28 Ekim 2010 Perşembe

MEMLEKETİN S(İL)İVRİ MANZARALARI...


”Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kızılcahamam Kampı ve sonrasındaki tavır ve söylemlerinin-birer siyasi manevra (taktik) değilse - vahim olduğunu söylerim. BDP misyonunun aldığı oyların salt silahla alındığını iddia etmek doğru değildir. Başbakan da biliyor: BDP ve misyonunun-bırakın bir insanı-bir ceketi bile aday gösterse seçtireceği yerler vardır. Ama biz ceketlerin seçilebildiği bir siyaseti ve demokrasiyi(!) istemiyoruz, benimsemiyoruz. Ceket edebiyatını da sevmeyiz!..”

Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

KCK Davası’nın emniyet kökenli (polis operasyonları ve fezlekeleri) görülmesinden çok hukuk kökenli seyretmesini dilerim. Siyasi bir dava niteliğine bürünmüş olan bu dava Diyarbakır’ı bir İstanbul gibi büyük bir dünya şehri yapabilmiştir. Türkiye’den olduğu kadar yurtdışından gelen gazeteciler, heyetler, insan hakları aktivistleri, parlamenterler ve çok dilli tv yayınları bu kenti İstanbul tipi bir trafiğe büründürdü. Ben de bu hengâmede-bu konuyla ilgili-Diyarbakır’dan (19 Ekim, 13 Haber Bülteni) NTV canlı yayınına katıldım. Bölgede sosyal, kültürel ve ekonomik ilerlemeler açıdan çatışmasızlık ortamının sürmesinde yarar vardır. Bu dava delil ve hukuk dayanaklarına göre sürmeli ve sonuçlanmalıdır. Bizim bağımsız (olması gereken) mahkemelerden beklediğimiz budur. Talimatvari polis operasyonları ya da paparazzivari dinlemelere göre yapılmış yargılamaların hiçbir ülkede hukuku temsil ettiği söylenmemiştir. Devletin bu davaya ilişkin tutumu Kürtlere bakış açısını gösterebilecektir. Kamuoyunda böyle bir kanat yaratılmıştır. Bu davanın Silivri ve Ergenekon tipi bir sürece dönüşmemesini dilerim.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kızılcahamam Kampı ve sonrasındaki tavır ve söylemlerinin-birer siyasi manevra (taktik) değilse-vahim olduğunu söylerim. BDP misyonunun aldığı oyların salt silahla alındığını iddia etmek doğru değildir. Başbakan da biliyor: BDP ve misyonunun-bırakın bir insanı-bir ceketi bile aday gösterse seçtireceği yerler vardır. Ama biz ceketlerin seçilebildiği bir siyaseti ve demokrasiyi(!) istemiyoruz, benimsemiyoruz. Ceket edebiyatını da sevmeyiz! Biz bu örneği Başbakan’ın iddiasına (söylemine) yanıt olabilecek en iyi örnek olabileceğini düşünerek verdik. Kimse bizim bu sözlerimizden BDP’nin avukatlığını yaptığımızı çıkarmasını istemeyiz. Biz Türkiye’de siyasetin düzeyini ve manzarasını verdik. Bu söylem karşıtlığına karşın Başbakan’ın eşit yurttaşlık temeline (insan haklarına) dayalı, demokratik, laik bir ülkenin inşa edilmesi çabasını sürdüreceğine inanıyorum.

SP’nin (Saadet Partisi) kongresinde genel başkanlığa 84 yaşındaki Necmettin Erbakan seçildi. Bizim yaşa, başa, bilgiye, hizmete saygımız vardır ama el insaf: Kongre salonunda konuşma yapacağı kürsüye dahi (yer âdeta delinerek yukarıya çıkarıldı! Bir Rap sanatçısı gibiydi!) asansörle getirilebilen bir liderden bahsediyorum! Bu makama-mücadelenin çetinliği ve başarının geç alınması yönünden-ilk kez seçilseydi anlardım belki! Demokrasinin kazanımı ya da sembol (mücadele) olma yönünden olumlayacaktım. Ama Hoca insaf edin: Siz bu makama defalarca seçildiniz, milletvekili oldunuz! Bakan oldunuz, başbakan oldunuz! Acaba oğlunu başkan seçtiremediğinden dolayı kızmış olabilir mi, diye düşündüm. Ya Hocam-Allah aşkına!-o daha askerliğini yapmadı. Yarın askere gidecek ve bir siyasi parti başkanı olarak bir onbaşıya-rütbeyi asla küçümsemiyorum!-esas duruşta selam çakacak. Sizin demokrasi anlayışınız bu mu Hocam? Hiç sanmıyorum!(Aslında bizim “Gırgır” çizerlerinin tam da ilgilenebileceği bir konu oldu!)

Din ve vicdan özgürlüğü, insan hakları (özgürlükler) açısından insanlar istediği gibi giyinebilmeli ve ibadet etmelidirler. Dinsel ve seküler (dünyevi, yaşamsal) özgürlükler girmeye çalıştığımız AB demokrasilerinde bellidir. Türban için yeniden araştırmalar yapıp, doktora tezleri gibi tezler hazırlamamıza gerek yoktur. Dinsel ve seküler özgürlükler-eğer başka bir ajandamız yoksa-Avrupa’da insan hakları, laiklik, demokrasi açısından nasılsa bizde de öyle olmalıdır.[Bugün itibariyle AB kriterlerine dayanan Avrupa tipi demokrasisinden (buna “demokratik cumhuriyet” de diyebiliriz) daha iyi bir sistem bulamadığımızdan örnek alacağımız farklı bir rejim türü bulunmamaktadır. Sistemler (rejimler) değişmez tanrı sözleri değildir. Yarın daha yararlısını ve ilerisini bulduğumuzda eskisinden vazgeçebiliriz ya da değiştirebiliriz.]Memleketin manzaralarından türban (başörtüsü) meselesine-yine-dönmek istiyorum: Alman Cumhurbaşkanı’nı karşılama töreninde asker, Cumhurbaşkanımızın eşinin önünde esas duruşa geçti. Ona serbest ve dokunulmaz olan bir giyimi fakir fukaranın kızlarına yasaklamanın bir insaf ölçüsünü bulamazsınız!

21 Ekim 2010 Perşembe

ÖLÜMÜN ARDINDAN DERSİM’DE OLMAK




MUSTAFA ELVEREN (EM. ÖĞRT.)
mustafaelveren@gmail.com

Ölüm bizi ne zaman yakalar bilinmez. Ancak, bir gün mutlaka yakalar. Şimdilik bilimsel olarak ölümü önlemek mümkün değildir. Dersimli iş adamlarından sevgili Ayhan (Ağa) Erdoğan’ın ölümü beni çok derinden etkilemiştir. Bu acı ölümle ilgili olarak duygularımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Dersim’in önemli İş adamlarından sevgili Ayhan Erdoğan 14 Ekimd’e Ankara’da tedavi görmekte olduğu hastanede yaşama veda etti. Dersim’in Mazgirt İlçesine bağlı Goman (Yaşaroğlu) Köyü çok büyük bir değerini kaybetti.

Sevgili Ayhan Abi'nin tedavi gördüğü hastanede ölmeden önce Dersim’e bağlı doğduğu köy olan Goman’a ambulansla ya da helikopterle götürülmesini istemiştir. Ancak, doktorları tarafından uygun görülmemesi nedeniyle bu isteği yerine getirilememiştir.

Ölümün ardından cenazesi çok sevdiği Dersim’e götürülerek doğduğu Goman Köyü’nde kalabalık bir kitle katılımı ve kendisine yakışır bir cenaze töreniyle toprağa verildi.

Ayhan (Ağa) Erdoğan Goman'ın en eski iş adamlarından olup, Ankara'da petrol istasyonu ve bağlı bazı işletmelerin sahibidir. Onlarca Gomanlı ve çevre köylerindeki insanlarımıza iş vermiş, bir çok fakir insanımıza da maddi yardımda bulunmuştur. Hatta bazı yaşlı ve yoksul kişileri kendi işletmesinde sigortalı olarak emekli etmiştir. Yani bir çok Dersimli insanımıza maddi ve manevi katkısı olmuştur.

Sevgili Ayhan Abi ile en son üç yıl önce bir yakınımın düğününde yüz yüze görüşmüştüm. Düğünün o gürültülü havası içinde kısa bir sohbet yaptık. Bu defa yakalandığı o amansız hastalığından dolayı yaklaşık bir ay önce Sevgili Ayhan Abi ile telefonla görüşüp, geçmiş olsun dileğinde bulunmuştum. O sevecan sesi hala kulaklarımdadır. Ayrıca, Demokrat ve yurtsever kişiliğiyle biz Gomanlıların hafızasında yer edinmiştir.

Ayhan Abı’nın ölümünün ardından Dersimde olmak istediğini kızı Fulya'dan öğrenmiştim.

Benim de vasiyetimdir; ölümümün ardından ben de Ayhan Abi gibi Dersim’in Goman Köyü’nde gömülmek istiyorum. Ancak, daha farklı bir cenaze töreniyle. Cenaze namazı ve benzeri dini telkinlerin kesinlikle yapılmamasını istiyorum. Bunun yerine Nazım’dan, Ahmet Arif’ten şiirler ve Ahmet Kaya’dan, Ferhat Tunç’dan, Aram Tigran’dan türkülerin söylenmesini istiyorum.

Ne mutlu ki, Ayhan Abı’nın isteğini çocukları yerine getirdiler. Ben de Ölümün ardından Dersim’de olmak istiyorum. Acaba benim bu vasiyetim gerçekleşir mi? Umarım yakınlarım bunu bana çok görmezler.

Güle güle Ayhan Abi! Mazlumların diyarında bir gün buluşmak üzere, seni bir kez daha anıyor, hatıran önünde saygıyla eğiliyorum.

20.10.2010

WEB : http://www.gomanweb.com/
http://www.gomanweb.net/

8 Ekim 2010 Cuma

TUNCELİ C. SAVCILIĞI’NIN HAKKIMDA AÇTIĞI SORUŞTURMALAR


MUSTAFA ELVEREN-EM. ÖĞRT.
mustafaelveren@gmail.com

Daha dört ay önce “Kürtler, Rojtv ve PKK” başlıklı yazımdan dolayı Tunceli Savcılığınca hakkımda açılan soruşturma nedeniyle ilgili polis karakolunda verdiğim ifadenin mürekkebi henüz kurumadan bu defa “Munzur Festivalinde Mazlum Doğan Unutulmamalıdır” başlıklı makalem için ifadeye çağrıldım. Belli ki, Tunceli Cumhuriyet Savcılığı bundan sonra gerekli gördüğü yazılarım için hakkımda sıkça soruşturma ve inceleme yapacakları anlaşılmaktadır.

Amatörce yazdığım bir çok siyasi içerikli makalelerim yurtiçinde-dışında bulunan çeşitli internet sitelerinde, bazı gazete ve dergiler ile bir kısım yerel basında olduğu gibi Tunceli’de halen yayınını sürdürmekte olan Tunceli Emek Gazetesi’nde de yayınlanmaktadır. Dolayısıyla, Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından hakkımda açılan soruşturmalar nedeniyle adı geçen gazete üzerinde olumsuz etki yapmış olabilir.

Bu yerel gazetemizi sıkıntıya soktuğum için tabiki çok üzgünüm. Fakat, hangi yazının gazeteyi sıkıntıya sokacağını ben tahmin edemem. Ancak, Tunceli Emek Gazetesi yönetimi gazeteyi sıkıntıya sokmamak için bu yazılardan bazılarını hatta tümünü yayınlamama özgürlüğüne ve yetkisine sahiptir.

Tunceli Cumhuriyet savcısının ismini, cismini, yaşını, siyasi görüşünü, nereli olduğunu ve medeni durumunu bilmiyorum. Zaten bilmem de gerekmiyor. Belki bir öğrencim de olabilir. 1973-80 yıllarında mülga Ticaret Bakanlığı Hukuk Bürosu’nda sekiz yıl görev yaptım. Dolayısıyla bu hukuki konularda az-çok bilgiye sahibimdir. Öyle anlaşılıyor ki; Savcı Bey görevi gereğince zorunlu olarak tüm makalelerimi okuduğunu tahmin etmekteyim. İşin bu yönü olumlu olmakla birlikte, ikide bir karakola çağrılıp ifade vermek ise, her insan gibi beni de olumsuz etkilemektedir.

Devletin resmi tarihinde ve Genel Kurmay’ın arşiv belgelerinde eşkıya olarak gösterilen pirim Seyit Rıza’nın heykeli bu gün Tunceli şehir merkezine dikildi. Bu heykelin yapılmasında emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Yarın bu şehrin merkezine, hatta tüm ilçe, belde ve köylerine Sevgili Mazlum Doğan’ın da heykeli dikilebilir. Dikilmelidir de.

Hakkari’ye yirmi kilometre uzaklıkta bulunan Zap Suyu üzerinde 1969 yılında Deniz Gezmiş ile arkadaşları tarafından yapılan ve 1999 yılında bilinen güçler tarafından bombalanarak yıkılan “Devrimci Gençlik Köprüsü” bir grup aydın, demokrat, sosyalist ve devrimci tarafından yeniden inşa edilerek geçen gün açılışı yapıldı. Bu açılışta değerli yazar Cezmi Ersöz’ün yaptığı açılış konuşmasında; “…benim vasiyetimdir, ölürsem mezarımı bu köprünün bir ayağının dibine yapınız” dediğini Tv.de izlemiş ve o ağlamaklı sesi hala kulaklarımda çınlanıyor.

Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi önderleri ve binlerce devrimciyi anmak ne kadar suçsa, Pirim Seyit Rıza’yı ve sevgili Mazlum Doğan’ı anmak da o kadar suçtur. Ben bu suçu hep işledim ve işlemeye de devam edeceğim. Böyle suç olur mu? AİHM’in bu konuda verdiği kararlar var. Türkiye’nin AİHM’le uzlaşmaya gittiği bir süreçte Tunceli Cumhuriyet Savcılığı’nın hakkımda neden böylesi soruşturmalar açtığını anlamış değilim.

Bu cümleleri yazmakla Tunceli Cumhuriyet Savcılığı “suçu ve suçluyu övmek” gerekçesiyle bir soruşturma daha mı açacak? Bekleyip göreceğiz.

Bir an Tunceli’de şu olayın olduğunu düşünelim. “Mum söndü mü yapıyoruz burada” diyen şovmen kılığındaki soytarı hakkında da bu savcılar hiçbir kişinin veya kurumun suç duyurusunu beklemeden doğrudan soruşturma açabilirler miydi? Hiç sanmam.

O malum gecede ırkçı saldırılar karşısında Sevgili Ahmet Kaya; “gelsinler alıp götürsünler, ne yapayım yani…” demişti. İkide bir soruşturma açacaklarsa ben ne yapayım yani! Sonuçları merakla beklemekten başka da çarem yok.

Mevcut solda bulunan tüm siyasi örgütlere eşit mesafede kalmaya çalışıyorum. O nedenle, ne Musa’ya, ne İsa’ya, ne Davud’a, ne Muhammed’e ve ne de Ali’ye bir türlü yaranamıyorum. İşte ben buyum!

Web: http://www.gomanweb.com/

HALİÇ’TE YAŞAYAN SİMONLAR


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com


Türkiye’nin en ünlü işkencecisi ve (ortam ve telefon) dinlemenin mucidi (kralı) Hanefi Avcı’nın başına gelecekleri (kitabında belirtiyor) önceden bilmesi onun haklılığını göstermez. Bir illegal örgüt üyesinin-ayrılma ya da başka bir nedenle-başına gelecekleri bilmesi gibidir. Hanefi avcı aynı yöntemlerle (anlayış ve felsefeyle) görev yaptığı arkadaşlarından farklı değildir. Zaten kitabında yazdıklarıyla pek de günah çıkarmışa benzemiyor. Biz o zamanlar öyle düşünüyorduk diyor. Yoksulluktan gelen (ve hâlâ yoksul sayılan) bir memurun, indirim yapılmış olsa dahi çocuklarını özel kolejlerde (Samanyolu Koleji) okutabilmesinin formülünü anlamış değilim. Bunun kitabında sık sık vurguladığı rüşvet, irtikâp, namusluluk, kaçakçılık, vurgunculuk, vatan, millet, din, kitap gibi kavramlarla nasıl bağdaştırılabileceğini de çözemedim.

İşkencecinin ve (telefon) dinleme yapmış insanın da-tabii ki-adalete ihtiyacı var. Biz herkese istediğimiz gibi, işkenceciye, cellâda, faşiste, sapığa, tecavüzcüye de adalet isteyeceğiz. Pişman olmuş, nedamet getirmiş, doğru yola dönmüş olanlara da bireylerin, toplumun ve Allah’ın affını dileyeceğiz. Tabii ki bu dileklerimiz kötülükleri samimiyetle bırakmış olanlar içindir. Yıllarca Fethullah Gülen cemaati içinde bulunmuş ve onlara hizmet etmiş bir polis şefinin, yazdıklarıyla Gülen Cemaati’ni âdeta modern Hizbulkontra taktikleri uygulayanlar şeklinde betimlemesi oldukça ilginçtir. Öte yandan şahsı olarak Gülen’e (eğitim’de yaptığı katkılar ve cemaatin kötü uygulamalarına el koyabilecek biri olarak) hâlâ çok güvenmektedir. Ülkenin nerdeyse her şeyiyle bittiğini iddia eden Hanefi Avcı’nın bundaki rolünü (yaptığı illegal dinlemeler, sorgulamalar, işkence, kötü muamele, sol düşmanlığı) vicdanen sorguladığını düşünmek isterim.

Hâlâ dindar, muhafazakâr olduğunu söyleyen avcı için (bir polis eşi olmakla övünen yasal eşi varken) sevgilisi olduğunu iddia eden bir kadın televizyona çıkabilmektedir. Üstelik kadın Avcı’yla henüz boşanmadan (kocası varken) ilişkisi olduğunu söyleyebilmektedir. Böylesi bir durum, dindar, muhafazakâr, mangalda kül bırakmayan kimi ahlak abidelerinin özel yaşantılarının söylediklerinden çok farklı olabileceğini göstermesi açısından anlamlıdır. (“Dinin, imanın kimde olacağı bilinmez!” sözünü insanlarımız boşuna kullanmıyorlardır.)

Hanefi Avcı’nın, Devrimci Karargâh adlı bir sol örgütle ilişkilendirilip cezaevine atılmasını tuhaf buldum. (Yoksa “Ava giden avlanır” mı?) Cem Ersever gibi JİTEM’ci katili (yaptıkları açısından belki değil ama) idealleri ve vatan (görevi) anlayışı açısından olumlayan Avcı’nın nasıl oluyor da işkencecilikten ve sol düşmanlığından bir günde komünistliğe terfisini anlamış değilim. Kendine devrimciyim diyen örgütlerin-(günümüzde) İşçi Partisi ya da (eski) MDD’cilerin (Milli Demokratik Devrim) dışında-hâlâ orduyu kullanarak cuntavari yöntemlerle devrim yapmalarını düşünmeleri düşünülemez. Bir devrimci örgütün karargâh marargâh tipi militaristvari isimler kullanmasını açıklayamıyorum. -Devlet bunu mutlaka biliyordur!-Gerçekten “Devrimci Karargâh” diye bir örgüt var mıdır? Hanefi Avcı’nın yazdıkları Haliç ve “Simon” kod adlı itirafçı (eski) bir PKK’li gibi pis kokuyor. Başına gelecekleri önceden bildiğine göre yazdıkları daha da önem kazanıyor. Bu ülke bu saatten sonra JİTEM, TİT (Türk İntikam Tugayı), ERGENEKON, Cemaat tipi kontrgerilla taktikleri kullanmamalıdır. Eğer-bu ülke-demokratikleşme ve demokratik açılım gibi şatafatlı sözlerine rağmen bunu yapıyorsa, bu saatten sonra da “demokrasi” lafını ağzına almamalıdır!

30 Eylül 2010 Perşembe

YAZGIMIZ DEMOKRASİ!


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com


Ülkede asıl olan, demokrasi maskesi altında yürüyen sistemin (demokrasi yanılsaması) yıkılıp yerine tam demokrasinin inşa edilmesidir. Ülkenin ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel tüm sorunları ancak o zaman çözülebilir. Kürt sorunu da ancak bir demokrasi ve insan hakları sorunu olarak görüldüğü oranda çözülebilir. Irkların karşıtlığı, dillerin çarpışması, halkların düşmanlığı olarak yansıtıldığı oranda da çözümsüzlük, terör ve demokrasi karşıtlığı gündeme gelecektir.

Burada büyük bir yüzleşme ve meselenin aslını (demokrasi yanılsaması) görmek çok önemlidir. Nasıl oluyor da bize demokrasi olarak yutturulanın demokrasi olmadığıdır ve bunu bugünlere kadar sürdür(t)enler kimlerdir? Osmanlıda Meşrutiyet ve Türkiye’de Cumhuriyet, tek partili ve çok partili sistemin günümüze kadar getirdiği durum nedir? Yani ülkemizde nasıl bir demokrasi (demokrasi yanılsaması) kurulmuştur? Bu tip bir demokrasinin kurulmasının iki nedeni vardır: 1-Seçme ve seçilme hakkının (parlamenter demokrasi?) tanınmasında emekçi sınıfların dayatması; 2-Egemen sınıfların emekçi sınıfların (ayaktakımının) tehlikeli sınıf olmaktan çıktığına ikna olması.

Bu iki neden sonucu (egemenlerce) müsaade edilen sistem “demokrasi” olarak lanse edildi. Bu nedenle de temsili demokrasi halkı aldatma ve oyalamanın, egemenliği ve sömürüyü meşrulaştırmanın sistemi oldu. Din, iman, kitap, Allah, Peygamber, vatan, millet, Sakarya, bayrak gibi değerler de bu sistemin kullandığı argümanlar oldu. Sömürü devam etti ve biz demokrasi içinde yaşıyoruz diye zannettik. “Demokrasi Yanılsaması”nı göremedik! Burjuva devrimleri eski yönetenleri (padişahlığı) alt ederek değiştirdi ama yönetim düşüncesini (yöneten/yönetilen ilişkisini) hiçbir zaman değiştirmedi. Mustafa Kemal Atatürk’ün getirdiği bazı ölçü birimleri ve daha çok moda değişimleri yeni yönetenler için yeni dayanaklar sağladı.

Çok partili sisteme geçerek Türkiye’de demokrasiye(?!) geçişi bizler değil de egemenler karar verdi. Çünkü buna gerek duymuşlardı, artık onlar için zorunluydu. Oysa çoğulcu sistem safsatası içinde yapılan, demokrasi olmaktan çok birden fazla devlet partisine (başlangıçta CHP, DP) izin vermekti. Hem iktidar ve hem de muhalefet partileri devlet partisiydi. Bugünkü Suriye’deki Baas rejiminin müsaade etiği partiler gibiydi. Gerçekte demokrasi yoktu ve salt yanılsaması vardı. Halk hiçbir zaman kendini temsil edeni seçemedi, hep oyalandı(oyalatıldı). Kurulan sadece ordu ve bürokrasinin ekâbirlerle birlikte-vesayet rejimiydi.

Bu sistemin (demokrasi yanılsaması) maskesi düşmüştür. İnkâr edilecek ve savunulacak bir yeri kalmamıştır. Sistemin tam bir katılım ve temsil yanılması olduğu biliniyor. Çalışanlar seçilemiyor, kendini seçemiyor. Kürtler bile-farklı davrandıklarını zannediyorlar!-kendilerini seçemiyorlar. Durmadan seçim kazanan AKP’nin-artık-ülkeye AB tipi bir demokrasiyi getirme zorunluluğu vardır. Bu görev ülkenin yazgısıyla ilgilidir. Partiyi, dini, ırkı kayırma alanları olmamalıdır.

28 Eylül 2010 Salı

SOL, DERSİM VE ALEVİ ÖRGÜTLERİ



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Dersim, Alevilik ve Sol bence birbirini tamamlayan önemli kavramlardır. O nedenle bu makaleye böyle bir başlığı koymayı uygun gördüm.

Solda ve bilhassa da Dersimlilerden oluşan üç-beş kişilik akraba, hemşehri veya arkadaş grubu bir araya geldiklerinde hemen yeni bir örgüt kuracakları kanısı halkta yaygındır. Halkın bu kanısını yabana atmamak gerekir. Pek de haksız sayılmazlar.

Sol gelenekten geldiğini söyleyen bazı kişi ve grupların çok önemli bir hastalığı olduğunu biliyoruz. Herhangi bir vakfı, derneği, kulübü, gazeteyi, dergiyi, internet üzerinden ücretli-ücretsiz edindikleri bir web sayfasını kuranlar, hatta bir meyhaneyi açan ortakların bile her birinin sol bir örgütmüş gibi hareket ettikleri çok görülmüştür. Durum böyle olunca, bu defa kendi aralarında da ayrışarak yeni yeni örgütler kurarlar. Bu böyle devam eder gider.

Bazıları düzene karşıymış gibi görünüp, aslında daha çok birbirleriyle uğraşırlar. Eğer birbirleriyle didişmekten fırsat bulabilirlerse düzene karşı mücadele etmek ancak akıllarına gelir.

Diğer taraftan kendilerine “Ulusalcı-Kemalist Sol” diyen örgütlemeler var ki, düzene karşı gerçekten mücadele veren kişileri, örgütleri ve sol kurumları hedef alırlar. Bunlar kendi dışındaki solu tasfiye etmek için sanki kurulmuşlardır.

Bu durumda; Kemalizm’i, Aleviliği ve Aşiretçiliği henüz aşamamış bir çok sol örgüt gerçekten de “sol” olabilir mi? Bu konu üzerinde çok ciddi bir şekilde düşünülmesi ve analizlerin yapılması gerekir.

Aynı şekilde Dersim-Tunceli-Munzur isimleri altında festival, vakıf, dernek ve spor gibi alanlarda örgütlenen yüzlerce kurum ve kuruluşlar mevcuttur. Bunlar da tıpkı sol örgütlemeler gibi ne yazık ki, daha çok birbirleriyle uğraşıyorlar. Bazıları ise, “Alevistan”, “Zazaistan” gibi işi sulandırmak suretiyle adeta halkla dalga geçiyorlar.

Bir kısım Alevi örgütleri ve kurumları da aynı çıkmazda olduklarını görmek mümkündür. Adeta birbirlerine çok benzeyen örgütlenmelerdir.

Dedelik kurumunu ve Aleviliği kendi kişisel işleri için kullanan Prof. İzzettin Doğan 12 Eylül diktatörlüğünün işkenceci paşalarından T. Sunalp'la pazarlıklar yaptığını hepimiz biliyoruz. Daha sonra tüm hükümetlerle yani Çiller'den Ecevit'e, Özal'dan bu günkü AkParti'ye kadar hepsiyle kişisel çıkar anlaşmalarını yürüttü ve hala da yürütmeye devam ediyor.

Bu günki Cumhuriyet düzeni; sağda F. Gülen’e bağlı trilyonluk dini cemaatlerle, solda ise, aynı zenginlikteki Alevi-Bektaşi isimleriyle oluşturulan İ. Doğan’a bağlı Alevi örgütlemeleriyle gerçek evrensel solu ve sağı boşa çıkarmıştır. Türk-İslam ideolojisini ya da Kemalizm'i bize hem sağ ve hem de sol olarak yutturuyorlar.

Prof. İ. Doğan dışında kalan bir çok Alevi kurumlarının durumları da pek iç açıcı değildir. Bunların bir kısmı Mustafa Kemal’in Hz.Ali’nin ikinci yüzü olduğunu söylemek suretiyle bu kokuşmuş düzeni Alevi halkına yutturmaya çalışıyorlar.

Anlaşıldığı üzere, bu düzen halkın inandığı tüm kutsal değerleri ne varsa hepsini kendini yaşatmak için hilebazlıkla kullanmaktadır.

Sağdan, soldan, Dersimlilerin, Alevilerin ve Kemalistlerin bana kızmalarına gerek yok. Esasen bu yazdıklarım gözlemlerime dayanarak yaptığım bir tespittir. Yanlışlığı veya doğruluğu hususunda değerlendirmeyi okuyucunun takdirine bırakıyorum.

NOT-1: Sayıları çok az da olsa bazı Demokrat Kemalistleri, düzen karşıtı demokratik Alevi kurumlarını, emekten ve özgürlükten yana olan tüm Marksist-sosyalist-devrimci solcuları tenzih ederim.

NOT-2: Bazı okuyucuların bana kızdıklarını ve hemen mesaj yazacaklarını sanıyorum. Küfür ve hakaret içermemesi koşuluyla bu okuyucuların tüm mesajları makalenin altına eklenecektir.

27.09.2010


Web : http://www.gomanweb.com/ / http://www.gomanweb.net/

18 Eylül 2010 Cumartesi

Akşam Olunca...


Adil Okay
adilokay@hotmail.fr

akşam olunca
korku iner pencerelere
perdeler ayıp örter
kirli sarı ışıklar
flört eder karanlıkla
her ev kendine kapanır
kendini yaşar gece olunca
unutup diğerlerini

akşam olunca
her taşın altında sıkıyönetim
bütün sokaklar mavi bereli
seslere sağırlaşır kulaklar
ne komşu ağıtları duyulur
ne kayıplar yargılı yargısız
ne açlar açlık grevleri
her ev kendine konuşur
kendini dinler gece olunca
unutup diğerlerini

akşam olunca
perde iner gözlere
kurşun erir kulaklara
yutulur diller
küçülür zalim dünya
önce salon
sonra yatak odası
ve nihayet tek kişilik döşek olur evren
her ve kendine yatar
kendini sever gece olunca
unutup diğerlerini

akşam olunca…

http://www.adilokay.com/

“EYLEMSİZLİK KARARI” VE SONRASI



Mustafa Elveren (Em.Öğrt)
mustafaelveren@gmail.com


PKK’nin “silahların susması, şiddetin siyasal bir sürece evrilmesi“ için tek taraflı olarak ilan ettiği “Eylemsizlik Kararı” 20 Eylül’de sona eriyor.

Bu güne kadar “Eylemsizlik Kararı” devletin en önemli kurumlarından biri olan Hükümet tarafından yeterince karşılık verildi mi? Yine bu süre içerisinde başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere, Türkiyeli aydın ve akademisyenler barış için yüklendikleri görevi tam olarak yerine getirebildiler mi? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz.

Söz konusu “Eylemsizlik Kararı” bu satırları yazdığım ana kadar karşılık bulmuş değildir. Taraflar arasında dolaylı ya da gizli olarak barış görüşmeleri konusunda herhangi bir çalışmanın olup, olmadığını bilmiyorum. Ancak, “Kirli savaş”ın en önemli ayaklarından biri olan askeri operasyonlar halen hız kesmeden devam etmektedir.

PKK tarafından; “Askeri oparasyonların durması halinde eylemsizlik kararının uzayacağı“na ilişkin yapılan açıklamalara rağmen oparasyonlar devam etti ve yine bir çok gencimiz yaşamını yitirdi. Ne yazık ki, Kürt ve Türk evlerine ateş düşmeye hala devam ediyor.

Halbuki, askeri operasyonların durması durumunda ve bazı iyi niyetli adımların atılmasıyla bu “Eylemsizlik Kararı”nı uzatmak mümkündür. Aksi halde önümüzdeki dönemde de maalesef şiddetin devam edeceğini görmemek için kör olmak lazımdır.

Ancak, referandumdan hemen sonra (Bu satırları yazdığım sıralarda) 2008 Nobel Barış Ödülü'nü alan Finlandiya'nın eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari başkanlığındaki bir heyetin (Bağımsız Türkiye Komisyonu) Diyarbakır'da çeşitli sivil toplum kuruluşları ile bazı siyasi çevrelerle görüşmeler yapması olumlu bir adım olarak kabul edilebilir.

Esasen akan kanın durması ve sorunun daha kolay çözülebilmesi için iç dinamiklerin devreye girmesi daha gerçekçi olur. Bence iç dinamiklerin harekete geçmesinin tam zamanıdır.

“Demokratik Cumhuriyet” ya da Türkiye koşullarına biraz daha içeriği uyarlanmış “Demokratik Özerklik” gibi Dünya’nın birçok ülkesinde genellikle sorunsuzca işleyen bir sistemin Türkiye için önemli bir şans olduğunu düşünüyorum. (Bu konuda ayrıca bir makale hazırlamaya çalışıyorum)

Eğer AkParti Hükümeti Kürt sorununu demokratik çözümünü sağlayabilirse, Türkiye Avrupa Birliği’nin ve Ortadoğu’nun en büyük gücü hatta lideri durumuna gelir. Sorunu çözen Başbakan da Dünya’da büyük bir kahraman lider olarak tarihte yerini alacaktır. Kürt sorununun çözülmesiyle birlikte benzer diğer sorunların (Alevi, azınlıklar, türban vs) bu soruna bağlı olduğu görülecektir ve çözümü de daha kolay olacaktır. Fakat, bunları AKParti Hükümeti’den beklemek bence hayal olur. Keşke ben yanılayım ve bu hükümetten binlerce defa özür dileyeyim.
İHD ile bilinen bir kaç duyarlı aydın ve akademisyen dışında bu sürece cevap veren STK ve akademisyenlere pek rastlamadım. Türkiye gündemini elinde bulunduran Basın-Yayın kuruluşları ve bu kuruluşların liberal, sol, her sıfattaki demokratları sorunun çüzümü için mutlaka taşın altına elini koymalıdır. Yani her kuruluş ve kişi kendinden biraz fedekarlık yapması şarttır.

Askeri operasyonların durdurulması, cezaevlerinde tamamen siyasi amaçla tutulduğu anlaşılan Kürt siyasetçilerin serbest bırakılması gibi çok basit bir-iki olumlu adım atılarak PKK’nin tek taraflı olarak başlattığı “Eylemsizlik Kararı”nın uzatılması mutlaka sağlanmalıdır.

Aksi halde Türk ve Kürt evlerine ateş düşmeye devam edecektir ve bu ateş bir gün tüm ülkeyi yakabilir. Bunu şimdi önleyemezsek, yarın çok geç olabilir.


WEB : http://www.gomanweb.com/

8 Eylül 2010 Çarşamba

SAMİMİ(YET) TEST(İ)


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Köyün birinde namaz kılmayı sevmeyen köylülere bundan vazgeçirtmeyi imamlar bir türlü başaramamışlar. Bu işe de en fazla sabah namazı neden oluyormuş. Köylüler imamlara, “Eğer sabah namazını iptal ederseniz diğer dört vakte geliriz,” diyorlarmış. Doğaldır ki imamlar bu öneriye hep olumsuz bakmışlar. Günün birinde atanan yeni imama da aynı öneriyi getirmişler: “Sabah namazını iptal et, diğer namazlara gelelim!” “Olur!” demiş imam. Ve bu iş olmuş. Tabii bu durum diğer köylere tez elden ulaşmış. Bunu duyan imamlar toplanıp gelmişler. “Olur mu öyle şey?” demişler. “Senin böyle bir yetkin var mı? Allah’ın emrini nasıl değiştirirsin?” İşi nerdeyse küfre, dinsizliğe kadar götüreceklerini fark eden bizim imam dayanamamış: “Ulan siz elli yıldır bu insanlara tek rekât namaz kıldıramadınız. Ben dört vakti kıldırıyorum. Siz de erkek olun beş vakti kıldırın!”

Biz bu hikâyemizi AKP’ye methiyeler (övgüler) düzmek için yazmadık. AKP hâlâ topluma güven verememiştir. Toplumun bir kısmı AKP’nin teokratik dikta kuracağını düşünmektedir. Hoş, kendilerinin de tam demokrasiyi kuracakları yok ya! AKP eylem ve uygulamalarıyla AB tipi bir demokrasinin peşinde olduğunu göstermelidir. Bunun yolları vardır. Her olaya (icraata) din, vahiy, ayet gözüyle bakmak Tanrı Devleti’nin ya da Tanrı’nın Gölgesi Devleti’nin bir özelliğidir. Milyon dolarları olan İslami burjuvazinin dolarları her kapıyı açan anahtar olarak yürüyen tanrı görevi yapmaktadır.

Din, inanç ve vicdan özgürlüğü vazgeçil(e)mezdir. Dini kutsallıklar, inanç ve ibadet birey ve toplumsal ahlakı kurmada ve insan ruhunu (vicdanı) iyiliklere yönlendirmede büyük önem taşır. Pozitivizm, laisizm (laikçilik), rasyonalizm günümüzde ilerici rolleri olmayan ve hatta geriye düşen rolleriyle tanımlanabilirler. Laisizm (dayattığı) bir devlet dini olarak laiklik (inanç özgürlüğü) karşıtıdır. Ne tek devlet dinini (laisizm) savunmak ne de din ve vicdan özgürlüğünü dolar basma fabrikası olarak görmek doğrudur. Doğru olanı insana yakışır bir toplum biçiminde yaşamaktır.

İnsan haklarına dayalı, eşitlikçe, adil, özgür, demokratik bir toplumu yaratma mücadelesi vermektir.

Öykümüzdeki beş vakit namaz olayı gibi AKP, CHP, MHP, BDP ve başkaları (herkes) demokratik anayasa yapma görevinden kaçamazlar. Öykümüzdeki imamın, ben şimdilik beş vakti kıldıramıyorum ama ilerde olabilir, şeklindeki tavrı AKP’nin anayasanın (şimdilik gücü yettiği) bazı maddelerini değiştirme çabasıyla bir benzerliği söylenebilir mi, bilmem! Faşist, ırkçı, insan haklarına aykırı anayasa ve yasaların olmadığı demokratik bir toplum ve cumhuriyet kurmak hepimizin görevidir. Demokratik anayasa yapmak bu kadim topraklarda yaşayan herkes için bir test (deneme) olma durumu olacaktır. Samimiyet testi(dir) bu!

Bu ülkenin hâkim-savcıları hükümete güvenmiyor, hükümet de onlara. Kürtlerse kimseye güvenmiyor. Neden güvensin ki? Ortada bir itimatsızlık ve inanmama var. Tarafsız, bağlantısız, adil, eşit, insan haklarına uygun bir adalet kurmak amaç olmalıdır. Herkesin eşitlik ve refah içinde yaşadığı bir ülke inşa etmek gerekir. Samimiyet testi ise insan hakları ilkeleri içinde aranmalıdır. Çözüm için yeltenenlerin kendilerine ve insanlık değerlerine inanmaları gerekir.

7 Eylül 2010 Salı

BİR RESSAM. BİR KİTAP REMZİ: HAYAT RENK IŞIK






“BİR RESSAM. BİR KİTAP REMZİ: HAYAT RENK IŞIK “ başlığı taşıyan yazım Güney dergisinin toplatılan 53. Sayısında yer almıştır. Güney kültür, sanat, edebiyat dergisinin 53. sayısı hakkında; Mersin 2. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, Ali Dağdeviren’in “Zindan (Kürt) Çocukları’nın Çocuk Hakları!” başlıklı yazısı gerekçe gösterilerek “tamamının toplatılıp, el konulmasına ve dağıtımının yasaklanmasına” karar verilmiş. Bu kararı kınıyor ve Güney dergisi ile dayanışma içinde olduğumu beyan ediyorum.

M. Şehmus Güzel, kitabında,“Remzi, duygu ve anı biriktiricisidir. Onun resmi özeldir. Renkleri daha çok özeldir. Başka ressamlarda bulunmaz. O hüzünlü bir yalnızlığın, bir başına bırakılmışlığın çocuğu, genci, ressamı(dır).” diyor.

Plastik sanatlar içerisinde değerlendirilen resim sanatı bana göre heykel veya mimariden çok şiir, fotoğraf ve yedinci sanat dalı dediğimiz sinemaya yakındır, aralarında organik bir ilişki vardır. Jean Luc Godard’ın ‘Müziğimiz’ adlı filminin ne kadar şiirsel olduğunu ve film boyunca kendimi bir resim sergisinde hissettiğimi anımsıyorum. Filmi izlerken, Paris Orsay Müzesi’nde empresyonistlerin resim galerisinde dolaştığım izlenimine kapılmıştım. Remzi Raşa’nın ve/veya resimlerini imzaladığı biçimiyle Remzi’nin, Paris’in Alesia mahallesinde bulunan atölyesinde tablolarını seyrederken de aynı duyguya kapıldım. Remzi’nin resimleri izleyenleri İstanbul’a, Kırıkhan’a, Paris’in farklı bölgelerine doğru şiir ve müzik eşliğinde yolculuğa çıkarıyor.

Atölyesini M. Şehmus Güzel’le ziyaret ettim. Bizim için açtığı Bordeaux şarabı tuvallerindeki renkleri yanaklarımıza yansıttı. 1928 Kırıkhan doğumlu Remzi konuşurken sanki bir bilgeyi dinliyordum. Mütevazi, derin ve dingin. İşte usta ressamımızı tanımlayan üç kelime. Mütevaziydi, zira yeni tanıştığı bir gence (onun yanında genç sayılırım) sabırla resimlerini, sanat anlayışını anlatıyor ve boşalan kadehlerimizi zarafetle dolduruyordu. Derindi, zira az sözcükle çok şey açıklayabiliyordu. Felsefi derinlik ve insan sevgisi sözcüklerine renk katıyordu. Dingindi, zira sanata adadığı hayatını, geçmişini, gelişimini anlatırken tanıdığı ressamlarla rekabete girmiyor, genç ressamlar için ‘onlar da kim’ demiyordu. İzlediğim resim sergileri hakkında yarım yamalak bilgimle yorum yaparken beni dikkatle dinliyor, yüzüne sık sık çocuksu bir ifade ve gülümseme konuyordu. İşte Remzi Raşa budur. Ve Remzi’nin resme bakışı hayata bakışıyla örtüşüyor.

M. Şehmus Güzel’in Remzi: Hayat, Renk, Işık kitabında yer alan söyleşilerden birinde Remzi bakın neler diyor: “Gelmiş geçmiş bütün sanat akımları beni etkiledi. Bütün sanat ekollerinden etkilendim. Bir insan tek başına oluşamaz. Yani ben, benden öncekilere de borçluyum.”

Remzi’yle atölyesinde sohbet ederken, kübizmden, empresyonizme ve anlamakta zorluk çektiğimi söylediğim ‘soyut resme’ kadar birçok konuda söyleştik. Bir tuvale ilk fırçayı nasıl vurduğunu sordum. O da sokakta veya kahvelerde gördüğü, gözlemlediği bir olay, duruş, bakış üzerine içinde fırtınalar koptuğunu ve yaratma dürtüsünün onu tuvalinin başına sürüklediğini anlattı. Sanatçının üretirken ticari kaygıya kapılmaması gerektiğini, böyle bir durumda sanatçılığından kuşku duyacağını belirtti. İç dürtünün birikimle birleştiğinde ortaya çıkan eserin kalıcılaştığını, önce kendi için, sonra insanlar için resim yaptığını anlattı. Ya da anlattıklarından ben böyle bir sonuç çıkardım diyeyim.

M. Şehmus Güzel’in, Raşa ile günlerce, aylarca, yıllarca süren ve bitmek bilmeyen uzun söyleşilerden bir bölümüne yer verdiği kitap, Raşa’nın hayat öyküsünü özetleyerek başlıyor. Güzel, 75 sayfa boyunca Remzi Raşa’nın doğduğu Kırıkhan’da daha dokuz yaşındayken resme vurulmasını, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi macerasını, Ayhan Işık, Atıf Yılmaz, Yaşar Kemal, Altan Erbulak, Turan Erol ve diğer ahbaplarıyla geçirdiği zamanları, onun sanattaki gelişim evrelerini, Paris’e yerleşmesini, diğer ressamlarla ilişkilerini, sergilerini, bugün neo−liberalizmin günlük hayatı nasıl değiştirdiğini, Paris kafelerindeki, metrolardaki, otobüslerdeki yalnız kadınları, bunların resimlerine yansımasını, resimle diğer sanatlar arasındaki ilişkileri ustaya anlattırıyor. Remzi anlatırken Güzel sorularıyla anımsamasına yardımcı oluyor, kimi zaman da katkı sunuyor. Sonuçta çok önemli bir işe imza atıyor Şehmus hocamız. Bu bilge ressamı tanımamıza vesile oluyor.

Güzel, Remzi ile nehir söyleşisinin önsözüne şöyle başlıyor: “Ressam Remzi Raşa ile 1920’lerin sonundan başlayarak günümüze kadar gelen bir hayatı konuşmaya ne dersiniz? Bu uzun bir öyküdür. Bir Kürt gencinin ne tür yokluklarla, ne tür engellemelerle boğuşarak ve bunu neredeyse doğalmış gibi üstlenerek bugünlere gelmesinin öyküsüdür. (…) Sadece o kadar da değil. 1940’ların sonundaki ve 1950’lerin başındaki İstanbul’unu ve orada yaşadıklarını anlatıyor Remzi. (…) Elbette sonrası da var. Çünkü Remzi ‘resim aşkı’ uğruna İstanbul’daki aşkını bırakacaktır ve Paris’lere kadar gelecektir. Bu bir yerde ‘firar’dır. (…) İşte burada sizi bir yolculuğa davet ediyorum. Yol göstericimiz Remzi Raşa elbette…”

Kitabı okurken ben de onlara katıldım, Remzi Raşa ve M. Şehmus Güzel ile 1920’lerden günümüze uzun bir yolculuğa çıktım. Bu yolculukta her şey var: Kırıkhan, Antakya, 1940’ların sonundaki İstanbul. Sonra Paris. Montparnasse. Seine nehri. Kafeler. Parizyenler. Müzeler. Resim sergileri. Drome dağları ve aşklar.

Remzi Raşa’nın cevaplarından birkaç satırı aktarmak istiyorum, bu yolculuğa bizimle çıkmanız umuduyla :

“Ben peşin fikirle hareket etmem hiç bir zaman. Tamamıyla büyük bir şoktan, büyük bir heyecandan, büyük bir coşkudan sonra çizmeye koyulurum.” (s. 41).

“Genellikle bütün kardeş sanat dalları beni ilgilendirir. Bir duyguyu bir yazar kelimelerle nasıl anlatmıştır. Bu beni ilgilendirir. Müzisyenler konusunda Ravel’in söylediğini burada anımsatmak isterim: ‘Bir müzisyen sadece müzikten anlıyorsa iyi bir müzisyen değildir.’ Bu ressamlar için de geçerli.”. (s. 42).

“Işık önemli resimde. Duygu çok önemli. Evet bendeki duygu belki o kadar neşeli falan değildir. Ama resimde duygu ve ışık olmazsa o resim de olmaz. Ve birikim de gerekiyor. Bir konuyu taşımak beyninde önce, sonra krokiler, desenler, sonra akuareller. Ve sonra boya ve tablo. “ (s. 47).

Künye: M. Şehmus Güzel: Remzi: Hayat Renk Işık, Yazarın Kendi Yayını, Mersin, 2006.

http://www.adilokay.com/

“Cumartesi Anneleri”, Başbakan Ve Dersim



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


“Cumartesi Anneleri” olarak kendilerini tanımlayan binlerce kayıp yakınları yıllardır haftanın her Cumartesi günü seslerini duyurmak için oturma eylemi yapmaktadırlar. 279. Oturma eyleminde Türkiye Başbakanı Erdoğan binlerce acılı aileler için; “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum. Cumartesi anneleri birilerince kullanılıyor” demişti.

Aynı başbakan bugün çıkmış referandum kampanyasında hiç yüzü kızarmadan neredeyse tüm hukuki yolları zaman aşımına uğramış 12 Eylül cuntasıyla hesaplaşacağını söylüyor. Binlerce kayıp yakınları için “birileri tarafından kullanılıyor” diyen bir başbakan bu kayıpların hesabını sorabilir mi? Dün Sevgili Ahmet Kaya ve değerli Nazım Hikmet gibi sol değerlerimizden bahsettiğinde ben de safça etkilenmiştim. Bugün Diyarbakır’da aynı nakaratı duyunca anladım ki, sol değerlerimizi hatta sağdaki değerleri bile kendi siyasi çıkarları için kullanmaktadır.

Sayın Başbakan 12 Eylül izlerini silmek için Diyarbakır Cezaevi’ni kapatacaklarını söylüyor. Başbakan bu cezaevinde işkenceye ve haksızlığa maruz kalmış mağdurların ve yakınlarının gözlerinin içine baka baka demagoji yapıyor. Halbuki Diyarbakır Cezaevi’nin müze yapılması için bir çok başvuru yapıldığını hatırlıyorum. Ayrıca müze konusundaki bazı kampanyalar da halen yürütülmektedir. Başbakan bu gerçekleri neden göz ardı ediyor?

Bu başbakan zaten kendisi demokrat değil ki, demokrat olmayan birisinden demokratik taleplerin karşılanması mümkün olabilir mi? Başbakan sadece kendine demokrat olduğu görülmektedir. Öyle ise, Cumartesi annelerinin yanında olduğunu söyleyen bazı arkadaşlarımız ve dostlarımız “yetmez ama yine de evet” konusunda hala ısrar ediyorlar. Denebilir ki; “Aşağıya tükürsen sakal, yukarıya tükürsen bıyık!” Peki ne yapsınlar?

İsteseler çok şey yapabilirler. Mesela yeni bir alternatif yaratabilirlerdi. Nasıl ki BDP ve bazı STK’lerin “BOYKOT” gibi üçüncü bir seçenek bulmuşlarsa, bunlar da ortak bir slogan tespit edip, bu sloganı Evet-Hayır pusulasına yazarak kendi oylarının iptalini sağlayabilirlerdi. Bu seçenekleri daha da çoğaltmak mümkündür.

Meclis TV.den TBMM Genel Kurulu’ndan yasaların nasıl oylandığını hemen hemen hepimiz canlı olarak izlemişizdir. Orada “KABUL”, “RED”, “ÇEKİMSER” seçenekleri mevcuttur. Peki bu referandumda neden ÇEKİMSER seçeneğini eklemeyerek insanlarımızı Evet ile hayır arasına sıkıştırdılar? İşte bu da tipik bir AKParti kurnazlığı zihniyetidir.

Öyle anlaşılıyor ki, her siyasi grubun veya şahsiyetin kendilerine göre hesapları vardır. Yani birileri “EVET” birileri de “HAYIR” çıkmasını istiyor. Her ikisinin de halka hiçbir yararı yoktur. Ben bu anayasa paketindeki değişiklikleri çok dikkatlice incelemeye çalıştım. Gerçekten de göz boyamaktan başka hiçbir şey yoktur. Bu referandumun sadece bir işlevi vardır. O da takunyacı cephe ile postalcı cephenin kendilerini halka oylatmasıdır. “Al birini vur ötekisine.”

Sayın Kılıçdaroğlu’nun Tunceli konuşmasında her nasıl oldu ise ağzından bir af sözcüğü çıktı. Bunu duyan Başbakan hemen “şehitlerimiz” edebiyatını yapmaya başladı. Türkiye yeni bir zihniyete (AKParti zihniyetine) daha alışacağa benziyor. Artık “tek millet, tek bayrak, tek din” milliyetçiliği özelliklerine bundan sonra “Tek parti” öğesini de ekleyebiliriz.

Sayın Başbakan’ın Dersim konusunda da samimi olmadığı ve bu alanı da kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullandığını görmekteyiz. Dersimli hemşehrim “ihtiyar delikanlı” değerli yazarımız Haydar Işık’ın Başbakan için yazdığı şu cümleler Dersimle ilgili her şeyi net olarak ortaya koymaktadır.

“-Dersim acısı üzerine konuşurken, aynı zamanda Dersim’i bombalatmasına ne diyelim?
-Haftalardır yaktırdığı ormanlara sessiz kalmasına ne diyelim?
-İktidarı döneminde Dersim soykırım arşivini açmamasına ne diyelim?
-Munzur üzerinde 20 baraj yapıp halkımızın doğal yaşam alanlarını su altında bırakmasına ne diyelim?”

Sevgili Haydar Hocam! Elbette bizim de bir gün söyleyeceklerimiz olacaktır. Yeter ki, Dersimliler “Zazaki”-“Kırmancki” ve benzeri içi boş tartışmalarla birbirlerini incitmesinler.

Ne yazık ki, hala Dersim’i kendi dar siyasi çıkarları için kullanmaya çalışan ve Diyarbakırlı Şafii kürdü içine sindiremeyen devletten daha ulusalcı bir zihniyetin Dersim ve dersimlilerin üzerinde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu hemşehrilerimizin Şafii kürdler konusundaki kaygıları yersizdir. Bu kürdü kürde vurdurmanın en önemli planlardan biridir.

Gelin tüm kişisel siyasi hesaplarımızı bir tarafa bırakarak birlikte yaşamanın yollarını yaratalım. Beş vakit namaz kılan sünni Türklerle ve göçmenlerle birlikte yaşamaktan rahatsız olmadığın gibi ayni nitelikteki kendi soyundan olan Şafii kürtlerden de kaygı duymamalısın.

İsteyen Dersim kimliğini,
isteyen Kürt kimliğini,
isteyen Zaza kimliğini,
isteyen Kızılbaş kimliğini,
isteyen dinsizlik kimliğini,
isteyen İslam ve diğer inanç kimliğini,
isteyen bu kimliklerin bazılarını veya tümünü,
kullanabilmelidir.

Tabiki birlikte yaşamak istiyorsak! Ülkemizde çok sayıda önemli sorunlar varken, halka EVET-HAYIR oyunu oynatmalarını içime sindiremiyorum. İşte bu sorunlardan bazılarını buraya aktarmak istiyorum;

-İlk ve orta öğretimde Din dersinin zorunlu olduğu, 85 bin cami ve 90 bin personeli bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bütçeli bir kurum tarafından Alevilerin asimile edilmek istendiği,
-Yüzde on barajıyla halkların meclise girmesini engelleyen seçim yasasının bu güne kadar başta AKParti olmak üzere hiçbir hükümet tarafından dokunulmadığı,
-Başta Kürt sorunu olmak üzere, başörtüsü ya da diğer deyimle Türban konusu sahte açılımlarla sürüncemede bırakıldığı,
-Osmanlı’nın devamı olan Cumhuriyet sistemi de yıllardır Sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Laik-Müslüman, Fenerbahçe-Galatasaray takım taraftarlığı gibi farklılıklarımızı ve kutsal değerlerimizi kullanarak halkları birbirine vurdurtarak bu güne kadar ömrünü uzattığını,
-Ve şimdi de Evet-Hayır oyunuyla halkları tuzağa düşürerek bir kez daha ömrünü uzatmak istediği,
Anlaşılmaktadır.

Tüm bunları demokratik bir yönetimle çözmek mümkündür. Ancak, Türkiye’de güçlü üçüncü demokratik bir siyasi alan yaratılmadıkça bu sorunların çözülmesi mümkün görülmemektedir. Bu üçüncü alanın hiç bir zaman sosyalist demokrasi mücadelemize engel olacağını düşünmüyorum. Öyleyse bu güne kadar böylesi bir alan neden yaratılmadı?

Web : http://www.gomanweb.com/

26 Ağustos 2010 Perşembe

DERSİM’İZDEN ÇAKTIK!


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Referandum nedeniyle yapılan mitinglerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında soy sop, Dersimli olup olmamak ve Dersim’de katliamı kim yaptı ile ilgili diyaloglar oldu. Biz de Dersim’le ilgili birkaç söz söyleyelim dedik.

İki yıl civarında süren Dersim katliamı (1937-1938) Türk tarih sayfalarına-bırakın bir isyan olarak görülmeyi-bir adi vaka olarak dahi girmemiştir. Biz bu suskunluğu Kürt sorunuyla ilişkilendiriyoruz. Olayı neden ve sonuçlarıyla, tüm ayrıntılarıyla yazmak tarihçilerin işi olmalıdır. Dersim katliamını ufak tefek olayların zinciri şeklinde sunmanın tarihçilikle ve insanlıkla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur diyorum. Olayı görmezlikten gelenlere ya da yok sayanlara sırf Kürt ve Alevi oldukları için Dersimlilerin katledilmesinin doğru olup olmadığını sormak istiyorum. Çünkü bu ülkede hâlâ Dersim’de yapılanları önerenler var.

12 Mart darbecilerinden General Muhsin Batur’un yazdıklarına (Anılar ve Görüşler) sizi götürmek istiyorum: “Günlerden bir gün alayımıza emir geldi… Tren yolu ile Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz kırk kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında, pek ilkel ve zor şartlar altında gerçekleşti. Elazığ’ın biraz uzağında Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bir bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.” Darbeci generalin bile anlatamadığı olaylar ne olabilirdi? Bunlar, utanılacak ve zulüm dolu olaylar olmalı(ydı).

Devletin olay öncesi Dersim’e bakış açısı da oldukça ilginçtir. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in yazdığı rapordan yapacağımız bu alıntılar yapılacaklar hakkında bize fikir vermektedir: “Dersim, cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır.(…)Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir.” Dersimi, Alevi Kürtleri vahşi yaratık olarak gören rapor onları insandan dahi saymamıştır.

Necip Fazıl Kısakürek’in Dersim katliamıyla ilgili yazdıklarına gidelim: “En aşağı 50.000 Müslüman’ın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyla bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve manasıyla tespit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez.”(…) “Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber, kurşunlanıyor.”(…) “Bu arada, Hozat’ın Zımbık köyünde Şekspir’in (William Shakspeare) hayaline bile taş çıkartacak bir vaka cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyla doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu aletle (süngü) öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında biri, doğurmak üzere gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, barsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamakta devam eden çocuğu alıyorlar, emzirip büyütüyorlar ve ona ‘Besi’ adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ o yarayı topuğunda taşımaktadır.”(…) “Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.”(…) “Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğunun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz.” Kürtlük ve Alevilikle hiçbir bağlantısı olmayan bu dindar yazarın tespitleri böyleydi.

Ve bahtsız insanların kendi kadim topraklarında uğradıkları zulmün en ağıra gideni ne ölüm, ne tedip, ne de tenkildi. Onlara kesilen cezanın- esasında-bir değeri yoktu. Onlar o günlerde canlarını vermeye hazırdılar. Ve zulme inat o bedbaht insanların çocukları bugün yine Dersim’de yaşıyorlar. Ve biz İnsanlık Tarihi dersim’izden ne zaman geçeceğiz?

LİBERALİZMİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ‏




Klasik liberal düşünce, aklı değil inancı temel alan ortaçağ toplumuna eleştirel yaklaşan, dolayısıyla o dönemde nispeten devrimci karakteri olan bir düşünce olarak görülebilir. Bugünün liberal ve neo-düşünürleri ise bırakın devrimci olmayı, demokrat bile olamayan modern muhafazakarlardır. Klasik liberal görüşlerden uzaklaşmışlardır. Dolayısıyla çağımızın liberalleri, eleştirel düşünceyi terk ederek, sermaye düzenini savunan epigonlardır. Devleti, sermayeyi, serbest piyasa ekonomisini, parlamenter demokrasiyi kutsayarak, eleştirel düşüncenin önünü kesen tutuculardır.

Marx, liberalizmin ufkunu aşarak, kapitalizmi en kapsamlı şekilde analiz eden ender düşünürlerden biridir. O, bir tarafta kapitalist sistemin önemli ekonomik yasalarını ortaya koymaya çalışırken, diğer tarafta, Adam Smith ve David Ricardo gibi düşünürlerin yöntemsel hatalarını ve ekonomik alandaki yanlışlarını sergiledi.

Bugün serbest piyasa ekonomisi olarak şekillenen kapitalizmi en geniş ve en tutarlı bir biçimde analiz eden Marx oldu. Ama Marx’ın dışında kapitalizmi eleştirenler de oldu. 20. Yüzyılda kapitalist sistemi analiz etmeye girişen düşünürlerden biri Karl Polanyi idi. Karl Polanyi 1944 yılında yayınlanan ‘Büyük Dönüşüm’ adlı eserinde serbest pazar ekonomisinin oluşumunu ve bu oluşumun doğurduğu sonuçları sergiler. Liberalizmin yükselişini ve düşüşünü inceler. Polayni, burjuva toplumunu diğer toplumlardan ayıran önemli bir özelliği tasvir eder.

Kitaptaki görüşünün en kısa özeti şöyle formüle edilebilir.

Kitabın önemli tezlerinden biri şudur: Kapitalizmden önceki toplum biçimleri, toplumsal örgütlenişlerine göre üç temel ilkeye dayanmaktadır. 1. Karşılıklı bağımlılık; 2. Artık ürünün dağıtımı; 3. Ev-ekonomisi. Feodalizm de dahil olmak üzere, kapitalist toplum öncesi tüm toplum biçimlerinde ya bu ilkelerden biri yada bu ilkelerin sentezi geçerli olmuştur. Bu üç ilkenin ortak özelliği, ekonomik faaliyetin toplumun bir uzantısı olması, esas itibariyle ihtiyaçlar için üretimin daha önceki topluların temelini teşkil etmesidir. Ekonomi-toplumsal alan ilişkisinde toplumsal alan egemendir, ekonomi toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Bir başka deyişle, kapitalizm öncesi toplumlarda ekonomik alan, toplumsal alana tabidir.

Polayni’ye göre kapitalizm ile birlikte, her şey değişmeye başlamıştır. Kapitalizm, ekonomi-toplum ilişkisini tersine çevirir. Polayni’ye göre, burjuva toplumunu diğer toplumlardan ayıran en önemli özellik, ekonomik alanın, toplumsal alandan ayrılıp otonom ve bağımsız duruma gelmesidir. Ekonomik alan sadece bağımsız olmakla kalmıyor, toplumun diğer alanlarını kendine tabi etmeye çalışır. Yani ekonomideki kar ve rekabet mantığını, sosyal, politik, kültürel, eğitim, sanat vb. gibi alanlara taşımaya çalışır.

Ona göre kapitalizm öncesi toplumlarda, ekonomik alan, politik ve toplumsal alandan henüz ayrılmamıştı; bireylerin ekonomik faaliyeti, toplumsal alana entegre edilmiş bir faaliyetti. Dolayısıyla ekonomik alan, henüz politik ve toplumsal alanlardan ayrılmamıştı.

Oysa kapitalizmin gelişimi sonucu, ekonomik alan, politik ve toplumsal alandan bağımsızlaşır. Yani kapitalizm, ekonomik alan ile toplumsal-kültürel alan arasındaki ilişkiyi tersine çevirir. Toplumsal faaliyetten ayrılıp, bağımsız bir alan haline gelen ekonomi, tüm diğer alanları süreç içinde kendi uzantısı haline getirir. Ekonominin, toplum karşısında bağımsızlaşması, giderek toplumun temellerini sarsmaya başlar.

Polanyi, Aristotales’in görüşlerini inceler. Ona göre Aristotales ev-ekonomisi ile pazar ekonomisi arasında ayrım yapmıştır. Ev-ekonomisi, ihtiyaca göre üretim yapan, yani kullanım değeri yaratan alandır. Pazar için üretimin kazanç ve kar elde etmeye yönelik olduğunu görmesi, Aristotales’in dehasını gösteren bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Ev-ekonomisi ihtiyaçların karşılanmasına yönelik iken, pazar ekonomisi kazanç ve kar elde etmeye yöneliktir. Ev-ekonomisinin yarattığı artı-ürünlerin satışa çıkarılması, pazar ekonomisinin temelini yaratmıştır. Aristotales’e göre ev-ekonomisinin devamı ve uzantısı olduğu ve ev-ekonomisini temellerini sarsmadığı müddetçe pazar ekonomisinin zararı yoktur. Tam bu noktada Aristotales çeşitli eleştirilere uğramıştır. Ona yönelik eleştirilerden biri şudur: Aristotales, kar için üretimin yeni bir uygarlığın başlangıcı olduğunu görememiştir.

Kapitalist uygarlığa karşı eleştirel bakan Polanyi, liberal düşünürlere karşı da eleştiri oklarını yöneltir. Hangi eleştirileri yöneltmiştir? Bunu başka bir yazıda ele alalım.

EVET-HAYIR OYUNUNDAKİ SOY-BOY ŞAKASI



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


Takunyacılar ile postalcıların iktidar kavgası her gün daha çok su yüzüne çıkmaktadır. Sistem içinde bir gurup tarafından CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ı başarılı bir operasyonla istifa ettirdikten sonra yerine AKParti Hükümeti’ne karşı Alevi bir lider çıkarılmasını planladıkları anlaşılmaktadır. Ancak, bu lider Sayın Kemal Kılıçdaroğlu gibi hem Alevi, hem Kürt ve üstelik Dersimli biri olunca plan da bazı zorlamalarla yeniden şekillenmeye başlandı.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği mevcut iktidara karşı bulunmaz bir nimetti. Ancak, işin Kürtlük ve Dersimlilik tarafı planı bozuyordu. Durum böyle olunca, planı hazırlayanlar tarafından bu defa Sayın Kılıçdaroğlu’nun Kürt kimliğinin yerine Seyyid (Arap) kimliğini uydurdular. Diğer taraftan Dersimlilik kimliğini de bazı yalan-yanlış bilgilerle Kırşehirli bir Türk olarak gösterip, anından yok ettiler. Bir insan aynı anda hem Türk hem de Arap olamayacağına göre, bu uyduruk kimliği hiç bir kimsenin benimseyeceğini sanmıyorum.

Tüm bu uydurma kimliklere rağmen, madalyonun öteki yüzü çok farklı olduğu görülmektedir.

12 Eylül günü yapılacak olan EVET-HAYIR Referandum oyununun kampanyasında başta Başbakan olmak üzere SOY-BOY şakası yapılmaya başlandı bile. Her ne kadar Kemal Kılıçdaroğlu kimliğini gizlemeye çalışsa da 87 yıllık Devlet partisi olan CHP’nin başına Dersimli Kürt-Alevi birinin geçmesi hemen etkilerini göstermeye başladı. Sayın Kılıçdaroğlu’na hitaben meydanlarda “Sen Kürt müsün Türk müsün? Neden Dersimli olduğunu inkar ediyorsun?” gibi soy-sop soruları sormaya başlandı.

Soy deyince benim aklıma hep Ermeniler geliyor. Çünkü, bu ülkede en çok saldırıya uğrayan kimliktir. Daha iki yıl önce Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün “Ermenilerden özür dilerim” kampanyasına destek verdiği için dönemin CHP İzmir milletvekili Canan Arıtman tarafından Gül’ün annesinin Ermeni olduğu ileri sürmüştü. Bu bayan hala CHP milletvekilidir ve o günden bu güne kadar CHP.liler hiçbiri tepki göstermedi. Sayın Kılıçdaroğlu da bunlara dahildir.

Bu defa AKPartili Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek de hemşehrimiz Sayın Kemal Kılıçdaroğlu için aynı iddiada bulunuyor. Sayın Kılıçdaroğlunun “Bu çağda insanların soyunu-sopunu sorgulamak çok ayıp buluyorum. İnsanları soyuna, rengine göre değerlendirmek ancak faşist zihniyetlerin işidir.” Şeklindeki çok mantıklı yanıtıyla kamuoyunda takdir kazanmıştır. Peki, AKParti yetkililerinin İ. Melih Gökçek’e karşı her hangi bir tepkisi oldu mu? Şu ana kadar ben duymadım.

Halbuki günümüzde insanlar soy, renk, inanç, cins gibi ayrımcı kavramlarla değerlendirilmemeli ve bu kavramlar artık tarihe gömülmelidir. Evrensel İnsan Hakları gereğince “insan haklarıyla insandır.”

Şimdi; vatan-millet-bayrak-din-iman-ezan... gibi kavramları kullanıp, halkları birbirine boğazlatmaya çalışanların arkasındaki zihniyeti artık daha yakından görebiliyorum.
Postalcı filler ile takunyacı develerin EVET-HAYIR oyunuyla üzerimizde tepinmelerini şimdi daha iyi görüyor ve bunların altında nasıl ezildiğimizi artık anlıyorum.

“Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz” haykırmasının ne kadar yerinde ve haklı bir slogan olduğunu bu gün daha iyi anlıyorum.

Bu slogandan dolayı e-posta adreslerime çok sayıda hakaret ve tehdit mesajlarının gönderilmesinin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum.

Bu EVET-HAYIR oyunundan dolayı Ermeni kimliğine yapılan her türlü saldırıyı kınıyor, Sevgili Hrant Dink’i saygıyla anıyor, Hrant’ın gerçek bir Ermeni demokrat olduğunu bu gün daha iyi anlıyor ve özlüyorum.

Araştırmacı-Yazar Erdoğan Aydın bu EVET-HAYIR Oyununun neden boykot edilmesi gerektiğini şöyle özetlemektedir; "Yalan dünyası üzerine kurulu bir demokrasi oyunu oynanıyor... pakete de 12 Eylül anayasasına da, yani sıtmaya da ölüme de hayır demek,.. Boykot demek ise bu iki seçenekli ve her iki durumda da Özel Harpli, % 10 barajlı, telekulaklı, yeni-liberal soygunlu rejimin yeniden üretimini sağlayan oyuna itiraz etmektir… Boykot, barajı indirmek mümkünken, Kürt halkına nefes aldıracak, işçilere İLO standartları sağlayacak, Alevilerle ilgili AİHM kararlarını uygulayacak, yoksulları rahatlatacak düzenlemeler mümkünken, özetle demokrasisi mümkünken bunları yapmayanlara kuyruğunuz olmayacağız demek iradesidir..."

Bu değerlendirmeyi göz önüne aldığımızda; BDP’nin EVET-HAYIR oyununa karşı başlattığı BOYKOT kampanyası her gün daha çok önem kazanmaktadır. İki ucu pis bir değnek gibi olan bu EVET-HAYIR oyununda BDP’in BOYKOT kararından geri adım atması mümkün değildir. Eğer böyle bir yanlışa sapılırsa bence kendi intiharına zemin hazırlamış olacaktır.

Kürt halkı için çok ağır bedeller ödemiş ve hala ödemeye devam eden Sevgili İsmail Beşikçi’nin BDP için ileri sürdüğü “EVET” denilmesi tespitine saygı duyarım. Hatta değerli Beşikçi’nin bu görüşünün belki bazı maddi temelleri de olabilir. Ancak, AKParti Hükümeti’nin yaptığı sahte açılımları ve TC Devleti’nin geçmişteki uygulamaları konusunda sicilinin ne olduğunu Sevgili Beşikçi benden daha çok iyi bilmektedir. O nedenle Sayın Beşikçi’nin bu değerlendirmesi bence yerinde bir tespit değildir. (Burada Sevgili Sarı Hoca’nın hoş görüsüne sığınıyorum)

Diğer taraftan, bu EVET-HAYIR oyunu halkımızı nasıl bir ruh haline soktuğunu şu sözlerden daha iyi anlıyorum; “Bu nasıl bişeydir ki, daha düne kadar tanıdığın, selam verdiğin, insana ve toplumsal mücadeleye dair bazı şeyleri paylaştıkların birden bire, “EVET diyen hain”, “HAYIR diyen alçak” ve “BOYKOT diyen halk düşmanı” olabiliyor.” (Yılmaz Kızılırmak) Maalesef şu anda halkın önemli bir bölümü bu durumdadır.

Bu ruh halimizden bir an önce kurtulup, demokrasi mücadelemizin başarıya ulaşmasını ve bunun sonucunda katılımcı demokratik bir halk anayasasının bir an önce oluşmasını diliyor ve umuyorum.

-------------------
Web : http://www.gomanweb.com/


19 Ağustos 2010 Perşembe

DENEYİN İSTERSENİZ…


Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com

Kimse heveslenmesin: PKK ne mayına bastırarak ne de askere, polise tuzak kurup öldürmekle Kürt sorununu çözemez. Devlet de her gün daha fazla PKK’li öldürüp bu işin sonunu getiremez. Kimse umutlanmasın, kimse plan kurmasın, salt silah kullanıp adam öldürmekle bir dostluk-kardeşlikten vazgeçtim!-bir arkadaşlık ortamı oluşturamaz, insanları mutlu edemez. Deneyin isterseniz, daha fazla deneyin: Bakın, elinize daha fazla kan, ölüm, mutsuzluk, umutsuzluktan başka geçecek olacak mı? İsterseniz deneyin, tabii ölü sevici değilseniz!..

Deneyin isterseniz: Bin bir çeşit pusu, operasyon; bin çeşit mermi, mayın, roket; binlerce dul-yetim; mezar(lar)a giren-binlerce-çocuk yaşta genç bu ülkeye, Türk’e, Kürt’e, hepimize mutluluk, moral, daha güzel günler getirecek mi? Deneyin bir? Yetmedi herhalde denedikleriniz, öldürün, vurun, kırın, yakın, kör edin, paramparça edin! Yetmedi(yse) sürün, kırın, boşaltın, toplu kırın, toplu gömün! Bakın, ne güzel günler gelecek! Ne büyük zafer kazanacağız! Ne çok mutlu olacağız!

Ya renkler, dinler, diller, ırklar neden çok abartılır? Birinin diğerinden üstünlüğü ne ki? Doğuştan gelen bu özelliklerde insanoğlunun (kişinin) bir belirleyeceği var mıdır? İster doğa, ister Allah yarattı deyin, kimse doğduğu yer, ırk, dil ve renkten sorumlu değil. O halde neden ben senden üstünüm, beyaz siyahtan, erkek kadından, Türk Kürt’ten ya da Kürt Türk’ten? İstediğiniz kadar deneyin, yok edin, kırın, dökün; bir İngiliz’den İngiliz, bir Fransız’dan Fransız ve bir Türk’ten Türk doğacak! Bu insanlar, bu diller bir arada yaşayacak, gülecek, sevinecek! Eğer bir övünç olacaksa bu bir tek’e ait değil, herkese olacaktır.

Bu ülkede çoğu (kimse), doğuştan gelen özelliklerinden dolayı imtiyaz istiyor. Ben Türk’üm! Ben Kürt’üm! Ben Müslüman’ım! Ben Peker’in oğluyum! Ben Çakıcı’nın yeğeniyim! Ben Bucak aşiretindenim! O halde dokunulmazlığım olmalı; herkes benden korksun, tırssın! Bu ihale, şu arazi, şu arsa benim! Ben milliyetçiyim, o halde her türlü imtiyaz benim olmalı! Bunlar bu tür doğuştan gelen özelliklerden dolayıdır; yani filanca kabadayının oğluyum, yani ben Yeşil’in oğluyum, Mardin’den falanca egemen (zorba) ailenin çocuğuyum! Ben filanca milletvekilin, bakanın yakınıyım!

Tüm bu doğuştan gelen özellikler bizlere imtiyaz (farklılık) sağlamamalıdır. İmtiyazı ancak bir insan olarak düşünsel veya maddi üretime katkın oluyorsa bekleyebilirsin. İnsanlık için önemli bir düşünce veya teori üretebilmişsen eğer. Büyük bir keşif yapmışsan belki! Uçağı, interneti, bilgisayarı bulmuşsan. İyi bir buğday tohumu elde etmişsen! İdeal bir yönetim biçimini bulmuşsan! İşte bu iki farklılık [ düşünsel (teorisel) ve maddi üretim] sana farklı bir beklenti verebilir.

Deneyin isterseniz, bir hışımla saldırın birbirinize, yok edin insanlıktan arda kalanları. Bakın kazancınız ne (çok) olacak? JİTEM; Ergenekon, kontrgerilla artıklarıyla ya da PKK’nin kanlı stratejisiyle nasıl bir gelecek bizi bekleyecek! Deneyin, bin defa, on bin defa, milyon defa deneyin isterseniz. Dökülen kandan ve masum, kimsesiz, baldırıçıplak insanların ölümünden başka ne kazanacağız? Bütün beklentimiz buysa, istemiyorum!

KEMAL KARKAJiER’LE GÖRüŞMEDEN ÇIKARDIĞIM SONUÇLAR



Adil Okay
adilokay@hotmail.fr


“Mersin cezaevi müdürü Kemal Karkajier’den öğrendiklerimiz arasında yeni uygulamalar da var. Örneğin cezaevinde elektrik parasını tutsaklar ödüyor. Parası olmayan çatal, kaşık, masa, sandalye alamıyor. Dışarıdan defter, ajanda, kalem, silgi gönderilmesi, alınması yasak. Tutuklulara ‘kantinde satılan eşyaları dışarıdan almak, yakınların getirmesi yasak mevzuat böyle deniliyor.’ Parası olmayan kâğıt, kalem, v.s. alamıyor. Bu psikolojik eziyettir ve cezaevlerinde özelleştirmelerin ilk adımlarıdır.”

MERSiN CEZAEVi MüDüRü KEMAL KARKAJiER’LE GÖRüŞMEDEN ÇIKARDIĞIM SONUÇLAR...

Mersin cezaevinde yatan 25 kadar tutuklu yakını, tutsaklara kötü−keyfi muamele yapıldığına dair İHD’ye başvurdu. Başvuruyu değerlendiren İHD yönetimi Mersin cezaevinde hak ihlallerinin yaşandığı kanaatine vardı ve cezaevi müdürü Kemal Karkajier’den randevu aldı.

12 Ağustos 2010’da saat ikide Mersin İnsan Hakları Savunucuları heyet olarak görüşmeye gitti. Heyette yer alanlar:

Adil Okay (Yazar, cezaevi komisyonu başkanı). Ali Tanrıverdi (Mersin İHD başkanı), Çiğdem Altuntaş (İHD yönetim kurulu üyesi), Eyüp Sabri (Avukat, İHD yönetim kurulu üyesi), Ömer Ayaz (Avukat, İHD Merkez yürütme kurulu üyesi), Özen Kurtuluş (Avukat, İnsan hakları aktivisti)

Mersin cezaevi müdürü Kemal Karkajier’den öğrendiklerimiz arasında yeni (veya benim yeni öğrendiğim) uygulamalar da var. Örneğin cezaevinde elektrik parasını tutsaklar ödüyor. Parası olmayan çatal, kaşık, masa, sandalye alamıyor. Dışarıdan defter, ajanda, kalem, silgi v.s. gönderilmesi yasak. Tutuklulara ‘kantinde satılan eşyaları dışarıdan almak, yakınların getirmesi yasak deniliyor.’ Bu cezaevlerinde özelleştirmelerin ilk adımlarıdır.

(Bir kaç ay önce Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in talimatıyla kızım Öykü’nün mapus amca ve teyzelerine yolladığı balonlar da ‘hukuğu gevşetir’ denilerek yasaklandı. Keza birkaç tutsağın isteği üzerine yolladığımız ajanda, defter, kalem ve silgi sahiplerine verilmedi. Kızım Öykü’nün balonları gibi− emanete kaldırıldığı, tahliye olunca sahibine verileceği söylendi.)

Keyfi uygulamalara bir başka örnek: Sincan−Ankara cezaevinde yatan kanser hastası Erol Zavar’a yolladığımız takvimin verilmemesiydi. Erol Zavar’ın çocuklarıyla birlikte çektirdiği fotoğrafı 2 adet duvar takvimi yapmış ve ona sürpriz yapmak için yollamıştık. Ama Zavar’a takvimler verilmedi (balonlar da verilmemişti). Aynı sürprizi Çölyak hastası İsmet Ayaz’a yapmıştık. İsmet Ayaz takvimi aldığını bildirmiş, teşekkür etmişti. Sadece bu örnek bile cezaevlerinde farklı−keyfi uygulamalar olduğunu göstermektedir. Bir cezaevinde yetkililer mevzuatı tutsaklar lehine yorumlarken, bir diğeri aleyhine yorumlamaktadır. Cezaevlerinde kimi zaman mevzuatta yorum gerektirmeyecek kadar açık bir hak bile keyfi kısıtlanıyor. Gasp ediliyor. En büyük şikayet konularından biri de 2007’de çıkartılan ve mahkumların 10 kişiyle haftada 10 saat sohbet hakkını düzenleyen 45/1 sayılı genelge, personel azlığı v.b. gerekçelerle uygulanmamaktadır.

Aynı şekilde 3’lü protokol gibi insan haklarına aykırı uygulamalara karşı daha merkezi ve yaygın bir mücadele gerekmektedir. 3’lü protokol Sağlık Bakanı Akdağ’ın da imzasını taşıyan bir Nazi uygulamasıdır. Doktorla hasta mahremiyetini engelliyor. Örneğin mesane kanseri Taylan Çintay, muayene sırasına jandarmaların kapıda beklemesi gerektiğini söylemiş, ona 3’lü protokol buna müsaade etmiyor, hepimizin önünde soyunacaksın denmiştir. O da tedaviyi reddetmiştir. Geçen hafta bir doktor “3’lü protokoldan önce benim Hipokrat yeminim gelir” diyerek, mahkumla yalnız kalmayı istemiş ama buna izin verilmemiştir. Tersine doktor hakkında soruşturma açılmıştır. (Okuyucuların burada empati yapması gerekir. Örneğin Prostatın ilk kontrolü, hastanın makatına parmak sokulmak suretiyle yapılır. Bu durumda seyredilmek istemezsiniz değil mi?)

Yine cezaevi yönetiminden bağımsız olan bir ihlal de, tutukluluk süresinin uzunluğudur. Geçtiğimiz günlerde basında Ergenekon sanıklarının birçoğunun hüküm giymeden 500 gündür cezaevinde oldukları, bunun da insan hakkı ihlali sayıldığı yazıldı. Doğruydu. Ama Ergenekon davasının dışında hüküm giymeden 1000 gündür, 2000 gündür cezaevinde olan tutuklular var. Türkiye’nin AİHM’nde sadece bu uzun tutukluluklardan dolayı defalarca mahkum olduğu bilinmektedir. Bu konuda son yazıma göz atılabilir: “Mustafa Balbay, Barış Açıkel, Füsun Erdoğan, Erol Zavar, Naci Güner ve diğerleri. vvv.adilokay.com)

Cezaevleri ülkemizde kanayan bir yaradır. Türkiye’nin tüm cezaevlerinde keyfi uygulamalar vardır. Bir müdürün iyi niyeti, yasaları uygulaması, istatistiklerle ve tanıklarla ortaya konulan Türkiye gerçeğini değiştirmiyor. Bu konuda ÇHD İstanbul şubesinin Farklı zaman ve farklı cezaevlerinde, yaklaşık 200 tutuklu ve hükümlüyle görüşerek hazırladığı Temmuz 2010 raporlarına bakılabilir.

Mersin cezaevi müdürüyle görüşme iki saat sürdü. Heyet olarak bir saat görüşme öngörmüştük. Ancak müdür her sorumuza ve her şikayete ayrıntılı yanıtlar verdi. Zamanım yok gibi bir tavır sergilemedi. Kimi zaman gardiyanları çağırarak bilgi aldı, aktardı. Kimi zaman da isteğimiz üzerine telefonla ayrıntı istedi. Birçok şikayette sorunun kaynağının müdür veya gardiyanlar değil, cezaevleri mevzuatı ve adalet bakanlığı olduğu izlenimine kapıldık.

Sonuçta heyet olarak bu tür ziyaretlerin önemli olduğu saptamasını yaptık. İnsan faktörü de önemli. Örneğin cezaevi yönetiminin yasaları tutukluların lehine mi yoksa aleyhine mi yorumlaması. Mevzuat 1 ay ile 3 ay arası iletişim cezası diyor ve yönetim 3 ay ceza veriyorsa. Burada iyi niyetten söz edilemez. Mersin cezaevi müdürü “vermek zoruna kaldıkları cezaları” alt sınırdan uyguladıklarını anlattı. İzlememiz sürecektir dedik.

Elbette bu bilgilerin sağlamasını yapacağız.

Bir politik tutsağın mektubundan bir alıntıyla bitiriyorum: “İçeri girenler bir süre sonra unutuluyor. Biz dışarıdaki dostlarımız, yoldaşlarımız için bile, giderek, ara sıra bakılan bir duvar fotoğrafı sanılıyoruz. Mektuplar seyrekleşiyor, sonra hiç yazmaz oluyorlar…Oysa mektuplar bizim dış dünyaya açılan penceremizdir. Şikayetlerimize de bir avuç insan dışında kulak kabartan yok…”

---------------
Not: Mersin cezaevi müdürü ile görüşme notları, soru ve yanıtlar için Bkz:

17 Ağustos 2010 Salı

MUSTAFA BALBAY, BARIŞ AÇIKEL, VE DİĞERLERİ…


Adil Okay
adilokay@hotmail.fr

MUSTAFA BALBAY, BARIŞ AÇIKEL, FÜSUN ERDOĞAN, EROL ZAVAR, NACİ GÜNER, VE DİĞERLERİ…

Son günlerde cezaevinde hüküm giymeden 500. gününü dolduran Mustafa Balbay’a ve diğer Ergenekon sanıklarına yapılan haksızlık konuşuluyor. Elbette tutukluluk süresinin bu kadar uzun sürmesi, en başta insan haklarına aykırı. Ve yeniden hatırlatmak gerekiyor ki; bu haksızlık Ergenekon’la başlamadı. Özellikle 12 Eylül faşist darbesinden sonra yüz binlerce insan devletten alacaklı oldu. TC sadece bu nedenle AİHM’de defalarca mahkum oldu. Ve halen bu gün, hüküm giymeden cezaevinde 1000. Gününü dolduran siyasi tutsaklar var. Gönül isterdi ki, Ergenekon sanıklarına yapılan haksızlığı yazan bazı ‘demokrat’ yazarlar, Balbay’dan, Haberal’dan, Tuncay Özkan’dan çok daha fazla mağdur olan sosyalist tutuklular için de üç beş cümle yazsalardı.
Basında çok yer alan bu üç isimden biri Cumhuriyet gazetesi yazarı Gazeteci Mustafa Balbay. Görüşlerimiz bazı konularda kesişir, bazı konularda çelişir. Yıllar önce Hatay Yeşilpınar ‘Dafne Festivali’nde bir panelde birlikte konuşmacı olacaktık. Son anda Balbay’ın işi çıktı gelemedi. Dolayısıyla da tanışamadık. Ben Balbay’ın en fazla bir düşünce ‘suçlusu’ olabileceğini ve cezaevine girmemesi gerektiğini düşünüyorum (düşünmek, fikir üretmek suç değildir.). Bazı insanlar, örneğin Balbay, AKP’ye karşı ordunun darbe yapmasını tercih edebilir. Darbe günlüğü de yazabilir. Bu belgeler Balbay’ın evinde de bulunmuş olabilir. Bazı insanlar için ise sorun AKP değil, sistem sorunudur, kapitalizmdir, kurtuluş ise darbede değil sosyalist (veya demokratik) devrimdedir. Bu düşüncelerin tümü, hem sözlü, hem yazılı olarak paylaşılabilir. Bunlar 21. Yüzyılda düşünce özgürlüğü kapsamında ele alınır.

Tuncay Özkan ise tüccar gazetecidir. Para için kendi ilkelerini çiğnediğini, taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattığını, özel televizyonunu sattığı zaman hep beraber görmüştük. Başkent Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Haberal ise tüccar doktordur. Abdi İpekçi’nin katili Memet Ali Ağca’ya destek olmasıyla tanınır. Sivil faşist çetelerin kalleşçe pusuya düşürdüğü Doktor Necdet Bulut’un tedavisini engelleyerek, ölümüne neden olduğu tarihe yazılmıştır. Haberal adı, sosyalist kamuoyunda nefretle anılır. Onun da aleyhine ‘yasa dışı örgüt şefi’ olduğuna dair deliller olduğu söyleniyor.

Balbay bu insanların yoldaşı mıdır, darbe planlaması ne denli ciddidir, bilemem. Bildiğim, Balbay’ın eline silah almayan bir gazeteci olduğudur. Böyle bir insanın 500 gün, hüküm giymeden özgürlüğü kısıtlanmamalıdır. Bizzat darbe yapıp, cinayet işleyen Kenan Evren ve çetesi serbest gezerken ya da 1990’larda binlerce insanı kaçırıp katleden ‘yargısız infaz amir ve memurları’ serbest gezerken, Balbay tutuklu yargılanmamalıdır. Ancak aynı şeyi Ergenekon davasından yargılanan Veli Küçük veya İbrahim Şahin gibi tescilli faşistler (ve bir grup işkenceci katil) için söyleyemem. Bu insanlar tutuklu yargılanmalı ve işledikleri cinayetlerin hesabını vermelidir. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı veya yaşlılık söz konusu edilemez. Yargılama AKP hükümeti döneminde yapıldığı için, AKP’ye karşı bu katiller− işkenceciler sürüsünü destekleyemeyiz. Hatırlarsanız Şili diktatörü Pinochet, İngiltere’de tutuklandığında hepimiz sevinmiştik. ‘Yazıktır yaşlı adama’, İngiltere ne hakla yargılıyor dememiştik. Keza Lyon Kasabı Nazi Klauss Barbi’de 1990’larda yakalanmış, Fransa’da yargılanmış, ömür boyu hapse mahkum olmuştu. Hiç kimse de zaman aşımı, aradan 4o yıl geçti, yaşlılık falan dememişti. Dolayısıyla Veli Küçük ve İbrahim Şahin’in koğuşuna Mehmet Ağar ve Kenan Evren ve şürekâsı da katılırsa üzülmem. Tersine onların yetim ve öksüz bıraktığı binlerce çocuk –şimdi büyümüşlerdir− gibi ben de sevinirim.

Peki, Ergenekon davasından çok önce Balbay’ın rekorunu kıran, haksızlığa uğrayan politik tutsaklar ne olacak. Birkaç örnek vereyim:
68 kuşağından Naci Güner. Cezaevinde hüküm giymeden, 1000. Gününü doldurdu.
Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü Füsun Erdoğan. Hüküm giymeden 1000. Gününü doldurdu.

İşçi Köylü Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Barış Açıkel yıllardır hapiste.
Odak gazetesi yazı işleri müdürü Erol Zavar. Yıllardır cezaevinde. Kanser hastası. 20. Kez ameliyat oldu. Buna rağmen tahliye edilmiyor.

Bu liste, muhalif Kürt gazeteciler ile birkaç yüzü bulabilir.

O halde, ‘Balbay bırakılmalıdır’ derken, ‘insan hakkı ihlali’ söylemimizde samimi isek, ondan çok önce tutuklanan gazetecilerle düşünce suçluları da serbest bırakılmalıdır demeliyiz.

Zamanında tahliye edilmeyerek ölümlerine neden olunan Kuddusi Okkır, Güler Zere, İsmet Ablak gibi ölmesi beklenen 100 kadar politik tutsağın daha cezaevinde olduğunu da unutmayalım. Daha dün 18 yaşındaki Lösemi hastası Abdullah Akçay cezaevinde tedavi edilemediği için öldü. Sormak gerekiyor: Başı ağrıyan yargısız infaz amirleri ile dişi ağrıyan mafya şeflerini tahliye eden devlet, neden bu insanları tahliye etmez. Ve utanç protokolü saydığım ‘cezaevleri 3’lü protokolü’ neden halen yürürlüktedir. (3’lü protokol için Bkz. ‘Ölmek ya da Onursuzlaşmak.’, Prof. Dr. Ümit Biçer, Adli Tıp uzmanları derneği başkanı, Radikal iki, 8 ağustos 2010.)

Balbay serbest bırakılmalıdır. Evet. Ve Balbay gibi cezaevlerinde 500. ve 1000. Gününü dolduran gazeteciler, yazarlar ve ağır hasta olan 104 tutuklu ve hükümlü de serbest bırakılmalıdır. Bunlar, biraz vicdan sahibi her insanın savunması gereken evrensel değerlerdir. Unutan gazetecilere bu konuyu tekrar tekrar hatırlatmakta yarar var.

Bilmeyenlere de anlatmakta...

http://www.adilokay.com/

15 Ağustos 2010 Pazar

İŞİMİZ (GÜCÜMÜZ) YAŞ!





Balyoz davası kapsamında haklarında yakalama emri çıkarılan 11 generalin ve İnternet Andıcı soruşturması nedeniyle ifadesi talep edilen 1.Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın terfilerinin de içinde bulunduğu (30 Ağustos’u bağlayan) YAŞ (Yüksek Askeri Şura) kararları furyasında ordunun içine düştüğü durumun açılımı nedir? Darbe, muhtıra, darbe teşebbüsleriyle ünlenmiş bir ordu zar zor (kısmen) hesaba çekilir duruma gelmiştir. Ordunun bu kadar prestij ve itibarını düşüren eylemleri (ya da teşebbüsleri) artık eskisi gibi gizlen(e)miyor. İnsan hakları, evrensel adalet ve hukuk ilkelerine dayalı bağımsız bir yargılamanın doğruları ortaya çıkaracağına inanıyorum.

Mümtaz’er Türköne’nin “Sözde Askerler” kitabında Özden Örnek’le ilgili yazdıkları duygu doludur. Şöyle anlatıyor Türköne: “ ‘Darbe günlükleri’ olarak anılıyor ama, Özden Örnek’in günlüğüne bir de gerçekten bir hayatın tutulmuş notları olarak bakalım. Birçok benzer hikâyeden biri olduğu için, aslında hepimizin hikâyesi. Yoksul bir ailenin küçük çocuğunun Deniz Lisesine kaydolması ve okul yılları.(…)Türkiye’nin ordusu bu halkın içinden çıkıyor. Komuta kademesi ise en yoksulları arasından. Özden Örnek’in hayatı tipik Türk subayının profilini veriyor. Mafsal romatizması yüzünden oğlunu öksüz bırakmaktan korkan baba kaygıya kapılıyor ve çare olarak askeri okula gönderiyor. Çünkü askeri okul, baba himayesinden mahrum kalan bir çocuğun geleceğini garanti etmesi demek. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yapan bir oramiralin askerlik hayatı, babasının çaresizliği ve endişeleri ile başlıyor.(…)”

Gerçekten de-normalde-bir komprador siyasal bilgiler, hukuk, tıp, mühendislik gibi bölümler varken çocuğunu harbiye’ye göndermez. Yaşama alt sınıfların (yoksul) çocukları olarak başlayan subaylar nasıl olur da üst rütbelere ulaştıklarında yoksulları (yoksulluğu) unutur ve yönetenlerin safında olurlar? Bu bile yetmez, darbe yapıp askeri diktatörlükler oluştururlar. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan ve daha başka girişimleri yapmış olan generallerin feodal ve komprador burjuvazinin çocukları olmadığını biliyoruz. Peki, nasıl oluyor da, yokluğu ve yoksulluğu bilen, tanıyan, yaşayan insan tipleri darbe yapmaya çalışırlar? Bunu (darbe yapma eğilimini), Sözde Askerler’de Mümtaz’er Türköne, “sınıf atlamış komutanların marjinal sapmaları” olarak izah eder. Biz de bir iki laf edelim: Sınıf değiştirmiş bu askerler, artık bizatihi kendileri veya kukla hükümetleri ile iktidara gelmek isterler. Bu durum eski sınıfına düşmanlık edecek kadar büyük bir sapmadır. Yoksa bu bir, yumuşak-sert, genç-yaşlı, güzel-çirkin, mazlum-zorba zıtlıklarında görüldüğü gibi diyalektik gereği her şey zıddına dönüşür kuralı mıdır? Gerçekten bu bir sapmadır!

Bizi YAŞ’ta alınan kararlar, emeklilikler, atamalar pek bağlamamaktadır. Mevcut yapı içerisinde kişilerin değişimi kurumları pek değiştirmez düşüncesindeyim. Kurnaz adam’ın düzenindeki yönetici+rahip(din adamı)+komutan üçlüsünden biri olan komutan’ın iktidardaki fonksiyonu silahlı güce dayanır. Yok edici silahlara sahip bir grubu (dünyada devletler ve savaşlar oldukça ordular var olacağından) toplumun tüm sınıf ve gruplarıyla uzlaşı içinde (salt kendi mesleğini yapma sınırları içinde) tutma şartı onun insan haklarına saygılı, evrensel hukuk ve adalet ilkelerine bağlı olmasıdır. Ordu da, yöneten de, yönetilen de (yurttaştan söz ediyorum)-herkimse!-insan haklarını deklare eden-anayasal kurallara bağlanmış-temel insan haklarına, evrensel hukuka ve demokrasiye itaat etmelidir.

“TÜRK KÖKENLİ KELAYNAKLAR” VE REFERANDUM



Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com


Ajanslar, gazeteler, internet siteleri ve Tv.lerde; “Emine Erdoğan Suriye’ye kelaynaklar gönderdi”, “Kelaynak diplomasisi”, “Kelaynak Açılımı”, “Kuş diplomasisi” başlıkları altında verilen haberi iki günden beri hayretle izledim.

Haber özetle şöyleydi: “… Suriye First Lady’si Esma Esad’ın, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın eşine telefon ederek ricada bulunması üzerine Ankara, Şam’a 4 yetişkin ve 2 yavru kelaynak ulaştırdı. …Suriyeli yetkili Ahmed Cabir ise 2 haftada Suudi Arabistan’ın güneybatısına ulaştığı tespit edilen kolonideki bir Türk kuşunu kastederek, “Ona Türk First Lady’sinin ismini verdik”…

İktidar yanlısı ve karşıtı medya grupları haberi kendilerine göre yorumlayıp sundular. Bazıları işi o kadar sulandırdılar ki, kuşları Türk bile yaptılar. Bir Tv. kanalı ise; “Arap semahlarında Türk kökenli kelaynak kuşları” şeklinde haberi lanse etti.

Bu ırkçı kafalar Kuşları Türk yapmakla yetinmeyip, işi Türkiye–Suriye arasındaki diplomasiye hatta konuyu Sayın A. Öcalan’a kadar uzatıp, haberi tek taraflı yorumlarıyla daha da sulandırdılar.

Ülkemizin içinde bulunduğu çok önemli iç ve dış sorunlarını kuş diplomasisiyle çözen bir zihniyet hala medyaya hakimdir.

Diğer taraftan; AKParti Hükümeti halkımızı belirsiz, içi boş bir referandumla oyalamaktadır. Daha doğrusu bir yıl sonra yapılacak olan milletvekili seçimlerinde AkParti’nin oy oranlarını tespit etmek için referandumu seçim anketi olarak kullanıyor. Bu bir referandum değil, AkParti’nin seçim anketi oyunu olduğu artık çok net olarak anlaşılmaktadır.

Oyun çok açık olarak ortada oynanmakta olmasına rağmen, bazı sol, sosyalist, demokratik sol, sağ ve sol liberallerin “Yetmez ama yine de evet” sloganı altında birleşmelerini hala anlamış değilim. Yetmeyen hatta olmayan şeye evet demeleri bana pek mantıklı gelmiyor.

AKParti Hükümeti “12 Eylül Hesaplaşması” demogojisiyle sol çevrelerinin, “Taş Atan Çocuklar” ya da “TMK Mağduru Çocuklar” için çıkardığı yasayla Kürtlerin gözünü boyamaya hala devam ediyor.

“Halkımız taş atan-TMK mağduru çocuklarla ilgili AKP politikalarına da aldanmasın, takılmasın. Hükümetin çocuklarla ilgili yaptığı Nasrettin Hoca'nın fıkrasına benziyor. Önce Nasrettin Hoca'nın eşeğini kaybettiriyorlar sonra eşeğini bulup getiriyorlar, diyorlar ki “Hoca sevindin mi?” Hükümet de önce yasa çıkarıp bütün çocukları cezaevlerine atıyor sonra da yeni yasa çıkarıp yasayı değiştirip, “bak gördünüz mü demokratik düzenleme yapıyoruz, demokratik yasa çıkarıyoruz” diyorlar. Hükümetin yaptığı budur..” (Temmuz-2010 İmralı Görüşme notları)

Çok yerinde ve doğru bir tespittir. Ben bu tespite aynen katılıyorum.

Başta anlamsız referandum olmak üzere, gerek siyasi, gerek TSK ve gerekse yargı bürokrasisi alanında meydana gelen çekişmeler ve çelişkilerden şu sonuca varabiliriz. Takunyacılar ile postalcıların diğer bir ifadeyle siyah cüppeliler ile yeşil cüppelilerin iktidar kavgasıdır. Dünya siyaset konjonktürü gereğince, tıpkı kelaynak kuşları gibi bunların da soyları tükenmek üzeredirler. Devrimciler ve sosyalistler bu kavgada asla taraf olmamalıdırlar.

Komünistler için İran’daki Şah rejiminin yıkılmasını hep örnek verirler. Diyelim ki aynı örnekle karşılaştık. Ha postalla beni vurmuşsun, ha takunya ile öldürmüşsün ne fark eder? Medrese ile kışla arasına sıkışırsan, iki taraf da seni ezer. O nedenle, bizler gerçek demokrasiyi tesis edinceye kadar mutlaka demokratik yeni bir mücadele alanı yaratmak zorundayız.

Türkiye’de yaşanmakta olan kirli bir savaştan kaynaklı olarak; ülkenin bir çok yerinde linç saldırıları yayılarak devam etmektedir. Halkları birbirine boğazlatma provaları yapılmaktadır. TSK ile PKK arasında silahlı çatışmalar tüm hızıyla sürmektedir. Dolayısıyla, hem Anadolu’nun yoksul genç askerlerinin ve hem de çoğunluğu yoksul Kürt gençlerinden oluşan PKK militanlarının anaları ağlaması ne yazık ki hala devam ediyor.

Defalarca yazdık, bu kirli savaşın galibi olmadığı gibi, kaybedeni de olmaz. Sadece halklarımıza çok zarar vermektedir. Bu savaşın bitmesi için demokrat ve yürekli bir halk iktidarı gereklidir.

Sonuç olarak; takunya ile postal arasına sıkışmadan, ülkemizdeki yangın daha da büyümeden, her kişi ve kuruluş kendinden fedakarlık yaparak, ortak paydalarda üçüncü bir siyasi alan açılmalı ve hep birlikte bu yangını söndürmeliyiz.

----------------
http://www.gomanweb.com/

VATAN, MİLLET, İNEGÖL, DÖRTYOL, DİYARBAKIR!





İnegöl ve Dörtyol olayları (Dörtyol’da 4 polisin şehit edilmesi bir neden olarak görülebilse dahi) ırkçılık ve linç kokuyor(du). Bir zamanlar Musevilerin Avrupa ülkelerinde getto’larda yalıtılmalarına benzer Kürt mahalleleri metropol kent ve ilçelerimizde oluşmaya başladı. Ekonomik, siyasi ya da başka nedenlerle Batı’ya göç etmek zorunda kalan Kürtler için durum iki arada bir derede kalmak gibidir. (Batı’ya) Gidenler kalanlara göre daha zayıf olanlardır. İstisnalar dışında yoksulluk ve çaresizlikle mücadele etmektedirler. Kürtler arasındaki bu adaletsiz ekonomik paylaşımın(!) kökeni Osmanlı yönetim düşüncesinin (biraz farklı da olsa) Cumhuriyet rejiminde de aynen benimsenmesinden kaynaklanmaktadır. İtaat edici ve güvenlikli bir bölgeyi elde tutmanın yöntemi olarak Ağa, Bey, Şeyh gibi feodal ve dini atamalar seçilmiştir. Ata(n)malar (kesinlikle nüfuz ve toprak gaspı) sözde devlet yanlısı aşiret yapılanmalarının sadece bağlılık yönünün kullanılmasıdır. Gidenler-farkında olmasalar da-mevcut yarı feodal yapıda bir kopuşu sağlamaktadırlar.

İnegöl olaylarını birkaç sarhoşun (ya da serkeşin) davranışına bağlayan Bursa Valisi ve İçişleri Bakanı-gerçekten-ne dediklerinin farkında mıdırlar? Valinin yakıp yıkma, yağma, şiddet yöntemlerini kullananlar için “vatanseverlik duygularının ağır basması” gibi ifadeler kullanması demokratik ülkelerin yönetim, kurum ve kurullarıyla uyuşmamaktadır. İçişleri Bakanı’nın “bu işleri İnegöllüler yapmamıştır” ifadesi de oldukça komiktir! Ali Şen isimli bir polisimizin vatanseverler(!) tarafından (bunlar İnegöllü olmadıkları için uzaydan gelmişlerdi) kör edilmiştir. Ekmek parası için polislik yapan bir insana artık acıyamaz hale geldik. Asayişi korumak için görev yapan bir insanın bir daha göremeyeceğine üzülmeyen sanal bir toplum olduk, çok yazık!

Dörtyol’da da durum aynıdır. 4 polisin şehit edilmesi tahrik etse de yapılan yakıp yıkma, tahrip, yağma ve linçtir. İnegöl’de ve Dörtyol’da polisin elinden adam alıp hesap görme davası görülmüştür. Vatansever(!) sayılanların bayrak takmayan işyerleri ve evleri tahrip etme eylemlerine ses çıkarmamak da oldukça düşündürücüdür. Hükümet, valiler ve polis sessiz kalmıştır, çok tuhaf! Aslında-en azından-bunu bir “bayrak ritüeli” gibi göstermek bayrakları bayrak yapan değerlere aykırıdır. Türklerin ve Kürtlerin (ve bu arada çok sayıda din, mezhep ve ırkların) bir arada yaşama olanak ve istemleri yok edilmek istenmektedir. Burada Kürtlerin de çok dikkatli davranmaları gerekmektedir. Demokratik hak ve özgürlüklerden başka kullanılacak bir yöntemleri olmamalıdır.

Anlaşılan İnegöl’deki eylemleri uzaydan gelmiş yaratıklarla işbirlikçi bir avuç amigo yapmıştır. Bırakın vatandaşı dövmek, polisin gözünü çıkarmak bile vatanseverlik gereğidir. İçişleri Bakanı’mızın-Balyoz’dan aranan bir generale herkesin önünde-“Amanosları temizleyin! Ne yaparsanız yapın!” talimatını vermesi oldukça manidardır. Ve bu talimatın hemen sonrasında Amanos ormanları yanmaya başladı. Dilerim bu orman cinayetinin bu talimatla ilgisi yoktur; tesadüftür. Ve dilerim bu ağaç katliamı bir faili meçhule(!) yüklenmeyecektir. Terör bile olsa-hukuk devletiysek eğer-hiçbir konuyu kontra, illegal, kirli yöntemlerle çözme hakkımız olmamalıdır. Dörtyol’da sokağa çıkmamayı rica eden ve Diyarbakır’dan gelen (olayları yatıştırmak amacıyla geldiklerini söyleyen BDP Genel Başkanı’nın da bulunduğu) BDP konvoyunu şehre sokmayan Hatay Valiliği talimatları, bu ülkede sıkıyönetim ya da olağanüstü hal yasaları olmadan da sokağa çıkma yasağının konulabileceğini ve seyahat etme hürriyetinin kısıtlanabileceğini göstermesi açısından da ilginç olmuştur. Demokrasi ve insan hakları konusunda daha çok adım atmamız gerektiğini düşünüyorum. Hitler tipi savaş kültürü ve simgesiyle toplumu örgütlemek canavar yaratmakla eşdeğerdir.