzen, o düzeni seven halk tarafından ayakta tutulabilir ancak. Kürtler ise, babalarının ve kardeşlerinin katili olan devleti sevmiyor… Sevemiyor… Korkunun olmadığı yerde, başta askerlik olmak üzere bu devlete ait kurallara uymak istemiyor.

Ahmet Altan, derinliği olan bir Türk aydınıdır. Aydınlanma hareketlerini, rönesansı, devrimleri okumuştur… Reformların ve devrimlerin, faşistleşmiş parti ve devletlerin değil, zinde ve ilerici güçlerin işi olduğunu bilir. Eskiyi sevmedikleri için Kürtler, kendilerine dürüstçe devletlik yapacak yeni bir devletin kurulmasına zaten hazırdırlar..

Yeni devletin kurulmasına hazır olmayan, yan çizen, bin dereden su getiren, ayak direten Türklerdir… Yozgat’tır, Nevşehir’dir, Bursa’dır, Sakarya’dır… Ordudur, bürokrasidir… Yargı ve basındır… Türk devletiyle her koşulda ilkesizce işbirliği yapan dolandırıcı Kürtlerdir. Köy koruculuğunu beslemeyi sürdüren hazinedir… Kendisinin de belirttiği gibi, savaş kışkırtıcılığı yapan Türk basının büyük çoğunluğudur…

Kürt dostu Ahmet Altan’a, tehlikenin ve çözümsüzlüğün yönünü tayin etmek açısından bir öneride bulunmak isterim… Kendisi, Kürdistan’ın bütün şehirlerine gidebilir. Koruma olmadan Hakkari, Şırnak, Bitlis dağlarını dolaşabilir… Buralarda halkın kendisini çiçeklerle karşıladığını görecektir. Saldırı gelirse yine devlete bağlı güçlerden gelir.

Aynı Ahmet Altan, koruma olmadan Trabzon, Edirne, Sakarya veya Yozgat’a gidebilir mi? Köşesinde yazdığı ordu ve sistemle ilgili görüşlerini bu şehirlerde meydanlarda bir basın açıklamasıyla anlatabilir mi? Anlatırsa linçe hazır Türk milliyetçilerinden ve ulusalcılardan nasıl bir tepki görür?

Çürümüş Türk devlet sistemine cesurca eleştiriler yönettiği için Ahmet Altan’ı Kürtlerin takdir etmesi gerekir. Ahmet Altan’ın da, kendisine her dönem cellatlık yapmış devlete karşı mücadelede ve istemlerinde Kürt halkını anlaması lazım…

Asıl o zaman, aynı topraklarda huzur ve güven içinde yaşamak isteyen farklı kökenden insanların önünde eşsiz ufuklar açılır… Kürt yurtseverleri, 86 yıldır topluma cellatlık yapan devletin sahte göz yaşlarına bu kez aldanmayacaktır. Yeni ve demokratik bir devlet kurmak isteyen Türk yurtseverleri de eskinin suçlu gözyaşlarına aldanmamalı…

Çünkü bizlere çok silahlanmış suçlu bir devlet değil, az silahlanmış dost bir devlet gerekiyor…

Bu kez bu olacak… Dört parçada ayağı kalkmış Medlerin torunları bu kez sömürgeci diktatörlüklere teslim olmayacak…

****

NOT: Dönüşü Olmayan Yol(II)SARYA adlı romanım baskıdan çıktı. İlgi duyan arkadaşlara gönderebilirim. Avrupa’da veya dünyanın değişik ülkelerinde bulunan arkadaşlar email adresime bir not bırakarak isim ve adreslerini bildirmek suretiyle, ayrıca “Dönüşü Olmayan Yol(I)”, “Geçmişin Gölgeleri”, “Pusu”, “Şervan” ve "Son Mektup" adlı kitaplarımı isteyebilirler... Yazılarımın altında bazen bu duyuruyu verdiğim için okurlar beni bağışlasın. Yazdığım romanları okurlara ulaştırmanın başka bir yolu ve olanağı yoktur…

Kürdistan – Post
http://www.kurdistan-post.com/