1 Nisan 2011 Cuma

MAZLUM DOĞANI ÖVMEKTEN YARGILANMAK



Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Özelde Dersim’de genelde ise Kürdistan’da Newroz ateşi simgesi haline dönüşen Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ı övmekten Türk mahkemelerinde yargılanmaktayım.

Köylüm ve ilkokul arkadaşım olan sevgili Mazlum Doğan ve Dersim 38 direnişinin lideri Pirim Seyit Rıza ile ilgili yazdığım her satır Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından “suçu ve suçluyu övmek” gerekçesiyle soruşturma konusu oldu ve bu soruşturmaların hemen hemen tümü mahkeme safhasına dönüştü.

Savcılık ve Mahkeme bununla yetinmeyerek, bu defa “MUNZUR FESTİVALİ’NDE MAZLUM DOĞAN UNUTULMAMALIDIR” başlıklı yazımdan dolayı suçun özelliğini değiştirerek “Terör” kapsamında Malatya Özel Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldığı yönünde bilgiler aldım. Bu güne kadar 7 tane dava ve o kadar da soruşturma açıldığını biliyorum. Ancak, henüz bana tebligat yapılmamış olanlarla birlikte şu ana kadar bu davaların sayısı 10’dan fazla olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, bağlı bulunduğum polis karakolu tarafından defalarca ifade vermemin dışında iki kez de mal varlığı soruşturması kapsamında bildirimde bulunmak durumunda kaldım.

Sevgili Mazlum Doğan’ı ve Pirim Seyit Rıza’yı övmek suçundan yargılanmaktan şikâyetçi değilim. Ancak, bir türlü Türkiyeleşemeyen Türk Adalet(sizlik)inden şikâyetçiyim. Çünkü bu çağda bu tür bir suçu kabul etmiyorum.

Bu satırları yazdığım sıralarda Türkiye Başbakanı Sayın R. Tayyip Erdoğan’ın gazetelerde yayınlanan şu demecini Tunceli Cumhuriyet Savcısının dikkatine sunuyorum: “Bir başbakan olarak adım atsanız, bir savcı size karşı hissi baksa, hakkınızda dava açsa, bir ülkenin başbakanı o savcının elinde oyuncak olacak. Sincan Hâkimi (Osman Kaçmaz) Cumhurbaşkanı Abdullah Bey’i aldı, kendine göre dalgasını geçti. Benimle ilgili alt mahkemeler karar verdi. Aynı kişi MHP’den aday adayı. Siyaseti nasıl bunların eline teslim edeceksiniz?…” (19.03.2011 / Hürriyet)

Şimdi aynı mealde Tunceli Cumhuriyet Savcısı için ben de bir yazı yazmış olsam bu savcı tarafından derhal hakkımda yeni bir soruşturma daha açacağını tahmin etmek zor değildir.

Yine Türkiye Başbakan’ı 38 Dersim olaylarının ”katliam” olduğunu söyledi. Bu gün Dersim şehir merkezinde heykeli dikilmiş olan Pirim Seyit Rıza’yı ve katliama uğrayanları övmek suç olabilir mi? Milyonlarca insanın meydanlarda yaptığı etkinliklerle sahiplendiği Mazlum Doğan’ı övmek 21.yy.da suç sayılıyorsa, yüz binlerce insan zaten bu suçu işlemektedir. Ben de bunlardan birisi olabilirim. Dolayısıyla bu “suç”tan ceza da alabilirim. Ancak, AİHM sürecine kadar da hukuki yoldan mücadelemi veririm.

Mazlum Doğan’ı unutmayacağız ve unutturmayacağız. Türk hukuk(suz) sistemi bu kadar üzerime gelmesi, baskı altına alması Mazlum Doğan’ın sevgisinden beni bir milimetre dahi geriletemez.

Bu gün 21 Mart. İşte Kürtler Türkiye’nin her yerinde Newroz Bayramı kutlamaları yapmaktadırlar. Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Kürdler bir yandan sevinci yaşarken, öbür yandan da hüznü yaşıyorlar. Çünkü her 21 Mart Newroz’unda başta sevgili Mazlum Doğan olmak üzere, binlerce kürd insanı hayatını kaybetmiştir. Halepçe katliamı hala hafızalarımızdadır.

Karakol-adliye-hastane üçgeninde boğuşurken, bu defa “Ferhat Tunç’u ve Ahmet Kaya’yı Övmek Suç Sayıldı” başlıklı makalemde geçen şu cümle de suç saydı; “…İnadına Pirim Seyit Rıza… inadına Mahir, Ulaş, Cevahir.., inadına ibo…, inadına Mazlum Doğan…” dediğim için bu hafta yeni bir davanın daha açıldığını ve tebligatın yapıldığını yeni öğrenmiş bulunmaktayım. Bu davadan da 24 Mart Perşembe günü savunma yapmak üzere yine mahkemede olacağım.

İşte o davayla ilgili İDDİANAME’NİN örneğini aşağıya kopyalıyorum. Bunun değerlendirmesini de artık okuyuculara bırakıyorum.


TC
TUNCELİ
CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI


İ D D İ A N A M E
TUNCELİ ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE

DAVACI : K.H

ŞÜPHELİ :

MUSTAFA ELVEREN, ZÜLFÜ oğlu FADİME’den olma, 08.03.1951 doğumlu, TUNCELİ ili, MAZGİRT ilçesi, YAŞAROĞLU köy/mahallesi, 83 cilt, 26 aile sıra no, 15 sıra no’da nüfusa kayıtlı …..

SUÇ : Suçu ve Suçluyu Övmek

SUÇ TARİHİ VE YERİ : 22/11/2010 TUNCELİ/MERKEZ

SEVK MADDESİ : Türk Ceza Kanunu 215/1, 43/1, 53

DELİLLER : Tunceli Emek Gazetesinin 22/11/2010 ve

03/01/2011 tarihli nüshaları, nüfus ve adli sicil

Kayıtları
Soruşturma Evrakı İncelendi:
Şüphelinin Tunceli Emek Gazetesi köşe yazarlarından olduğu; gazetenin 22/11/2010 tarihli nüshasında yayınlanan “Ahmet Kaya ve Ferhat Tunç” başlıklı yazısında hakkında daha önce soruşturma açılmasına neden olan yazı içeriğini aktardıktan sonra yine “…Pirim Seyit Rıza’ya ve ilkokul arkadaşım sevgili Mazlum Doğan’a layık olmaya…” şeklindeki yazıları ile atılı suçu işlediği;
Aynı gazetenin 03/01/2011 tarihli nüshasında yayınlanan “Ferhat Tunç’u ve Ahmet Kaya’yı Övmek Suç Sayıldı” başlıklı makalesinde de açılan önceki soruşturmaya yönelik yaptığı değerlendirmelerin ardından “… İnadına Pirim Seyit Rıza… İnadına Mahir, Ulaş, Cevahir…, İnadına İbo…, İnadına Mazlum Doğan…” şeklinde devam eden yazısında atılı suçu işlediği;

Şüphelinin savunmasının soruşturma için öngörülen yasal süre içinde ikmali mümkün olmadığı için beklenmesinden vazgeçilerek kamu davasının açıldığı;

Yukarıda açıklandığı şekilde şüphelinin Tunceli Emek Gazetesinin 22/11/2010 ve 03/01/2011 tarihli nüshalarında yayınlanan makalelerinde üzerine atılı suçu işlediği anlaşılmakla TCK 215/1, 43/1 maddeleri uyarınca mahkemenizde yargılanmasının yapılarak cezalandırılmasına ve TCK 53 maddesi uyarınca güvenlik tedbirine hükmedilmesine karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur. 20.01.2010

HALİL GÜLMÜŞ 107406
Cumhuriyet Savcısı


Evet, bu iddianameye karşı savunmamı yapmak üzere 5 gün sonra yani 24 Mart Perşembe günü mahkemede olacağım. Önümüzdeki süreçte yeni soruşturmalar, iddianameler, mahkeme kararları konusundaki gelişmeleri de okuyucularla paylaşmaya devam edeceğim.

Henüz yüz yüze görüşmediğim bir dostumun telefonda bana dediği gibi; “demirden korkan trene binmez.” Bu saatten sonra demirden korkacak halimiz de yok zaten…

19.03.2011

YEŞİL ERGENEKON

Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan (3 Mart’ta başlatılan) operasyonda gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener gözaltına alınıp tutuklandılar. Kanser tedavisi görmekte olan Edebiyatçılar Derneği yönetim kurulu üyesi Ahmet Mümtaz İdil gözaltına alınmaya çalışıldı. Bu operasyonu diğer Ergenekon operasyonlarından farklı kılan, AB ve ABD’nin bundan kaygı duyması oldu. Hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bile kaygı duydu. Ayrıca içlerinde Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) ve Uluslararası Af Örgütü’nün de bulunduğu bazı yabancı ve yerli örgütler iki gazetecinin muhalif görüşlerinden dolayı gözaltına alınmalarını ifade özgürlüğünün sınırlandırılması olarak değerlendirdiler. Bu kınama organizasyonları arasında benim de üyesi olduğum PEN ve Edebiyatçılar Derneği vardı.

Nedim Şener, Hrant Dink’in katline giden yolu Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları kitabında yazmaya çalışmıştı. Kırk Katır Kırk Satır kitabında da Ahmet Şık “Ergenekon”u anlatıyordu. Tuhaftır ki Ahmet Şık Nokta’da “Darbe Günlükleri” haberine de imza atmıştı. Bu operasyonda Ahmet Şık’ın Polis-Gülen Cemaati ilişkilerini irdeleyen “İmamın Ordusu” adlı henüz basılmamış bir kitabının ele geçtiği söyleniyor. Savcı Zekeriya Öz’ün bu operasyonla ilgili yaptığı açıklama-açıklanamayacak delillerden bahsetmesine karşın!-kamuoyunu tatmin etmemiştir. Ergenekon, TİT, JİTEM, Hizbulkontra gibi katil örgütlerin işlediği cinayetlerin, suçların ortay çıkarılmasını ve cezalandırılmalarını isteyen biriyim. Bu nedenle de Ergenekon operasyonunu, darbecilerin yargılanmasını, katillerin ortaya çıkarılmasını destekledim. Ancak önceleri bu örgütlerin üzerine hızla giden AKP hükümetinin sonraları deşifre olmuş birkaç kişiyle bu işleri sınırlandırmak istediği kanaati bende oluştu. 17 000 faili meçhul(?) Kürt insanının katilleri araştırılmadı. Karakol bahçelerine kadar uzanan “ölüm çukurları”na gömülen bu insanların katilleri ortaya çıkarılmak istenmedi.

Ergenekon Savcısı’nın yazılı açıklamasına rağmen, bu iki gazetecinin şahsına bakılarak, soruşturmaların Ergenekoncu katillerin, darbecilerin, Ergenekon yöneticilerinin bulunmasından çok AKP’ye muhalefet eden herkese yönelebileceği kuşkusunu doğuruyor. Ergenekon’un İttihat ve Terakki’nin Teşkilatı Mahsusa’sından Mustafa Suphilerin Karadeniz’de katledilmelerine, Şeyh Sait Ayaklanması’na, Dersim Katliamı’na, oradan da Maraş, Çorum, Sivas, 1 Mayıs katliamlarına ve daha birçok katliama uzandığını söyleyebiliriz. Ergenekon’un tasfiyesi bir yüzleşmeyi gerektirir. Buna cesaret edemeyenlerin (AKP’nin) bir bakıma Ergenekon’la uzlaştığını ve hatta kendi Ergenekon’unu kurduğu şüphesini yarattığını gözlemliyoruz. Türkçü, ırkçı bir Ergenekon’dan İslamcı (Yeşil) bir Ergenekon’a geçişin emareleri yoktur denemez.

Ergenekon soruşturmaları-istense!-tüm eylemleri, cinayetleri ve suçluları ortaya çıkartacak kadar genişleyebilirdi. Mesela Yüzbaşı (Binbaşı) Atilla Uğur’un Mardin’de görev yaptığı dönemde ilişkide bulunduğu feodal reisleri, korucular, korucubaşları, itirafçı PKK’liler, aşiretler saptanabilir. Yüzbaşı Aytekin Özel’in de Mardin’deki eylemleri, uygulamaları, adamları, olaylarıyla birlikte açığa çıkarılabilirdi. Yüzbaşı Cemal Temizöz’ün Cizre’deki faaliyetleri, işbirlikçileri tüm ayrıntılarıyla ortaya konabilirdi. Ancak bu adamlardan (yerli işbirlikçilerden) bazılarının şimdilerde Bölgede AKP içinde faaliyet göstermeleri soruşturmaların derinliğine yapılamadığı kuşkusunu veriyor. Bu bir durumu daha vurguluyor: AKP’nin (derin)devlet, JİTEM, Ergenekon ve TSK ile uzlaştığını! Eğer bu doğru değilse ahtapotun tüm kolları ortaya çıkartılmalı ve suçlular korunmamalıdır. Ölüm çukurlarına, artezyen kuyularına, petrol kuyularına atılan ve Jandarma karakolları kalorifer kazanlarında yakılan Kürtlerin hesabı sorulmalıdır.

Son zamanlarda Yüksekova’da, Hakkari’de MEZİT adlı bir Jitemvari örgüt türedi. Plakasız araçlarla, geceleri, kar maskeli üyeleri Yüksekova’da tehdit dolu bildiriler dağıtmaktadır. Biz beş yüz kişiyiz, göreceksiniz, filan gün katliam yapacağız gibi cümleleri içeren bildiriler Hükümet’in, Vali’nin, Kaymakam’ın, Emniyet Müdürü’nün gözleri önünde dağıtılmaktadır. MEZİT üyeleri güpegündüz (21 Şubat 2011 günü Yüksekova’da) bir pasaja bomba yerleştirirken halk tarafından kovalandı. MEZİT üyelerinden biri kendini fark eden bir esnafa (Oğuz Karagöz) silah çekti, esnaf bunun silahını aldı ama boğuşma esnasında üye esnafın parmağını ısırıp kopardı. 2 Mart’ta da yine benzer bir bomba yerleştirme eylemi oldu. Bombacı polis memuru (Aziz İba?) linç edilmekten kurtuldu. Bu olayların valilik ve kaymakamlıkça örtbas edileceği kuşkusu oluştu. Yargının ise bu olayları sorgulayıp sorgulamadığı bilinmiyor. Bu olaylardan çıkışla ilk bakışta MEZİT’in Yüksekova’da bir polis örgütlenmesi olduğu intibası oluşuyor. Bölgede Hançer Timi adlı bir illegal çete daha var. Bıçak Timi’nden de söz edilebilir. Daha başka timlerden söz ediliyor. Tüm bunlar hayırlı ve iyi şeyler değildir. Eğer AKP kendi Ergenekon’unu (Yeşil Ergenekon) yaratıyorsa, Kürt sorununu benzer yöntemlerle, cinayetlerle, lejyoner orduyla (korucular), asimilasyonla ve hukuksuzlukla çözecek demektir. Tüm bunların kendisinden yeni bir demokratik anayasa ve AB tipi bir demokratik düzen beklenen AKP’nin döneminde-AB ve ABD’nin gözleri önünde-hiçbir direnç gösterilmeden vuku bulması da oldukça düşündürücüdür.

13 Mart 2011 Pazar

“İLERİ DEMOKRASİ” ALDATMACASI


Mustafa Elveren (Em.öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


Bir taraftan 90 yıllık resmi ideoloji çatırdamaya başlarken, öte yandan devlet içindeki iktidar yanlısı güçler Ak(p) Kemalistleri üretmeye başladılar. Bunların ne kadar demokrat oldukları üzerinde biraz düşünmemiz gerekir.

Her şeyden önce yüzde on seçim barajı uygulamasıyla bu sistem ve bu sistemin ürettiği iktidarlar demokrat olabilirler mi?

“Açılımlar” aldatmacasıyla KCK operasyonu altında Kürt siyasetçilerini cezaevlerine koyan, üstelik de anadillerinde savunma yapmasını engelleyen bir anlayış demokratlıkla bağdaşabilir mi?

“Alevi Çalıştayları” adı altında Alevileri birbirine düşüren, çeşitli kurnazlıklarla onların altını oymaya çalışan, Diyanet’e entegre eden, okullarda din derslerini sözde Alevilik içeriğiyle daha da yaygınlaştıran bir siyasi düşünce nasıl demokrat olabilir?

Cemaat ve iktidar aleyhine kitap yazdı diye kendi polis müdürünü içeri tıkan, “karargâh evleri” bahanesiyle sosyalist bir partinin genel başkanını ve yöneticilerini zindana atan bir zihniyet ne kadar demokrat olabilir?

“Ergenekon”u savunup “cemaate” karşı çıkanlar, ya da “cemaati” savunup “Ergenekon”a karşı çıkanlar demokrat olabilirler mi?

Mustafa Kemal’in ya da Muhammed Mustafa’nın gölgesi altında siyaset yapanların demokrat olması mümkün müdür?

Bir ayağı kışlada, diğer ayağı ise medresede olanlara demokrat denilebilir mi?

Bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere; yüzlerce gazeteciyi, bilim adamını TCK’nın 301-215 ve benzeri maddelerle cezalar yağdıran bir hukuk(suz) sistemini savunanlar demokrat olabilirler mi? (1)

Hala Türk Milleti adına kararlar veren ve bir türlü Türkiyeleşmemiş kurumların var olduğu bir ülkede “ileri demokrasi” var diyen Sayın Başbakan bizleri aldatmıyor mu?

“Örneğin Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinin yaptığı bir ankete katılan yargıçların yüzde 50’den fazlası hukuka göre değil, devletin çıkarlarını gözeterek karar verdiklerini açıkça itiraf ettiler. Bir ülkede yargıçların çoğunluğu devletin çıkarını gözeterek ya da ideolojik tercihlerine göre karar verebiliyorsa o ülkede hukuk devleti değil, devlet için hukuk vardır...

Sadece yakın geçmişimize göz atmak dahi bunun böyle olduğunu net karelerle karşımıza diker: Ergenekon, Susurluk, “Hayata Dönüş”, KCK, TMK mağduru çocuklar, Devrimci Karargâh, Hrant Dink, Pınar Selek, İsmail Beşikçi, protestocular, gazeteciler, çizerler, yazarlar...

Bu siyasi dava bolluğu, aynı zamanda hak ihlâllerinin ve dolayısıyla da adaletsizliğin somut kanıtları değilse nedir ki?” (2)

Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Şimdi bazı okuyucular, “demokratlığın ölçüsü nedir?” diye sorabilirler. Bence en önemli temel ölçütlerden birisi birbirlerimizin düşüncelerine tahammül etmektir. Ne yazık ki, birbirimizin fikirlerine tahammül edemiyoruz. Çünkü Türkiye’nin mevcut eğitim sistemi insanlarımızı bu çerçevede yetiştiriyor. Önce insan değil, “önce vatan” mantığıyla hareket etmektedir.

“Bayrak inmez, ezan dinmez”, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Her şey bu vatan için” “Ne mutlu Türküm diyene!”, bu sloganları daha da uzatmak mümkündür. Yani her şeyini Vatan, millet, bayrak, ezan üzerinden kurgulayan bir sistem var. Bu sistem hiçbir zaman değişmedi. Sadece ara-sıra göstermelik demokrasi aldatmacası ya da “balans ayarı” yapıldı.

Dolayısıyla bu günkü iktidarın da kendi ideolojisini bunların üzerinden uygulamaya çalıştığını düşünüyorum. AKParti iktidarının da artık diğer hükümetlerden hiçbir farkı olmadığını çok net olarak görebiliyoruz. “Al birini vur ötekisine.”

12 Haziran’da Milletvekili seçimi için tüm siyasi partiler yüzde on baraj ayıbıyla sanki bu ülkede demokrasi varmış gibi siyasi bir yarış içine gireceklerdir. Başta iktidar partisi olmak üzere, CHP ile MHP’nin Devletin kasasından milyonlarca Lira yardım aldıklarını, buna karşılık Mecliste grubu bulunduğu halde bir tek kuruş yardım verilmeyen BDP de bu yarışa katılacaktır. Sen benim ayaklarımı sakatlamışsın, ondan sonra da gel benimle yarış diyeceksin. Bu kadar eşitsizlik, hukuksuzluk olur mu?

Her türlü engellemeye rağmen BDP’nin iki koldan ittifaklar yaratmasını önemsiyor ve yerinde bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Tabiki çok zor bir iş olduğunu biliyorum. İttifak kurmaya çalıştığı alanlardaki kişi ve kuruluşlar HEP-DEP deneyiminden umarım ders çıkarmışlardır.

Hep yazdım, kürt siyasetiyle işbirliği yapmayan hiçbir siyasi partinin tek başına AKPartiye karşı iktidar olması mümkün değildir. O nedenle Kürt siyasetinden uzaklaşıp, seçim sonrasında uğrayacakları yenilgiyi hiçbir kişi ve parti BDP’yi sebep olarak artık gösteremez.

Bu seçimde BDP’nin bağımsız listelerle en az 30 milletvekiliyle meclise gireceği tahmin edilmektedir. Bazı Alevi kurum ve kanaat önderlerinin BDP’yle görüşmeler yaptıkları yönünde duyumlar alınmaktadır. Ayrıca, sol ve sosyalist birçok kurum ve kuruluş da BDP ile ittifak yapmaları şimdiden kesinleşmiş gibi görünüyor.

Diğer taraftan en önemli bir faktör de Alevilerin tavrı olacaktır. Alevi kurum ve kuruluşları hala netleşmemiş durumdalar. Alevi kurum ve kuruluşlarının bu seçimde oy dengelerini ciddi bir biçimde etkileyeceği de bir gerçektir.

Aynı şekilde CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersimli Alevi bir Kürt olması da bu seçimde oy dengelerini epeyce değiştireceğini göz önüne almak gerekir.

Bu ülkede ister göstermelik, ister baskı altında yapılan tüm siyasi alanlarda biz sosyalistler, devrimciler ve demokratlar evrensel demokrasiyi inşa edinceye kadar mücadelemize devam edeceğiz.

Savcılar devamlı hakkımızda soruşturmalar açsalar da, mahkemeler cezalar verseler de, polisler her gün kapımızı çalsa da, “Kapıları çalanlar tarih oluyor; kapıları çalınanlar tarihe geçiyor” (Can Dündar-Milliyet)

13.03.2011

DİP NOTLAR:

(1)- http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_Ceza_Kanunu_301._maddesi

(2)- Temel Demirer / sosyalist Demokrasi

ÜFÜRÜKTEN TEYYARE




Diyarbakır AKP’de Erdoğan’ın resmi önünde dini bir ayin gibi pasta kesildi. Erdoğan’ın doğum gününü bir dini ritüel gibi kutlayan Diyarbakır AKP yağcılıkta dünya şampiyonu oldu. Bir resme tapar gibi Erdoğan’ın gıyabında yapılan bu yaş günü rezil bir olaydır. Diyarbakır AKP’yi teşhir etmek gerekir. Daha 5-6 yaşında türban takmış bir kıza yaş günü pastası kestiriliyor. Allah bizi bu insanlardan korusun! Diyarbakır AKP’nin bu yağcı ve etik olmayan davranışını kınıyorum. Türkiye’yi idare eden bir siyasi partinin durumu budur. Türkiye’de demokrasi var denebilir mi? Bu davranışlar monarşi ve diktatörlüklerde olur. Böyle bir iktidar partisi olan devletin tipi padişahlık tipi bir rejimdir. Kimse demokrasiden filan bahsetmesin. Böyle liderleri bir bakıma tanrı katına çıkartan rejimlere bilimde diktatörlük denir. Sosyal bilimlere bakın bir.

G20 dönem başkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden Sarkozy’nin karşıla(n)ma töreninde sakız çiğnemesi-bizim ahlaki anlayışımıza göre-ayıptı. Doğru bir şey yapmamıştır. Ama ona karşı Melih Gökçek’in sakız çiğnemesi de çok ayıptır. Bu diplomatik bir yanıt değildir. Bir yazılı açıklama ile ya da başka bir ileti(şi)mle olay kınanabilirdi. Eğer Türkiye Cumhuriyeti (TC) bu işte Melih Gökçek’i kullanmışsa, vah halimize! Ama bu işi Melih Gökçek kendi aklınca yapmışsa, sevdiği konulardır bunlar. Bu işleri iyi başarır. Ayıplı bir durumdur.[Avrupa’da yellenmenin ayıp olmadığını biliyorsunuz, değil mi? Vallahi sakız’ın intikamını böyle alırlarsa ağlamayalım(!) Ciddi olmak gerekir, ciddi! Bir ulusu temsil ettiğinizde ciddi olmalısınız. Şahsınız adına her şey yapabilirsiniz, bu belki de size yakışabilir? Ama toplum adına her şeyi yapamazsınız.] Melih Gökçek bana göre TC’yi küçültmüştür. Ona bir tepki verilmemesi de ülkemizdeki demokrasi seviyesini gösterir. Melih Gökçek’ten bunun hesabını soracak-maalesef-bir makam yoktur. Ben kendi adıma Melih Gökçek’i kınıyorum! Bir ülkenin şerefi böyle kurtarılmaz!

Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a Allah rahmet etsin diyoruz. Ölülere saygımızdandır. Ama fetişistleştirmemek gerekir. O da bir insandı ve büyük hataları vardı. Milliyetçi Cephe (MC) dönemlerini unutmadık. MSP’nin AP-MHP-CGP ile yaptığı Kutsal İttifak’tan söz ediyorum. Erbakan, üç tane Milliyetçi Cephe koalisyonunda yer aldı. Binlerce insan katledildi, sürgün edildi. Unutmuyoruz. TSK’nin taziye mesajı ve cenaze törenine katılımına gelince: Bu konuyu duygusal yönünden çok sosyal bilim açısından açıklamak gerekir diye düşünüyorum. Ordunun baştan beri dikta peşinde olması doğru değildi(r). İslam’ı kullanan siyasi partilerin de-yine baştan beri-Allah’ın devletteki siyasetin en yüksek makamında oturan vekilleri olarak davranması doğru değildi. Ve nihayetinde Erbakan da diğer faniler gibi ölümü tattı ve ancak bir kefenle gömülebildi. Allah Erbakan’ın günahlarını affetsin.

Mısır, Libya ve Tunus’taki ayaklanmalar halkların özgürlük arayışlarının sonucudur. Halkların özgürlük arayışları devam edecektir. Yani doğal etkileyişim yasası işleyecektir. Özgürlük arayışının Türkiye’de olmayacağını kimse garanti edemez. Çünkü ne iktidar ne de muhalefet özgürlükten yana değildir. Hem iktidar ve hem muhalefet askeri vesayeti temsil ediyor. Özgürlükçü bir demokrasi Türkiye’de şimdilik ancak hayal edilebiliyor. Çıkara dayalı, aslında resmen birer şirket olan siyasi partilerimiz var: AKP, CHP, MHP ve hatta BDP birer şirkettirler. Şirketler menfaatlerini koruyan parasal organizasyonlardır. Şirket sahipleri de parasal olarak büyüyen ortaklardır. Birbirinden farkı olmayan bu siyasi partiler arasındaki mücadele yalandan bir mücadeledir. Şirketvari mücadelelerden de DEMOKRASİ çıkmaz.

5 Mart 2011 Cumartesi

GAZETECİLER AYAKTA, ÖZGÜR BASIN BOYUN EĞMİYOR!





Müslüm Kabadayı
muslum_kabadayi@hotmail.com

Dün aralarında gazeteci Nedim Şener, Ahmet Şık, Doğan Yurdakul ve araştırmacı yazar Yalçın Küçük'ün de bulunduğu 10 kişinin "Sözde Ergenekon Operasyonu" kapsamında gözaltına alınması, Türkiye'de basın özgürlüğünden söz edilemeyecek kadar açık bir istibdat döneminin yaşandığını gösterdi. AKP iktidarı ve Fethullah Gülen cemaatinin toplumu ve halkı sindirmek konusunda freninin artık tamamıyla patlamış olduğunu ortaya koydu.

Çalışkan ve mücadeleci gazeteci Nedim Şener'in, Hrant Dink cinayetinin işlenmesinde Emniyet, Jandarma ve bürokrasideki cemaatçi yapılanmanın payı olduğunu ortaya koyan yayınları ile Özden Örnek'in günlüklerini yayımlamasıyla gündeme gelen Ahmet Şık'ın, Ergenokon operasyonunun AKP karşıtlarını susturma aracına dönüştürülmesi üzerine yaptığı çok önemli gazetecilik çalışmalarının gündeme düşmesiyle hukuka ve basın özgürlüğüne açıktan bir saldırı başlatıldığını iddia eden Gazeteci Örgütleri, bugün ayağa kalktı. İstanbul ve Ankara'da yapılan kitlesel yürüyüş ve basın açıklamalarına ilgi de yoğundu. Ankara'daki eylem Kızılay Güvenpark'ta toplanan yüzlerce gazetecinin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Türkiye Gazeteciler Sendikası başta olmak üzere birçok örgütün katılımıyla başladı. "Özgür Basın Özgür Türkiye", "Özgür Basın Susturulamaz", "Susma ve Susturma", "AKP Medyadan Elini Çek" sloganları eşliğinde Adalet Bakanlığı'na kadar yürüyen gazetecilere, çevreden halkın da alkışlarla destek verdiği görüldü.

Basın bildirisini Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı Ahmet Abakay okudu. "61 gazetecinin cezaevinde olduğu, 2000 gazetecinin davalık olduğu ve 4000 gazeteci hakkında soruşturma yapıldığı bir ülkede basın özgürlüğünden söz edilemez" diyen Abakay, bir an önce medyanın üzerinden AKP'nin ve cemaatin elini çekmesi gerektiğini vurguladı. Bu sırada gazetecilerden, "Mürit Değil Gazeteciyiz" sloganı yükseldi.

Halkın haber alma özgürlüğünü sonuna kadar kullandırmayı hedefleyen onurlu gazetecilerin, araştırmalarıyla toplumu aydınlatan Yalçın Küçük gibi aydınların gözaltına alınmasına, tutuklanmasına sessiz kalanların ya da sevinenlerin, onurlu gazeteci olamayacaklarına değinilen konuşmalarda, okuyucu ve izleyicilerin da özgür basına sahip çıkması istendi.
Yaygın medyanın yoğun ilgi gösterdiği yürüyüş ve basın açıklaması, alkışlı protestoyla sona erdirildi.

DELİRMİŞ KRALLAR!



DELİ(RMİŞ) KRALLAR!
Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com



Tunus, Mısır, Libya derken demokrasi zincirlerimiz boşandı. 42 yıllık faşist diktatöre (Kaddafi’ye) uzun yıllar devrim teorisyenlerinin hatalı analizleriyle sempati duyduk. Antiemperyalist bir yolda Üçüncü Dünya liderlerinden biri olarak olumladık. Oysa ne Moskova’daki reel sosyalizm, ne Pekin’deki rejim ne de Kaddafi’nin yeşil sosyalizmi cennet vaat ediyordu. Biz gençliğin aldanmışlığıyla, romantizmle, saf yüreklerimizle uzun yıllar bu çizgileri savunduk. Yanlıştı. SSCB’deki devlet kapitalizmi vardı, Çin Halk Cumhuriyeti kapitalist bir yoldaydı, Libya askeri bir rejimdi. Ve üçü de bir diktatörlüktü, insanları eziyordu, sömürüyordu, kapitalist moderniteye katkı yapıyordu. Bu anlamda Kaddafi’nin kendisini devrim lideri görmesi yanlıştır. Çünkü “devrim” eşitlik, adalet ve demokrasi demektir. Kadafi’de bunların esamesi okunmuyor!

Faşist diktatör Kaddafi iktidarı bırakmamak için paralı askerlerini kullanarak halkını katletti. Libya’yı babasının malı gibi gören bu adam onu oğullarına miras bırakmak istiyor(du). Kapitalist modernitenin en görkemli devletleri ABD ve AB ülkeleri faşist diktatörlüklere karşı samimi bir tavır almıyorlar. Bin Ali’yi, Mübarek’i sonuna kadar kolladılar. Kaddafi’yi de öyle. Çünkü ekonomik ve askeri çıkarlar, bağlantılar bozulsun istenmiyor. Çünkü Libya petrollerinin büyük çoğunluğu Avrupa’ya gidiyor. Ve yakılacağını bilen bir akrebin intihar etmesi gibi Kaddafi’nin Libya petrollerini uçurabileceğini biliyorlar. Avrupalılar 42 yıldır bu diktatörün çadırına gidip elini öpüyorlar. 40 kadınlı haremini sosyalistler ve kapitalistler neye saydılar, Allah bilir!

Kendi halkını katleden ve kendine devrim lideri diyen Kaddafi Yeşil Kitap’tan-iktidar uğruna herkesi öldüreceğini-ceza yasası kısmından okudu. Kaddafi Yeşil Kitap’ı Kur’an’ı Kerim’in sosyal adalet yanını istismar ederek Müslüman halkına bir ideoloji manifestosu olarak yazdı. İslam’ı sınıf ayırımları lehine kullanan sağ ideolojiler gibi tuhaf bir şeriat sosyalizmi adına kullanmak istedi. Aslında her iki tarafın yaptığı da aynı şeydi, dinin ahlaki ve toplumsal değerlerini sınıflarının çıkar ve iktidarlarına kullandılar. Yani Allah adına konuşarak Allah’ın iyilik ve ahlaki dolu değerlerini kendi kişisel ve sınıfsal çıkarları için kullandılar.

42 yıllık faşist diktatörlük iktidarları kınar ve eleştirirken içinde bulunduğumuz durumu analiz edememe gibi bir hastalığa da düştüğümüz oluyor. Padişahlıktan sonra Cumhuriyet’i kurduğumuzu sanıyoruz. Demokrasiye geçtiğimizi düşünüyoruz. Oysa gelmiş geçmiş ve mevcut siyasal partilerimizin hepsi İttihat ve Terakki Fırkası (İTF) ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın (HİF) versiyonlarıdır. Yani CHP ve MHP İTF’dir. DP, DYP, ANAP, MSP, Saadet Partisi, AKP ise HİF’tir. Yani Meşrutiyet yönetiminden bir adım ileri gitmemişiz. AB tipi demokratik bir hukuk devleti olmuşuz iddiası (sadece) bir söylemdir.

AB tipi bir demokrasi ideali olan Türkiye’nin hangi siyasi partisi Avrupa standartları düzeyindedir? AKP bile TSK ile askeri vesayette anlaşmış bir devlet partisidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’de de-tıpkı CHP ve önderleri, DP misyonu ve önderleri gibi-iktidarı bırakmama inat ve hastalığı vardır. Bu sözlerimizden kimse alınmasın, bir yazar olarak bir gerçeği belirtiyoruz. Başbakan Erdoğan da tıpkı Beşar Esad, Mübarek, Bin Ali, Kaddafi gibi uzun yıllar iktidarda kalmayı planlıyor ve istiyor. Buradaki benzetimimiz sadece süre ile ilgilidir, kimse başka bir anlam çıkarmamalıdır. Tam demokrasilerde (demokratik cumhuriyetlerde) böyle bir hastalık yoktur. Çünkü o tip ülkelerde siyasi partiler bizim gibi oligarşik cumhuriyetlerdekinden farklı görevler üstlenirler. O ülkelerdeki liderler ve siyasi partiler kapitalist modernitenin demokratik modernite (demokratik toplum) ile iç içe ve birlikte yaşamasına çalışırlar.(Birbirlerini yok etme işlevi yerine birlikte yaşama ve uzlaşma görevi görürler.) Yani birlikte eşit, adil ve demokratik yaşama-istemeseler de!-hizmet ederler.

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNDEN ÜRETİLEN HAKİMLER-ÖĞRETMENLER…


Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com



Ankara’da 5’i liseli biri üniversiteli 5 öğrenci Facebook’ta açtıkları kişisel bir sayfada ismi lazım değil bir hâkime hakaret ettikleri suçlamasıyla sabahın köründe polis tarafından gözaltına alındıklarını basından okuyunca içim burkuldu. Demek ki bu ülkede şikâyetçi hâkim ya da savcı olunca çocuklar hemen gözaltına alınabiliyor.

İnternet ortamında öyle hakaretlerle karşılaşıyoruz ki, dava açmaya kalksan yıllarca tespit edemezsin. Bu hâkimler veya savcılar benim yerimde olsalardı herhalde tüm mesaj sahiplerini içeri tıkarlardı. Benim e-posta adreslerime gelen hakaret, tehdit, şantaj ve küfürler bu hâkimlere gitse eminim ki mide bulantısından bir hafta yemek bile yemezler.

Herhangi birinin bir başkasına hakaret etmesini onaylamak gayet tabidir ki mümkün değildir. Ancak, henüz çocuk yaştaki bu gençlerimizi gözaltına almak bir hâkime yakışmaz. Yakışmadığı gibi bu çocukları daha da militanlaştırır. Ben hâkimi de, trafik suçunu işleyeni de, genç öğrencileri de hiç birisini tanımam. Sadece basında okudum ve etkilendim.

Biri katliam gibi bir trafik kazası yapmış ve doğal olarak cezası ilgili hâkim tarafından verilmiştir. Bu suçu işleyenin yakınları da kendilerince seslerini duyurmak için Facebook’ta bir sayfa açmışlar. O sayfada neler yazdıklarını bilmiyorum. Fakat her ne yazarlarsa yazsınlar, bu yaştaki gençleri sabahın şafağında evlerinden polis tarafından alınması akıl işi değildir.

Hâlbuki tespit ettikleri adreslerdeki kişileri çağırıp birkaç nasihat vermek suretiyle bu çocukların gönlünü kazanabilirdi. Fakat ne gezer! Bu gençleri gözaltına almakla marifet yaptığını sanıyor.

Öğretmenlik yıllarımda biliyorum. İstiklal Marşı töreninde önündeki öğrenciyi dürtükledi diye, tören bitiminde o öğrenciyi tüm öğrencilerin gözü önünde döven ve dövdüğüyle yetinmeyip, karakola şikâyet eden okul müdürlerini gördüm.

Defterlerinin arasına ya da masasına birkaç slogan yazdı diye bu öğrencileri güvenlik birimlerine şikâyet eden öğretmenleri bilirim.

Okul bahçesinde abdest alırken ayaklarına su döken öğrencinin gülümsemesi üzerine önündeki suyu öğrencinin üzerine döken öğretmenleri gördüm.

Şimdi bazıları çok haklı olarak bana şu soruyu sorabilirler. “Ya hoca, sen öğrencileri dövmedin mi? Sen de sütten çıkmış ak kaşık değilsin herhalde” diyebilirler. Evet, maalesef ben de bu tornanın bir ürünüydüm ve meslekteki ilk iki yılımda çok acımasızdım. Ancak, çok kısa sürede hayali olarak yaratılan Kemalizm’den ve din olgusundan sıyrılmayı başardığımı düşünüyorum.

Zaten, üzeri betonla kaplanan Kürt-Kızılbaş-Komünist kimliklerimi kazanmak için mazlumlardan çok şey öğrenmiştim. Mazlum ve mazlumların eskisi üzerimde olmasaydı belki ben de bu gün sistemin savunucuları arasında olabilirdim. O nedenle Mazlum ve mazlumlara çok şey borçluyum.

O nedenle, postalcı ve takunyacı “vatanseverlere” karşı hep sosyalist demokrasiyi savundum. Tabii ki bunun bedelini ödedim ve hala da hakkımda açılan davalarla ödemeye devam etmekteyim.

Ne acıdır ki, Türk Eğitim sisteminde ancak benim gibi öğretmenler ve çocukları şikâyet eden hâkimler üretiliyor. Yani postalcı ve takunyacı “vatansever” hâkimlerimiz, savcılarımız, öğretmenlerimiz… Bunlar var oldukça sistem de çok acımasız olur.

Bu eğitim sistemi aynen kışla sistemine benziyor. Zaten birbirlerini tamamlıyorlar. Bu sistemden kurtulmadıkça maalesef bedel ödemeye devam edeceğiz.

27 Şubat 2011

NOT: Bu satırları yazdığım sıralarda SP Genel Başkanı Sayın Necmettin Erbakan’ın vefat ettiğini basından öğrendim. Erbakan’ın 28 Şubat darbesi yıldönümünde hayatını kaybetmesi çok düşündürücüdür. Bu kadar tesadüf olamaz. Acaba! Bu da “Yeşil Ergenekon”un işi mi? Dini geleneğe göre kendisine rahmet, yakınlarına baş sağlığı dilerim.

26 Şubat 2011 Cumartesi

USTA ER’DEN ZOMBİ HALK’A





AKP, Ergenekon, Balyoz falan filan diyerek anti militarist olduğunu(!) ima ediyor. Bu arada başka bir kurnazlıkla muhalefet partilerini de eleştirerek kendisinin demokrat olduğunu iddia ediyor. (AKP’nin)Yaptıklarına baktığımda bu duaya âmin diyemiyorum. Çağdışı bir parlamento, siyasallaşmış bir yargı ve amigo tipi bir yazarçizer takımı. Ülkede (resmen) içki yasağı var. Bütün valilerin (hele Başbakanla birlikte) cumaya gitmeleri mecburi(dir). Ergenekon dışında çok sayıda sol görüşlü gazeteci içerde. Tek taraflı bir (borazan) medya. Tarafsız davranmaya çalışan tek tük (bir iki) basın kuruluşu. Alternatifsiz bir 12 Eylül Anayasası. İhale alabilmek için ya da bürokrat olabilmek için eşinin-yalandan da olsa-başörtü takması. Dinin siyasete azami müdahalesi. Böylesi bir hükümet yine de ülkede tek parti rejimini (otokrasi) resmen kurmuş durumda. Çünkü halk taraflı eğitim, öğretim, propaganda ve yönlendirmelerle ruhsuz bırakılmış. Ortada halkın sadece bedeni kalmış, o da kendisini yönlendiren (yürüyen tanrısının) efendisinin talimatına uygun davranıyor. AKP zombi bir halk yaratmış!

Muhalefet (CHP-MHP) zaten ırkçı ve aşırı sağcı! Demokrasi ve özgürlük talep edeceğine Ergenekon’un mağduriyeti ve hatta üyeliği peşinde. BDP ise-Abdullah Öcalan sayesinde-legal ortamda Kürt Sorunu’nu tekeline almış ve Ufuk Uras, Akın Birdal gibi solcu(?!) geçinen kimi insanlarla Türkiyelilik yapmaya çalışıyor. Oysa kârlı çıkan Uras ve Birdal’dır. Kürt oylarıyla milletvekili makamlarına oturmaktadırlar. BDP’nin Türkiyelilik yapacak bir strateji ve politikası yoktur.

AKP sekiz yıldır (büyük çoğunlukla) iktidarda olduğu halde ülkeyi Avrupa tipi yasa ve anayasaya kavuşturamadı. “Tek başıma gücüm yetmiyor. Güçsüzüm. Demokratik bir anayasa ve ülke yapabilmem için beni bir kez daha seçin!” diyor. Oysa 12 Eylül Anayasa Referandumu (%58 Evet) gösterdi ki AKP’nin tek başına bir anayasa yapma gücü var(dı). Çünkü bu ülkenin insanı, lâiki, dindarı, kadını, genci, Demokratik Cumhuriyet istiyor. Çünkü daha iyi yaşamak istiyor. İnsanca bir yaşam istiyor. Adalet ve eşitlik istiyor. Bunu istemeyense AKP’nin kendisi ve düzenin bekçiliğini yapan diğer siyasi partilerdir. AKP’ye sorarsanız, “Rejimi demokrasiye evriltecek gücüm yok. Şöyle bir 20-30 sene daha iktidarda kalayım, güçleneyim, sonra bir şeyler düşünürüm!” diyor. Aklıma bizim buralarda olmuş bir askerlik hikâyesi geldi. Adam askerden gelen oğluna sormuş: “Eee, söyle bakalım askerlik nasıldı?” “Ne diyorsun baba?” demiş oğlan. “Tam tezkeremi almaya gidiyordum ki bir usta erle karşılaştım. Bana öyle bir şamar patlattı ki yıldızları saydım!” “Vah eşek oğlum!” demiş adam. “Tezkere almış biri olarak senden daha usta er var mıydı ki? Sen bir boka yaramıyorsundur ki bu olmuştur. Senden daha kıdemsiz bir erden tokat yemişsin! Sen öyle korkak biriysen eğer, bırak usta eri, seni acemi er bile döver(miş)! Sende iş yokmuş oğlum. Sorun askerlikte değil!”

Şimdi yeniden AKP’ye dönmek istiyorum. Asker’i, CHP’yi, MHP’yi, halkı filan bahane ederek gücü yetmediğini-sekiz yıldır!-söylüyor. Bizim Usta Er gibidir AKP. Kendisi bir şey etmediğinden demokratikleşme konusunda bir adım atamıyor. Korkusu kendi partisi(nden)dir ve iktidar nimetlerini (parasal olarak) kaybetmedir. Oysa AKP’den daha usta er mi var? Parlamentonun nerdeyse tüm sandalyelerini almış durumdadır. Yine de demokrasi ve insan hakları konusunda tek adım atmıyor. Kürt Sorunu’nu çözme konusunu Genelkurmay’a devretmiş. Yalandan bir sahiplenme durumu var! Tek uğraştığı şey ucube heykel, tv dizisi, içki yasağı, dekolte elbise, başörtü! Halkı kandırmaya yönelik KURNAZ ADAM taktikleri. Ve ben AKP’nin Ergenekon’a, Balyoz’a, Jitem’e, Hizbulkontra’ya karşı olduğunu da düşünmüyorum. Erdoğan-Büyükanıt gizli zirvesinden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda benzer bir zirve daha yapıldı: Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı bu gizli zirvede yeni uzlaşmalar sağlandığını düşünüyorum. Milli savunma Bakanı Vecdi Gönül Balyoz’da tutuklanan generallerin ve subayların açığa alınmayacağını söyledi. Bu yasal olmayan bir durumdur! Hükümet’in TSK’yle anlaştığını gösterir. Pavyona giden bir memuru bile açığa alan bu devlet, darbe’den yargılananları açığa almıyor. Mevcut oligarşik düzende olamayacak bu durum normalmiş gibi açıklanmaya çalışılıyor. Açığa alma tedbirmiş filan(!) Ah, ne kadar da demokratik bir ülkeymişiz, gözlerim yaşardı(!)

Benim anladığım, Başbakan ve AKP, Ergenekon ve Balyoz’un ortaya çıkarıldığına bile pişman(Ah ABD ah!)! Ya bir ikisi mahkûm edilsin de gerisi bırakılsın düşüncesinde: Yani TSK beraat etsin! Genelkurmay’ı bile Milli savunma Bakanlığı’na bağlayamayan bir hükümet bu! Din, iman, Kur’an, vatan, millet, Sakarya, Diyarbakır, rakı, heykel, Şivan Perwer edebiyatıyla eline geçirdiği kurnazlık fırsatını fütursuzca kullanıyor!

Görülmüştür ama çözülmemiştir(*)




SELMA AKKAYA / PARİS

Türkiye cezaevlerinde kalan tutsakların mektup ve resimleri ‘Görülmüştür’ adıyla Paris Kürdistan Sanat ve Kültür Akademisi’nde sergileniyor.

Renklerin, seslerin, görüşmenin, yazmanın yasak olduğu yasaklar silsilesini, üçlü protokolleri, gardiyanları, cezaevi müdürlerini ve daha burada sıralayamayacağımız onlarca rütbeliyi aşarak, ‘Görülmüştür’ damgasıyla 100 mahpus mektupları ve çizimleriyle Paris Kürdistan Sanat ve Kültür Akademisi’nin (KSKA) sergi salonuna konuk oldular. Mahpusların şairi Nazım Hikmet’in ve daha nicesinin dizeleriyle, umutla, aşkla, yakınmasız, geleceğe güvenle, dostluk ve yoldaşlıkla örülü mektuplar…

‘Görülmüştür’ sergisini görmek istiyenler Cumartesi günü KSKA sergi salonunu doldurdu. Birçoğu eski mahpus ya da mahpus olmaktansa Avrupa’da firari olmayı seçmiş izleyiciler, sergi salonunun açılmasıyla içeri giriyorlar. Gözler etrafı izlerken bir yanı mahçupluk kaplamış; geride bırakılanlara bakıyor. Mehmet Ülker, KSKA adına açılış konuşmasını yapıyor: ‘’Umutları umudumuzdur’’ diyerek… Mersin İnsan Hakları Cezaevi Komisyonu Başkanı Adil Okay’ın bu çalışmasının tutsakların sesini duyurması bakımından önemine vurgu yaparak, Türkiye ve Kürdistan’da cezaevlerinde bulunan tutukluların yanlarında olduklarını vurguluyor.

‘Balon adaleti gevşetir’

Ardından serginin öncüsü Adil Okay söz alıyor. Adil Okay serginin ilk oluşum sürecini anlatıyor. Ardından tutsakların yaşadığı onlarca problemden bazı başlıkları sıralıyor;
” Kızım Öykü cezaevlerinde tutsaklara balonlar gönderdi. Bazı cezaevlerinde balonlar içeri alınırken bazılarında alınmayarak iade edildi. Bakanlığa yaptığımız başvuru ve Akın Birdal’ın Meclis’te gündemleştirmesinin ardından Adalet Bakanlığı tarafından bize şöyle bir yanıt verildi: ‘Balon adaleti gevşetir.’

Türk adaleti balonla gevşiyordu. Bunun üzerine cezaevinde tutuklu ve hükümlü bulunan arkadaşlar kızıma ve şahsıma sayısız mektup, desen ve çizim gönderdi. Ben de cezaevleri sorununu gündemleştirmek için bunları bir sergiye dönüştürdüm. Bugün buraya kadar taşıdık. Türkiye’de cezaevinde 120 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Bunların sağlık, hijyen, ekonomik, tecrit sorunları var. Örneğin 120 bin tutsağın 50 bini hala tutuklu. Ergenekon davasında yargılananların 5 ay tutuklu olması gündem oluyor. Oysaki 5 yıldır, 10 yıldır davası sonuçlanmayan siyasi tutuklular mevcut. Nuri Akalın adlı tutsak 11 yıldır yargılaması sürdüğü için AİHM’e açtığı tazminat davasını kazandı. Bu durumda olan binlerce tutuklu var. Örneğin Mersin gibi sıcak bir yerin cezaevinde banyo için haftada bir saat sıcak su veriliyor. Hükümlü olanların hücre kapıları günde bir saat açık oluyor. Eğer bir ceza almışsa 40 hafta boyunca görüş yasağı uygulanıyor. Üçlü protokol gereği hasta tutsaklar doktor yanına yalnız çıkamıyor. Jandarma eşliğinde götürülüyorlar. Bunu tutuklular ret ediyor… ”

Tutsaklara ait mektup ve çizimler…

Adil Okay’ın çarpıcı başlıklarla ifade ettiği cezaevi sorunları istatistiklerle ifade edilemeyecek insanlık dışı uygulamaları resmediyor. Ardından sergiye katılan konuklar salonu dolaşıyorlar. Kimisi tanıdık bir isim arama telaşında, kimisi ilk defa duyduğu sorunlar karşısında şaşkın. Duvarlarda Deniz Tepeli, Nuri Özen, Sedat Ok, Nuray Epli, Barış Açıkel… ve daha burada sıralayamayacağımız tutsağa ait mektup ve çizimler insanın umudunun asla teslim alınamayacağını gösteriyor.

Bir tutsak çıktığında ilk işinin doyasıya göğün mavisini izlemek olduğundan bahsederken, diğeri denize koşuyor, bir diğeri dağları özlüyor; bir diğeri avaz avaz yıllardır biriktirdiği sesiyle bağırmak istediğini, bir diğeri zaferi görmek istediğini belirtiyor. ‘’Onurlu güzel geleceklerin biziz habercileri. Bir halk bağrında inci gibi zaferi büyüterek gelişiyor’’ diyen Hüseyin Uzunay, Tekirdağ F tipi cezaevinden yazmış; umutları ve özlemleri böyle ifade etmiş.

Tutsakların adresleri bir sepetin içerisinde sergi salonunda sergiyi izlemeye gelenlere açılmış. Kimileri tanıdık isimler bulma telaşıyla sepette bulunan adres pusulasını karıştırırken, kimileri ise ilk defa mektup yazacakları için heyecan içerisinde kura çeker gibi adres çekiyor. Ziyaretçi defterine tutsaklar için cümleler yazılıyor. Aynı anda yan salonda ARJIN Öğrenci Gençlik Derneği kuruluşlarının ikinci yılını kutluyorlar. Sinevizyon ekranında gözaltına alınan Kürt gençlerinin ve kolu kırılan çocukların görüntüleri geçiyor. Kürtçe ezgiler mektuplara, mektuplardaki umut ve geleceğe inanç; gençlerin salondaki konuşmasına karışıyor. KSKA binasında ‘Görülmüştür’ damgası yiyen tutsak mektupları ve resimleri sergisi tüm bu tabloyla bir kez daha şunu hatırlatıyor: Görülmüştür ama çözülmemiştir!


17 Şubat 2011 Perşembe

DOKUZ KÖYDEN KOVULDUM






Pınar Selek’in suçlandığı dava haksızdı. Mahkeme beraat karında ısrar ederek doğrusunu yaptı. Mısır Çarşı’sında bir gaz sızıntısından kaynaklanan patlama terör eylemi gibi gösterildi. Bilirkişi raporları bu yöndeydi. Bir itirafçının-ki kendisi de beraat etmişti!-polisteki ifadesine dayalı bu suçlamayı hukuk devletinde resmileştirecek bir otorite yoktur. Ve bu nedenledir ki iddia hiçbir delile dayanmadığından Selek (üçüncü defa) beraat etmiştir. Ancak Pınar Selek, uğradığı bu haksızlık bahane edilerek nerdeyse tanrısallık katına çıkartıldı. Bu yanlıştı(r). Çünkü bu ilkede birçok insan ya da gariban haksızlığa uğradı, yıllarca haksız yere yattı. Onlara gösterilmeyen bu sahiplenme Selek’e yapıldı. Böylece tanrısallık katına çıkardığımız bu tip insanları sonra başımıza yönetici yapıyoruz. Önce bunları milletvekili yapıyoruz. Bu bir fetişizmdir, tanrısallaştırmaktır. Bana öyle geliyor ki sahiplenilerek tanrısallaştırılanlardan olmak için burjuva olmak gerekir. Fakir fukara edebiyatı, kardeş, arkadaş, yoldaş dayanışması bir maske(leme)dir.

CHP’li Süheyl Batum’un askere “kâğıttan kaplan” demesi tartışmalara neden oldu. Batum-sanki-askere darbe bile yapamadınız der gibi konuştu. Ya da buna yakın anlam vardı. Yanlış bir talep ve sitemdi. Kabul edilemez! Tabii ki asker halkın gücü karşısında kâğıttan kaplandır. Ama Batum bu anlamda kullanmadığı için haksızdır. Süheyl Batum-Habertürk’te (9 Ocak)-Mümtaz’er Türköne’nin yanıtları karşısında madara oldu. Bir anayasa hukuku profesörü öğrencilerine verdiği teoriye paralel pratiklerde bulunur. Uygulamaları teorisine uygun olmalı. Oysa Batum demagojiye sarılarak sıyrılmak istiyor. Mümtaz’er Türköne ise teori ve pratiğinde demokrat, aydın ve tutarlı bir yol izliyor. Doğruları söyleyerek aydınlatıcı görevini yapıyor. Bir iki söz de biz söyleyelim: Ordu bugüne dek iç isyanları bastıracak şekilde organize edilmiş ve eğitilmiştir. Bir polis gücü gibidir. JİTEM, kontrgerilla, ERGENEKON, Hizbulkontra gibi örgütlenmelerle belki Kürtleri çukurlara gömebilirler. Ama ordu bu haliyle (dış) düşmana karşı başarılı olabilir mi? (Bülent Arınç, Allah korusun! demişti.) Ben bu konuda emin değilim.

Ankara OSTİM’deki patlamaların yaptığı bomba tesiri henüz konuşuluyorken Diyarbakır’da bir akaryakıt istasyonunda patlama oldu. Gaz sıkışmalarının yaptığı maddi ve manevi tahribat (ve insan ölümleri) kentlerimizin-başkent dâhil!-nasıl bir imar bozukluğunun içinde olduğunu gösterdi. OSTİM’de nerdeyse bitişik nizam şeklinde olan (yan yana) fabrikalar (imalathaneler) birer bomba gibi birbirini tehdit etmektedirler. Böylesi bir konuşlandırma hangi teknik düşünceye göre yapıldı? Diyarbakır (Büyükşehir) Belediye Başkanı Osman Baydemir de böylesi bir konuşlandırmadan rahatsız. Bırakınız şehir dışındaki akaryakıt istasyonlarının birbirine yakınlığını, şehir içinde bazen bazıları birbirine 5-10 metre yakınlıkta bulunmaktadırlar. İmar Yasası ve mevzuatlarına aykırı bu konuşlandırmalar-ülkenin tüm kentlerinde bu böyledir-mutlaka Avrupa kriterleri düzeyine getirilmelidir.

“Karavil Group” Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi’nde maliyeti 25 milyon Euro olan bir entegre tesis yaptı. Grup Başkanı Abdulkadir Karavil’in basın toplantısına katıldım. Alçı ve alçıdan yapılmış bazı yapı malzemelerini üreten bu tesis Avrupa’nın en büyüğü olması yanı sıra da dünyada beşinci sırayı alıyor. Ancak tuhaftır ki Diyarbakır’ın bir semtinden daha fazla doğalgaz yakacak olan bu tesise, birkaç kilometre yakınına kadar gelmiş olmasına karşın doğalgaz hattı çekilememektedir. Bugüne dek tüm girişimleri (bu işi kendileri de yapmak dâhil) karşılıksız kalmıştır. “Devletin bir kuruşluk finansını, kredisini kullanmadık. Kendi paramızla yaptık. Doğalgazdan yararlanmamamız maliyetlere %30’luk gibi bir artış yansıtmaktadır. Adımızın pahalıcıya çıkmasından korkarım. Bu şartlar altında bize en yakın İran’la rekabet etmemiz olanaksızdır. Böyle giderse makineleri söküp başka bir ile gideriz.” dedi Abdulkadir Karavil. Doğuya, Güneydoğuya işadamlarını yatırıma çağıran Hükümetimizin bir Diyarbakırlı işadamının nerdeyse kaçacak olmasının farkında olup olmadığını bilmiyorum. Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesinin yolları, çevreyolları,-nakliye için-tren rayı, altyapısı yapılmamıştır. Altyapısı yapılmamış bir kente siz yatırım yapın diyorsunuz? Bin kişi çalıştırabilecek ve 75 bin metrekare kapalı alana sahip bu tesise bile yardımcı olmuyorsunuz! Beni bu konuyu yazmaya iten en önemli neden Abdulkadir Karavil’in şu sözleriydi: “Bugüne kadar bu bölgede yaptığım hiçbir faaliyette, çatışmalardan kaynaklanan (tehdit gibi) herhangi bir olumsuzlukla karşılaşmadım. Niyetiniz üretim ve iyi niyetse kimse bir şey demiyor. Diyarbakır’ın makûs talihini kırmak istiyoruz. Bende olan komşumda olmazsa sevinmem. Paylaşımı seviyorum. Üretimden kazanılanı işçilerimle bölüşmek isterim, onlar da kazansın.” Diyarbakır’a yatırım bekleyen Diyarbakır Valisi, Belediye Başkanı ve milletvekillerinin bu konuyla ilgilenmeleri gerekir. Altyapısı tamamlanmamış bir organize sanayi bölgesine yatırımcı bekleyemezsiniz. Bu nedenle en kısa sürede altyapı projeleri kaynaklandırılarak bitirilmelidir.

Bu ülkede Mısır Çarşısı’ndan OSTİM’e, Diyarbakır’a ulaşan bir gaz sızıntısı ve patlamalar var. Ve Diyarbakır’da olduğu halde Karavil Group’a ulaşmayan bir doğalgaz var. Diyarbakır’da olduğu halde Organize Sanayi Bölgesi’ne gelmeyen bir tren yolu var. Bu ülkede aş, iş, yoksulluk sorunu var! Bu ülkede bir yatırım sorunu var. Adalet ve eşitlik sorunu var. Anayasa sorunu var. Bu ülkede bir Kürt sorunu var. Nedense bunları çözmek için kâğıttan hedeflerimiz ve yöntemlerimiz var. Ama bizim kaçacak başka da bir köyümüz yok!

METİN CAN VE HASAN KAYA ANISINA‏




Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Elazığ İHD Şube Başkanı Av. Metin Can ve can dostu Dr. Hasan Kaya'nın bilinen güçler tarafından 21 Şubat 1993 yılında kaçırıldıktan 5 gün sonra Dersim’in merkez sınırları içerisinde bulunan Dinar köprüsü altında işkenceyle katlettiler. Bu insanlık dışı katliamı unutmak mümkün değildir.
27 Şubat 1993 yılında Elazığ’da yapılan cenaze töreninde Dersim ve Palu halkının çığlıkları hala kulaklarımda çınlanıyor. O tarihte Eğit-Sen (şimdiki EğitimSen) Elazığ şube yönetim kurulundaydım. Sevgili Av. Metin Can ve can dostu Dr. Hasan Kaya ile daha yeni tanışmıştım. O pırıl pırıl genç ve onurlu insanların yüzleri hep gözlerimin önündedir. Bu onurlu canlarımızı unutmak mümkün mü?
Her yıl olduğu gibi bu yıl da katledilişlerinin 18.yılında İHD Elazığ Şubesi tarafından 27 Şubat günü mezarı başında bir anma töreni yapılacağını Dernek Başkanı Sayın Nafiz Koç’tan öğrenmiş bulunmaktayım.
Devlet destekli bilinen güçler tarafından Sevgili Metin ve Hasan gibi binlerce onurlu insanlarımızı işkence tezgâhlarında katlettiler. Binlercesinin cenazeleri bile şu ana kadar kayıptır. İşte bu katliamlar ve kayıplar sonucunda; binlerce şehit ve kayıp anaları ile onların yakınları ve sevenleri bir araya gelerek seslerini Dünya'ya duyurmak için Cumartesi Anneleri ismiyle örgütlendiler. Uzun yıllardır onurluca direniyorlar ve sonuç alınıncaya kadar direnmeye devam edeceklerdir. İstanbul’un çok uzağında olduğum için ne yazık ki bu onurlu anaların eylemine katılamıyorum. Ancak, yüreğim hep onlarla birliktedir.
Elazığ Eğitim-Sen Şube Yönetim Kurulu’nda birlikte çalıştığım meslektaşım rahmetli Mehmet Artan’ın (Mehmet Hoca) bir tarafı Paluluydu. Sanırım bir tarafı da Bingöllüydü. O aynı zamanda kendini bir Dersimli olarak da görüyordu. Devletin ağır baskısı sonucunda öğretmenlik görevinden istifa etmiş ve Elazığ-Diyarbakır karayolu üzerinde bulunan bir tavuk çiftliğinde çalışmak zorunda kalmıştı. Merhum Mehmet Artan Hoca’yı tanıdığım sürece İHD, Eğit-Sen, Eğitimsen, HADEP gibi demokratik kitle örgütleri içerisinde hep ön saflarda yer aldı. Bölge insanımızın düzenledikleri düğün, mevlit, sünnet ve benzeri etkinliklere de sürekli katılırdı. Bu arkadaşımıza da “Suçu ve suçluyu övmek”, “Terör örgütünü övmek” gibi çağ dışı gerekçelerle cezalar verildi. Sevgili Mehmet Hoca geçen yıl tutsak olduğu Elazığ’daki zindanda kitap okuduğu bir sırada kalp krizinden hayatını kaybetti.
Bingöl İHD kurucusu ve eski başkanı rahmetli Rıdvan Kızgın’ı hiç görmedim. Ancak, O da Mehmet Artan Hoca gibi aynı gerekçelerle cezaevine konuldu ve zindan koşullarına dayanmaya çalıştı. Ne acıdır ki tahliyesinden çok kısa bir süre sonra daha ilk makalesini yazmaya çalışırken o da hayatını kaybetti.
Türkiye hukuk(suzluk) sistemi yakınlarını kaybedenleri korumadığı gibi maalesef failleri savundu. Bu hukuk(suzluk) sistemi “suçu ve suçluyu övmek”, “Terör örgütünü övmek” iddialarıyla Demokles’in kılıcı gibi hala boynumuzun üstünden bir türlü kaldırılmıyor, daha doğrusu kaldırılmak istenmiyor.
Mazlum Doğan’ı, Pirim Seyit Rıza’yı, İbrahim Kaypakkaya’yı, hatta Ahmet Kaya’yı övmek Türkiye hukuk(suzluk)u tarafından hala suç sayılmaktadır.
Devlet destekli bilinen güçlerce katledilen Sevgili avukat Metin Can’ı ve can dostu Sevgili Doktor Hasan Kaya’yı övdüğüm için Tunceli Cumhuriyet Savcılığı hakkımda “suçu ve suçluyu övme” gibi çağ dışı bir iddiayla 7. dava için yeni bir iddianame daha hazırlayabilir. Daha önce de sanatçılarımız Pınar Sağ’a, Ferhat Tunç’a ve Mehmet Özcan’a aynı savcılık tarafından davalar açılmış ve bu davalar maalesef cezalarla sonuçlanmıştır.
Devletin tüm bu hukuksuzluğuna rağmen demokrasi ve özgürlük mücadelemizde bir milim bile geri adım atılmamıştır. Tam tersine daha da bilenmişizdir.
İsimlerini bu makaleye sığdıramayacağım kadar onlarca İHD savunucusu ya devlet destekli kontralarca katledilmiş, ya da devletin verdiği cezalardan dolayı zindanlarda hayatını kaybetmişlerdir. Onları unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız.
“Cumartesi Anneleri”nin yıllardır sürdürdüğü direnişin sonucunda TBMM’de kurulacak olan “Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu”nu Sevgili Metin’in ve Hasan’ın cinayetini de aydınlatabilecek mi? Pek umutlu değilim. Yine de bu tür araştırma komisyonlarının kurulmasından yanayım.
Her yıl 21 Şubat günü anma etkinliğinin yapılması önemli ve anlamlı olup, ancak yeterli değildir. Yurt içinde ve dışında Dersim ismiyle kurulmuş olan onlarca dernek, vakıf ve benzeri kurumların da bu konuda girişimlerde bulunmaları gerekir. Hatta Paluların da mevcut kurulu dernek ve benzeri kurumları bu konuda duyarlılık göstermeleri gerekir. Ancak, ben bu güne kadar böyle bir etkinliğe rastlamadım.
Demokrasi ve özgürlük için can veren başta Sevgili Av. Metin Can ve can dostu Sevgili Dr. Hasan Kaya olmak üzere, bu uğurda hayatını kaybedenleri bir kez daha saygıyla anıyor, hatıraları önünde eğiliyorum.
Ayrıca, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Av. Metin Can ve can dostu Dr. Hasan Kaya’dan sonra mücadele bayrağını bu güne kadar dalgalandıran başta Elazığ İHD şube yöneticileri olmak üzere tüm İHD yöneticileri ile üyelerini kutlar, başarılarının devamını dilerim.

PARİS'TE GÖRÜLMÜŞTÜR- MAHPUS RESİMLERİ SERGİSİ AÇILIYOR...




Görülmüştür” adlı Mahpus Resimleri Sergisi, Mersin İHD ve Akdeniz Kent konseyi işbirliği ile 10–17 Aralık 2010 tarihlerinde, İçel Sanat Kulübü − Teoman Ünüsan Sergi salonunda sergilenmişti.

Adil Okay ve kızı Öykü Okay'a gelen resim, karikatür ve desenler ile yüzlerce mektup sergilenmişti.

Aynı sergi İHD Mersin subesi cabasıyla Fransa'ya taşındı. Görülmüştür sergisi, Akademiye Huner ü cand Kürdistan -Ahmet Kaya Kültür merkezi, Fransa Barış meclisi ve İHD Mersin Şubesi,işbirliği ile 19 Şubatta açılıyor.


Adres: Akademiye Huner ü cand Kürdistane- 16 Rue D'enghien 75010 Paris.

Sergiyi 26 Şubata kadar izleme olanagı var.

AKIN BİRDAL'IN MECLİSTE VERDİĞİ BİR SORU ÖNERGESİ

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
BDP sayı:324 Tarih: 16.03.2010

Aşağıdaki sorularımın, ADALAET Bakanı sayın Sadullah Ergin tarafından Anayasanın 98 ve İçtüzüğün 96. Maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim. 16.03.2010

AKIN BİRDAL
DİYARBAKIR MİLLETVEKİLİ
İMZA

İki yıl önce Adil ve Tülin (şahin) Okay adlı yurttaşlarımız, siyasi tutuklu ve hükümlülerle dayanışmak, duygularını paylaşmak amacıyla bir mektup kampanyası başlatmış ve ilerleyen aylarda bu paylaşıma kızları Öykü’yü dahil etmişlerdir. O günden bugüne Yazar Adil OKAY’ın beş yaşındaki kızı Öykü de politik tutuklularla mektuplaşmıştır. Öykü balonlarla oynamayı çok sevdiği için son yolladığı mektupların içine hediye balonlar yerleştirmiştir. Fakat bu hediye balonlar Bingöl, Gaziantep, Adıyaman cezaevlerinde sahiplerine ulaşırken; Muş, İzmir, Kocaeli, Burdur, Siirt, Tekirdağ, Ankara Sincan ve Bolu cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülere verilmemiştir.

Kimi cezaevi yönetimi, güvenlik gerekçesiyle balonları vermediklerini açıklarken, kimi cezaevi yönetimi de tehlikeli, sakıncalı bulduğu için balonları sahiplerine vermemiştir. Bazı cezaevleri ise açıklama dahi yapmaksızın balonlara el koymuştur. Küçük bir çocuğun küçük sevinçler yaratmak adına gönderdiği balonların sahiplerine verilmemesi, cezaevinde yaşayan tutukluların hayatla olan bağlarına bir engel daha yaratmaktan öteye geçmeyen keyfi bir uygulama teşkil etmektedir. En masumane en çocukça oyuncak olan balon, en nihayetinde cezaevlerine sokulmayacak yasak eşyalar arasında değildir. Cezaevi yönetimlerinin Cezaevleri Mevzuatına ve yine uluslar arası cezaevi standartlarına aykırı olarak aldıkları bu keyfi kararlar; tutuklu ve hükümlülerin dışarı ile olan bağlarını zayıflatmakta ve onları soyutlamaktadır.

Bu gerekçe çerçevesinde;

1−Bazı cezaevlerinde balonlar gönderilenlere teslim edilirken, diğer cezaevlerinde verilmemesinin bedenleri nelerdir. Hangi yönetmeliğe dayanmaktadır.

2− Balonların tutuklu ve hükümlülere verilmesinin ne gibi sakıncaları vardır.

3− Sahiplerine verilmeyen balonlar neden geri iade edilmemiştir. Sahiplerine verilmeyen ve iade edilmeyen balonlar nerededir.

4− Küçük bir kız çocuğunun ve sosyal hayata kazandırılacakları söylenen tutuklu ve hükümlülerin moral değerleri bu tür uygulamalarla mı sağlanacaktır.

5− Cezaevi yönetimlerinin mevzuata aykırı ve keyfi kararlar almalarının nedeni nedir. Bu olumsuzluğun giderilmesi için Bakanlık olarak bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz.

AKIN BİRDAL

http://www.adilokay.com/

5 Şubat 2011 Cumartesi

SINIF KİMLİK VE DİL(*)




Sözlerime son yıllarda sol içerisindeki ayrışmanın merkezi görünen bir ikilemi hatırlatarak başlamak istiyorum: ‘Ya sınıf ya etnisite’. Sol adına hareket eden bir grup doğmatik bir söylem ile ‘emek−sınıf’ seçeneğinde kilitlenmiştir. Bu grup için ötekiler, Kürt sorunu, Ermeni meselesi, anadilde eğitim hakkı, kadın sorunu, aleviler üzerindeki baskılar ve bunlara karşı çıkış tali sorunlardır. Onlara göre ‘kimlik−kültür tartışmaları’ kimi zaman sınıf mücadelesinin önünü kesmek ve egemenlerin gündem değiştirmek için pompaladığı yapay postmodern meseleler ve taleplerdir. Solun değişmez ve kapitalizm var olduğu sürece değişmeyecek ilkesi olan sınıf mücadelesi üzerindeki bu aşırı vurgu, kültürel ve etnik çeşitliliği yok sayan bir ulusalcılığa giden yoldur. Bu kesim solun en önemli parametrelerinden birini: ‘Mazlum halkların ve ezilenlerin safında yer alma gerekliliğini’ yok sayarlar. Felluce direnişini, Filistin halkını, Latin Amerika gerilla hareketlerini desteklerken, yanı başlarındaki Kürt sorununda susarlar.

Bu kesime genel olarak ‘ulusal sol’ denmektedir.

Diğer yandan sınıfları, sınıf mücadelesini yok sayan, özgürlüğün ‘etnik kimlik, dil, kültür, mezhep ve cinsler’ üzerindeki baskıların azalması − kalkması ile sağlanacağını savunan bir grup da başka bir açmaz içersindedir. Bu kesim de sol adına neo−liberalizme yani daha açık bir deyişle kapitalizme sempatiyle bakılmasına neden oluyor. Zira bu ikinci kesime göre sınıflar, sınıflar mücadelesi, ‘Sosyalizm − komünizm – devrim’ gibi kavramlar tarihe karışmıştır. Büyük söyleyişlerin − ideolojilerin sonu gelmiştir. Dolayısıyla kapitalizm düzeltilip insanlara özgürlük ve mutluluk verebilir. Oysa hayat bu kesimi de her gün yalanlamaktadır. Kapitalizmin ürettiği işsizlik, açlık, ekolojik felaketler, savaşlar, eşitsizlik dünyanın her yerinde devam etmektedir. Emek cephesinin bileşenleri belki değişmiş ve genişlemiştir ama yok olmamıştır. Dünyada gelişen teknolojiye, bilişim sektörüne, ‘robotlara’ rağmen üretimi halen insanlar −kimilerine göre eskimiş denilen terimle emekçiler− yapmaktadır. Keza Türkiye’de tekel direnişi, Fransa’da milyonlarca emekçinin, emekli haklarını korumak için hayatı−üretimi durdurması, sınıf mücadelesini bu kesime yeniden hatırlatmıştır.

Bu kesime de ‘liberal sol’ denmektedir.

Her iki kesim de genel doğruları ard arda sıralayıp, çok cesur ve kimi zaman bizim de altına imza atabileceğimiz yazılar yayınlarlar. Zaman zaman aynı nümayişte, aynı sloganlarla yan yana geliriz. Ancak iki kesim arasındaki ayrışmanın giderek derinleştiği açıktır. Son söyleyeceğimi baştan da söyleyecek olursam bu iki politika da özgürlük ve eşitlik yolunda tek başına yetersizdir. “Eşitlikçi özgürlük/ özgürlükçü eşitlik’ ütopyasından yan çizmenin neo−liberaller ile milliyetçiler arasındaki kaşıkçı dövüşüne teslim olmanın kolaycı yollarıdır.” [1]

1970’lerden bu güne, bu ikileme nasıl gelindi

Şimdi ya sınıf ya etnisite ikilemi nereden doğdu. Saflar nasıl bu denli ayrıştı. Bunu irdeleyelim.

Aslında ulusalcılığın − milliyetçiliğin sol üzerindeki etkisi 68 kuşağında da vardı. “68’lilerin kısmen Latin Amerika, kısmen 27 Mayıs’ın etkisiyle, kısmen de CHP’nin manipülasyonlarıyla ortaya çıkan milliyetçilikle barışıkları, 1971 darbesiyle, Ziverbey köşkü, Gayrettepe v.d. işkence tezgahlarında terk edilmişti.” Ordunun kılıcını hep solculara sapladığı geç de olsa anlaşılmıştı. 68’lilerin milliyetçilikle bir dönem barışıklığı değil, devrimciliği ve isyankarlığı miras kalmış ve 78 kuşağına muazzam bir umut ve inanç kaynağı oluşturmuştu. 1980 öncesi toplumda ve sol örgütlerde dayanışmacılığın, sorumluluk duygusunun, kamuculuğun, idealizmin, komün yaşamın hakim olduğunu söyleyebiliriz. “ 1970’li yıllarda yükselen emek mücadelesi karşısına çıkarılan devlet destekli faşist çetelere karşı mücadele, 70 li yılların sonuna damgasını vuracak ve bu ülke tarihinin en umut veren dönemi 12 Eylül faşist darbesiyle sona erecekti.

12 Eylül’ün tahribatı ağır oldu. Emek cephesi darbeden ve sosyalist blokun çözülme sürecine girmesinden sonra gerilemeye başladı. Böylelikle 12 Eylül öncesi sosyalizm okulunda öğrendiğimiz her şey terk edilmeye başlandı. Yani “hak verilmez alınır”, “DGM’yi ezdik sıra Mess’te”, “Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar her şey emeğin olacak”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç” sloganları unutuluşa terk edildi. 12 Eylül faşist cuntası insan canı almakla kalmadı, ahlakı da değiştirdi. Özal’la birlikte bir zamanlar toplumda yüz kızartıcı suç sayılan rüşvet, yetim hakkı yeme v.d. normalleşti. Artık Ferhat’lar Şirin’lere veya devrime olan aşklarını parayla değiştirip, dağları delmek yerine bankaları delip hortumlamaya başladılar. Üstelik hiç ayıplanmadan. “”Yapana helal olsun”, “kafayı kullan köşeyi dön”, “gemisini kurtaran kaptan” söylemleri halk arasında ahlaksal çöküntünün parolası oldu. Her şey, insan, sanat, sanatçı, folklorik değerler hatta özel hayat piyasalaştı. ‘Vur patlasın, çal oynasın’ sanal görüntüleri arkasında gelir düzeyleri arasındaki uçurum derinleşti.

80’li yıllar bunları getirip yerleştirdi.

Solun parametreleri ve Kürt sorunu

İşte bu dağınıklığa, fiziki yenilgiye ilk başkaldıran Kürtler oldu. Türkiye solunda erozyon, yenilgi travması, savrulma devam ederken Kürt özgürlük hareketi toparlandı.

Bir solcunun, sonuç ne olursa olsun, kendi sahip olduğu tüm hakların ‘ötekiler’de de olması için mücadele etmesi gerekir. Bu egemen dillerin, dinlerin, mezheplerin ve cinslerin egemenliğine karşı ötekilerin hakkı için mücadele anlamına gelir. “Kürtlere anadilde eğitim hakkı vermeyelim bu bölünmeye kadar gider”, demek, kadınlara boşanma hakkı vermeyelim aksi halde boşanmalar çoğalır, işçilere grev hakkı vermeyelim aksi takdire grev yaparlar, zencilere eşit yurttaşlık hakkı vermeyelim, köleliği kaldırmayalım aksi takdirde şehir otobüslerinde ayakta durmak zorunda kalırız, bedava işgücünü kaybederiz demekle eşdeğerde yani değersizliktedir. İşte burada söylenen, ‘tamam ama’ların kıymeti harbiyesi yoktur. Artık Kürtler, kadınlar, Aleviler, eşcinseller, ötekiler, ‘en azından Türk, erkek ve Sünni kökenli yurttaşların var olan tüm haklarına sahip olmak istiyorlar.

Bir solcunun bu hak mücadelesine, ‘bölünme, emperyalizmin oyunu, yeniden cemaatleşme, neo−liberalizmin sınıf mücadelesini zayıflatmak için halklara sunduğu sanal özgürlükler vb.’ argümanlarla karşı çıkıp, ırkçı−milliyetçi cepheye katılması nasıl açıklanabilir. Velev ki bu argümanların bir bölümü doğrudur. Velev ki, Arundhati Roy’un dediği gibi sivil toplum örgütleri emperyalizmin Truva atlarıdır. Sonuç ne olursa olsun bu hak taleplerini içini doldurarak, anti−kapitalist mücadeleye bağlamaya çalışarak savunmak, sosyalistlerin ödevleri arasında olmalıdır. Ancak her daim şunun altını çizmek ve nerede, nasıl durduğumuzu anlatmak gerekir: Bu özgürlükler, kimlik tanımları, ekonomik özgürlükle – eşitlikle birleşmez ve desteklenmezse yetersiz kalacaktır.

“Hiçbir kültürel grubun tecrit bir yaşam sürdürmediği, her bir topluluk için bir ya da daha fazla “öteki”nin varlığı, kültür bilimleriyle uğraşanlar açısından bir kaziyedir. Küreselleşme süreçlerinin farklı kültürlerin mensupları arasındaki doğrudan ya da dolaylı temas, ilişki ve bağıntılılıkları şimdiye dek görülmemiş ölçüde yoğunlaştırdığı da öyle…”[2]

Halkların kendi kaderini tayin hakkı ve anadilde eğitim

Kendi kaderini tayin ilk kez bir hak olarak 1966'daki Uluslar arası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nde kabul edildi. Ancak süreç içinde bu hak kadük kaldı. Gerek BM’nin, gerekse AB’nin yeni kararlarıyla bireysel haklara indirgendi.

“Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı" bir "bireysel hak"ka indirgendiğinde, ondan kaynaklanan ve (doğaları gereği ancak kolektif olarak uygulanabilecek) tüm haklar da "bireysel haklar"a irca edilebilmektedir. Böylelikle, BM bildirgelerinin kaleme alınışında, özellikle örgüt içerisinde neo-liberal söylemlerin hâkim hâle geldiği 1990'lı yıllarda belirginleşen bir dil değişikliği ortaya çıkar. Örneğin, BM Genel Kurulu'nun 18 Aralık 1992'de kabul ettiği 47/135 sayılı karar, "Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup KİŞİLERİN Hakları Bildirgesi"dir; grupların, kolektivitelerin değil... (…)“Aslına bakılırsa, AB’nin ne Kürtlere ne de bağımsızlık, hak ya da tanınma mücadelesi sürdüren başka bir halka kurumsal bir destek zemini sunmadaki açarsızlığı, kapitalist batının ‘halkların kaderini tayin hakkı’ ilkesini büyük ölçüde rafa kaldırmış olmasından kaynaklanmaktadır. (…)” [3]

Belém'de düzenlenen 2009 Dünya Sosyal Forumu, "kolektif haklar" sorununu gündemine almış ve bu konuda bir bildiri yayınlamıştır. "Kendini özdeşleştirdiği topluluk uygun tarzda tanınmadıkça kimsenin bireysel haklarını tam olarak hayata geçiremeyeceğinin vurgulandığı" bildiride kolektif hakların gerçeklenmesinin iktidar yapılarında köklü değişiklikleri gerektirdiği teslim ediliyor. Kültürel haklar, iktisadî ve toplumsal haklardan ayrı düşünülemezler; Bireylere değil, kolektivitelere taalluk ederler; Kolektivitenin kendi yazgısını tayin hakkına içkin, dolayısıyla da doğası gereği siyasaldırlar.

Liberal solcu’ olarak adlandırılan kesim, AB müktesebatının ve BM kararlarının çelişki ve eksikliklerini görmez, iyi yanlarını allayıp pullarlar. İspanya örneği çok verilir. Bir ATM’den bile 6 dille para çekilebildiğinden, azınlıkların bayramlarını özgürce kutladığından, kendi bayraklarını özgürce dalgalandırdığından söz ederler. Ama birçok Avrupa ülkesinin bu hakları bireysel haklara indirgeyip, kolektif hakları yok saydıklarını yazmazlar. Ana dilde eğitim hakkı için örnekleri sıralarken bu konudaki sosyalizmin başarısını, ‘uygar batı’dan çok daha önce eski SSCB’de halklara anadilde eğitim hakkının tanındığını, bu modeli ilk izleyenin ve uygulayanın da SSCB’den sonra Çin olduğunu ‘unuturlar’. Örnek vermek gerekirse: SSCB, 1930’larda halkların ana dilde eğitim hakkını tanımış, desteklemiş ve özerliği, ana dilde eğitimi anayasal güvenceye almıştır. Bu gün uygar− demokratik diye adlandırılan ve bir kesimin örnek aldığı Batı ve İskandinavya ülkeleri bu konuda çok geç kalmışlardır. Ve birçoğu bu gün halen eski SSCB’nden geridedir.

AB üyesi ülkelerde azınlık hakları ve ana dilde eğitim

Bu konuda birkaç örnek vermek yararlı olacaktır:

İsveç, ancak 1980 yılında Samilere anadilde eğitim hakkı tanıdı.

Belçika: Flaman bölgesinde yaşayan Valonlar, belediyelerde ve resmi dairelerde anadillerini kullanamıyor, televizyon yayınları, okul ve anadilde eğitim gibi konularda kültürel hak elde edemiyorlar. Belçika birlik üyesi olduğu halde 1 Kasım 1995 tarihli Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamamıştır.

Fransa’da tek resmi dil Fransızca olarak tanınıyor. Korsikaca, Galca, Breton ve Occitan dilleriyle eğitim veren okullar 1970’lerde kuruldu. Bu okulların masrafı yerel yönetimlere yüklendi. Fransa’da yaşayan 7 milyon yabancının hala ana dilde eğitim hakkı yok. Fransa, UAKÇS gibi, “Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı”nı da imzalamadığı gibi, ülkesinde ulusal azınlıkların olmadığını ileri sürmüştür. Sadece Korsika’ya –mecbur kaldığı için− özel hukuksal statü tanımıştır.

Kanada, 2000’de yerel halkların dillerinin yaşatılması için programlar hazırladı. British Columbia eyaleti 2002’den sonra Çince eğitim imkanı sağladı.

İspanya, 1978’den sonra yeni anayasasında, 1812 yılında özerklik verilen Franko zamanında tekrar Madrid’e bağlanan Bask, Katalan, Galiçya ve Endülüs bölgelerinde azınlıklara kendi dillerinde okullar kurma yetkisi verdi.

İtalya: “Bugün İtalya Cumhuriyeti’nde, devlet yapısı içinde, beşi özel ve geniş yetkilerle donatılmış yirmi bölge bulunuyor. Haziran 1946’da yapılan referandumla krallığa son verip cumhuriyeti kabul eden İtalya’da 1948’de yirmi “regione yani bölge” yaratıldı. Bunların tümüne özerklik tanındı. Bunlardan dördüne ise daha geniş özerklik tanındı. Bunlar şu “bölge”lerdir: Sicilya, Sardunya, Trentino-Alto-Adige-Südtirol (Trentino -Alto- Adige-Güney Tirol), Valle D’Aosta (Aosta vadisi). (…) İtalya’da resmî dil meselesinin çözümü de epeyce ders yüklü: Bölgelerin hemen hemen tümünde İtalyancanın yanında bir, bazen iki dil daha resmî dil olarak kabul edilmiştir…”[4]

Yunanistan: Bu ülke de Türkiye’den çok ileride sayılmaz. Toprakları üzerinde Batı Trakya Türkleri, Arnavutlar, Ulahlar ve Makedonlar gibi birçok azınlığı barındıran AB üyesi Yunanistan, azınlıkların varlığını reddetmektedir.

AB dışından bir örnek Bolivya: Anadilde eğitim hakkında rekor Bolivya’da. Bu ülkede tam 37 dil resmi dil olarak tanınıyor. Çift dilli eğitim Bolivya anayasasına 1994’teki eğitim reformuyla girmiş.

Bu tablo bize şunu çok açık olarak göstermektedir: 1960’lara kadar (bir iki istisna dışında) AB ülkelerinin halkların kendilerini anadilleriyle özgürce ifade etmeleri açısından köleci Apartheid yönetiminden çok farklı bir politikaları yoktu. İyi örnek olarak seçilen Avrupa ülkeleri, Sovyetlerden neredeyse yarım asır sonra bu hakları tanımışlardır. Kaldı ki Fransa, Belçika, Yunanistan hala geridedir. Fransa’da milyonlarca Arab asıllı göçmenin hala anadilde eğitim hakkı yoktur. UNİCEF’in 2009 tarihli araştırmasına göre dünyada okula gidemeyen 100 milyon çocuğun yüzde 50 ile yüzde 70 kadarı yaşadıkları ülkenin resmi dilinin dışında farklı bir dil konuşuyor.

Son söz olarak bu konuda önemli araştırmalar yapan, geçtiğimiz aylarda “Antropoloji Gözüyle Sınıf, Kültür; Kimlik” adlı Ütopya yayınlarından çıkan yeni kitabıyla ufkumuzu aydınlatan Sibel Özbudun’dan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. “Türkiye’nin farklılığı zenginlik sayan bir kardeşlik tasarımına ihtiyaç var. Tekel işçilerini, Ankara’da biber gazı yiyen ama direnen memurları, onurları için direnen Kürt Mülksüzleriyle kardeşleştirecek, birbirlerinin acısını ve talebini yüreğinde duyacak, şövenizm mikrobunu bertaraf edip ülkeyi herkesin anadilinde türkülerini söyleyeceği, eğitimini yapacağı, kendi kültürünü özgürce geliştirirken ötekilerden öğreneceği, özgür ve eşit bir kardeşlik sofrasına dönüştürecek bir tasarıma ihtiyaç var. bu tasarımın ilk taslağını sosyalistler atmıştır. Onu hayata geçirmek için öncelikle onlara görev düşmektedir. “

------------

Kaynakça:
“Anadili ve ikiyüzlülük”, Yeni Dünya İçin Çağrı, Kasım aralık 2010, sayı:148.
“Avrupa Irkçılığın Pençesinde”, Ülkede Özgür Gündem, 16 mayıs, 2006, s. 8.
“Avrupalı Müslümanlar Ayrımcılık Kurbanı”, Evrensel, 20 aralık 2006, 2.11.
“Dünyanın anadille imtihanı1, Radikal, 8 kasım 2010, s.14.
I. Buruma, “Belçika tüm kıtaya alarm veriyor”, The Guardian, 7.8. 2008.
M. Şehmus Güzel. İtalya’da özerklik/ Yerinden yönetim. Günlük. 23−24 Kasım 2010.
N. Gürbilek, “1980’lerin Kültürel İklimi”, 9/9/2008, Bianet.org.
Sibel Özbudun Antropoloji gözüyle Sınıf, Kültür, Kimlik. Ütopya yayınları. Ankara. 2010

---------------

[1] Antropoloji gözüyle Sınıf, Kültür, Kimlik. Sibel Özbudun. Ütopya yayınları. Ankara. 2010
[2] A.g.e.
[3] A.g.e.
[4] M. Şehmus Güzel. İtalya’da özerklik/ Yerinden yönetim. Günlük. 23−24 Kasım 2010.

(*)Güney dergisinin İskenderun da organize ettiği panelde sunduğum tebliğ.
http://www.adilokay.com/

ŞAKA GİBİ BİR ŞEY!




26 Ocak 2011 günü-havuç toplamaya giden-(Mardin) Mazıdağlı on bir mevsimlik işçinin Ankara-Beypazarı’nda trafik kazasında ölmeleri hiç ses getirmedi. Daha önce de yoksul Kürt köylülerinin-mevsimlik çalışma için-yollarda trafik kazalarıyla ölümleri olmuştu. Bunlardan biri de 7 Ağustos 2007’de Sivas-Kangal’da olmuştu. Giresun’a fındık toplamak için gitmekte olan bir dolmuşa sıkıştırılmış Adıyamanlı 24 mevsimlik işçi araçlarının bir kamyonla çarpışması sonucu ölmüşlerdi. Yoksul Kürt köylüleri ancak bu tür trafik kazalarıyla televizyonlara haber olmaktalar. Kürt sorununa kafa yoranların olayın salt siyasi yönüyle ilgilenip sosyal ve ekonomik yönünü atlamaları oldukça düşündürücüdür. Eğer insanlar yoksul olarak yaşayacaklarsa, bir santimetrekare toprakları dahi olmayacaksa ha bu sistemde ha demokratik açılımlı sistemde yaşamalarının ne farkı olabilir? Eğer yoksulluktan mevsimlik işçi olabilmek için yollarda öleceklerse, bu insanların Türk ya da Kürt olmalarının da bir anlamı yok!

Bu acıklı olaydan sonra-gündem gereği!-gülümsemeli birkaç olaya geçmek zorunda kalacağım için üzgünüm. Şu ülkenin yazgısına bakın. İki başbakan adayının birbirine taktıkları isme bakın hele: “Kaynak Kemal!” “Oynak Recep!” Şaka gibi… Öyle bir ülke düşünün ki başbakan adaylarının ortalığa düşen adları Kaynak Kemal’le Oynak Recep olsun. Böylesi bir ülkenin geleceği, çoluğu çocuğu, yarınları, hayalleri, umutları olumlu olabilir mi? Böylesi iki isim ne tür bir ülkeye(!) başbakan olabilirler? Böylesi bir ülkenin yönetim biçimi demokrasi olabilir mi? Böyle bir ülke dünyada var mıdır acaba?

Diyarbakır’da bilbordların büyük çoğunluğuna BBP’nin afişleri asıldı. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’le merkez ilçe belediye başkanlarının BBP ile böylesi bir dayanışması oldukça ilginçti. AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye hatta BDP’ye böylesi çok sayıda bilbord tahsis etmeyenlerin BBP’ye bu olanağı sunmasını tuhaf karşıladım. Şaka gibiydi(!) BBP bu afişlerinde “her evden bir oy” istiyor. Bu ülkede tam demokrasi olacaksa tüm siyasi partilerin her yerde eşit olanaklarda propaganda yapmaları sağlanmalıdır. Bu yönüyle bilbordlardan BBP’nin de yararlanması doğru bir uygulamadır. Bu bilbord tahsisini yazmamın nedeni bu uygulamanın bugüne dek başka siyasi partilere verilmemesidir. Acaba BBP büyük para basarak mı kiraladı? Yine de Osman Baydemir ve ilçe belediye başkanları herkesi şaşırtarak büyük sükse yaptılar diye düşünüyorum.

BBP için bilbord reklamı gibi sevinçli olmayan başka bir durumuna üzülerek girmek istiyorum. Soruşturmalar (mahkemeler) pek bu yöne gitmese de (Trabzon) Rahip Santoro, (Malatya-Zirve Yayınevi) Misyoner ve Hrant Dink cinayetlerinde BBP’nin rolü insanların gözünden kaçmadı. Soruşturmanın seyrine rağmen Büyük Abi Erhan Tuncer, Yasin Hayal ve Ogün Samast’ın üzerinde BBP’nin gölgesi silinmedi. Bu ülkede soruşturmalar ve kapa(t)ma davaları sanki artık Kürt sorununu çözmeye çalışan partiler için geçerlidir. Biz demokratik çoğunluktan yanayız ve demokratik siyaseti kullanan partilerin faaliyetine karşı çıkmayız. Sanatçıların gösterilerini basmaya çalışan, sanatçıları tehdit eden, şarap içilen yeri yıkıp dökmek isteyen faaliyetleri demokratik siyaset olarak algılamamız da düşünülemez.

Siyasi partilerden söz etmişken, çok partili dönemin ilk yıllarına dönelim: 1945-1950 yılları arasında yirmiden fazla siyasi parti kuruldu. Bunlardan biri “sosyalizm” sözünü eden Sosyal Adalet Partisi’dir(SAP). SAP kendini şöyle tanımlar: “(…)Sınıf kavgasına taraftar değiliz. İnsanların anadan maddi ve manevi bünye bakımından eşit doğmadıkları hakikat iken, sınıfların mevcudiyetini de inkâr etmek mümkün değildir. Ve cemiyetler sınıfsız olamazlar. Bu itibarla partimizin siyasi rengi, tozpembe olup, kırmızı veya kızıl değildir.” Şaka gibi bir laf, değil mi ya? Partileri pembe bile değil, pembeden öte açık bir renk, tozpembe! Nasıl bir sosyalistlikse?

O dönemde kurulan diğer bir parti de Ergenekon Köylü ve İşçi Partisi’dir(EKİP). Bu parti Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığını tek makamda birleştirmeyi planlar. (Ne tuhaf, Recep Tayyip Erdoğan da o dönemin Ergenekon’u gibi düşünüyor.) EKİP’in tüzüğünden okuyalım: “(…)Ergenekon,(…)Türk köylüsünü faşist ve kör bir milliyetçilik ile, gücü yetmez boş emeller peşinde sınırlara koşturup, büyük komşumuz Rusya’ya karşı Turancılık yaparak, onları bel kemiğinden kopartmak heyulası ile gocundurup kırdırmayı da, cinayetlerin en hayâsızı sayacak kadar hakikatin âşığıdır.(…)” Bugünkü Ergenekon’la o dönemin Ergenekon’unu kıyaslayalım: TİT, derin devlet, JİTEM, itirafçı, Hizbulkontra taktikleri o günkü Ergenekon’da yok! Şaka gibi, değil mi?

O dönemin bir diğer partisi Arıtma Koruma Partisi’dir(AKP). O günkü AKP’nin tüzüğünden okuyalım: “(…)Din hürriyetini insanlığın mukaddes hakkı ve gidiş yolu, hangi yönden olursa olsun da, ruh eğitiminin iyi bir vasıtası olarak kabul eylediğimizi açıklıyoruz.(…)” O dönemin AKP’si üniversite özerkliğini de talep ediyor(du). O günkü AKP ile bugünkü AKP arasında bir benzerlik görülüyor. Şaka gibi, değil mi ya? Ama sıkı durun, o dönemin tüm siyasi partilerin programlarında ortak bir nokta var(dı): “Dilencilikle mücadele etmek!” Bu yönüyle bizim AKP onlardan biraz farklı duruyor, değil mi?

Aslında bugün canım biraz şaka yapmak istedi: Şaka gibi yani! İsteyen bu yazımı (söylediklerimi) geçerli saymayabilir.

29 Ocak 2011 Cumartesi

DKÖ’LERİN GÜCÜ


Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


Demokratik Kitle Örgütleri (DTK) demokrasi ve hukuk alanında verilen mücadelede azımsanmayacak kadar bir öneme sahiptirler. Siyasal, sınıfsal, sosyal, kültürel, sanatsal ve benzeri amaçlarla kurulan birçok dernek, sendika ve siyasi partilerin demokrasi mücadelesindeki rolleri inkâr edilemez bir gerçektir.

Yıllardır Demokratik Kitle Örgütleri (DKÖ) içinde emek-barış-özgürlük çerçevesinde evrensel demokrasinin tesisi için “karınca kararınca” mücadele vermeye çalışıyorum. Tabiî ki, bu mücadele yasal ve meşru alanlarda yapılmaktadır.

TKP-TİP savunuculuğu, Tüm-Der, Eğit-Sen, Eğitimsen, bazı Alevi-Bektaşi dernekleri, Emekli Sen, SHP-DEHAP gibi birçok demokratik kitle örgütleri içinde bulundum. Bu kapsamda birçok DKÖ’nün üyesiydim. Bazılarında hala üyeliğim devam etmektedir.

DKÖ’ler çoğaldıkça sanki daha az kitselleşiyor. Yıllarca Basın toplantılarına katıldım. Benim gözlemlediğim kadarıyla, basın toplantısı yapılmadan önce konunun önemine göre o yerleşim birimindeki tüm DKÖ örgütleri temsilcileriyle bir ön görüşme yapılır. Bu görüşmede konuya göre ortak metin hazırlanır, ortak sloganlar tespit edilir. Tüm örgütler arasında mutabakat sağlandıktan sonra, bu örgütlerin tek tek isimleri bildirinin altına yazılır ve imzalanır. Bu bildiride bazen 40-50 örgütün ismi yazılıdır. Bu durumda insanın “bu basın toplantısı çok kitlesel olacaktır” gibi bir düşünceye kapılması doğaldır değil mi?

Ancak, basın toplantısının yapıldığı yerde örgüt temsilcilerinden daha fazla polis bekliyor. Yani polislerin sayısı meydandaki kitleden birkaç kat daha fazladır. O şartlarda okunan basın bildirisinin sonundaki isimler de açıklanır. Açıklanan o isimlerden bazen yarısından fazla temsilcinin orada olmadığını fark ediyorsun. Yani ön görüşmeler sırasında hararetle kendi düşüncelerini metne koymaya çalışan ve büyük bir kitlesi olduğunu sandığınız temsilciyi basın bildirisinin okunduğu yerde göremeyince ister istemez çok defa hayal kırıklığına uğramışımdır. Dolayısıyla son iki yıldır bu tür basın toplantılarına pek fazla katılmıyorum.

Zaten teknolojinin çok hızlı olarak gelişmesiyle birlikte insanlar daha farklı mücadele yöntemleriyle ve başka alanlara yöneliyorlar. Örneğin, internet üzerinde insanlar kendi alanlarında çok daha yaygın bir şekilde örgütlenebiliyorlar. Bu alandaki örgütlemeleri göz ardı etmek mümkün değildir.

Örneğin; Gazeteci kılığındaki ırkçı sözde yazarın “Güneydoğu’da Çanak Anten Terörü” (27.01.2011 / Posta) başlıklı yazısından dolayı bu kişinin kınanması için internet üzerinden çok hızlı bir şekilde kamuoyu oluşturulabilmektedir. Ancak, bu durum meydanlara çok zayıf bir biçimde yansımaktadır. Halbuki sanal ortamdaki örgütlemenin meydana gerçek bir şekilde yansımasıyla DKÖ’ler için ancak etkili anlam ifade edebilir.

Artık sanal alandaki örgütlemelerin gücü de her zaman hesaba katılmalıdır. O nedenle DKÖ’lerin internet alanında etkin olarak yerlerini almaları bence çok önemlidir.

DKÖ’ler her iki alanda da örgütlenmesi daha çok anlamlı olacaktır. DKÖ’leri daha çok güçlendirmek için yeni projeler üretebiliriz. Bunun için öncelikle ortak paydalarda konfederatif bir çatı altında toplanmaları bence mümkündür. Böyle bir yapıyı her zaman yaratabiliriz, yaratmalıyız da.

28/01/2011

NOT: Bazı okuyucular “Evrensel Demokrasi de ne demek? Yeni bir demokrasi kavramını mı icat ediyorsun?” şeklinde sorular sormaktadırlar. Bu konuyu önümüzdeki zaman diliminde ayrıca başka bir makale ile açıklamaya çalışacağım.



27 Ocak 2011 Perşembe

SORGULANAN TAHLİYELER



Yargıtay’ın Hizbullah üst yönetimi ile verdiği tahliye kararını geri almasıyla bunların sırra kadem basmasının pek yenilir yutulur olmadığını söylemeliyim. Bunun Türkçesi şudur: “Siz müebbet cezası yiyen tutuklularsınız. Bakın sizi bıraktık. Sizi tekrar almaya geldiğimizde bulmayalım. Hadi arazi olun!” Hizbullahçıları yargılayan mahkemelerin, operasyonları yapan güvenlik güçlerinin (belgeler ve deliller açısından), yazışmaların uzamasına neden olanların, bilirkişilerin, Adli Tıp’ın, Yargıtay’ın, Hükümet’in bu konuda ihmali, görevi kötüye kullanması söz konusu olabilir. Hatta duruşmalara verilen uzun sürelerin (erteleme tarihlerinin) incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu aşamada kimse masum görülemez. Mutlaka bu olay aydınlanmalı ve kamuoyu rahatlatılmalıdır.

Özellikle 1991 yılından itibaren Polis’le, JİTEM’le işbirliği yapan Hizbulkontra elemanlarının vahşiyane cinayetleri bu tahliyelerle kamuoyunda yeni korkular yarattı. Adli kontrol uygulamalarına riayet etmeyen Hizbullahçıların kaçacağını beş yaşındaki çocuk bile biliyordu. Olayın bu aşamasıyla, ilgili mahkemeler, Yargıtay, (Emniyet Genel Müdürü dâhil) emniyet mensupları, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı bilerek ya da bilmeyerek bu kaçışa seyirci olmuşlardır. Özellikle bu kaçışa neden olma olasılıkları düşünülen Diyarbakır Valisi, Emniyet Müdürü; Batman Valisi, Emniyet Müdürü derhal açığa alınmalı(ydı)lar. Hatta terör şubelerine bakan görevliler bekçisine kadar sorgulanmalılar(dı). “Size bunları kim takip etmeyin dedi?” sorusu mutlaka sorulmalıdır.

Dosyalarındaki belge ve delillerle mahkûm olmaları kesin gözüken bu şahısları yasayla da olsa-sırf tutukluluk süreleri on yılı aşıyor diye-kaçırtmak hukuk devletinin işi olamaz. Size bir olayı anlatmak isterim: Mehmet Ali Ağca hatalı bir hesaplama ile tahliye edilmişti. Ama mahkeme hatasını düzeltince polis Mehmet Ali Ağca’yı koyduğu yerden alır gibi yakaladı. Akıllara bir sürü şey geliyor: Acaba Mehmet Ali Ağca’ya verilen görev bittiği için mi gözden düş(müş)tü? Ya da tahliye ettirilen Hizbullahçılara yeni görevler mi verildi?

Ülke hukuk devleti oldu diyecekler olabilir(!) Hukuk devleti suç işlemiş hiç kimseyi-bu kim olursa olsun: Hizbullah, PKK ya da yurttaş-kayıramaz, kayırmamalıdır. Tahliye olan bu şahısların gizliden takibi için mahkeme kararı gerekliydi ise alınmalıydı. Gazetelerde yukarısı boş olan, aşağısında imzalar atılmış mahkeme kararları(!) boy boy basıldı. Hâkimler maalesef boş kâğıtlara-işin önemine binaen-imza attılar. Mahkeme kararları olmadan bile kamunun can ve mal güvenliği açısından polisin, jandarmanın hukuk devletlerinde yapacağı görevler vardı(r). Bu görevler bilerek ya da bilmeyerek bu iş için yapılmadı. Hukuk devleti her şey yıkıldıktan sonra görev yapan gözüken bir devlet değildir.

Bilinen 188 kişinin, bilinmeyen binlerce faili meçhul(?!) cinayetin sorumlusu olan Hizbulkontra yargılanmalarında (gerçek suçlular için diyorum) mahkemelerin seyri (yazışmalar, duruşma tarihleri vb.), iyi hal indirimi dahil tüm aşamalar incelenmelidir. Polis ve jandarmanın (bu davayla ilgili) görevleri de. Bilirkişi, Adli Tıp, Yargıtay’ın da yaptığı. Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Hükümetin de yaptıkları. Her şey tek tek incelenmelidir. Diyarbakır ve Batman Valilerine bu tahliye aşamasında siz ne yaptınız denmeli(dir). Emniyet Genel Müdürü’ne sizin görev alanınız nedir diye sorulmalıdır? Diyarbakır ve Batman Emniyet Müdürlerine siz hangi kurumun müdürlerisiniz diye sorulmalıdır? MİT’te de bir İslami damar var mıdır bilmem ama MİT’e de bu kaçma olayı sorulmalıdır. Bu sırf Hizbullah (söz konusu) olduğu için değil, demokratik düzen açısından sorulmalıdır.

2.Ergenekon Davası 96. duruşmasında Emekli Albay Arif Doğan’ın sözleri oldukça ilginçtir: “JİTEM’i ben kurdum. Hizbulkontra’yı ben kurdum. Şimdiki Hizbullah değil. Hüseyin Velioğlu’nun kurduğu teşkilatı ben kurdum.” Bu sözler ve bağlantıları doğruysa bu ifadelerin tahliyelere kadar dayanacağı olasılığı vardır. Tahliyelerin ve kaçışın da başka bir anlam taşıyacağı açıktır.

Bizim bu yazımızın ana nedeni Hizbullah değildir. Legal veya illegal örgütlere objektif yaklaşmayı doğru buluruz. Tahliye ve tahliyenin geri alınması Hizbullah davasına denk geldiği için bu konuyu esas aldık. Böylesi bir konu kime denk gelse de bizim açımızdan fark etmezdi. Firarda olan Hizbullahçılar yakalansa dahi bu konudaki görüşüm (yazım) değişmeyecektir. Devlet (Hükümet) kötü bir örnek olmuştur. Suçlular arasında Hizbullah, PKK, legal siyasetçi ya da yurttaş ayırımı yapılmamalıdır. Bu tip tahliyelerden(CMK 102. Maddedeki değişikliklerden dolayı) PKK’liler, birden fazla kişiyi öldüren kan davalılar, seri katiller de yararlandı. Bu yazımın (içeriğinin) bunlar açısından da geçerliliği vardır. Akl(ım)a gelen ama kimse tarafından dillendirilmeyen, Hizbullah’la AKP arasındaki “İslami damar” bağlantısı açısından bu son olanlar sorgulanmalıdır. Tüm bunlar sorgulanmazsa, anlatılmayan (anlatılmayacak), bilinmeyen konular olduğu düşünülebilinecektir. Biz (suçu kimin işlediğine bakılmaksızın!) suç-ceza orantısı uygulamasının demokratik hukuk devletlerinin görevleri olduğunu vurguluyoruz. Siyasi menfaat, ideolojik tahakküm, ya da başka bir nedenle ülkeyi kan gölüne çevirmek isteyenlerin vebalinin ağır olacağını belirtmek istiyorum.