26 Ağustos 2010 Perşembe

DERSİM’İZDEN ÇAKTIK!


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Referandum nedeniyle yapılan mitinglerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında soy sop, Dersimli olup olmamak ve Dersim’de katliamı kim yaptı ile ilgili diyaloglar oldu. Biz de Dersim’le ilgili birkaç söz söyleyelim dedik.

İki yıl civarında süren Dersim katliamı (1937-1938) Türk tarih sayfalarına-bırakın bir isyan olarak görülmeyi-bir adi vaka olarak dahi girmemiştir. Biz bu suskunluğu Kürt sorunuyla ilişkilendiriyoruz. Olayı neden ve sonuçlarıyla, tüm ayrıntılarıyla yazmak tarihçilerin işi olmalıdır. Dersim katliamını ufak tefek olayların zinciri şeklinde sunmanın tarihçilikle ve insanlıkla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur diyorum. Olayı görmezlikten gelenlere ya da yok sayanlara sırf Kürt ve Alevi oldukları için Dersimlilerin katledilmesinin doğru olup olmadığını sormak istiyorum. Çünkü bu ülkede hâlâ Dersim’de yapılanları önerenler var.

12 Mart darbecilerinden General Muhsin Batur’un yazdıklarına (Anılar ve Görüşler) sizi götürmek istiyorum: “Günlerden bir gün alayımıza emir geldi… Tren yolu ile Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz kırk kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında, pek ilkel ve zor şartlar altında gerçekleşti. Elazığ’ın biraz uzağında Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bir bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.” Darbeci generalin bile anlatamadığı olaylar ne olabilirdi? Bunlar, utanılacak ve zulüm dolu olaylar olmalı(ydı).

Devletin olay öncesi Dersim’e bakış açısı da oldukça ilginçtir. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in yazdığı rapordan yapacağımız bu alıntılar yapılacaklar hakkında bize fikir vermektedir: “Dersim, cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır.(…)Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir.” Dersimi, Alevi Kürtleri vahşi yaratık olarak gören rapor onları insandan dahi saymamıştır.

Necip Fazıl Kısakürek’in Dersim katliamıyla ilgili yazdıklarına gidelim: “En aşağı 50.000 Müslüman’ın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyla bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve manasıyla tespit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez.”(…) “Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber, kurşunlanıyor.”(…) “Bu arada, Hozat’ın Zımbık köyünde Şekspir’in (William Shakspeare) hayaline bile taş çıkartacak bir vaka cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyla doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu aletle (süngü) öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında biri, doğurmak üzere gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, barsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamakta devam eden çocuğu alıyorlar, emzirip büyütüyorlar ve ona ‘Besi’ adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ o yarayı topuğunda taşımaktadır.”(…) “Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.”(…) “Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğunun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz.” Kürtlük ve Alevilikle hiçbir bağlantısı olmayan bu dindar yazarın tespitleri böyleydi.

Ve bahtsız insanların kendi kadim topraklarında uğradıkları zulmün en ağıra gideni ne ölüm, ne tedip, ne de tenkildi. Onlara kesilen cezanın- esasında-bir değeri yoktu. Onlar o günlerde canlarını vermeye hazırdılar. Ve zulme inat o bedbaht insanların çocukları bugün yine Dersim’de yaşıyorlar. Ve biz İnsanlık Tarihi dersim’izden ne zaman geçeceğiz?

LİBERALİZMİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ‏




Klasik liberal düşünce, aklı değil inancı temel alan ortaçağ toplumuna eleştirel yaklaşan, dolayısıyla o dönemde nispeten devrimci karakteri olan bir düşünce olarak görülebilir. Bugünün liberal ve neo-düşünürleri ise bırakın devrimci olmayı, demokrat bile olamayan modern muhafazakarlardır. Klasik liberal görüşlerden uzaklaşmışlardır. Dolayısıyla çağımızın liberalleri, eleştirel düşünceyi terk ederek, sermaye düzenini savunan epigonlardır. Devleti, sermayeyi, serbest piyasa ekonomisini, parlamenter demokrasiyi kutsayarak, eleştirel düşüncenin önünü kesen tutuculardır.

Marx, liberalizmin ufkunu aşarak, kapitalizmi en kapsamlı şekilde analiz eden ender düşünürlerden biridir. O, bir tarafta kapitalist sistemin önemli ekonomik yasalarını ortaya koymaya çalışırken, diğer tarafta, Adam Smith ve David Ricardo gibi düşünürlerin yöntemsel hatalarını ve ekonomik alandaki yanlışlarını sergiledi.

Bugün serbest piyasa ekonomisi olarak şekillenen kapitalizmi en geniş ve en tutarlı bir biçimde analiz eden Marx oldu. Ama Marx’ın dışında kapitalizmi eleştirenler de oldu. 20. Yüzyılda kapitalist sistemi analiz etmeye girişen düşünürlerden biri Karl Polanyi idi. Karl Polanyi 1944 yılında yayınlanan ‘Büyük Dönüşüm’ adlı eserinde serbest pazar ekonomisinin oluşumunu ve bu oluşumun doğurduğu sonuçları sergiler. Liberalizmin yükselişini ve düşüşünü inceler. Polayni, burjuva toplumunu diğer toplumlardan ayıran önemli bir özelliği tasvir eder.

Kitaptaki görüşünün en kısa özeti şöyle formüle edilebilir.

Kitabın önemli tezlerinden biri şudur: Kapitalizmden önceki toplum biçimleri, toplumsal örgütlenişlerine göre üç temel ilkeye dayanmaktadır. 1. Karşılıklı bağımlılık; 2. Artık ürünün dağıtımı; 3. Ev-ekonomisi. Feodalizm de dahil olmak üzere, kapitalist toplum öncesi tüm toplum biçimlerinde ya bu ilkelerden biri yada bu ilkelerin sentezi geçerli olmuştur. Bu üç ilkenin ortak özelliği, ekonomik faaliyetin toplumun bir uzantısı olması, esas itibariyle ihtiyaçlar için üretimin daha önceki topluların temelini teşkil etmesidir. Ekonomi-toplumsal alan ilişkisinde toplumsal alan egemendir, ekonomi toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Bir başka deyişle, kapitalizm öncesi toplumlarda ekonomik alan, toplumsal alana tabidir.

Polayni’ye göre kapitalizm ile birlikte, her şey değişmeye başlamıştır. Kapitalizm, ekonomi-toplum ilişkisini tersine çevirir. Polayni’ye göre, burjuva toplumunu diğer toplumlardan ayıran en önemli özellik, ekonomik alanın, toplumsal alandan ayrılıp otonom ve bağımsız duruma gelmesidir. Ekonomik alan sadece bağımsız olmakla kalmıyor, toplumun diğer alanlarını kendine tabi etmeye çalışır. Yani ekonomideki kar ve rekabet mantığını, sosyal, politik, kültürel, eğitim, sanat vb. gibi alanlara taşımaya çalışır.

Ona göre kapitalizm öncesi toplumlarda, ekonomik alan, politik ve toplumsal alandan henüz ayrılmamıştı; bireylerin ekonomik faaliyeti, toplumsal alana entegre edilmiş bir faaliyetti. Dolayısıyla ekonomik alan, henüz politik ve toplumsal alanlardan ayrılmamıştı.

Oysa kapitalizmin gelişimi sonucu, ekonomik alan, politik ve toplumsal alandan bağımsızlaşır. Yani kapitalizm, ekonomik alan ile toplumsal-kültürel alan arasındaki ilişkiyi tersine çevirir. Toplumsal faaliyetten ayrılıp, bağımsız bir alan haline gelen ekonomi, tüm diğer alanları süreç içinde kendi uzantısı haline getirir. Ekonominin, toplum karşısında bağımsızlaşması, giderek toplumun temellerini sarsmaya başlar.

Polanyi, Aristotales’in görüşlerini inceler. Ona göre Aristotales ev-ekonomisi ile pazar ekonomisi arasında ayrım yapmıştır. Ev-ekonomisi, ihtiyaca göre üretim yapan, yani kullanım değeri yaratan alandır. Pazar için üretimin kazanç ve kar elde etmeye yönelik olduğunu görmesi, Aristotales’in dehasını gösteren bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Ev-ekonomisi ihtiyaçların karşılanmasına yönelik iken, pazar ekonomisi kazanç ve kar elde etmeye yöneliktir. Ev-ekonomisinin yarattığı artı-ürünlerin satışa çıkarılması, pazar ekonomisinin temelini yaratmıştır. Aristotales’e göre ev-ekonomisinin devamı ve uzantısı olduğu ve ev-ekonomisini temellerini sarsmadığı müddetçe pazar ekonomisinin zararı yoktur. Tam bu noktada Aristotales çeşitli eleştirilere uğramıştır. Ona yönelik eleştirilerden biri şudur: Aristotales, kar için üretimin yeni bir uygarlığın başlangıcı olduğunu görememiştir.

Kapitalist uygarlığa karşı eleştirel bakan Polanyi, liberal düşünürlere karşı da eleştiri oklarını yöneltir. Hangi eleştirileri yöneltmiştir? Bunu başka bir yazıda ele alalım.

EVET-HAYIR OYUNUNDAKİ SOY-BOY ŞAKASI



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


Takunyacılar ile postalcıların iktidar kavgası her gün daha çok su yüzüne çıkmaktadır. Sistem içinde bir gurup tarafından CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ı başarılı bir operasyonla istifa ettirdikten sonra yerine AKParti Hükümeti’ne karşı Alevi bir lider çıkarılmasını planladıkları anlaşılmaktadır. Ancak, bu lider Sayın Kemal Kılıçdaroğlu gibi hem Alevi, hem Kürt ve üstelik Dersimli biri olunca plan da bazı zorlamalarla yeniden şekillenmeye başlandı.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği mevcut iktidara karşı bulunmaz bir nimetti. Ancak, işin Kürtlük ve Dersimlilik tarafı planı bozuyordu. Durum böyle olunca, planı hazırlayanlar tarafından bu defa Sayın Kılıçdaroğlu’nun Kürt kimliğinin yerine Seyyid (Arap) kimliğini uydurdular. Diğer taraftan Dersimlilik kimliğini de bazı yalan-yanlış bilgilerle Kırşehirli bir Türk olarak gösterip, anından yok ettiler. Bir insan aynı anda hem Türk hem de Arap olamayacağına göre, bu uyduruk kimliği hiç bir kimsenin benimseyeceğini sanmıyorum.

Tüm bu uydurma kimliklere rağmen, madalyonun öteki yüzü çok farklı olduğu görülmektedir.

12 Eylül günü yapılacak olan EVET-HAYIR Referandum oyununun kampanyasında başta Başbakan olmak üzere SOY-BOY şakası yapılmaya başlandı bile. Her ne kadar Kemal Kılıçdaroğlu kimliğini gizlemeye çalışsa da 87 yıllık Devlet partisi olan CHP’nin başına Dersimli Kürt-Alevi birinin geçmesi hemen etkilerini göstermeye başladı. Sayın Kılıçdaroğlu’na hitaben meydanlarda “Sen Kürt müsün Türk müsün? Neden Dersimli olduğunu inkar ediyorsun?” gibi soy-sop soruları sormaya başlandı.

Soy deyince benim aklıma hep Ermeniler geliyor. Çünkü, bu ülkede en çok saldırıya uğrayan kimliktir. Daha iki yıl önce Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün “Ermenilerden özür dilerim” kampanyasına destek verdiği için dönemin CHP İzmir milletvekili Canan Arıtman tarafından Gül’ün annesinin Ermeni olduğu ileri sürmüştü. Bu bayan hala CHP milletvekilidir ve o günden bu güne kadar CHP.liler hiçbiri tepki göstermedi. Sayın Kılıçdaroğlu da bunlara dahildir.

Bu defa AKPartili Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek de hemşehrimiz Sayın Kemal Kılıçdaroğlu için aynı iddiada bulunuyor. Sayın Kılıçdaroğlunun “Bu çağda insanların soyunu-sopunu sorgulamak çok ayıp buluyorum. İnsanları soyuna, rengine göre değerlendirmek ancak faşist zihniyetlerin işidir.” Şeklindeki çok mantıklı yanıtıyla kamuoyunda takdir kazanmıştır. Peki, AKParti yetkililerinin İ. Melih Gökçek’e karşı her hangi bir tepkisi oldu mu? Şu ana kadar ben duymadım.

Halbuki günümüzde insanlar soy, renk, inanç, cins gibi ayrımcı kavramlarla değerlendirilmemeli ve bu kavramlar artık tarihe gömülmelidir. Evrensel İnsan Hakları gereğince “insan haklarıyla insandır.”

Şimdi; vatan-millet-bayrak-din-iman-ezan... gibi kavramları kullanıp, halkları birbirine boğazlatmaya çalışanların arkasındaki zihniyeti artık daha yakından görebiliyorum.
Postalcı filler ile takunyacı develerin EVET-HAYIR oyunuyla üzerimizde tepinmelerini şimdi daha iyi görüyor ve bunların altında nasıl ezildiğimizi artık anlıyorum.

“Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz” haykırmasının ne kadar yerinde ve haklı bir slogan olduğunu bu gün daha iyi anlıyorum.

Bu slogandan dolayı e-posta adreslerime çok sayıda hakaret ve tehdit mesajlarının gönderilmesinin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum.

Bu EVET-HAYIR oyunundan dolayı Ermeni kimliğine yapılan her türlü saldırıyı kınıyor, Sevgili Hrant Dink’i saygıyla anıyor, Hrant’ın gerçek bir Ermeni demokrat olduğunu bu gün daha iyi anlıyor ve özlüyorum.

Araştırmacı-Yazar Erdoğan Aydın bu EVET-HAYIR Oyununun neden boykot edilmesi gerektiğini şöyle özetlemektedir; "Yalan dünyası üzerine kurulu bir demokrasi oyunu oynanıyor... pakete de 12 Eylül anayasasına da, yani sıtmaya da ölüme de hayır demek,.. Boykot demek ise bu iki seçenekli ve her iki durumda da Özel Harpli, % 10 barajlı, telekulaklı, yeni-liberal soygunlu rejimin yeniden üretimini sağlayan oyuna itiraz etmektir… Boykot, barajı indirmek mümkünken, Kürt halkına nefes aldıracak, işçilere İLO standartları sağlayacak, Alevilerle ilgili AİHM kararlarını uygulayacak, yoksulları rahatlatacak düzenlemeler mümkünken, özetle demokrasisi mümkünken bunları yapmayanlara kuyruğunuz olmayacağız demek iradesidir..."

Bu değerlendirmeyi göz önüne aldığımızda; BDP’nin EVET-HAYIR oyununa karşı başlattığı BOYKOT kampanyası her gün daha çok önem kazanmaktadır. İki ucu pis bir değnek gibi olan bu EVET-HAYIR oyununda BDP’in BOYKOT kararından geri adım atması mümkün değildir. Eğer böyle bir yanlışa sapılırsa bence kendi intiharına zemin hazırlamış olacaktır.

Kürt halkı için çok ağır bedeller ödemiş ve hala ödemeye devam eden Sevgili İsmail Beşikçi’nin BDP için ileri sürdüğü “EVET” denilmesi tespitine saygı duyarım. Hatta değerli Beşikçi’nin bu görüşünün belki bazı maddi temelleri de olabilir. Ancak, AKParti Hükümeti’nin yaptığı sahte açılımları ve TC Devleti’nin geçmişteki uygulamaları konusunda sicilinin ne olduğunu Sevgili Beşikçi benden daha çok iyi bilmektedir. O nedenle Sayın Beşikçi’nin bu değerlendirmesi bence yerinde bir tespit değildir. (Burada Sevgili Sarı Hoca’nın hoş görüsüne sığınıyorum)

Diğer taraftan, bu EVET-HAYIR oyunu halkımızı nasıl bir ruh haline soktuğunu şu sözlerden daha iyi anlıyorum; “Bu nasıl bişeydir ki, daha düne kadar tanıdığın, selam verdiğin, insana ve toplumsal mücadeleye dair bazı şeyleri paylaştıkların birden bire, “EVET diyen hain”, “HAYIR diyen alçak” ve “BOYKOT diyen halk düşmanı” olabiliyor.” (Yılmaz Kızılırmak) Maalesef şu anda halkın önemli bir bölümü bu durumdadır.

Bu ruh halimizden bir an önce kurtulup, demokrasi mücadelemizin başarıya ulaşmasını ve bunun sonucunda katılımcı demokratik bir halk anayasasının bir an önce oluşmasını diliyor ve umuyorum.

-------------------
Web : http://www.gomanweb.com/


19 Ağustos 2010 Perşembe

DENEYİN İSTERSENİZ…


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Kimse heveslenmesin: PKK ne mayına bastırarak ne de askere, polise tuzak kurup öldürmekle Kürt sorununu çözemez. Devlet de her gün daha fazla PKK’li öldürüp bu işin sonunu getiremez. Kimse umutlanmasın, kimse plan kurmasın, salt silah kullanıp adam öldürmekle bir dostluk-kardeşlikten vazgeçtim!-bir arkadaşlık ortamı oluşturamaz, insanları mutlu edemez. Deneyin isterseniz, daha fazla deneyin: Bakın, elinize daha fazla kan, ölüm, mutsuzluk, umutsuzluktan başka geçecek olacak mı? İsterseniz deneyin, tabii ölü sevici değilseniz!..

Deneyin isterseniz: Bin bir çeşit pusu, operasyon; bin çeşit mermi, mayın, roket; binlerce dul-yetim; mezar(lar)a giren-binlerce-çocuk yaşta genç bu ülkeye, Türk’e, Kürt’e, hepimize mutluluk, moral, daha güzel günler getirecek mi? Deneyin bir? Yetmedi herhalde denedikleriniz, öldürün, vurun, kırın, yakın, kör edin, paramparça edin! Yetmedi(yse) sürün, kırın, boşaltın, toplu kırın, toplu gömün! Bakın, ne güzel günler gelecek! Ne büyük zafer kazanacağız! Ne çok mutlu olacağız!

Ya renkler, dinler, diller, ırklar neden çok abartılır? Birinin diğerinden üstünlüğü ne ki? Doğuştan gelen bu özelliklerde insanoğlunun (kişinin) bir belirleyeceği var mıdır? İster doğa, ister Allah yarattı deyin, kimse doğduğu yer, ırk, dil ve renkten sorumlu değil. O halde neden ben senden üstünüm, beyaz siyahtan, erkek kadından, Türk Kürt’ten ya da Kürt Türk’ten? İstediğiniz kadar deneyin, yok edin, kırın, dökün; bir İngiliz’den İngiliz, bir Fransız’dan Fransız ve bir Türk’ten Türk doğacak! Bu insanlar, bu diller bir arada yaşayacak, gülecek, sevinecek! Eğer bir övünç olacaksa bu bir tek’e ait değil, herkese olacaktır.

Bu ülkede çoğu (kimse), doğuştan gelen özelliklerinden dolayı imtiyaz istiyor. Ben Türk’üm! Ben Kürt’üm! Ben Müslüman’ım! Ben Peker’in oğluyum! Ben Çakıcı’nın yeğeniyim! Ben Bucak aşiretindenim! O halde dokunulmazlığım olmalı; herkes benden korksun, tırssın! Bu ihale, şu arazi, şu arsa benim! Ben milliyetçiyim, o halde her türlü imtiyaz benim olmalı! Bunlar bu tür doğuştan gelen özelliklerden dolayıdır; yani filanca kabadayının oğluyum, yani ben Yeşil’in oğluyum, Mardin’den falanca egemen (zorba) ailenin çocuğuyum! Ben filanca milletvekilin, bakanın yakınıyım!

Tüm bu doğuştan gelen özellikler bizlere imtiyaz (farklılık) sağlamamalıdır. İmtiyazı ancak bir insan olarak düşünsel veya maddi üretime katkın oluyorsa bekleyebilirsin. İnsanlık için önemli bir düşünce veya teori üretebilmişsen eğer. Büyük bir keşif yapmışsan belki! Uçağı, interneti, bilgisayarı bulmuşsan. İyi bir buğday tohumu elde etmişsen! İdeal bir yönetim biçimini bulmuşsan! İşte bu iki farklılık [ düşünsel (teorisel) ve maddi üretim] sana farklı bir beklenti verebilir.

Deneyin isterseniz, bir hışımla saldırın birbirinize, yok edin insanlıktan arda kalanları. Bakın kazancınız ne (çok) olacak? JİTEM; Ergenekon, kontrgerilla artıklarıyla ya da PKK’nin kanlı stratejisiyle nasıl bir gelecek bizi bekleyecek! Deneyin, bin defa, on bin defa, milyon defa deneyin isterseniz. Dökülen kandan ve masum, kimsesiz, baldırıçıplak insanların ölümünden başka ne kazanacağız? Bütün beklentimiz buysa, istemiyorum!

KEMAL KARKAJiER’LE GÖRüŞMEDEN ÇIKARDIĞIM SONUÇLAR



Adil Okay
adilokay@hotmail.fr


“Mersin cezaevi müdürü Kemal Karkajier’den öğrendiklerimiz arasında yeni uygulamalar da var. Örneğin cezaevinde elektrik parasını tutsaklar ödüyor. Parası olmayan çatal, kaşık, masa, sandalye alamıyor. Dışarıdan defter, ajanda, kalem, silgi gönderilmesi, alınması yasak. Tutuklulara ‘kantinde satılan eşyaları dışarıdan almak, yakınların getirmesi yasak mevzuat böyle deniliyor.’ Parası olmayan kâğıt, kalem, v.s. alamıyor. Bu psikolojik eziyettir ve cezaevlerinde özelleştirmelerin ilk adımlarıdır.”

MERSiN CEZAEVi MüDüRü KEMAL KARKAJiER’LE GÖRüŞMEDEN ÇIKARDIĞIM SONUÇLAR...

Mersin cezaevinde yatan 25 kadar tutuklu yakını, tutsaklara kötü−keyfi muamele yapıldığına dair İHD’ye başvurdu. Başvuruyu değerlendiren İHD yönetimi Mersin cezaevinde hak ihlallerinin yaşandığı kanaatine vardı ve cezaevi müdürü Kemal Karkajier’den randevu aldı.

12 Ağustos 2010’da saat ikide Mersin İnsan Hakları Savunucuları heyet olarak görüşmeye gitti. Heyette yer alanlar:

Adil Okay (Yazar, cezaevi komisyonu başkanı). Ali Tanrıverdi (Mersin İHD başkanı), Çiğdem Altuntaş (İHD yönetim kurulu üyesi), Eyüp Sabri (Avukat, İHD yönetim kurulu üyesi), Ömer Ayaz (Avukat, İHD Merkez yürütme kurulu üyesi), Özen Kurtuluş (Avukat, İnsan hakları aktivisti)

Mersin cezaevi müdürü Kemal Karkajier’den öğrendiklerimiz arasında yeni (veya benim yeni öğrendiğim) uygulamalar da var. Örneğin cezaevinde elektrik parasını tutsaklar ödüyor. Parası olmayan çatal, kaşık, masa, sandalye alamıyor. Dışarıdan defter, ajanda, kalem, silgi v.s. gönderilmesi yasak. Tutuklulara ‘kantinde satılan eşyaları dışarıdan almak, yakınların getirmesi yasak deniliyor.’ Bu cezaevlerinde özelleştirmelerin ilk adımlarıdır.

(Bir kaç ay önce Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in talimatıyla kızım Öykü’nün mapus amca ve teyzelerine yolladığı balonlar da ‘hukuğu gevşetir’ denilerek yasaklandı. Keza birkaç tutsağın isteği üzerine yolladığımız ajanda, defter, kalem ve silgi sahiplerine verilmedi. Kızım Öykü’nün balonları gibi− emanete kaldırıldığı, tahliye olunca sahibine verileceği söylendi.)

Keyfi uygulamalara bir başka örnek: Sincan−Ankara cezaevinde yatan kanser hastası Erol Zavar’a yolladığımız takvimin verilmemesiydi. Erol Zavar’ın çocuklarıyla birlikte çektirdiği fotoğrafı 2 adet duvar takvimi yapmış ve ona sürpriz yapmak için yollamıştık. Ama Zavar’a takvimler verilmedi (balonlar da verilmemişti). Aynı sürprizi Çölyak hastası İsmet Ayaz’a yapmıştık. İsmet Ayaz takvimi aldığını bildirmiş, teşekkür etmişti. Sadece bu örnek bile cezaevlerinde farklı−keyfi uygulamalar olduğunu göstermektedir. Bir cezaevinde yetkililer mevzuatı tutsaklar lehine yorumlarken, bir diğeri aleyhine yorumlamaktadır. Cezaevlerinde kimi zaman mevzuatta yorum gerektirmeyecek kadar açık bir hak bile keyfi kısıtlanıyor. Gasp ediliyor. En büyük şikayet konularından biri de 2007’de çıkartılan ve mahkumların 10 kişiyle haftada 10 saat sohbet hakkını düzenleyen 45/1 sayılı genelge, personel azlığı v.b. gerekçelerle uygulanmamaktadır.

Aynı şekilde 3’lü protokol gibi insan haklarına aykırı uygulamalara karşı daha merkezi ve yaygın bir mücadele gerekmektedir. 3’lü protokol Sağlık Bakanı Akdağ’ın da imzasını taşıyan bir Nazi uygulamasıdır. Doktorla hasta mahremiyetini engelliyor. Örneğin mesane kanseri Taylan Çintay, muayene sırasına jandarmaların kapıda beklemesi gerektiğini söylemiş, ona 3’lü protokol buna müsaade etmiyor, hepimizin önünde soyunacaksın denmiştir. O da tedaviyi reddetmiştir. Geçen hafta bir doktor “3’lü protokoldan önce benim Hipokrat yeminim gelir” diyerek, mahkumla yalnız kalmayı istemiş ama buna izin verilmemiştir. Tersine doktor hakkında soruşturma açılmıştır. (Okuyucuların burada empati yapması gerekir. Örneğin Prostatın ilk kontrolü, hastanın makatına parmak sokulmak suretiyle yapılır. Bu durumda seyredilmek istemezsiniz değil mi?)

Yine cezaevi yönetiminden bağımsız olan bir ihlal de, tutukluluk süresinin uzunluğudur. Geçtiğimiz günlerde basında Ergenekon sanıklarının birçoğunun hüküm giymeden 500 gündür cezaevinde oldukları, bunun da insan hakkı ihlali sayıldığı yazıldı. Doğruydu. Ama Ergenekon davasının dışında hüküm giymeden 1000 gündür, 2000 gündür cezaevinde olan tutuklular var. Türkiye’nin AİHM’nde sadece bu uzun tutukluluklardan dolayı defalarca mahkum olduğu bilinmektedir. Bu konuda son yazıma göz atılabilir: “Mustafa Balbay, Barış Açıkel, Füsun Erdoğan, Erol Zavar, Naci Güner ve diğerleri. vvv.adilokay.com)

Cezaevleri ülkemizde kanayan bir yaradır. Türkiye’nin tüm cezaevlerinde keyfi uygulamalar vardır. Bir müdürün iyi niyeti, yasaları uygulaması, istatistiklerle ve tanıklarla ortaya konulan Türkiye gerçeğini değiştirmiyor. Bu konuda ÇHD İstanbul şubesinin Farklı zaman ve farklı cezaevlerinde, yaklaşık 200 tutuklu ve hükümlüyle görüşerek hazırladığı Temmuz 2010 raporlarına bakılabilir.

Mersin cezaevi müdürüyle görüşme iki saat sürdü. Heyet olarak bir saat görüşme öngörmüştük. Ancak müdür her sorumuza ve her şikayete ayrıntılı yanıtlar verdi. Zamanım yok gibi bir tavır sergilemedi. Kimi zaman gardiyanları çağırarak bilgi aldı, aktardı. Kimi zaman da isteğimiz üzerine telefonla ayrıntı istedi. Birçok şikayette sorunun kaynağının müdür veya gardiyanlar değil, cezaevleri mevzuatı ve adalet bakanlığı olduğu izlenimine kapıldık.

Sonuçta heyet olarak bu tür ziyaretlerin önemli olduğu saptamasını yaptık. İnsan faktörü de önemli. Örneğin cezaevi yönetiminin yasaları tutukluların lehine mi yoksa aleyhine mi yorumlaması. Mevzuat 1 ay ile 3 ay arası iletişim cezası diyor ve yönetim 3 ay ceza veriyorsa. Burada iyi niyetten söz edilemez. Mersin cezaevi müdürü “vermek zoruna kaldıkları cezaları” alt sınırdan uyguladıklarını anlattı. İzlememiz sürecektir dedik.

Elbette bu bilgilerin sağlamasını yapacağız.

Bir politik tutsağın mektubundan bir alıntıyla bitiriyorum: “İçeri girenler bir süre sonra unutuluyor. Biz dışarıdaki dostlarımız, yoldaşlarımız için bile, giderek, ara sıra bakılan bir duvar fotoğrafı sanılıyoruz. Mektuplar seyrekleşiyor, sonra hiç yazmaz oluyorlar…Oysa mektuplar bizim dış dünyaya açılan penceremizdir. Şikayetlerimize de bir avuç insan dışında kulak kabartan yok…”

---------------
Not: Mersin cezaevi müdürü ile görüşme notları, soru ve yanıtlar için Bkz:

17 Ağustos 2010 Salı

MUSTAFA BALBAY, BARIŞ AÇIKEL, VE DİĞERLERİ…


Adil Okay
adilokay@hotmail.fr

MUSTAFA BALBAY, BARIŞ AÇIKEL, FÜSUN ERDOĞAN, EROL ZAVAR, NACİ GÜNER, VE DİĞERLERİ…

Son günlerde cezaevinde hüküm giymeden 500. gününü dolduran Mustafa Balbay’a ve diğer Ergenekon sanıklarına yapılan haksızlık konuşuluyor. Elbette tutukluluk süresinin bu kadar uzun sürmesi, en başta insan haklarına aykırı. Ve yeniden hatırlatmak gerekiyor ki; bu haksızlık Ergenekon’la başlamadı. Özellikle 12 Eylül faşist darbesinden sonra yüz binlerce insan devletten alacaklı oldu. TC sadece bu nedenle AİHM’de defalarca mahkum oldu. Ve halen bu gün, hüküm giymeden cezaevinde 1000. Gününü dolduran siyasi tutsaklar var. Gönül isterdi ki, Ergenekon sanıklarına yapılan haksızlığı yazan bazı ‘demokrat’ yazarlar, Balbay’dan, Haberal’dan, Tuncay Özkan’dan çok daha fazla mağdur olan sosyalist tutuklular için de üç beş cümle yazsalardı.
Basında çok yer alan bu üç isimden biri Cumhuriyet gazetesi yazarı Gazeteci Mustafa Balbay. Görüşlerimiz bazı konularda kesişir, bazı konularda çelişir. Yıllar önce Hatay Yeşilpınar ‘Dafne Festivali’nde bir panelde birlikte konuşmacı olacaktık. Son anda Balbay’ın işi çıktı gelemedi. Dolayısıyla da tanışamadık. Ben Balbay’ın en fazla bir düşünce ‘suçlusu’ olabileceğini ve cezaevine girmemesi gerektiğini düşünüyorum (düşünmek, fikir üretmek suç değildir.). Bazı insanlar, örneğin Balbay, AKP’ye karşı ordunun darbe yapmasını tercih edebilir. Darbe günlüğü de yazabilir. Bu belgeler Balbay’ın evinde de bulunmuş olabilir. Bazı insanlar için ise sorun AKP değil, sistem sorunudur, kapitalizmdir, kurtuluş ise darbede değil sosyalist (veya demokratik) devrimdedir. Bu düşüncelerin tümü, hem sözlü, hem yazılı olarak paylaşılabilir. Bunlar 21. Yüzyılda düşünce özgürlüğü kapsamında ele alınır.

Tuncay Özkan ise tüccar gazetecidir. Para için kendi ilkelerini çiğnediğini, taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattığını, özel televizyonunu sattığı zaman hep beraber görmüştük. Başkent Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Haberal ise tüccar doktordur. Abdi İpekçi’nin katili Memet Ali Ağca’ya destek olmasıyla tanınır. Sivil faşist çetelerin kalleşçe pusuya düşürdüğü Doktor Necdet Bulut’un tedavisini engelleyerek, ölümüne neden olduğu tarihe yazılmıştır. Haberal adı, sosyalist kamuoyunda nefretle anılır. Onun da aleyhine ‘yasa dışı örgüt şefi’ olduğuna dair deliller olduğu söyleniyor.

Balbay bu insanların yoldaşı mıdır, darbe planlaması ne denli ciddidir, bilemem. Bildiğim, Balbay’ın eline silah almayan bir gazeteci olduğudur. Böyle bir insanın 500 gün, hüküm giymeden özgürlüğü kısıtlanmamalıdır. Bizzat darbe yapıp, cinayet işleyen Kenan Evren ve çetesi serbest gezerken ya da 1990’larda binlerce insanı kaçırıp katleden ‘yargısız infaz amir ve memurları’ serbest gezerken, Balbay tutuklu yargılanmamalıdır. Ancak aynı şeyi Ergenekon davasından yargılanan Veli Küçük veya İbrahim Şahin gibi tescilli faşistler (ve bir grup işkenceci katil) için söyleyemem. Bu insanlar tutuklu yargılanmalı ve işledikleri cinayetlerin hesabını vermelidir. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı veya yaşlılık söz konusu edilemez. Yargılama AKP hükümeti döneminde yapıldığı için, AKP’ye karşı bu katiller− işkenceciler sürüsünü destekleyemeyiz. Hatırlarsanız Şili diktatörü Pinochet, İngiltere’de tutuklandığında hepimiz sevinmiştik. ‘Yazıktır yaşlı adama’, İngiltere ne hakla yargılıyor dememiştik. Keza Lyon Kasabı Nazi Klauss Barbi’de 1990’larda yakalanmış, Fransa’da yargılanmış, ömür boyu hapse mahkum olmuştu. Hiç kimse de zaman aşımı, aradan 4o yıl geçti, yaşlılık falan dememişti. Dolayısıyla Veli Küçük ve İbrahim Şahin’in koğuşuna Mehmet Ağar ve Kenan Evren ve şürekâsı da katılırsa üzülmem. Tersine onların yetim ve öksüz bıraktığı binlerce çocuk –şimdi büyümüşlerdir− gibi ben de sevinirim.

Peki, Ergenekon davasından çok önce Balbay’ın rekorunu kıran, haksızlığa uğrayan politik tutsaklar ne olacak. Birkaç örnek vereyim:
68 kuşağından Naci Güner. Cezaevinde hüküm giymeden, 1000. Gününü doldurdu.
Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü Füsun Erdoğan. Hüküm giymeden 1000. Gününü doldurdu.

İşçi Köylü Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Barış Açıkel yıllardır hapiste.
Odak gazetesi yazı işleri müdürü Erol Zavar. Yıllardır cezaevinde. Kanser hastası. 20. Kez ameliyat oldu. Buna rağmen tahliye edilmiyor.

Bu liste, muhalif Kürt gazeteciler ile birkaç yüzü bulabilir.

O halde, ‘Balbay bırakılmalıdır’ derken, ‘insan hakkı ihlali’ söylemimizde samimi isek, ondan çok önce tutuklanan gazetecilerle düşünce suçluları da serbest bırakılmalıdır demeliyiz.

Zamanında tahliye edilmeyerek ölümlerine neden olunan Kuddusi Okkır, Güler Zere, İsmet Ablak gibi ölmesi beklenen 100 kadar politik tutsağın daha cezaevinde olduğunu da unutmayalım. Daha dün 18 yaşındaki Lösemi hastası Abdullah Akçay cezaevinde tedavi edilemediği için öldü. Sormak gerekiyor: Başı ağrıyan yargısız infaz amirleri ile dişi ağrıyan mafya şeflerini tahliye eden devlet, neden bu insanları tahliye etmez. Ve utanç protokolü saydığım ‘cezaevleri 3’lü protokolü’ neden halen yürürlüktedir. (3’lü protokol için Bkz. ‘Ölmek ya da Onursuzlaşmak.’, Prof. Dr. Ümit Biçer, Adli Tıp uzmanları derneği başkanı, Radikal iki, 8 ağustos 2010.)

Balbay serbest bırakılmalıdır. Evet. Ve Balbay gibi cezaevlerinde 500. ve 1000. Gününü dolduran gazeteciler, yazarlar ve ağır hasta olan 104 tutuklu ve hükümlü de serbest bırakılmalıdır. Bunlar, biraz vicdan sahibi her insanın savunması gereken evrensel değerlerdir. Unutan gazetecilere bu konuyu tekrar tekrar hatırlatmakta yarar var.

Bilmeyenlere de anlatmakta...

http://www.adilokay.com/

15 Ağustos 2010 Pazar

İŞİMİZ (GÜCÜMÜZ) YAŞ!





Balyoz davası kapsamında haklarında yakalama emri çıkarılan 11 generalin ve İnternet Andıcı soruşturması nedeniyle ifadesi talep edilen 1.Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın terfilerinin de içinde bulunduğu (30 Ağustos’u bağlayan) YAŞ (Yüksek Askeri Şura) kararları furyasında ordunun içine düştüğü durumun açılımı nedir? Darbe, muhtıra, darbe teşebbüsleriyle ünlenmiş bir ordu zar zor (kısmen) hesaba çekilir duruma gelmiştir. Ordunun bu kadar prestij ve itibarını düşüren eylemleri (ya da teşebbüsleri) artık eskisi gibi gizlen(e)miyor. İnsan hakları, evrensel adalet ve hukuk ilkelerine dayalı bağımsız bir yargılamanın doğruları ortaya çıkaracağına inanıyorum.

Mümtaz’er Türköne’nin “Sözde Askerler” kitabında Özden Örnek’le ilgili yazdıkları duygu doludur. Şöyle anlatıyor Türköne: “ ‘Darbe günlükleri’ olarak anılıyor ama, Özden Örnek’in günlüğüne bir de gerçekten bir hayatın tutulmuş notları olarak bakalım. Birçok benzer hikâyeden biri olduğu için, aslında hepimizin hikâyesi. Yoksul bir ailenin küçük çocuğunun Deniz Lisesine kaydolması ve okul yılları.(…)Türkiye’nin ordusu bu halkın içinden çıkıyor. Komuta kademesi ise en yoksulları arasından. Özden Örnek’in hayatı tipik Türk subayının profilini veriyor. Mafsal romatizması yüzünden oğlunu öksüz bırakmaktan korkan baba kaygıya kapılıyor ve çare olarak askeri okula gönderiyor. Çünkü askeri okul, baba himayesinden mahrum kalan bir çocuğun geleceğini garanti etmesi demek. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yapan bir oramiralin askerlik hayatı, babasının çaresizliği ve endişeleri ile başlıyor.(…)”

Gerçekten de-normalde-bir komprador siyasal bilgiler, hukuk, tıp, mühendislik gibi bölümler varken çocuğunu harbiye’ye göndermez. Yaşama alt sınıfların (yoksul) çocukları olarak başlayan subaylar nasıl olur da üst rütbelere ulaştıklarında yoksulları (yoksulluğu) unutur ve yönetenlerin safında olurlar? Bu bile yetmez, darbe yapıp askeri diktatörlükler oluştururlar. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan ve daha başka girişimleri yapmış olan generallerin feodal ve komprador burjuvazinin çocukları olmadığını biliyoruz. Peki, nasıl oluyor da, yokluğu ve yoksulluğu bilen, tanıyan, yaşayan insan tipleri darbe yapmaya çalışırlar? Bunu (darbe yapma eğilimini), Sözde Askerler’de Mümtaz’er Türköne, “sınıf atlamış komutanların marjinal sapmaları” olarak izah eder. Biz de bir iki laf edelim: Sınıf değiştirmiş bu askerler, artık bizatihi kendileri veya kukla hükümetleri ile iktidara gelmek isterler. Bu durum eski sınıfına düşmanlık edecek kadar büyük bir sapmadır. Yoksa bu bir, yumuşak-sert, genç-yaşlı, güzel-çirkin, mazlum-zorba zıtlıklarında görüldüğü gibi diyalektik gereği her şey zıddına dönüşür kuralı mıdır? Gerçekten bu bir sapmadır!

Bizi YAŞ’ta alınan kararlar, emeklilikler, atamalar pek bağlamamaktadır. Mevcut yapı içerisinde kişilerin değişimi kurumları pek değiştirmez düşüncesindeyim. Kurnaz adam’ın düzenindeki yönetici+rahip(din adamı)+komutan üçlüsünden biri olan komutan’ın iktidardaki fonksiyonu silahlı güce dayanır. Yok edici silahlara sahip bir grubu (dünyada devletler ve savaşlar oldukça ordular var olacağından) toplumun tüm sınıf ve gruplarıyla uzlaşı içinde (salt kendi mesleğini yapma sınırları içinde) tutma şartı onun insan haklarına saygılı, evrensel hukuk ve adalet ilkelerine bağlı olmasıdır. Ordu da, yöneten de, yönetilen de (yurttaştan söz ediyorum)-herkimse!-insan haklarını deklare eden-anayasal kurallara bağlanmış-temel insan haklarına, evrensel hukuka ve demokrasiye itaat etmelidir.

“TÜRK KÖKENLİ KELAYNAKLAR” VE REFERANDUM



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


Ajanslar, gazeteler, internet siteleri ve Tv.lerde; “Emine Erdoğan Suriye’ye kelaynaklar gönderdi”, “Kelaynak diplomasisi”, “Kelaynak Açılımı”, “Kuş diplomasisi” başlıkları altında verilen haberi iki günden beri hayretle izledim.

Haber özetle şöyleydi: “… Suriye First Lady’si Esma Esad’ın, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın eşine telefon ederek ricada bulunması üzerine Ankara, Şam’a 4 yetişkin ve 2 yavru kelaynak ulaştırdı. …Suriyeli yetkili Ahmed Cabir ise 2 haftada Suudi Arabistan’ın güneybatısına ulaştığı tespit edilen kolonideki bir Türk kuşunu kastederek, “Ona Türk First Lady’sinin ismini verdik”…

İktidar yanlısı ve karşıtı medya grupları haberi kendilerine göre yorumlayıp sundular. Bazıları işi o kadar sulandırdılar ki, kuşları Türk bile yaptılar. Bir Tv. kanalı ise; “Arap semahlarında Türk kökenli kelaynak kuşları” şeklinde haberi lanse etti.

Bu ırkçı kafalar Kuşları Türk yapmakla yetinmeyip, işi Türkiye–Suriye arasındaki diplomasiye hatta konuyu Sayın A. Öcalan’a kadar uzatıp, haberi tek taraflı yorumlarıyla daha da sulandırdılar.

Ülkemizin içinde bulunduğu çok önemli iç ve dış sorunlarını kuş diplomasisiyle çözen bir zihniyet hala medyaya hakimdir.

Diğer taraftan; AKParti Hükümeti halkımızı belirsiz, içi boş bir referandumla oyalamaktadır. Daha doğrusu bir yıl sonra yapılacak olan milletvekili seçimlerinde AkParti’nin oy oranlarını tespit etmek için referandumu seçim anketi olarak kullanıyor. Bu bir referandum değil, AkParti’nin seçim anketi oyunu olduğu artık çok net olarak anlaşılmaktadır.

Oyun çok açık olarak ortada oynanmakta olmasına rağmen, bazı sol, sosyalist, demokratik sol, sağ ve sol liberallerin “Yetmez ama yine de evet” sloganı altında birleşmelerini hala anlamış değilim. Yetmeyen hatta olmayan şeye evet demeleri bana pek mantıklı gelmiyor.

AKParti Hükümeti “12 Eylül Hesaplaşması” demogojisiyle sol çevrelerinin, “Taş Atan Çocuklar” ya da “TMK Mağduru Çocuklar” için çıkardığı yasayla Kürtlerin gözünü boyamaya hala devam ediyor.

“Halkımız taş atan-TMK mağduru çocuklarla ilgili AKP politikalarına da aldanmasın, takılmasın. Hükümetin çocuklarla ilgili yaptığı Nasrettin Hoca'nın fıkrasına benziyor. Önce Nasrettin Hoca'nın eşeğini kaybettiriyorlar sonra eşeğini bulup getiriyorlar, diyorlar ki “Hoca sevindin mi?” Hükümet de önce yasa çıkarıp bütün çocukları cezaevlerine atıyor sonra da yeni yasa çıkarıp yasayı değiştirip, “bak gördünüz mü demokratik düzenleme yapıyoruz, demokratik yasa çıkarıyoruz” diyorlar. Hükümetin yaptığı budur..” (Temmuz-2010 İmralı Görüşme notları)

Çok yerinde ve doğru bir tespittir. Ben bu tespite aynen katılıyorum.

Başta anlamsız referandum olmak üzere, gerek siyasi, gerek TSK ve gerekse yargı bürokrasisi alanında meydana gelen çekişmeler ve çelişkilerden şu sonuca varabiliriz. Takunyacılar ile postalcıların diğer bir ifadeyle siyah cüppeliler ile yeşil cüppelilerin iktidar kavgasıdır. Dünya siyaset konjonktürü gereğince, tıpkı kelaynak kuşları gibi bunların da soyları tükenmek üzeredirler. Devrimciler ve sosyalistler bu kavgada asla taraf olmamalıdırlar.

Komünistler için İran’daki Şah rejiminin yıkılmasını hep örnek verirler. Diyelim ki aynı örnekle karşılaştık. Ha postalla beni vurmuşsun, ha takunya ile öldürmüşsün ne fark eder? Medrese ile kışla arasına sıkışırsan, iki taraf da seni ezer. O nedenle, bizler gerçek demokrasiyi tesis edinceye kadar mutlaka demokratik yeni bir mücadele alanı yaratmak zorundayız.

Türkiye’de yaşanmakta olan kirli bir savaştan kaynaklı olarak; ülkenin bir çok yerinde linç saldırıları yayılarak devam etmektedir. Halkları birbirine boğazlatma provaları yapılmaktadır. TSK ile PKK arasında silahlı çatışmalar tüm hızıyla sürmektedir. Dolayısıyla, hem Anadolu’nun yoksul genç askerlerinin ve hem de çoğunluğu yoksul Kürt gençlerinden oluşan PKK militanlarının anaları ağlaması ne yazık ki hala devam ediyor.

Defalarca yazdık, bu kirli savaşın galibi olmadığı gibi, kaybedeni de olmaz. Sadece halklarımıza çok zarar vermektedir. Bu savaşın bitmesi için demokrat ve yürekli bir halk iktidarı gereklidir.

Sonuç olarak; takunya ile postal arasına sıkışmadan, ülkemizdeki yangın daha da büyümeden, her kişi ve kuruluş kendinden fedakarlık yaparak, ortak paydalarda üçüncü bir siyasi alan açılmalı ve hep birlikte bu yangını söndürmeliyiz.

----------------
http://www.gomanweb.com/

VATAN, MİLLET, İNEGÖL, DÖRTYOL, DİYARBAKIR!





İnegöl ve Dörtyol olayları (Dörtyol’da 4 polisin şehit edilmesi bir neden olarak görülebilse dahi) ırkçılık ve linç kokuyor(du). Bir zamanlar Musevilerin Avrupa ülkelerinde getto’larda yalıtılmalarına benzer Kürt mahalleleri metropol kent ve ilçelerimizde oluşmaya başladı. Ekonomik, siyasi ya da başka nedenlerle Batı’ya göç etmek zorunda kalan Kürtler için durum iki arada bir derede kalmak gibidir. (Batı’ya) Gidenler kalanlara göre daha zayıf olanlardır. İstisnalar dışında yoksulluk ve çaresizlikle mücadele etmektedirler. Kürtler arasındaki bu adaletsiz ekonomik paylaşımın(!) kökeni Osmanlı yönetim düşüncesinin (biraz farklı da olsa) Cumhuriyet rejiminde de aynen benimsenmesinden kaynaklanmaktadır. İtaat edici ve güvenlikli bir bölgeyi elde tutmanın yöntemi olarak Ağa, Bey, Şeyh gibi feodal ve dini atamalar seçilmiştir. Ata(n)malar (kesinlikle nüfuz ve toprak gaspı) sözde devlet yanlısı aşiret yapılanmalarının sadece bağlılık yönünün kullanılmasıdır. Gidenler-farkında olmasalar da-mevcut yarı feodal yapıda bir kopuşu sağlamaktadırlar.

İnegöl olaylarını birkaç sarhoşun (ya da serkeşin) davranışına bağlayan Bursa Valisi ve İçişleri Bakanı-gerçekten-ne dediklerinin farkında mıdırlar? Valinin yakıp yıkma, yağma, şiddet yöntemlerini kullananlar için “vatanseverlik duygularının ağır basması” gibi ifadeler kullanması demokratik ülkelerin yönetim, kurum ve kurullarıyla uyuşmamaktadır. İçişleri Bakanı’nın “bu işleri İnegöllüler yapmamıştır” ifadesi de oldukça komiktir! Ali Şen isimli bir polisimizin vatanseverler(!) tarafından (bunlar İnegöllü olmadıkları için uzaydan gelmişlerdi) kör edilmiştir. Ekmek parası için polislik yapan bir insana artık acıyamaz hale geldik. Asayişi korumak için görev yapan bir insanın bir daha göremeyeceğine üzülmeyen sanal bir toplum olduk, çok yazık!

Dörtyol’da da durum aynıdır. 4 polisin şehit edilmesi tahrik etse de yapılan yakıp yıkma, tahrip, yağma ve linçtir. İnegöl’de ve Dörtyol’da polisin elinden adam alıp hesap görme davası görülmüştür. Vatansever(!) sayılanların bayrak takmayan işyerleri ve evleri tahrip etme eylemlerine ses çıkarmamak da oldukça düşündürücüdür. Hükümet, valiler ve polis sessiz kalmıştır, çok tuhaf! Aslında-en azından-bunu bir “bayrak ritüeli” gibi göstermek bayrakları bayrak yapan değerlere aykırıdır. Türklerin ve Kürtlerin (ve bu arada çok sayıda din, mezhep ve ırkların) bir arada yaşama olanak ve istemleri yok edilmek istenmektedir. Burada Kürtlerin de çok dikkatli davranmaları gerekmektedir. Demokratik hak ve özgürlüklerden başka kullanılacak bir yöntemleri olmamalıdır.

Anlaşılan İnegöl’deki eylemleri uzaydan gelmiş yaratıklarla işbirlikçi bir avuç amigo yapmıştır. Bırakın vatandaşı dövmek, polisin gözünü çıkarmak bile vatanseverlik gereğidir. İçişleri Bakanı’mızın-Balyoz’dan aranan bir generale herkesin önünde-“Amanosları temizleyin! Ne yaparsanız yapın!” talimatını vermesi oldukça manidardır. Ve bu talimatın hemen sonrasında Amanos ormanları yanmaya başladı. Dilerim bu orman cinayetinin bu talimatla ilgisi yoktur; tesadüftür. Ve dilerim bu ağaç katliamı bir faili meçhule(!) yüklenmeyecektir. Terör bile olsa-hukuk devletiysek eğer-hiçbir konuyu kontra, illegal, kirli yöntemlerle çözme hakkımız olmamalıdır. Dörtyol’da sokağa çıkmamayı rica eden ve Diyarbakır’dan gelen (olayları yatıştırmak amacıyla geldiklerini söyleyen BDP Genel Başkanı’nın da bulunduğu) BDP konvoyunu şehre sokmayan Hatay Valiliği talimatları, bu ülkede sıkıyönetim ya da olağanüstü hal yasaları olmadan da sokağa çıkma yasağının konulabileceğini ve seyahat etme hürriyetinin kısıtlanabileceğini göstermesi açısından da ilginç olmuştur. Demokrasi ve insan hakları konusunda daha çok adım atmamız gerektiğini düşünüyorum. Hitler tipi savaş kültürü ve simgesiyle toplumu örgütlemek canavar yaratmakla eşdeğerdir.

SERDAR YEŞİLYURT VE ÇOCUKLAR ÖLMESİN!





20 Temmuz 2010’da-daha dün!-Van Gürpınar’da şehit olan (Adana) Kozanlı Jandarma Komando Çavuş Serdar Yeşilyurt’tan bahsetmek istiyorum. Çok fakirdi. Askere gidecek parası yoktu. Ailesine yük olmamak için Sivas’ta bir lokantada çalışmış ve askerlik harçlığını toplamaya çalışmıştı. Askere de ancak köydeki öğretmenlerin verdiği yol parasıyla gidebilmişti. Babası Ümmet Yeşilyurt bir portakal bahçesinde bekçilik yapıyordu. Ve Türk bayrağı yine gariban-yoksul bir eve asılmıştı. Aileyi cenazeyi defin günü bir belediye başkanı giydirebilmişti. Ne acıdır ki, aile en acıklı gününde-belki de hayatlarında ilk kez!-yeni giysilere sahip olabilmişti. Daha ne söyleyeyim, daha fazla şey söylemem gerekir mi? Bizim burada asıl söylemek istediğimiz ve öyküyü anlatma nedenimiz, garip-gariban ve yoksul aile çocuklarının ölmesidir. Aristokrat, bürokrat, teknokrat, general ve burjuva çocuklarının bu ölümlerden sıyırmasıdır(tabii ki kimsenin çocuğunun ölmesini istemeyen bir dünya görüşümüz vardır!)

Savaşlar umulduğu gibi sonuçlanmaz. Haçlı Seferleri dahi umulduğu gibi sonuçlanmamıştır. Avrupa’dan gelen Frenkler Ortadoğu’daki Hıristiyanları dahi mutsuz kıldılar. Bu savaşlar ufak tefek, çok ta savaşçı olmayan Selahaddin Eyyubi’yi (1138-1193) büyük bir savaşçı ve Mısır-Suriye (ve bu arada Kudüs) sultanı yapmıştır. Savaşlarda ne olacağı belirsizdir. Kutsallık iddiaları talan, ganimet olmuş, kutsallığı kaybettirmiştir. Sözün kısası savaştır bu! Çağımızın kutsallık değeri daha çok demokratik yandır. Yarı demokratik ve otoriter rejimler, sınıflı devletler çok toplumlu demokratik yapı olmak zorunda kalacaklardır. Artık savaşanların savaşın belirsiz sonuçlarını düşünmeleri gerekecektir.

Ben yine Serdar Yeşilyurt’a dönmek istiyorum. İşsiz, yoksul, umutsuz bir genç olan Serdar’ın ölmekten başka bir şansı var mıydı? O, Bağdat Caddesi’nde milyon dolarlık otomobilleriyle sürat yarışı yapan burjuva gençlerin şansına sahip olabilir miydi? Serdar Yeşilyurt yoksulluk, kimsesizlik ve sahipsizlik içinde acaba-gerçekte!-yaşıyor muydu? Serdar Yeşilyurt zaten öleceğini biliyordu: Şehit olmaktan başka şansı yoktu ve onu (o şansı) kullandı!

Serdar Yeşilyurt’un öyküsü içimizi sızlattı, ağlattı! Ama onun ölümden başka bir şansı yoktur! Militarist devletin işsiz, garip, gariban, kimsesiz gençleri ancak şehit olur(lar)! Ve biz kimsenin çocuğunun ölmesini istemiyoruz: Ne fabrikatörün, ne generalin ne de holding sahibinin! Toplumu kendinden sıyırıp, yönlendiren ve tekel’in aracına dönüştüren savaş lobilerinin oyuncağı olmamak gerekir! Anne ve babalar olarak barışa el uzatmaktan başka bir kurtuluşumuz yok! Topyekûncu (totaliter) ideolojilerin faşist savlarını bilmezsek eğer finans tekel’in en zorba, en gerici köleleri oluruz. Bizim politik ve ahlaki bir topluma ihtiyacımız var oysa.

Ve madem Serdar’dan bahsettik, çocuklardan da bahsetmeliyiz. Nedir çocuk? Babaya ve anneye benzeyen bir varlık, bir afacan! Her ikisine de benzer çocuk. Yani bizim varlığımızı başka bir biçimde sürdüren bir varlık! Bizi var kılan, değişerek yaşatan (evrilten) bir farklılık(belki de aynılık!). Milyonlarca sene sonra dahi bizi yaşatacak muhteşem bir varlık! Kim bilir, belki de tanrısallığın özgün bir durumudur! İşte bu tanrısallığı biraz düşünelim diyoruz. Çocuklar ölmesin diyoruz: Ne Türk’ün ne Kürt’ün ne de kimsenin! Çocuklar ölmesin efendiler!

ÖZEL ORDU MU?





Evrende bir adalet ilkesinin olduğuna (buna “ilahi adalet” de denebilir) inanmamız gerekir. Tüm oluşumlar zamanı ve yeri geldiğinde-belirli şartlar oluştuğunda-meydana gelir. Her oluşumun mutlaka belli şartları ve izahı vardır. Doğa veya toplumsal doğa gözlemlediğimizden daha adildir. Tüm toplumsal doğa (evren) insanoğlunun emrine amadedir. İnsanın oluşumu ve gelişimine hizmet sunar, bu kadar mertlik ve adil olmak yadsınabilir mi? Eğer tüm bunlara karşın toplumda insanlar arasında öylesine hiyerarşik sınıflandırma, toplumsal fark ve adalette çarpıtma oluşmuşsa bunun nedenini insanda ve onun hiyerarşik örgütlenmesi devlet(in)de aramak gerekir.

Demokratik açılım ve kısmen de anayasa’yı değiştirmek isteyen AKP hükümetinin geldiği son-Özel Ordu noktası-adalet’i(!) ölümle yaşam arasında dağıtma eylemidir. DSP, SP, BBP, CHP gibi muhalefeti de savaş konsepti içinde arkasına alan AKP’nin bu tip politikalarla ülkeye barış ve adaleti getireceğine inanmıyorum. Bu tip politikalar olsa olsa savaş ordularının (ülkemizde de TSK’nin) yöntemleri olabilir ve oldukça tehlikelidir. Kontrgerilla taktikleri kullanacak ve Kürtleri ajanlaştırma faaliyetlerini de kapsayacak böylesi bir konsept çok fazla PKK’linin, sivil halkın öldürülmesini sağlayabilir. Düzenli ordudan çok farklı davranacak bu (profesyonel) ordunun çok kan dökeceği de sağlam(dır)! Ancak bu yöntem sadece PKK’yi yok etmeye yöneliktir ve Kürt sorununu (aslında gerçeği demek gerekir!) askeri yöntemlerle yok etme düşüncesidir. Bunun başarı şansı olamaz. Başbakan, özel ordu söz konusu değil, özel birlikler olacak demesine karşın bahsettiği, paralı asker ve kontra taktikleri uygulayacak özel statüsü olan bir ordudur. Başbakan böyle kirli bir savaşa girmemelidir. Kürt sorunu demokrasi ve insan hakları düzleminde çözülmelidir.

Savaş hali, kaos ve krizler güzel şeyleri götürür. Yığınla kurban ve yıkılmış insanlar oluşur! Önemli olan PKK’nin silahları bırakma ve dağa insan çekme cazibesini kırmaktır. Bu ancak adil, adaletli, insan haklarına dayalı bir demokrasiden geçer. İnsanların eşit yurttaşlık koşullarında, mutlu, umutlu, hayalleri olan olarak yaşadıkları bir ülke önemlidir. Türklerin, Kürtlerin, tüm yurttaşların özgür ve insani bir yaşam içinde mutlu yaşamaları sağlandığında PKK’nin ya da başkalarının (söyleyeceği) bir sözü kalmayacaktır. Bu da ancak demokratik açılıma (demokrasiye) anti-sermaye karakteriyle bakmakla olur. Bu bakışta faiz, sermaye birikimi, kâr, silah tüccarlığı, komisyon, senet, poliçe yoktur! Burada paranın tekel’inden, paranın güçlü terörist faaliyetinden bahsetmek de gerek(lid)ir. Sadece silahlı faaliyetlerin terör yaptığı sanılabilir, oysa paranın ve parayı kullanan “kurnaz adam”ın elinden çıkanlara da bakmak gerekir: Paranın para kazanma faaliyetinden ve terörden terör kazanma faaliyetine! Yani önlem alınmazsa oluşacak en büyük teröriste!

16 Temmuz 2010 Cuma

MUNZUR FESTİVALİ’NDE MAZLUM DOĞAN UNUTULMAMALIDIR

Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Dersim’de bu yıl onuncusu düzenlenecek olan Munzur Kültür ve Doğa Festivali 29-30-31 Temmuz ve 1 Ağustos 2010 tarihlerinde gerçekleşecektir.

Dersim Belediye Başkanı Sayın Edibe Şahin’in 11 kişilik festival komitesi adına yaptığı açıklamada; “Festivalimizin konseptini tarihimizin, kültürümüzün, inancımızın ve doğamızın ön plana çıkarıldığı farklı kültürlerle buluşturacağı bir organizasyonla gerçekleştireceğiz” şeklinde özetledi.

Dersim Belediye Başkanı ile festival komitesinin ortak mesajlarını önemsiyor ve bu görüşlere aynen katılıyorum.

Festival komitesinin görüşleri çerçevesinde Dersim’in birer simgesi haline gelen Pirim Seyit Rıza ve Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ın bu festivale renk katacaklarını umuyorum.

Pirim Seyit Rıza ve Mazlum Doğan’ın mücadelesi olmasaydı, belki de bu gün Dersim Kürtleri diye bir halk olmayacaktı. O nedenle bu festivalde Pirim Seyit Rıza’nın yanında sevgili Mazlum Doğan unutulmamalıdır.

Dersimli bazı okuyucular; “Dersim dışındaki şehirlerde ve yurt dışında ikamet ediyorsunuz, üstelik festivale de katılmayıp, dışarıdan ahkam keserek festivalimize müdahale ediyorsunuz” diye çok haklı bir eleştiriyi yöneltebilirler. Böyle bir eleştiriyle karşılaşacağımı düşünerek şimdiden yanıtlamak istiyorum.

Uzun süredir prostat tedavisini görmekteyim. O nedenle uzun yolculuklarda çok sıkıntı yaşayacağımı doktorlarım tarafından bana gerekli açıklamalar yapılmıştır. Bu sağlık sorunumu gizlemeden sizlerle paylaştığım için beni bağışlamanızı diliyorum. Bu sorunumdan dolayı yurt içinden ve yurt dışından davet edildiğim bir çok TV ve panel programlarına da katılamamaktayım.

Dersim’den ayrı kaldığım doğrudur. Ancak, her gün hatta her anımı tüm kalbimle Dersimle birlikte yaşadığımı inanmanızı istiyorum.

Ayrıca, şunu da belirteyim ki; Geçmişimden bu güne kadar elbette TKP, TİP, SHP-DEP İTTİFAKI, DEHAP gibi bir takım siyasi çizgilerim olmuştur. Bunlarla birlikte KÜRT-KIZILBAŞ-KOMÜNİST kimliklerimi de hiç bir zaman inkar etmedim ve bu kimliklerimi hala savunuyorum. Ancak, hiçbir zaman CHP ve benzer çizgide (ittifaklar hariç) olmadım.

Mazlum Doğan’ın hem köylüm ve hem de ilkokul arkadaşım olmasını bir yana bırakıyorum. Sevgili Mazlum Doğan’ın seyitliğinin, sosyalist kişiliğinin önemini ve daha birçok özelliklerini iyi biliyorum. Böylesi sosyalist bir önder sadece bir örgütün kurucusu olarak dar çerçevede değerlendirilmemelidir. Zaten böyle bir çerçeveye sığmayacak kadar da büyüktür.

Pirim Seyit Rızaya “eşkıya”, Sevgili Mazlum Doğan’a “terörist” diyenler çok yanılıyorlar. Bu yalan ve yanlış söylemlerinden dolayı bir gün çok utanacaklardır. Fakat, iş işten geçmiş olacaktır.
Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yapacağı etkinlikler çerçevesinde Mazlum Doğan’ın unutulmamasını hatırlatıyor, bu vesileyle iki önder seyidimizi saygıyla anıyor, festivalin başarılı geçmesini diliyorum.


Web : http://www.gomanweb.com/

15 Temmuz 2010 Perşembe

ANAYASA, ARILAR, KOVAN’LAR




8 Temmuz’da Samanyolu Haber’de katıldığım “Endaze” programında Prof.Dr.Mümtaz’er Türköne’nin benden, Ertuğrul Özkök’ün söylediği, Türklerle Kürtler beraber yaşamaya mecbur mu? görüşüyle ilgili düşüncelerimi sordu. Özkök’ün tahammülsüzlük ve kolaycılık içeren sözleri bu ülkede saf bir ırkın belki de-kim bilir?-salt Beyaz Türk’lerin huzurlu yaşayacağı bir ülkeyi tanımlamış olabilirdi (Mümtaz’er Türköne’nin söylediği gibi burası sadece İstanbul ve çevresi de olabilir). Aklıma “Arı”larla ilgili bir örnek geldi: Herbert J.Spiro’nun Alman Yasaları ile ilgili verdiği örneklerden söz ediyorum. Eşya Hukuku’nda taşınır mallarla ilgili şöyle bir örnek verir:

Madde 961: Eğer bir arı kümesi göçer ve maliki hemen aramaya koyulmaz ve aramadan vazgeçerse o zaman arı kümesi sahipsiz olur.

Madde 962: Arı kümesinin sahibi arama sırasında başkalarının taşınmazına girebilir. Eğer küme başka bir arı kovanına giderse kümenin maliki, kümeyi yakalayabilmek gayesiyle, kovanı açabilir ve kümeyi alabilir, petekleri çıkarabilir ve kırabilir. Ortaya çıkacak zararı ödemek zorundadır.

Madde 963: Eğer çeşitli maliklerin kaçan arı kümeleri birleşirse, kümelerini arayan malikler yakalandıkları birleşmiş kümenin müşterek maliki olurlar; paylar aranan kümelerin sayısına göre belirlenir.

Madde 964: Eğer arı kümesi başkasına ait dolu bir kovana göçmüşse; dolu bulunan kovandaki arılar üzerinde mülkiyet ve diğer haklar, yeni göçmüş kümeyi de kapsar. Yeni göçülmüş küme üzerindeki mülkiyet ve diğer haklar son bulur.

Türkler-Kürtler, göçler, ayaklanmalar, kaçmalar, TSK, PKK, sınır ötesi takip bu maddelerin içeriğine ne kadar benziyor? Bir an için Kürtlerle Türkleri birer arı kümesi olarak kabul etsek bile bu vatanın toprak ve insan mülkiyetini(?) nasıl açıklayacağız? İstanbul’a çeşitli nedenlerle yerleşmiş Kürtler kimin malı sayılacak? Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılmış Kürtler ne olacak? Yani o arıları kim, nasıl toplayacak? Diyarbakır’da, Urfa’da, Malatya’da, Muş’ta yaşayan Türkler kimin mülkiyetinde? O Türk arılar kimin malı olacak? Ya, uzun sözün kısası, eğer Ertuğrul Özkök “Arıcılık” yapmış olsaydı örneğini verdiğim arıları kovma işini nasıl kodifiye ederdi? Anlaşılan bu ülkede kovma fermanlarından bıkmayanlar var!

Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesi ile ilgili referanduma götürme kararı herkese bir motivasyon sağlamalıdır. 12 Eylül Anayasası baştan sona değiştirilmelidir. Toplumun birlikte yaşama sözleşmesi yeniden imzalanırken ülkenin insanlarının eşit olduğu vurgusu en önemli olanıdır. 66. Madde’deki “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” ibaresi “Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.” biçiminde olması Kürt Sorunu’nu (esasen bu bir Türkiye sorunudur) çözümleyecek düzeyde olacaktır. Böylesi bir düzenleme diğer maddelerde (toplumsal adalet) düzenleme yaptıracaktır. Toplumsal adalet, arı ve insan kovma özkök’üne dayanan fantezilere dünya ile uyumu öğretebilecektir, ne dersiniz?

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Ömrün Çetelesini Tutan Ve Kayıp Atlasa Ağıt Yakan Şair


Adil Okay
adilokay@hotmail.fr

“Söyler misin be devran/ Kayıp atlas hasretinde/
Kaç ayrılık şarkısı yiter/ Kaç şiir tutunur örsünde“[1]

Sessiz sedasız yaşadığı sanılır kimi insanların. Konuşurken iddiasızlardır. Az konuşur çok dinlerler. Eğer o kısa cümlelerindeki felsefi derinliği, entelektüel birikimi sezmezseniz, suskun bir âdemoğlu deyip geçersiniz. İşte bu sessiz yanardağlardan biri de, insanlığın kaybettiği atlasları şiir feneriyle arayan Mustafa Akyürek’tir. Kimi, ‘şairim’ diye ortaya çıkan büyük kent insanlarının ‘ses’te, ‘söz’de varmayı hedefledikleri doruğa o çoktan çıkmış ve İstanbul dukalığına, Mardin’in bir köyünden nanik yapmaktadır.

Akyürek, 2009 yılında Phoenix yayınlarından çıkan, ‘Ömrün Çetelesi Tutulmaz’ adlı şiir kitabıyla önemli bir çıkış yaptı. Mardin’in bir köyünde öğretmenlik yapan Akyürek, yaşadığı coğrafyanın yakıcı ikliminde, hayat kavgasında, iş−aş−eş−çocuk dörtgeninde pusulayı şaşırmadı. Kimi zaman gündelik hayatın telaşları arasında bitap düşmesine rağmen ısrarla yazdı. Yazdı. İnsanı slogan atmaya, slogan yazmaya sürükleyen o coğrafyada, Akyürek, toplumcu şiiri −estetik boyutları ihmal etmeden− yeniden yüceltti.

Akyürek’in şiirlerini ilk keşfeden ve keyifle okuyan sadece ben değilim elbette. Araştırmacı yazar Müslüm Kabadayı benden çok önce onun ilk kitabı, ‘Ömrün Çetelesi Tutulmaz’ hakkında şunları yazmış: (Akyürek’in şiirleri) “İnce duyarlılıkla imgelerin saçaklarında biçimlendiği gibi okuru zorlayan felsefi bir bakış da içermektedir. ‘Haziran Ayrılıkları’ şiirindeki ‘Kekeme zamanların/ utangaç anıları/ yelken açar/ çivit mavisi okyanuslarda’ dizeleri gibi, ‘Kırılgan izlek’ başlıklı kitabın birinci bölümündeki birçok şiirde bunu görmek mümkün. Özellikle ‘Küçümen Serzenişler’ adlı ikinci bölümdeki dörtlüklerin, ‘Rubai’ geleneğinden esinlenen, ancak çarpıcı söyleyişlerle derinleşen felsefi şiir özelliği taşıdığı söylenebilir; ‘Mor yılları da eskitip/ Acılara kırağı çaldık/ Takvim yapraklarına sarınıp/ Eflatun sabahlara uyandık’ta olduğu üzere.”[2]

Akyürek, sanatın tüm olanaklarından yararlanır. Kendini bir kalıba sokmaz. Yüzyıl önce Dadacıların denediklerini kopyalayıp, allayıp pullayıp modern üstü şiir yazdım diye ortaya çıkmaz. Marcel Dücahmp’ın eskimiş ‘sidik ördekleri’ni yeni bir akım keşfettim diye duvara asmaz. Eğretilemeleri usta işidir. Çağrışımları kulaklarınızı çınlatır. Ancak onun kullandığı imgeler −en yalın ifadeyle söylersek− dolaylı ve/veya dolaysız anlaşılır imgelerdir. O, harfleri ve sözcükleri rastgele ak kâğıda serpiştirip, gizemli şair havasına girmez. Önce insan der. Ve elinde şiir feneriyle insanlığın kaybettiği değerleri, dünyanın kaybettiği renkleri arar. Unutmaya, unutturmaya inat. Bu anlamda folklorik bir değeri de vardır şiirlerinin.

Akyürek geleneksel şiirden, yeni şiire geçişi de ustaca yapar. Onun şiirlerinde destan havası ve rubai−koşma biçimi sezilebilir. Yeni şiirde, sözcük ekonomisi yapmak ve imgeleri yerli yerinde kullanmak gerektiğini iyi bilir. Kimi zaman üç mısraıyla yüzlerce sayfanın yaratacağı çağrışımları başarır.

Şimdi elimde Mustafa Akyürek’in taze, sıcak, yeni bir şiir kitabı var: ‘Kalaylı Pusu’. Akyürek Mart 2010’da yayınlanan bu ikinci kitabında da imge yaratıcılığına ve sözcük türetmeye devam ediyor. Okurken beni yer yer duraklatan, düşündüren yeni sözcüklerden−imgelerden seçtiklerim: Düzgen, senbahar, öğüntü, aybasan, pusu çengelek, çengi çalpara, çağcıl divan, işkilli dem, ertesilere sarmak, kevsere ermek, paslı telaş, kalaylı pusu, gövcelenmek, kekmeli sevda, zelzele çelengi, arşın ekmek, yokla açmak. Birçok şair gibi Akyürek’in de sık kullandığı imgeler−sözcükler var. Örneğin kitaba adını veren ‘pusu’ imgesi birçok şiirinde farklı öneklerle karşımıza çıkıyor. Yine ‘zaman’, Akyürek’in çok kullandığı bir sözcük. Ancak bu bir tekrar−imge yoksulluğu değil. Bilinçli bir seçenek. ‘Eski deyimle: Anıştırma.’ Akyürek’in beni yolculuklara çıkaran şiirlerinden seçtiğim birkaç kıtayı aktarıyorum:

‘Atımı şahladım/ Geç sayılsa da/ Yılkı dönüşüm’
“Kaçıncı pusudur süren/ Bozgun sonrası şafakta/

Hangi çiçek pörsümez/ Dibine yabancı saksıda…”
“Burası sabra şatilla/ Değil robin/ Kır objektifini…”

“Mezopotamya/ Eski bir yosma/ Bereketi el kapısı/ Saçları zelzele çelengi…”
“Bekareti gözlerinde/ O evli kadınlar ki/ Bakışları sızı eyler/ Tuz eker çıra biçerler…”

“Yanağını uzat da/ Tekil sofralara/ Çoğul bereketin dolsun… “
“Ve nicedir/ geçit vermez yollara/ Yolak açarım…”

Sonsöz: Size önerim bu şiirleri okumanızdır. Belki mısralar arasında siz de yitirdiklerinizi bulursunuz. Ya da onun imgeleri ile geçmişe ve geleceğe kanat çırparsınız. Şiir öldü tartışmalarının yapıldığı, şiiri öldürmek için kampanyaların açıldığı günümüzde Akyürek’in şiirleri içimizi serinletiyor. Şiire ve şaire olan inancımızı tazeliyor.

Künye: Mustafa Akyürek. Kalaylı Pusu. Phoenix yayınevi. Mart 2010. Ankara.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Mustafa Akyürek. Kayıp atlasa ağıt. Kalaylı pusu. Şiir.

[2] Müslüm Kabadayı. Ömrün çetelesi tutulmaz. Mustafa Akyürek. Phoenix y. 2009. Arka kapak yazısı.

http://www.adilokay.com/

10 Temmuz 2010 Cumartesi

EŞEĞE BİR ÖZÜR!



Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com


Size Hakkari yöresinden bahsetmiştim, değil mi? Hakkari yöresinin sarp dağlar, vadiler, boğazlarlarla paramparça edilmiş bu vahşi ama o derece de büyüleyici coğrafyasında yaşamanın zorluklarından söz etmiş olmalıyım. Bu dağ sislilerini büyük bir azimle delip geçen Zap suyu biraz aşağılarda Dicle’ye dökülür. Zap suyu bu vahşi dağları derin boğazlarla kesiyor ve karşıdan karşıya geçişler kaya ve kavak ağaçlarından imal edilmiş köprülerle yapılıyor(du). Zirvelere tırmanan patika yollarda katırlar, eşekler, koyunlar, keçiler iyi yol alırlar. Âdeta doğuştan alışıktırlar. İşte bu topraklarda yaşayan Tiyari adlı bir Nasturi aşireti nedense eşeğe karşı bir önyargısı vardır. Oysa eşeğin bu vahşi diyarlarda diğer hayvanlara göre kullanım avantajı oldukça fazladır. Nedense bizim Tiyarilerin geleneğinde eşek-adı anılmaz-“iyba”dır(ayıptır).

Ya, “iyba” biraz açıklama isteyen bir adettir ve sözcük anlamı ayıp’tır. Her neyse zavallı eşek iyba’dır ve hiçbir dağlının eşeği yoktur. (Kulakların Efendisi’ne ne ayıp, değil mi ya?) Bu yörelerde her şey dörtdörtlük işlemez, siz bilirsiniz bunu. Kalıbının adamı bir Tiyarili bir zamanlar bir eşek sahibi olmaya cesaret etmişti. Bu durum çok ayıptı ve kabul edilemezdi. Akrabaları onu öyle bir alaya alıp yaşamını çekilmez hale getirdiler ki sonunda talihsiz eşeği köprülerin birinden Zap suyuna fırlattı. Bu adam kendini bile atabilirdi, çok şükür ki bunu yapmamıştı!

Adam bunu böyle yapmakla en azından alay edilmekten kurtulmuştu. Bu yörelerde bir katırınız varsa, itibarlı birisiniz demektir. Nasturiler yine de katır gibi bir melez adını anarken de kendi dillerini kullanmaz, Kürtçe’yi kullanırlar. Adabımuaşeretten olsa gerek! [Ben yine de katır’la ilgili bir Kürt hikâyesini anlatayım. En azından bu, Nasturilere (karşı) Kürtlerin katırla ilgili bir yanıtı olur. Bizler bu konularda tarafsız olmalıyız, değil mi ha? Katıra sormuşlar: “Baban kim?” Katır biraz duraksamış ama yanıtını da vermiş: “Dayım at’tır!” Yani anlayacağınız babasının eşek olduğunu söyleyememiş, utanmış. Kürtlerin katır ve eşekle ilgili böyle bir öyküsü var.]

Bakarsınız-belki bir başka zaman-Tiyarilerin eşek’e bakışlarını anlatabiliriz. Daha fazla da eşeğe haksızlık etmek istemiyorum, siz de beni anlayın! Biz bu kez de gelelim Türkiye siyasetine: Ne kadar sınıf hikâyeleri anlatsak, kabile asabiyelerinden bahsetsek politikada bir yerimiz olmuyor! Politika sanatını ırkçı, faşist, dinci, komprador ve feodal düzenin temsilcileri yapıyor. Ahlakı bunlar bize öğretecek. AKP’li Rize Belediye Başkanı, Kürt kadınlarına tecavüz edin, (Kürtlerin) nesli(ni) melezleştirin böylece Kürt sorunu biter, dedi. Cinsiyetçi, ırkçı, tecavüz kültürünü temsil eden bu görüş doğrusu AKP’ye çok yakışıyor! Çokeşliliği (4 kadınla evlenmeyi) helal gören bu çağdışı anlayış, kadını zorla kapatarak sadece erkeğin yatak odasına (haremine) saklıyor. Ve ne yazık ki demokrasi, özgürlük, insan hakları söylemlerini ağızlarından düşürmeyen İslami faşistler (İslam asla faşist değildir!) gerçek yüzlerini maskeliyorlar. Oysa onlar insan haklarını, özgürlüğü, demokrasiyi salt kendileri için istiyorlar. Onların dışındaki herkes (ötekiler) murdardır. Akıl, ahlak, özgürlük sanatı ve politika bu tip adamların işi! Eşeğe ayıp oluyor!

1 Temmuz 2010 Perşembe

ÖLDÜRMENİN İTİBARI


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com


Bir oryantalist gözüyle bakmazsan, Ortadoğu’yu, Mezopotamya’yı çok küçük görmezsin. Dünyaya medeniyetin (uygarlığın) dağıtıldığı bu coğrafyada yediğin, içtiğin, konuştuğun her şeye dikkat edersin. Bu kadim uygarlıktan çıkaracağınız çok dersler vardır. Hakkari’nin dağlarında yaşayan hayvanların çokluğu, çeşitliliği genelde esastan bir delikanlıya bir çeşit silah taşıma zorunluluğu veriyor. (Hakkari burada “il” gibi bir yerleşim alanından çok bir coğrafi yöreyi belirtir.) Bu durum-eskiden de-güneye, doğuya doğru uzanan coğrafyada, Kürt ve Nasturi köylerinde yaşayanlar için de geçerliydi. Kadirşinas dağların daimi meskûnları (oturanları) güçlü kuvvetli ayılardan korunmak isteyen insanların bu belayla ilgili bir hikâyesini anlatmak istiyorum.

1900’lü yıllarda Quadşanis Köyünde-bir Nasturi köyüdür-esaslı bir adamın kendine özgü, doğuştan bir avlanma yeteneği vardı. Adam ayıyı her iki ucu sivri 20 santimlik bir değnek ve bir hançerle avlıyordu. Kullandığı yöntem daha çok, gizliden gizleye ayıya bir kol kadar yaklaşmak ve sonra da bir şokla onu uyandırmaktı. Bu davranış ayının bir an için-korkudan veya şaşkınlıktan!-ağzının açık bir şekilde avcıya bakmasına neden olur. Cesur Nasturi elindeki değneği o anda ayının ağzına sokar ve alt üst çeneleri birbirinden ayırır. Ne yapsın masumcuk? Bu durumdan kurtulmak için mutlaka pençelerini kullanmaya çalışacaktır ve deneyecektir. Böylelikle ayının bu çabası avcıya kolaylıkla hançerleme fırsatı sağlayacaktır.

Bu anlattığımız avlanma yöntemi bu kadim coğrafyada kesinlikle olmuştur. Bu avlanma biçimi bir kuvvet ya da cesaret kullanmaktan çok bir sporcu yöntemiydi. Esaslı adam bu işten epeyce nam saldı ve sattığı derilerden çok para kazandı. Başarısı ona büyük itibar kazandırmıştı ve kesinlikle hak etmişti. Ne-var-ki her zaman olduğu gibi, yine de bir şeylerin ters gittiği de olur. Ateşlenebilen her türlü silah varken bir çakı boyunda hançer ve bir avucu biraz aşan bir değnekle baş belası ayıları avlamak sıradan bir iş olmamalıydı. Gerçektende öyle bir gün gelip çattı. Aslında ne olup bittiği bugün bile bilinmiyor: O esaslı oğlan, yiğit avcı yine tek başına ayı avına gitmiş ve bir daha geri dönmemişti. Ne olup bitmişti, bu kez işler yolunda mı gitmemişti, nasıl başarısız olmuştu? Tüm bunlar hiçbir zaman öğrenilemedi.

Pek çok ırk, din, dil, kültürün yaşadığı bu coğrafyada kadim bir uygarlık geçmişi var. Hayvandan bitkiye, insana; vahşi, heybetli, güçlü, kadim bu varlıklar harika geçmişlerinin mirasçılarıdır. Bu bir meşe ağacı için de geçerli; ya da bir vahşi şahin, bir Nasturi köylüsü, bir Kürt genci! Küçümsemek sizin bakış açınıza bağlıdır; sadık bir kız kardeşinin yardımını göremeyen ve başkasına bir emaneti olmayan, yolsuz, yavan, köksüz karanlıklar gibi. Bu sizin bileceğiniz bir iştir: Bir bembeyaz Ermeni kızının, Süryani gelinin bir Kürt kızına benzediğini görmeyebilirsiniz. Ve belki de bir Türk’ün de bir Kürt’ü andırdığını görmek istemeyebilirsiniz. Bu salt bakış açınıza bağlıdır, dedik ya!

Bugün de Hakkari dağlarında ölümler oluyor. (Hoş, her gün bir başka karakola saldırılıyor ve hatta daha yeni, İstanbul-Halkalı’da asker servis otobüsüne saldırı yapıldı ya!) 18-19 Haziran gecesi Şemdinli Tekeli Karakolu’na (Tekeli Jandarma Sınır Taburu Sınır Bölüğü’ne) yapılan saldırıda 11 askerimiz şehit düştü. O dağlara çocuklarını askere gönderen anneler-babalar onların bir gün dönemeyeceklerini de bildiler artık. O dağlara çıkan PKK militanlarının da dönmediğini anneleri-babaları görüyor. Bu nasıl bir avdır ki objesi insandır. O dağlarda şehit düşen askerlerin tabutları yoksul evlere gönderilir. Lüks bir villaya ya da doğru dürüst bir apartmana Türk bayrağının asıldığını görmedim: Onların çocukları hiş şehit olmadı. Çünkü onların çocukları o dağlara askere gitmiyor. Bir şekilde bedelli’yle bu işi kıvırıyorlar. Dağa çıkan PKK militanları da toprak ağası, şeyh, bey çocukları değildir. Onlar da yoksul Kürt ailelerin çocuklarıdır. Bu savaşın kimseye kazandıracağı bir şey olamaz! Hakkari dağlarında artık insan avı var!

Biz yine hikâyemize dönelim: Bu coğrafyayı, bu coğrafyadaki insanları, kültürleri küçümsemek; bu coğrafyadaki bitki örtüsünü ve hatta hayvanlarını kolay av sanmak gafletinde bulunmak da mümkündür. Gaddarlar sürüsü olarak, vahşi kişiliklerinde her şeylerini kaybetmişlerin kan dökme seanslarına da alışabiliriz. Belki de bir sürek avı da sanabiliriz. Fakat en doğrusu, ayının postundaki delik sayısı katilimizin gaddarlığını betimler.

27 Haziran 2010 Pazar

"Ülkemiz ateş ve kan gölü olmadan...”




Mustafa Elveren
mustafaelveren@gmail.com

Gomanweb'in şair yazarlarından Dersimli hemşehrim sevgili Yusuf Yağan'ın; "Yıkalım biz nefretle kinin saltanatını,/ Memleket ateş ve kan gölü olmadan,/ Şahlandıralım güzellikle sevgi atını,/ Ülkemiz ateş ve kan gölü olmadan./ Ülkemiz ölüm değil, barış yeridir,/ Amansız bir rüzgar esti samyelidir,/ Durdurun bu zulmü nefretin selidir,/ Evladı için analar saçını yolmadan./.. bu dizeleri barış ve dostluk açısından çok anlamlı bulduğum kadar samimi bir barışseverin de duyguları olduğuna inanıyorum.

Ülkemizde kirli bir savaş yaşanmaktadır. Dolayısıyla ülkemizin bir çok yerleşim yerlerinde kan, barut ve ateş yayılmaktadır. Bu “kirli savaş”ın hiç bir zaman galibi de mağlubu da olmayacaktır. Çünkü, on yıllardır yaşadığımız bunca acı deneylerden net olarak anlamak mümkündür. Öyle ise, neden bu kan gölü ve ateş alevi?

Her ne kadar "ateş düştüğü yeri yakar" denilse de, bu ateş bir gün yayılır ve her tarafı da yakabilir. Önemli olan ateşi düşürmemektir. Hele bu ateş ormanın içindeki kurumuş yaprakların ya da harmanda bir saman yığını ortasına düşmüş ise, söndürmek hiç mümkün olmuyor. Ne yazık ki, ülkemiz böylesi tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır.

Halbuki, “Bağımsız bir Kürdistan”ı altın tepside Kürtlere sunsalar dahi bunu kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyorlar. Çünkü, Türkiye Kürtleri İzmir’in üzümünü, Mersin’in narenciyesini, Antalya’nın turizm güzelliklerini, Karadeniz’in fındığını ve çayını, yani Türkiye’deki tüm zenginliklerini bırakıp, sadece dağlara haps olacak kadar akılsız değildirler. Üç-beş bin kişi belki ütopya olarak düşünebilir. Ben de “Bağımsız, birleşik, sosyalist bir Kürdistan’ı düşünebilirim. Bırakın insanlar düşünsünler. Zaten başımıza ne geldiyse, hep bu yasaklar yüzünden geldi.

Hal böyle iken, bir zamanlar “bu sabah ülkeye komünizm gelecek” diyen dönemin egemen yalancı zihniyeti kılıf değiştirerek, bu defa “bölünme” yalanı ile ne yazık ki bizi kandırmaya hala devam ediyorlar. Şimdi bunu en çok AKParti Hükümet’i yapıyor.

AKParti Hükümeti başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere tüm Türkiye kamuoyunu aldatmıştır. Önce “Kürt Açılımı”, arakasından “Demokratik açılımı”, şimdilik ise “Birlik ve beraberlik Projesi” olarak adlandırılan ve önümüzdeki süreçte belki başka benzer sözlerle yeniden isimlendirebilecekleri sahte “AÇILIMLAR”la bizi aldatmaya devam edeceklerdir. Aslında buna bir nevi “nitelikli dolandırıcılık” de diyebiliriz.

Daha önceki yazılarımda da defalarca belirttim. Mevcut sermayenin paylaşımından dolayı iktidar gücünü elinde bulunduranların daha fazla pay kapma kavgasıdır. Yoksa hepsi de Osmanlı bankası gibidirler, yok birbirlerinden farkı. Yani siyah cüppeliler ile yeşil cüppelilerin çıkar çatışmasıdır. Cami ile kışla arasındaki iktidar gücünün paylaşımındaki çelişkilerdir. Daha açık bir ifadeyle takunyacılar ile postalcıların “danışıklı dövüş”lü güç gösterisidir.

Siyasi iktidarlar çözüm üretmek zorundadırlar. Eğer çözüm üretemiyorlarsa, ağzından hiç düşürmedikleri o “taşeron”lar devreye gireceklerdir. Hal böyle olunca, yine sürekli dillendirdikleri “bölünme” de maalesef gerçekleşir. Çünkü, siyaset boşluk kabul etmez.

Bu “kirli savaş”ta çocuklarını kaybeden asker aileleri ile PKK’li gençlerin aileleri acılarını içine gömerek; “Sen niye öldün evladım? Sen neyin bedelisin?” sorusunu haykırıp, henüz "Ülkemiz ateş ve kan gölü olmadan...” el ele tutuşarak bu ateş daha fazla büyümeden birlikte engel olmalıdırlar. Aksi halde bu ateş Buseleri ve Şerife Teyzeleri yaktığı gibi hepimizi yakabilir ve bölünmekten de kurtulamayabiliriz.

Web : http://www.gomanweb.com/

22 Haziran 2010 Salı

“33 KURŞUN”, AHMET ARİF VE SONRASI

M. ŞEHMUS GÜZEL

1946’da kurulan Demokrat Parti (DP) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasındaki tartışma değişik konular etrafında yıllarca sürdü.

Örneğin 7 Şubat 1948’de DP Kütahya milletvekili Adnan Menderes, Kayseri milletvekili Fikri Apaydın ve Eskişehir milletvekili İsmail Hakkı Çevik TBMM Başkanlıgı’na bir önerge verdiler, Temmuz 1943’te Van’ın Özalp ilçesi yakınında 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emri üzerine sorgusuz sualsiz katledilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı otuz üç kişinin neden, niçin ve kimler tarafından öldürüldüğünün araştırılmasını, bu konuda neler yapıldığının bildirilmesini istediler.

DP milletvekilleri belki gerçekten "hakikatın" ortaya çıkmasını istiyorlardı; belki Kürt vatandaşlara, onların haklarını da savunduklarını göstererek gelecek seçimlerde oylarını almak istiyorlardı. Her ne olursa olsun, bu önerge üzerine, 1943’ten beri öldürülenlerin yakınlarının birçok başvurusuna karşın hiçbir yanıt alınamayan ve hiçbir şey yapılmayan bu dramatik mesele Türkiye’nin gündemine oturdu. (Bu konuda birçok ciddi araştırma bulunuyor: Örneğin şu ikisine bakılabilir: İsmail Beşikçi: Orgeneral Muğlalı Olayı / 33 Kurşun, Belge Yayınları, İstanbul, 1989. Günay Aslan: Yas Tutan Tarih/ 33 Kurşun, son baskısı: Mezopotamya Yayınları, Köln, 2005.)
TBMM’deki ve basındaki tartışmalar ve katliamın artık saklanamaz hiçbir yönünün kalmaması üzerine ve madem ki “demokrasiye gidiliyor” denilerek, Genelkurmay Başkanlığı istemeye istemeye harekete geçti ve Muğlalı’ya karşı dava açmak zorunda kaldı. Askeri Savcı Şerif Çıtak, 9 Eylül 1949’da Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde başlayan davada, Muğlalı ve emrindeki asker ve subayları ve astsubayları “cinayet”le suçladı ve haklarında “idam cezası” istedi. Muğlalı 33 Kürt köylüsünün sorgusuz sualsiz kurşuna dizilmesi emrini neden verdiğini açıklamadı. İnkarın yürümeyeceği belli bir süre sonra anlaşılınca avukatı Muğlalı’nın “deli olduğunu” ileri sürdü. Çok komik duruma düştüler. Mahkeme bile bu sav karşısında şaşırdı, ve “Ordu komutanlığı yapmış birinin akli dengesinin yerinde olmadığı iddiasını, askerlik makamını rencide edeceği" savıyla reddetti. Duruşmalar birbirini izledi. Ve nihayet 22 Şubat 1951’deki duruşmada Muğlalı kurşuna dizme emrini bizzat kendisinin verdiğini kabul etti. Ve mahkeme kararını 2 mart 1951’de açıkladı: Muğlalı önce idama mahkum edildi, sonra yaşlılığı göz önüne alınarak idam cezası 28 yıl ağır hapse çevrildi. Muğlalı cezasını sonuna kadar çekemedi, Aralık 1951’de cezaevinde öldü.

Bu olay kamuoyunu çok yakından ilgilendirdi. O günlerde Güzin Dino’nun DTCF’deki öğrencisi ve Güzin’le Abidin Dino’nun oturdukları eve sık sık gelenlerden biri olan Ahmed Arif’i de elbette. Ahmet Arif aracılığıyla bu mesele Abidin ve Güzin’i de etkiledi. Ahmet Arif, Refik Durbaş’la gerçekleştirdiği son derece önemli, anılarıyla zengin ve samimi söyleşi kitabından aktarıyorum: (Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu, Piya Kitaplığı, ikinci baskı, İstanbul, 1997.)
"Abidin Dino’nun evine giderdik. Çünkü Güzin Dino benim hocamdı, doçentimdi, Fransızca öğretmenimdi. Ben o evin oğluydum. O evin iki oğlu vardı. Biri Yaşar Kemal, biri ben. Yani ekmeğini yemişiz, öğrendiklerimizin pek çoğunu orada öğrenmişiz.”

Evet işte böyle. 1927 Diyarbakır doğumlu delikanlı, 1940’ların ortasında DTCF’de Felsefe Bölümü’nde yirmili yaşlarında bir öğrencidir . Yurttaşlarına reva görülene tahammül etmesi mümkün olamazdı. “Otuzüç Kurşun” şiirini o günlerde kaleme alacak ve bu şiiri hemen yayınlamayacak, sadece çok yakınlarına, çok güvendiklerine okuyacaktır.

“OTUZ ÜÇ KURŞUN1.
Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı

Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı…

Yiğitlik inkar gelinmez
Tek’e – tek doğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yan, bura uşağı.

(...)”

Ahmet Arif iyi şairdir. Aynı zamanda öğrencidir evet.. Ve ekmek parasını kazanmak için Ankara’da yayınlanan Ankara Telgraf’ta çalışıyor. Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) yakın Türkiye Gençler Derneği üyesidir. Ve hatta Derneğin 1949’daki fesih kongresinde feshe karşı oy kullanan tek üye odur.
Delikanlı o yılların Ankara’sında gazetecilerin, şairlerin (örneğin Orhan Veli “demirbaşlarından” biridir, Cahit Sıtkı Tarancı, Melih Cevdet Anday da), yazarların tiryaki olduğu en iyi ve pek ünlü “Kürdün Meyhanesi"nin müşterilerinden biridir : Bilhassa çok sevdiği hocası Nusret Hızır ile “Kürdün Meyhanesi”ndedir zaman zaman. O günleri kendisinden dinleyelim mi? Refik Durbaş’la söyleşi kitabından aktarıyorum:
“Nusret Hoca, Nusret Hızır benim çok yakınımdı. Arkadaşımdı, babamdı. Ve şiirden de anlardı. Meyhaneye giderdik. Şeker hastasıydı. Eşi Ayşe Abla peşimize düşerdi. Adamın aylığını elinden alırdı. Ama Nusret Hoca bu, ayda yılda bir olsun içmeden, sohbet etmeden olmuyor. Bana şiirlerimi okutur, gözlerinden böyle ipil ipil yaş dökülürdü. ‘Hocam özür dilerim’ derdim. ‘Deli misin oğlum’ derdi, ‘Benim duygu alemimi besliyorsun.’ Ben de ondan rica ederdim, Hocam aramızda kalsın bunlar diye…
Dikkat edersen Nusret Hoca o kadar yazı yazmıştır, benden hiç bahsetmez. Oysa diyelim ki dört tane, üç tane yakın öğrencisi varsa, biri bendim.
Orhan Veli de benim şiirlerimi bilirdi. Büyük hayranlıkla büyük saygıyla karşılardı. Cahit Sıtkı (Tarancı. MŞG) da öyle. Hüngür hüngür ağlardı. Kaç kere okutmuştur bana ‘Otuzüç Kurşun’u, Karanfil Sokağı’nı… Her seferinde Cahit Abi ağlardı."
Evet, Ahmed Arif budur ve o günlerde konuşulan otuz üç Kürdün katline dayanabilir miydi? Elbette dayanamazdı ve “Otuzüç Kurşun” şiirini o günlerde o yazacaktır, ondan iyisini de kimse yazamaz zaten.
3.

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

4.

Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden...

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına...

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
(...)”

Ahmed Arif’tir bu ve, biraz önce yazdığım gibi, şiirini yayınlamaz. Sevdiği, çok güvendiği birkaç dostuna, birkaç arkadaşına okur. Yazılı bir şey de bırakmaz. Çünkü biliyor: Yazılı bir şey “delil” olur. Başa iş açabilir. Her satırı hafızasına kazılıdır Diyarbakırlı Kürdün. Delikanlıdır. Öğrencidir. Emekçidir. Herkese okuyamaz evet, çünkü biliyor ki bakarsın istenmeyen kulaklara gitmiş. Diyarbakırlı Kürt bilir, tedbiri elden bırakmaz. Ama o kadar tedbire rağmen nasıl oluyorsa oluyor ve “Otuzüç Kurşun” şiiri polisin kulağına ulaşıyor. Vay sen misin bu şiiri yazan!!:

“Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
kaçakçıya
soyguncuya
hayına…”

Polis bu, şiir dinlemekle yetinse ya. Yetinmez. Gelir ve Ahmed Arif’i götürür. Sonrasını Ahmed Arif’ten dinleyelim:
“İşte bu ‘Otuzüç Kurşun’ şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. ‘Oku’ dediler, okumadım.(…) Hiçbir yerde tek satır çıkmış değil. ‘Oku’ dediler ya inat ettim, ‘ölürüm okumam’ dedim. Ne hakkınız var. Küfür edip dayak attılar sabaha kadar…
(…) Şimdi Atatürk Spor Salonu var ya, o zaman spor salonu yok, stadyum berilere kadar geliyor. Antrenman falan yapan çocuklar orada. Çevresi tellerle gerili. Dövdükten sonra o tellerden aşağıya attılar beni: Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü sanıp yiyecekler diye. Acıyıp oradan çıkarıyorlar. Bir taksi çağırıyorlar. 'Paran var mı oğlum?' diyorlar, 'Var' diyorum. Ve eve gelip bir hafta yattım.
Kaldığım yer han gibi bir yer. 20-30 odası var. Ev sahibim 'Mebus Hatçe' derler bir kadıncağız. Çok hoş bir kadındı. Bana çorba getirdi içemedim. Komşular arasında garsonlar, bıçkınlar, lumpenler var.Bir bu kadın acıdı bana, komşuları azarladı. Üniversitede okuduğum için seviyordu beni herhalde, koruyordu. Ancak bir haftada kendime gelebildim. Bir hafta sonra sokağa çıkabildim. (…)
Dayağı yedikten sonra bu şiiri Salim Amca’ya, Salim Şengil’e verdim, o yayımladı. “Bak abi” dedim, “basın yasağı var, başımıza iş açar.” “Sen nene lazım” dedi. Salim Amca ve şiiri tefrika

etti. (...) 'Seçilmiş Hikâyeler' Dergisinde…”

Ahmed Arif, söyleşisinde, “Hiç kimseye de anlatmadım bu olayı” diyor ama Abidin Dino’ya anlattığını biliyorum. Evet Ahmed Arif gördüğü zulmü Abidin’e anlattı. Sadece o dayak faslını değil, daha sonraki gözaltına alınmalarında, tutuklanmalarında gördüğü işkenceleri ve zulmü de anlattı Abidin’e.

Ahmed Arif Ankara günlerinde bir değil, birkaç defa gözaltına alındı. Örneğin 31 Aralık 1949’da, “Patriyot” Hayati (Hayati Tözün), İbrahim Erdem ve Hilmi Artan ile. İhbar üzerine gözaltın alındılar ve aylarca tutuksuz yargılandılar, ilk gözaltı ve dayak faslından sonra. (Cezmi Ersöz, Son Yüzler isimli kitabında "İhbar edenin 5. Kişi” olduğunu belirtiyor. İletişim Yayınları, İstanbul, 1996, s. 106.)

Evet Ahmed Arif değişik gözaltına alınmalarında gördüğü işkence, dayak ve rezillikleri Abidin’e anlattı. Abidin 1950’lerin ortasında Paris’te sergilediği ve ismini “İşkenceler” koyduğu resimlerinde anlatılanlar, Abidin’in çizgileriyle anlattıkları, bunların yansımalarıdır. Paris’teki yakın dostluk, arkadaşlık ve kardeşlik günlerimizde, aylarımızda, yıllarımızda Abidin bunu bana defalarca aktardı, yineledi, şunu da ekleyerek “Ahmed Arif’in anlattığı işkenceleri unutmak mümkün değildir.”

Abidin’in “işkence” desenleri, daha sonra, toplu olarak bir resimsever tarafından satın alındı ve İnsan Hakları Vakfı’na armağan edildi. Vakıf da bütün desenleri İşkence.Torture adı altında bir güzel kitapta topladı. (Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Galeri Nev Yayını olan bu eserin yayın tarihi unutulmuş. Yanılmıyorsam 1994 olmalı.)

Kitapta “5.” Resim “isimsiz” olarak takdim ediliyor. Oysa dikkatli bakılınca resmin sol alt köşesinde dört harfli bir sözcük bulunuyor. 5 Mayıs 2005’te bu desene Güzin Dino ile birlikte bir daha baktık ve dört harfli bu sözcüğü çözmeye çalıştık. Güzin’le aramızda şöyle bir konuşma geçti, buraya aynen alıyorum :

MŞG: Bunu nasıl deşifre edebiliyorsunuz?
GD: Keje.
MŞG: Efendim?
GD: K var E var, üstünde nokta var bu J, E var. Keje okunur, yani şöyle bakınca.
MŞG: Evet ben de Keje okudum. Desende sırt üstü uzanmış veya uzatılmış bir erkek var.
GD: Acaba bir şeyin formülü mü? Bilemediğimiz bir işkence formülü mü?
MŞG: Bilemiyorum. Ben de onu merak ediyorum.
GD: Bunu ben de bilemiyorum, Keje, yahut birisinin bir arkadaşı mı?
MŞG: Bir isim olabilir.
GD: Bize işkenceleri tafsilatıyla anlatan Ahmed Arif’tir. Zaten “önsöz”de bahsediliyor.
MŞG: Keje niçin önemli biliyor musunuz? Çünkü bir Kürt ismidir, aynı zamanda.
GD: Ahmed Arif Kürttü.
MŞG: Evet Ahmed Arif Kürttü. Bir de bu işkencelerden önce yazdığı bir şiir vardır “Otuzüç Kurşun “ diye; orada geçen kahramanlardan birinin ismi olabilir mi?
GD: Bilmiyorum.

( Bu konuda daha çok bilgi için Abidin Dino başlıklı üç ciltlik kitabımın ikinci cildinde s. 326-332’ye bakılabilir. Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008. )

Abidin Dino'nun kitaplığında Ahmet Arif'in o çok sevilen, o çok ünlü şiir kitabı: Hasretinden Prangalar Eskittim var. (Bilgi Yayınevi, Ankara, Kasım 1968) Abidin’le Ankaralı yıllar ve Ahmed Arif üzerine sohbet ettiğimiz bir gün Abidin bu kitabı çıkardı kitaplığından ve gösterdi: Ahmed Arif birinci sayfasına yazmış şu satırları ve imzalamış. Tek harfine dokunmadan aktarıyorum:

"Değerli Hocam Prof. Güzin Dino ile sevgili Ağabeyim Abidin Dino'ya, sevgiyle, sayğıyla, onurla...29 Ocak 1969. Ankara".

Bu kitabın son şiirinin ismidir "Otuzüç Kurşun".

"Lo biz seni hapislerde sevdik... Biz seni sürgünlerde..." başlığı altında Ahmed Arif'e özel dosya ayıran Esmer dergisinin Haziran 2005 tarihli sayısında, Ahmed Arif hayatını Ferzende Kaya'ya anlatıyor ve bir yerde aynen şunları dile getiriyor:

Birçok hapislik dönemlerinden sonra," Sürünmeye başladım. Birçok işe girip çıktım. Bir ara Abidin Dino bir iş ayarladı, fotokopi işi, onu yaptım. Sonra kömür dağıtımında çalıştım. 16 lira alıyordum, ama hangi işe girersem polis peşimdeydi, beni kovduruyolardı..."

Ahmet Arif daha sonra 1951’de İstanbul’da "48 kişinin tutuklandığı davada" tekrar içeriye alındı: "Dokuz gün dokuz gece dövdüler..."

Sonra Ekim 1951'de İstanbul'da başlatılan Türkiye Komünist Partisi (TKP) tutuklamalarını izleyen ve Eylül 1952'de Ankara'da başlatılan TKP tutuklanmalarında gözaltına alındı. Önce Ankara’da uzun bir tutukluluk dönemi geçirdi, sonra İstanbul’a “transferi” ve Sansaryan Han’da işkence ve bin bir türlü rezillik…

Abidin Dino da Ekim 1951’de, bu tutuklama salgını sırasında İstanbul'da, bir sabah erkenden gözaltına alındı, akşama kadar tutuldu. Serbest bırakıldıktan sonra yıllardır peşinden koştuğu pasaport alma meselesine dört elle sarıldı ve 1952 başında nihayet pasaportunu alır almaz bir uçağa atlayıp Roma’ya kapağı attı... ( Bu uçuş hiç kolay olmadı. Hikayesini yukarıda andığım kitabımda anlatıyorum.)

Abidin Dino önce dokuz ay kadar Roma’da kaldı, sonra Paris’e yerleşti, temelli. Ahmed Arif’in anlattıkları ve bizzat kendisinin yaşadıkları bu kentte, başkentte, başabela kentte zamanı gelince resimlere, desenlere yansıdı. Bu desenlerin 21-28 Haziran 2010’de Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü vesilesiyle Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi Galeri E’de bir kez daha sergilenmesi hem Abidin’i, hem Ahmed Arif’i, hem de bütün dost ve arkadaşlarını anmak için bir vesile oluyor. O günleri, o işkence, o gözaltı furyalarını bir daha asla yaşamamak umudumuzu tazelemek için.

Sergi 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü ile de çakışıyor. Bu da çok anlamlı. Bu bağlamda TİHV’yi nice nice yıllara umuduyla kutlar, İnsan Hakları için mücadele eden herkesin çalışmalarındaki başarılarının sürmesini dilerim. Şebnem Korur Fincancı başta TİHV yöneticilerini ve üyelerini, Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ve çalışanlarını, değerli sanatçı Serpil Odabaşı ve emegi geçenlerin tümünü kutlarım.