Fikret Başkaya
Tarihsel, sosyal, politik nedenlerin bir sonucu olarak, Türkiye’de sol hareketin politik arenanın bir aktörü olarak ortaya çıkışı görece geç oldu. Sosyalist hareket ancak 1960’lı yılların ortalarına doğru politik, ideolojik bir aktör olarak etkili olmaya başladı. Bu durumun gerisinde elbette Türkiye’nin emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir sosyal formasyon oluşunun rolü vardı ama bu, ‘gecikmenin’ asıl nedeni değildi. Esas itibariyle 1915 ve sonrasında Ermeni, Rum ve diğer Hristiyan unsurların tasfiyesi, önemli bir kaynağın kurutulması anlamına geliyordu. Zira, ilk sosyalist örgütlenmeler daha çok başta Ermeniler olmak üzere, Müslüman olmayan unsurlar arasında filizlenmekteydi. İkincisi, 1923 sonrasında rejimin tek parti diktatörlüğü altında bağnaz bir otokrasiye dönüşmesi, sol muhalefet de dahil, her türlü muhaletin varlık nedenini ortadan kaldırmıştı. Bu durum 1946-50’den sonra “çok partili sisteme” geçişle bir değişikliğe uğramadı. Esasen “çok partili sistem” denilen, bir retorikti, reel bir karşılığı yoktu. “Demokrasiye geçiş” otokratik rejimin partisi olan CHP içinden DP’nin çıkarılmasından ibaret bir manipülasyondu. Zira düşünce ve örgütlenme özgürlüğü alanında bir ‘yenilik’ söz konusu değildi. Aynı şekilde yasakçı mevzuat ve zihniyette de bir esneme söz konusu değildi. Sadece ‘devletin istediği’ partiler kurulabiliyor ve yaşamasına izin veriliyordu. Zaten Demokrat Parti [DP] de bir “muvazaa partisi” olarak kurulmuştu. Kuranlar ve kurduranlar mâlumdu. Elbette yeni durumun önceki dönemden bir farkı da vardı. Kemalist otokrasinin geçerli olduğu 1923-50 döneminde [İsmet İnönü dönemi de dahil] devlet, hükümet, parti bütünleşmeşti. Bu üçü iç içe geçmiş durumdaydı. 1946-50 sonrasında devlet partisi sayısı ikiye çıktı. Fakat ikinci parti ‘asıl iktidar odağı olan ve ülkenin kaderini elinde tutan, benim asıl devlet partisi dediğimin ‘taşeronu’ olarak işlev görecekti. Asıl devlet partisi, taşeronun kendisine tanınan sınırı aştığını düşündüğü durumlarda, ya da “yeni dezenleme gerektiğinde” bir darbeyle aracı “rotasına” sokuyordu. Nitekim, 1960, 1971, 1980 darbeleri taşeronların kendilerine tanınan sınırı aştıkları düşünüldüğü için yapılmıştı.
Elbette yasakların her koşulda etkili olacağı diye bir kural yoktur. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden iki yıl sonra [1962], bazı sol yayınların [ Yön dergisi gibi] çıkmaya başlaması ve bir grup sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması [1962] ve 1965 sonrasında öğrenci gençliğin radikalleşmesiyle, sol hareket ilk defa ülkenin sosyal –politik yaşamına etkili bir aktör olarak dahil oluyordu. Gerçi 1920’li yıllardan beri Türkiye Komünist Partisi [ TKP] varlığını sürdürüyordu ama bütün bu zaman zarfında kayda değer bir varlık gösterememişti. Bir tür ‘diyaspora örgütü’ olarak varolmuş, ülke içinde yeteri kadar kök salmayı başaramamış ve tabii etkili bir politik aktör de olamamıştı. Bunun başlıca nedeni, TKP’nin kuruluşundaki terslikti. Nitekim TKP içerde değil dışarda kurulmuştu. Ve tüm diğer III. Enternasyonal [Komintern] komünist partileri gibi, Sovyetler Birliği’nin her dönemdeki politikasının hizmetine koşulmuştu. Sovyet devriminin yozlaşıp, Stalinist otokrasiye dönüştüğü koşullarda Komintern de artık Sovyetler Birliği Devleti’nin diplomatik bir manipülasyon aracına dönüşecek ve kuruluş amacına ve varlık nedenine yabancılaşacaktı. Böylesi bir ortamda TKP’nin Kemalist otokrasiye karşı izleyeceği politika, Moskova tarafından belirleniyordu. Kaldı ki, daha kuruluş aşamasında TKP, Mustafa Kemal’e ve onun liderliğinde yürütülün siyasete açık destek vererek kendi yolunu kapatmıştı. Milli Mücadele denilen ama aslında Yunanlılara karşı sınırlı bir ‘savunma savaşı’ olan hareketin anlamını kavrama konusunda yetersiz kalmıştı. Bu hatanın bedeli de çok ağır olmuş, Parti’nin Lideri Mustafa Suphi ve diğer 15 parti yöneticisi hunharca katledilmişlerdi... Zaten Moskova’nın “devlet çıkarları’ politikasına göre rota değiştiren bir partinin başarılı olma şansı olmazdı.
1960’lı yılların ortalarından itibaren solun yükselişe geçtiği koşullarda, sosyalizm konusunda tam bir ideolojik-entellektüel boşluk söz konusuydu. Hareket yükselişe geçtiğinde ve kitleler nezdinde yankı bulduğunda, başlıca iki zaaf söz konusuydu. Birincisi, sosyalizm konusunda entellektüel birikim son derecede yetersizdi. Genel anlayış sosyalizmi bir “kalkınma” sorunu olarak algılama yönündeydi. Başka türlü söylersek, sosyalizm “farklı bir toplumsal düzen” veya “başka bir şey“ olarak değil de, kalkınmanın daha etkili ve hızlı yolu olarak ‘anlaşılıyordu’... Batıyı yakalamanın kestirme yolu olarak görülüyordu. Dolayısıyla sosyalizimin teorik mirasından haberdar olmama gibi bir zaaf söz konusuydu. [1963 veya 1964 kışı olacak, bütün bir gün Ankara’nın tüm kitapçılarını dolaşıp, sosyalizmle ilgili kitap aradığımda, sadece bir İngiliz İşçi partisi üyesi tarafından yazılmış, üstelik sosyalizmle de pek ilgili olmayan bir broşür bulabilmiştim...]. Bağnaz yasakçılığın kural olduğu koşullarda bu şaşılacak bir şey değildir elbette... İkincisi, işçi sınıfı cephesinde de köklü bir mücadele geleneği mevcut değildi. 1946 sonrasında çok sayıda sendika kurulmuş ve 1952’de de TÜRK- İŞ Konfederasyonu kurulmuş olsa da, bir işçi sınıfı mücadele geleneğinden söz etmek zordu [zaten sendikalar grev ve toplu sözleşme haklarından mahrum örgütler olarak, bir bakıma içi boş midye kabuğu gibiydiler...]. İşçilerin sendika çatısı altında toplanan kesimi önemli olsa da, TÜRK-İŞ Amerikan ekolünün rahle-i tedrisinden geçmiş sendika bürokratlarının denetimi ve devletin sıkı gözetimi altındaydı. Ve TÜRK-İŞ daha çok devlet işletmelerinde örgütlenmişti. Patronu devlet olan işletmelerin işçilerinde bir tür “memur bilincinin” oluşması söz konusuydu. 1967’de TÜRK-İŞ’ten kopan DİSK bu yapıda bir gedik açmayı başarsa da, kendisi de bürokratik yozlaşmaya uğramış bir konfederasyon olmaktan kurtulamayacaktı... Velhasıl sol hareketin üzerinde yükseldiği temel zayıftı.
Herhalde Türkiye’de sol hareketinin en temel zaafı, kemalizmle arasına mesafe koyamaması, o konuda sergilenen aymazlıktı. Kemalizmle arasına mesafe koyamamak demek, onun “devletçi” bir sol olması demektir ki, bu durum büyük bir ideolojik-entellektüel zaaf oluşturuyordu. Nerdeyse tüm sol fraksiyonlar, Türkiye’nin anti-emperyalist ulusal bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna dair resmi tarih/resmi ideoloji tarafından üretilen efsanenin büyüsüne kapılmışlardı... Başka türlü söylersek, bizdeki sol hareket, resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından üretilmiş safsataları ve yalanları, yaşanmış “gerçeklikler” mertebesinde görüyordu... Bağnaz resmi tarihin ve resmi ideolojinin sorun edilmemesi büyük bir aymazlıktı. Bu, kendini rejimin tuttuğu aynada görmek demekti. Kendi tarihine bu ölçüde yabancılaşmış bir hareket neyi ne kadar başarabilir? Resmi tarihin ve resmi ideolojinin ürettiği ideolojik safsataları ve yalanları içselleştirmiş bir sol hareketin rejimle arasına mesafe koymasının, rejime radikal bir eleştiri yöneltebilmesinin ve o tür bir eleştiri üzerinden kendini var edip meşrulaştırmasının/kabullendirmesinin yolu daha baştan zaafa uğramıştı. Türkiye’de 1960’lı yılların ortalarından itibaren varlık gösteren sol, sadece dünya sol hareketinin tarihinden değil, kendi öz tarihinden de habersiz olarak ‘politika yapar’ durumdaydı. Rejimin “resmi doğrularıyla” hesaplaşmadan burjuva düzenine, kapitalizme, emperyalizme karşı nasıl mücadele edilebilirdi? Fakat solu kendi “gerçekliğine” yabancılaştıran sadece resmi ideoloji değildi. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmayla da mâlûldü. Bu ikili yabancılaşmanın diyalektiği, Türkiye insanını kendi tarihine, kendi geçmişine, kendi gerçekliğine, kendi coğrafyasına yabancılaştırmıştı. Tabii Türkiye solu da bu yabancılaşmanın etkisi altındaydı.. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın etkisi altında olmak demek, kendisine, kendi toplumuna ve kendi coğrafyasına Avrupa’dan ve Avrupalı ideoloji üreticilerin gözüyle bakmak demektir.
Solun nerdeyse tüm kesimleri bu tür bir ideolojik yabancılaşmadan muzdarip olmaktan ötürü, Türkiye’nin yarı-feodal ve yarı-sömürge bir sosyal formasyon olduğuna inanmışlardı... Oysa Türkiye ve benzer ülkelerin geçmişinde Batı Avrupa’da olduğu gibi bir feodal sistem hiç bir zaman yaşanmamıştı. Son beş yüzyıllık dünya tarihini yazan Avrupalılar, kendi geçmişlerini herkesin geçmişi saymışlar ve dünyanın geri kalanındaki “diplomalı taifeyi” de [sömürge aydınlarını densin] buna inandırmışlardı. Dolayısıyla Türkiye’nin feodal, olduğu tezi, Avrupalı tarihçilerin bir tevatürüydü. 1960’lı yıllarda Türkiye’de geçerli sistemin “yarı-feodal” olduğu teziyse, Stalinist otokrasinin maaşlı memuru ideoloji üreticilerinin bir uydurmasıydı. Bilindiği gibi “Stanilist resmi ideoloji” tüm toplumların beş aşamadan geçtiğini iddia eden bir tarihsel devrim şeması peydahlamıştı... Bu yanlış anlamanın kaynağında da gerekli bir soyutlama olan üretim tarzı [mode of production] kavramıyla, bir sosyal formasyonun o andaki ‘somut durumunu’, ifade eden sosyo-ekonomik formasyon kavramlarından habersiz olmak yatıyordu. Zira üretim tarzı, tartışma konusu yapılan toplumda o anda geçerli hakim ilişkinin ne olduğunu gösterir ve 1960’ların ortalarında Türkiye’de kapitalist üretim tarzının hakimiyeti söz konusuydu. Elbette bu başka üretim biçimlerinin, ağalık-şıhlık gibi kalıntıların var olmadığı anlamına gelmez ama o kadarı onun kapitalist sayılmasına engel değildir. İşte soyut bir kavram olan ve hakim ilişkileri ifade eden üretim tarzı kavramının bu zaafını, somut durumu olabildiğince tüm çeşitliliğiyle kavrayan sosyo-ekonomik formasyon kavramı tamamlıyor. Türkiye’de özellikle Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde pre-kapitalist bir tarz olan ağalığın-şıhlığın varlığı, ve ülkenin bazı bölgelerinde kendine yeter tarımsal üretimin hâlâ önemli oluşu bu durumu değiştirmezdi. Kaldı ki, 15-16 Haziran “işçi isyanı”, sol tarafından dillendirilen ‘yarı-feodal Türkiye’ tezinin cepheden ve radikal bir yalanlanması demeye geliyordu...
Yarı-sömürge Türkiye tezine gelince, bu Stalinist solun bir uydurmasından ibaretti ve Stalinizmle doku uyuşması olan Türkiye solunun tartışmasız benimsediği bir şeydi. O halde iki şey: Birincisi, Türkiye dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, hiç bir zaman kolonyalist-emperyalist Batı Avrupalı güçlerin doğrudan sömürgesi olmamıştı. Osmanlı imparatorluğu her zaman siyasi bağımsızlığını koruyan bir devlet olarak varoldu. Bu durum 1908-1923 sonrasında da öyleydi. Üstelik 1908 Jön Türk darbesinin ardından Türkiye ulusal bir devlete dönüşmekteydi. Ekonomik plandaki geriliğine rağmen, kendi kararlarını kendi veren bir devletti. Bir tarafta sürekli ve bıktırırcasına somut durumun somut tahlilinden söz edenler, öte yanda somut durumla ilgisi olmayan tespitler, tahliller yapıyorlardı. Aslında ortada bir ilişki tersliği geçerliydi: tahlil somut durumu yansıtmıyor, tam tersine somut durum teoriye uyduruluyordu. Lâkin bu tür ideolojik manipülasyon, sizin kendinizi, belki başkalarını da kandırmanızı sağlasa da, bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Elbette ve eğer Türkiye’deki sistem yarı-feodal ve yarı-sömürge ise, o zaman devrim de sosyalist değil, ulusal bir muhteva taşıyacaktır. Yani Milli Demokratik Devrimin gerçekleştirilmesi gerekecektir... Oysa, milli demokratik devrim Sovyetler Birliği tarafından üretilip, Türkiye ve benzer durumdaki ülkelere ihraç edilmiş taktik amaçlı bir uydurmaydı. Sovyetler Birliği duruma göre Üçüncü Dünya ülkeleri için stratejiler üretiyordu ve tabii üretilen bu stratejilerin, onları ithal eden ülkelerin gerçekliğiyle uyuşması gerekmiyordu... İşte, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi... Eğer kapitalist değilse o halde nedir denmeyecek midir? Komintern’in yozlaşıp-bürokratlaşıp asıl amaca ve varlık nedenine yabancılaştığı tarihten sonra, dünyanın geri kalanına ne önerilmişse Sovyet devletinin çıkarları gözetilmiştir. Netice itibariyle Sovyet kökenli ‘milli demokratik devrim’ tezi, radikalleşmiş öğrenci gençlik tarafından kolaylıkla benimsendi ve bir dizi ayrışmanın temelini oluşturdu. İlk bölünme, Mihri Belli tarafından temsil edilen Milli Demokratik Devrim [MDD] ile Mehmet Ali Aybar’ın lideri olduğu Türkiye İşçi Partisi [ TİP] arasında gerçekleşti. Onu MDD içindeki bölünmeler izledi. MDD içindeki bölünmeler rahatsız edici bir hızla ilerliyor olsa da, aslında hepsinde ortak olan özellikler baskındı. [1970’lerin sonuna gelindiğinde fraksiyon sayısının 40 civarında olduğu tahmin ediliyordu... Böyle bir ayrışma da, teorik, ideolojik, politik nedenlere değil, patolojik nedenlere dayanabilirdi... ] Başka türlü ifade edersek, birlikte olmalarını gerektiren unsurlar, ayrışmalarını sağlayanlara açıkça baskındı.
Bölünmeler Türkiye’nin gerçekliğinden hareketle değil, ekseri dışardaki farklılaşmalar üzerinden, dışardaki tartışma ve deneyimlerden esinlenmenin sonucu olarak tezahür ediyordu... Referanslar hep dışarıyı işaret ediyordu. Moskovacı, Pekinci, Latin Amerikacı, Arnavutlukçu, vb. Kimse Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki, Arnavutluk’taki, vb. rejimlerin ne menem şeyler olduğunu dert etmiyordu. Söz konusu rejimlerin niteliğine dair bir tartışma açmaya yanaşmıyordu... Bu durum solun genel bir çerçevede “kalkınmacı” olmasıyla da ilgiliydi. Türkiye İşçi Partisi [TİP] dışında hiç bir sol örgüt işçi sınıfıyla bağ kurmaya, işçi sınıfı içinde çalışmaya niyetli değildi. Kimse öyle zahmetli, sabır ve sebat isteyen işlere itibar etmiyordu... Türkiye İşçi Partisi [TİP] de işçi sınıfı içinde kök salmak için fazla çaba harcıyor değildi. Bazı sendika bürokratlarıyla temasta olmaktan, sendika bürokratlarını partiye davet etmekten öteye geçemiyordu. Türkiye İşçi Partisi dışında kalan solun tüm fraksiyonları için zaten işçi sınıfının esamesi bile okunmuyordu... Her biri kestirme yoldan iktidarı ele geçirme peşindeydiler... Kimi bunu kır gerillası yönetemiyle, kimi şehir gerillası geliştirerek, başkaları ordu içinde bir ayrışma yaratıp askerî bir darbeyle... yapmaya çalışıyorlardı. Kemalizmin ne olduğundan habersiz olanların Kemalist orduyla devrim yapmaya kalkması elbette şaşırtıcı olmazdı ama tam bir aymazlıktı. Bir NATO ordusuyla devrim yapmaya kalkmanın ne demek olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi... Kemalist ordu gerçek yüzünü önce 12 Mart 1971’de, sonra da 1980’de gösterecekti...... MDD’nin teorisyeni Mihri Belli, sadece orduyu değil, devlet bürokrasinin öteki kanadını da devrimin “asli unsuru” sayıyor ve şöyle diyordu: “ Bürokrasinin kaleleri, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Hakimler Kurulu, Anayasa Mahkemesi, Tabii Senatörlük müessesi... Bütün bunlar kemalist asker-sivil aydın zümrenin kaleleridir”. Mihri Belli, 1950- 1960 aralığını “karşıdevrim”, 27 Mayıs’ı devrim olarak gördüğüne göre, bürokrasinin yükseklerini de “devrimci’ sayması neden şaşırtıcı olsundu. Eğer Demokrat Parti’nin gelişi bir “karşı-devrimse” o zaman 1950 öncesine dönüş de “devrimci bir eylem” sayılacaktır.... Resmi ideolojinin ve resmi tarihin rahle-i tedrisinden geçmenin ne demek olduğu ortada değil mi? Böyle bir sol hareket Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve daha sonra Kıbrıs sorunuyla ilgili “düzgün” bir tavır alabilir, uygun bir yaklaşım geliştirebilir miydi? Kendi gerçekliğine bu ölçüde yabancılaşmış bir sol hareket ne demektir? Böyle bir sol hareketin enternasyonalizm bahsinde sınıfta kalması kaçınılmazdı. Bu konuda Gün Zileli şöyle diyor: “Bize şu öğretildi: Enternasyonalizm demek bir sosyalist ağabey ülkeyi kıble almak demektir; enternasyonalizm diye bunu öğrendik. Kıble alınan bu ülke, yerine göre Sovyetler Birliği olabilir, o “revizyonistse” Çin olabilir, o da sapmışsa Arnavutluk olabilir; o da olmazsa Küba olabilir ama bu ülke, mutlaka hakkında efsaneler uydurulan, devrim yapmış bir ülke olmalıdır.... İşte bu sakat enternasyonalizm anlayışı biz solcu gençlerin oralardan gelen her şeyi kayıtsız şartsız benimsememize yol açtı. Milli kurtuluşçuluk da esasen buradan geldi [başka nedenleri de var elbette. Örneğin Atatürk kültüne kolayca sırt dayamak işimize gelmişti] demokrasiyi küçümsemek de, profesyonel devrimcilik de, sert, katı disiplinli parti anlayışı da, her şey her şey. Eğer bu tür bir üst belirlenme olmasaydı inanıyorum ki, Türkiye solu 1960’ların ilk yarısındaki özgür ve şenlikli gelişmisiyle çok büyük ve sağlıklı bir hareket haline gelebilirdi”.
Bir başka zaaf demokrasi sorununa yaklaşımda ortaya çıkıyordu. Demokrasi burjuva demokrasisi sayılıp savsaklanıyordu. Oysa demokrasi sosyalist mücadele verdiklerini söyleyenler için tam bir olmazsa olmazdır... Demokrasi yoksa sosyalizm de yoktur veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm yoksa demokrasi de yoktur... Demokrasiyi önemseyip içselleştirmeyen bir politik hareket asla sosyalistlik iddiasında bulunamaz. Ne bir ilke ve pratik olarak ‘demokrasi’ önemseniyor ne de sol örgütler kendi iç işleyişlerinde, demokrasiye yaşama şansı tanıyorlar... Aslında bu durum sadece Türkiye solunun bir zaafı değildi, tarihsel sol pratik de bu alanda hep bir aymazlık içinde oldu, dolayısıyla demokrasinin önemini kavramada yetersiz kaldı. Oysa, komünist perspektifi esas alan bir sol muhalefet demokrasiyi dışladığında, daha baştan misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış demektir.
Elbette Türkiye’de sol hareketin demokrasiyi dert etmemesinin ‘sınıfsal’, tarihsel nedenleri de vardı. Sol hareketin omurgasını üniversite gençliği oluşturuyordu. Liderleri öğrenciler arasından çıkıyordu. Üniversitelerse birer ‘sınıf’ değiştirme yerleridir. Öğrenciler oraya sınıf atlama amacıyla gelirler. Zaten aldıkları eğitim de onlarda “farklı olma”, “sıradan insan gibi olmama” bilincini yerleştirecek biçimde kurgulanmıştır. Hiyerarşiyi üretmenin, yeniden üretmenin bir gereği olarak... Bu yüzden de eğitim süreleri sürekli uzatılır. Zira farklı olma bilincinin yerleşmesi belirli bir zaman gerektirir. Bir kere ‘farklı olma’ bilinci yerleşince, o bilinci taşıyan şöyle demeye başlar: Eğer farklıysam farklı yaşamaya, otorite kullanmaya, yönetmeye de hakkım vardır... Bu yüzden bu kesimden gelen unsurların sosyalizm mücadelesine katılımı, ancak bu bilinçle hesaplaşıldığı durumda ve mücadele içinde bir önem kazanabilir. Bu aşamada çelişik bir sorun söz konusudur. Eğetimli gençlik hem mücadelenin önemli bir unsurudur, hem de ‘çelişik bir konumda bulunmaktadır... Bu yüzden bu çelişkiyi sorun etmek önemlidir. Sol fraksiyonların yönetici kesimlerindeki tavır demokrasiyle bağdaşır değildir. Örgütler tipik birer ‘askerî‘ işleyiş görüntüsü veriyor. Yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ayrımının ve hiyerarşinin bu ölçüde köklü olduğu bir örgüt bu yapısıyla bir şeyler başarabilir mi? Eğer başarırsa nasıl bir rejim kurabilir? Kurduğu rejim neye benzeyebilir? Genel olarak Türkiye’deki sol örgütlerin derin bir bürokratik yozlaşmayla mâlûm olduklarında şüphe yoktur. Elbette her zaman ve her konuda olduğu gibi bunun istisnaları olabilir ama mâlûm, “istisnalar kuralı doğrulamak içindir” denmiştir. Sol içinde şiddetin varlığı da demokrasiyi özümlememenin bir sonucudur. Kendi içinde şiddete başvuran bir sol hareket mümkün değildir. Kendisi gibi düzeni değiştirmek üzere yola çıkmış ‘kardeşlerini’, ‘yoldaşlarını’ sadece kendilerinden farklı düşünüyor ve farklı örgütleniyor diye “düşman” olarak görmek ve çatışmak hangi sosyalist ilkeyle, hangi sosyalist etikle bağdaşabilir? Böyle bir durum geçerli olduğunda, sosyalizm mücadelesi verdiğini söyleyen örgütlerin birbirleriyle uğraşmaktan burjuva sınıfıyla ve onun devletiyle uğraşmaya pek vakti kalmaz, nitekim kalmıyor...
Bizdeki solun bir başka açmazı da bağnaz ikâmecilik saplantısı ve örgüt fetişizmidir. Devrimi öncünün, profesyonel devrimcilerden oluşan örgütün yapacağı saplantısıdır. Oysa devrimi sadece halk yapar. Ezilen-sömürülen sınıflar yapar. Örgüt veya örgütler devrim öncesinde muhalefetin yükselmesi ve devrim sonrasında da rotanın şaşmasını, yalpalamaları ve zaafları engenlleyici bir işlev görebilir. Bu yüzden örgüte hak etmediği değeri vermek, onu bir fetiş mertebesine yükseltmek, hem saçma ve gereksiz, hem de tehlikelidir. Aslında bir şeyin fetişleştirilmesi söz konusu olduğunda, amaç bir şeyleri gizlemektir. Zira örgütü fetişleştirmek, örgütün yönetici kesiminin iktidarını meşrulaştırmak ve sürdürmek içindir. Bu yüzden bürokratik yozlaşmaya uğramış örgütler mutlaka karşı devrimcidirler. Bürokrasi, demokrasinin dolayısıyla da sosyalizmin inkârıdır. Bu anlayışın geçerli olduğu yerde, kitle eğitilmeye, bilinç götürülmeye muhtaç, kendiliğinden hiç bir şey yapma yeteneği olmayan, edilgen, ‘profesyonel devrimcilerin’ örgütü tarafından adam edilmesi, ‘kurtarılması‘ gereken pasif bir nesne olarak görülür... Özne öncüdür, örgüttür, her şeyin doğrusunu bilen ‘profesyonel devrimcilerdir...’ “İşçi sınıfının, ezilenlerin kurtuluşu onların kendi eseri olmayacak mıydı?”
Aslında solun neden iktidarı ele geçirme perspektifine kilitlendiği ve neden nasıl bir düzen kurulacak sorusunu sormaya yanaşmadığı, yukarda kısaca değindiğimiz zaaflar ve yanlışlarla doğrudan ilgilidir. Zira nasıl bir düzen kurulacak sorusu sorulduğunda, o halde oraya nasıl gidilecek sorusu da işin doğası gereği sorulacaktır. Komünist topluma doğru evrilecek yolun başlangıcı olacak olan sosyalist devrim, demokrasiyi savsaklayarak mümkün değildir. Eğer nasıl bir toplum düzeni arzuluyoruz, hedefliyoruz sorusu yetkin bir biçimde sorulup-tartışılabilseydi, bu alanda yeterli bir ideolojik-entellektüel netleşme sağlanabilseydi, bir dizi tutarsızlığı, yanlışı ve yanlış anlamayı bertaraf etmek mümkün olabilirdi.
Herhangi bir olguyu veya sosyal süreci açıklamak için bir dizi neden sıralamak adettendir ve gereklidir de, lâkin bu kadarı o olguyu veya süreci yetkin bir şekilde anlamak, açıklamak, bilince çıkarmak için yeterli değildir. O halde Türkiye’deki tüm zaafların gerisindeki asıl zaaf nedir denecektir? Asıl sorun “Tarihsel Solun” kendi kayanağına yabancılaşmasıyla ilgiliydi. Marks sonrası Avrupa solu Marks’ın öğretisine yabancılaştı. Marksizm devrimci-teorik özünden arındırıldı. Belirli bir eşik aşıldığında da artık Marksist teori işçi örgütlerinin, sol, sosyalist, komünist partilerin, “sosyalist” denilen rejimlerin “meşrulaştırıcı ideolojisi” haline gelecekti. Sovyetler Birliğinde Stalinizmin iktidar olmasıyla da, Marksizm-Leninizm adı altında dünyanın her yerine ihraç edilen bir “resmi ideolojiye” dönüştürüldü. Oysa bu ihraç öğretinin adında Marx’ın isminin bulunması yakışık almıyordu... O tarihten sonra Dünya solu artık III. Enternasyonal solu olarak varoldu ve devrim perspektifine yabancılaşıp, “sosyalizmin anavatanı” sayılan Sovyet Devletini koruyup-yaşatmanın hizmetine sunuldu. İşte Türkiye sol hareketinin zaaflarının gerisinde bu sapma bulunuyordu...
Elbette bunları söylemek, inandıkları dava uğruna samimiyetle mücadele eden, sınıfların, sınırların, sömürünün olmadığı, eşitliğin, demokrasinin, kardeşliğin ve özgürlüğün egemen olduğu, doğayla uyumlu bir gelecek için gerektiğinde hayatlarını bile ortaya koymaktan çekinmeyen, yiğit, kahraman, özveri sahibi binlerce, onbinlerce devrimcinin, emekçinin saygıdeğer anısına haksızlık etmek değildir. Tam tersine onların bu onurlu, saygı değer mücadelesi, en değerli mirasımızdır. Sosyalizm/ komünizmin yolunda ilerleyenlerin onlara sonsuz minnet borcu vardır... Velhasıl bu alanda öğünebileceğimiz şanlı bir miras var. Lâkin, yiğitlik, kahramanlık, davaya bağlılık gerekli ve önemli olmakla birlikte o kadarı başarı için yeterli değildir. Dolayısıyla asıl başarılması gereken politik etkinliği gerçekleştirmektir.
İnsanlığın komünist toplum perspektifi dışında bir geleceği yoktur. Bu iki nedenden dolayı öyledir: Birincisi, insanlık sınıfsız toplum idealini ve ütopyasını çoktan gündemine almış bulunuyor. XX. yüzılın sosyalist deneyleri başarısız oldu diye bu ideale ve ütopyaya elveda demesi mümkün değildir; İkincisi, bu günkü eğilimlerin ve süreçlerin [kör gidişin] her ileri aşamasının artık tam bir yıkım demeye geldiği ortadadır. İnsanlığın geleceğini kurtarmanın yolu vakitlice bu netâmeli sürecin dışına çıkmayı gerektiriyor ve o yol da kelimenin jenerik anlamında bölüşmeyi, paylaşmayı, eşitliği, kardeşliği, özgürlüğü, demokrasiyi, doğayla uyumu esas alan komünizmden başkası değildir... Öyleyse yeni bir perspektif oluşturma gereği var ki, o da solun ikircikli olmayan eleştirisinden hareketle mümkün olabilir...
Notlar:
1- Mihri Belli, Yazılar, Türkiye’de Karşı Devrim 1965-1970, s. 104-105
2- Yazarın bize gönderdiği 24 Kasım 2011 tarihli nottan.
15 Şubat 2012 Çarşamba
21 Ocak 2012 Cumartesi
Antakya değil, Hatay adı silinsin!

Eski Hüviyet Cüzdanlarında, İl: Hatay. İlçe: Antakya yazılıyordu. Şimdi bunu da kaldırıyorlar.
Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dkAKP cemaati, orduyu da arkasına alarak şimdi de tarihi Antakya adını silmeye çalışıyor; nüfus cüzdanlarında artık ilçe / merkez Antakya değil, Hatay yazılıyor. Recep Tayyip Erdoğan ve şûrekâsı büyük utanmazlikla, M.Ö. 300 yıllarında kurulan bu tarihi Antakya ismini de sözüm ona, Türkleştiriyor(!) yani Hataylaştırıyor!
Gerçekten bu ne utanmazlık?
Oysa ki, silinmesi gereken ve silmemiz gereken tarihi Antakya ismi değil, Hatay ismidir. Zira Hatay diye bir ad yoktur. Hatay hatadır. Hatalı Hatay adı, 1938’de Liva İskenderun’un Türkiye’ye ilhakından sonra verilen hatalı bir isim oluyor. Bu bağlamda bizler, Antakyanistler olarak, Liva İskenderun adını geri istiyoruz!
Bizler, Liva İskenderunllular olarak, Antakya adını silmek bir yana, Hatay adının silinmesini istiyoruz!
Bizler, Antakyanistler olarak, tarihi Liva İskenderun adını geri istiyoruz!
AKP cemaati Antakya nedir? Hatay nedir? Okusun öğrensin!
Recep Tayyip bey ve cemaati okusun: Antakya, Suriye’nin kuzey-batısında yer alan ve M.Ö. 300 yıllarında I. Seleukos taraından kurulan bir kenttir. Antakya adı da Seleukos’un babasından Antiochos’tan geliyor. Makedonyalılar ile Grekler’inde yeşleştiği bu medinede, M.Ö. 64 yıllarına kadar Suriye’nin başkenti olarak kalıyor.
Romalıların Suriye’yi fethetmelerinden sonra, Antakya, Orta-Doğu’nun çok önemli bir merkezi haline geliyor. Antakya, 1920’lere kadar, Fransızların yetkisine geçinceye kadar, sürekli fethediliyor. Persler, Araplar, Bizanslar, Selçuk Türkleri, Haçlılar, Mısırlılar, Osmanlılar’ın fethine uğruyor.
Hatay, 1938’de Liva İskenderun’un Türkiye’ye ilhakından sonra, verilen bir isim oluyor. Hatay ismi, hatalı bir isimdir. Vilayetin gerçek adı Hatay değil, Liva İskenderun’dur.
Zira, tarihte Hatay diye bir şey yoktur. Bu isim uydurmadır. Bu isim Hatay’a şuradan uyduruldu:
Pan-türkist Kemalistler, “Güneş- Dil Teorisi” gibi bir saçmalıkla, Orta-Doğu’daki her olguyu Türk olmaya bağlayarak, “ilk Türk Hititler” gibi bir saçmalıkla, Hititlerin kenti Hatay adı verildi. Böylece tarihi Liva İskenderun’a Hatay adı verilerek, Türkleştirildi(!).
Antakya ve Hatay gerçeği budur.
Peki tüm bu gerçekler ortadayken, AKP cemaati hangi ahlakla, şimdi de Antakya adını nüfus cüzdanlarından kaldırıyor?
AKP cemaatinin aptallağına bakın: Nüfus cüzdanlarında; Vilayet: Hatay, Merkez: Hatay diye yazılıyor /yazıyorlar!
Peki bu nasıl oluyor?
Hatay (yani Liva İskenderun) nasıl hem vilayet, hem de merkez oluyor?
Dünyada bunun benzeri var mı?
Dünyada bundan daha büyük bir aptallık olur mu?
Hatay Vilayeti var ve bu mıntıkada yer alan, ilçe, belde ve köyler var… Bunların da isimleri var. Antakya ismi var. Samandağ var, Yayladağ var…
Peki bunlar varken, sinsice ve aptalca, Antakya adını silmek nasıl oluyur?
Sesleniyoruz. Başta Recep Tayyip bey ve cemaati duysun, bilsin, istiyoruz: Tarihi Antakya adını silmeye kimsenin gücü yetmez. Hüviyet cüzdanlarından Antakya adını silmekle Antakya adı da silinmez! Bunu da bilsinler, istiyoruz.
Recep Tayyip bey’e sesleniyoruz; Tüm dinlerin birlikte, kardeşçe yaşadığı Antakya kenti üzerinde oynamak istedğiniz oyunlara derhal son verin! Bunu da duysun, istiyoruz.
Sesleniyoruz. Recep Tayyip bey ve AKP cemaatine sesleniyoruz: Biz Antakyanistler olarak Antakya adını silmek bir yana hatalı Haday adının silinmesini istiyoruz. Talep ediyoruz.
Antakya değil, Hatay adı silinsin!
Hatalı Hatay adı değil, Liva İskenderun adını geri istiyoruz!
13 Ocak 2012 Cuma
Dersim Aleviliği’ne Operasyon...
Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com
Munzur Dergisi’nin 17 Aralık 2011 tarihinde Dersim’de gerçekleştirdiği “Dersim Sempozyumu”nda Ahmet Yasevi ile ilgili sorulan bir soruya panelist Seyfi Moxundi tarafından verilen yanıt resmi ideoloji yanlısı bazı dernekleri rahatsız etti.
Tunceli Hacı Bektaşi Veli Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Derneği ile Tunceli Üniversitesi Alevilik Araştırma Merkezi tarafından “kamuoyuna Açıklama” adı altında Panelist Sayın Seyfi Moxundi’ye yapılan saldırı kabul edilemez. Bu tür açıklamalar Alevilik adına eleştiri olmayıp, tam tersine devlet destekli Dersim Aleviliğini yok etme operasyonu niteliğindedir. Bu devlet destekli resmi ideoloji savunucuları cemaat kültürünü Dersim’e empoze etmeye çalıştıkları, yayınladıkları basın bildirilerinde açıkça anlaşılmaktadır.
Şimdi Tunceli Üniversitesi Alevilik Araştırma Merkezi’nin niçin oluşturulduğunu anlamak zor değildir. Esas amaçları; Aleviliği İslam’ın içine monte edip, eritmek ve kendine benzetmektir. İşte al sana “Alevi açılımı!” O kadar çok “açılım” aldatmacasına rağmen halen “yetmez ama yine de evet” diyen solcu ve liberal dostlara ve arkadaşlara şaşıyorum.
Dersim halkının büyük çoğunluğu kendine özgü farklı bir Alevi dini ve kültürü olduğu bilinen bir gerçektir. Genelde Türkiye’de özelde ise Dersim’de Alevi inancını İslam’ın içine monte etmek isteyen resmi ideolojinin yeni versiyonu olan AKParti zihniyeti, Tunceli’de kurulan üniversite ve bazı sözüm ona Bektaşi dernekleri vasıtasıyla Dersim halkına dayatılmak isteniliyor.
AKParti zihniyetinin üniversite ve cemaat eliyle Dersim Aleviliğini resmi devlet dini olan İslam’ın içinde eritme politikalarını kabul etmeyeceğiz. Bu güne kadar Dersim halkı çok badireler atlattı. Cemaatlerin bu girişimleri de boşa çıkarılacağına inanıyorum.
Devlet himayesinde ve devletten maaş almak için sabırsızca gün sayan sahte dedeler-pirler Dersim halkını asimile edemezler. Buna güçleri de yetmez. Çünkü Dersim halkı Pir Seyit Rıza ve çağdaş Kawa Pir Mazlum Doğan gibi büyük direnişçi önderler yaratmıştır.
“Dersimlilerin kendi anadilleriyle söylenen dualarında, gulvanklarında, deyişlerinde ne Hacı Bektaş’ın, ne de Ahmet Yesevi’nin adı geçmektedir… Dersimlilere göre bir tek Cemevi vardır, o da dünyanın tümüdür… Ne Hacı Bektaş Veli ne de Ahmet Yesevi, Dersimlilerin ataları değildirler. Bunlar, Tunceli Üniversitesi Alevilik Araştırma Merkezi’nin ve Tunceli Hacı Bektaş Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği ile bünyesinde bulunan Cemevi’nin, izinden yürüdükleri olabilir, onların ataları olabilir, buna itirazımız yok…”(1)
Sempozyumda Kırmancki ve Kurmanci dualardan örnekler verilmesi mi bunları rahatsız etti? Bu sorunun yanıtı bence evet olmalıdır.
Tunceli Üniversitesi ve Tunceli HBVKD’nin yayınladıkları bildiriye(3) karşı Munzur Dergisi ile Hollanda Dersim Vakfı’nın yukarıda kısa bir alıntısını yaptığım ortak yanıtını yerinde ve doğru buluyorum.
Sayın Başbakan diyor ki; „Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim. Ben Ali’yi Alevilerden daha çok seviyorum!” Başbakan’ın bu demagojisine karşı bakın Sayın Kemal Bülbül nasıl bir yanıt veriyor
Sayın Başbakan, Alevilerin sevdiği Ali ile senin „Sevdiğin Ali” aynı Ali değil!
… Alevilerin Ali’si „Uhrevi” değil, insanidir, insandır!... İnsan ise, halkın ferdi, Hakkın sureti, kâinatın resmidir. Daha da ötesi Pirim Pir Sultan Abdal der ki;
Pir Sultanım bu dünyaya
Dolu geldim dolu benim
Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim, Ali benim. (2)
Tunceli Üniversitesi ile HBVKD Ahmet Yasevi ve Hacı Bektaş’tan önce “1980-1987 dönemlerinde Dersim’den toplanan yaklaşık 5.000 yoksul çocuğun gönderildiği Kuran Kurslarında bu çocukların akibetlerinin ne olduğu, şimdi nerelerde bulunduğu konusunda çalışmalar yapmalılar.”(1)
Ahmet Yasevi de, Hacı Bektaş da, Arap Ali de sizin olsun. Yeter ki “gölge etmeyin, başka ihsan istemez”
Hala isimlerinin önünde kocaman Prof. Yazan sözüm onlara uzman olarak Tv.lerde görüş bildiren bazı üniversite hocalarının zırvalarını izleyince insan utanıyor. Postalcısı da takunyacısı da aynı telden çalıyor.
İdam cezasını savunan kuzu postundaki prof. Unvanlı kurt Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı olursa, böyle bir meclis sağlıklı yasa çıkarabilir mi?
“40-50 kişilik gruplara füze atılsın, halk sürgün edilsin, Kürtlere doğum kontrolü uygulansın!” diyen Prof. Unvanlı ırkçı birisi Hukuk fakültesinde insan hakları dersi veriyorsa, bu ülkede hukuktan bahsetmek mümkün mü?
AKParti sisteminde her gün onlarca arkadaşımız, dostumuz ve tanıdıklarımız soruşturmalara tabi tutuluyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve mahkemelerde süründürülüyor. Bu satırların yazarına ise payına karakol, mahkemelerde sürünme ve para cezaları düştü.
Öyle anlaşılıyor ki; demokrasi mücadelesinde daha çok yol katletmemiz gerekiyor. Öyle ise; durmak yok, mücadeleye devam…
NOTLAR:
(1) http://www.gomanweb.net/index.php?option=com_content&view=article&id=12167:tunceli-hac-bekta-veli-kueltueruenue-aratrma-ve-tantma-derneine-yantmzdr&catid=61:dersim-tunceli-haberleri&Itemid=120
(2) Kemal Bülbül / http://www.gomanweb.net/
(3) http://www.gomanweb.net/index.php?option=com_content&view=article&id=11838:dersm-sempozyomu-le-lgl-aciklamalar&catid=61:dersim-tunceli-haberleri&Itemid=120
8 Ocak 2012 Pazar
ADİL OKAY İLE SÖYLEŞİ...
ADİL OKAY İLE SÖYLEŞİ - EYLÜL KÜLTÜR EDEBİYAT DERGİSİ
1- Eylül: 1980 öncesi politik nedenlerle Adana ve Ankara cezaevlerinde yatmışsınız. O dönemin hapishane koşullarını bugünün koşullarıyla olumlu-olumsuz kıyaslayabilir misiniz?
Adil Okay: Apayrı iki dünya diyebilirim. 1980 öncesi biz 50-100-150 kişilik koğuşlarda kalıyorduk. Koğuşlar arası ilişkimizde serbestti. Dolayısıyla psikolojik olarak rahattık. Örneğin ilk yakalanma sonrası sorgu -gözaltı- işkence bitip de cezaevine girince rahatlıyorduk. Kolektif çalışma, üretim ve dayanışma vardı. Ortak yemek yapar, seminerler verir, türkü söylerdik. İçimizden birine yönelik hücre cezası durumunda hep beraber –yüzlerce insan- karşı çıkardık. Elbette o dönemde de esaret esaretti. Ben F tipi cezaevleriyle ilgili yazdığım bir yazıda: F tipi denilen hücreleri, ölüm odalarına benzetmiştim de bana öncelikle oralarda yatan, yazıştığım arkadaşlar karşı çıkmışlardı. “Biz demişlerdi (İbrahim şahin ile 27 yıldır tutsak olan hasan Gülbahar) F tiplerinde de düşmana inat yaşıyor ve üretiyoruz.” Ben de bu söylemimi düzeltmiştim. Ama elbette F tipleri ile eski koğuş sistemi arasında büyük fark vardı. Biz nispeten daha rahattık. Ayrıca F tiplerinde hak ihlalleri inanılmaz boyutlarda. Bir cezaevinde serbest olan renkli kalem diğerinde yasak. Adalet bakanını suçladığımız balonlar mevzuu da bu hak ihlalllerine önemli bir örnekti. Kızım Öykü’nün yolladığı balonlar bir cezaevinde tutsaklara verilirken diğerinde sakıncalı ve tehlikeli sayılmış, verilmemişti. Biz de bunun üzerine basın toplantısı yapmıştık. Konu mecliste de tartışılmış ve dönemin Adalet bakanı Sadullah Ergin, “çocuk Öykü’nün balonları hukuku gevşetir, veremeyiz” diye bize yanıt vermişti. Bizim dönemimizde kitap, renkli kalem, balon v.s sınırı - sorunu yoktu. Bu gün hasta tutsakların sorunları apayrı bir hak ihlali. 3’lü protokol keza öyle. Bunlar bizim dönemimizde yoktu. Ama demokratikleştiği söylenilen 2011 Türkiyesinde var. Tabi şunun da altını çizmekte yarar var. 12 Eylül faşist darbesinden sonra Türkiye zindanları Hitler’in toplama kamplarını aratmayacak hale gelmişti. Özellikle Diyarbakır cezaevi. Bu gün bunlar konuşuluyor. Yazılıyor.
2- Eylül: Hapishane edebiyatı kavramından söz etmesek de, hapishanelerde üretilen ürünlerin edebiyatımızda ayrı bir yeri olmuştur. Sebahattin Ali’den, Nazım’a, Enver Gökçe’den Ahmed Arif’e kadar yüzlerce yazarımız mahpushanenin rahle-i tedrisatından geçmiştir. Mahpusluk sürecinin yazma ediminde ne gibi olumlu olumsuz etkileri bulunuyor. Örneğin sizi nasıl etkiledi.
Adil Okay: Ernest Hemingway, “yazmak için yaşayın ve yaşadıklarınızı yazın” demiştir. Doğal olarak hatıra biriktirmek önemlidir. Aynı zamanda gözlemlemek. Mahpus damında yatmayanlar, mahpusu yeterince betimleyemezler. Belki söyleşi yaparak, okuyarak, dinleyerek kurgu yaparlar ama yatan-yaşayan kadar yazamazlar. Örneğin ben F tiplerini yaşamadım- görmedim. Yatanlar kadar iyi betimleyemem. Sami Özbil’in ve Mircan Karaali’nin içeride yazdıkları romanları okuyunca ve gelen mektuplardan sonra bir fikir edinebildim. Belki ben de yazacağım bir öykü ya da romanda F tipi cezaevlerini betimleyebilirim. Ama elbette bu da kolay olmadı. F tiplerinden gelen yüzden fazla tutsağın, bine yakın mektubunu okudum. Başa dönersem benim hapishane edebiyatı kapsamında çok fazla eserim yok. Birkaç öykü ile birkaç şiir. Zira ben Adana ve Ankara cezaevlerinde kısa bir süre yattım. Toplam bir buçuk yıl. Benim çalışmalarımda daha çok sürgünün izleri var. Filistin’den Avrupa’ya uzanan 20 yıllık sürgün hayatım oldu. Bu gün biz geçmişimizi anlatırken mizaha başvuruyor, kendimizi ti’ye alıyoruz. Çoğu zaman anlatsak bile inandıramayız diyoruz. Neyse, ne diyordum evet belki bunları yaşamasaydık o zaman belki başarılı birer akademisyen falan olurduk. Örneğin ben üniversite de iken dersini geçemeyen arkadaşlara yüksek matematik, istatistik dersleri verirdim. Ama eğer başkaldırıp bu yola çıkmasaydık bu kadar çok hatıra biriktiremez, yazar olamayabilirdik. O zor yıllarda belki üretemedik ama biriktirdik. Hatıra biriktirdik. Birçok yazarın sahip olamayacağı malzemeye sahibiz- sahipsiniz. Bu bir avantaj. Ama olumlu mu olumsuz mu? Nelere mal oldu. Kaç yılımız feda oldu. Bu da yoruma açık. Adanmış hayatlar diyorum ben buna. Dışarıdaki insanlar daha iyi bir dünyada yaşasın diye adanmış hayatlardı sizinki- bizimki.
3- Eylül: 12 Mart edebiyatı ile 12 Eylül edebiyatı deyince ne aklınıza geliyor.
Adil Okay: Bu sorudan hareketle hapishane edebiyatının başka bir yanına dikkat çekmek istiyorum. Birçok yazar yatarken değil, çıktıktan sonra yazmıştır hapishaneyi. 1940 toplumcu edebiyat kuşağından zindan görmeyen yoktur. 12 Mart ve 12 Eylül darbesinden sonra içeri girenlerin çoğu da çıktıktan sonra yazmışlardır. Birkaç hafta önce hayatını kaybeden yazar Jorge Semprun’u bilirsiniz. II. Dünya savaşında direnişe katılmış, yakalanmış, Nazi toplama kamplarında kalmış ve sağ kurtulmuş, İspanyolca ve Fransızca yazan komünist bir yazardı. Daha sonra FKP’den ayrılmış ve İspanya kültür bakanı olmuştu. Ona, toplama kamplarından sağ kurtulduktan sonra neden on yıl boyunca yazmadığı sorulmuştu. Verdiği yanıt çarpıcıydı. “Çünkü” demişti, “o onyıl boyunca gaz odalarının kokusu ve çığlıklar peşimi bırakmamıştı”. 12 mart edebiyatı darbeden çok zaman geçmeden sonra yapıldı. Ama 12 Eylül edebiyatı – külliyatı aradan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra oluşmaya başladı. Zira 12 Eylül bu ülkenin en karanlık günlerinin başlangıcıydı. Bu darbeden zarar görenlerin çoğu, yazacak olanlar Jorge Semprun’un ifade ettiği gibi uzun süren bir travma yaşadılar. Çeyrek asır kendilerine gelemediler. Dışarıda kalan yani darbeden doğrudan zarar görmeyen usta kalemlerin neden bu toplumsal altüst oluş – bu trajedi hakkında yazmadığı sorusu sorulabilir. Ben de soruyorum. Bu da onların ayıbı diyorum.
4- Eylül: Örnek verebilir miyiz? Sizin eserlerinizi de 12 Eylül edebiyatı çerçevesinde değerlendirebilir miyiz?
Adil Okay: Evet. Bazılarını. Yolcu adlı öykü kitabımda da, 25. Saat adlı şiir kitabımda da, 12 Eylül ve Filistin Günlüğü adlı anı-belgesel çalışmam da bu dönemi betimler. En son yazdığım ve Türkiye’nin dört bir yanında – 40 kentte- sahneye konulan “karanlığın içinde Aydınlık yüzler- ölülerimiz Konuşuyor” adlı tiyatro oyunum da öyle. Gecikmeli de olsa 12 Eylül romanına olumlu örnekler var: Kaan Arslanoğlu, Hüseyin Şimşek, Hacay Yılmaz, Halil Genç, Nejat Elibol, Yücel Sarpdere, Öner Yağcı, A. Kadir konuk, Osman Akınhay, Şöhret Baltaş, Sevkuthan Karataş, Süheyla Acar, Ayşegül Devecioğlu, Hayri Argav, Pamuk Yıldız. 12 Eylül’ü o dönem cezaevlerini sorgulayan, betimleyen romanlar yazmıştır. Örnek vereyim: Pamuk Yıldız’ın “O hep aklımda” ile Osman Akınhay’ın “Gün ağarmasa” adlı romanları 1980-1990 Mamak gerçeğinden hareketle 12 Eylülü anlatır. Yıldız romanında, Yazması gerekenlerin neden yazmadığından, tanıklık yapmadıklarından, “içeride kahramanca direnenlerin bile” dışarı çıkınca neden bir unutma çabasına daldıklarını anlamaya, anlatmaya çalışır. (Bkz. S.356) Osman Akınhay, ‘Gün ağarmasa’da, roman kahramanına benzer sorgulamaları yaptırır. (S. 183.) Süheyla Acar, ‘Yağmurun yedi yüzü’ adlı romanında, içeriden çıkanların ya da sürgünden dönenlerin çocuklarıyla kurdukları travmatik ilişkiyi çok ustaca sorgular. (Bkz. S. 294-295.). Keza üzerinden atlanılmayacak bir yazar Şöhret Batlaş, ‘Koşarken Yavaşlar gibi’ adlı romanında bu kuşağın çocuklarını hem sakınıp hem devrimci yapmaya uğraştıklarından, çelişki yaşadıklarından söz eder. (Bkz. S. 131.)
5- Eylül: Her toplumsal sürecin sanat-edebiyat anlayışı ve özneleri oluşuyor. 80 öncesi toplumsal gerçekçi edebiyat ön plandayken bu gün ise arka planda. Bunun nedenlerini nasıl değerlendiriyorsunuz.
Adil Okay: Toplumsal gerçekçilik ya da bir diğer adıyla sosyalist gerçekçilik dünya edebiyatında bir dönemde iz bırakmıştır. Bu edebiyatı bilinçli - bilinçsiz slogan edebiyatla karıştıranlar olmuştur. Oysa her akımın devleri vardır. Ve akımlar o devlerle birlikte değerlendirilmelidir. Sosyalist gerçekçi edebiyat - sanat da, İlya Ehrenbourg’la, Mayakovski ile, Vertov ile, Nazım Hikmet, Ahmed Arif ile, Atilla İlhan ile, Vedat Türkali ile anılmalıdır. Toplumcu edebiyat, slogan edebiyat değildir. Bu bir karalama kampanyasının ucuz argümanıdır. Ben her akımın dünya kültür hazinesine katkısı olduğunu savunuyorum. Ayrıca toplumcu edebiyatın koşulları hala var. Geri planda görünmesinin nedeni eklektik olan post-modernizmin sanatı ve sanatçıyı meta olarak değerlendiren neo-liberalizmin saldırısıdır. Kapitalizm belki maske değişitirdi ama onun insanlığa ve doğaya saldırısı ve tahribatı hala sürüyor. Savaşlar, işgaller, sömürü, daha çok kâr için doğanın katledilmesi sürüyor. Umut ve ütopya sorunu başladı. İnsanlarda “başka bir dünya mümkün” diyecek umut ve ütopya kalmadı. Bu umudu ve ütopyayı besleyenler de azınlığa düştü. O nedenle şimdilerde, “hâlâ mı toplumcu edebiyat” diye burun kıvıran “eleştirmenler” çoğaldı. “Sanat, politika dışı - tarafsız olmalıdır”, diye vaaz verenler çoğaldı. Oysa bizzat onlar politika yapıyor. Kapitalizmi, var olan sistemi savunarak politika yapıyorlar. Ya da “sosyalizm öldü” diyerek politika yapıyorlar. Biz ise sınıfsız, sınırsız bir dünya ülküsünden bahsedince burun kıvırıyorlar. Her baskı döneminde egemenlerin kalemşorları olan yazar ve sanatçılar olmuştur. Hatta dönenler. Bu dönem biraz çoğalmış görünüyorlar hepsi o kadar.
6- Eylül: Son yıllarda hapishanelerde üretilenlere yönelik, edebiyat çevrelerinde ve yayınevlerinde küçümseme algısı seziliyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz.
Adil Okay: Halen cezaevinde yatan arkadaşların bazı eserlerini okudum. Ama değerlendirme yapmam zor. Mircan Karaali’nin, ‘Gorki’nin Gitarı’ ile Sami Özbil’in ‘Soluk Soluğa’ adlı romanlarında, 1990 sonrası Türkiye manzarası ve F tipleri ustaca betimleniyordu. Daha iyi yazılamaz mıydı? Elbette. Ama ben sıkılmadan okudum. Hem bilgilendim. Hem roman tadı aldım. Keza Enver Özkartal’ın, Hasan Şahingöz’ün, Deniz Faruk Zeren’in şiirlerinde estetik bir düzey gözlemledim. Mehmet Boğatekin, Ahmet Bilge ve Aynur Epli’nin de çizimleri usta işiydi. Ayrıca daha saymakla bitiremeyeceğim yetenek var içeride. Yoktan var eden yetenekler. Kızım Öykü’ye yollanan el işleri hediyeler bile insanı şaşırtmaya yetiyor. ‘Görülmüştür- Mahpus Resimleri Sergisi’ni açtığımızda bunların hepsi çok dikkat çekti. Ressam diyebileceğimiz insanlar tarafından bile beğeni topladı. Ayrıca Erdal Süsem’in, Ayhan Kavak’ın, Kasım Karataş’ın, Ozan Veli’nin, Turan Demir’in, Erol Zavar’ın, Barış Açıkel’in, …. … …ve kitabı olmayan birçok arkadaşın çalışmaları da dışarıdaki birçok kitaplı yazardan daha düzeyli diyebilirim. Örneğin Hasan Gülbahar bana sürgüne gidişini betimleyen bir mektup yollamıştı, betimlemelerine hayran olmamak elde değildi. Tabi henüz yazın dili olgunlaşmamış arkadaşlar da var. Nasıl dışarıda olan ve yazı ile uğraşan bazı arkadaşların çalışmaları henüz yayınlanacak düzeyde değilse, içeride olan bazı arkadaşların çalışmaları da öyle. Çalışmak gerekiyor. Ve çok okumak. Yazmak. Yeniden yazmak. Diğer yandan ne yazık ki bizim diyebileceğimiz küçük yayınevleri krizde. Kitap yayınlamak kolay değil. İçerideki arkadaşların da bunu bilmesinde yarar var. En iyisi dergilerden başlamak. İşte Eylül gibi birkaç dergi de bu nedenle var ve yaşamalılar.
7- Eylül: Yazarla aidiyet duygusu yani yazarla politik çevre arasındaki ilişki konusunda ne düşünüyorsunuz. Kimileri yazarın eğer politik bir yapı ile organik bağı olursa özgür olamayacağını söylüyor.
Adil Okay: Şimdi ister bir örgüt-parti ile organik bağı olsun, ister olmasın sanatçı üretmeye devam eder. Bir sanatçı aşkına şiir yazarken, beste yaparken veya toplumsal bir konuda (savaş, sömürü, haksızlık v.s) etkilenip eser üretirken şanı, şöhreti, kariyeri, parayı düşünmez. Öncelikle kendi için, sonra da toplum için üretir. Satış, sonraki aşamada gündeme gelir. Kimi zaman örgütlü olmak o sanatçının eserlerinin daha geniş kitleye ulaşması için bir avantaj bile sayılabilir. Kimi zaman da ‘falanca örgütün adamı’ diye sansüre uğramasına da yol açabilir. Her iki durumda da başarılı eserler veren toplumcu yazarlar- şairler var. Gramsci’nin organik aydın tanımını biliyoruz. Ama bu gün bir siyasi yapıyla doğrudan organik ilişkisi olmayan sosyalist aydınlar da var. Yazar, şair ve sanatçılar da var. Koşullar farklı. Belki devrim aşaması- iç savaş aşaması olsaydı o zaman farklı değerlendirebilirdik. 2. Dünya savaşı döneminde sürrealist yazarlar bile komünistlerin safında direnişe katılmışlardır. Toplumcu gerçekçi eserler vermişlerdir. Bu gün Vedat Türkali, Sezai Sarıoğlu, Şükrü Erbaş gibi toplumcu şair ve yazarların, Fikret başkaya, Sibel Özbudun, İsmail Beşikçi ve Haluk Gerger gibi aydınların bildiğim kadarıyla bir politik parti ve - veya örgütle organik bağları yok. Yok diye üretmiyorlar mı? Çalışmalarından biz hepimiz yararlanmıyor muyuz? Ama bağı olup üretenler de var. Sonuç itibariyle bağ-aidiyet kavramını yeniden sorgulamakta yarar var. Maksim Gorki ile Jdanov’un 1930’da Moskova yazarlar kongresinde temellerini attığı sosyalist gerçekçilik manifestosundan bu yana çok zaman geçti. Kapitalizm ve anti-kapitalist mücadele biçimleri bu süreçte değişti. Yarı-feodal ülkeler bu gün çarpık markık ama kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu ülkeler konumuna geldi. Beğenelim beğenmeyelim (Sovyetler- Çin – Arnavutluk kutupları) bir sosyalist sistem vardı. Yıkıldı. Bu gün neo-liberalizmden ve onun sanatta ve felsefedeki uzantısı post-modernizmden söz ediyoruz. Yeni mücadele biçimlerinden söz ediyoruz. Eskiden doğanın tahribatı bu boyutlarda değildi. Şimdi çevrecilikten ve çevreci örgütlerle diyalogdan, ittifaktan söz ediyoruz. Örneğin ben tarafsız değilim. Tarafım. Anti-kapitalist mücadelenin içindeyim. Devrim ve Sosyalim mücadelesinin yanı sıra nükleer santrallere karşı mücadele içinde de yerimi alıyorum. Kadın sorunu, kimlik sorunu, ana dilde eğitim sorunu için de kelam ediyorum. Bağım olan demokratik kitle örgütleri, ilişkide olduğum, yazdığım yayın organları da var. Yukarıda adlarını saydığım, “bağımsız” sayılan-görünen insanların da birlikte çalıştıkları kurumlar var. Ne organik bağı olanları, ne de olmayanları suçlamamak- küçümsememek gerekiyor. Üretime – işe bakmak daha doğru gibi geliyor bana. Ama bu yazarların mutlaka “bağımsız” olması gerektiğini savunduğum anlamına gelmiyor. Yazar - şair ve aydınların her dönem haksızlığa - adaletsizliğe karşı muhalif ve müdahil olması gerektiğine inanıyorum. Aslolan budur bence.
8- Eylül: Sanatın endüstrileştirildiği, sanatın metalaştırıldığı bu dönemde hapishanelerde üretilenlerin yayınlanması ve kitlelerle buluşmasının çok sınırlı araçları bulunuyor. Bunu aşmak için ne yapmak gerekiyor sizce. Ayrıca hapishanelere olan duyarlılığı yeterli görüyor musunuz?
Adil Okay: İnanır mısınız aynı sorunu biz, dışarıda olan muhalif yazar ve şairler de yaşıyoruz. Toplumcu ressamlar sergi salonu bulamıyor, şair ve yazarlar yayın evi bulamıyor. Bulsak da reklam yapamadığımız hatta reklama karşı olduğumuz için kitaplarımız satmıyor. Ben iman gücüyle dağıtıyoruz kitaplarımızı diyorum. Tekelci medya bize sayfa ayırmıyor, TV’lerde ana haberlerde geçmiyoruz. Bilbordlarda da reklamımız yapılmıyor. Çoğu zaman damgalanıp festivallere v.s de çağrılmıyoruz. Kendi aramızda dayanışmaya çalışıyoruz. Bu nedenle iman gücüyle diyorum. Ne yapılabilir. Hapishanelerde bulunan şair, yazar ve sanatçılar için. Sol dergiler ve gazeteler bu arkadaşların ürünlerine daha çok yer verebilir. Dışarıda olan yazar ve şairler bu arkadaşlarla daha çok dayanışma içinde olabilirler. Elbette ki yeterli görmüyorum. Elimde 100 adet kartpostal ve zarf günlerce dolaştığım zamanlar daha çok görüyordum bu yetersizliği. Yani duyarsızlığı. Ya da hasta tutsaklarla ilgili bir basın açıklamasında, etkinlikte 100 kişiyi bulamayınca fark ediyordum duyarsızlığı.
9- Eylül: Bildiğimiz kadarıyla İHD çalışanısınız. Mahpuslarla ilgili etkinliklerde önemli katkılarınız oldu. Neler yapıldı. İstediğiniz sonuçlar elde edildi mi?
Adil Okay: Evet. Başta İHD’nin ve diğer demokratik kitle örgütlerinin politik tutsaklarla dayanışma anlamında yararlı çalışmaları var. Ben de İHD çatısı altında ‘Görülmüştür- mahpus resimleri Sergisi’nin örgütlenmesinde görev aldım. Çoğunluğu kızım Öykü’ye gelen resim ve desenleri, mektup, görülmüştür mühürlü zarf ve mahpus fotoğraflarıyla birlikte sergilememiz çok ilgi çekti. Sergiyi Yurt dışına da taşıdım. Sergi boyunca yüzlerce tutsağın adlarının ve adreslerinin olduğu sepetten insanların birer adres alması ve cezaevi arkadaşı seçmesi için çaba harcadık. Az da olsa yararımız oldu diye düşünüyorum. En azından hasta tutsakların varlığından haberdar oldu insanlar. İçeride de üreten insanların varlığından haberdar oldular. Resim ve desenler bir yana, sergiyi izleyenler mahpus mektuplarını okuyunca, cezaevinde yatanların da üreten, üzülen, sevinen bizler gibi insanlar olduklarını, daha iyi bir dünya için mücadele sürecinde tutsak düştüklerini görmüş oldular. Çevremde hayatında ilk defa cezaevlerine mektup yollayan insanlar olduğunu görmek, gözlemlemek elbette beni umutlandırdı. Yeterli mi? Hayır?
10- Eylül: Eylül okurlarına söyleyeceğiniz son söz…
Adil Okay: Eylül gibi dergileri okuyalım. Tanıtalım. Yaşatalım derim.
Kaynakça: Eylül Kültür Edebiyat Dergisi. Yıl 1. Sayı 5. Kasım Aralık 2011
1 Ocak 2012 Pazar
BİR ŞAİRDEN İÇ İŞLERİ BAKANINA AÇIK MEKTUP
“akşam olunca / her taşın altında sıkıyönetim/bütün sokaklar mavi bereli / seslere sağırlaşır kulaklar/ne komşu ağıtları duyulur / ne kayıplar yargılı yargısız / ne açlar açlık grevleri / her ev kendine konuşur / kendini dinler gece olunca / unutup diğerlerini…”
Adil Okay
okayadil@hotmail.fr
İdris bey, ben, en son ucube açıklamanızda işaret ettiğiniz sakıncalı şairlerdenim. Her ne kadar dört şiir kitabıma ve Hasan Bayri şiir yarışmasında aldığım bir ödüle rağmen kendimi şair sayamasam, “şair olma serüveninde yol alan bir amatörüm” desem de, açıklamanız bana dokundu. Dokundu zira merhum babam Süleyman Okay, kelimenin tam anlamıyla bir şairdi. Üstelik “sakıncalı şair”. O, Sizin gibi düşünen darbeciler tarafından hapse atılan ama buna rağmen baş eğmeyen, 12 Eylül faşist darbesinden sonra, en zor yıllarda Antakya İHD yöneticiliği ve Halk Evleri başkanlığı yapan bir sosyalistti. Hani kısa bir süre önce düzmece suçlarla zindana attığınız Ragıp Zarakolu’nun ve ‘Boyundan utan darağacı/ Kırk canlı oğlan doğuruyor/ Kocasını astığın kadınlar’ diyen şair Ali Yüce’nin kadim dostuydu.
“Ranzamda / sabaha bir yıl var daha / şimdi köşe başlarında / eller yukarı / şimdi kan kokuyor bu duvarlar/ ölüm kokuyor / makaralara sığmıyor acılarım / sağılmakla bitmiyor (…) Hüznün kızgın ve kanlı memelerinde / Hızla büyüyor tomurcuk / Göçe hazırlanırken sayrı gece / Ateş imbiğinden süzülüyor / Şafağın gülleri / Çünkü birazdan gün doğacak / Kınında duramıyorsa da ölüm / Sıcak / Ve sarışın bir umuttur yaşamak / sevda tutuklanamaz çünkü…” Süleyman Okay
İdris bey, elbette babam şair olmasaydı da bu sözlerinizi protesto ederdim. Dünyada ve ülkemizde en has şairler hep zalime karşı mazlumun yanında olmuşlar, sizin gibi elindeki mührü kötülük için kullananlara baş kaldırmışlardır. Pir Sultanlar’dan Nazım Hikmet’lere, Missak Manouchian’dan Feqîyê Teyran’a, Atilla Jozef’ten Bertolt Brecht’te, Heine’den Victor Hara’ya, Sivas’ta zebanilerin yakarak öldürdüğü Metin Altıok’a, şu anda zindanlarınızda tutsak olan, 20 kez kanser ameliyatı olduğu halde hâlâ serbest bırakmadığınız şair Erol Zavar’a kadar bu gelenek sürmektedir. Sizin zulüm geleneğiniz devam ettiği sürece, şairlerin isyan geleneği sürecektir. Elbette sizin postmodern faşist hükümetinize hiciv yerine methiye ‘şiirleri’ yazan, ruhunu şeytana satan bir grup ‘yazar’ vardır. Bu hep böyle olmuştur. Ancak tarih, sizi ve işbirlikçi ‘aydın-yazarlarınızı’ değil, isyan eden, ‘Başka bir dünya mümkün’ diyen şairleri bu güne taşımıştır. Yarına da taşıyacaktır.
“başka ozanlar / bana ne onlardan / batırsınlar burunlarını pisliğe / göstersinler esrik coşkularını / uyduruk imgelerle ve içkiyle / gittiğim yer meyhane değil benim / usa giderim hatta daha ileri / özgür bir usun sahibiyim / budala bir hizmete adamam kendimi/ bana göre değil sızlanıp hizmet etmek / elden ayaktan düşüren alçak güçlere…. / özgürlük ve sevmek / bu ikisi gerek bana / aşkım için yaşamım feda olsun / özgürlük uğruna aşkım…“ Atilla jozef
İdris bey, ne mutlu bize ki yalnız değiliz. Sizi bu ucube açıklamanızdan dolayı kınayan-protesto edenlerin sayısı az değil. Hatta bir zamanlar hükümetinizi ‘demokrat’ sanan, hâlâ sizden umudu olan bazı yazarların dahi öfkesini çektiniz. Zira bu açıklamalarınız onları da utandırmaya başladı. Önce sosyalistleri, yurtseverleri, seçilmiş belediye başkanlarını hapse attınız, sonra gazetecileri, avukatları, yazar ve yayıncıları, derken sizin gibi düşünmeyen akademisyenleri düzmece suçlamalarla, komplolarla zindanlara tıktınız. Bu gün de bizi işaret ediyorsunuz. Biz bu filmi 12 Eylül’de de görmüştük İdris Bey. 12 Eylül’de de sizin zihniyetiniz beni ve yoldaşlarımı idamla yargılamıştı. O zaman da baş eğmemiştik, hiç kuşkunuz olmasın bu gün de baş eğmeyeceğiz.
“tak tak tak/ hadi kalk / kalk diyor bir ses / saat sabahın ikisi / kapı mı çalıyor ne / tok tok tok / yok yok kimsecikler yok / cinler dans ediyor evin içinde / rüzgar pencereyle sohbette / yağmur karla flört ediyor / korku zifiri mavi… / tık tık tık / saat sabahın dördü / hadi uyan uyan diyor bir fısıltı / kimsecikler yok / ya bu uğultu / cama vuran / taarruz trompeti / teslim ol borazanı / yalnızlığın azraille valsı / başlıyor/ sabah haberleri/ yeni bir emre kadar / bütün lambalar kırmızı/ çocuklar eyvah / çocuklar eyvah…” Adil Okay
Bir düşünün İdris Bey, hükümetiniz döneminde kaç ananın, babanın ‘Ah’ını aldınız. Güvenlik güçlerinin ‘terörist sanarak’ vurduğu çocukların sayısını biliyor musunuz? Peki ya seleflerinizin neden olduğu 17 bin fail-i meçhul hakkında ne yapıyorsunuz. Ya babasız ve annesiz büyümek zorunda kalan çocuklar. Ebeveynleri zindanda olan çocuklar. Ya zindanlardaki TMK mağduru çocuklar. Cumartesi annelerinin ‘Ah’ını duyuyor musunuz? Bizimle uğraşacağınıza, zindanlara suçsuz insanları dolduracağınıza katillerin peşine neden düşmüyorsunuz. Eski tetikçileriniz bile itirafa başladı daha ne bekliyorsunuz…
İdris bey, daha söyleyecek çok lafımız, yazacak mısralarımız, söyleyecek şarkılarımız, çizilecek resimlerimiz var. Şunu unutmayın ne selefleriniz bize baş eğdirebildi, ne de siz eğdirebilirsiniz.
İdris bey, Rock müziğinin önemli isimlerinden Aylin Aslım ve arkadaşlarının konu ile ilgili açıklamalarının bir bölümünü, belki okumamışsınızdır diye aktararak şimdilik kaydı ile mektubumu sonlandırıyorum.
"(…)Son olarak Sayın Şahin, terörün arka planına dair unutulmaz söylevinde, şarkı kisvesi altındaki terör ve şarkıcı kisvesi altındaki teröristten de dem vurarak, 'Yerine göre sadece şarkı söylüyor ama üç şarkının arasında bir tane de seyirciye bir şeyler söylerken arada bir güzel cümle sarf ediveriyor. Ne alırsan al, ne anlarsan anla. Sanat icra ediliyor sahnede. Ne yapacaksın, sanata karşı değiliz ama işte bunları bir cerrah hassasiyetiyle ayırt etmek durumundayız' diyerek hainlere, düşmanlara ve kötülere büyük bir koz vermiştir. Sayın Bakan belli ki bir mahalle baskısı mağduru olarak sanata karşı olmadığını ifade etmek zorunda bırakılmıştır. Kendisinden sanatçılar olarak beklentimiz, bir ifade ve temsil biçimi olarak sanata karşı olduğunu açıklamasıdır. Çünkü büyük bir üzüntüyle ifade etmek isteriz ki şu anda bu ülkede yaşayan sanatçıların önemli bölümü Sayın Şahin’in değerini teslim etmek erdeminden yoksun kayıp ruhlardır ve bunlara karşı olmak gerekir, maazallah siyasi rakiplerin yapamadığını bunlar bir gün yapıverirler. İnsanı tefe koyup oynatır ve bunlar, şeytana pabucunu ters giydirirler. Sayın Şahin, Sözlerinizin arkasında durun ve sanatı topyekûn terör kapsamına alarak yasaklayın, ya da şunu yapın: Bu cümle hariç bütün metni tersten okuyun ve derhal özür dileyerek o koltuğu bırakın, çünkü bu toplumun tüm iç güvenlik mekanizmasının tepesinde oturan şahsınızın ilgili beyanları; demokratik, laik, sosyal hukuk devleti tanımını dolayısıyla Anayasa'yı hiçe saymasının yanında, sizin aksinize dünyanın her yerinde geçerli işler üretme kapasitesine sahip sanatçılara, ülkede din özgürlüğü olduğunu düşünmeleri doğal olan Zerdüştlere ve zaten gündelik faşizm tarafından sürekli taciz edilen eşcinsellere hakaret niteliği taşımakta, sizden farklı düşünen herkese korku salmakta ve onları terörize etmektedir."
------------
Web site: http://www.adilokay.com/
24 Aralık 2011 Cumartesi
Ermeni sempozyumu panelistlerinden Adil Okay ile söyleşi(*)
Adil Okay
adilokay@hotmail.fr
Y.D.İ. Çağrı: 24−25 Nisan’da Ankara’da gerçekleştirilen “Öncesi ve Sonrasıyla 1915: İnkâr ve Yüzleşme” başlıklı sempozyum sona erdi. 95 Yıllık bir yasak delindi. Bir ilk gerçekleşti. Siz de Baskın Oran, Mahir Sayın ve Sibel Özbudun’la aynı panelde konuşmacıydınız. Ayrıca sizin yazdığınız ve Merhaba Sanat Tiyatrosu tarafından sahneye konulan oyunun Hrant Dink bölümü sinevizyon olarak gösterildi. Kutluyoruz. Konuşmanızda ‘soykırım meselesi’ne dolaylı olarak değindiniz. Çağrı okuyucuları için ‘soykırım’ konusundaki düşüncelerinizi açar mısınız?
Adil Okay: Konu sadece bir kelime değil. Konu insanlık trajedisi. Biz, 12 Eylül dönemini ‘mikro soykırım’ olarak tanımlarken, Başbakan Erdoğan İsrail’in Gazze’de yaptığı katliamları soykırıma benzetirken, 1995’te Srebrenica’da çoğunluğu çocuk 8 bin kadar Boşnak’ın katledilmesi kimileri tarafından soykırım sayılırken, yüz binlerce sivil Ermeni’ye karşı yapılan, insan aklının anlamakta, kabul etmekte zorluk çektiği katliamlara neden soykırım demiyorduk. Bunun sorgulanması gerekmekte demiştim. Bu yaşananlara karşılıklı katliam da denilemezdi. Zira güçler arasında eşitlik yoktu. Bırakınız eşitliği, yer yer baş kaldıran Ermeniler yenilmiş ve silahsızlandırılmışlardı. Sonuçta savunmasız, çocuk, kadın ayırmadan sivil halk katledildi. Dikkatinizi çekerim, Osmanlı döneminde bu yapılanlar kabul edilmişken, katledilen Ermeni sayısı 800 bin olarak verilirken, cumhuriyet Türkiye’sinde sayı 300 bine düşürüldü. Kaldı ki 300 bin olsa 30 bin olsa bu ne kadar mazur görülebilir.
- Neden cumhuriyet bu konuda Osmanlı’dan daha geriye gitti?
Adil Okay: Aslında Cumhuriyet de Osmanlının devamıdır. Aradan geçen 95 yılda sağ kalan tanıkların hemen hepsi öldüğü için yeni nesli aldatabiliyorlar. Tanık derken sadece Ermeni tanıktan söz etmiyorum. Bundan 20−25 yıl önce her ailenin yaşı ferdi, Türk, Kürt, Arap bu katliamlara şu veya bu biçimde tanıktı.
-Tanıklar hayatını kaybetti diyorsunuz. Peki resmi arşivler. Tanıklarla söyleşiler. Belgeler. Onlar nasıl yok sayılıyor?
Adil Okay: Aslında yok sayılamıyor. Ama basına verilmiyor, burjuva basını yok sayıyor. Malum radikal sol basın geniş halk kitleleri tarafından okunmuyor. Hatta Mustafa kemal 1 ağustos 1926 da Los Angeles Examiner’e verdiği röportajda tehcirde yapılan kırım ve failleri hakkında şunları söylemiştir. “Milyonlarca Hıristiyan uyruğumuzun acımasızca kitleler halinde evlerinden sürülüp katledilmesinden sorumlu tutulması gereken bu eski Jöntürk fırkasının artıkları…” Keza, 1918−1920 yıllarında İstanbul’da yayınlanan ‘Alemdar’, ‘Tasfir−i Efkâr’ ve ‘İstiklal’ gazetelerinde yayınlanan yazı ve haberler, Ermenilere karşı uygulanan kırımın itiraflardır. 1919 yılında İstanbul Alemdar gazetesinde, dört bölüm halinde yayınlanan Çerkez Hasan Bey’in makaleleri, kanıtlar arasında sayılır.
- Peki, Osmanlı’da Ermenilere karşı hoşgörü daha fazlaydı savına ne diyorsunuz?
Adil Okay: Siz bakmayın o, ‘Osmanlı’da 1915’e kadar var olan hoşgörü, cumhuriyet Türkiye’sinden çok daha iyiydi, Osmanlı’da Gayrı Müslimler parlamentoya giriyor, üst düzey bürokrat oluyorlardı’, safsatalarına. Bunların tümü görecelidir. Osmanlı döneminde merkez bankası müdürü belki Ermeni kökenli olabiliyordu, mecliste bir dönem Ermeni mebuslar vardı, el üstünde tutulan kaymak tabaka Ermeni tüccarlar, mimarlar, sanatçılar vardı ama Osmanlı’da da gayrimüslim ahali (dolayısıyla Ermeniler) özel türden baskılara maruz kalıyordu. Örneğin: “Hıristiyanlar, ibadetlerini Müslümanları rahatsız etmeyecek şekilde yapmak zorundaydılar. Ayrıca ata binmeleri, silah taşımaları, bir Müslüman ile karşılaştıkları zaman kaldırımda yürümeleri yasaktı. Hamamlarda takunya giymeleri yasaktı. Peştamallarına çıngırak takmaları gerekiyordu. Müslümanların evlerinden daha yüksek ev yapmaları yasaktı. Evlerin, Müslüman mahallelere bakan taraflarına pencere yapmaları yasaktı. Ermenice konuşmak ve öğrenmek yasaklanmıştı. Ve benzeri.
- Cumhuriyet Türkiyesinde de benzeri uygulamalar yok mu?
Adil Okay: Var tabi. Zaten resmi ideoloji aynı. Ancienne rejimden köklü bir kopuş da yok. Kemalizm her dönem egemenler için bir ideolojik kılıf olmuştur. Birkaç örnek vereyim. Tabi ne yazık ki her örnek, yüreğimizi dağlayan, trajik bir örnek oluyor. Ancak yeni nesil gerçekleri öğrensin diye tekrarlamak zorundayız. Örneğin: 1915’te korkunç işkencelere maruz kalan ve baş eğmeden ölmek isteyen bazı Ermenilerin, Osmanlı cezaevlerinde kendilerini yaktığını, 1982 Yılında da Cumhuriyet Türkiyesinde Kürt tutsakların, dayanılmaz fiziki ve psikolojik işkenceye baş eğmemek için Diyarbakır cezaevinde kendilerini yakması. Osmanlı zindanlarında, “şahadet getirin, padişahımız çok yaşa deyin”, diye işkence yapan ittihatçı artıklarının, 12 Eylül 1980’den sonra da tutsak devrimcilere zorla İstiklal marşı söyletmeye, onuncu yıl marşını ezberletmeye çalışması. Aynı katiller örgütünün, 12 Eylül faşist darbesinden sonra bir milyon insanı zindanlara doldurup, 17 yaşındaki delikanlıları asması, çoğunluğu Kürt kökenli 17 bin insanın katledilmesi ve adlarına ‘fail−i meçhul’ denmesi… Bunlar teşkilat−ı mahsusa’nın kapatılmadığını ad değiştirerek faaliyetlerine devam ettiğini göstermiyor mu?
Bir örnek daha vereyim: İttihatçılar, Haziran 1915 de Sosyal Demokrat Hınçak partisi yöneticilerini evlerinden toplamış, Askeri Mahkemede bir günde idama mahkum etmiş, başta PARAMAZ (Madteos Sarkisyan) olmak üzere içlerinden 20 yöneticiyi Beyazıt Meydanı'nda idam etmişlerdi. Paramaz idam sehpasında: "Siz yalnız bizim vücudumuzu ortadan kaldırabilirsiniz, bizim ideallerimizi asla, ideallerimiz sosyalizmdir..." diye slogan atmıştı. Aynı ittihatçı artıklarının, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinden sonra onlarca Türkiyeli devrimciyi idama yolladığını, Türkiyeli devrimcilerin de İdama giderken Paramaz gibi ‘yaşasın sosyalizm ve halkların kardeşliği’ sloganları atmışlardır. Osmanlı döneminde Ermenice konuşmayı yasaklayan zihniyetin, cumhuriyet Türkiye’sinde de Kürtçeyi yasakladığını, Kürt annelerin tutsak çocuklarıyla Kürtçe konuşmasına yasak getirildiğini, Kürtçe bir kelime hatta harf kullanmanın hapis cezası öngördüğünü unutmadık.
- Son olarak ne söylemek istersiniz?
Adil Okay: Türk devleti, 1915’te Ermeni tehciri ve kırımı, 1920 ve 1930’larda Kürtlere yönelik katliamlar üzerine inşa edilmiştir. 1915’ten 6−7 Eylüle, 12 Marttan, 12 Eylüle, Susurluktan Ergenekona kadar aynı zihniyetin ve çetelerin dolaylı dolaysız iktidarı sürmüştür. Bu gerçekleri bilmeden, kabul etmeden yüzleşmeyi ve yargılamayı 1915’e kadar götürmeden 12 Eylül’le de hesaplaşamayız.
-Ne yapılabilir?
Adil Okay: Ermeni Sorunu, toplumsal, tarihi bir sorun olması yanında; “Tarihle yüzleşmenin ‘olmazsa olmaz’ iki şartı olarak özür dileme ve tazmin etme”yi de içeren politik bir meseledir. Dolayısıyla, Hrant Dink’in de altını çizdiği gibi, geçmişle hesaplaşmak, kapanmayan ve hala kanayan yaraların sağaltılması için önce resmi olarak özür dileyip diğer adımları atmak gerekmektedir.
---------------
(*)“Yeni Dünya İçin Çağrı” dergisinin benimle yaptığı eski bir söyleşiyi Ermeni meselesi güncel olduğu için yeniden paylaşıyorum. A.O.
http://www.ydicagri.org/Sayilar/145/adil_okay_soylesi.html
20 Aralık 2011 Salı
Aleviler, Cumhuriyet Ve Atatürk
Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com
Alevilik, cumhuriyet ve Atatürk ile ilgili yapılan en ufak bir eleştiriyi içine sindiremeyen bazı kişilerin; “Atatürk ve Cumhuriyeti yıkmak, ülkeyi kardeş kavgasına sürüklemek...”(1) paronası içinde olduklarını görüyorum.
“Cumhuriyeti ve Atatürk’ü koruma / kollama” gerekçesiyle insanları baskı altında tutmak, kendine benzetemeyenleri de öldürmek için yeraltında-üstünde kurulan gizli güçler tarafından korunan bir rejimin sadece adının “cumhuriyet” olması militarizmden başka hiç bir anlam taşımaz.
“İran nasıl bir ‘şii molla cumhuriyeti’ ise, TC de kuruluşundan bu yana laik ve demokratik olmayan ‘Sünni bir Cumhuriyettir’..”(3)
Osmanlı rejimi Alevileri sürekli katletmesi ve “1924’te Hilafet kaldırılınca, laiklik geldi Sünni baskısı bitti”(2) gerekçesiyle Alevilerin çoğunluğu Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin yanında yer almaları bence bir gereklilikti. “Hastaya çorba, mazluma tutunacak dal sorulmaz” deyimi bu durumu net ifade ettiğini düşünüyorum.
Dersim’de katliam yapan militarist cumhuriyet rejimi katliamcılarına karşı direnen Seyit Rıza’yı ve arkadaşlarını idam eden zihniyet ne ise, Diyarbakır zindanında işkencecileri ve baskıları protesto etmek için bedenini ateşe veren Mazlum Doğan’ı ölüme gönderen güç de aynıdır.
19 Aralık 2000 yılında yani 11 yıl önce cezaevlerinde “Hayata Dönüş” adı altında tutsaklara yapılan katliam ile 33 yıl önce (19-24 Aralık) tarihlerinde yapılan Maraş katliamı ve devamı Sivas, Çorum… Katliamlarının yapılması da bu sahte “cumhuriyet”in eserlerindendir.
Amacım Mustafa Kemal düşmanlığı yapmak değildir. Her ülke kendi tarihlerine göre bir kurucu lider yaratmıştır. Tam tersine Var olan Cumhuriyet’i demokratikleştirmek suretiyle Mustafa Kemal üzerinden (sevabıyla-günahıyla) ortak paydalarda bir uzlaşma sağlanabilir. Bu konu postalcılar ile takunyacılara bırakılamayacak kadar hassastır.
“Atatürk çok büyük adamdır, bu kesin. Ama ulus-devlet adına çok tatsız işler de yaptı ve bunların örtülmek istenmesi Atatürk’ü putlaştırmaktır, insanlıktan çıkarmaktır. Marifet, Atatürk’ün anısını, 21. yy. “Muasır Medeniyet”ini alarak yüceltmektir. Dersim’in verdiği en büyük ders galiba budur.”(4)
Militarist sistemlerde hiç bir zaman modernleşme olamaz, ancak demokratik rejimlerde modernleşme olabilir. O nedenle, gerçek demokratik bir cumhuriyetin temelini atmak suretiyle demokrasi mücadelemizde önemli bir adım olacağını düşünüyorum.
19.12.2011
-------------
NOTLAR: (1) – Peyikçi Mail Gurubundan gelen mesaj
(2) – Prof. Baskın Oran
(3) - F. Acar / Gomanweb
(4) – Baskın Oran / 27.11.2011 / Gomanweb)
-----------
Web site: http://www.gomanweb.net/
ANAYASA NASIL HAZIRLANIR?
TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)
Partim, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin düzenlediği ‘ANAYASA NASIL HAZILANIR?’ konulu söyleşide konuştum. Cemil Çiçek’in meclis dışındaki siyasi partilere göndererek; görüş ve önerilerimizi iletmemizi istediği mektubuna, yaptığım konuşma bir anlamda açık mektup niteliğinde bir yanıttı. Ayrıca; partimizin basın açıklamasını kısaca basına da sunduk.
Partimizin ta başından beri Anayasa ile ilgili düşünceleri çok açıktır. Bu meclisin hem anayasa hazırlayamayacağı görüşündeyiz hem de mecliste grubu bulunan partiler bir uzlaşıya varsalar bile, bu uzlaşı ile geniş emekçi yığınlarının ne iradeleri yansımış ne de isteklerine yanıt verilmiş olacaktır. Ortada Recep Tayyip Erdoğan iktidarının halk yığınlarından sakladığı koskocaman bir yalan vardır. AKP iktidarının sözcüleri her ağızlarını açtıklarında “ileri” demokrasiyi amaçlayan bir anayasa hazırlamak istediklerini dile getirseler de, gerçek hiçbir zaman bu değildir. Gerçek; uluslararası sermaye güçlerinin Bay Tayyip ve iktidarından kendi çıkarlarının öne alındığı bir anayasa hazırlanmasıdır. Bu yüzden de bu anayasa hazırlığını doğru anlamalı ve cepheden karşı çıkmalıyız. Bugün mecliste temsil edilen partilerin ise demokrasicilik oyunu içinde olmalarını ise asla içimize sindirmemeli, AKP iktidarından uluslararası sermaye güçlerinin istediği anayasayı çıkarmasına siyaseten toplumsal gücümüzü örgütleyerek ve ortaya koyarak karşı çıkmalıyız.
Meclis Başkanı Cemil Çiçek, sözümona demokratlık görüntüsü altında kapitalist-emperyalist sisteme karşı çıkan sol kesimleri “…anayasa ile ilgili görüş ve önerilerinizi 31 Aralık 2011 tarihine kadar ilgili komisyona iletiniz” diyerek oyunun içine çekmek istemektedir. Bu oyuna gelenler; anayasa ile ilgili engin bilgilerini ilgili komisyona sunabilir, komisyonu çağdaş birikimlerinden mahrum bırakmayarak görevlerini yapabilirler. Ya da meşrutiyeti olmayan işbirlikçilere meşrutiyet kazandırmak için koşa koşa Cemil Çiçek’in isteğini yerine getirebilirler. Ancak bizim partimiz 1974 yılında kurulmuş köklü sosyalist bir partidir. Egemen güçlerin oyununa gelmeyecek kadar da birikimli ve deney sahibidir. Bu yüzden meclis dışında siyasi parti, sendika, dernek, kurum kuruluş ve kişileri bu oyuna gelmemeye davet etmektedir. Yarın bu anayasa kabul edilse ki, bu anayasa asla demokratik hak ve özgürlükleri gözeten bir anayasa olmayacağı gibi, yaşamın her alanında eşitliği ortadan kaldıran, emperyalizmin dayattığı bir anayasa olarak karşımıza çıkacaktır. İşte o zaman Bay Tayyip gibiler çıkacak ve toplumun her kesiminin bu anayasanın hazırlanmasında iradesi yansımıştır yalanını dön döne hem de örnekleriyle kullanacaktır. İlgili anayasa komisyonuna sunulacak olan görüş ve öneriler bir ibret belgesi olarak meclisin tozlu dosyaları arasından yerlerini alacaklar ama asla bu önerilerden yararlanılmayacaktır. Bu yüzden TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in mektubu bir tuzaktır, bu tuzağa düşmek ise aymazlığın ta kendisidir.
Bu gerçekler ışığında partimiz ilerici, devrimci ve sosyalist kesimlere çağrıda bulunarak bu oyunun bozulmasını istemektedir. Partimiz görüşleri ışığında ilerci, devrimci ve sosyalist kesimlere bir çağrıda bulunacak, bu oyunun hep birlikte bozulması için üstüne düşeni yapacaktır. TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ’Nİ tanıyanlar bilir. Partimiz aynı uyanıklılıkla 12 Eylül anayasası olan 1982 Anayasası’na da var gücüyle karşı çıkmış, o dönemde pek çok üyesi illegal çalışma yürütmekten tutuklanıp işkenceden geçirilip cezaevlerine doldurulmuştu. O dönemde kararlılıkla iradesini gösteren bir parti hiç kuşku yok ki, bu dönemde de oynanmak istenen oyunu bozmak için dik duruşunu dost düşman herkese kanıtlayacaktır.
12 Eylül 2011 referandumu ile 25 Anayasa maddesinin değişikliği sonrasında yaşadıklarımız yeni anayasa hazırlığı sonucunda ortaya konulacak olana Anayasa ile ilgili nelerin olacağı, nelerin olmayacağı konusunda bize gerekli bilgiler vermiş olmalıdır. Bununla birlikte ortada olan her türlü nesnel koşullara karşın küçük burjuva bilgiçliğine soyunarak uluslararası sermayenin işbirlikçilerine akıl satmaya kalkacak olanlarla arımızdaki çizgi bilinmelidir ki Çin Seddi ile ayrılmıştır. Siyaseten, ekonomik ve askeri olarak ülkemizi ve bölgemizi ateşin içine atmaya hazır bir iktidardan demokratik hak ve özgürlüklerin korunduğu bir anayasa beklemek emperyalist/kapitalist dünyayı da onun işbirlikçisi AKP iktidarını da hiç mi hiç tanımamaktır.
Sonuç olarak hiçbir kurucu işlevi olmayan bu meclisin, 12 Eylül anayasasından daha ileri bir anayasa çıkarabileceğini beklemek koskoca bir hayaldır. 12 Eylül 2011 anayasa değişikliği ile birlikte yargıyı bu hale getirenlerin muradı kimsenin kuşkusu olmasın ki burada kalmayacaktır. Onlar karanlık amaçlarını adım adım gerçekleştirmek için bu kez de sahneye bu oyunu koymuşlardır.
Ya figüran olacaksınız ya da dik duruş sergileyerek her türlü alicengiz oyunlarını boşa çıkarıp işçilerden, emekçilerden yana bir tutum alacaksınız.
SEÇİM SİZİN!
SEÇİM HEPİMİZİN!
------------
TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI:
http://www.tsip1974.com/yeni_sayfa_317.htm
TSİP WEB SİTESİ: http://www.tsip1974.com/
10 Aralık 2011 Cumartesi
HERKESİ İÇERİYE Mİ ATACAKSINIZ?
TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)
Politikacıları, öğrencileri, gazetecileri, yazarları, bilim insanlarını, askerleri, say sayabildiğin kadar kim ki AKP iktidarının işine gelmiyor onlar bir sabah bir şafak operasyonu ile içeriye yollanıyor. Aydınlık Gazetesi İmtiyaz sahibi Mehmet Sabuncu ve öteki gözaltına alınanlar tutuklanma isteği ile isteği ile yargıç önüne gönderildiler sonra da salıverildiler. Madem tutuklanmalarını gerektiren bir durum yok idiyse bu apar topar operasyon niye yapılmaktadır da adı geçen kişiler davetiye çıkarılarak sorguya çağrılmamaktadırlar? Böylesi bir operasyonla gözdağı mı verilmek istenmektedir? Yargının olağan yolu izlemesi gerekirken gözü bu kadar mı dönmüştür de yargı kuralları hiçe sayılarak benzeri operasyonlardan bir türlü dönülememektedir?
Uzun süredir görevli olarak yurtdışında bulunan biri dönüp gelir ve Silivri mahkemesine başvurup, “beni arıyormuşsunuz ifade vermeye geldim” derse tutuklanır, tutuklanma gerekçesine nasıl olmaktadır da “kaçma şüphesi” gerekçe gösterilebir? Hopa’da başbakanı protesto eden kişiler başbakanın, “eşkıya, terörist bunlar” demesinden sonra işe nasıl olur da özel yetkili mahkemeler el atıp kuzu kuzu yargılama sürdürebilirler? Hopa olayları sırasında atılan gaz bombaları sonucu kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren Metin Lokumcu ve tutuklanan Hopalılar için Ankara’da yapılan gösteride emniyet güçlerinin orantısız güç kullanması sonucu çıkan olaylar nedeniyle gözaltına alınan ve 6 aydır Sincan F Tipi Cezaevi’nde bulunan öğrencilerden birisinin saçının kesilmesini kınamak için arkadaşlarınca ve çeşitli kesimlerce saç kesme eylemi nasıl olmaktadır da iddia makamı “bunlar tanınmamak için saçlarını kesmişlerdir” savıyla bu saçmalığa iddiasında yer verir? Nasıl olmaktadır da tutuklanan kişiler; Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi devrimcilerin resimlerini taşıdıkları için geçmişten örnekler verilerek terör örgütü üyesi oldukları savına iddiada yer verebilir? 12 Eylül faşist darbesini gerçekleştirenler yüzbinlerce kitabı suç suç saydıkları için yaktırmış, 12 Eylül mahkemeleri ise kitapları kanıt sayarak yargıladıkları kimselere ceza yağdırmışlardı. Hani bunlar 12 Eylül’ü yargılayacaklardı? Aynı zihniyetin 2011 yılında işbaşında olan savcı ve yargıçlarda da olması oldukça düşündürücü değil midir?
6 aydır içerde bulunanlar salıverilmişlerdir. Öğrencileri 6 aydır içerde tutarak öğrenim özgürlüklerini engelleyenler hiç mi vicdan muhasebesi yapmak gereği duymamaktadırlar? AKP iktidarının yargıyı yürütmenin emrine alma isteği birçok yargıç ve savcı tarafından çok mu istenmekteydi ki, hukuki nesnellik hiç mi hiç dikkate alınmamaktadır? Diktatörce davranışlara hevesli olanlar tabi ki, tek başlarına ne kadar bu işe hevesli olurlarsa olsunlar, isteklerini gerçekleştirme olanakları yoktur. Onları hevesleri doğrultusunda destekleyenler olmasa onların da bu heveslerini gerçekleştirme olanağı hiç kuşkunuz olmasın ki yaşam bulmayacaktır. 12 Eylül faşizmi sonrasında bulundukları yerden sanıklara ceza yağdıran sözüm ona yargıçların Kenan Evren ve çetesinden ne farkları vardır? Hatta onların suç işlemeye devam etmeleri için bu gibi davranışlar çok mu masumdur? Bunca yargıcın hepsi mi teslimiyetçi ya da korkutulmuştur da gıkları çıkmamıştır? Hiç mi sesini yükseltecek savcı ya da yargıç yoktur?
Bugün de aynı durumu yaşamaktayız. Yargıdan şikayet ede ede, yargıyı kontrol altına alan bir iktidar söz konusudur. O AKP iktidarıdır ki, bir yandan saldırmış, bir yandan da anayasal düzenlemeler gerçekleştirerek yargıyı kontrol altına almakla kalmamış, yandaş bir yargı da yaratarak geniş halk yığınlarının gözünde yargıyı güvenilemez konuma düşürmüştür. Bugün yaşanan sıkıntıların hepsi AKP iktidarının dikensiz gül bahçesi arayışının sonucudur. İşçi hak arayışında bulunmayacak sesini kısacak, öğrenci akademik demokratik hakları ve ülke sorunlarıyla ilgili sesini çıkarmayıp susup oturacak, kamu çalışanları onca haksızlığa uğrayacaklar iktidara velinimet gözüyle bakacaklar, köylü soyulup soğana çevrilecek bin şükür çekecek, bilim insanlar iktidar ne derse dümensuyundan gidecek Tayyipgiller de semirdikçe semirecekler. İşbirlikçi politikalar sonucu ülke tehlike çukuruna itilecek, muhalefet edenler organize suç örgütü ilan edilip toplama kamplarına gönderilecek sonra da ülke de AKP’nin “ileri” demokrasisi kuzu kuzu yoluna devam edecek? Toplumun gözü demokrasi masallarıyla boyanıp bir kez daha 12 Eylül Anayasası’na taş çıkartacak bir anayasa hazırlanması ve kabul ettirilmesi için AKP iktidarı güle oynaya yoluna devam edecek. Yok, öyle yağma! AKP ne kendilerine muhalefet edenleri susturabilecek ne de bu yöntemle iktidarda kalmayı başarabilecek.
HERKESİ İÇERİYE Mİ ATACAKSINIZ?
Diyelim attınız sonra? Sonrasını günü gelince söyleyeceğiz.
Korkun bu ülkenin geniş emekçi yığınlarının demokratik tepkisinden korkun!
Bekleyin göreceksiniz!
----------
TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI:
http://www.tsip1974.com/yeni_sayfa_317.htm
TSİP WEB SİTESİ: http://www.tsip1974.com/
BU TELAŞ NİYE?
TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, İzmir konuşmasında; yargının iktidarın arka bahçesi olmasını eleştirmesine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan yıldırım gibi yanıt geldi. Yapılan açıklamada CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun özür dilemesi isteniyor ve yargının kimsenin arka bahçesi olmadığı vurgulandıktan sonra onların görevlerini hakkiyle yürüttüklerine döne döne vurgu yapılıyordu.
Acaba gerçekler, HSYK’nın açıkladığı gibi miydi? Hiç sanmıyoruz. Eğer öyle olsaydı bu ülkede şafak sökerken evler basılmaz, arama adı altında evde ne var ne yok darmadağın edilip kendilerince belge diye nitelendirilen kişilerin çalışmalarında olağan olarak bulundurdukları araç ve gereçler çuvallanıp emniyete götürülmezdi. Örneğin son olarak Aydınlık Gazetesi İmtiyaz Sahibi Mehmet Sabuncu, Çorlu’da avukatlık yapan emekli bir asker, İşçi Partisi Çorlu İlçe Başkanı’nın evi ve İşçi partisi ilçe örgütü erkenden basılıp aranmaz, ilgili kişiler savcılığa çağrılarak konu ile ilgili kendilerinden ifade alınabilirdi. Ne yazık ki, böyle yapılmıyor. Emniyet güçleri ortalığı toza dumana katarak geliyorlar ve kamuoyuna korku salan bir tutumla hiç de hukuki olmayan mahkemenin verdiği arama ve gözaltına alma işlemini gerçekleştiriyorlar.
Bu tür uygulamalar onca eleştirilere karşın hiç değiştirilmeksizin sürdürülüyor. Hukukta kişi hak ve özgürlüklerinin dokunulmazlığı görevli savcı ve yargıçlar tarafından açıkça ihlal ediliyor. Çoğu tutuklama ile sonuçlanan bu tür girişimlerin sonuçları ise medya aracılığı ile karartılıp hayali suçlar yaratılarak tutuklamaların haksızlığı gündeme bile getirilmiyor. 3-4 yılı bulan tutuklamalar ise kuvvetli suç şüphesi olduğu gerekçesiyle yargıçların keyfiliğinde tutukluluk süresi hükümlülüğe dönüştürülmüş oluyor.
Hukuku çiğneyen kimselerin meslekleri yargıç ya da savcı da olsa bu keyfiliği sürdürmelerinin olanağı yoktur. Bu keyfilik ancak ve ancak siyasi iktidarın isteği ile gerçekleşebilir. Bu tür uygulamaların ülkemiz tarihinde sayısı hiç de az değildir. Bir düşünelim; 12 Eylül 1980 faşizminden önce yargıçlık görevini yapan kimseler yazılı hukukta olanları uygularken 12 Eylül 1980 sonrası aynı yargıçlar darbeyi gerçekleştirenler kendilerinden ne istemişlerse o yönde kararlar vererek tarihe geçmediler mi? Sivil yargıçların çoğu Sıkıyönetim Mahkemeleri, daha sonra da Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde görev aldıklarında adeta birer cellada dönüşmediler mi? Şimdi aynı görevi üstlenen Özel Yetkili Mahkemelerde görev alan yargıç ve savcıların durumu çok mu farklı?
Bizler faşist dönemleri yaşayarak bugünlere geldik. Açıkça gördük ki, yargı kim iktidardaysa ya da iktidara el koymuşsa o yönde rahatlıkla davranmakta, yazılı hukuku bir kenara iterek vicdanı hangi görüşe yakınsa o yönde kararlara imza atmaktadırlar. Ne yazık ki, böylesi dönemlerde yargının büyük bir bölümü sessizliğe gömülerek gıkını çıkarmamakta sözüm ona görevlerini sürdürmektedirler. Bana değmeyen yılan bin yaşasın örneğinde olduğu gibi.
12 Eylül 1980 sonrası dönemi anımsayalım. Ülkemizde yapılan uygulamalarla ilgili olarak bu ülkenin aydınları, sanatçıları ve işçi önderleri bildiri yayınlayıp durumu protesto ederken o dönemde niçin görevde bulunan bir tek yargıç ve savcıdan yürekli bir çıkış yapılmasına rastlamış değiliz? Değiliz, çünkü iktidara el koyanların baskılarıyla karşılaşacaklarını çok iyi bilmekteydiler. Bugün de aynı şeyler yaşanıyor. AKP’nin kendilerine uygulayacağı yaptırımların korkusuyla sinenler sinmiş, bir kısım görevliler de iktidarın dümensuyunda hukukçuluk oynamaya suyunmuşlardır.
Yazık gerçekten de yazık. Bir avukatın bürosu basılıyor, bütün dosyaları talan ediliyor, sonra da kelepçelenerek götürülüyor. Avukatlarda çıt yok. Üstelik bu kişi ordudan emekli onlarda şeriatın kestiği parmak acımaz diyerek sağıra yatıyorlar. Kısacası ülkemiz insanlarının çoğu burjuva hukukunu bile içselleştirmiş değiller. Sessizlikleri ve zalimlikleri olağanmış gibi görüyor oluşumuzun da sakatlığı ortada. Bugün burjuva demokrasilerinin işlediği hangi ülkede böylesine keyfiliğe rastlıyoruz? İngiltere’de böyle bir gözaltı ve tutuklama gerçekleştirilebilir mi? Ya da Avrupa’nın diğer ülkelerinde?
AKP iktidarı gerçekten de işin sonuna gelmiştir. Çünkü onlara ABD talimatlarıyla medyanın ele geçirilmesi emri verilmiştir. Medya ele geçirilmelidir ki, iktidarın ABD emperyalistleri ile işbirliği her alanda yapılabilsin ve yaşama geçirilsin. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ve öteki yetkililerin Türkiye’den istediklerini almaları için basının susturulması gerekiyor. Ulusal Kanal ve Aydınlık susturulamadığı için yıldırımları üzerine çekiyor ve ikide bir tutuklama ve mali inceleme kapılarına dayanıyor. Ne demiş Kılıçdaroğlu; YARGI İKTİDARIN ARKA BAHÇESİ HALİNE GELDİ. Bu yüzden de HSYK hop oturup hop kalkarak Kılıçdaroğlu’nun özür dilemesinden söz ediyor. Perşembe günü bütçe görüşmeleri sırasında yanıt vereceğini söyleyen Kılıçdaroğlu ne der bilemeyiz ama biz size açıkça söylüyoruz,
SİZ ÖZÜR DİLEYİN BAYLAR SİZ. ÇÜNKÜ KIRDIĞINIZ YUMURTA KIRKI GEÇTİ.
BELKİ DE TELAŞINIZ ONDANDIR KİMBİLİR?
---------------
TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI:
http://www.tsip1974.com/yeni_sayfa_317.htm
TSİP WEB SİTESİ: http://www.tsip1974.com/
3 Aralık 2011 Cumartesi
İFADE VERMEK DEĞİL, İFADE ETMEK İSTİYORUM…
Adil Okay
okayadil@hotmail.com
Yazının başlığı olan, “İfade vermek değil, ifade etmek istiyorum” cümlesi, İHD’nin başlattığı “İnsan Hakları Haftası” kampanyasının temel sloganı. Konumuz: “İnsan hakları haftası.” “Halkların kardeşliği.” Bu kulağa hoş gelen bir söylem, bir slogan. Bir zamanlar bu sloganı atan insanlar ‘bölücü ve anarşist’ diye zindanlara tıkılıyordu. Hatırlarsınız bu ülkeyi kan gölüne ve devasa bir cezaevine çeviren 12 Eylül cuntası, dönemin Barış Derneği yöneticilerini bile idamla yargılamışlardı. Aradan geçen 31 yıllık zaman diliminde, her hükümet döneminde “demokrasiye geçtik - geçiyoruz, cunta anayasası değişecek” nutukları atıldı. Ama yargısız infazlar, tutuklamalar, cezaevinde katliamlar devam etti.
Bu gün, 2011 yılı biterken koşullar çok da farklı değil. AKP hükümeti ülkeyi, “Açılım, insan hakları” adı altında, 12 Eylül faşizmini aratmayacak boyutta kararttı. Seçilmiş belediye başkanlarından, gazetecilere kadar binlerce insan tutuklandı. Tek suçları vardı: O da düşüncelerini konuşarak, yazarak ifade etmek. En son Barış Meclisi’nde birlikte çalıştığım, barış ve özgürlük tutkunu Mahmut Karabulut, merhum babam Süleyman Okay’ın arkadaşı, aile dostumuz yazar Ragıp Zarakoğlu ile barış temalı bir panelde birlikte olduğum için onur duyduğum Prof. Dr. Büşra Eraslanlı’nın ve arkasından avukatların tutuklanması, hükümetin faşist yüzünü tartışılmayacak biçimde ortaya koydu. Artık ABD destekli, Fethullah Gülen icazetli “Yeşil Ergenekon” sahnede. “AKP zorbalığı, suçsuz insanlara, hem suçlu hem de ‘güçlü’ pervasızlığın yalanlarıyla saldırırken; önce devrimcileri, yurtseverleri içeri aldılar… Sonra da Ragıp Zarakolu kardeşimiz gibi aydınlar(ımız)ı… Şimdi de Ayşe Batumlu gibi (karnı burnunda hamile) avukatlar(ımız)ı… Savunmanın da saldırı altında olduğu vaziyet-i umumiyeyi despotizmin çılgınlık hâli olarak nitelemekte hiçbir sakınca ve abartı yoktur…”
Cezaevleri doldu taşıyor dediğimiz 12 Eylül faşist darbesi döneminde, zindanlarda 80 bin insan vardı. Bu gün ise bu sayı 120 bin. Ve (c)eza evlerinde hak ihlalleri, keyfi cezalar, tecrit içinde tecrit had safhada. AKP’nin ‘demokratlığının’ en açık göstergesi.
Halklar kardeş mi
Değiştirmek zorunda olduğumuz bu kara tabloyu betimledikten sonra, bu haftanın önemine ve çıkış nedenlerine değineyim: Bir metafor olarak, evrim teorisine göre de insanlar kardeştir, idealist felsefeye yani semavi dinlere göre de hepimiz Adem ve Havva’dan geldik yani kardeşiz. Ama bazı insanlar, üretim − bölüşüm ve tüketim sürecinde akıllarını kötülük için kullanarak özel mülkiyet alanlarını genişletmeye başladıktan sonra, halkların − insanların kardeşliği tarih olmuştur. Önce hamilelik ve emzirme döneminde zayıf düşmelerinden yararlanılan kadınların emeği gasp edilmeye başlanmış, daha sonra kabileler, klanlar arasında süren savaşlarda edinilen esirler, bedava işgücü olarak birilerinin emrine verilmiş, böylelikle kardeşliğin, eşitliğin nesnel koşulları ortadan kalkmıştır.
İşte ataerkil dediğimiz, sömürü ve özel mülkiyet dönemi böyle başlamış ve halkların kardeşliği yerini, halklar arası düşmanlığa bırakmıştır. Dünya tarihinde savaşların temelinde ekonomik çıkar ilişkileri yatar. Prudhon, ‘mülkiyet hırsızlıktır’ derken, Jaures, bu bağlamda ‘zenginlik suçtur’ demiştir. Egemenler kendi çıkarları için halkları birbirlerine karşı vatan, millet, toprak ve bayrak söylemeleriyle kışkırtmış ve savaşlara sürmüştür. Homeros’un İlyada’da anlattığı Truva savaşı, Paris’in Helen’i kaçırmasıyla başlar. Ancak savaşın asıl nedeni güzel Paris değildir, yine ekonomiktir. Çanakkale boğazını elinde tutan Truva’nın amacı, Elen tüccarlarının Karadeniz’e açılmasını engellemektir.
Ermeni, Süryani, Arap ve Kürt kardeşlerimize ne yaptık
Türkiye’de Ermeni ve Süryani kırımının, 6−7 Eylül olaylarının kökeni yine ekonomiktir. Bu katliamlar, Ermeni, Süryani ve Rum mallarının Türk burjuvazisine peşkeş çekilmesi ile sonuçlanmıştır. Konu mal ve para olunca, halkların kardeşliği unutulmuştur. 4 bin yıldır kök salan, ev sahibi olan halklar, kadın, çocuk, yaşlı denmeden katledilmiş, göçe zorlanmış, toprakları kardeş kanıyla sulanan Anadolu kısır hale getirilmiştir. Elbette bu katliamlar sadece Anadolu coğrafyasında olmamıştır. ABD’de ev sahibi yerlilerin, Avustralya’da Auberjin’lein, 2. Dünya savaşında Yahudilerin uğradığı soykırımlar tarihin utanç sayfalarına yazılmıştır. Yakın tarihte Uganda’da, Fransa’nın suç ortağı olduğu soykırım gerçekleşmiştir. Örnekler uzatılabilir.
Benzer gelişmeler kadim kentim Antakya’da da olmuştur. Önce Ermeniler göçe zorlanmış, 25.000 Ermeni, kenti terk etmek zorunda kalmıştır. Cumhuriyet Türkiye’sinde ise geriye kalan Arap asıllı Hıristiyan ve Yahudiler birer ikişer, ev barklarını satarak, yaşlı gözlerle ata topraklarını terk etmiştir. Geriye az sayıda Gayri Müslim kalmıştır. Onların da sayısı, “Çan, Ezan, Hazan” belgesellerinde abartıldığı kadar değildir. Artık Antakya’da ‘Mozaik’ten değil, çatlamış, kırık bir ‘mozaik’ten bahsetmek daha doğrudur. AKP, ABD patentli, işgalci BOP projesinden çok farklı olmayan, “yeni Osmanlıcılık” projesi ile Suriye’ye saldırı planları yapmakta ve Hatay’da yaşayan halklar arasına yeni düşmanlık tohumları ekmeye çalışmaktadır.
1980’den itibaren ise hedefe “hak isteyen Kürtler” konulmuş, bu gün devletin bile kabul etmek zorunda kaldığı rakamlarla ifade edecek olursak, binlerce Kürt köyü boşaltılmış, Kürt tehciri başlamıştır. İkinci AKP hükümeti döneminde baskılar ve tutuklamalar fütursuzca artmış, yeni Dersim trajedileri planlanmaya başlanmıştır.
Akılçağı - Modernizm - Kapitalizm
Velhasıl Dünya halklarına, kardeş oldukları unutturulmuştur. İlk çağlardan bu yana savaşlar, din savaşları, mezhep savaşları adı altında egemenlik savaşları devam etmiştir. Bu Pazar − paylaşım savaşları, ‘akıl çağı, modernizm, ulus devletler’ döneminde de hız kesmemiş, milyonlarca insanın katline neden olmuştur. Unutmamalı ki, 1. Ve 2. Dünya savaşı kapitalizmin eseridir. İkinci dünya savaşından sonra savaşta hayatını kaybeden on milyonlarca insandan özür dilenir gibi, 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Beyannamesi yayınlanmıştır. BM’nin 1948 de yayınladığı bu bildirge, Türkiye’de Bakanlar Kurulu Kararı ile 27 Mayıs 1949 da kabul edilmiştir.
Söz konusu genelgeden iki madde aktarıp bugüne bakalım.
Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.
Bu iki maddeden hareketle yorumlarsak: Hiç kimsenin ana dilinde konuşması, türkü söylemesi, çocuklarına ad vermesi, ana dilde eğitim yapması yasaklanamaz. Ama bizim ülkemizde on yıllar boyu bu en insani haklar yasaklanmıştır. Türkiye, imzaladığı İnsan Hakları beyannamesine uymamış, BM’de bu durumu görmezden gelmiştir. Irak’a, Libya’ya sözüm ona ‘demokrasi’ götüren, Suriye’ye de saldırmak için fırsat kollayan kapitalist dünya, Suudi Arabistan da yaşanan ortaçağ gericiliğine, İsrail saldırganlığına ve Türkiye’nin faşizan uygulamalarına karşı kılını kıpırdatmamış, üç maymunları oynamıştır. Ve sonuçta kardeş kardeşe düşman edilmiştir.
Bu gün AKP hükümetinin, bir avuç dolar için, Füze Kalkanlarının Türkiye’ye konuşlandırılmasını kabul etmesi, ülkeyi tetikçilikten Truva atına dönüştürmesi de halkların kardeşliğine değil, halkların düşmanlığına hizmet eden bir adımdır.
Sonsöz
Sonuç olarak, ‘Halkların kardeşliği’ şiarının henüz bir ütopya ve−veya dilek olduğunu söyleyebiliriz. Zira kapitalizm savaşlardan, halklar arası düşmanlıklardan, sömürüden beslenmektedir. Büyük tekellerin, savaş tacirlerinin emri altında, adlarının başında ‘prof’ unvanı olan koca koca adamlar ve kadınlar çalışmaktadır. Bunlar azgın sömürü amacıyla doğanın katledilmesini halklardan gizlemek için gözümüzün içine bakarak yalanlar söylemekte, yalan raporlar hazırlamaktadırlar. Keza ‘sanatçı− gazeteci− akademisyen’ kimliği taşıyan birçok insan da ya açıktan ya da suskun kalarak mevcut hükümete ve büyük patronlara hizmet etmektedir. Bu kesim, İşçiler işten atılırken, öğrenciler polisten işkence görürken, seçilmiş belediye başkanları, muhalif gazeteciler, yazarlar, avukatlar, Ragıp Zarakoğlu’lar, Büşra Eraslanlı’lar tutuklanırken susmaktadır. Oysa Halil Cibran’ın sözleriyle, ‘Zalim zulmünü işletirken, ak ellilerin elleri temiz kalamaz.’
Tarih, zalimleri olduğu gibi, onların destekçilerini de er geç mahkum edecektir. “Bu saldırı karşısında da hayat; Dalai Lama’nın, “İnsan kararlılığına inanın. Tarih boylu boyunca göstermiştir ki; insan iradesi bilinen tüm silahlardan daha güçlüdür,” sözünü anımsatan Ragıp Zarakolu gibi savunulmalıdır; savunulacaktır da…”
Sözlerimi, tüm düşünce-ifade ‘suçlularına’ adadığım ‘Gereği Düşünüldü’ adlı şiirimle bitirmek istiyorum.
“son noktayı koydu yaşlı kadın
kapattı daktilosunu
postaya verdikten sonra yazdıklarını
uzun bir yolculuk zamanı diye düşündü
gürültüyle çalındı kapı
hadi teyze hanım dedi kibar polisler
hazır mı valizleriniz
hakkınızda tatil müzekkeresi var
gereği düşünülünce
konuştu ak saçlı yazar
pişman değilim baylar
yarın yine imzalarım yazdıklarımı
son sözüm bu dedi…
kırıldı kalem…”
01 Aralık 2011 http://www.adilokay.com/
----------
Bu yazı Aralık 2010’da ‘Seyhan Sosyal Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği ‘Halkların Kardeşliği’ temalı panelde sunduğum tebliğden yola çıkılarak hazırlanmış ve güncellenmiştir.
Kamuoyunun Dikkatine, Ankara Düşünceye özgürlük Girişimi, Ankara, 22 Kasım 2011
Hatay’da yaşanan mahalle baskısı için Bkz. “Mahalle baskısıymış günaydın.” Adil Okay. www.adilokay.com. Veya Güney dergisi s.42. http://www.guneydergisi.com/sayilar/63-guney-42/223-gueney-say-42-cindekiler.html
Temel Demirer, ırkçılık depreminde sosyo-politik topoğrafya(mız)! Newroz, Yıl:5, No:193, 17 Kasım 2011.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
EYLEMSEL YETKE
Bir Kitap: 'Eylemsel Yetke"-Faiz Cebiroğlu
Kitap
Fadil Ölmez
BİYOGRAFİM
Faiz CEBİROĞLU:
1959 Hatay / Antakya - Dursunlu Köyü doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Lise yıllarında şiire ve Halk müziğine eğilim gösterdi. Halk müziği ağır bastı. Bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzla yorumlamaya başladı. İlk kasedi “ Şafağın Gülleri” oldu. Yasaklandı. 2.kasedi “Yağmur Çiseliyor” çok az kesime ulaştı.1986 da Danimarka’ya geldi. Danimarka’da müzik çalışmaları yanında, pedagojiye ilgi gösterdi. Pedagoji (çocuk eğitimcisi) bölümünü bitirdi. Halen Danimarka’da pedagog, “çocuk yetiştirme sanatçısı” olarak çalışmaktadır. Türkiye’de, Dönem Yayıncılık tarafından basılan “TOPLUMSAL KURTULUŞ NOTLARI” (İstanbul 1991) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Türkçe, Arapça, Danimarkaca (Danca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site, gazete ve dergilerde her konuda yazılar yazmaktadır. Türkiye’de, Ocak 2005 te yayın hayatına başlayan, ”Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Danimarka sorumlusudur. Ayrıca bu derginin de yazarıdır.
1959 Hatay / Antakya - Dursunlu Köyü doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Lise yıllarında şiire ve Halk müziğine eğilim gösterdi. Halk müziği ağır bastı. Bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzla yorumlamaya başladı. İlk kasedi “ Şafağın Gülleri” oldu. Yasaklandı. 2.kasedi “Yağmur Çiseliyor” çok az kesime ulaştı.1986 da Danimarka’ya geldi. Danimarka’da müzik çalışmaları yanında, pedagojiye ilgi gösterdi. Pedagoji (çocuk eğitimcisi) bölümünü bitirdi. Halen Danimarka’da pedagog, “çocuk yetiştirme sanatçısı” olarak çalışmaktadır. Türkiye’de, Dönem Yayıncılık tarafından basılan “TOPLUMSAL KURTULUŞ NOTLARI” (İstanbul 1991) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Türkçe, Arapça, Danimarkaca (Danca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site, gazete ve dergilerde her konuda yazılar yazmaktadır. Türkiye’de, Ocak 2005 te yayın hayatına başlayan, ”Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Danimarka sorumlusudur. Ayrıca bu derginin de yazarıdır.
Etiketler
- Bülent tekin in yeni kitabi
- terörist - bülent tekin
- 1 mayis ütopyasi
- 1. dünya savasi - adil okay
- 12 ceset - bülent tekin
- 12 eylül 1980 - faiz cebiroglu
- 12 Eylül Cunta Anayasası - mustafa elveren
- 12 Eylül Darbesinin Edebiyatta İzdüşümü - Murat Altunöz Haberi
- 12 Eylül dershane ve yaris atlari - adil okay
- 12 haziran 2011 secimleri - faiz cebiroglu
- 12 haziran milletvekili - mustafa elveren
- 12'ler üzerine - bülent tekin
- 15 16 Haziran - adil okay
- 15 agostus - bülent tekin
- 15- 16 Haziran - M. Sehmus Güzel
- 2 ci misir devrimi - faiz cebiroglu
- 2014 - adil okay
- 21 yüzyilin baslangici ve ittihatcilarin sonu - nadir nadi celik
- 24 e 24 - bülent tekin
- 33 kursun - ahmed arif
- 33 kursun ahmet arif ve sonrasi - m sehmus güzel
- 551 vekil - bülent tekin
- ab bayrak islam -mustafa elveren
- abdüko yumusama ve baris - bülent tekin
- Abidin Dino - M. Sehmus Güzel
- acik savas tezkeresi - faiz cebiroglu
- Aciklama 2 - eylemsel yetke
- aciklama1 - eylemsel yetke
- acilim politikasi ve sivil darbe anlayisi - ismail besikci
- acilis ve kapanis - hasan bildirici
- adalet bakanina acik mektup - adil okay
- adi özgecan - adil okay
- adil okay
- adil okay dan yeni kitap
- adil okay ile soylesi
- adilos bebem - ahmed arif
- ahlakli devlet - bulent tekin
- ahlaksiz erdogan - ali emin ileri
- ahmet altan ve kürtler - hasan bildirici
- ahmet kaya anisina - mustafa elveren
- ahmet kaya ve ferhat tunc - mustafa elveren
- ahmet türk'ün istifasi - hasan bildirici
- akdeniz multeci mezarligi - adil okay
- akilsiz aklin serüvenleri - nadir nadi celik
- akilsiz aklin serüvenleri3 - nadir nadi celik
- aklinizdan cikmayanlar - bülent tekin
- akp cözüme yanasmiyor - abdullah öcalan
- akp fasizmi - hasan bildirici
- AKP Halk iradesi - yener orkunoglu
- akp halk iradesi 2 - yener orkunoglu
- akp ile chp - mustafa elveren
- akp ile chp nin irkcilik yarisi - mustafa elveren
- akp kapatilmadi - turgut kocak
- akp ordu ve abd - yener orkunoglu
- akp ve kürt sorunu - ismail besikci
- AKP’li Geçinen Sarhoşlar - mustafa elveren
- AKP'nin Degirmenine Su Tasimak - Abdulkadir Ulumaskan
- aksam olunca - adil okay
- aleviler
- alevilerde kafa karisikligi - ismail besikci
- alevilerin büyük sirri - ismail besikci
- aleviligin islamla hicbir iliskisi yoktur - ismail besikci
- Aleviligin sunni diktatörlüge karsi direnisi - hasan bildirici
- alevilik bir insan sevgisidir - serra güneyli
- alevilik dünün sosyalizmidir - serra güneyli
- alevilik müslümanlik midir - devran asmen
- aleviliki dersim ve cumhuriyet - mustafa elveren
- ali yüce - muslum kabadayi
- alin size amerikan usakligi - turgut kocak
- Alintilar ve Yorumlar - Mustafa Elveren
- allah kuran bayrak - mustafa elveren
- alt üst kimlik meselesi - mustafa elveren
- altta kalanin - adil okay
- Amik'te Bir Yaz Yolculugu ve Dostluklar - Müslüm Kabadayi
- ana tanricadan - bülent tekin
- analiz ve yorum üzerine - fadil ölmez
- anarsizm nedir - faiz cebiroglu
- anarşik sistemdir - faiz cebiroglu
- anayasa - turgut kocak
- anayasa arilar kovanlar - bülent tekin
- anma - adil okay
- anma - mihrac ural
- anneler de ölür - bülent tekin
- Anneme - Mahmud Dervis
- antakya adi degil hatay adi silinsin - demir bilgin
- antakya da 14 gözalti
- aramice dili - murat altunöz
- asik ishsani
- asimetrik asklar - bülent tekin
- asimilasyon bitti aldatmacasi - mustafa elveren
- askere gitmeyin-mustafa elveren
- Askin isterik cigliklari - bülent tekin
- avukat - bülent tekin
- ayak izlerindeki yazilar - halil ibrahim özcan
- azinligin cogunluga tahakkümü
- baglar belediyesi - bulent tekin
- bahar operasyonlari - hasan bildirici
- bahcelievler katliami
- balon erken patladi - hasan bildirici
- baris ve demokrasi - mustafa elveren
- barzani semaya bak - serra güneyli
- bas kim ayak kim - turgut kocak
- Baskin Oran'in AKP'si - Yener Orkunoglu
- basörtüsü... - fikret baskaya
- Başın öne eğilmesin – Turgut Koçak
- baykal amerikan in ve fasizmin truva ati - faiz cebiroglu
- ben dersimli kemal - mustafa elveren
- besikciye mail - abdulkadir ulumaskan
- besikciye selam - adil okay
- bir adim ileri iki adim geri - abdulkadir ulumaskan
- Bir amblem ve bir not - faiz cebiroglu
- bir erkek bir kadin - bülent tekin
- bir heykel - adil okay
- bir mayis üzerine düsünceler - m.sehmus güzel
- bir proresörün evhamlari - faiz cebiroglu
- Bir Ressam - Serpil Odabasi
- bir ressam bir kitap - adil okay
- bir sairden - adil okay
- bir tekme bir yumruk - faiz cebiroglu
- bir yazardan - adil okay
- bir yazi hirsizi - faiz cebiroglu
- Bir yorum: Reyhanlı katliamı - faiz cebiroglu
- biraz ahlak -faiz cebiroglu
- birey laik olmaz devlet laik olur - yener orkunoglu
- bireysel gelisim 1 - faiz cebiroglu
- bireysel gelisim 2 - faiz cebiroglu
- bireysel gelisim 3 - faiz cebiroglu
- birlesmis milletler ve cocuklar - faiz cebiroglu
- birlik ve beraberlik - abdulkadir ulumaskan
- bismillah diye ilk geri adim - abdulkadir ulumaskan
- biutiful - adil okay
- biyikli göbekli - serra güneyli
- biz nasil insanlariz - bülent tekin
- bombalar patlarken - bülent tekin
- bonzai - m kabadayi
- bozkurt sembolu calintidir - sevra kurtulus
- bölücülük ve yandaslik - mustafa elveren
- börü dizisi - bülent tekin
- bu basbakanla - mustafa elveren
- bu hoca beni dinsiz yapacak - mustafa elveren
- bu kalp seni unutur mu - adil okay
- bu sistemde katliamlar - mustafa elveren
- bu telas niye - turgut kocak
- bu yaziyi okumayin - bülent tekin
- bulent tekin
- bulmaca - bülent tekin
- buyuk kafalar - bulent tekin
- büyükler sokakta dans etmeye utaniyor
- Büyüklerimiz Devlette Görev Almamızı İstiyorlardı - mustafa elveren
- cagdas egitim yalani - mustafa elveren
- cagdas kawa - mustafa elveren
- cakal cukal edebiyeti - bülent tekin
- cakallarin ulumasi - emine engin
- calismak üzerine - faiz cebiroglu
- Can Yücel i anarken - bülent tekin
- cek - müslüm kabadayi
- cellatlarin ölümü - hasan bildirici
- cephede ebu nidal - faiz cebiroglu
- cetelesmenin boyutu - murat altunöz
- Che yasiyor - Faiz Cebiroglu
- chp ve secim ittifaklari - mustafa elveren
- chp ve secim ittifaklari 2 - mustafa elveren
- cinsel fasizm - hasan bildirici
- cocuk cigliklari - adil okay
- cocuk ve okuma kültürü sempozyomu - müslüm kabadayi
- cocukluk isgal altindadir - faiz cebiroglu
- cocukluk ve edebiyat -müslüm kabadayi
- cok mutluyuz - bulent tekin
- cukurova kitap fuari - müslüm kabadayi
- cumartesi anneleri / mustafa elveren
- cumhurbaskanligi - faiz cebiroglu
- cumhuriyet ve atatürk - mustafa elveren
- danimarka da ´secim - faiz ceniroglu
- Dar Sokak - Dergi
- Dar Sokak - Sayi 2
- darbeler
- Darbeler Ve Resmi İdeoloji - mustafa elveren
- degistirilmis kuran - mustafa elveren
- deli dumrul - bülent tekin
- deliler akillilar cocuklar - bülent tekin
- delirmis krallar - bülent tekin
- demokrasi - mustafa elveren
- demokrati acilim - bülent tekin
- demokratik özerklik - mustafa elveren
- deneyin isterseniz - bülent tekin
- denge - halil ibrahim özcan
- Deniz gezmis yasasaydi - Abdulkadir Ulumaskan
- deniz ve basbakan - bülent tekin
- denizden isiklanmak - muslum kabadayi
- dershaneler - bülent tekin
- dershaneler 12 eylül elstiriler ve yanitlar - adil okay
- dersim aleviligine operasyon - mustafa elveren
- dersim den antakya ya - adil okay
- dersim halkini tümden suclamak - mustafa elveren
- dersim katliami - mustafa elveren
- dersimizden caktik - bülent tekin
- dersimliler - mustafa elveren
- deveye sormuslar - turgut kocak
- devin trajedisi - bülent tekin
- devlet patron - adil okay
- devletin agalari - ismail besikci
- devletin kemal burkay acilimi - mustafa elveren
- devletin ömrü - bülent tekin
- dijle tv - bulent tekin
- dil ve aile - faiz cebiroglu
- dillerin ölümü - faiz cebiroglu
- din ahlak - mustafa elveren
- dinci ile ateist arasindaki fark - mustafa elveren
- dis mihraklar - abdulkadir ulumaskan
- diyarbakir seni sevmiyor - bülent tekin
- DKÖ lerin gücü - mustafa elveren
- dogrular gibi yalanlama - abdulkadir ulumaskan
- dokuz köyden kovuldum - bülent tekin
- dönülecek ev yok - hasan bildirici
- dönüsü olmayan yol - hasan bildirici
- dövüs kulübu ve posmodern sinema - adil okay
- dtp kapatilamaz
- dursunlulu ressam fehmi - faiz cebiroglu
- ebu cehil - faiz cebiroglu
- ece ayhan'la düsünmek - m.sehmus güzel
- egitim - adil okay
- Ekin Van - Adil okay
- el rakka dan rojava ya - adil okay
- elde var ayten - bülent tekin
- ele alinmasi geciken sorun - fadil ölmez
- elestiri kültürü - mustafa elveren
- elestiri üzerine - faiz cebiroglu
- elestiri üzerine bakis - faiz cebiroglu
- elestiriye evet - mustafa elveren
- elezig daki safii ve kizilbas - mustafa elveren
- ellerimiz kirilsaydi da - turgut Kocak
- emperyalizm - faiz cebiroglu
- emperyalizm hersey kâr icindir - faiz cebiroglu
- emperyalizm terör egemenligidir - faiz cebiroglu
- emperyalizm vandalizmdir - faiz cebiroglu
- emperyalizm ve anti emperyalizm üzerine - fikret baskaya
- emperyalizm ve dil - faiz cebiroglu
- emperyalizme karsi savas - ismail besikci
- emperyalizmin usagi arap bilrligi - turgut kocak
- en iyi patron - adil okay
- enternasyonal 120 yasinda - m.s. güzel
- erdal ölümsüzdür - faiz cebiroglu
- ergenekon cetesi - abdulkadir ulumaskan
- ergenekon dan yesil ergenekon a - bülent tekin
- ergenekon istisna degildir - prof. fikret baskaya
- ergenekon tarzi - bülent tekin
- ermeni sempozyumu - adil okay
- ermenilerden özür diliyorum - adil okay
- ermenilerle sürgünde kesisti yollarim - adil okay
- ermeniýe düsman - mustafa elveren
- esege özür - bülent tekin
- esekten utanmayanlar - bülent tekin
- esitlik
- eti senin kemigi benim - mustafa elveren
- etnik kimlik - faiz cebiroglu
- evet hayir - mustafa elveren
- Ey isa - Macid Ebu Gosh
- Eylemsel Yetke - Faiz Cebiroglu
- eylemsel yetke - hasan bildirici
- eylemsizlik karari ve sonrasi - mustafa elveren
- facebook üzerine - faiz cebiroglu
- ferhat tunc - mustafa elveren
- ferhat tunc - mustafa elveren
- ferhat tunc u - mustafa elveren
- feslegene agit - halil ibrahim özcan
- fikret baskaya - adil okay
- Filistin - adil okay
- filler - bulent tetkin
- fotograflar - bülent tekin
- gazeteciler ayakta - müslüm kabadayi
- gerekirse seytanla isbirliyi yapilabilir - mustafa elveren
- gerileme sonun baslangicidir - abdulkadir ulumaskan
- gezi direnisi - adil okay
- gomanweb sitesi - mustafa elveren
- görülmüstür ama cözülmemistir - selma akkaya
- görülmüstür sergisi - adil okay
- göstermelik demokrasi - mustafa elveren
- Grup Yorum Antakya'da - Murat Altunöz
- gunay aslan ve ben - hasan bildirici
- gurbette bile gökyüzü varmis - adil okay
- günesin sürprizleri - müslüm kabadayi
- hak arama yürüyüsü - murat altunöz
- hakki devrim e cevap - abdulkadir ulumaskan
- halic te yasayan simonlar - bülent tekin
- halis in istifasi - mustafa elveren
- halkin yarattigi simgeler - mustafa elveren
- halklarin kardesligi - adil okay
- halklarin ya da din kardesligi - mustafa elveren
- hapishane mektuplar 2 - adil okay
- hapishane mektuplari - adil okay
- hasan gülbahar dan mektup - adil okay
- hasan mantici - adil okay
- hasta tutsaklar - adil okay
- hatay sorunu - sevra kurtulus
- hayaldi gercek oldu - mustafa elveren
- haydutluk - hasan bildirici
- haziran direnisi - adil okay
- hdp ile ak parti - serra güneyli
- hdp ve linc ordusu - adil okay
- hdp ve selahattin demirtyas -bülent tekin
- her sey para icin -bülent tekin
- herkesi iceriye mi atacaksiniz - turgut kocak
- HIRSIZ VE POLİS - Bülent Tekin
- hirsiz ve yalanci - bülent tekin
- hizli siyaset teknikleri / bülent tekin
- hortlaklar - m sehmus güzel
- hukuk
- hukuksuzluk iddianame ve savunma - mustafa elveren
- hukukun olmadigi yerde - mustafa elveren
- hypatia - bülent tekin
- ic savas politikalari - bülent tekin
- icimde kuslar göcüyor - murat altunöz
- icimizdeki niyet - bülent tekin
- icisleri bakani istifa etmedilir - bülent tekin
- icraatlarda terörizm fantazileri - bülent tekin
- ifade özgürlügü ve yargi - ismail besikci
- ifade vermek - adil okay
- iki mustafa - mustafa elveren
- iktidarin kürt yazarlari - hasan bildirici
- ileri demokrasi aldatmacasi - mustafa elveren
- ilgili makama - bülent tekin
- iman gücüyle siyaset - abdulkadir ulumaskan
- inan - faiz cebiroglu
- inanarak mücadele etmek - bülent tekin
- insallah kazanirsiniz - bülent tekin
- insan birazda düsündügüdür - bülent tekin
- İnsan Nasıl İnsan Olur - ismail besikci
- insanciklar karincalar krallar - bulent tekin
- insanliga mukavemet
- internet - mustafa elveren
- intikam sözcügü - faiz cebiroglu
- ipotek krizi - fikret baskaya
- iran - nadir nadi celik
- irkci sovlar - abdulkadir ulumaskan
- irkcilik-prof.dr.m.sehmus güzel
- irklar ve inanclar - mustafa elveren
- isid nedir - faiz cebiroglu
- isid veya öso - adil okay
- isimiz gücümüz - bülent tekin
- islam
- islam kardesligi - ismail besikci
- israil yine - adil okay
- ittihat ve terakki - bülent tekin
- ittihatcilarin soykirim refleksleri - nadir nadi celik
- iyiler ve kötüler - bülent tekin
- jet fadil - hasan bildirici
- kâbemiz dünyadir - serra güneyli
- kadin eylem daha fazla eylem - fadil ölmez
- kahraman türkler ve kürtler - bülent tekin
- kalkinma bir efsanenin sonu - prof. fikret baskaya
- kandil e telgraf - faiz cebiroglu
- Kapitalizm
- kapitalizm emperyalizm barbarliktir - sevra kurtulus
- kapitalizm: önce para sonra insan - faiz cebiroglu
- kardeslik
- kardeslik ve dostluk üzerine - mustafa elveren
- karsi saldiriya karsi saldiri - canan ates
- kasabalilar - müslüm kabadayi
- kastelli canina kiydi
- katil kerpic - bülent tekin
- Kawa heykeli - bülent tekin
- kayiplar haftasi - adil okay
- kazim icin bir film
- kazim koyuncu
- keklik ve sahin - bülent tekin
- kemal burkay in iddialari - hasan bildirici
- kemal karkajier - adil okay
- kemalist ve anti-kemalistlerin uzlasmasi - abdulkadir ulumaskan
- kemalizm renk degistiriyor - mustafa elveren
- kenan evren'e mektup - ali emin ileri
- kent - m sehmus guzel
- kic devlet - adil okay
- kiniyorum - bülent tekin
- kirilgan zamanlar - murat altunöz
- kiskancligin daniskasi - bülent tekin
- kitap - eylemsel yetke
- kitap tanitimi - adil okay
- kitasal bilivarci hareket - canan ates
- kitasal bolivarci hareket in manifestosu
- kitasal bolivarci hareket kurulus kongresi
- kizilay da bir hayalet dolasiyor - sibel özbudun
- kobane rojeva - adil okay
- kolombiya da toplu mezar - canan ates
- kongreler sürecinde Egitim Sen
- Kosova bagimsizlgi - Ali Emin ileri
- kromsanin zehirli varilleri - adil okay
- kurd1 - abdulkadir ulumaskan
- kurnaz adam piyasada - bülent tekin
- Kutlu olsun - bülent tekin
- Kültür Düsmanligi - Yener Orkunoglu
- kültürel yabancilasma - faiz cebiroglu
- kürd kimligi - faiz cebiroglu
- kürd ordularinin basarisi - hasan bildirici
- kürt acilimi - turgut kocak
- kürt devleti - faiz cebiroglu
- kürt dili ve edebiyati - ismail besikci
- kürt edebiyati ve ben - hasan bildirici
- kürt edebiyeti üzerine - ismail besikci
- kürt güvenligi - hasan bildirici
- kürt sorunu degil - hasan bildirici
- kürt ve türk sorunu - yener orkunoglu
- kürtaj hakkinda - adil okay
- Kürtler Aleviler ve Raporlar- ismail besikci
- laiklik milli birlik - ismail besikci
- Laiklik elden gidiyor mu - fikret baskaya
- latife tekin'e yanitlar - bülent tekin
- Lazlar da ayni oyuncaktan istiyor - nadir celik
- lenin - yener orkunoglu
- lenin 3.bölüm
- lenin 4.bölüm
- lenin 5.bölüm
- lenin 6.bölüm
- lenin 7.bölüm - yener orkunoglu
- liberal kontrgerilla - bülent tekin
- liberal teorilerin cöküsü - yener orkunoglu
- liberalizm ve demokrasi
- liberalizmin hegel düsmanligi - yener orkunoglu
- Liberalizmin muhafazakarlik ile evliligi - yener orkunoglu
- liberalizmin yükselisi - yener orkunoglu
- linc ve baris - adil okay
- makale - faiz cebiroglu
- makale - fikret baskaya
- makale - ismail besikci
- mamak mektuplari - adil okay
- marks'i asanlar - faiz cebiroglu
- marks'in önemi - yener orkunoglu
- marksi asanlar - faiz cebiroglu
- mayis 1968 in getirdikleri I - m sehmus güzel
- mayis 1968 in getirdikleri II - m sehmus güzel
- mayis 1968 in getirdikleri III - m sehmus güzel
- mazlum dogan - mustafa elveren
- mazlum dogan i övmekten ceza almak - mustafa elveren
- mazlum dogan icin ne yaptin - mustafa elveren
- mazlum dogan in kabrine - mustafa elveren
- mazlumlarin diyari yasaklanamaz - mustafa elveren
- mecburuz - hasan bildirici
- medaya baskısı - faiz cebiroglu
- medlerin dönüsü - hasan bildirici
- mehmet metiner in 10 yil marsi - mustafa elveren
- memleketin silivri manzaralari - bülent tekin
- merhaba dostlar - sevra kurtulus
- merkel sarkozy'yi sevmiyor - m.sehmus güzel
- mert dayanir - turgut kocak
- metin can ve hasan kaya anisina - mustafa elveren
- metin can ve hasan kaya nin anisina mustafa elveren
- midesel egitim - müslüm kabadayi
- mihrac ural a ne oldu? sevra kurtulus
- mihrac ural muammasi - sevra kurtulus
- mihrac ural yanitladi - bülent tekin
- milli birlik ve kardeslik destani - bülent tekin
- milli irade - bülent tekin
- minareler süngü mü - bülent tekin
- minna - faiz cebiroglu
- mit in cinayet aciklamasi - hasan bildirici
- modern köleler - bülent tekin
- morglar yine doldu - hasan bildirici
- muhammed ataturk erdogan uclusu - mustafa elveren
- muhterem insanlar - bulent tekin
- munzur festivali - mustafa elveren
- musa agacik - mustafa elveren
- musa agacik 2 - mustafa elveren
- musluman aleviler -mustafa elveren
- mustafa balbay - adil okay
- mustafa balbay hakkinda - adil okay
- mustafa önal - müslüm kabadayi
- muzaffer tansu dan mektup - adil okay
- mücüzevi özlemler - bülent tekin
- müslüm kabadayi dan acik mektup
- narrativ - faiz cebiroglu
- Nazim Hikmet'ten Kamuran Bedirxa'na Mektup
- nefret söylemi- adil okay
- nelson mandela - adil okay
- nereden nereye - hasan bildirici
- newroz - faiz cebiroglu
- newroz kutlu olsun - faiz cebiroglu
- newroz mektubu - faiz cebiroglu
- newrozdaki mesajlarin algilanmasi - abdulkadir ulumaskan
- newrozlasan mazlum - mustafa elveren
- newrozlasan mazlum dogan - mustafa elveren
- noel yemekleri - faiz cebiroglu
- NTV de yazi isleri - bülent tekin
- nükleer cöplük olmayin - adil okay
- olümün 2. yildinömü ali yüce - müslüm kabadayi
- on kisilik imza - bülent tekin
- operasyon isleri - bülent tekin
- ortak aciklama
- osman turanli nin celiskisi - mustafa elveren
- osmanlica - adil okay
- osmanlica nedir - faiz cebiroglu
- oyunlar - bulent tekin
- ozgur gundem - hasan bildirici
- ozgur ve lorin bebek - adil okay
- ozgürlük - bülent tekin
- Oztin Akguc'un miliyetcilik tanimi - demir bilgin
- Öcalan - Türk’e saldırı tesadüf değildir
- öcalan erdogan'a cözüm cagrisi yapti
- öcalan: imrali diyarbakir cezaevi'ne dönüstü
- ögrenirken ögretenler - müslüm kabadayi
- öldürmenin itibari - bülent tekin
- ölmek ve öldürmek - mustafa elveren
- ölü bedenimiz - adil okay
- ölüm adasi - bülent tekin
- ölümün 1. yildönümünde ali yüce
- ölümün ardindan dersim de olmak - mustafa elveren
- ömrün cetelesi - adil okay
- önce insan ol - adil okay
- önce insan olmak gerekir - mustafa elveren
- özel ordu mu - bülent tekin
- özgür basin - bülent tekin
- özledigimiz erudi insandir - faiz cebiroglu
- pamuk iplikler - bülent tekin
- patlama - bülent tekin
- payanda ya da takla - bülent tekin
- pedafoli ve fasizm - adil okay
- pedagoji
- pedagojik metodlar - faiz cebiroglu
- piponya - bülent tekin
- pkk nin adalet ve hukuk anlayisi - hasan bildirici
- pkk ve bdp nin erdoga beklentisi -hasan bildirici
- polat alemdar demokrasisi - bülent tekin
- postalcilar - mustafa elveren
- postmodernizm ve osman sahin - adil okay
- postmodernizmin fikir babasi - yener orkunoglu
- Raif Dikçe'de gitti! - Faiz Cebiroglu
- rejimin niteligini tartisabilmek - fikret baskaya
- resmi ideoloji - ismail besikci
- resmi ideoloji - mustafa elveren
- roboski - adil okay
- rojawa dan sesleniyoruz - sevra kurtulus
- rolatindeyiz - hasan bildirici
- ruh halimizin tedirginligi - mustafa elveren
- Ruhi Su: Bir Komünist Ozan - Faiz Cebiroglu
- ruyalarim - bulent tekin
- saatleri bir ömür ileriye aldilar - adil okay
- sagir ölüm - halil ibrahim özcan
- sair adnan yücel - adil okay
- sair kapilari - adil okay
- saka gibi bir sey - bülent tekin
- sallanan parmaklar- bülent tekin
- salyangoz davasi - adil okay
- samimiyet testi - bülent tekin
- sanal alem - adil okay
- sanal sevgililerim - bülent tekin
- sanat - adil okay
- savas ahlakinda örselenmeler - bülent tekin
- savasta tecavuze ugrayan - adil okay
- secimler ve hainler - serra guneyli
- sehid kavrami - demir bilgin
- sempatik fasistler - bülent tekin
- seni oldugum gün- bulent tekin
- serafli sampiyonlar - bülent tekin
- serdar yesilyurt - bülent tekin
- sermaye birikimi ve özgürlükler - ismail besikci
- serpil odabasi'ndan yeni calismalar
- sessiz devrim demogojisi - mustafa elveren
- sevda kusun kanadinda - bulent tekin
- Sevgi ve Aşk Üzerine - Adil Okay
- sevgililer gününde aski tanimlamak - faiz cebiroglu
- sevmeme sucu - abdulkadir ulumaskan
- seytani saldirilar - faiz cebiroglu
- siddet - faiz cebiroglu
- siir - mahmud dervis
- siir üzerine - faiz cebiroglu
- sil bastan - bülent tekin
- simdi ne olacak - turgut kocak
- sinemardin - bülent tekin
- sinif kimlik ve dil - adil okay
- sinirlari zorlamak - bülent tekin
- sira akp de - turgut kocak
- sise cam iscileri - adil okay
- sistem - mustafa elveren
- Sitki Öner - Müslüm Kabadayi
- sivas katliami - müslüm kabaday
- siyasi haklar taninmadan - ismail besikci
- siz hic mülteci oldunuz mu - adil okay
- sokaklar - hasan bildirici
- sol dersim ve alevi örgütleri - mustafa elveren
- sol ici siddet - ali emin ileri
- sol liberalizm ve ulusal solculuk
- soma - muslum kabadayi
- soma devlet patron - adil okay
- somali den ingiltereye - adil okay
- son dakika haberi - faiz cebiroglu
- son ürece iliskin - murat altunöz
- son yagmur - murat altunöz
- sorgulanan tahliyeler - bülent tekin
- sorumlu amerikadir - turgut kocak
- sovenizmin bombalari - abdulkadir ulumaskan
- suriye de bahar olacak mi - bülent tekin
- suriye de kadin - demir bilgin
- suriye secimleri - faiz cebiroglu
- suya sabuna - adil okay
- sürgündasim sivan - adil okay
- sürgünlerde - mustafa elveren
- sürüler dünyasinda insan - demir bilgin
- tahir elci - bulent tekin
- Taksim Direnişi - mustafa elveren
- takunycilar ile posyalcilar - mustafa elveren
- tanriya degil - mustafa elveren
- tarihi mektup - fadil ölmez
- tarihte provokasyonlar - mustafa elveren
- tayyip ve gap - abdulkadir ulumaskan
- tc nin cumhurbaskanligi - serra güneyli
- te goti ci goti - bülent tekin
- tek tanrili dinler - mustafa elveren
- tek tip elbise - bülent tekin
- tek yol diyalogdur - abdullah öcalan
- Temel Demirer e selam - adil okay
- temel demirer le dayanisma - adil okay
- terbiye - bülent tekin
- terörle depresen deprem - bülent tekin
- Teyze amca savas basladi - adil okay
- tilkiler savasi - bülent tekin
- tini rakisiyla büyüdük 2 - gaiz cebiroglu
- tini rakisiyla büyüdük ve yürüdük - faiz cebiroglu
- tokatla gelen özgürlük - bülent tekin
- toplumdaki celiskiler - r.yürükoglu
- toplumsal kurtulus notlari - faiz cebiroglu
- tövbekârlik ve itirafcilik - demir bilgin
- trafik cezasi - bülent tekin
- tunceli savciligi - mustafa elveren
- turkiye kurdistan - bulent tekin
- tüfek icat oldu - bülent tekin
- tüm anti emperyalist gücler - abdullah öcalan
- türban - fadil ölmez
- türban - m.sehmus güzel
- türban sorunu - yener orkunoglu
- türk egitim sistemi - mustafa elveren
- türk hanceri - hasan bildirici
- türk islam paketi - serra güneyli
- türk kökenli kelaynaklar - mustafa elveren
- türk modernlesmesinde iktidar kavgasi - yener orkunoglu
- türk yargi sistemi - mustafa elveren
- Türkiye - Suriye yazarlari arasindaki iliskiler
- türkiye de siyaset - mustafa elveren
- türkiye soluna soldan bakmak - fikret baskaya
- Türkiye’de 12 Eylül Filmi Yapılamamıştır - Murat Altunöz
- türkler icin yeni anayasa - hasan bildirici
- ucu birden gitti - temel demirer
- ucube insanlik - bülent tekin
- uludere den agrimisken - adil okay
- unesco - demir bilgin
- usta er den - bülent tekin
- utancin fiyaskosu - bülent tekin
- utangac kapitalizm - adil okay
- uzun yürüyüslerin yönü - müslüm kabadayi
- Üç ayda üç can - faiz cebiroglu
- üfürükten teyyare - bülent tekin
- ülkemiz ates ve kan gölü olmadan - mustafa elveren
- ütopya toplantilari - yenerorkunoglu
- vahsilige wikileaks ayari - bülent tekin
- vatan millet diyarbekir - bülent tekin
- vicdani tahliyeler - bülent tekin
- yagma savasi - faiz cebiroglu
- yakindogu nun imhasi - ismail besikci
- yalan cemberi - yener orkunoglu
- yalanci peygamber - bülent tekin
- yalanci yazar - bülent tekin
- yalanlar - bulent tekin
- yalcin usta - m sehmus güzel
- yargitay muhtira - abdulkadir ulumaskan
- yasaklanan kimligi savunmak - mustafa elveren
- yasama bakisim - bülent tekin
- yavuz un torunlari - mustafa elveren
- yaz izlenimleri - adil okay
- yazar aziz tunc - mustafa elveren
- yazboz - bülent tekin
- yazgimiz demokrasi - bülent tekin
- yazi hirsizlari - faiz cebiroglu
- yazismalar - faiz cebiroglu
- yeni chp - mustafa elveren
- yeni yil - müslüm kabadayi
- yeniden trafik cezasi - bülent tekin
- yerel secim - adil okay
- yesil ergenekon - bülent tekin
- yesil ordu - bülent tekin
- yeter artik - hasan bildirici
- yilmaz güney ve aydin - m.sehmus güzel
- yine israil dsevleti yine terör - adil okay
- yirmialti yildir türkce konusmuyor
- ysk ve akp - bülent tekin
- yuksekler - bulent tekin
- yuzlesme - bulent tekin
- yükselis ve düsüs mu - serra güneyli
- yürüyüs devam ediyor - faiz cebiroglu
- zalimler ve mazlumlar - bülent tekin
- zamani vardi artik - m sehmus guzel
- zar tutmak - bülent tekin
- zenginlerin dünyasi - fikret baskaya
- zigzaglar - bülent tekin
- zindanda acan cicekler -adil okay
- zor zamanlardi - adil okay
- zorbaligin böylesi - turgut kocak
- إلـى أمّــي
- غزّة ليلا - Gazze Geceleri
- ناظم حكمت NÂZIM HİKMET - macid ebu gosh









