21 Nisan 2012 Cumartesi
ÇOCUKLUK İŞGAL ALTINDADIR!
Faiz Cebiroğlu
Türkiye’de çocuk olmak, zordur. Türkiye’de Kürt çocuğu olmak, daha da zordur. Zorluk, ikidir: Birincisi, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zorluk. İkincisi, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zorluk. Bu, çifte zorluk oluyor. Çifte zorluk, birleşiyor, tekleşiyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için zulüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, çocuklar için işkence, hapis ve ölüm oluyor. Tekleşen bu zorluk, Adana / Pozantı oluyor. Tekleşen bu zorluk, Adana / Pozantı Cezaevi’inde taciz ve tecavüz oluyor.
Bu zulümdür; bir yandan otoriter eğitimin verdiği zulüm, diğer yandan Kürt olmanın yarattığı zulüm: Çocuk olmak yasak. Anadil yasak. Kimlik yasak. Kürt olmak yasak. Diline, kimliğine sahip çıkan Kürt çocuğu olmak yasak...Burada, Türkiye’de, herşey yasak. Burada, Türkiye’de, herşey işgal altındadır. Burada çocuklar, hem fiziki, hem de psikolojik olarak işgal altındadır.
Burada çocukluk, işgal altındadır.
Burada duygular, işgal altındadır.
Burada kimlik, işgal altındadır.
İşte böylesi bir sistem ve ortamda, daha 7 – 10 yaşlarındaki “işgalin çocukları”, polis panzerleri altında eziliyor. Diline, kimliğine, duygu ve öz-değerlerine sahip çıkmaya çalışan “işgalinin çocuklarına” gaz bombaları atılıyor, kafalarına, öldürülesiye, dipçiklerle vuruluyor.
İşte böylesi bir sistem ve ortamda, çocukların boyunlarına ip geçiriliyor; böylesi bir sistemde çocuklara cinsel taciz ve tecavüz yapılıyor.
Zulüm mü, budur. Türkiye’de çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, zulümdür. Zulüm, budur.
Türkiye’de çocuklara yapılan budur. Türkiye’deki “tek resmi dil, tek resmi ideolojinin” eğitimi ve bu eğitimin yarattığı ”terbiye”, budur. Zulümdür.
Zulümdur, zira burada, otoriter eğitim altında, çocuk sevgisi olmaz. Yoktur. Zulümdür.
Burada hem otoriter eğitimden, hem de varlığı inkâr edilen bir halkın, Kürt halkının çocuğu olmak, zordur. Zulümdür.
Zaten, genelde, otoriter eğitim ve bunun yarattığı “terbiye", çocuğu daha baştan ”sosyal olmayan” bir varlık olarak kabûl ediyor. Bu şu demek oluyor: ”Sosyal” olmayan çocuk, sosyal olması için, ”otorite” sahibi olan kişilerin sözlerini dinlemesi gerekiyor. Bu norma karşı çıkmak ta zulüm oluyor: Ailede, anne / baba dayağı, ilkokullarda başlayan öğretmen dayağı, karakollarda polis dayağı, Cezaevleri’nde cinsel taciz ve tecavüz, jandarma dayağı, evde, sokakta, tarlada açık infaz, linç, demek oluyor.
Otoriter ülkelerde ve bu ülkelerin ”otoriter eğitiminde” çocuk olmak, ne yazık ki, budur: Zulümdür.
Türkiye’de, Türkiye otoriter eğitim sisteminde çocuk olmak, hele hele Kürt çocuğu olmak, ne yazık ki, budur: Zulümdür.
İşte böylesi bir sistemde Kürt, Türk, Arap, Laz, Ermeni ve diğer Anadolulu çocuklar, işkence görüyor. Böylesi bir eğitim sisteminde onlara hapis cezaları veriliyor. Böylesi bir sistemde çocuklara tecavüz ediliyor, öldürülüyor…
Otoriter eğitimin bakış açısı, budur. Zulümdür!
Zulüm, zulümdür, ama Türkiye’de zulüm ikidir. Bir, var olan otoriter eğitimden kaynaklanan zulüm. İki, hem otoriter eğitimin, hem de ”Kürt” olmanın verdiği zulüm.
Türkiye’de, otoriter eğitimin bakış açısı, ne yazık ki, budur. Zulümdür!
Ne yazık ki, bu zulüm, bu otoriter bakış açısıyla, çocuklarımız cinsel tacize uğruyor, tecavüz ediliyor; bu bakış açısıyla çoçuklarımız dövülüyor, işkence görüyor, öldürülüyor; bu bakış açısıyla çocuklarımıza onlarca yıl hapis cezaları veriliyor...
Bir düşunün, böylesi bir bakış açısını desteklemek için Türkiye’de, atasözleri dahi icat edilmiş / ediliyor: “Ağaç yaşken eğilir.”, ”Çocuğunu dövmeğen, dizini döver” gibi.
Açıktır; böylesi otoriter eğitim sisteminden, Türkiye’de, çoğu zaman, "işkenceciler" yetişiyor. Bu çocuk bakış açısından, zalim ve acımasız ”insanlar” çıkıyor.
Bu otoriter eğitim sisteminden, Kenan Evren gibi faşistler çıkıyor: ”Bu çocukları asmayıp, besleyecek miyiz?” diyen, 17 yaşında çocuk Erdal Eren’i idam eden, Kenan Evren tipi faşist ve çocuk katilleri çıkıyor.
Böylesi eğitim sisteminden, “çocukta olsa, icabına bakarız” diyen ve şu an Başbakan olan Receb Tayyip gibi insanlar çıkıyor. Böylesi eğitim sisteminden, Cizre’de 10 yaşındaki Şükrü Bağan’ın kafasına gaz bombası atan; 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle ezen; 14 yaşındaki Seyfi Turan’ı acımasızca dibçikle vuracak kadar “vahşileşen insan” tipleri çıkıyor...
Bu tesadüfi değildir. Bu, ne yazık ki, “tek resmi dil, tek ideolojiyle” beslenen Türk otoriter eğitim sisteminin bir sonucudur. Ve ne yazık ki, bu sistem ve gelenek devam ediyor. İşte, dünden bugünlere uzanan bu gelenekle, Türkiye’de, çocukluk devresi işgal altında tutuluyor. Bu gelenekle, duygular ve insan kimliği işgal altında tutuluyor. Buradan hareketle çocuklara fiziki ve psikolojik cezalar veriliyor.
Peki böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, insanlara - hele hele çocuklara - ”hoşgörü” ile bakmaları beklenir mi?
Böylesi bir otoriter eğitimle yetişenlerin, Kürt çocuklarına sevgiyle yaklaşmaları beklenir mi?
Elbette hayır!
Açıktır, Türkiye’de çocuklara uygulanan zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de, Kürt çocuklarına uygulanan bu çifte zulüm, buradan kaynaklanmaktadır.
Tüm bunlar Türkiye’de var olan yanlış eğitimin ve sistemin sonucudur…
Artık, yaşadığımız bu çağda, çocukluk için, insanlık için son derece utanc verici olan bu işgalci eğitime son verilmelidir.
Zamanı gelmiştir; artık, Kürt, Arap, Ermeni, Laz ve tüm Anadolu halkları, anadillerinde duygularını ifade etmeli; eğitim / öğretimini yapabilmeli ve özgürce kimliğini yükseltmelidir, diyoruz.
Bu yazının “ilk sonuçları” oluyor. İlk sonuç, gelecek için ilk adım demektir.
Artık, gecikmeden ve korkmadan böylesi ilk adımları atmak, hem insana saygı duymanın, hem de insan olamanın ilk tanımı oluyor…
Yetti artık! Türkiye’de çocuk olmak, zor olmamalıdır.
Yetti artık! Türkiye’de, Kürdistan’da Kürt çocuğu olmak, zulüm ve ölüm olmamalıdır.
18 Nisan 2012 Çarşamba
Musa Ağacık'ın Eleştirisine Yanıt Ve Sisteme Dair
Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
elverenmustafa@hotmail.com
Deneyimli gazeteci-yazar Sayın Musa Ağacık’ın iki ayrı mesajından alıntı yaparak özetlediğim aşağıdaki eleştirisine bir göz atalım.
“..Kemalist' eğitim sistemini ayaklar altına alan açıklamalar yapıyor, yazılar yazıyorsunuz… Mustafa Necati, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un kimliğinde şekillenen bir ''Cumhuriyet Eğitim Anlayışı'na yönelik… Düşüncelerinizi doğrusu merak ediyorum.”
Sayın Ağacık her ne kadar eleştirinin devamında; “Kuşkusuz Atatürk'ün de eleştirilecek pek çok yanlış uygulaması var” dese de, birkaç siyasetçi ve bürokratın yaptığı devlet hizmetlerini temel alarak o sistemin demokrat ve laik olduğunu ima etmesi bana pek mantıklı gelmiyor. Tek tek şahısları örnek vererek bir sistemin iyi veya kötü olduğunu söylemek zaten doğru bir yöntem de olmaz.
Dönemin Milli Eğitim bakanlarından Mustafa Necati, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç eğitimle ilgili olarak kaliteli hizmetler vermiş olabilirler. O tarihlerde bu şahıslar tarafından teşebbüs edilen veya yapılan yenilikler elbette olumludur. Ancak, onların bu olumlu yanlarına bakıp, o rejimin baskıcı olmadığını söyleyemeyiz.
Hocaların hocası Sayın Fikret Başkaya’nın dediği gibi; “Elbette eğitilmiş olanlar arasından az da olsa içinden çıktıkları sınıfa ihanet etmeyenler de çıkabiliyor. İyi ki de çıkıyor, aksi halde durum daha da vahim olurdu...”(1) Değerli Hoca’nın bu tespitine katılmamak mümkün mü? Fikret Hoca’nın bu tespiti aynı zamanda Sayın Ağacık’ın eleştirilerine yanıt niteliğinde olduğunu düşünüyorum.
Eğitilmiş olanlar arasından çıkanlardan biri de Yargıtay eski başkanı Sayın Sami Selçuk olduğunu düşünüyorum. Sayın Selçuk’un şu tespiti her şeyi daha net açıklıyor. “Türkiye'de tarih kitapları 'Şeriye ve Evkaf Vekaleti'ni kaldırarak laikliğe adım attı' diye yazılıyor. Hayır, kaldırılmadı. Adları değiştirildi. Şeriye Vekaleti'nin yerine Diyanet İşleri Başkanlığı geldi, Evkaf Vekaleti'nin yerine de Vakıflar Genel Müdürlüğü geldi. Dikkat ederseniz, bunların her ikisi de bir bakana, siyasetçiye bağlandı. Bu da tıpkı Özel Mahkemeler gibi bir ad, etiket değiştirme; bir aldatmaca! Türkiye devlet örgütlenmesi açısından teokratik bir ülkedir. Hem Şeriye Vekaleti hem de Efkaf Vekaleti var. Osmanlı'dan hiç bir farkı yok!” (2)
Sayın Selçuk’un bu tespiti “Türkiye laiktir laik kalacak” diyenlerin yüzüne şamar gibi çarpıyor.
Bence Kemalist sistem ile AKParti (Sayın Ağacık’ın deyimiyle AKPOKRATÖR) sistemi birbirine zıt değildir. Tam tersine birbirine daha çok yakındırlar. Benzerlikleri de çoktur.
Bu sistemin en önemli özelliklerinden biri; kendinden olmayanı ötekileştirmek, muhaliflerini yok etmek, iktidarını baskı ve öldürmeyle sürdürmektir.
Bu gün hala bu özelliğini korumaktadır. Sadece renk değiştirmektedir. Kemalizm’in mavi olan gözlerini yeşile boyatıp yeniymiş gibi piyasaya sürüyorlar. Bunu daha önce de çeşitli renklere boyayıp piyasaya sürmüşlerdi. Örneğin; Bayar-Menderes, Gürsel-İnönü, 12 Mart yönetimi, Ecevit-Erbakan, Demirel-Türkeş-Erbakan, 12 Eylül yönetimi, Çiller-Erbakan-Demirel, Ecevit-Yılmaz-Bahçeli, şimdi de Erdoğan…
İşte sistem bu gün aynı şekilde devam ediyor. Geçmişte olduğu gibi bu gün de bazen koltuk ve çıkar paylaşımı nedeniyle kendi aralarında kavga edebilirler. Bu kavgalar sonucunda bazı makyajların yapılması gerçeği değiştirmiyor.
Geçmişte olduğu gibi bu gün de;
-Müslüman ile dinsiz ya da Müslim ile gayrimüslimin veya Alevi ile İslam’ın eşit olduğunu söyleyebilir miyiz?
-Bu sistemde Kadın-erkek eşitliğinden söz edilebilir mi?
-Bu resmi ideoloji (Diyanet) tarafından halkların sosyal yaşamında referans olarak gösterilen İslam Peygamberi Muhammed eşitlikçi miydi? (Hiç kimse Muhammed’in deveden inip, köleyi bindirmesi masalına sarılmasın)
-Emek-sermaye çelişkisi var mı?
-Sosyal yaşamla ilgili birçok alanda Diyanet İşleri Başkanlığı Kurumu üzerinden Şeyhülislam Recep fetva veriyor mu?
-Türk ile Türk olmayan eşit midir?
Bu soruları daha da çoğaltmak mümkündür.
AKParti kongrelerinde Atatürk ile Başbakan Erdoğan’ın portreleri büyük bez afişte yan yana asıldığını herhalde fark etmişinizdir. Bence birbirine çok yakışıyorlar. Hatta ikisinin arasına Muhammed’in portresini de koyarlarsa Kemalizm’i daha iyi ifade eder.
Bunların yok birbirlerinden farkı. Biri İslam bankası diğeri de Türk bankasıdır. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren sermayelerini birleştirip TÜRK-İSLAM bankası adını almışlar. Sonuçta her ikisi de bankadır ve sermayenin yanındadırlar. Bunlardan herhangi birisinin emekten yana olduğunu söylemek en hafif deyimle saflık olur. (Atatürk’ün zorunlu olarak kurduğu bazı devlet işletmelerini kimse bize devletçilik diye yutturmasın)
-Dün İstiklal Mahkemesi kararıyla Pirim Seyit Rıza’yı asanlar,
-Mustafa Suphi’yi Karadeniz’de boğduran, Sabahattin Ali’yi öldürenler,
-Diyarbakır Zindanı’nda Mazlum Doğan’ı yakanlar,
-Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da… Alevileri katledenler,
-Din derslerini anayasal zorunluluk haline getirenler,
-Oruç tutmadığı için insanlarımızı katledenler,
-Yazarlarımızı ve bilim adamlarımızı katledenler,
-Bu gün de binlerce gazeteci ve siyasetçiyi zindanlara koyanlar,
bu sistemin bizzat kendisidir.
Sadece aktörleri değişmiştir. Gerici yobazlar maşadır, araçtır.
İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, Özel Yetkili Mahkemeler arasında fark var mı? “Al birini vur ötekisine”
Çünkü bu sistem sahte dinci, sahte ülkücü, sahte sağcı, sahte solcu bizzat kendisi üretti ve katliamlarda kullandı. Çünkü bu mirası Osmanlı’dan devraldılar. Bu ülkede vatan-millet-Sakarya deyip, her şey devletin bekası için yapılmıyor mu?
Bu sistem AKParti ile sadece renk değiştirmiştir. İktidardaki kardeşler sadece kayıkçı kavgasını yapıyorlar. İşte birkaç örnek;
-Kürtlerin ve Alevilerin en küçük demokratik istemlerini “bölücülük” olarak nitelendiren Atatürkçü Düşünce dernekleri şu anda neden hiç sesi-soluğu çıkmıyor?
-Maçta, düğünde, “şehit” cenazesinde, bağıranlar ve evlerine astıkları Türk Bayrağı ile mahallesini kırmızı-beyaz renge çeviren “Müslüman Türk” milletine ne oldu?
-Atatürkçülük adına parti kapatmada birbirleriyle yarışan ve Türkiye’yi bir parti mezarlığına çeviren emekli Anayasa Mahkemesi üyeleri ve Yargıtay başsavcıları bu gün neredeler?
-Sosyalistler, Kürtler, Aleviler, devrimciler katledilirken, cezalandırılırken bu Kemalist geçinenler o günlerde neler yaptılar?
-Meşhur mahkemenin meşhur savcısı ve üyeleri tarafından hukuksuz bir biçimde verdikleri kararlarla Leyla Zana, Orhan Doğan, Hatip Dicle gibi birçok DEP milletvekilleri yıllarca zindanlarda çürütülürken Kemalist geçinen “vatanseverler” bu gün iktidarda olanlarla birlikte hareket etmediler mi?
Sıra kendilerine gelince ciyak ciyak diye bağırmaya başladılar. Hani “dinsizin hakkında imansız gelir” derler ya, öyle bir şey oldu galiba.
Artık çok geç!
Hitler dönemindeki papazın durumuna düştüler. Bundan sonra kimseyi yanında bulamazlar.
Şu son günlerde demokratik sivil toplum kuruluşlarının kullandığı çok güzel bir slogan vardır. “Keser döner sap döner gün gelir hesap döner” bu slogan güncelliğini bu gün de koruyor.
İşte baskıcı Kemalizm’i gerici İslam dinciliğiyle harmanlayıp TÜRK-İSLAM adı altında bize Atatürkçülük veya “ileri demokrasi” diye yutturmaya çalışılan sisteme karşı mücadele etmek durumundayız.
En azından "Eşit yurttaşlık hakkı için laik ve demokratik bir ülke istiyoruz" diyenlerle birlikte hareket etmek gerekir.
Ancak, ben kendi payıma sosyalist demokrasinin oluşmasından yanayım. Bunun için mücadeleme kesintisiz devam edeceğim.
KAYNAKLAR:
1. http://www.gomanweb.net/yazarlar-menusu/34-fikretbaskaya/13724-fikret-bakaya-eitim-reformu-neden-ve-kimin-cin-.html
2. http://www.demokrathaber.net/guncel/su-anda-kimse-bana-yargi-bagimsiz-dedirtemez-h8121.html
Devlet ve Patron Suç Ortaklığı: İş Cinayetleri!
Adil Okay
okayadil@hotmail.com
“Öğle buğusunda gün alnacında
Gün alnacında
Irgatlar oturmuş zeytin ekmeğe
Zeytin ekmeğe…”
İş cinayetleri dur durak bilmiyor. Gün geçmiyor ki yeni bir iş cinayeti haberi duyulmasın. Kimi gazetelerin üçüncü sayfasında geçiyor ölen işçilerin adları. Kimi TV kanalları da “lütfen” duyuruyor. Neyse ki “ana akım medya” denilen, hükümet ve sermaye yanlısı basının dışında muhalif basın var. Onlardan öğreniyoruz, “çağ atlayan”, sermaye ihraç eden ülkemizdeki patron-devlet işbirliği sonucu gerçekleşen iş cinayetlerini.
Daha birkaç gün önce Aşkale’de, saatlerce kurtarılmayı bekleyen 5 TEDAŞ işçisinin, donarak suya gömülüşlerini dehşet içinde izlemiştik. Devletin helikopterlerinin yarım saatte varabileceği bir uzaklıkta, tam üç saat, donmuş gölün ortasında devleti bekledi işçiler. Ama heyhat ne helikopterler kalktı pistinden, ne devlet erkânı yerinden. Yine bu ay Adana’da 10 işçinin baraj gölünde kaybolduklarını duymuştuk. Esenyurt’ta yangında ölen 11 inşaat işçisi, Tuzla’da bir gemide yaşanan patlama sonucunda ölen iki tersane işçisi, pencere silerken 10. Kattan boşluğa düşüp ölen ev işçisi, Elazığ’ın Maden ilçesinde çıkan hortum nedeniyle ölen 6 inşaat işçisi, Adana’da çocuklarını ısıtacak odun parası bulamadığı için kendini asan anne. Ve bu gün de Maraş’tan geliyor acı haber. Kot taşlama atölyesinde dört işçi patlama sonucu hayatını kaybetmiş. dokuz işçi de yaralanmış. Bunlar son bir ayın bilançosu. Bu yazıyı hazırlarken bir iş kazası daha düşüyor ajanslara: “Bursa’da vinç devrildi. Bir işçi öldü, dört işçi aralandı.” Raporlara göre ülkemizde her 7 dakikada bir iş kazası meydana geliyor ve her 10 saatte bir işçi “kaza” sonucu hayatını kaybediyor.
İş güvencesizliği! yasalaşıyor
“(…)yasalaşan 4+4+4 düzenlemesi ile yoksul emekçi çocuklarının küçük yaşlarda “stajyer” ya da “çırak” olarak işçiliğe adım atması hükümeti kesmemiş olacak ki, TBMM’ye sunulan yeni İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu Tasarısı ile 16 yaşından küçük çocukların ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmasını yasaklayan düzenleme kaldırılıyor. Tasarıda ayrıca, kadınların da tehlikeli ve ağır işlerde çalışmasının önü açılıyor. Tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, 2011 yılında en az 619 işçinin iş cinayetinde yaşamını yitirdiğini açıkladı. 2012’nin ilk üç ayına baktığımızda bu hızla giderse 2012’de bu rakamın çok daha üzerinde işçinin iş cinayetine kurban gideceğini söyleyebiliriz. En fazla ölüm, inşaat ve yol iş kolunda yaşanıyor. 14 yaşının altında 11, 15-17 yaş Aralığında 17, 18-27 yaş Aralığında 102, 28-50 yaş aralığında 235 ve 51 yaş üstünde 66 işçi yaşamını yitirmiş.”
Devlet erkânına sesleniyorum: Beyler, hanımlar, bu dünya öküzün boynuzunda durmuyor, işçilerin-emekçilerin ellerinin üzerinde yaşıyor. Onlar sayesinde hasat; ekmek, et, yumurta, süt. Onların sayesinde yapılabiliyor uçak, tren ve otobüsler seferleri. Onların sayesinde elektrik, enerji, arabalar, oyuncaklar… Ya işçiler-memurlar, ya siz, kendi sınıflarınızdan insanların, iş arkadaşlarınızın, yoldaşlarınızın, iş cinayetlerinde katline daha ne kadar sessiz kalacaksınız. Günümüz dünyasında daha az emekle, daha çok üretme olanaklarına rağmen, insanlık hâlâ neden günde sekiz saat çalıştırılıyor? Ve neden iş güvenliği yok. Bu soruları ne zaman yüksek sesle soracaksınız?
Teknolojik gelişmeden kim nemalanıyor
Dünyada, özellikle son çeyrek asırda, birbiri peşi sıra aklın sınırlarını zorlayan teknolojik devrimler yaşandı. İnternet, cep telefonları, DNA - genlerin çözümü, canlı kopyalama vb... Balta girmemiş orman kalmadı. Dünyanın en uzak köşesindeki hammadde kaynaklarına değin ulaşıldı. Üretimdeki verimlilik alabildiğine arttı. Sermaye sınıfı kârını katladı. Sosyal sınıflar arası uçurum derinleşti. Çalışanların hakları ve gelir düzeyi ise bu gelişmelerle aynı oranda artmadı. İşçiler, memurlar, teknisyenler, bürokratlar hâlâ günde sekiz saat çalışıyor, çalıştırılıyorlar. Kimi ülkelerde (Türkiye’de bazı işkollarında) işgünü sekiz saati de geçiyor. Oysa insanlar bu gelişmelere paralel olarak, daha az -örneğin günde dört saat- çalışarak aynı ücreti almalıydı. Bu da ancak daha adil bir üretim ve bölüşüm koşullarında mümkün olabilirdi.
Bunlar kimilerine göre ütopya sayılıyor. “Artı-değer, emek sömürüsü, sermayenin, kâr daha çok kâr için insanı ve doğayı katletmekten kaçınmaması” ve diğer saptamalar, sözünü ettiğim bu “kimilerine” göre eskidi, modası geçti. “El emeğine gereksinim kalmayacak, artık insanlık ve ülkemiz çağ atladı, bilişim sektörü mutluluk getirecek, tarihin sonu, yaşasın kapitalizm, küreselleşme” diyenler, bu gün kapitalizmin dünya genelinde girdiği krizden sonra suspus oldular. Elbette sorunlar çözülmedi. İşçiler iş kazalarında, iş cinayetlerinde ölmeye devam ediyor. Emekçi çocukları savaşlarda ölmeye devam ediyor. Bizim başbakanımız savaş çığırtkanlığına devam ediyor. Ülkemizde çeyrek yüzyıldır devam eden adı konulmamış savaşı durdurmak, Kürt sorununda çözücü adımlar atmak yerine, Suriye’ye de saldıralım diye haykırıyor. Irak’a, Libya’ya ağababalarınız saldırdı da ne oldu. Hangi demokrasi, hangi istikrar, hangi refah sağlandı. Olan yine emekçiye, mülksüze, işsize ve çocuklara oldu. Savaştan kaçacak parası olmayan bir buçuk milyon sivil katledildi. Milyonlarca insan evsiz kaldı.
Katil Kim
Yıllar önce Tarsus'ta, hemzemin geçitte bir tren, işçi taşıyan bir kamyonu biçmiş, onlarca tarım işçisi hayatını kaybetmişti. Yollara ırgatların zeytin ekmekleri saçılmıştı. Bu kaza üzerine trenlerde güvenlik sistemi tartışıldı. Bariyer sorunu v.b. Ve o ölen onlarca işçi, onların geride bıraktıkları çocukları unutuldu. Bu işçiler sigortalı mıydı, tazminat ödendi mi? Sorulmadı. Hiç kimse o işçilerin kamyonla taşınmasını eleştirmedi. 'Kamyonla işçi taşımak insanlık dışı bir uygulamadır, katliama davetiye çıkarılıyor, işçilerin canının değeri yok mu', denmedi. Diyenlerin de sesi duyulmadı. Bu konu hakkında “Devlet kazası ve Katil Kim” başlıklı bir yazı yazmış ve şu soruları sormuştum: Katil trendi. Olmayan bariyerdi. İşçilerin şansı yoktu. Öyle mi? Ya o işçileri çalışmaya kamyonla götürüp getiren patronların suçu yok muydu? Ya o işçileri kamyonun arkasında görüp müdahale etmeyen trafik polislerinin yani devletin suçu yok muydu? Ya o işçileri kış soğuğunda, yazın kavurucu sıcağında kamyonların arkasında, hatta traktörlerin römorklarında görüp tepki göstermeyen bizim suçumuz yok muydu?
Evet, tekrar soruyorum katil kim? Ve bu iş cinayetleri ne zaman sona erecek?
2 Nisan 2012 Pazartesi
Dinci İle Ateist Arasındaki Fark
Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
elverenmustafa@hotmail.com“Türk” eğitim sistemi; bireyleri ve halkları değil, kutsal devlet anlayışını esas alan özelliklere sahiptir. Zaten başına “Türk” sözcüğünü yerleştirmekle yıllardır Türkiye halklarına ırkçılığın dayatıldığı bilinen bir gerçektir.
Geçmişten günümüze kadar ülkemizde hem ırkçı ve hem de dinci eğitim hep vardı. 1980 öncesinde seçmeli olarak okutulan din dersinde de, 12 Eylül askeri darbesinden sonra zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde de Muhammed’in hayatı ve Kuran’la ilgili çok sayıda ders konuları vardı. Bu gün de aynı şekilde devam etmektedir.
Aslında Kayseri usulü bir durum söz konusudur. Al Kemalizm’i boyatıp Ak Kemalizm olarak tekrar piyasaya sürüyorlar.
Merkeziyetçi devlet eliyle Türk-İslam formatındaki eğitim sistemi başarılı olması mümkün değildir. Türkiye farklı kültürlerden ve farklı sınıflardan yani farklılıklardan oluşmuş bir ülkedir. Dolayısıyla merkeziyetçi, tekçi, dayatmacı eğitim sistemi iflas etmiştir.
Mevcut sistemde ben Müslüman dinciyim dediği için birinin tehdit edildiğini ya da öldürüldüğünü hiç duydunuz mu? Ama, ben dinsizim dediği, 9 yaşındaki bir kız çocuğuyla evlenen peygamberi eleştirdiği için (ben de dahil) bir çok yazar ve aydın tehdit mesajları almakta ve hatta bazıları öldürülmüşlerdir. Katledilen Turan Dursun ve Bahriye Üçok ilk aklıma gelen aydınlarımızdır.
Hiç kimse Kemalizm’i ateistlik olarak bize yutturmasın. Mustafa Kemal Atatürk kendisi ateist olabilir. Ancak, ben Mustafa Kemal Atatürk’ün ateist olduğunu düşünmüyorum. Bu gün Türkiye’nin resmi ideolojisi haline gelen Türk-İslam sentezini ve devlet yönetiminin her kademesinde İslam dinini kullanmak suretiyle ülkenin başına bela eden Kemalizm sistemidir.
İster ulusalcı Kemalist, ister liberal, ister komünist olsun, inanmadıkları halde eğer dini inancı çıkar ilişkileri için kullanıyorlarsa ateist olmaları doğru değildir ve kabul edilemez. Zaten ateist olanlar genellikle bilim adamları, yazarlar-çizerler gibi aydınlardır.
AKPartili bir milletvekili cami temelinin açılış töreninde “Ateist gençlerin vatana, millete, ailesine ve kendisine faydası olmaz. Dindar insandan zarar gelmez. Ateistlerden zarar gelir...” demiş. Hangisinin vatana-millete yararlı-zararlı olduğunu bir örnekle açıklamak istiyorum.
Ateist Aziz Nesin, dinci Necmettin Erbakan ile milliyetçi mukaddesatçı Alparslan Türkeş’i gözümüzün önüne getirelim ve bir karşılaştırma yapalım.
Başbakan Tayip Erdoğan da gelecekte aynı akıbete uğrarsa hiç şaşırmam.
Alparslan Türkeş: Yıllarca halkı milliyetçilik ve mukaddesatçılık ilacıyla uyutup, ölümünden sonra çantasından çıkan milyonlarca döviz ve üzerine kayıtlı milyarlarca değerindeki mülkleri miras paylaşımında çocukları anlaşamadılar. Sanırım çocukları ve eşi mahkemelik oldular.
Aziz Nesin: Solcu, ateist olduğunu hiçbir zaman gizlemedi ve ölümüne kadar cesurca bu değerleri savundu. Yazdığı kitaplardan kazandığı parayı yoksul çocukların barınması ve eğitimi için harcadı. Fikirleri güncelliğini hala koruyor.
İşte dinci ve milliyetçiler ile ateistler arasındaki fark çok net olarak anlaşılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tek tip insanlardan oluşmadığını, farklı kültürlerden ve sınıflardan meydana geldiğini artık hepimiz biliyoruz.
Öyle ise, iflas etmiş olan bu eğitim sistemini devlet tekelinden çıkarıp, yerel yönetimler aracılığıyla bölgenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmeli ve güncellenmelidir. Devlet sadece denetim görevini yapmalıdır.
En azından AB standartlarına getirmek mümkündür.
21 Mart 2012 Çarşamba
Newroz pîroz be!
Faiz Cebiroğlu
Bugün 21 Mart, Newroz. Newroz pîroz be! Newroz kutlu olsun!
Newroz kutlu olsun! Newroz, özelde, Kürt halkına, genelde tüm ortadoğu halklarına kutlu olsun!
Newroz, bir bayramdır. Newroz, Kürt halkı için, birlik, direniş ve baskıya başkaldırmanın bayramıdır. Newroz, bu anlamda, her yıl 21 Mart’ta, sadece bir gün olarak kutlanan bir bayram değil, Newroz, hâlâ hakimiyetini sürdüren ”modern faşist Dehaq” yönetimini parçalamak için, inancımızı / direncimizi bileyen ve mücadele yolumuzu aydınlatan bir meşaledir. Bu anlamda, Newroz’u kutlamak, anmak ve yaşatmak demek, Mazlum Doğan şahsında, Kürt halkının ulusal ve toplumsal kurtuluşu için yorulmak bilmez mücadele demek, oluyor. Newroz, budur.
Newroz, budur.
Newroz, bu bilinçle kutlanır. Kutlanıyor. Newroz’u bu bilinçle kutluyoruz.
Newroz’u, bu anlamda, Kürdistan, ortadoğu ve dünyanın değişik yerlerinde, kutlayanları biliyoruz. Tanıyoruz.
21 Mart’ta, Diyarbekir zindanlarında efsaneleşen ve adını haklı olarak ”çağdaş Kawa” alan Mazlum Doğan’ı biliyoruz. Tanıyoruz. Bu bilinçle;
21 Mart 2012 Newroz’u vesilesi ile, başta ölümsüz Mazlum Doğan olmak üzere, tüm özgürlük savaşçılarını saygıyla anıyor, Kurdistan halkı ve onun özgürlük savaşçılarını selamlıyoruz.
Bu siyasi içerik ile;
Newroz pîroz be!
Newroz kutlu olsun!
12 Mart 2012 Pazartesi
AKParti İle CHP’nin Irkçılık Yarışı!
Mustafa Elveren (Em.öğrt.)
elverenmustafa@hotmail.com
AKParti İstiklal Marşı’nı, CHP ise Onuncu Yıl Marşı’nı yere-göğe sığdıramıyor. Kaplan” AKParti ile “aslan” CHP ırkçılıkta birbirleriyle yarışıyorlar.
Arada-sırada meclis kulislerinde birbirleriyle dalaşması bizleri yanıltmasın. O kavgalar “Ben senden daha çok vatanseverim” gibi milliyetçi duygular nedeniyle yapılmaktadır. Bu iki partinin ırkçılığı MHP’ye rahmet okutuyor.
Son günlerde fısıltı gazetesinde; “Ergenekon hapiste, Fikri hem İktidarda hem de muhalefettedir.” söylemine kulak misafiri olmaktayız. İşte AKParti’nin “ileri demokrasi”si böyle bir şeydir.
Ermeniler, Kürtler, Aleviler, Yahudiler, Rumlar… Neredeyse Türkler dışında herkes “bölücü” olarak lanse edilmektedir. Hatta bu yasakçı sistemde Türkler bile bazen bölücü olmakla suçlandığı görülmüştür.
Türkiye Başbakanı “Dindar ve kindar” gençlik yetiştirmek isteyen bir kafa yapısına sahip olduğunu açıkladı. Bu baskıcı ve yasakçı zihniyet Türkiye’yi yönetiyor.
Meclis kürsüsünde Atatürk’e “diktatör” diyen BDP milletvekili Sayın Altan Tan‘a saldıran CHP’liler, Meclis iç tüzük değişikliği görüşmeleri sırasında iktidar tarafından konuşma özgürlüklerinin kısıtlandığı gerekçesiyle ağızlarını bantlayarak protesto etmişler. BDP’li vekilin konuşmasına tahammül edemeyen CHP’liler, kendilerine sıra gelince demokrat kesiliyorlar.
Meclis kürsüsünde yapılan konuşmaya tahammül edemeyen CHP demokrat olabilir mi? Bu partinin demokratikleşmesi biraz zor görünüyor. Bunların demokratlığı kendinedir. Egemen sistem; Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Sezgin Tanrıkulu, Doğan Taşdelen… gibi biraz demokrat özelliklere sahip olan birkaç kişiyle CHP’yi kurtarmaya çalışıyor. Kurtulur mu? Sanmıyorum! Umarım ki, ben yanılmış olayım! Bekleyip göreceğiz.
Postalcılarla takunyacıların birbirleriyle dans ettiği bu meclis demokratik bir anayasa yapabilir mi? “Vatan söz konusu olunca gerisi teferruattır”, bunlar için. Demokratik bir düzenin olmadığı vatanı ben ne yapayım?
Kendine sol diyen her akım ezilen halkların ve onların bileşeni olan emekçilerin yanında yer almak durumundadırlar.
Bu gün Türkiye’de en önemli sorunlar çözülemiyorsa, bunun nedeni Ana muhalefet partisi olan CHP’nin AKParti Hükümeti’ne karşı gerçek muhalefet yapamamaktan kaynaklanmaktadır.
Ne yazık ki, CHP’nin içindeki hizipler Kılıçdaroğlu’nu nasıl bertaraf edecekleriyle uğraşmaktan zaman bulup iktidara karşı asli görevi olan muhalefet yapamıyorlar.
Yine de tüm bu olumsuzluklara rağmen CHP’nin bazı sol söylemlerde bulunması bence önemlidir. “Faşizme karşı omuz omuza”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” vb. sol sloganları kullanması en azından kulağa hoş geliyor.
Aslında CHP gerçekçi ve akılcı bir muhalefet yaparsa, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunabilir.
“Emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, PKK, KCK ve ülkenin diğer birçok sorununu çözmek için AKParti’den önce CHP’nin BDP ile birlikte kalıcı projeler üretmesi gerekmez mi?”
Ne var ki, Türkiye’nin önemli sorunlarının çözümü için Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinden de bugüne kadar olumlu bir işaret görülmüyor.
Bu gün Kürt siyasetindeki birçok parti, dernek, şahsiyet ve kurumlar bir araya gelerek ortak bildiri yayınladılar. Ortak bildiride anlaşılan o ki; Kürt siyaseti bileşenleri kendi aralarındaki birliği pekiştirip, diğer taraftan Türkiye’deki emekten yana olan sol ve sosyalistler ile bazı demokrat İslamcıları ve demokratik Alevi kuruluşlarını da içine alarak tek bir çatı altında siyasette yeni bir alternatif oluşturacakları yönünde ilk işaretini vermektedir.
Böylesi büyük bir oluşum ilk seçimlerde çok önemli ataklar yapabilir. Böyle bir oluşumun Türkiye için önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Başarılı olmalarını umuyor ve diliyorum.
11.03.2012
7 Mart 2012 Çarşamba
Kadın: Eylem, daha fazla eylem!
Fadıl Ölmez
fadilolmez@gmail.com
Dünyanın hiç bir yerinde, ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinin kadınların katılımı olmaksızın başarıya ulaştığı görülmemiştir. Ulusal ve toplumsal kurtuluş yoluna girmiş bütün ülkelerin tarihlerine bir göz attığımızda gerçekten de savaşımın önemlice payının kadınlara ait olduğu; onların omuzları üzerinde yükseldiği rahatlıkla görülür.
Artık, günümüzde, milyonlarca kadın, ezilmenin, sömürülmenin, bir meta gibi alınıp satılmanın nedeninin kapitalizm olduğu; tek kurtuluş yolunun, işçi sınıfıyla birlikte, sömürücü kapitalist düzeni ortadan kaldırmakla ancak mümkün olabileceğini kavramış bulunmaktadır. Zira kapitalizmin gelişmesi, sermayenin uluslararası-laşması ve bilimsel – teknik devrim, kadınların ekonomiye katılmalarındaki artışı yükseltti. Artık kadınlar, çalıştıkları alanlarda diğer tüm işletme ve fabrikalarda, emek-güçlerini kapitalistlere satarak bizzat sömürünün, ezilmenin ve bir meta gibi alınıp satılmanın nereden kaynaklandığını pratikte yaşayarak görmektedirler. Artık kadınlar, aynı çalışma alanlarında diğer erkek işçilerle birlikte, gerçek anlamda kurtuluşun, emeği sömürenlere karşı birlikte savaşımı gerektirdiğini bizzat yaşayarak görmektedirler.
Tek tek ülkelerdeki devrimci partilerin önderliğinde, örgütlü kadın militanların, faşizme, sömürgeciliğe, emperyalizme, şovenizme ve her türlü ırk ayırımına karşı, büyük direniş ve kahramanlık örneklerini sergilediklerini; adlarını tarihe kızıl harflerle yazdırdıklarını biliyoruz. Örnekler çoktur. Bunlardan bir kaç örnek vermek gerekirse;
- İşte, 18 yaşında Sovyet Partizanı, ”ser verip sır vermeyen” kahraman Tanya!
- İşte, Almanya, Bulgaristan, İspanya, Uruguay, Şili, Nikaragua ve diğer ülkelerde faşizme ve ulusal baskıya karşı direnişin sembolu haline gelen kadın militanlar…
- İşte Güney Afrika’da, apartheid, rasist, ırkçı rejime karşı en ön saflarda yer alan kadın ve kadınlar…
- İşte, 1985 yılında Orta-Doğu’daki tüm Arap halklarının dillerinden düşürmediği ve âdeta aynı anda efsaneleşen, 17 yaşındaki kız, Lübnan’lı Sena(*)…
- Ve işte Kürdistan’da sömürgeciliğe yorulmak bilmez bir mücadele sürdürën Kürt kadın gerillalar…
- Ve işte, Kürdistan’da, Filistin’de ve tüm Orta-Doğu’da, işgale, ilhaka, şeriata ve emperyalizme karşı mücadele eden binlerce Sena’lar…
Sena’lar… Her ülkden Sena’lar, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü, bu yılda da ”intifada” altında kutlayacaklar. Sena’lar, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününe en iyi yakışan ”eylem, daha fazla eylem!..” şiarı ve bilinciyle kutlayacaklar.
Biliniyor; Sena’lar olmadan devrim olmaz!
Biliniyor; Sena’lar olmadan kadın şiddeti, erkek egemenliği, ırkçılk ve her türden kadına yönelik baskı ve zulüm yok olmaz!
Biliniyor, kadınların katılımı olmadan devrim de olmaz!
Bu bilinçle; 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde, erkeklerin, kadınların direnişlerinden dersler çıkarmalarıyız, diyorum.
Bu bilinçle de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlu olsun diyorum!
------------
(*) Sena: 200 kilo TNT’yi arabasına yükleyerek, İsrail konvoyuna saldırarak ölmüştü. Bu eylemde 50’ye yakın işgalci İsrail askeri ölüyordu.
28 Şubat 2012 Salı
Pedofili ve Faşizm..
Adil Okay
“Bu topraklarda bir bebek doğduğunda kulağına fısıldarlar "adınla yaşa" diye. Sizi adınızla yaşatmayanlar bu topraklardan mı? Bu dünyadan mı? Onlar da insan mı?” Cana Bostan
Çocukların sınıfıyokmuş. Çocukların milliyet, dini, mezhebi, cinsiyeti. İnanmayın var. Vallahi var. Zorla giydirilen giysiler gibi, çocuklara zikredilen etiketler var. Zengin çocuğu, fukara çocuğu var. Simit satan, ayakkabı boyayan çocuk var. Evi barkı olan çocuk, sokak çocuğu, yetiştirme yurdunda yetişmeye çalışan çocuk var. TMK mağduru çocuk var. Her gün şiddete uğrayan çocuk var. Satılan çocuklar. Tacize-tecavüze uğrayan, zorla dilendirilen çocuklar. Oysa onlar doğduğu zaman dilsiz, dinsiz, kimliksiz, sınıfsız doğarlar. Çocuklar sarı renkli, beyaz, siyah tenli ve melez çocuklar. Hepsinin ortak yanı: Çocuk olmaları. Oynamaya, sevilmeye, korunmaya muhtaç olmaları.
***
Gencecik sol görüşlü çocukları sadece bildiri dağıttıklarıiçin, “vurun komüniste- Kürde” diye uluyarak linç etmeye kalkan sapıkların yaşadığıbir ülke haline geldi Türkiye. “Hepiniz Ermeni’siniz, hepiniz piçsiniz”pankartının arkasında içişleri bakanı konuşma yaparak bu güruha cesaret veriyor. Linç girişimleri yetmez gibi, 12 Eylül zebanilerinin başvurduğu ve gelenekselleştirdiği “tecavüz-cinsel taciz”, ekilen nefret tohumları sonucu çocukları hedef almaya başlıyor. Devletin himayesinde olması gereken TMK mağduru çocuklar, bir diğer adla “taş atan çocuklar”, ‘devlet dersinde’,hapishanelerde taciz ve tecavüze uğruyor. Herkes dehşet içinde. Elbette ben de dehşet içindeyim. Ve öfke. Nasıl oluyor diyorum Pozantı halkı, “ilçemizde bu utanca yer veremeyiz” deyip ayaklanmıyor, cezaevini taşlamıyor. Biz 12 Eylül öncesi “kurtarılmış mahallelerimizde” fuhuş yaptığı saptanan evleri tahliye ederdik. Bırakınız pedofili- çocuk tacizini, yetişkin kadınların satılmasına da karşı dururduk. Nasıl olur da diyorum insanlar empati yapmaz, adalet bakanlığının önünde birikmez. İHD Mersin şube başkanı Ali Tanrıverdi ile konuyu görüşüyorum, ‘Çabalarımız sonucunda konunun üzerine gidildi” diyor. Basın ve İHD konuyu dillendirince, Adalet bakanlığı mecburen müfettiş görevlendirdi.
***
Bir zamanlar, F tipleri yokken, mahpushanelerde devrimcilerin etkisi-insiyatifi vardı. Adli mahkumlar ve çocuk mahkumlar solcu mapusların sayesinde bahar yaşamışlardı. Koğuş ağalığı,taciz, işkence ve talan, solcular sayesinde sona ermişti. Bizim seçilmiş ‘koğuşmümessillerimiz’ sevgi dolu, melek gibi insanlardı. (Örneğin benim yattığım Adana cezaevinde temsilci seçilen Turgut Tüksoy bu gün hâlâ hak-hukuk-adalet diye çalışmaktadır.) demem o ki, o dönemde, birçok yanlışa ve eksikliğe rağmen, solun bir ortak aklı - terbiyesi vardı. Tacize, tecavüze, işkenceye karşı çıkmak gibi. Ama 19 Aralık “hayat söndürme operasyonundan” sonra hapishanelerde yeniden devletin, mafyaşeflerinin, çapulcuların ve sapıkların hakimiyeti başladı. Sonuç Pozantıcezaevinde çocuklara tecavüz ve taciz. Ve işkence.
Elbette bu yeni değil, ilk değil. Bu gün hâlâ, “uygar batıda” bile kadınlara yönelik taciz- tecavüz haberleri alıyoruz. Pedofili, dünyada bilinen ve devam eden bir dram. Kadınlar (ve duyarlı erkekler) yılardır buna karşı örgütlü biçimde mücadele ediyorlar. Ancak burada konumuz çocuk. Hapishanede ‘devletin himayesinde’ olan çocuklarımız.
***Şükrü Argın’ın çok tuttuğum bir saptaması var: “12 Eylül edebiyatın kaldıramayacağı kadar ağır bir gerçeklikti”. İşte bu olay da bir yazıyla- raporla açıklanamayacak kadar trajik. Bu çocuklar “Devlet dersinde”yaralanan çocuklar. Ve bu öyle bir yara ki ömür boyu kanayacak. O çocuklar bu kanayan yaralarla büyüyecek.
Dünyada en çok çocuk pornosunun izlendiği ülkelerden birinin neden Türkiye olduğu sorusunun cevabı, çocukları linç etmek ve ellerine geçse tecavüz etmek için sıraya giren bu sapık-faşistlerin giderek çoğalmasında ve bunların kimi ‘devlet büyüklerinden’ destek görmelerinde aranmalıdır.
Sabah akşam ant içerken bu gerçekleri de düşünmek gerekiyor.Pozantı Cezaevi Çocuklarına Mektup
İzmir - BİA Haber Merkezi
26 Şubat 2012, Pazar
Hani tarlalara kuşlar gelmesin diye korkuluk koyarlar ve bazı kuşlar yuva yaparlar o korkmaları umulan korkuluğun şapkasına. Korkuluklar neden insana benzer ve siz çocuklar neden bu kadar benziyorsunuz "bazı" kuşlara? Nasıl da aldılar sizi sokaklardan! Bütün dışarılar içeride şimdi...
İnanır mısınız, Van Çocukevi kapatılmış?İnanırsınız; oradaki çocuklar da inanmış çünkü...
Sonra bir gecede büyüyüvermişler; oyun yasaksa, çocuk olmanın anlamı ne ki?
Başka kentlerde başka çocuklar var; bağıra bağıra istop oynuyorlar. Top havadayken bir çocuğun ismi haykırılıyor uzun uzun. Sizin isimleriniz neden böyle kısa: H.K. Ş.A. A.K.? Tıpkı N.Ç. gibi: hani büyükler saklambaç oynarken kaybolan bir çocuk vardı ya...
Ne çoklarının ağzını kapadı o eller; ne çoklarınıboğdu. Sizinle hemhal olmanın bütün yollarını tıkadılar, duvarlar ördüler. Belki de o duvarları yıkmak için bir taş almalı insan eline; ruhunu kurtarmak için fırlatmalı bütün gücüyle... (CB/HK)
15 Şubat 2012 Çarşamba
Fadıl Ölmez'den Bir Tarihi Mektup (*)
Fadıl Ölmez
fadilce@yahoo.dk
Sevgili Başkan Abdullah Öcalan,
Size Danimarka’dan yazıyorum. Sevgi ve selamlarımı iletiyorum.
Uluslararası bir komplo sonucu, fiziki olarak esir alınmanız, herkeste olduğu gibi, bende de derin bir üzüntü yaratmıştır. Size geçmiş olsun diyorum.
Özelde size, genelde Kürt halkına karşı yapılan bu haydutça eylem, yüzbinlerin nefretini kazanmış bulunmaktadır. Dünyanın hertarafından TC’ye hergün lanetler yağarken; size sevgi, saygı ve selam gönderiliyor.
Sevgili Öcalan; yeniden dirilttiğiniz halk ve yorulmak bilmez bir mücadele sonucu yaratmış olduğunuz “yeni Kürt kişiliği” yerini bulmuştur. Şu an herkes ayaktadır; herkes meydanlarda seninle birlikte, seninle el-ele.
Şu an herkes ayakta; gözlerimiz İmralı’da, seni düşünüyoruz. Zorla kısıtlanan fiziki özgürlüğünü düşünüyoruz.
Size eşitlik, ortaklık ve özgürlük savaşımınızda başarılar diliyorum.
Zafer, Kürt halkının olacaktır. Bundan kuşku duymuyoruz.
En içten sevgi ve selam.
Liva İskenderun’lu Arap Devrimci
Fadıl Ölmez
Danimarka, 12 Mart 1999
---------------------
(*) 12 mart 1999’da Başkan Apo’ya, İmralı Cezaevi’ne gönderilen mektup. Mektup örneği, aynı tarihte Avrupa Özgür Politika gazetesine de gönderilmişti.
fadilce@yahoo.dk
Sevgili Başkan Abdullah Öcalan,
Size Danimarka’dan yazıyorum. Sevgi ve selamlarımı iletiyorum.
Uluslararası bir komplo sonucu, fiziki olarak esir alınmanız, herkeste olduğu gibi, bende de derin bir üzüntü yaratmıştır. Size geçmiş olsun diyorum.
Özelde size, genelde Kürt halkına karşı yapılan bu haydutça eylem, yüzbinlerin nefretini kazanmış bulunmaktadır. Dünyanın hertarafından TC’ye hergün lanetler yağarken; size sevgi, saygı ve selam gönderiliyor.
Sevgili Öcalan; yeniden dirilttiğiniz halk ve yorulmak bilmez bir mücadele sonucu yaratmış olduğunuz “yeni Kürt kişiliği” yerini bulmuştur. Şu an herkes ayaktadır; herkes meydanlarda seninle birlikte, seninle el-ele.
Şu an herkes ayakta; gözlerimiz İmralı’da, seni düşünüyoruz. Zorla kısıtlanan fiziki özgürlüğünü düşünüyoruz.
Size eşitlik, ortaklık ve özgürlük savaşımınızda başarılar diliyorum.
Zafer, Kürt halkının olacaktır. Bundan kuşku duymuyoruz.
En içten sevgi ve selam.
Liva İskenderun’lu Arap Devrimci
Fadıl Ölmez
Danimarka, 12 Mart 1999
---------------------
(*) 12 mart 1999’da Başkan Apo’ya, İmralı Cezaevi’ne gönderilen mektup. Mektup örneği, aynı tarihte Avrupa Özgür Politika gazetesine de gönderilmişti.
İki Mustafa...
Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com
Ünlü yazarlarımızdan Aziz Nesin’in oğlu Sayın Ahmet Nesin’in “İki Mustafasız Bir Türkiye İstiyorum!..” başlıklı makalesinde; “… Türkiye’de bütün siyasi tartışma iki Mustafa arasında gidip geliyor. Birisi tamamıyla dindar bir nesil istiyor ve 1400 yıl önce yazılan Kur’an’ın yeterli olduğunu söylüyor, diğeri de sadece Kemalist bir nesil istiyor.
Ya isteseniz de istemeseniz de din dersini görüyorsunuz ya da bütün ders kitaplarında Atatürk’den söylemler ya da alıntılar. Bir çocuk yaşamında kaç kez İstiklal Marşı söyler diye hiç düşündünüz mü? ... İki Mustafa’ya sıkışmış Türkiye dışında bir Türkiye istiyorum.” (1)
Değerli Ahmet Nesin doğru ve yerinde bir tespit yapmıştır. Bu tespite ben de aynen katılıyorum.
Postalcılarla takunyacıların iktidar paylaşımı ile ilgili çelişkilerini ve çatışmalarını defalarca yazdım. Bir kez daha yazmakta yarar görüyorum.
Mustafa Kemal Atatürk mü, Muhammed Mustafa mı?
Postalcılar Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevlerini, takunyacılar ise Muhammed Mustafa’nın hadislerini halka dayatmaktadırlar.
Her ikisi de etrafındaki çıkarcı yağdanlar tarafından ilahlaştırılmış ve birer korkuluk haline getirilmişlerdir.
Her ikisi de halkı korku ve baskıyla sindirmektedir. Biri Cehennem’e atıyor, diğeri ise “Özel Yetkili Mahkeme”leriyle zindanlara dolduruyor.
Her ikisi de temel amacı ve zihniyeti aynıdır. Sadece yöntemleri farklı olabiliyor.
Her İkisi de artık miadını doldurmuş çağ dışı görüşlerdir.
Her ikisi de Cehennemle zindan arasında bizleri sıkıştırıp, üçüncü bir alan olan evrensel demokratik alanının yaratılmasını engelliyor.
Bizleri Sivas’ta, Maraş’ta yakanlar, cezaevine koyanlar, sürgün edenler, darağacına gönderenler, mahkemelerde süründürenler ister postalcı ister takunyacı olsunlar, her ikisine de karşı mücadele etmek durumundayız.
“Bir ülkede insanları yargı terörüyle yıldırmak için illâ mahkûm etmek şart mıdır? Dava açarak yıllar boyu mahkemelerde süründürmek yetmez mi? Hatta kapınıza tebligat için bir polis gelse, bu bile sizi yeterince germez mi?” (2)
İşte takunyacılarla postalcıların zihniyeti, yöntemi ve uygulamaları temelde aynıdır.
Kişinin babasını öldürmüşler. Kendisine soruyorlarmış “Bıçak mı, tabanca mı kullanmışlar?” Kişi cevap vermiş; “babam öldükten sonra ha bıçakla, ha tabancayla öldürülmüş olsun ya da ister takunyacılar, ister postalcılar öldürsün. Ne fark eder? Sonuçta babam öldürülmüştür. Her ikisi de şiddet kullanıyor ve öldürüyor.
Al birini vur ötekisine.
Yasalardan önce 1400 yıllık çağdışı bu zihniyetin değişmesi gerekir.
NOT: Bu yazıdaki amacım; İslam dini kurucusu ile Türkiye Cumhuriyeti kurucu iki lideri küçümsemek asla söz konusu değil. Sadece yıllardır ülkemizde yaşanmakta olan bir gerçeği vurgulamak istedim.
NOTLAR:
1- http://www.gomanweb.net/index.php?option=com_content&view=article&id=12408:ahmet-nesn-k-mustafasiz-br-tuerkye-styorum&catid=78:ahmet-nesin&Itemid=107
2- Baskın Oran-05.01.2012 / RADİKAL İKİ)
ÖNCE İNSAN OL(*)
Adil Okay
baba sen türksün
annem kürt
peki ben n’olucam
önce insan ol kızım
baba sana sünni
anneme de alevi diyorlar
peki ben neyim
önce insan ol
sonra seçersin oğlum
nasıl seçeceğim baba
anlayarak oğlum
birini
hepsini
ya da hiç birini
ama önce insan ol oğlum
--------------
(*)Başbakanın "dindar nesil yetiştireceğiz" açıklamasına, yıllar önce yazdığım bir çocuk şiiriyle yanıt veriyorum. Şiir, ressam İsmail Yıldırım ile birlikte çocuklar için hazırladığım, ”Ah çocuk” adlı kitabımdan.
Türkiye soluna soldan bakmak
Fikret Başkaya
Tarihsel, sosyal, politik nedenlerin bir sonucu olarak, Türkiye’de sol hareketin politik arenanın bir aktörü olarak ortaya çıkışı görece geç oldu. Sosyalist hareket ancak 1960’lı yılların ortalarına doğru politik, ideolojik bir aktör olarak etkili olmaya başladı. Bu durumun gerisinde elbette Türkiye’nin emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir sosyal formasyon oluşunun rolü vardı ama bu, ‘gecikmenin’ asıl nedeni değildi. Esas itibariyle 1915 ve sonrasında Ermeni, Rum ve diğer Hristiyan unsurların tasfiyesi, önemli bir kaynağın kurutulması anlamına geliyordu. Zira, ilk sosyalist örgütlenmeler daha çok başta Ermeniler olmak üzere, Müslüman olmayan unsurlar arasında filizlenmekteydi. İkincisi, 1923 sonrasında rejimin tek parti diktatörlüğü altında bağnaz bir otokrasiye dönüşmesi, sol muhalefet de dahil, her türlü muhaletin varlık nedenini ortadan kaldırmıştı. Bu durum 1946-50’den sonra “çok partili sisteme” geçişle bir değişikliğe uğramadı. Esasen “çok partili sistem” denilen, bir retorikti, reel bir karşılığı yoktu. “Demokrasiye geçiş” otokratik rejimin partisi olan CHP içinden DP’nin çıkarılmasından ibaret bir manipülasyondu. Zira düşünce ve örgütlenme özgürlüğü alanında bir ‘yenilik’ söz konusu değildi. Aynı şekilde yasakçı mevzuat ve zihniyette de bir esneme söz konusu değildi. Sadece ‘devletin istediği’ partiler kurulabiliyor ve yaşamasına izin veriliyordu. Zaten Demokrat Parti [DP] de bir “muvazaa partisi” olarak kurulmuştu. Kuranlar ve kurduranlar mâlumdu. Elbette yeni durumun önceki dönemden bir farkı da vardı. Kemalist otokrasinin geçerli olduğu 1923-50 döneminde [İsmet İnönü dönemi de dahil] devlet, hükümet, parti bütünleşmeşti. Bu üçü iç içe geçmiş durumdaydı. 1946-50 sonrasında devlet partisi sayısı ikiye çıktı. Fakat ikinci parti ‘asıl iktidar odağı olan ve ülkenin kaderini elinde tutan, benim asıl devlet partisi dediğimin ‘taşeronu’ olarak işlev görecekti. Asıl devlet partisi, taşeronun kendisine tanınan sınırı aştığını düşündüğü durumlarda, ya da “yeni dezenleme gerektiğinde” bir darbeyle aracı “rotasına” sokuyordu. Nitekim, 1960, 1971, 1980 darbeleri taşeronların kendilerine tanınan sınırı aştıkları düşünüldüğü için yapılmıştı.
Elbette yasakların her koşulda etkili olacağı diye bir kural yoktur. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden iki yıl sonra [1962], bazı sol yayınların [ Yön dergisi gibi] çıkmaya başlaması ve bir grup sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması [1962] ve 1965 sonrasında öğrenci gençliğin radikalleşmesiyle, sol hareket ilk defa ülkenin sosyal –politik yaşamına etkili bir aktör olarak dahil oluyordu. Gerçi 1920’li yıllardan beri Türkiye Komünist Partisi [ TKP] varlığını sürdürüyordu ama bütün bu zaman zarfında kayda değer bir varlık gösterememişti. Bir tür ‘diyaspora örgütü’ olarak varolmuş, ülke içinde yeteri kadar kök salmayı başaramamış ve tabii etkili bir politik aktör de olamamıştı. Bunun başlıca nedeni, TKP’nin kuruluşundaki terslikti. Nitekim TKP içerde değil dışarda kurulmuştu. Ve tüm diğer III. Enternasyonal [Komintern] komünist partileri gibi, Sovyetler Birliği’nin her dönemdeki politikasının hizmetine koşulmuştu. Sovyet devriminin yozlaşıp, Stalinist otokrasiye dönüştüğü koşullarda Komintern de artık Sovyetler Birliği Devleti’nin diplomatik bir manipülasyon aracına dönüşecek ve kuruluş amacına ve varlık nedenine yabancılaşacaktı. Böylesi bir ortamda TKP’nin Kemalist otokrasiye karşı izleyeceği politika, Moskova tarafından belirleniyordu. Kaldı ki, daha kuruluş aşamasında TKP, Mustafa Kemal’e ve onun liderliğinde yürütülün siyasete açık destek vererek kendi yolunu kapatmıştı. Milli Mücadele denilen ama aslında Yunanlılara karşı sınırlı bir ‘savunma savaşı’ olan hareketin anlamını kavrama konusunda yetersiz kalmıştı. Bu hatanın bedeli de çok ağır olmuş, Parti’nin Lideri Mustafa Suphi ve diğer 15 parti yöneticisi hunharca katledilmişlerdi... Zaten Moskova’nın “devlet çıkarları’ politikasına göre rota değiştiren bir partinin başarılı olma şansı olmazdı.
1960’lı yılların ortalarından itibaren solun yükselişe geçtiği koşullarda, sosyalizm konusunda tam bir ideolojik-entellektüel boşluk söz konusuydu. Hareket yükselişe geçtiğinde ve kitleler nezdinde yankı bulduğunda, başlıca iki zaaf söz konusuydu. Birincisi, sosyalizm konusunda entellektüel birikim son derecede yetersizdi. Genel anlayış sosyalizmi bir “kalkınma” sorunu olarak algılama yönündeydi. Başka türlü söylersek, sosyalizm “farklı bir toplumsal düzen” veya “başka bir şey“ olarak değil de, kalkınmanın daha etkili ve hızlı yolu olarak ‘anlaşılıyordu’... Batıyı yakalamanın kestirme yolu olarak görülüyordu. Dolayısıyla sosyalizimin teorik mirasından haberdar olmama gibi bir zaaf söz konusuydu. [1963 veya 1964 kışı olacak, bütün bir gün Ankara’nın tüm kitapçılarını dolaşıp, sosyalizmle ilgili kitap aradığımda, sadece bir İngiliz İşçi partisi üyesi tarafından yazılmış, üstelik sosyalizmle de pek ilgili olmayan bir broşür bulabilmiştim...]. Bağnaz yasakçılığın kural olduğu koşullarda bu şaşılacak bir şey değildir elbette... İkincisi, işçi sınıfı cephesinde de köklü bir mücadele geleneği mevcut değildi. 1946 sonrasında çok sayıda sendika kurulmuş ve 1952’de de TÜRK- İŞ Konfederasyonu kurulmuş olsa da, bir işçi sınıfı mücadele geleneğinden söz etmek zordu [zaten sendikalar grev ve toplu sözleşme haklarından mahrum örgütler olarak, bir bakıma içi boş midye kabuğu gibiydiler...]. İşçilerin sendika çatısı altında toplanan kesimi önemli olsa da, TÜRK-İŞ Amerikan ekolünün rahle-i tedrisinden geçmiş sendika bürokratlarının denetimi ve devletin sıkı gözetimi altındaydı. Ve TÜRK-İŞ daha çok devlet işletmelerinde örgütlenmişti. Patronu devlet olan işletmelerin işçilerinde bir tür “memur bilincinin” oluşması söz konusuydu. 1967’de TÜRK-İŞ’ten kopan DİSK bu yapıda bir gedik açmayı başarsa da, kendisi de bürokratik yozlaşmaya uğramış bir konfederasyon olmaktan kurtulamayacaktı... Velhasıl sol hareketin üzerinde yükseldiği temel zayıftı.
Herhalde Türkiye’de sol hareketinin en temel zaafı, kemalizmle arasına mesafe koyamaması, o konuda sergilenen aymazlıktı. Kemalizmle arasına mesafe koyamamak demek, onun “devletçi” bir sol olması demektir ki, bu durum büyük bir ideolojik-entellektüel zaaf oluşturuyordu. Nerdeyse tüm sol fraksiyonlar, Türkiye’nin anti-emperyalist ulusal bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna dair resmi tarih/resmi ideoloji tarafından üretilen efsanenin büyüsüne kapılmışlardı... Başka türlü söylersek, bizdeki sol hareket, resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından üretilmiş safsataları ve yalanları, yaşanmış “gerçeklikler” mertebesinde görüyordu... Bağnaz resmi tarihin ve resmi ideolojinin sorun edilmemesi büyük bir aymazlıktı. Bu, kendini rejimin tuttuğu aynada görmek demekti. Kendi tarihine bu ölçüde yabancılaşmış bir hareket neyi ne kadar başarabilir? Resmi tarihin ve resmi ideolojinin ürettiği ideolojik safsataları ve yalanları içselleştirmiş bir sol hareketin rejimle arasına mesafe koymasının, rejime radikal bir eleştiri yöneltebilmesinin ve o tür bir eleştiri üzerinden kendini var edip meşrulaştırmasının/kabullendirmesinin yolu daha baştan zaafa uğramıştı. Türkiye’de 1960’lı yılların ortalarından itibaren varlık gösteren sol, sadece dünya sol hareketinin tarihinden değil, kendi öz tarihinden de habersiz olarak ‘politika yapar’ durumdaydı. Rejimin “resmi doğrularıyla” hesaplaşmadan burjuva düzenine, kapitalizme, emperyalizme karşı nasıl mücadele edilebilirdi? Fakat solu kendi “gerçekliğine” yabancılaştıran sadece resmi ideoloji değildi. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmayla da mâlûldü. Bu ikili yabancılaşmanın diyalektiği, Türkiye insanını kendi tarihine, kendi geçmişine, kendi gerçekliğine, kendi coğrafyasına yabancılaştırmıştı. Tabii Türkiye solu da bu yabancılaşmanın etkisi altındaydı.. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın etkisi altında olmak demek, kendisine, kendi toplumuna ve kendi coğrafyasına Avrupa’dan ve Avrupalı ideoloji üreticilerin gözüyle bakmak demektir.
Solun nerdeyse tüm kesimleri bu tür bir ideolojik yabancılaşmadan muzdarip olmaktan ötürü, Türkiye’nin yarı-feodal ve yarı-sömürge bir sosyal formasyon olduğuna inanmışlardı... Oysa Türkiye ve benzer ülkelerin geçmişinde Batı Avrupa’da olduğu gibi bir feodal sistem hiç bir zaman yaşanmamıştı. Son beş yüzyıllık dünya tarihini yazan Avrupalılar, kendi geçmişlerini herkesin geçmişi saymışlar ve dünyanın geri kalanındaki “diplomalı taifeyi” de [sömürge aydınlarını densin] buna inandırmışlardı. Dolayısıyla Türkiye’nin feodal, olduğu tezi, Avrupalı tarihçilerin bir tevatürüydü. 1960’lı yıllarda Türkiye’de geçerli sistemin “yarı-feodal” olduğu teziyse, Stalinist otokrasinin maaşlı memuru ideoloji üreticilerinin bir uydurmasıydı. Bilindiği gibi “Stanilist resmi ideoloji” tüm toplumların beş aşamadan geçtiğini iddia eden bir tarihsel devrim şeması peydahlamıştı... Bu yanlış anlamanın kaynağında da gerekli bir soyutlama olan üretim tarzı [mode of production] kavramıyla, bir sosyal formasyonun o andaki ‘somut durumunu’, ifade eden sosyo-ekonomik formasyon kavramlarından habersiz olmak yatıyordu. Zira üretim tarzı, tartışma konusu yapılan toplumda o anda geçerli hakim ilişkinin ne olduğunu gösterir ve 1960’ların ortalarında Türkiye’de kapitalist üretim tarzının hakimiyeti söz konusuydu. Elbette bu başka üretim biçimlerinin, ağalık-şıhlık gibi kalıntıların var olmadığı anlamına gelmez ama o kadarı onun kapitalist sayılmasına engel değildir. İşte soyut bir kavram olan ve hakim ilişkileri ifade eden üretim tarzı kavramının bu zaafını, somut durumu olabildiğince tüm çeşitliliğiyle kavrayan sosyo-ekonomik formasyon kavramı tamamlıyor. Türkiye’de özellikle Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde pre-kapitalist bir tarz olan ağalığın-şıhlığın varlığı, ve ülkenin bazı bölgelerinde kendine yeter tarımsal üretimin hâlâ önemli oluşu bu durumu değiştirmezdi. Kaldı ki, 15-16 Haziran “işçi isyanı”, sol tarafından dillendirilen ‘yarı-feodal Türkiye’ tezinin cepheden ve radikal bir yalanlanması demeye geliyordu...
Yarı-sömürge Türkiye tezine gelince, bu Stalinist solun bir uydurmasından ibaretti ve Stalinizmle doku uyuşması olan Türkiye solunun tartışmasız benimsediği bir şeydi. O halde iki şey: Birincisi, Türkiye dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, hiç bir zaman kolonyalist-emperyalist Batı Avrupalı güçlerin doğrudan sömürgesi olmamıştı. Osmanlı imparatorluğu her zaman siyasi bağımsızlığını koruyan bir devlet olarak varoldu. Bu durum 1908-1923 sonrasında da öyleydi. Üstelik 1908 Jön Türk darbesinin ardından Türkiye ulusal bir devlete dönüşmekteydi. Ekonomik plandaki geriliğine rağmen, kendi kararlarını kendi veren bir devletti. Bir tarafta sürekli ve bıktırırcasına somut durumun somut tahlilinden söz edenler, öte yanda somut durumla ilgisi olmayan tespitler, tahliller yapıyorlardı. Aslında ortada bir ilişki tersliği geçerliydi: tahlil somut durumu yansıtmıyor, tam tersine somut durum teoriye uyduruluyordu. Lâkin bu tür ideolojik manipülasyon, sizin kendinizi, belki başkalarını da kandırmanızı sağlasa da, bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Elbette ve eğer Türkiye’deki sistem yarı-feodal ve yarı-sömürge ise, o zaman devrim de sosyalist değil, ulusal bir muhteva taşıyacaktır. Yani Milli Demokratik Devrimin gerçekleştirilmesi gerekecektir... Oysa, milli demokratik devrim Sovyetler Birliği tarafından üretilip, Türkiye ve benzer durumdaki ülkelere ihraç edilmiş taktik amaçlı bir uydurmaydı. Sovyetler Birliği duruma göre Üçüncü Dünya ülkeleri için stratejiler üretiyordu ve tabii üretilen bu stratejilerin, onları ithal eden ülkelerin gerçekliğiyle uyuşması gerekmiyordu... İşte, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi... Eğer kapitalist değilse o halde nedir denmeyecek midir? Komintern’in yozlaşıp-bürokratlaşıp asıl amaca ve varlık nedenine yabancılaştığı tarihten sonra, dünyanın geri kalanına ne önerilmişse Sovyet devletinin çıkarları gözetilmiştir. Netice itibariyle Sovyet kökenli ‘milli demokratik devrim’ tezi, radikalleşmiş öğrenci gençlik tarafından kolaylıkla benimsendi ve bir dizi ayrışmanın temelini oluşturdu. İlk bölünme, Mihri Belli tarafından temsil edilen Milli Demokratik Devrim [MDD] ile Mehmet Ali Aybar’ın lideri olduğu Türkiye İşçi Partisi [ TİP] arasında gerçekleşti. Onu MDD içindeki bölünmeler izledi. MDD içindeki bölünmeler rahatsız edici bir hızla ilerliyor olsa da, aslında hepsinde ortak olan özellikler baskındı. [1970’lerin sonuna gelindiğinde fraksiyon sayısının 40 civarında olduğu tahmin ediliyordu... Böyle bir ayrışma da, teorik, ideolojik, politik nedenlere değil, patolojik nedenlere dayanabilirdi... ] Başka türlü ifade edersek, birlikte olmalarını gerektiren unsurlar, ayrışmalarını sağlayanlara açıkça baskındı.
Bölünmeler Türkiye’nin gerçekliğinden hareketle değil, ekseri dışardaki farklılaşmalar üzerinden, dışardaki tartışma ve deneyimlerden esinlenmenin sonucu olarak tezahür ediyordu... Referanslar hep dışarıyı işaret ediyordu. Moskovacı, Pekinci, Latin Amerikacı, Arnavutlukçu, vb. Kimse Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki, Arnavutluk’taki, vb. rejimlerin ne menem şeyler olduğunu dert etmiyordu. Söz konusu rejimlerin niteliğine dair bir tartışma açmaya yanaşmıyordu... Bu durum solun genel bir çerçevede “kalkınmacı” olmasıyla da ilgiliydi. Türkiye İşçi Partisi [TİP] dışında hiç bir sol örgüt işçi sınıfıyla bağ kurmaya, işçi sınıfı içinde çalışmaya niyetli değildi. Kimse öyle zahmetli, sabır ve sebat isteyen işlere itibar etmiyordu... Türkiye İşçi Partisi [TİP] de işçi sınıfı içinde kök salmak için fazla çaba harcıyor değildi. Bazı sendika bürokratlarıyla temasta olmaktan, sendika bürokratlarını partiye davet etmekten öteye geçemiyordu. Türkiye İşçi Partisi dışında kalan solun tüm fraksiyonları için zaten işçi sınıfının esamesi bile okunmuyordu... Her biri kestirme yoldan iktidarı ele geçirme peşindeydiler... Kimi bunu kır gerillası yönetemiyle, kimi şehir gerillası geliştirerek, başkaları ordu içinde bir ayrışma yaratıp askerî bir darbeyle... yapmaya çalışıyorlardı. Kemalizmin ne olduğundan habersiz olanların Kemalist orduyla devrim yapmaya kalkması elbette şaşırtıcı olmazdı ama tam bir aymazlıktı. Bir NATO ordusuyla devrim yapmaya kalkmanın ne demek olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi... Kemalist ordu gerçek yüzünü önce 12 Mart 1971’de, sonra da 1980’de gösterecekti...... MDD’nin teorisyeni Mihri Belli, sadece orduyu değil, devlet bürokrasinin öteki kanadını da devrimin “asli unsuru” sayıyor ve şöyle diyordu: “ Bürokrasinin kaleleri, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Hakimler Kurulu, Anayasa Mahkemesi, Tabii Senatörlük müessesi... Bütün bunlar kemalist asker-sivil aydın zümrenin kaleleridir”. Mihri Belli, 1950- 1960 aralığını “karşıdevrim”, 27 Mayıs’ı devrim olarak gördüğüne göre, bürokrasinin yükseklerini de “devrimci’ sayması neden şaşırtıcı olsundu. Eğer Demokrat Parti’nin gelişi bir “karşı-devrimse” o zaman 1950 öncesine dönüş de “devrimci bir eylem” sayılacaktır.... Resmi ideolojinin ve resmi tarihin rahle-i tedrisinden geçmenin ne demek olduğu ortada değil mi? Böyle bir sol hareket Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve daha sonra Kıbrıs sorunuyla ilgili “düzgün” bir tavır alabilir, uygun bir yaklaşım geliştirebilir miydi? Kendi gerçekliğine bu ölçüde yabancılaşmış bir sol hareket ne demektir? Böyle bir sol hareketin enternasyonalizm bahsinde sınıfta kalması kaçınılmazdı. Bu konuda Gün Zileli şöyle diyor: “Bize şu öğretildi: Enternasyonalizm demek bir sosyalist ağabey ülkeyi kıble almak demektir; enternasyonalizm diye bunu öğrendik. Kıble alınan bu ülke, yerine göre Sovyetler Birliği olabilir, o “revizyonistse” Çin olabilir, o da sapmışsa Arnavutluk olabilir; o da olmazsa Küba olabilir ama bu ülke, mutlaka hakkında efsaneler uydurulan, devrim yapmış bir ülke olmalıdır.... İşte bu sakat enternasyonalizm anlayışı biz solcu gençlerin oralardan gelen her şeyi kayıtsız şartsız benimsememize yol açtı. Milli kurtuluşçuluk da esasen buradan geldi [başka nedenleri de var elbette. Örneğin Atatürk kültüne kolayca sırt dayamak işimize gelmişti] demokrasiyi küçümsemek de, profesyonel devrimcilik de, sert, katı disiplinli parti anlayışı da, her şey her şey. Eğer bu tür bir üst belirlenme olmasaydı inanıyorum ki, Türkiye solu 1960’ların ilk yarısındaki özgür ve şenlikli gelişmisiyle çok büyük ve sağlıklı bir hareket haline gelebilirdi”.
Bir başka zaaf demokrasi sorununa yaklaşımda ortaya çıkıyordu. Demokrasi burjuva demokrasisi sayılıp savsaklanıyordu. Oysa demokrasi sosyalist mücadele verdiklerini söyleyenler için tam bir olmazsa olmazdır... Demokrasi yoksa sosyalizm de yoktur veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm yoksa demokrasi de yoktur... Demokrasiyi önemseyip içselleştirmeyen bir politik hareket asla sosyalistlik iddiasında bulunamaz. Ne bir ilke ve pratik olarak ‘demokrasi’ önemseniyor ne de sol örgütler kendi iç işleyişlerinde, demokrasiye yaşama şansı tanıyorlar... Aslında bu durum sadece Türkiye solunun bir zaafı değildi, tarihsel sol pratik de bu alanda hep bir aymazlık içinde oldu, dolayısıyla demokrasinin önemini kavramada yetersiz kaldı. Oysa, komünist perspektifi esas alan bir sol muhalefet demokrasiyi dışladığında, daha baştan misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış demektir.
Elbette Türkiye’de sol hareketin demokrasiyi dert etmemesinin ‘sınıfsal’, tarihsel nedenleri de vardı. Sol hareketin omurgasını üniversite gençliği oluşturuyordu. Liderleri öğrenciler arasından çıkıyordu. Üniversitelerse birer ‘sınıf’ değiştirme yerleridir. Öğrenciler oraya sınıf atlama amacıyla gelirler. Zaten aldıkları eğitim de onlarda “farklı olma”, “sıradan insan gibi olmama” bilincini yerleştirecek biçimde kurgulanmıştır. Hiyerarşiyi üretmenin, yeniden üretmenin bir gereği olarak... Bu yüzden de eğitim süreleri sürekli uzatılır. Zira farklı olma bilincinin yerleşmesi belirli bir zaman gerektirir. Bir kere ‘farklı olma’ bilinci yerleşince, o bilinci taşıyan şöyle demeye başlar: Eğer farklıysam farklı yaşamaya, otorite kullanmaya, yönetmeye de hakkım vardır... Bu yüzden bu kesimden gelen unsurların sosyalizm mücadelesine katılımı, ancak bu bilinçle hesaplaşıldığı durumda ve mücadele içinde bir önem kazanabilir. Bu aşamada çelişik bir sorun söz konusudur. Eğetimli gençlik hem mücadelenin önemli bir unsurudur, hem de ‘çelişik bir konumda bulunmaktadır... Bu yüzden bu çelişkiyi sorun etmek önemlidir. Sol fraksiyonların yönetici kesimlerindeki tavır demokrasiyle bağdaşır değildir. Örgütler tipik birer ‘askerî‘ işleyiş görüntüsü veriyor. Yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ayrımının ve hiyerarşinin bu ölçüde köklü olduğu bir örgüt bu yapısıyla bir şeyler başarabilir mi? Eğer başarırsa nasıl bir rejim kurabilir? Kurduğu rejim neye benzeyebilir? Genel olarak Türkiye’deki sol örgütlerin derin bir bürokratik yozlaşmayla mâlûm olduklarında şüphe yoktur. Elbette her zaman ve her konuda olduğu gibi bunun istisnaları olabilir ama mâlûm, “istisnalar kuralı doğrulamak içindir” denmiştir. Sol içinde şiddetin varlığı da demokrasiyi özümlememenin bir sonucudur. Kendi içinde şiddete başvuran bir sol hareket mümkün değildir. Kendisi gibi düzeni değiştirmek üzere yola çıkmış ‘kardeşlerini’, ‘yoldaşlarını’ sadece kendilerinden farklı düşünüyor ve farklı örgütleniyor diye “düşman” olarak görmek ve çatışmak hangi sosyalist ilkeyle, hangi sosyalist etikle bağdaşabilir? Böyle bir durum geçerli olduğunda, sosyalizm mücadelesi verdiğini söyleyen örgütlerin birbirleriyle uğraşmaktan burjuva sınıfıyla ve onun devletiyle uğraşmaya pek vakti kalmaz, nitekim kalmıyor...
Bizdeki solun bir başka açmazı da bağnaz ikâmecilik saplantısı ve örgüt fetişizmidir. Devrimi öncünün, profesyonel devrimcilerden oluşan örgütün yapacağı saplantısıdır. Oysa devrimi sadece halk yapar. Ezilen-sömürülen sınıflar yapar. Örgüt veya örgütler devrim öncesinde muhalefetin yükselmesi ve devrim sonrasında da rotanın şaşmasını, yalpalamaları ve zaafları engenlleyici bir işlev görebilir. Bu yüzden örgüte hak etmediği değeri vermek, onu bir fetiş mertebesine yükseltmek, hem saçma ve gereksiz, hem de tehlikelidir. Aslında bir şeyin fetişleştirilmesi söz konusu olduğunda, amaç bir şeyleri gizlemektir. Zira örgütü fetişleştirmek, örgütün yönetici kesiminin iktidarını meşrulaştırmak ve sürdürmek içindir. Bu yüzden bürokratik yozlaşmaya uğramış örgütler mutlaka karşı devrimcidirler. Bürokrasi, demokrasinin dolayısıyla da sosyalizmin inkârıdır. Bu anlayışın geçerli olduğu yerde, kitle eğitilmeye, bilinç götürülmeye muhtaç, kendiliğinden hiç bir şey yapma yeteneği olmayan, edilgen, ‘profesyonel devrimcilerin’ örgütü tarafından adam edilmesi, ‘kurtarılması‘ gereken pasif bir nesne olarak görülür... Özne öncüdür, örgüttür, her şeyin doğrusunu bilen ‘profesyonel devrimcilerdir...’ “İşçi sınıfının, ezilenlerin kurtuluşu onların kendi eseri olmayacak mıydı?”
Aslında solun neden iktidarı ele geçirme perspektifine kilitlendiği ve neden nasıl bir düzen kurulacak sorusunu sormaya yanaşmadığı, yukarda kısaca değindiğimiz zaaflar ve yanlışlarla doğrudan ilgilidir. Zira nasıl bir düzen kurulacak sorusu sorulduğunda, o halde oraya nasıl gidilecek sorusu da işin doğası gereği sorulacaktır. Komünist topluma doğru evrilecek yolun başlangıcı olacak olan sosyalist devrim, demokrasiyi savsaklayarak mümkün değildir. Eğer nasıl bir toplum düzeni arzuluyoruz, hedefliyoruz sorusu yetkin bir biçimde sorulup-tartışılabilseydi, bu alanda yeterli bir ideolojik-entellektüel netleşme sağlanabilseydi, bir dizi tutarsızlığı, yanlışı ve yanlış anlamayı bertaraf etmek mümkün olabilirdi.
Herhangi bir olguyu veya sosyal süreci açıklamak için bir dizi neden sıralamak adettendir ve gereklidir de, lâkin bu kadarı o olguyu veya süreci yetkin bir şekilde anlamak, açıklamak, bilince çıkarmak için yeterli değildir. O halde Türkiye’deki tüm zaafların gerisindeki asıl zaaf nedir denecektir? Asıl sorun “Tarihsel Solun” kendi kayanağına yabancılaşmasıyla ilgiliydi. Marks sonrası Avrupa solu Marks’ın öğretisine yabancılaştı. Marksizm devrimci-teorik özünden arındırıldı. Belirli bir eşik aşıldığında da artık Marksist teori işçi örgütlerinin, sol, sosyalist, komünist partilerin, “sosyalist” denilen rejimlerin “meşrulaştırıcı ideolojisi” haline gelecekti. Sovyetler Birliğinde Stalinizmin iktidar olmasıyla da, Marksizm-Leninizm adı altında dünyanın her yerine ihraç edilen bir “resmi ideolojiye” dönüştürüldü. Oysa bu ihraç öğretinin adında Marx’ın isminin bulunması yakışık almıyordu... O tarihten sonra Dünya solu artık III. Enternasyonal solu olarak varoldu ve devrim perspektifine yabancılaşıp, “sosyalizmin anavatanı” sayılan Sovyet Devletini koruyup-yaşatmanın hizmetine sunuldu. İşte Türkiye sol hareketinin zaaflarının gerisinde bu sapma bulunuyordu...
Elbette bunları söylemek, inandıkları dava uğruna samimiyetle mücadele eden, sınıfların, sınırların, sömürünün olmadığı, eşitliğin, demokrasinin, kardeşliğin ve özgürlüğün egemen olduğu, doğayla uyumlu bir gelecek için gerektiğinde hayatlarını bile ortaya koymaktan çekinmeyen, yiğit, kahraman, özveri sahibi binlerce, onbinlerce devrimcinin, emekçinin saygıdeğer anısına haksızlık etmek değildir. Tam tersine onların bu onurlu, saygı değer mücadelesi, en değerli mirasımızdır. Sosyalizm/ komünizmin yolunda ilerleyenlerin onlara sonsuz minnet borcu vardır... Velhasıl bu alanda öğünebileceğimiz şanlı bir miras var. Lâkin, yiğitlik, kahramanlık, davaya bağlılık gerekli ve önemli olmakla birlikte o kadarı başarı için yeterli değildir. Dolayısıyla asıl başarılması gereken politik etkinliği gerçekleştirmektir.
İnsanlığın komünist toplum perspektifi dışında bir geleceği yoktur. Bu iki nedenden dolayı öyledir: Birincisi, insanlık sınıfsız toplum idealini ve ütopyasını çoktan gündemine almış bulunuyor. XX. yüzılın sosyalist deneyleri başarısız oldu diye bu ideale ve ütopyaya elveda demesi mümkün değildir; İkincisi, bu günkü eğilimlerin ve süreçlerin [kör gidişin] her ileri aşamasının artık tam bir yıkım demeye geldiği ortadadır. İnsanlığın geleceğini kurtarmanın yolu vakitlice bu netâmeli sürecin dışına çıkmayı gerektiriyor ve o yol da kelimenin jenerik anlamında bölüşmeyi, paylaşmayı, eşitliği, kardeşliği, özgürlüğü, demokrasiyi, doğayla uyumu esas alan komünizmden başkası değildir... Öyleyse yeni bir perspektif oluşturma gereği var ki, o da solun ikircikli olmayan eleştirisinden hareketle mümkün olabilir...
Notlar:
1- Mihri Belli, Yazılar, Türkiye’de Karşı Devrim 1965-1970, s. 104-105
2- Yazarın bize gönderdiği 24 Kasım 2011 tarihli nottan.
Tarihsel, sosyal, politik nedenlerin bir sonucu olarak, Türkiye’de sol hareketin politik arenanın bir aktörü olarak ortaya çıkışı görece geç oldu. Sosyalist hareket ancak 1960’lı yılların ortalarına doğru politik, ideolojik bir aktör olarak etkili olmaya başladı. Bu durumun gerisinde elbette Türkiye’nin emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir sosyal formasyon oluşunun rolü vardı ama bu, ‘gecikmenin’ asıl nedeni değildi. Esas itibariyle 1915 ve sonrasında Ermeni, Rum ve diğer Hristiyan unsurların tasfiyesi, önemli bir kaynağın kurutulması anlamına geliyordu. Zira, ilk sosyalist örgütlenmeler daha çok başta Ermeniler olmak üzere, Müslüman olmayan unsurlar arasında filizlenmekteydi. İkincisi, 1923 sonrasında rejimin tek parti diktatörlüğü altında bağnaz bir otokrasiye dönüşmesi, sol muhalefet de dahil, her türlü muhaletin varlık nedenini ortadan kaldırmıştı. Bu durum 1946-50’den sonra “çok partili sisteme” geçişle bir değişikliğe uğramadı. Esasen “çok partili sistem” denilen, bir retorikti, reel bir karşılığı yoktu. “Demokrasiye geçiş” otokratik rejimin partisi olan CHP içinden DP’nin çıkarılmasından ibaret bir manipülasyondu. Zira düşünce ve örgütlenme özgürlüğü alanında bir ‘yenilik’ söz konusu değildi. Aynı şekilde yasakçı mevzuat ve zihniyette de bir esneme söz konusu değildi. Sadece ‘devletin istediği’ partiler kurulabiliyor ve yaşamasına izin veriliyordu. Zaten Demokrat Parti [DP] de bir “muvazaa partisi” olarak kurulmuştu. Kuranlar ve kurduranlar mâlumdu. Elbette yeni durumun önceki dönemden bir farkı da vardı. Kemalist otokrasinin geçerli olduğu 1923-50 döneminde [İsmet İnönü dönemi de dahil] devlet, hükümet, parti bütünleşmeşti. Bu üçü iç içe geçmiş durumdaydı. 1946-50 sonrasında devlet partisi sayısı ikiye çıktı. Fakat ikinci parti ‘asıl iktidar odağı olan ve ülkenin kaderini elinde tutan, benim asıl devlet partisi dediğimin ‘taşeronu’ olarak işlev görecekti. Asıl devlet partisi, taşeronun kendisine tanınan sınırı aştığını düşündüğü durumlarda, ya da “yeni dezenleme gerektiğinde” bir darbeyle aracı “rotasına” sokuyordu. Nitekim, 1960, 1971, 1980 darbeleri taşeronların kendilerine tanınan sınırı aştıkları düşünüldüğü için yapılmıştı.
Elbette yasakların her koşulda etkili olacağı diye bir kural yoktur. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden iki yıl sonra [1962], bazı sol yayınların [ Yön dergisi gibi] çıkmaya başlaması ve bir grup sendikacı tarafından Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması [1962] ve 1965 sonrasında öğrenci gençliğin radikalleşmesiyle, sol hareket ilk defa ülkenin sosyal –politik yaşamına etkili bir aktör olarak dahil oluyordu. Gerçi 1920’li yıllardan beri Türkiye Komünist Partisi [ TKP] varlığını sürdürüyordu ama bütün bu zaman zarfında kayda değer bir varlık gösterememişti. Bir tür ‘diyaspora örgütü’ olarak varolmuş, ülke içinde yeteri kadar kök salmayı başaramamış ve tabii etkili bir politik aktör de olamamıştı. Bunun başlıca nedeni, TKP’nin kuruluşundaki terslikti. Nitekim TKP içerde değil dışarda kurulmuştu. Ve tüm diğer III. Enternasyonal [Komintern] komünist partileri gibi, Sovyetler Birliği’nin her dönemdeki politikasının hizmetine koşulmuştu. Sovyet devriminin yozlaşıp, Stalinist otokrasiye dönüştüğü koşullarda Komintern de artık Sovyetler Birliği Devleti’nin diplomatik bir manipülasyon aracına dönüşecek ve kuruluş amacına ve varlık nedenine yabancılaşacaktı. Böylesi bir ortamda TKP’nin Kemalist otokrasiye karşı izleyeceği politika, Moskova tarafından belirleniyordu. Kaldı ki, daha kuruluş aşamasında TKP, Mustafa Kemal’e ve onun liderliğinde yürütülün siyasete açık destek vererek kendi yolunu kapatmıştı. Milli Mücadele denilen ama aslında Yunanlılara karşı sınırlı bir ‘savunma savaşı’ olan hareketin anlamını kavrama konusunda yetersiz kalmıştı. Bu hatanın bedeli de çok ağır olmuş, Parti’nin Lideri Mustafa Suphi ve diğer 15 parti yöneticisi hunharca katledilmişlerdi... Zaten Moskova’nın “devlet çıkarları’ politikasına göre rota değiştiren bir partinin başarılı olma şansı olmazdı.
1960’lı yılların ortalarından itibaren solun yükselişe geçtiği koşullarda, sosyalizm konusunda tam bir ideolojik-entellektüel boşluk söz konusuydu. Hareket yükselişe geçtiğinde ve kitleler nezdinde yankı bulduğunda, başlıca iki zaaf söz konusuydu. Birincisi, sosyalizm konusunda entellektüel birikim son derecede yetersizdi. Genel anlayış sosyalizmi bir “kalkınma” sorunu olarak algılama yönündeydi. Başka türlü söylersek, sosyalizm “farklı bir toplumsal düzen” veya “başka bir şey“ olarak değil de, kalkınmanın daha etkili ve hızlı yolu olarak ‘anlaşılıyordu’... Batıyı yakalamanın kestirme yolu olarak görülüyordu. Dolayısıyla sosyalizimin teorik mirasından haberdar olmama gibi bir zaaf söz konusuydu. [1963 veya 1964 kışı olacak, bütün bir gün Ankara’nın tüm kitapçılarını dolaşıp, sosyalizmle ilgili kitap aradığımda, sadece bir İngiliz İşçi partisi üyesi tarafından yazılmış, üstelik sosyalizmle de pek ilgili olmayan bir broşür bulabilmiştim...]. Bağnaz yasakçılığın kural olduğu koşullarda bu şaşılacak bir şey değildir elbette... İkincisi, işçi sınıfı cephesinde de köklü bir mücadele geleneği mevcut değildi. 1946 sonrasında çok sayıda sendika kurulmuş ve 1952’de de TÜRK- İŞ Konfederasyonu kurulmuş olsa da, bir işçi sınıfı mücadele geleneğinden söz etmek zordu [zaten sendikalar grev ve toplu sözleşme haklarından mahrum örgütler olarak, bir bakıma içi boş midye kabuğu gibiydiler...]. İşçilerin sendika çatısı altında toplanan kesimi önemli olsa da, TÜRK-İŞ Amerikan ekolünün rahle-i tedrisinden geçmiş sendika bürokratlarının denetimi ve devletin sıkı gözetimi altındaydı. Ve TÜRK-İŞ daha çok devlet işletmelerinde örgütlenmişti. Patronu devlet olan işletmelerin işçilerinde bir tür “memur bilincinin” oluşması söz konusuydu. 1967’de TÜRK-İŞ’ten kopan DİSK bu yapıda bir gedik açmayı başarsa da, kendisi de bürokratik yozlaşmaya uğramış bir konfederasyon olmaktan kurtulamayacaktı... Velhasıl sol hareketin üzerinde yükseldiği temel zayıftı.
Herhalde Türkiye’de sol hareketinin en temel zaafı, kemalizmle arasına mesafe koyamaması, o konuda sergilenen aymazlıktı. Kemalizmle arasına mesafe koyamamak demek, onun “devletçi” bir sol olması demektir ki, bu durum büyük bir ideolojik-entellektüel zaaf oluşturuyordu. Nerdeyse tüm sol fraksiyonlar, Türkiye’nin anti-emperyalist ulusal bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğuna dair resmi tarih/resmi ideoloji tarafından üretilen efsanenin büyüsüne kapılmışlardı... Başka türlü söylersek, bizdeki sol hareket, resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından üretilmiş safsataları ve yalanları, yaşanmış “gerçeklikler” mertebesinde görüyordu... Bağnaz resmi tarihin ve resmi ideolojinin sorun edilmemesi büyük bir aymazlıktı. Bu, kendini rejimin tuttuğu aynada görmek demekti. Kendi tarihine bu ölçüde yabancılaşmış bir hareket neyi ne kadar başarabilir? Resmi tarihin ve resmi ideolojinin ürettiği ideolojik safsataları ve yalanları içselleştirmiş bir sol hareketin rejimle arasına mesafe koymasının, rejime radikal bir eleştiri yöneltebilmesinin ve o tür bir eleştiri üzerinden kendini var edip meşrulaştırmasının/kabullendirmesinin yolu daha baştan zaafa uğramıştı. Türkiye’de 1960’lı yılların ortalarından itibaren varlık gösteren sol, sadece dünya sol hareketinin tarihinden değil, kendi öz tarihinden de habersiz olarak ‘politika yapar’ durumdaydı. Rejimin “resmi doğrularıyla” hesaplaşmadan burjuva düzenine, kapitalizme, emperyalizme karşı nasıl mücadele edilebilirdi? Fakat solu kendi “gerçekliğine” yabancılaştıran sadece resmi ideoloji değildi. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmayla da mâlûldü. Bu ikili yabancılaşmanın diyalektiği, Türkiye insanını kendi tarihine, kendi geçmişine, kendi gerçekliğine, kendi coğrafyasına yabancılaştırmıştı. Tabii Türkiye solu da bu yabancılaşmanın etkisi altındaydı.. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın etkisi altında olmak demek, kendisine, kendi toplumuna ve kendi coğrafyasına Avrupa’dan ve Avrupalı ideoloji üreticilerin gözüyle bakmak demektir.
Solun nerdeyse tüm kesimleri bu tür bir ideolojik yabancılaşmadan muzdarip olmaktan ötürü, Türkiye’nin yarı-feodal ve yarı-sömürge bir sosyal formasyon olduğuna inanmışlardı... Oysa Türkiye ve benzer ülkelerin geçmişinde Batı Avrupa’da olduğu gibi bir feodal sistem hiç bir zaman yaşanmamıştı. Son beş yüzyıllık dünya tarihini yazan Avrupalılar, kendi geçmişlerini herkesin geçmişi saymışlar ve dünyanın geri kalanındaki “diplomalı taifeyi” de [sömürge aydınlarını densin] buna inandırmışlardı. Dolayısıyla Türkiye’nin feodal, olduğu tezi, Avrupalı tarihçilerin bir tevatürüydü. 1960’lı yıllarda Türkiye’de geçerli sistemin “yarı-feodal” olduğu teziyse, Stalinist otokrasinin maaşlı memuru ideoloji üreticilerinin bir uydurmasıydı. Bilindiği gibi “Stanilist resmi ideoloji” tüm toplumların beş aşamadan geçtiğini iddia eden bir tarihsel devrim şeması peydahlamıştı... Bu yanlış anlamanın kaynağında da gerekli bir soyutlama olan üretim tarzı [mode of production] kavramıyla, bir sosyal formasyonun o andaki ‘somut durumunu’, ifade eden sosyo-ekonomik formasyon kavramlarından habersiz olmak yatıyordu. Zira üretim tarzı, tartışma konusu yapılan toplumda o anda geçerli hakim ilişkinin ne olduğunu gösterir ve 1960’ların ortalarında Türkiye’de kapitalist üretim tarzının hakimiyeti söz konusuydu. Elbette bu başka üretim biçimlerinin, ağalık-şıhlık gibi kalıntıların var olmadığı anlamına gelmez ama o kadarı onun kapitalist sayılmasına engel değildir. İşte soyut bir kavram olan ve hakim ilişkileri ifade eden üretim tarzı kavramının bu zaafını, somut durumu olabildiğince tüm çeşitliliğiyle kavrayan sosyo-ekonomik formasyon kavramı tamamlıyor. Türkiye’de özellikle Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde pre-kapitalist bir tarz olan ağalığın-şıhlığın varlığı, ve ülkenin bazı bölgelerinde kendine yeter tarımsal üretimin hâlâ önemli oluşu bu durumu değiştirmezdi. Kaldı ki, 15-16 Haziran “işçi isyanı”, sol tarafından dillendirilen ‘yarı-feodal Türkiye’ tezinin cepheden ve radikal bir yalanlanması demeye geliyordu...
Yarı-sömürge Türkiye tezine gelince, bu Stalinist solun bir uydurmasından ibaretti ve Stalinizmle doku uyuşması olan Türkiye solunun tartışmasız benimsediği bir şeydi. O halde iki şey: Birincisi, Türkiye dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, hiç bir zaman kolonyalist-emperyalist Batı Avrupalı güçlerin doğrudan sömürgesi olmamıştı. Osmanlı imparatorluğu her zaman siyasi bağımsızlığını koruyan bir devlet olarak varoldu. Bu durum 1908-1923 sonrasında da öyleydi. Üstelik 1908 Jön Türk darbesinin ardından Türkiye ulusal bir devlete dönüşmekteydi. Ekonomik plandaki geriliğine rağmen, kendi kararlarını kendi veren bir devletti. Bir tarafta sürekli ve bıktırırcasına somut durumun somut tahlilinden söz edenler, öte yanda somut durumla ilgisi olmayan tespitler, tahliller yapıyorlardı. Aslında ortada bir ilişki tersliği geçerliydi: tahlil somut durumu yansıtmıyor, tam tersine somut durum teoriye uyduruluyordu. Lâkin bu tür ideolojik manipülasyon, sizin kendinizi, belki başkalarını da kandırmanızı sağlasa da, bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Elbette ve eğer Türkiye’deki sistem yarı-feodal ve yarı-sömürge ise, o zaman devrim de sosyalist değil, ulusal bir muhteva taşıyacaktır. Yani Milli Demokratik Devrimin gerçekleştirilmesi gerekecektir... Oysa, milli demokratik devrim Sovyetler Birliği tarafından üretilip, Türkiye ve benzer durumdaki ülkelere ihraç edilmiş taktik amaçlı bir uydurmaydı. Sovyetler Birliği duruma göre Üçüncü Dünya ülkeleri için stratejiler üretiyordu ve tabii üretilen bu stratejilerin, onları ithal eden ülkelerin gerçekliğiyle uyuşması gerekmiyordu... İşte, kapitalist olmayan kalkınma yolu gibi... Eğer kapitalist değilse o halde nedir denmeyecek midir? Komintern’in yozlaşıp-bürokratlaşıp asıl amaca ve varlık nedenine yabancılaştığı tarihten sonra, dünyanın geri kalanına ne önerilmişse Sovyet devletinin çıkarları gözetilmiştir. Netice itibariyle Sovyet kökenli ‘milli demokratik devrim’ tezi, radikalleşmiş öğrenci gençlik tarafından kolaylıkla benimsendi ve bir dizi ayrışmanın temelini oluşturdu. İlk bölünme, Mihri Belli tarafından temsil edilen Milli Demokratik Devrim [MDD] ile Mehmet Ali Aybar’ın lideri olduğu Türkiye İşçi Partisi [ TİP] arasında gerçekleşti. Onu MDD içindeki bölünmeler izledi. MDD içindeki bölünmeler rahatsız edici bir hızla ilerliyor olsa da, aslında hepsinde ortak olan özellikler baskındı. [1970’lerin sonuna gelindiğinde fraksiyon sayısının 40 civarında olduğu tahmin ediliyordu... Böyle bir ayrışma da, teorik, ideolojik, politik nedenlere değil, patolojik nedenlere dayanabilirdi... ] Başka türlü ifade edersek, birlikte olmalarını gerektiren unsurlar, ayrışmalarını sağlayanlara açıkça baskındı.
Bölünmeler Türkiye’nin gerçekliğinden hareketle değil, ekseri dışardaki farklılaşmalar üzerinden, dışardaki tartışma ve deneyimlerden esinlenmenin sonucu olarak tezahür ediyordu... Referanslar hep dışarıyı işaret ediyordu. Moskovacı, Pekinci, Latin Amerikacı, Arnavutlukçu, vb. Kimse Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki, Arnavutluk’taki, vb. rejimlerin ne menem şeyler olduğunu dert etmiyordu. Söz konusu rejimlerin niteliğine dair bir tartışma açmaya yanaşmıyordu... Bu durum solun genel bir çerçevede “kalkınmacı” olmasıyla da ilgiliydi. Türkiye İşçi Partisi [TİP] dışında hiç bir sol örgüt işçi sınıfıyla bağ kurmaya, işçi sınıfı içinde çalışmaya niyetli değildi. Kimse öyle zahmetli, sabır ve sebat isteyen işlere itibar etmiyordu... Türkiye İşçi Partisi [TİP] de işçi sınıfı içinde kök salmak için fazla çaba harcıyor değildi. Bazı sendika bürokratlarıyla temasta olmaktan, sendika bürokratlarını partiye davet etmekten öteye geçemiyordu. Türkiye İşçi Partisi dışında kalan solun tüm fraksiyonları için zaten işçi sınıfının esamesi bile okunmuyordu... Her biri kestirme yoldan iktidarı ele geçirme peşindeydiler... Kimi bunu kır gerillası yönetemiyle, kimi şehir gerillası geliştirerek, başkaları ordu içinde bir ayrışma yaratıp askerî bir darbeyle... yapmaya çalışıyorlardı. Kemalizmin ne olduğundan habersiz olanların Kemalist orduyla devrim yapmaya kalkması elbette şaşırtıcı olmazdı ama tam bir aymazlıktı. Bir NATO ordusuyla devrim yapmaya kalkmanın ne demek olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi... Kemalist ordu gerçek yüzünü önce 12 Mart 1971’de, sonra da 1980’de gösterecekti...... MDD’nin teorisyeni Mihri Belli, sadece orduyu değil, devlet bürokrasinin öteki kanadını da devrimin “asli unsuru” sayıyor ve şöyle diyordu: “ Bürokrasinin kaleleri, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Hakimler Kurulu, Anayasa Mahkemesi, Tabii Senatörlük müessesi... Bütün bunlar kemalist asker-sivil aydın zümrenin kaleleridir”. Mihri Belli, 1950- 1960 aralığını “karşıdevrim”, 27 Mayıs’ı devrim olarak gördüğüne göre, bürokrasinin yükseklerini de “devrimci’ sayması neden şaşırtıcı olsundu. Eğer Demokrat Parti’nin gelişi bir “karşı-devrimse” o zaman 1950 öncesine dönüş de “devrimci bir eylem” sayılacaktır.... Resmi ideolojinin ve resmi tarihin rahle-i tedrisinden geçmenin ne demek olduğu ortada değil mi? Böyle bir sol hareket Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve daha sonra Kıbrıs sorunuyla ilgili “düzgün” bir tavır alabilir, uygun bir yaklaşım geliştirebilir miydi? Kendi gerçekliğine bu ölçüde yabancılaşmış bir sol hareket ne demektir? Böyle bir sol hareketin enternasyonalizm bahsinde sınıfta kalması kaçınılmazdı. Bu konuda Gün Zileli şöyle diyor: “Bize şu öğretildi: Enternasyonalizm demek bir sosyalist ağabey ülkeyi kıble almak demektir; enternasyonalizm diye bunu öğrendik. Kıble alınan bu ülke, yerine göre Sovyetler Birliği olabilir, o “revizyonistse” Çin olabilir, o da sapmışsa Arnavutluk olabilir; o da olmazsa Küba olabilir ama bu ülke, mutlaka hakkında efsaneler uydurulan, devrim yapmış bir ülke olmalıdır.... İşte bu sakat enternasyonalizm anlayışı biz solcu gençlerin oralardan gelen her şeyi kayıtsız şartsız benimsememize yol açtı. Milli kurtuluşçuluk da esasen buradan geldi [başka nedenleri de var elbette. Örneğin Atatürk kültüne kolayca sırt dayamak işimize gelmişti] demokrasiyi küçümsemek de, profesyonel devrimcilik de, sert, katı disiplinli parti anlayışı da, her şey her şey. Eğer bu tür bir üst belirlenme olmasaydı inanıyorum ki, Türkiye solu 1960’ların ilk yarısındaki özgür ve şenlikli gelişmisiyle çok büyük ve sağlıklı bir hareket haline gelebilirdi”.
Bir başka zaaf demokrasi sorununa yaklaşımda ortaya çıkıyordu. Demokrasi burjuva demokrasisi sayılıp savsaklanıyordu. Oysa demokrasi sosyalist mücadele verdiklerini söyleyenler için tam bir olmazsa olmazdır... Demokrasi yoksa sosyalizm de yoktur veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm yoksa demokrasi de yoktur... Demokrasiyi önemseyip içselleştirmeyen bir politik hareket asla sosyalistlik iddiasında bulunamaz. Ne bir ilke ve pratik olarak ‘demokrasi’ önemseniyor ne de sol örgütler kendi iç işleyişlerinde, demokrasiye yaşama şansı tanıyorlar... Aslında bu durum sadece Türkiye solunun bir zaafı değildi, tarihsel sol pratik de bu alanda hep bir aymazlık içinde oldu, dolayısıyla demokrasinin önemini kavramada yetersiz kaldı. Oysa, komünist perspektifi esas alan bir sol muhalefet demokrasiyi dışladığında, daha baştan misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış demektir.
Elbette Türkiye’de sol hareketin demokrasiyi dert etmemesinin ‘sınıfsal’, tarihsel nedenleri de vardı. Sol hareketin omurgasını üniversite gençliği oluşturuyordu. Liderleri öğrenciler arasından çıkıyordu. Üniversitelerse birer ‘sınıf’ değiştirme yerleridir. Öğrenciler oraya sınıf atlama amacıyla gelirler. Zaten aldıkları eğitim de onlarda “farklı olma”, “sıradan insan gibi olmama” bilincini yerleştirecek biçimde kurgulanmıştır. Hiyerarşiyi üretmenin, yeniden üretmenin bir gereği olarak... Bu yüzden de eğitim süreleri sürekli uzatılır. Zira farklı olma bilincinin yerleşmesi belirli bir zaman gerektirir. Bir kere ‘farklı olma’ bilinci yerleşince, o bilinci taşıyan şöyle demeye başlar: Eğer farklıysam farklı yaşamaya, otorite kullanmaya, yönetmeye de hakkım vardır... Bu yüzden bu kesimden gelen unsurların sosyalizm mücadelesine katılımı, ancak bu bilinçle hesaplaşıldığı durumda ve mücadele içinde bir önem kazanabilir. Bu aşamada çelişik bir sorun söz konusudur. Eğetimli gençlik hem mücadelenin önemli bir unsurudur, hem de ‘çelişik bir konumda bulunmaktadır... Bu yüzden bu çelişkiyi sorun etmek önemlidir. Sol fraksiyonların yönetici kesimlerindeki tavır demokrasiyle bağdaşır değildir. Örgütler tipik birer ‘askerî‘ işleyiş görüntüsü veriyor. Yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ayrımının ve hiyerarşinin bu ölçüde köklü olduğu bir örgüt bu yapısıyla bir şeyler başarabilir mi? Eğer başarırsa nasıl bir rejim kurabilir? Kurduğu rejim neye benzeyebilir? Genel olarak Türkiye’deki sol örgütlerin derin bir bürokratik yozlaşmayla mâlûm olduklarında şüphe yoktur. Elbette her zaman ve her konuda olduğu gibi bunun istisnaları olabilir ama mâlûm, “istisnalar kuralı doğrulamak içindir” denmiştir. Sol içinde şiddetin varlığı da demokrasiyi özümlememenin bir sonucudur. Kendi içinde şiddete başvuran bir sol hareket mümkün değildir. Kendisi gibi düzeni değiştirmek üzere yola çıkmış ‘kardeşlerini’, ‘yoldaşlarını’ sadece kendilerinden farklı düşünüyor ve farklı örgütleniyor diye “düşman” olarak görmek ve çatışmak hangi sosyalist ilkeyle, hangi sosyalist etikle bağdaşabilir? Böyle bir durum geçerli olduğunda, sosyalizm mücadelesi verdiğini söyleyen örgütlerin birbirleriyle uğraşmaktan burjuva sınıfıyla ve onun devletiyle uğraşmaya pek vakti kalmaz, nitekim kalmıyor...
Bizdeki solun bir başka açmazı da bağnaz ikâmecilik saplantısı ve örgüt fetişizmidir. Devrimi öncünün, profesyonel devrimcilerden oluşan örgütün yapacağı saplantısıdır. Oysa devrimi sadece halk yapar. Ezilen-sömürülen sınıflar yapar. Örgüt veya örgütler devrim öncesinde muhalefetin yükselmesi ve devrim sonrasında da rotanın şaşmasını, yalpalamaları ve zaafları engenlleyici bir işlev görebilir. Bu yüzden örgüte hak etmediği değeri vermek, onu bir fetiş mertebesine yükseltmek, hem saçma ve gereksiz, hem de tehlikelidir. Aslında bir şeyin fetişleştirilmesi söz konusu olduğunda, amaç bir şeyleri gizlemektir. Zira örgütü fetişleştirmek, örgütün yönetici kesiminin iktidarını meşrulaştırmak ve sürdürmek içindir. Bu yüzden bürokratik yozlaşmaya uğramış örgütler mutlaka karşı devrimcidirler. Bürokrasi, demokrasinin dolayısıyla da sosyalizmin inkârıdır. Bu anlayışın geçerli olduğu yerde, kitle eğitilmeye, bilinç götürülmeye muhtaç, kendiliğinden hiç bir şey yapma yeteneği olmayan, edilgen, ‘profesyonel devrimcilerin’ örgütü tarafından adam edilmesi, ‘kurtarılması‘ gereken pasif bir nesne olarak görülür... Özne öncüdür, örgüttür, her şeyin doğrusunu bilen ‘profesyonel devrimcilerdir...’ “İşçi sınıfının, ezilenlerin kurtuluşu onların kendi eseri olmayacak mıydı?”
Aslında solun neden iktidarı ele geçirme perspektifine kilitlendiği ve neden nasıl bir düzen kurulacak sorusunu sormaya yanaşmadığı, yukarda kısaca değindiğimiz zaaflar ve yanlışlarla doğrudan ilgilidir. Zira nasıl bir düzen kurulacak sorusu sorulduğunda, o halde oraya nasıl gidilecek sorusu da işin doğası gereği sorulacaktır. Komünist topluma doğru evrilecek yolun başlangıcı olacak olan sosyalist devrim, demokrasiyi savsaklayarak mümkün değildir. Eğer nasıl bir toplum düzeni arzuluyoruz, hedefliyoruz sorusu yetkin bir biçimde sorulup-tartışılabilseydi, bu alanda yeterli bir ideolojik-entellektüel netleşme sağlanabilseydi, bir dizi tutarsızlığı, yanlışı ve yanlış anlamayı bertaraf etmek mümkün olabilirdi.
Herhangi bir olguyu veya sosyal süreci açıklamak için bir dizi neden sıralamak adettendir ve gereklidir de, lâkin bu kadarı o olguyu veya süreci yetkin bir şekilde anlamak, açıklamak, bilince çıkarmak için yeterli değildir. O halde Türkiye’deki tüm zaafların gerisindeki asıl zaaf nedir denecektir? Asıl sorun “Tarihsel Solun” kendi kayanağına yabancılaşmasıyla ilgiliydi. Marks sonrası Avrupa solu Marks’ın öğretisine yabancılaştı. Marksizm devrimci-teorik özünden arındırıldı. Belirli bir eşik aşıldığında da artık Marksist teori işçi örgütlerinin, sol, sosyalist, komünist partilerin, “sosyalist” denilen rejimlerin “meşrulaştırıcı ideolojisi” haline gelecekti. Sovyetler Birliğinde Stalinizmin iktidar olmasıyla da, Marksizm-Leninizm adı altında dünyanın her yerine ihraç edilen bir “resmi ideolojiye” dönüştürüldü. Oysa bu ihraç öğretinin adında Marx’ın isminin bulunması yakışık almıyordu... O tarihten sonra Dünya solu artık III. Enternasyonal solu olarak varoldu ve devrim perspektifine yabancılaşıp, “sosyalizmin anavatanı” sayılan Sovyet Devletini koruyup-yaşatmanın hizmetine sunuldu. İşte Türkiye sol hareketinin zaaflarının gerisinde bu sapma bulunuyordu...
Elbette bunları söylemek, inandıkları dava uğruna samimiyetle mücadele eden, sınıfların, sınırların, sömürünün olmadığı, eşitliğin, demokrasinin, kardeşliğin ve özgürlüğün egemen olduğu, doğayla uyumlu bir gelecek için gerektiğinde hayatlarını bile ortaya koymaktan çekinmeyen, yiğit, kahraman, özveri sahibi binlerce, onbinlerce devrimcinin, emekçinin saygıdeğer anısına haksızlık etmek değildir. Tam tersine onların bu onurlu, saygı değer mücadelesi, en değerli mirasımızdır. Sosyalizm/ komünizmin yolunda ilerleyenlerin onlara sonsuz minnet borcu vardır... Velhasıl bu alanda öğünebileceğimiz şanlı bir miras var. Lâkin, yiğitlik, kahramanlık, davaya bağlılık gerekli ve önemli olmakla birlikte o kadarı başarı için yeterli değildir. Dolayısıyla asıl başarılması gereken politik etkinliği gerçekleştirmektir.
İnsanlığın komünist toplum perspektifi dışında bir geleceği yoktur. Bu iki nedenden dolayı öyledir: Birincisi, insanlık sınıfsız toplum idealini ve ütopyasını çoktan gündemine almış bulunuyor. XX. yüzılın sosyalist deneyleri başarısız oldu diye bu ideale ve ütopyaya elveda demesi mümkün değildir; İkincisi, bu günkü eğilimlerin ve süreçlerin [kör gidişin] her ileri aşamasının artık tam bir yıkım demeye geldiği ortadadır. İnsanlığın geleceğini kurtarmanın yolu vakitlice bu netâmeli sürecin dışına çıkmayı gerektiriyor ve o yol da kelimenin jenerik anlamında bölüşmeyi, paylaşmayı, eşitliği, kardeşliği, özgürlüğü, demokrasiyi, doğayla uyumu esas alan komünizmden başkası değildir... Öyleyse yeni bir perspektif oluşturma gereği var ki, o da solun ikircikli olmayan eleştirisinden hareketle mümkün olabilir...
Notlar:
1- Mihri Belli, Yazılar, Türkiye’de Karşı Devrim 1965-1970, s. 104-105
2- Yazarın bize gönderdiği 24 Kasım 2011 tarihli nottan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
EYLEMSEL YETKE
Bir Kitap: 'Eylemsel Yetke"-Faiz Cebiroğlu
Kitap
Fadil Ölmez
BİYOGRAFİM
Faiz CEBİROĞLU:
1959 Hatay / Antakya - Dursunlu Köyü doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Lise yıllarında şiire ve Halk müziğine eğilim gösterdi. Halk müziği ağır bastı. Bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzla yorumlamaya başladı. İlk kasedi “ Şafağın Gülleri” oldu. Yasaklandı. 2.kasedi “Yağmur Çiseliyor” çok az kesime ulaştı.1986 da Danimarka’ya geldi. Danimarka’da müzik çalışmaları yanında, pedagojiye ilgi gösterdi. Pedagoji (çocuk eğitimcisi) bölümünü bitirdi. Halen Danimarka’da pedagog, “çocuk yetiştirme sanatçısı” olarak çalışmaktadır. Türkiye’de, Dönem Yayıncılık tarafından basılan “TOPLUMSAL KURTULUŞ NOTLARI” (İstanbul 1991) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Türkçe, Arapça, Danimarkaca (Danca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site, gazete ve dergilerde her konuda yazılar yazmaktadır. Türkiye’de, Ocak 2005 te yayın hayatına başlayan, ”Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Danimarka sorumlusudur. Ayrıca bu derginin de yazarıdır.
1959 Hatay / Antakya - Dursunlu Köyü doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Lise yıllarında şiire ve Halk müziğine eğilim gösterdi. Halk müziği ağır bastı. Bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzla yorumlamaya başladı. İlk kasedi “ Şafağın Gülleri” oldu. Yasaklandı. 2.kasedi “Yağmur Çiseliyor” çok az kesime ulaştı.1986 da Danimarka’ya geldi. Danimarka’da müzik çalışmaları yanında, pedagojiye ilgi gösterdi. Pedagoji (çocuk eğitimcisi) bölümünü bitirdi. Halen Danimarka’da pedagog, “çocuk yetiştirme sanatçısı” olarak çalışmaktadır. Türkiye’de, Dönem Yayıncılık tarafından basılan “TOPLUMSAL KURTULUŞ NOTLARI” (İstanbul 1991) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Türkçe, Arapça, Danimarkaca (Danca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site, gazete ve dergilerde her konuda yazılar yazmaktadır. Türkiye’de, Ocak 2005 te yayın hayatına başlayan, ”Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Danimarka sorumlusudur. Ayrıca bu derginin de yazarıdır.
Etiketler
- Bülent tekin in yeni kitabi
- terörist - bülent tekin
- 1 mayis ütopyasi
- 1. dünya savasi - adil okay
- 12 ceset - bülent tekin
- 12 eylül 1980 - faiz cebiroglu
- 12 Eylül Cunta Anayasası - mustafa elveren
- 12 Eylül Darbesinin Edebiyatta İzdüşümü - Murat Altunöz Haberi
- 12 Eylül dershane ve yaris atlari - adil okay
- 12 haziran 2011 secimleri - faiz cebiroglu
- 12 haziran milletvekili - mustafa elveren
- 12'ler üzerine - bülent tekin
- 15 16 Haziran - adil okay
- 15 agostus - bülent tekin
- 15- 16 Haziran - M. Sehmus Güzel
- 2 ci misir devrimi - faiz cebiroglu
- 2014 - adil okay
- 21 yüzyilin baslangici ve ittihatcilarin sonu - nadir nadi celik
- 24 e 24 - bülent tekin
- 33 kursun - ahmed arif
- 33 kursun ahmet arif ve sonrasi - m sehmus güzel
- 551 vekil - bülent tekin
- ab bayrak islam -mustafa elveren
- abdüko yumusama ve baris - bülent tekin
- Abidin Dino - M. Sehmus Güzel
- acik savas tezkeresi - faiz cebiroglu
- Aciklama 2 - eylemsel yetke
- aciklama1 - eylemsel yetke
- acilim politikasi ve sivil darbe anlayisi - ismail besikci
- acilis ve kapanis - hasan bildirici
- adalet bakanina acik mektup - adil okay
- adi özgecan - adil okay
- adil okay
- adil okay dan yeni kitap
- adil okay ile soylesi
- adilos bebem - ahmed arif
- ahlakli devlet - bulent tekin
- ahlaksiz erdogan - ali emin ileri
- ahmet altan ve kürtler - hasan bildirici
- ahmet kaya anisina - mustafa elveren
- ahmet kaya ve ferhat tunc - mustafa elveren
- ahmet türk'ün istifasi - hasan bildirici
- akdeniz multeci mezarligi - adil okay
- akilsiz aklin serüvenleri - nadir nadi celik
- akilsiz aklin serüvenleri3 - nadir nadi celik
- aklinizdan cikmayanlar - bülent tekin
- akp cözüme yanasmiyor - abdullah öcalan
- akp fasizmi - hasan bildirici
- AKP Halk iradesi - yener orkunoglu
- akp halk iradesi 2 - yener orkunoglu
- akp ile chp - mustafa elveren
- akp ile chp nin irkcilik yarisi - mustafa elveren
- akp kapatilmadi - turgut kocak
- akp ordu ve abd - yener orkunoglu
- akp ve kürt sorunu - ismail besikci
- AKP’li Geçinen Sarhoşlar - mustafa elveren
- AKP'nin Degirmenine Su Tasimak - Abdulkadir Ulumaskan
- aksam olunca - adil okay
- aleviler
- alevilerde kafa karisikligi - ismail besikci
- alevilerin büyük sirri - ismail besikci
- aleviligin islamla hicbir iliskisi yoktur - ismail besikci
- Aleviligin sunni diktatörlüge karsi direnisi - hasan bildirici
- alevilik bir insan sevgisidir - serra güneyli
- alevilik dünün sosyalizmidir - serra güneyli
- alevilik müslümanlik midir - devran asmen
- aleviliki dersim ve cumhuriyet - mustafa elveren
- ali yüce - muslum kabadayi
- alin size amerikan usakligi - turgut kocak
- Alintilar ve Yorumlar - Mustafa Elveren
- allah kuran bayrak - mustafa elveren
- alt üst kimlik meselesi - mustafa elveren
- altta kalanin - adil okay
- Amik'te Bir Yaz Yolculugu ve Dostluklar - Müslüm Kabadayi
- ana tanricadan - bülent tekin
- analiz ve yorum üzerine - fadil ölmez
- anarsizm nedir - faiz cebiroglu
- anarşik sistemdir - faiz cebiroglu
- anayasa - turgut kocak
- anayasa arilar kovanlar - bülent tekin
- anma - adil okay
- anma - mihrac ural
- anneler de ölür - bülent tekin
- Anneme - Mahmud Dervis
- antakya adi degil hatay adi silinsin - demir bilgin
- antakya da 14 gözalti
- aramice dili - murat altunöz
- asik ishsani
- asimetrik asklar - bülent tekin
- asimilasyon bitti aldatmacasi - mustafa elveren
- askere gitmeyin-mustafa elveren
- Askin isterik cigliklari - bülent tekin
- avukat - bülent tekin
- ayak izlerindeki yazilar - halil ibrahim özcan
- azinligin cogunluga tahakkümü
- baglar belediyesi - bulent tekin
- bahar operasyonlari - hasan bildirici
- bahcelievler katliami
- balon erken patladi - hasan bildirici
- baris ve demokrasi - mustafa elveren
- barzani semaya bak - serra güneyli
- bas kim ayak kim - turgut kocak
- Baskin Oran'in AKP'si - Yener Orkunoglu
- basörtüsü... - fikret baskaya
- Başın öne eğilmesin – Turgut Koçak
- baykal amerikan in ve fasizmin truva ati - faiz cebiroglu
- ben dersimli kemal - mustafa elveren
- besikciye mail - abdulkadir ulumaskan
- besikciye selam - adil okay
- bir adim ileri iki adim geri - abdulkadir ulumaskan
- Bir amblem ve bir not - faiz cebiroglu
- bir erkek bir kadin - bülent tekin
- bir heykel - adil okay
- bir mayis üzerine düsünceler - m.sehmus güzel
- bir proresörün evhamlari - faiz cebiroglu
- Bir Ressam - Serpil Odabasi
- bir ressam bir kitap - adil okay
- bir sairden - adil okay
- bir tekme bir yumruk - faiz cebiroglu
- bir yazardan - adil okay
- bir yazi hirsizi - faiz cebiroglu
- Bir yorum: Reyhanlı katliamı - faiz cebiroglu
- biraz ahlak -faiz cebiroglu
- birey laik olmaz devlet laik olur - yener orkunoglu
- bireysel gelisim 1 - faiz cebiroglu
- bireysel gelisim 2 - faiz cebiroglu
- bireysel gelisim 3 - faiz cebiroglu
- birlesmis milletler ve cocuklar - faiz cebiroglu
- birlik ve beraberlik - abdulkadir ulumaskan
- bismillah diye ilk geri adim - abdulkadir ulumaskan
- biutiful - adil okay
- biyikli göbekli - serra güneyli
- biz nasil insanlariz - bülent tekin
- bombalar patlarken - bülent tekin
- bonzai - m kabadayi
- bozkurt sembolu calintidir - sevra kurtulus
- bölücülük ve yandaslik - mustafa elveren
- börü dizisi - bülent tekin
- bu basbakanla - mustafa elveren
- bu hoca beni dinsiz yapacak - mustafa elveren
- bu kalp seni unutur mu - adil okay
- bu sistemde katliamlar - mustafa elveren
- bu telas niye - turgut kocak
- bu yaziyi okumayin - bülent tekin
- bulent tekin
- bulmaca - bülent tekin
- buyuk kafalar - bulent tekin
- büyükler sokakta dans etmeye utaniyor
- Büyüklerimiz Devlette Görev Almamızı İstiyorlardı - mustafa elveren
- cagdas egitim yalani - mustafa elveren
- cagdas kawa - mustafa elveren
- cakal cukal edebiyeti - bülent tekin
- cakallarin ulumasi - emine engin
- calismak üzerine - faiz cebiroglu
- Can Yücel i anarken - bülent tekin
- cek - müslüm kabadayi
- cellatlarin ölümü - hasan bildirici
- cephede ebu nidal - faiz cebiroglu
- cetelesmenin boyutu - murat altunöz
- Che yasiyor - Faiz Cebiroglu
- chp ve secim ittifaklari - mustafa elveren
- chp ve secim ittifaklari 2 - mustafa elveren
- cinsel fasizm - hasan bildirici
- cocuk cigliklari - adil okay
- cocuk ve okuma kültürü sempozyomu - müslüm kabadayi
- cocukluk isgal altindadir - faiz cebiroglu
- cocukluk ve edebiyat -müslüm kabadayi
- cok mutluyuz - bulent tekin
- cukurova kitap fuari - müslüm kabadayi
- cumartesi anneleri / mustafa elveren
- cumhurbaskanligi - faiz cebiroglu
- cumhuriyet ve atatürk - mustafa elveren
- danimarka da ´secim - faiz ceniroglu
- Dar Sokak - Dergi
- Dar Sokak - Sayi 2
- darbeler
- Darbeler Ve Resmi İdeoloji - mustafa elveren
- degistirilmis kuran - mustafa elveren
- deli dumrul - bülent tekin
- deliler akillilar cocuklar - bülent tekin
- delirmis krallar - bülent tekin
- demokrasi - mustafa elveren
- demokrati acilim - bülent tekin
- demokratik özerklik - mustafa elveren
- deneyin isterseniz - bülent tekin
- denge - halil ibrahim özcan
- Deniz gezmis yasasaydi - Abdulkadir Ulumaskan
- deniz ve basbakan - bülent tekin
- denizden isiklanmak - muslum kabadayi
- dershaneler - bülent tekin
- dershaneler 12 eylül elstiriler ve yanitlar - adil okay
- dersim aleviligine operasyon - mustafa elveren
- dersim den antakya ya - adil okay
- dersim halkini tümden suclamak - mustafa elveren
- dersim katliami - mustafa elveren
- dersimizden caktik - bülent tekin
- dersimliler - mustafa elveren
- deveye sormuslar - turgut kocak
- devin trajedisi - bülent tekin
- devlet patron - adil okay
- devletin agalari - ismail besikci
- devletin kemal burkay acilimi - mustafa elveren
- devletin ömrü - bülent tekin
- dijle tv - bulent tekin
- dil ve aile - faiz cebiroglu
- dillerin ölümü - faiz cebiroglu
- din ahlak - mustafa elveren
- dinci ile ateist arasindaki fark - mustafa elveren
- dis mihraklar - abdulkadir ulumaskan
- diyarbakir seni sevmiyor - bülent tekin
- DKÖ lerin gücü - mustafa elveren
- dogrular gibi yalanlama - abdulkadir ulumaskan
- dokuz köyden kovuldum - bülent tekin
- dönülecek ev yok - hasan bildirici
- dönüsü olmayan yol - hasan bildirici
- dövüs kulübu ve posmodern sinema - adil okay
- dtp kapatilamaz
- dursunlulu ressam fehmi - faiz cebiroglu
- ebu cehil - faiz cebiroglu
- ece ayhan'la düsünmek - m.sehmus güzel
- egitim - adil okay
- Ekin Van - Adil okay
- el rakka dan rojava ya - adil okay
- elde var ayten - bülent tekin
- ele alinmasi geciken sorun - fadil ölmez
- elestiri kültürü - mustafa elveren
- elestiri üzerine - faiz cebiroglu
- elestiri üzerine bakis - faiz cebiroglu
- elestiriye evet - mustafa elveren
- elezig daki safii ve kizilbas - mustafa elveren
- ellerimiz kirilsaydi da - turgut Kocak
- emperyalizm - faiz cebiroglu
- emperyalizm hersey kâr icindir - faiz cebiroglu
- emperyalizm terör egemenligidir - faiz cebiroglu
- emperyalizm vandalizmdir - faiz cebiroglu
- emperyalizm ve anti emperyalizm üzerine - fikret baskaya
- emperyalizm ve dil - faiz cebiroglu
- emperyalizme karsi savas - ismail besikci
- emperyalizmin usagi arap bilrligi - turgut kocak
- en iyi patron - adil okay
- enternasyonal 120 yasinda - m.s. güzel
- erdal ölümsüzdür - faiz cebiroglu
- ergenekon cetesi - abdulkadir ulumaskan
- ergenekon dan yesil ergenekon a - bülent tekin
- ergenekon istisna degildir - prof. fikret baskaya
- ergenekon tarzi - bülent tekin
- ermeni sempozyumu - adil okay
- ermenilerden özür diliyorum - adil okay
- ermenilerle sürgünde kesisti yollarim - adil okay
- ermeniýe düsman - mustafa elveren
- esege özür - bülent tekin
- esekten utanmayanlar - bülent tekin
- esitlik
- eti senin kemigi benim - mustafa elveren
- etnik kimlik - faiz cebiroglu
- evet hayir - mustafa elveren
- Ey isa - Macid Ebu Gosh
- Eylemsel Yetke - Faiz Cebiroglu
- eylemsel yetke - hasan bildirici
- eylemsizlik karari ve sonrasi - mustafa elveren
- facebook üzerine - faiz cebiroglu
- ferhat tunc - mustafa elveren
- ferhat tunc - mustafa elveren
- ferhat tunc u - mustafa elveren
- feslegene agit - halil ibrahim özcan
- fikret baskaya - adil okay
- Filistin - adil okay
- filler - bulent tetkin
- fotograflar - bülent tekin
- gazeteciler ayakta - müslüm kabadayi
- gerekirse seytanla isbirliyi yapilabilir - mustafa elveren
- gerileme sonun baslangicidir - abdulkadir ulumaskan
- gezi direnisi - adil okay
- gomanweb sitesi - mustafa elveren
- görülmüstür ama cözülmemistir - selma akkaya
- görülmüstür sergisi - adil okay
- göstermelik demokrasi - mustafa elveren
- Grup Yorum Antakya'da - Murat Altunöz
- gunay aslan ve ben - hasan bildirici
- gurbette bile gökyüzü varmis - adil okay
- günesin sürprizleri - müslüm kabadayi
- hak arama yürüyüsü - murat altunöz
- hakki devrim e cevap - abdulkadir ulumaskan
- halic te yasayan simonlar - bülent tekin
- halis in istifasi - mustafa elveren
- halkin yarattigi simgeler - mustafa elveren
- halklarin kardesligi - adil okay
- halklarin ya da din kardesligi - mustafa elveren
- hapishane mektuplar 2 - adil okay
- hapishane mektuplari - adil okay
- hasan gülbahar dan mektup - adil okay
- hasan mantici - adil okay
- hasta tutsaklar - adil okay
- hatay sorunu - sevra kurtulus
- hayaldi gercek oldu - mustafa elveren
- haydutluk - hasan bildirici
- haziran direnisi - adil okay
- hdp ile ak parti - serra güneyli
- hdp ve linc ordusu - adil okay
- hdp ve selahattin demirtyas -bülent tekin
- her sey para icin -bülent tekin
- herkesi iceriye mi atacaksiniz - turgut kocak
- HIRSIZ VE POLİS - Bülent Tekin
- hirsiz ve yalanci - bülent tekin
- hizli siyaset teknikleri / bülent tekin
- hortlaklar - m sehmus güzel
- hukuk
- hukuksuzluk iddianame ve savunma - mustafa elveren
- hukukun olmadigi yerde - mustafa elveren
- hypatia - bülent tekin
- ic savas politikalari - bülent tekin
- icimde kuslar göcüyor - murat altunöz
- icimizdeki niyet - bülent tekin
- icisleri bakani istifa etmedilir - bülent tekin
- icraatlarda terörizm fantazileri - bülent tekin
- ifade özgürlügü ve yargi - ismail besikci
- ifade vermek - adil okay
- iki mustafa - mustafa elveren
- iktidarin kürt yazarlari - hasan bildirici
- ileri demokrasi aldatmacasi - mustafa elveren
- ilgili makama - bülent tekin
- iman gücüyle siyaset - abdulkadir ulumaskan
- inan - faiz cebiroglu
- inanarak mücadele etmek - bülent tekin
- insallah kazanirsiniz - bülent tekin
- insan birazda düsündügüdür - bülent tekin
- İnsan Nasıl İnsan Olur - ismail besikci
- insanciklar karincalar krallar - bulent tekin
- insanliga mukavemet
- internet - mustafa elveren
- intikam sözcügü - faiz cebiroglu
- ipotek krizi - fikret baskaya
- iran - nadir nadi celik
- irkci sovlar - abdulkadir ulumaskan
- irkcilik-prof.dr.m.sehmus güzel
- irklar ve inanclar - mustafa elveren
- isid nedir - faiz cebiroglu
- isid veya öso - adil okay
- isimiz gücümüz - bülent tekin
- islam
- islam kardesligi - ismail besikci
- israil yine - adil okay
- ittihat ve terakki - bülent tekin
- ittihatcilarin soykirim refleksleri - nadir nadi celik
- iyiler ve kötüler - bülent tekin
- jet fadil - hasan bildirici
- kâbemiz dünyadir - serra güneyli
- kadin eylem daha fazla eylem - fadil ölmez
- kahraman türkler ve kürtler - bülent tekin
- kalkinma bir efsanenin sonu - prof. fikret baskaya
- kandil e telgraf - faiz cebiroglu
- Kapitalizm
- kapitalizm emperyalizm barbarliktir - sevra kurtulus
- kapitalizm: önce para sonra insan - faiz cebiroglu
- kardeslik
- kardeslik ve dostluk üzerine - mustafa elveren
- karsi saldiriya karsi saldiri - canan ates
- kasabalilar - müslüm kabadayi
- kastelli canina kiydi
- katil kerpic - bülent tekin
- Kawa heykeli - bülent tekin
- kayiplar haftasi - adil okay
- kazim icin bir film
- kazim koyuncu
- keklik ve sahin - bülent tekin
- kemal burkay in iddialari - hasan bildirici
- kemal karkajier - adil okay
- kemalist ve anti-kemalistlerin uzlasmasi - abdulkadir ulumaskan
- kemalizm renk degistiriyor - mustafa elveren
- kenan evren'e mektup - ali emin ileri
- kent - m sehmus guzel
- kic devlet - adil okay
- kiniyorum - bülent tekin
- kirilgan zamanlar - murat altunöz
- kiskancligin daniskasi - bülent tekin
- kitap - eylemsel yetke
- kitap tanitimi - adil okay
- kitasal bilivarci hareket - canan ates
- kitasal bolivarci hareket in manifestosu
- kitasal bolivarci hareket kurulus kongresi
- kizilay da bir hayalet dolasiyor - sibel özbudun
- kobane rojeva - adil okay
- kolombiya da toplu mezar - canan ates
- kongreler sürecinde Egitim Sen
- Kosova bagimsizlgi - Ali Emin ileri
- kromsanin zehirli varilleri - adil okay
- kurd1 - abdulkadir ulumaskan
- kurnaz adam piyasada - bülent tekin
- Kutlu olsun - bülent tekin
- Kültür Düsmanligi - Yener Orkunoglu
- kültürel yabancilasma - faiz cebiroglu
- kürd kimligi - faiz cebiroglu
- kürd ordularinin basarisi - hasan bildirici
- kürt acilimi - turgut kocak
- kürt devleti - faiz cebiroglu
- kürt dili ve edebiyati - ismail besikci
- kürt edebiyati ve ben - hasan bildirici
- kürt edebiyeti üzerine - ismail besikci
- kürt güvenligi - hasan bildirici
- kürt sorunu degil - hasan bildirici
- kürt ve türk sorunu - yener orkunoglu
- kürtaj hakkinda - adil okay
- Kürtler Aleviler ve Raporlar- ismail besikci
- laiklik milli birlik - ismail besikci
- Laiklik elden gidiyor mu - fikret baskaya
- latife tekin'e yanitlar - bülent tekin
- Lazlar da ayni oyuncaktan istiyor - nadir celik
- lenin - yener orkunoglu
- lenin 3.bölüm
- lenin 4.bölüm
- lenin 5.bölüm
- lenin 6.bölüm
- lenin 7.bölüm - yener orkunoglu
- liberal kontrgerilla - bülent tekin
- liberal teorilerin cöküsü - yener orkunoglu
- liberalizm ve demokrasi
- liberalizmin hegel düsmanligi - yener orkunoglu
- Liberalizmin muhafazakarlik ile evliligi - yener orkunoglu
- liberalizmin yükselisi - yener orkunoglu
- linc ve baris - adil okay
- makale - faiz cebiroglu
- makale - fikret baskaya
- makale - ismail besikci
- mamak mektuplari - adil okay
- marks'i asanlar - faiz cebiroglu
- marks'in önemi - yener orkunoglu
- marksi asanlar - faiz cebiroglu
- mayis 1968 in getirdikleri I - m sehmus güzel
- mayis 1968 in getirdikleri II - m sehmus güzel
- mayis 1968 in getirdikleri III - m sehmus güzel
- mazlum dogan - mustafa elveren
- mazlum dogan i övmekten ceza almak - mustafa elveren
- mazlum dogan icin ne yaptin - mustafa elveren
- mazlum dogan in kabrine - mustafa elveren
- mazlumlarin diyari yasaklanamaz - mustafa elveren
- mecburuz - hasan bildirici
- medaya baskısı - faiz cebiroglu
- medlerin dönüsü - hasan bildirici
- mehmet metiner in 10 yil marsi - mustafa elveren
- memleketin silivri manzaralari - bülent tekin
- merhaba dostlar - sevra kurtulus
- merkel sarkozy'yi sevmiyor - m.sehmus güzel
- mert dayanir - turgut kocak
- metin can ve hasan kaya anisina - mustafa elveren
- metin can ve hasan kaya nin anisina mustafa elveren
- midesel egitim - müslüm kabadayi
- mihrac ural a ne oldu? sevra kurtulus
- mihrac ural muammasi - sevra kurtulus
- mihrac ural yanitladi - bülent tekin
- milli birlik ve kardeslik destani - bülent tekin
- milli irade - bülent tekin
- minareler süngü mü - bülent tekin
- minna - faiz cebiroglu
- mit in cinayet aciklamasi - hasan bildirici
- modern köleler - bülent tekin
- morglar yine doldu - hasan bildirici
- muhammed ataturk erdogan uclusu - mustafa elveren
- muhterem insanlar - bulent tekin
- munzur festivali - mustafa elveren
- musa agacik - mustafa elveren
- musa agacik 2 - mustafa elveren
- musluman aleviler -mustafa elveren
- mustafa balbay - adil okay
- mustafa balbay hakkinda - adil okay
- mustafa önal - müslüm kabadayi
- muzaffer tansu dan mektup - adil okay
- mücüzevi özlemler - bülent tekin
- müslüm kabadayi dan acik mektup
- narrativ - faiz cebiroglu
- Nazim Hikmet'ten Kamuran Bedirxa'na Mektup
- nefret söylemi- adil okay
- nelson mandela - adil okay
- nereden nereye - hasan bildirici
- newroz - faiz cebiroglu
- newroz kutlu olsun - faiz cebiroglu
- newroz mektubu - faiz cebiroglu
- newrozdaki mesajlarin algilanmasi - abdulkadir ulumaskan
- newrozlasan mazlum - mustafa elveren
- newrozlasan mazlum dogan - mustafa elveren
- noel yemekleri - faiz cebiroglu
- NTV de yazi isleri - bülent tekin
- nükleer cöplük olmayin - adil okay
- olümün 2. yildinömü ali yüce - müslüm kabadayi
- on kisilik imza - bülent tekin
- operasyon isleri - bülent tekin
- ortak aciklama
- osman turanli nin celiskisi - mustafa elveren
- osmanlica - adil okay
- osmanlica nedir - faiz cebiroglu
- oyunlar - bulent tekin
- ozgur gundem - hasan bildirici
- ozgur ve lorin bebek - adil okay
- ozgürlük - bülent tekin
- Oztin Akguc'un miliyetcilik tanimi - demir bilgin
- Öcalan - Türk’e saldırı tesadüf değildir
- öcalan erdogan'a cözüm cagrisi yapti
- öcalan: imrali diyarbakir cezaevi'ne dönüstü
- ögrenirken ögretenler - müslüm kabadayi
- öldürmenin itibari - bülent tekin
- ölmek ve öldürmek - mustafa elveren
- ölü bedenimiz - adil okay
- ölüm adasi - bülent tekin
- ölümün 1. yildönümünde ali yüce
- ölümün ardindan dersim de olmak - mustafa elveren
- ömrün cetelesi - adil okay
- önce insan ol - adil okay
- önce insan olmak gerekir - mustafa elveren
- özel ordu mu - bülent tekin
- özgür basin - bülent tekin
- özledigimiz erudi insandir - faiz cebiroglu
- pamuk iplikler - bülent tekin
- patlama - bülent tekin
- payanda ya da takla - bülent tekin
- pedafoli ve fasizm - adil okay
- pedagoji
- pedagojik metodlar - faiz cebiroglu
- piponya - bülent tekin
- pkk nin adalet ve hukuk anlayisi - hasan bildirici
- pkk ve bdp nin erdoga beklentisi -hasan bildirici
- polat alemdar demokrasisi - bülent tekin
- postalcilar - mustafa elveren
- postmodernizm ve osman sahin - adil okay
- postmodernizmin fikir babasi - yener orkunoglu
- Raif Dikçe'de gitti! - Faiz Cebiroglu
- rejimin niteligini tartisabilmek - fikret baskaya
- resmi ideoloji - ismail besikci
- resmi ideoloji - mustafa elveren
- roboski - adil okay
- rojawa dan sesleniyoruz - sevra kurtulus
- rolatindeyiz - hasan bildirici
- ruh halimizin tedirginligi - mustafa elveren
- Ruhi Su: Bir Komünist Ozan - Faiz Cebiroglu
- ruyalarim - bulent tekin
- saatleri bir ömür ileriye aldilar - adil okay
- sagir ölüm - halil ibrahim özcan
- sair adnan yücel - adil okay
- sair kapilari - adil okay
- saka gibi bir sey - bülent tekin
- sallanan parmaklar- bülent tekin
- salyangoz davasi - adil okay
- samimiyet testi - bülent tekin
- sanal alem - adil okay
- sanal sevgililerim - bülent tekin
- sanat - adil okay
- savas ahlakinda örselenmeler - bülent tekin
- savasta tecavuze ugrayan - adil okay
- secimler ve hainler - serra guneyli
- sehid kavrami - demir bilgin
- sempatik fasistler - bülent tekin
- seni oldugum gün- bulent tekin
- serafli sampiyonlar - bülent tekin
- serdar yesilyurt - bülent tekin
- sermaye birikimi ve özgürlükler - ismail besikci
- serpil odabasi'ndan yeni calismalar
- sessiz devrim demogojisi - mustafa elveren
- sevda kusun kanadinda - bulent tekin
- Sevgi ve Aşk Üzerine - Adil Okay
- sevgililer gününde aski tanimlamak - faiz cebiroglu
- sevmeme sucu - abdulkadir ulumaskan
- seytani saldirilar - faiz cebiroglu
- siddet - faiz cebiroglu
- siir - mahmud dervis
- siir üzerine - faiz cebiroglu
- sil bastan - bülent tekin
- simdi ne olacak - turgut kocak
- sinemardin - bülent tekin
- sinif kimlik ve dil - adil okay
- sinirlari zorlamak - bülent tekin
- sira akp de - turgut kocak
- sise cam iscileri - adil okay
- sistem - mustafa elveren
- Sitki Öner - Müslüm Kabadayi
- sivas katliami - müslüm kabaday
- siyasi haklar taninmadan - ismail besikci
- siz hic mülteci oldunuz mu - adil okay
- sokaklar - hasan bildirici
- sol dersim ve alevi örgütleri - mustafa elveren
- sol ici siddet - ali emin ileri
- sol liberalizm ve ulusal solculuk
- soma - muslum kabadayi
- soma devlet patron - adil okay
- somali den ingiltereye - adil okay
- son dakika haberi - faiz cebiroglu
- son ürece iliskin - murat altunöz
- son yagmur - murat altunöz
- sorgulanan tahliyeler - bülent tekin
- sorumlu amerikadir - turgut kocak
- sovenizmin bombalari - abdulkadir ulumaskan
- suriye de bahar olacak mi - bülent tekin
- suriye de kadin - demir bilgin
- suriye secimleri - faiz cebiroglu
- suya sabuna - adil okay
- sürgündasim sivan - adil okay
- sürgünlerde - mustafa elveren
- sürüler dünyasinda insan - demir bilgin
- tahir elci - bulent tekin
- Taksim Direnişi - mustafa elveren
- takunycilar ile posyalcilar - mustafa elveren
- tanriya degil - mustafa elveren
- tarihi mektup - fadil ölmez
- tarihte provokasyonlar - mustafa elveren
- tayyip ve gap - abdulkadir ulumaskan
- tc nin cumhurbaskanligi - serra güneyli
- te goti ci goti - bülent tekin
- tek tanrili dinler - mustafa elveren
- tek tip elbise - bülent tekin
- tek yol diyalogdur - abdullah öcalan
- Temel Demirer e selam - adil okay
- temel demirer le dayanisma - adil okay
- terbiye - bülent tekin
- terörle depresen deprem - bülent tekin
- Teyze amca savas basladi - adil okay
- tilkiler savasi - bülent tekin
- tini rakisiyla büyüdük 2 - gaiz cebiroglu
- tini rakisiyla büyüdük ve yürüdük - faiz cebiroglu
- tokatla gelen özgürlük - bülent tekin
- toplumdaki celiskiler - r.yürükoglu
- toplumsal kurtulus notlari - faiz cebiroglu
- tövbekârlik ve itirafcilik - demir bilgin
- trafik cezasi - bülent tekin
- tunceli savciligi - mustafa elveren
- turkiye kurdistan - bulent tekin
- tüfek icat oldu - bülent tekin
- tüm anti emperyalist gücler - abdullah öcalan
- türban - fadil ölmez
- türban - m.sehmus güzel
- türban sorunu - yener orkunoglu
- türk egitim sistemi - mustafa elveren
- türk hanceri - hasan bildirici
- türk islam paketi - serra güneyli
- türk kökenli kelaynaklar - mustafa elveren
- türk modernlesmesinde iktidar kavgasi - yener orkunoglu
- türk yargi sistemi - mustafa elveren
- Türkiye - Suriye yazarlari arasindaki iliskiler
- türkiye de siyaset - mustafa elveren
- türkiye soluna soldan bakmak - fikret baskaya
- Türkiye’de 12 Eylül Filmi Yapılamamıştır - Murat Altunöz
- türkler icin yeni anayasa - hasan bildirici
- ucu birden gitti - temel demirer
- ucube insanlik - bülent tekin
- uludere den agrimisken - adil okay
- unesco - demir bilgin
- usta er den - bülent tekin
- utancin fiyaskosu - bülent tekin
- utangac kapitalizm - adil okay
- uzun yürüyüslerin yönü - müslüm kabadayi
- Üç ayda üç can - faiz cebiroglu
- üfürükten teyyare - bülent tekin
- ülkemiz ates ve kan gölü olmadan - mustafa elveren
- ütopya toplantilari - yenerorkunoglu
- vahsilige wikileaks ayari - bülent tekin
- vatan millet diyarbekir - bülent tekin
- vicdani tahliyeler - bülent tekin
- yagma savasi - faiz cebiroglu
- yakindogu nun imhasi - ismail besikci
- yalan cemberi - yener orkunoglu
- yalanci peygamber - bülent tekin
- yalanci yazar - bülent tekin
- yalanlar - bulent tekin
- yalcin usta - m sehmus güzel
- yargitay muhtira - abdulkadir ulumaskan
- yasaklanan kimligi savunmak - mustafa elveren
- yasama bakisim - bülent tekin
- yavuz un torunlari - mustafa elveren
- yaz izlenimleri - adil okay
- yazar aziz tunc - mustafa elveren
- yazboz - bülent tekin
- yazgimiz demokrasi - bülent tekin
- yazi hirsizlari - faiz cebiroglu
- yazismalar - faiz cebiroglu
- yeni chp - mustafa elveren
- yeni yil - müslüm kabadayi
- yeniden trafik cezasi - bülent tekin
- yerel secim - adil okay
- yesil ergenekon - bülent tekin
- yesil ordu - bülent tekin
- yeter artik - hasan bildirici
- yilmaz güney ve aydin - m.sehmus güzel
- yine israil dsevleti yine terör - adil okay
- yirmialti yildir türkce konusmuyor
- ysk ve akp - bülent tekin
- yuksekler - bulent tekin
- yuzlesme - bulent tekin
- yükselis ve düsüs mu - serra güneyli
- yürüyüs devam ediyor - faiz cebiroglu
- zalimler ve mazlumlar - bülent tekin
- zamani vardi artik - m sehmus guzel
- zar tutmak - bülent tekin
- zenginlerin dünyasi - fikret baskaya
- zigzaglar - bülent tekin
- zindanda acan cicekler -adil okay
- zor zamanlardi - adil okay
- zorbaligin böylesi - turgut kocak
- إلـى أمّــي
- غزّة ليلا - Gazze Geceleri
- ناظم حكمت NÂZIM HİKMET - macid ebu gosh










