23 Ocak 2011 Pazar

KROMSAN’IN ZEHİRLİ VARİLLERİ!



Konuya iki gazete haberiyle başlamak istiyorum.

Tekirdağ (İHA) - Tuzla'nın Orhanlı beldesinde zehirli atık dolu varillerin bulunmasının ardından ikinci zehirli varil krizi Çerkezköy'de yaşandı. Bir fabrikanın arka bahçesinde gömülü olarak bulunan zehirli atık dolu yaklaşık bin 50 varil gömülü oldukları bölgeden çıkartıldı. Edinilen bilgiye göre, Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi'nde bulunan bir ilaç firmasının üretim tesislerinin arka bahçesinde zehirli varillerin gömülü olduğu ihbarını alan savcılık harekete geçti. 31 Temmuz 2007.

Kocaeli (DHA) ‘Kocaeli'nin Darıca ilçesindeki bir evin arka bahçesinde içerisinde kimyasal maddelerin bulunduğu plastik variller bulundu. Devrilen varillerden çıkan keskin kokudan etkilenen evdeki 3 kişi, Devlet Hastanesi'nde ayakta tedavi edildikten sonra taburcu edildi. ‘
25 Kasım 2010

Mersin
Peki ya Mersin. Mersin’de 50 değil, yüz değil, yüzbinlerce zehirli varil olduğunu biliyor musunuz. Mersin halkı bu zehirli varillerin sahiplerinden, Kromsan’dan ne kadar haberdar. Basında, Türkiye’nin değişik kentlerinde bulunan bin varil -yani bir kaç ton- zehirli atık önemli yer tutuyor, İskenderun’da Ulla adlı gemiden denize dökülen bir kaç bin ton atık yankı buluyor ama bunların milyon katı, evet evet yanlış duymadınız, milyonlarca katı zehirli atık üreten Kromsan yeterince yer almıyor. Bir iki gazetecinin çabası ulusal basında karşılığını bulmuyor. kamuoyu yeteri kadar bilgi sahibi olamıyor. Bırakın Türkiye’yi, Kromsanın bulunduğu Mer-sin’de bile halk, bu zehir zemberek gerçeklerden bihaber. Demek birşeyler eksik. Ya basın görevini yapmıyor ya da yapmak isteyenler şu veya bu yöntemle susturuluyor. Radikal’dan Ali Şen 16 Şubat 2002 yılında “Mersin‘de Karettalar Krom’zade‘ başlığı ile haber yapıyor, 27 Ocak 2005’te, Birgün Gazetesinde Mihriban Amanoğlu ‚‘Zehirli Atık Gerginliği‘ başlıklı habe-riyle konuyu işliyor, Günlük Gazetesi, 2006 yılında ‚‘Atık kromla ölüme davetiye‘ başlıklı hab-erle kamuoyunu bilgilendiriyor, Mersin yerel basını defalarca konuyu işliyor ve yetkilileri göre-ve çağırıyor ama bütün bunlara rağmen ‚Devlet uyuyor‘ ve Kromsan yıllardır bildiğini okuyor, zehir saçarak karına kar katıyor.

2011 Yılı itibariyle, Kromsan fabrikasının bahçesinde 1 milyon 700 bin ton zehirli atık, patla-maya hazır nükleer santral gibi bekliyor. Mersin Akkuyu’ya nükleer santral kurulmasına haklı olarak karşı çıkan örgütler, neden Kromsan’ın yarattığı tehlikeye karşı bir araya gelmiyor. Çevreciler ve çevre sorununda duyarlı olan örgüt ve partiler neden bu kadar geç kaldılar.

Bunun en önemli nedeni desinformasyondur. Bir diğer nedeni para ve korkudur. Doğayı kat-leden kapitalist şirketler, medyayı manipüle etmekte ustadır. Kimi zaman da medya, reklam pastasından pay almak için gerçeği bildiği halde susmakta, yani suç ortağı olmaktadır. Hü-kümetler de bu vahşi kapitalistlerin; “fabrikayı kapatırım işsizlik artar, o zaman oy kaybeder-siniz“ tehditleriyle ya da onların kirli ‘bağışlarıyla‘ susturulmaktadır.

Kâr, her zaman daha çok kâr’dan başka bir amacı olmayan Mersin Kromsan’ı, Bergama‘da Eurogold’u, Karaduvar’daki dolum tesislerini ve Kaz dağlarını feda etmeye hazır firmaları, toprağın, kadının, erkeğin, çocuğun zehirlenmesi ilgilendirmiyor. Onlar için Mersin‘de, Ber-gama’da veya Karaduvar’da yaşayan insanlar ve doğal çevre ’kâr için harcanabilir’ unsurlardandır. İnsan ve çevre faktörü bu firmaların bilançolarında ne girdi, ne çıktı olarak yer almazlar…

Bergama halkı ayağa kalktı, şanlı bir direniş örgütledi. Siyanürle altın aramaya karşı yıllar sü-ren bir mücadele verdi. İzmir valiliği, Bergama madenini danıştay kararı uyarınca mühürledi. Ama Bergama dosyası kapanmadı. Hatırlarsanız daha önce de benzer gelişmeler olmuş ama dönemin hükümeti gizli bir genelge ve Sağlık Bakanlığının ’deneme’ üretimine izin ver-mesi üzerine, bir avuç dolar için, siyanür kullanılarak altın aranmaya devam edilmiş, toprak, hava, su zehirlenmişti. Önceleri altının nimetleri ile Bergamalıyı kandırmaya çalışan şirketin, iş vaatlerine, Bergama’nın zengin olacağı söylemlerine, cami, düğün salonu, çeşme gibi rüşvetlerine karşın, Bergama halkı onurlu direnişini ortaya koymuştur.

Karaduvar’da kapatılan tesislerin mühürlerini söküp yasadışı faaliyete geçen şirket de toprağı, insanları zehirlemeye devam etmişti. Mersin’de bu konunun üzerine giden namuslu gazeteciler oldu ve ağustos ayında ATAŞ’ın petrol tankında çıkan yangın, uyarıların ne kadar ciddi olduğunu ortaya koydu. Mersin’de bu yangından sonra tüm uyarılara rağmen halen, petrol tankları arasında zorunlu mesafe olan 60 metreye uymayan birçok firma bulunuyor.

Peki ya Kromsan ve Mersin halkı
Mersin Halkı ne zaman Bergamalılar gibi ayağa kalkacak ve topraklarını, aşlarını, ekmekleri-ni, sularını, çocuklarını zehirleyen bu arsız patronların yakasına yapışacak. Zira bu sorun hü-kümetlerin insafına (arabuluculuğuna) bırakılmayacak kadar ciddidir. Gazetecilerden duyarlılık istemek için önce Mersin Kamuoyunun duyarlı olması ve örneğin Kromsan hakkında bilgilenip harekete geçmesi gerekmektedir.

Kromsan vakası zaman zaman yerel ve ulusal basında yer aldı. Gazeteci Abdullah Ayan, Kromsanın zehirli atıklarına ve fütursuzluğuna karşı yıllarca bir çevreci gibi çalıştı. Hükümeti ve çevre bakanlığını sıkıştırdı. Veriler topladı. Kanıtlar sundu. Ayan, Mersin’de yerel yönetici-leri rahatsız etti, susarsanız suç ortağı olursunuz diye haykırdı. Ama ne yazık ki ona verilen cevaplar hep oyalama oldu. Ya da üstü örtülü tehditler. Ayan’ın yanısıra bu konuda duyarlı olan Dr. Yüksel Burgutoğlu, dönemin Kazanlı belediye başkanı Kenan Yıldırım ve gazeteci Ahmet Özdemir, Kromsan tarafından (gerçekleri söyleyip yazdıkları için) tazminat talebiyle mahkemeye verildiler. Ancak aralık 2006’da sonuçlanan davada mahkum olan Kromsan ol-du.

Bu gün Kromsan’ın bahçesinde 2 milyon ton zehirli atık olduğu kabul ediliyor ama matema-tiksel olarak, 15 yıl boyunca bir kilogram krom için bir kilogram atık üreten Kromsanın bu gü-ne kadar toplam 8 milyon ton atığı olmalıydı. Abdullah Ayan, ‘bu atıkların 6 milyon tonu nere-de. Toprağın altına gömülüp sebzelerin mi kanı bozuldu, yoksa denize dökülüp yediğimiz balıklar mı zehirlendi‘ diye soruyor. “ 1984 yılında üretime geçen Kromsan Fabrikası, 1995 yılına kadar ürettiği her (1) ton kimyasal ürüne karşın, tam (3.22) ton Cr6 içeren tehlikeli atık yarattı… Tepkilerin artması üzerine Tesis teknoloji değişikliğine gitti. Sağlanan iyileşmeyle, 1998 yılına kadar (1) ton ürüne karşı (2.24) ton ve 1998 yılından itibaren de (1) ürüne karşı (1.2) ton atık üretir hale geldi. Bakanlığa göre, sağlanan iyileşmeye rağmen geçmiş yıllardan kalan tehlikeli atıkların bertarafı ile ilgili hiçbir yöntem bulunamamış, bu nedenle de 2000 yılında nihai bertaraf yöntemi gerçekleştirilinceye kadar doğabilecek çevresel etkilerin önlenmesi amacıyla yaklaşık “1,5 milyon ton atık, tabanı ve üstü geçirimsiz malzeme ile örtülerek, fabrika sahası içinde” depolanmıştır…”
Abdullah Ayan, 25.11.2010 tarihli “Açık mektup - pulsuz dilekçe’sinde devamla şunları söy-lüyor: “Sayın Çevre Ve Orman Bakanı, Çevre müsteşarı, Sayın Mersin Valisi, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı, Kazanlı belediye Başkanı, İl Sağlık, İl Çevre müdürleri ve anımsayamadığım diğer değerli yetkililer, Mersin'e bağlı kazanlı beldesinde mevcut Kromsan tesislerinin üretim sonucunda ortaya çıkan ve yılların ihmali ile fabrika sahasında açık alanda tutulan –artan şikayetler üzerine atık dağları brandayla örtülmüştür- tehlikeli atık tanımındaki 2 milyon tona yaklaşan krom atıkları fabrika sahası içinde her türlü doğal tehlikeye karşı korumasız biçimde her an yırtılabilir, çürüyebilir, fırtınayla uçabilir çadırların altında, yağmur, sel, deprem gibi her hangi bir afette, yanı başındaki denize ulaşma riskiyle kucak kucağa muhafaza edilmektedir.(…)

“Çevreye karşı işlenen ve ikrar edilen suç hakkında denetleme görevini hakkıyla yerine getirmeyen tüm sorumlular hakkında soruşturma başlatmalıdır. Üstelik bu soruşturmada Kromsan yetkilileri yanında, Gözne yolundaki 6 bin ton kanserojen madde içeren tehlikeli atığı yıllardır sadece seyreden tüm kurum yetkilileri hakkında da gereken yapılmalıdır… Son yıllardaki Mersin Valileri Şenol Engin, Akif Tığ ve A. Atilla Osmançelebioğlu ile İl Çevre Müdürü Recep Metin hakkında, Gözne yolundaki tehlikeli atıkların yıllardır yarattığı kirliliğe rağmen kaldırılması konusunda gerekli önlemleri almaması nedeniyle en azından görevin ihmali söz konusu değil midir?.. Yine son yıllarda görev yapan Soda Krom Kimyasalları Şirketine bağlı Kromsan tesis sorumluları hakkında kendi ifadeleriyle de ortaya çıkan Çevresel suça karşı verilmesi gereken bir ceza yok mudur?.(…)

Mersin'deki uyuyan bomba konusunda başta İl Valisi, Çevre Müdürlüğü, İl Sağlık müdürlüğü, geçtiğimiz günlerde tesisin bulunduğu bölgenin Büyükşehir sınırlarına dahil edilmiş olması nedeniyle Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve ona bağlı Sağlık Başkanlığının yanı sıra en büyük sorumluluk Çevre Müsteşarlığına aittir. (…) Etkili, yetkili kimse kılını kıpırdatmasa da, ben tarihe karşı görevimi yaptığıma inanıyorum. En azından ortaya çıkacak bir felakette, herkes birbirini suçlarken, ben tarihe tanıklık eden bu yazıyla karşılarına geçecek, habersizmiş gibi göz kırpıştıranlara “ben sizi uyarmıştım” diyeceğim…”

Farklı siyasi kulvarlarda yer alsak da, Abdullah Ayan’a bu konuda katılıyor ve onun çığlığına kulak vermek gerekir diyorum. Bir çağrı da ben yapıyorum: Mersin Akkuyu’ya kurulacak nükleer santrale karşı bir araya gelen örgütler- insanlar, gelecek potansiyel tehlikeye karşı seslerini yükseltmişlerdir. Kromsan ise gelecek değil dünün ve bugünün tehlikesidir. Susarsak yarınlarımız için de tehlike olmaya devam edecektir.
12 Ocak 2011
www.adilokay.com

----------------

ARAŞTIRMA YAPMAK İSTEYENLERİN DİKKATİNE-Basından notlar:
Kromsan yine yakalandı. Recep Yıldırım. Mersin Radyo Metropol. 27 Mart 2001.
http://bianet.org/bianet/cevre-ekoloji/1388-kromsan-yine-yakalandi

Carettalar Krom’zade…Ali Şen. Radikal. 16 Şubat 2002.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=29377

Zehirli Atık gerginliği. Mihriban Amanoğlu. Birgün. 27 Ocak 2005.
http://www.birgun.net/economics_index.php?news_code=1106677661&year=2005&month=01&day=25

Kromsan atıkları fabrikaya iade. Mehmet Miras. Mersin. 26 Ocak 2005
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/306504.asp

Kromsan atıkları çevreyi kirletmiyor. 02.09. 2005. Akşam.
http://www.tumgazeteler.com/?a=791554

Temelinde kanser var. Ali Ekber Şen, Mustafa Ercan. Mersin. DHA. 14.12.2005. Milliyet.
http://www.milliyet.com.tr/2005/12/14/yasam/axyas02.html

Ve patronlar çevre yasasına karşı çıkıyorlar.
http://www.akdenizsosyalforumu.org/oyku.asp

Kromsanın tazminat davası reddedildi. 14 Aralık 2006.
http://www.haberler.com/mersin-kromsan-in-tazminat-davasi-reddedildi-haberi/

(AKP) Dengir Mir Mehmet Fırat: Kromsan kapatılamaz.
http://www.haberpan.com/firat-kromsan-kapatilamaz-haberi/

Mersin çevre durumu raporu korkutucu boyutta. Mehmet Miras. NTV.19 Ocak 2010.
http://www.mersinajans.com/detay.asp?hid=12340

Valimiz ve yetkililere Kromsanı bir kez daha hatırlatıyoruz. Selahaddin Akkuş. 27. 09. 2010. Mersin Gazetesi. Kromsanın 1.7 milyon ton atığı için kaç yıl bekleyeceğimiz açıklanmıyor. Mersin gazetesi. 11 Ocak 2011.
http://mersingazetesi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=3773&Itemid=51

Anadolu atık dolu. Gürhan Savgı. 15.03.2010.
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/detaylar.do?load=detay&link=26336


20 Ocak 2011 Perşembe

UCUBE İNSAN(LIK)



Başbakan Kars’taki İnsanlık Anıtı’na “ucube” dedi. İlk bakışta daha çok Ermeni düşmanlığı veya-bastırılmış bir duygu olarak-din düşmanlığı gibi geldi bana. Ancak bu heykel özgün Kars mimarisi veya Kale’siyle uyum göstermiyorsa, bunu eleştirebilir ya da kaldırılması için görüş belirtebilirdi. Ama öyle bir söyledi ki, sanki heykel’e karşı düşmanca bir tavrı vardı. Ya da bana öyle geldi. Eğer bu böyleyse binlerce yıllık insanlık tarihinden bize çok sayıda heykel ulaşmıştır. Biz bu tip heykeller, mabetler ya da tabletler vasıtasıyla binlerce yıl önceki olanları (ilk insanlığı) öğreniyoruz. Ne yapalım yani, Talibanvari bir anlayışla bunları yok mu edelim? Ne yalan söyleyeyim, bana ilk bakışta öyle geldi.

Ben de otantik yapıların yanında uyumlu olmayan bir yapının yapılmasını istemem. Mardin antik kentinin içinde taş yapıların yanına kondurulmuş betonarme ve gecekonduvari yapıların ucube gibi durduğunu biliyorum. Bu antik (tarihi) kenti bozan bu yapılar yıkılmalı, şehrin antik yapısının manzarası ortaya çıkarılmalıdır. Yıpranmış sokaklar, merdivenler, abbaralar (tüneller) aslına uygun olarak onarılmalıdır. Benim bu dediğim başka bir şeydir.

1890’lı yıllarda bir Kürt ağası olan Hacı Musa Bey (nahiye müdürlüğü de yapmıştır) Ermeni kızlarını ve kadınlarını kaçırıp ırzlarına geçiyordu. En ünlü olayı ise (şikâyet konusu olmuştu) Musa Bey’in kendi köyü olan Hartz’da 1889 yılı Mart ayında Miro’nun babası Agop’un öldürülmesi, karısının kolunun kırılması, kardeşinin on dört yaşındaki kızı Gülizar’ın zorla kaçırılması, üç bin lira para ve eşyanın gasp edilmesidir. Gülizar’ın kaçırılması, tecavüze uğraması, kızın direnirken bir gözünün kör olması, Müslüman olmaya zorlanması Kürtler tarafından da tasvip edilmemiş(ti). Bu olayı anlatan Kürt dengbej’lerinin (şarkıcı) bir versiyonunda (Türkçe olarak yazıyorum) şöyle denir: “Hacı Musa sen Kürt, ben Ermeni./Dinime aşığım ben./Beni öldürme acı bana./Başımı usturayla kazsan da/Etlerimi kerpetenle koparsan da,/Ben Müslüman’ın yastığına baş koymam…” Bu çok eski bir Kürt şarkısıdır, utancı anlatır, insanlıktan çıkışı, kabul etmemeyi, isyanı anlatır. Bin yüz kadar silahlı ve piyade gücü olan Kürt ağası (Muşlu) Hacı Musa Bey’in insanlık dışı bu davranışı Kürtler tarafından bile kabul görmemiş ve bugün de Muş tarafında söylenen bir şarkıda ölümsüzleşmiştir. Sultan Abdülhamit’in Ermeni ulusalcığına karşı Kürt beylerini destekleme politikası bu tür insanlık dışı eylemlere neden olmuştu. İşte bu şarkı kendi ırkı tarafından bile lanetlenen bir eyleme karşı söylenen bir “insanlık” şarkısıydı. Ne yani, karşı tarafta Ermeni var diye bu şarkıyı atalım mı?

Biz Vedat Somay’ın yaptığı İnsanlık Anıtı’nın Kars Kalesi’ne mimari görünüm olarak çok yakıştığını söylemiyoruz. Belki de sit alanı olması nedeniyle (Mardin’de de bazı yerler böyledir) bir yapı yasağı da olabilir. Eğer sit sorunu yoksa-belki-Kars Kalesi’ne ve evlerine uyumlu bir taştan daha uyumlu bir insanlık anıtı dikilebilirdi. Ne bileyim, belki de Kars’ın sit alanı olmayan, Ermenistan’a bakan başka bir yerinde bir insanlık anıtı olabilirdi. Bakarsınız Vedat Somay’ın yaptığı (henüz bitmemiş) anıt da uygun olabilir. Tüm bunlar bir uluslar arası bilirkişi heyetine inceletilebilir ve çıkan karara uyulabilir(di).

Bizim tuhaf karşıladığımız-yer ve zaman olarak-Başbakan’ın içinde “ucube” dediği konuşmasını fevri, şahsına ait, bilimsel olmayan bir çıkış olarak yapmasıdır. Zaten bundan dolayıdır ki bu tavır bazılarınca ırkçı, dinci, sanat karşıtlığı, Taliban zihniyeti şeklinde değerlendirildi.[Sarıkamış Felaketi’ni anma töreninde Turanist bakış açısıyla söylenen birkaç söz şehit olan doksan bin askerin tek bir mermi atmadıklarını biliyor olanlara aitti. Bu doksan bin insan(yüz on bin olduğunu hesaplayanlar da var) kışa, kara, soğuğa yenik düşüp şehit olmuşlardı. Düşman komutanları donmuş bu insanlara rastladıklarında, Allah bizden önce ruhlarını almış, diyeceklerdi.]Başbakan’ın “ucube”li açıklamasından sonra Kültür ve Turizm Bakanı işe başka bir renk vermeye çalıştı ama tutmadı. Yeraltından çıkan ya da yerüstünde olan, tarihten gelen her tarihi eser bizim uygarlığımızdır. Tarihi eserlere, uygarlıklara, yarın belki tarih olacaklara yıkın, kırın, dökün,(Hasankeyf örneğinde olduğu gibi) suyun içine atın demek olmaz. Bakın Türkiye geneline yeni bir içki yasağı geliyor. Bu, kendi yaşam biçimini herkese dayatmak demektir. Her türlü Vandalizm’e karşı çıkmak gerekir.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Birleşmiş Milletler ve Çocuklar



Faiz Cebiroğlu

Çocuklar, bizim çocuklar, Ortadoğu’da, tüm dünyada tehdit altındadır!

Ortadoğu’da, Afrika, Latin Amerika ve dünyanın bir çok yerinde çocuklar, bizim çocuklar, yaşam / kalım savaşı vermekte; dünyanın bir çok yerinde milyonlarca çocuk savaş, işgal, açlık ve yoksulluk sınırlarının altında yaşamaktadır.

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır!

Evet, yanlış okumadınız, milyonlarca çocuk yaşadığımız bu emperyalist dünyada her türden tehdit altında yaşıyor!

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır: Savaş tehdidi. İşgal. Yeterince beslenememe. Hastalık…

Çocuklar, bizim çocuklar tehdit altındadır ama Birleşmiş Milletlere bakılırsa, dünya, çocuklar için, her taraf güllük / gülistanlık!

Birleşmiş Milletlere bakılırsa, çocukları korumak için gece / gündüz uğraşılıyor, uğraş veriliyor(!)
Verilen uğraş nerde, nerede?

Eyyy Birleşeşmiş Milletler, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?

Sizlere soruyorum: Çocukların haklarını hangi tarihte, nasıl ve nerede korudunuz?

Eyyy Birleşmiş Milletler Cemaatı, çok gerilere gitmek istemiyorum, 1989’lardan başlayarak sizlere hatırlatarak soruyorum: ”Çocuklarımızı her türden tehlikeye karşı koruyacağız” vaazınız üzerinden 21 yıl geçmiş! Peki, nerede, nasıl, hangi bölgede çocuklarımızı korudunuz?

Çocuklara dair ve şu anki görünen tablo ”kurumunuz” adına içler acısıdır. Afrika’da durum, içler acısıdır. Filistin, Haiti, Filipinlerde.. çocukların yaşam durumları, içler acısıdır.
Bakın, Kürt çocukları, yıllardır hem fiziki, hem de psikolojik tehdit altında yaşamakta; Menekşe’lerimiz, Uğur Kaymaz’larımız… domdom kurşunlarıyla oldürülmektedir!
Eyyy Birleşşmiş Milletler Cemaatı; tüm bunlar açıkken, yıllardır ”çocukların haklarını koruyacağız!” nakaratını tekrarlamaktan bıkmadınız mı?

Ne korkunç bir tablo: 1990’dan bu yana 3,6 milyon insan emperyalist savaş koşullarında öldü, öldürüldü; ama bunların yarısından fazlasını çocuklar oluşturuyor!

Yalnız bu kadar mı, hayır. Dahası da var; son verilen istatistiklere göre dünyada 1 milyon çocuk, tehlike sınırları içinde yaşadığını gösteriyor. Bu şu demek oluyor; dünyada 6 çocuktan biri tehlike sınırlarının altında yaşıyor.

Peki, çocukları, çocuk haklarını korumak bu mu oluyor?

Yukardaki tablonun anafikri var. Şudur: Çocuklarımız, aslında, dünya cezaevi’nde acı, işkence, işgal v.b. duygularla yaşıyor, büyüyor.

Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin adı: Emperyalizm ve buna bağlı ülkeler, oluyor.

Bu bağlamda, dünya cezaevi’nin markası: Ölüm, oluyor! Bu oluyor.

Elimize ulaşan sonuçlar var.

Elimize, emperyalist dünya cezaevi’nden gelen sonuçlar var, sarsıcıdır:

Bir: Dünyada 1 milyar çocuk, fiziki işkenceler dışında, onlara ”yetişkin” muamalesi yapılmakta ve onların çocuk olduğu / çocukluk devreleri aşamasında oldukları görmezden gelinmektedir!

İki: Dünyada 20 milyondan fazla çocuk, savaş, işgal ve başka siyasi / toplumsal nedenlerle ülkelerinden, yurtlarından, coğrafyalarından göç etmek, bırakmak zorunda barakılmıştır.

Üç: Dünyada 640 milyon çocuk evsiz, barksız yaşamakta, kalacak ilkel bir menzili dahi bulunmamaktadır.

Dört: Dünyada 500 milyon çocuk, en asgari yaşam koşullarının çok ama çok altında yaşamaktadır.

Beş: Dünyada 400 milyon çocuk temiz sudan yoksun olarak yaşamaktadır.

Altı: Dünyada her 6 çocuktan biri aç ve dünyada 90 milyon çocuk ölümle karşı karşıya olduğu gerçeği durmaktadır…
İşte, emperyalist dünya cezeevi’nin çocuklarla ilgili tablosu budur. Gerçekten insanlık adına utanç vericidir.

Bu, insanlık adına utanç verici, dünya çocuk cezaevi’ne karşı çıkmak, Aşık İhsani’nin dediği gibi:
”Türkiye’de (Dünyada) zindanlar var / Zindanları yıkmak gerek!..” söylemiyle taraf tutmaktan geçiyor.

Taraf tutuyor ve birlikte söylüyoruz:

”Şu dünyada zindanlar var / zindanları yıkmak lazım!”

Aşık İhsani
’nin bu türküsel çağrısını rehber ediyor ve diyorum ki;

Çocuklarımızı korumadan, devrim yapamayız.

Çocuklarımızı korumadan, dünyamızı ”çocuk bahçesine” çeviremeyiz.

Çocuklarımızı savunuyoruz. Umutluyuz. Mutluyuz.

Çocuklarımıza inanıyoruz: Umutluyuz!

Çocuklarımıza inanıyoruz: Mutluyuz!

VİCDANİ TAHLİYELER!



CMK’nın yeni düzenlemesiyle Hizbullah’ın üst düzey sorumluları tahliye edildi. Özellikle 1991-1995 yılları arasında (daha sonraları da eylemlerine devam ettiler) birçok faili meçhul(?!) cinayetin tetikçileri (uygulamaya giren CMK 102. maddesince)-görülmez bir elin kerametiyle dışarı konulur gibi-gizli (ve planlı) bir el yardımıyla hapishane duvarlarını aştılar.Yargılamaları kesinleşmeyen bu tutukluların (yargılamaları hatırlandığından) yargılamaları süreceğinden büyük bir olasılıkla yine görülmeyen(?!) bir el tarafından ülke sınırlarının dışına konulacaktır. Tuhaftır ki bu kişilerin tahliyeleri (AİHM, AB ülke yasalarına uyum sağlansın diye) düzenlenen yasa değişiklikleri ile yapıldığından yasaldır. Yani bir bakıma AİHM talimatı doğrultusunda ve AB ile uyum yasaları bağlamında tahliye oldular. Ancak tek bir farkla, bu insanlar masum ve temiz insanların vicdanlarında-asla!-tahliye olamamışlardır.

Ergenekon davasında da bütün sırları ortaya çıkan Hizbullah cinayetleri devletin bir grup görevlisi tarafından himaye edilmiş ve kullanılmıştır. Biz hak, hukuk ve adalete inanmış birileri olarak, henüz yargılamaları mahkemelerce bitmemiş insanları (masumiyet karinesi gereği) suçsuz buluruz. Sonuç yargılama sonucu ortaya çıkacaktır. Ergenekon, JİTEM, itirafçı, Hizbullah işbirliği ile binlerce insan katledilmiştir. PKK’nin de ayrıca katlettikleri vardır. Nusaybin gibi bir ilçede bile öldürülen insan sayısı 250’yi geçmiştir. Ortada şöyle bahsedilen 188 cinayet yoktur. Bu sayı ancak mahkemelere ulaşanları belirtir. DEP milletvekili Mehmet Sincar ile feminist İslamcı yazar Konca Kuriş öldürülenlerden ikisidir. Domuz bağı, enseden tek kurşunla öldürmek, ya da yavaş yavaş yaklaşıp kafaya tek kurşun sıkmak Hizbullah’ın ölüm çeşitlerinden olmuştur. Evlerin bodrum katlarının kazılarak ya da bina temellerinin altına insanları diri diri gömmek yine bu örgütün ölüm türlerindendir. Hizbullah cinayetlerine bu tip imzaları çakmıştır. Allah affetsin! Eğer devletin kullandığı bu insanlar Hizbullah örgütünden değillerse mutlaka Hizbullah örgütü tarafından detaylıca açıklanmalıdır.

Bizim bu yazımızın amacı, Hizbullah’ı kötülemek, ideallerine laf atmak değildir. Bizim karşı çıktığımız masum savunmasız insanların öldürülmesidir. Olanlardan bahsediyoruz: Hizbullah tetikçileri işledikleri cinayetlerden sonra polis veya yurttaşlar tarafından kovalandıklarında sığındıkları yerler arasında 7. Kolordu askeri alanları oldu. İl ve ilçelerde polis veya askeri birimlere sığındılar. Çünkü bunlar Mahmut Yıldırım (Yeşil), JİTEM, bazı TSK generalleri ve subaylarıyla birlikte çalışıyorlardı. PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’ın anlattıkları vardır. Bu yargılamaların on yılı aşmasının nedenleri biraz da burada saklıdır. Çünkü bir cinayetin ilk tutanaklarını polis ya da jandarma tutar, cinayet delillerini de. Eğer bu katilleri bu güvenlik birimleri saklıyorsa ortada herhangi bir delil ya da mahkemelerce belge kabul edilebilecek bir tutanak olur mu? Bu tip katillerin Hizbullah’la bir ilgisi yoksa ve bunlar devlet tarafından kullanılan özel bir birimse bunu mutlaka Hizbullah örgütü kanıtlamalıdır. Bunun başka bir yolu yoktur.

Hizbullah Allah’ın Partisi demek(tir). Allahın kurallarına uygun davranmayı içerir. Ancak (derin)devletin tetikçileri savunmasız ve masum sivil insanları öldürdüler. Ölümün de öldürmenin de bir onuru olmalı. Yolda yürüyen bir kişinin arkasından yavaşça yaklaşıp kafasına bir kurşun sıkmak erkekçe değil. Ya da başı açık bir bayanın arkasına gizlice yanaşıp aort damarına satırla vurmak! Vahşice cinayetlerdi bunlar. Eğer sizin PKK ile bir sorununuz varsa, size haksızlık yapmışlarsa dağa çıkar ve çarpışırdınız. Erkekçe dövüş budur! Biz Lübnan’da kahraman bir Hizbullah tanırız: Siyonist İsrail’e savaşçılığıyla bir mağlubiyet tattıran, haklı bir savaş yürüten Hizbullah! Biz yine de kimseyi tam suçlamak istemeyiz, ama bu tetikçiler benden değildir diyorsa Hizbullah bunu mutlaka kanıtlamalı ve deklare etmelidir. Ölümlerin acılarını yaşayan aileler (bu tahliyelerle) her gün ölümü yaşamamalıdırlar. Hükümet’e de bir görev düşüyor: Yargılamanın çabukluğu ve tutuklamanın tedbir olması (peşin bir infaz olmaması) hukukunu inşa etmek. Gerekirse AİHM içtihatlarına uygun yeni bir düzenleme yapmak. Ve son bir söz: Allah’ın verdiği canı Allah almalıdır.

Hrant’ın anısına: Ermenilerle Sürgünde Kesişti Yollarım



“Der Zor çölünde üç ağaç incir
Elimde kelepçe boynumda zincir
Zincir kımıldadıkça yüreğim incir
Dini uğruna ölen Ermeni”[1]


2006 yılının sonunda ‘Özgür Düşün Kollektivitesi’nin düzenlediği, ‘Aydınlık Sorgular Sempozyumu’nda Hrant Dink’le birlikte konuşmacıydım. Hrant Konuşmasına, “Ağrı dağını bilirsiniz değil mi arkadaşlar" diye başlamıştı. "Dünyanın her yerine zorla dağıtılan Ermenilerin evlerinde, mutlaka Ağrı dağının fotoğrafı vardır. Düşünebiliyor musunuz dört bin yıllık bir tarihin, uygarlığın yok edilişini. Ağrı dağının yerinden sökülüşünü tahayyül edebiliyor musunuz? O Ağrı dağı ki, yüksekliği kadar da kökü vardır yerin altında. Ve siz o kökü söküp atmayı başardınız. O halkı, birlikte yaşadığınız, o toprakların sahiplerini, dört bin yıllık bir kültürü yok ettiniz."

"Ya sonra" diye devam etmişti Hrant Dink. "Hadi o olayların sorumluluğunu Osmanlı'nın üzerine attınız. Ya sonra ne oldu biliyor musunuz? Cumhuriyetin kuruluş aşamasında bu ülkenin nüfusu on beş milyondu. Tehcirden sağ kurtulup, Türkiye'de yaşamaya devam eden Ermenilerin sayısı ise üç yüz bindi. Bu gün itibariyle artan nüfusa paralel olarak, Türkiye'de bir buçuk milyon Ermeni olması gerekiyordu. Oysa kalan Ermenilerin sayısı altmış bin. Ne oldu? Kısır mıydı bu insanlar? Hayır. Cumhuriyet Türkiye'sinde de Ermenilere baskılar devam etti. Ve Ermeniler psikolojik, maddi baskılara dayanamayıp göç ettiler. Hâlâ da ediyorlar. Gözleri arkada kalıyor. Topraklarında. Ülkelerinde."

"Bana göre" demişti Hrant Dink, sempozyumun konusuna gönderme yaparak, "Türk aydını sınıfta kalmıştır. Tarihiyle yüzleşmeyi göze alamamış, Ermeni sorununu tartışmaya açamamış, resmi ırkçı söylemlerden etkilenmiş ya da korkmuş susmuştur. Birkaç istisna dışında. "

Doğruydu Hrant’ın söyledikleri. 1915 Tehcirinden sonra geride kalan bir avuç Ermeni'yi, Süryani'yi, Keldani'yi, Rum'u Cumhuriyet Türkiye'sinde çeşitli baskılara maruz bıraktık, taciz ettik ve kaçırdık. Gönüllü sürgüne yolladık. Bellek tazeleyelim: 1942 varlık vergisi, 20 kura askerlik uygulaması, 6-7 Eylül 1955 talanı, 1974 yılından sonra gayrimüslim vakıf mallarına el konulması, 28 Aralık 1988 tarihli "sabotajlara karşı koruma yönetmeliği"nde potansiyel suçlular arasında "yerli yabancıların" yani gayri-Müslimlerin işaret edilmesi, politikacıların ağzını açtığı zaman, "Ermeni" kelimesini küfürle özdeş tutması ve diğer toplumsal baskılar.

İşte biz, "kardeşlerimiz" dediğimiz Hrant'ları bu uygulamalarla, faşist yasalarla, saldırılarla yorduk, yıprattık, psikolojik olarak katlettik ve kaçırdık. Hadi 1915 tarihte kaldı diyelim ama cumhuriyet Türkiye'sinde, başta Ermeniler olmak üzere tüm gayrimüslimlere eziyet etmeye devam ettik. Onları korumadık. Hrant'ı korumadık. Koruyamadık.

Hrant’ın katledilmesinden iki gün sonra yazdığım bir makalenin sonu şöyle bitiyordu: ‘Ruhun şen olsun Hrant. Bu gecikmiş özrümü kabul et.[2]

İşte bizi bir araya getiren bu sempozyumda tarihle yüzleşme ve özür anlamında somut bir adımdır.

Antakya

Çocukluk yıllarım Antakya’da geçti. Ortaokul ve Lise yıllarımda arkadaşlık yaptığım gayrı − Müslimler kadar azdı ki, 1970’lerde kentte artık o övünülen mozaik çatlamıştı. Hangi gayrı Müslim arkadaşım Ermeniydi bilmiyordum. Sanki tüm Antakya anlaşmış gibi, ‘Ermeni’ kelimesini telaffuz etmezdi. Hele hele Türkiye’nin tek Ermeni köyü olan Vakıflı’nın varlığından dahi haberdar değildik. Günün birinde babaannem, zamanında Ermeni komşuları olduğunu anlattı. “Çok iyi insanlardı, yemek alıp verirdik birbirimize ama bir gece evlerine girip o karı kocayı boğazladılar”.

Ağabeyim araştırmacı yazar Arif Okay, kentin yaşlılarından söyleşiler yaparak Antakyalı Ermeniler hakkında bilgi toplamıştı.

Bu söyleşilerin en çarpıcı olanı, bu gün yüz yaşına merdiven dayayan Mehmet Ergün efendinin anlattıklarıydı: “Hatay’da çok Ermeni öldürüldü. Ömer Zından Aliko'nun kılıcının kınından kanlar damlıyordu. Annem gözüyle görmüş. Abdülhamit'in arabasına Cuma namazı sırasında bomba koymuşlar söylentisi de yayılmıştı. Bunun üzerine katliam başladı. Cesetler Asi nehrine atılmış. Tahminim 15 - 20.000 Ermeni vardı Hatay’da. Vakıflar, Bityas, Çanaklı, Hacıhabibli ve Süveydiye’de yaşarlardı. Kaekçi sahasına çıkmadan solda, Ermeni kilisesi vardı. Ahali kiliseyi bir gecede yıktı. 1938 yılı. Hatay devleti kurulunca. Bityas'da Ermenilerin bütün bahçe ve evlerini harap ettiler. Tüm kavaklar, meyve ağaçlar kesildi. Saçma sapan işler yaptılar. Ermeniler göç etmek zorunda kaldılar. Köprüden otobüs ve kamyonlarla geçerken bazıları bağırıyordu: "Ey Kristos, Çanaklı'ya, Hacıhalepli'ye, Bityas'a buralara sahip çık!”[3]

Sonuç olarak Hatay’da, Osmanlı döneminde sayıları 25 bin civarında olan Ermeniler, kıyım ve sürgün sonucu o kadar azaldılar ki bu gün sayıları bin dolayındadır.

Sürgün ve Paris

Ve derken Paris. Sürgünün insanın içine işleyen, tedirgin eden, yeni kurulan tüm evlerin iğreti olduğu ve olacağı duygusunu çağrıştıran etkisini Avrupa’da hissettim. Ve o zaman tanıştığım Ermenileri bir kez daha anladım. Zira sürgünler anılarını canlı tutan her şeyi arkada bırakıp yola çıkmışlardı, günün birinde geri dönüp bulabileceklerini düşleyerek. Ve öyle bir an gelmişti ki, nereye giderlerse gitsinler, yanlış zamanda, yanlış adreste olduklarını, bundan sonra evsiz, vatansız, köksüz, istenmeyen bir konuk gibi yaşamaya mahkûm olduklarını anlamışlardı. Tenleri ve tinleri, evleri ile birlikte yanan sürgünlerin ruh hali her daim karabasandı. İşte Milyonlarca Ermeni’nin yaşadığı bu duyguları, şimdi aramızda olan sürgündaşım Temel Demirer ve benim gibi 30 bin 12 Eylül sürgünü, uzun yıllar yaşadık.

1992 yılıydı. 12 Eylül zadeler için bir af söylentisi çıkmış, birçok sürgün umutlanmıştı. Türk konsolosluklarının kapıları açılmış, isteyen Türkiye’ye dönebilir, kaçak, mülteci olanlar da pasaport alabilir deniyordu. Kaybedecek bir şeyimiz yok diye biz de bir grup olarak Türkiye’nin Fransa konsolosunda pasaport başvurusu yaptık. Bir ay sonra cevap geldi. “Halen arandıkları için Pasaport verilemez ama lesse passe alabilirler” deniliyordu. Yani tek gidişlik pasaport. Bu da ülkeye ayak atar atmaz tutuklanma anlamına geliyordu. İşte geçtiğimiz günlerde okuduğum Sait Çetinoğlu’nun “Pasaportu Eline Vermek” / Resmen Kovulmanın Hikayesi” başlıklı yazısı bana tüm bunları anımsattı.
“Hagop Handjian’ın 1924 yılında düzenlenen tek kullanımlık pasaportu elime geçmeden önce ‘pasaportu eline vermek’ deyiminin üzerinde pek düşünmemiştim. T.C. vatandaşı Hagop, Temmuz 1924 tarihinde ülkesinden ayrılırken eline tek kullanımlık / geri dönüşsüz pasaport tutuşturularak doğduğu ve yaşadığı topraklardan ilişiği kesilmiştir. Handjian, tek kullanımlık pasaportunu eline aldığı an ne düşünmüştür bilmiyoruz ancak tarihsel ata topraklarından sökülen Ermenilerin toprakları ile ilgili hasret kokan devasa edebiyat ürünlerini göz önüne aldığımızda neler düşündüğünü tahmin etmek zor değil.[4]

Sürgün yıllarımda Paris'te tanıştığım, sonra aile dostları olduğum Türkiye Ermeni'si Vahan ve Liza'yı anımsıyorum. Vahan'ın günün birinde bana bir sır gibi mahcup ve öfkeli bir biçimde söylediği sünnet olayını. "Biliyor musun Adil" demişti Vahan, "Ben Hristiyanım ve sünnetliyim. Neden sünnet oldum? Türkiye'de askerde Ermeni ve Hıristiyan olduğum anlaşılıp baskı görmeyeyim diye babam sünnet ettirmiş. Asıl adım Gabriel ama nüfus cüzdanımda Cebrail yazar. " Sarsılmıştım bunu öğrenince. Bir insanı istemediği, inançlarına aykırı olduğu halde sünnet olmaya zorlayan, adı konulmamış toplumsal baskıyı düşünebiliyor musunuz?

Tehcirden sağ kurtulan Ermeniler, hayatlarının sonuna kadar bu acı anılarla yaşadılar. Ve adalet beklediler. Tehcir kurbanlarının çocukları, Vahan’lar, Liza’lar hala adalet bekliyor.

Mustafa Kemal ve Fatih Rıfkı Atay

Mustafa kemal 1 ağustos 1926 da Los Angeles Examiner’e verdiği röportajda tehcirde yapılan kırım ve failleri hakkında şunları söyler. “Milyonlarca Hıristiyan uyruğumuzun acımasızca kitleler halinde evlerinden sürülüp katledilmesinden sorumlu tutulması gereken bu eski jöntürk fırkasının artıkları…” Keza, 1918−1920 yıllarında İstanbul’da yayınlanan ‘Alemdar’, ‘Tasfir−i Efkâr’ ve ‘İstiklal’ gazetelerinde yayınlanan yazı ve haberler, Ermenilere karşı uygulanan kırımın itiraflardır.[5] 1919 yılında İstanbul Alemdar gazetesinde, dört bölüm halinde yayınlanan Çerkez Hasan Bey’in[6] makaleleri, kırımın kanıtları arasında sayılır. Keza 1919 yılında bir Osmanlı mahkemesi kırım suçlularının bazılarını yargılamıştır.[7]

Fatih Rıfkı Atay’da konu ile ilgili olarak şunları yazmıştır: "İzmir'i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk. Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, yine bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da tesiri var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlaka bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir'i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi mi gelecekti?"[8]

Aslında Ermeni kırımı 1915 ten önce ve sonra da devam eden bir süreçtir. Siz bakmayın o, ‘Osmanlı’da 1915’e kadar var olan hoşgörü, cumhuriyet Türkiye’sinden çok daha iyiydi, Osmanlı’da Gayrı Müslimler parlamentoya giriyor, üst düzey bürokrat oluyorlardı’, safsatalarına. Bunların tümü görecelidir. Osmanlı döneminde merkez bankası müdürü belki Ermeni kökenli olabiliyordu, mecliste bir dönem Ermeni mebuslar vardı, el üstünde tutulan kaymak tabaka Ermeni tüccarlar, mimarlar, sanatçılar vardı ama Osmanlı’da da gayrimüslim ahali (dolayısıyla Ermeniler) özel türden baskılara maruz kalıyordu. Örneğin: “Hıristiyanlar, ibadetlerini Müslümanları rahatsız etmeyecek şekilde yapmak zorundaydılar. (…) Ayrıca ata binmeleri, silah taşımaları, bir Müslüman ile karşılaştıkları zaman kaldırımda yürümeleri yasaktı. (…) Hamamlarda takunya giymeleri yasaktı. Peştamallarına çıngırak takmaları gerekiyordu. … Müslümanların evlerinden daha yüksek ev yapmaları yasaktı. Evlerin, Müslüman mahallelere bakan taraflarına pencere yapmaları yasaktı. Ermenice konuşmak ve öğrenmek yasaklanmıştı.”[9] Ermenice yedi kelime küfür sayılıyor ve ceza öngörüyordu. Ve benzeri.

1915 öncesinde 200 bin Ermeni katledilmiştir

Osmanlı, Balkan halklarının bağımsızlığa kavuşmasından sonra Ermeniler ve Anadolu Rumları üzerideki baskıyı arttırmıştı. Abdülhamid yönetiminde Ermeni nüfusunu azaltmak, Türk burjuvazine Ermeni mallarını peşkeş çekmek bir devlet politikası olmuştur. 1894−1895’te, bu iki yıl içinde 200 bin Ermeni katledilmiştir. Abdülhamit katliamlarda, bu günkü koruculuk sisteminin bir benzeri olan Hamidiye alaylarında örgütlediği Kürtleri kullanmıştır. Ayrıca Ermeni Tehciri geldiğinde Yahudilerin “hayırhah tarafsızlık”la kırıma verdikleri desteği de unutmamak gerekir.

İttihat ve terakki dönemine gelindiğinde ise, Alman emperyalizminin desteği ile Ermenilere yönelik saldırılar bir imha politikasına dönüştü. Van’daki olaylar bahane edilerek, İstanbul’da Ermeni toplumunun önde gelenlerden 235 kişinin tutuklandığı gün olan 24 Nisan 1915, birçok tarihçi, araştırmacı ve politikacıya göre Ermeni soykırımın başlangıç tarihi kabul edilir. Bu tarih ve bu olay bir sembol olduğu için her yıl 24 Nisanda dünyada ve Türkiye’de soykırım tartışmaları yeniden alevlenir. Ancak sonuç ne olursa olsun, namuslu yazarların−araştırmacıların şu gerçeği görmezden gelmeleri mümkün değildir: 24 Nisanda İstanbul’da başlayan tutuklamaları takiben, Doğu vilayetlerinde yüz binlerce Ermeni’nin tehcir ve imhası mayıs ayında başlamış, Ağustos ayına kadar sürmüştür. Doğu Anadolu’nun yerlisi olan bir halk, Ermeniler, tarihte eşine az rastlanır bir vahşetle yok edilmiştir.

“Fotoğraflarla açıktır: Tehcir adı altında silahsız yüz binlerce kadın, erkek, çocuk, kadın büyük çoğunluğu yaya, diğerleri kağnılarla yollara sürülmüşlerdir. [Aynı fotoğrafları Nazi rejiminde de görüyoruz.] Sadece kuzeybatıdakiler tren vagonlarına konulmuşlardır. Talat Paşa’ya bildirilen rakam not defterinde vilayet vilayet yazılıdır, toplam 978.000 dir.”

Ermeniler ihanet mi etti

‘Ermeniler ihanet ettiler, bizi arkamızdan vurdular ‘iddiası ise temelsiz bir savunma argümanıdır. Hatta dolaylı olarak kırım itirafıdır. Varsayalım ki bir bölgede Ermeniler, Ruslarla anlaşarak ayaklandılar. Ama yenildiler. Peki, ama ayaklanma olmayan bölgelerdeki Ermenilerin, kadınların, yaşlıların ve çocukların toplu halde katledilmesi nasıl açıklanabilir. Ayrıca Bulgarlar da, Araplar da Osmanlı’ya karşı en doğal hakları, yani bağımsızlık için ayaklanmışlardır. Bu ihanet sayılır mı?

Silahlı Ermeni grupların bazı Kürt ve Türk köylerine saldırdıkları, insan öldürdükleri doğrudur. Onlar siyasi talepleri için -o zamanki deyimle "komitacılık" ya da "çete harbi" denilen - silahlı mücadeleye girişmiş siyasi teşekküllerdi. (İttihatçılar da "komitacı" idiler. Bunlardan Mahmud Celal Bey başvekilliğe ve Cumhur reisliğine kadar gelmiştir.) Fakat o silahlı çatışmalar Ermeni Toplumunun tamamını tehcir ve tenkil etmenin bahanesi olamaz. (…) O dönemde “bütün imparatorluklar yıkılıyordu, Osmanlı da yıkılacaktı. Balkan Devletleri de, Ön Asya Arap Devletleri de kurulacaktı. Düvel-i Muazzama arasındaki kapışmada onların Osmanlı’nın harabelerinden pay (üstüyle, altıyla toprak + Pazar + ucuz işgücü) kapma yarışı çözülmenin nedeni değil sonucuydu. Bugün Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan --eski Genç Slav cumhuriyetleri-- Romanya, Arnavutluk, Mısır, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, S. Arabistan, Yemen, Katar, BAE, Libya, Filistin devletleri niçin var diyor muyuz? Onların self - determinasyon haklarını tanımıyor muyuz? O halde, İmparatorluk yıkılmasaydı da diyemeyiz. Bu konudaki asıl mesele İmparatorluk niçin yıkıldı sorusu değil, niçin bu kadar büyük insan yıkımlarına, felaketlerine sebep oldu sorusudur.”[10]

Kaldı ki Ermeniler Osmanlıya (birkaç bölge dışında) başkaldırmamış, tersine İttihat ve Terakki’nin reform vaatlerine inanıp içinde yer almışlardır. 1908’de ihtilal olduğu ve Ermeniler üzerindeki tüm yasak ve baskıların kalkacağı söylentileri üzerine Ermeni köylerinde bayram yapılmıştı. Daşnak’lar son ana kadar İttihat ve Terakki ile işbirliği yapmış, bu nedenle de ‘Bağımız Sosyalist Ermenistan’ ülküsü olan Hınçaklar tarafından eleştirilmişlerdir.

Kaybolan Ermeni çocuklarının dramı.

Ya kaybolan Ermeni çocuklarının dramı. 300 bin kadar Ermeni çocuğu tehcir sırasında kaybolmuştur. Büyük çoğunluğu anne ve babaları katledildikten sonra evlat edinilmiş, bir bölümü ise hizmetçi olarak Türk ve Kürt evlerinde kalmıştır. Onbinlerce genç kız başlık parası sorununun yaşandığı doğuda zorla evlendirilmiştir. Ya ölüm ya evlilik gibi dayatmalar sonucu gelin olan Ermeni kadınların suskunluğu bir ömür sürmüştür. Yalçın Yusufoğlu’nun ifadesiyle “Tehcirin yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu’lular kuşaktan kuşağa anlatılanları duymuşlardır. Ben onlardan biriyim, çocukluğumda katliam öyküleriyle büyüdüm. Benim gibi bütün yaşıtlarım, okul arkadaşlarım daha nice öyle anlatılar dinledikleri için “katliam oldu mu?” onların sorusu değildi. Soyu tüketmek için çocuklar hedef alınmış ve öldürülmüşlerdir. Örneğin yaşı uygun Trabzonlulara, Samsunlulara sorunuz, çocuklar Doğu Karadeniz’de takalara, mavnalara doldurulup açığa götürülmüşler, denize dökülmüşlerdir. Ölmekten kurtulmak için Ermeni kızları Müslüman (Türk, Kürt, Arap ya da Zaza) ailelere verilmişlerdir. Bugünkü kuşaklar o tarihlerde “bir şeylerin olduğunu” yeni duyuyorlar.”[11]

Ermeni çocuklarının Müslüman gibi yaşamaya zorlandığı, kuma yapıldığı, hizmetçi yapıldığı veya evlat edinilip Türkleştirildiği o evlerde sessiz bir suç ortaklığı kurulmuştur. Sibel Özbudun’un söylediği gibi “Bu suç ortaklığını ilk kırmaya cesaret eden, bastırılmışlıklarımızın duvarlarını tuzla buz eden, Fethiye Çetin[12] oldu. Yaşı 60’ı aşkın her T. C. yurttaşının bildiği “sır”rı hepimize haykırıverdi: Büyükannesi, katliamlardan her nasılsa kurtulup bir Müslümanla evlendirilmiş bir Ermeniydi! Onun bu keşfini, kısa süre içinde Türkiye’nin hemen her köşesinde pek çok “torun” tekrarlayacaktı. Ermeni “büyükanne”ler (ve sayıca çok daha az olan) “dede”lerin büyük kısmı suskun ve küskün, geçip gitmişti bu dünyadan.” [13]

Türk olduğum için ne kadar sorumluyum

Bir noktanın altını çizmekte yarar var: O kadar eziyet çektikten sonra bile tehcirden sağ kurtulan Ermeniler Türk halkına karşı nefret duyguları beslemiyor. Tehcirden sağ kurtulan Artvinli Nektar Gaspanyan, kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Şunu da söylemeliyim ki, bütün Türkler kötü değildir. Onların içinde iyileri de vardır. O ittihatçıların tertiplediği bir olaydı.” diyordu.[14]

“1915 ve sonrasında bu topraklarda yaşayan Hıristiyan halklar tasfiye edildi. Bu işi emekçi halk yapmadı. Zaten halkın böyle bir şey yapması mümkün değildir. Halkın bu tür patolojik işlere teşebbüs etmesi, insanlık suçu işlemesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu işi İttihatçılar yaptı ve bir kesim de yapılan etnik ‘temizlikten’ nemalanıp zenginleşti ve katliamcıların suç ortağı oldu... İttihatçıların işlediği insanlık suçuna bu halkı ortak etmek, asıl katilleri aklamak anlamına gelir. (…) O halde yapılması gereken şey zor değil: Birincisi, resmi tarihin ve resmi ideolojinin yüz yıllık yalanından kurtulmak, gerçeği kabullenmek, şeyleri adıyla çağırmaya cesaret etmek; ikincisi de ırkçı-milliyetçi hezeyanlara prim vermemek gerekiyor. Aksi halde vicdanlar kirlenmeye, kirletilmeye devam edecektir.“ [15]

Unutulmamalı ki bu ülkede sadece eli kanlı katiller yoktur. Tehcir ve kırıma direnen ve sorumluların cezalandırılmasına çalışan Türkler, Kürtler ve Arap’lar da vardı. Hacı Halil, Ahmet Refik, Nesim bey, Çerkez Hasan amca, Ayan meclisi başkanı Ahmet Rıza, bir yolculuk esnasında Ermenilerin katlinde önemli rolü olan Bahattin Şakir’in elini tanımadan sıkmak zorunda kalınca “bana eli kanlı bir katilin elini sıktırdın” diye arkadaşına sitem eden Halide edip Adıvar, masum insanları öldürmenin Kuranda yeri yoktur diyen Boğazlıyan müftüsü Abdullah zade Mehmet Efendi, Ermenilerin tehcir esnasında saldırıya uğramalarını önlemeye çalışan Trabzon polis şefi Nuri, sekiz kişilik bir Ermeni ailesini bir yıl evinin çatısında saklayan Urfalı Hacı Halil, “Komşularımızın ölüme götürülmesini istemiyoruz” diye, valiliğe yürüyüş yapan Kastamonu’nun Müslüman ahalisi, 1918 yılında yazdığı ‘Osmanlı Vilayat−ı Şarkıyyesi’ başlıklı eserinde, ittihatçıları tehcirdeki facialar nedeni ile şiddetle eleştiren Diyarbakırlı Emiri Efendi. Ermenilerin tehciri ve öldürülmelerini soruşturmakla görevlendirilen Tedkik−i Seyyiat komisyonuna yazılı olarak verdiği ifadede, devlet görevlilerini açıkça suçlayan Vehip paşa.[16] Ve diğerleri.

Trabzon İttihat ve Terakki milletvekili Hafız Mehmed Emin, “Ermenilerin kayıklara doldurulup samsun’a gönderilmek bahanesiyle denize döküldüklerini, katledildiklerini kendi gözlerimle gördüm, valiye, dahiliye nazırına söylediğim ve üç yıl uğraştığım halde sorumlular hakkında bir şey yaptıramadım” diye mecliste konuşma yapmıştır.[17]

Özür ama nasıl

“Bakkal garabet’in ışıkları yanmış
Affetmedi bu ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni
Çünkü sen de affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına”[18]

Nazım Hikmet’in yukarıdaki şiiri de bir özür sayılır. Bir Kürt aydını olan Berzan Boti, Asur halkına ait, dedeleri tarafından el konulan ve kendisine miras kalan köydeki toprakların tapusunu Süryaniler adına Seyfo Vakfına, İsveç parlamentosunda 13.05.2009 tarihinde yapılan resmi bir törenle devretti.”[19] İşte bu onurlu tavır da bir özürdü.

Ermeni tehcir ve kırımı hakkında tek bir devletten özür geldi. II. Dünya savaşında Yahudilere karşı yapılan soykırımdan dolayı uzun zaman önce özür dileyen Almanya, 2005 yılında da Ermeni kırımındaki rolü için özür diledi.

ABD, II. Dünya savaşı döneminde Japonlara uyguladığı tehcirden dolayı özür diledi. Avustralya, yüz yıl sonra Aborjinlerden özür diledi. İsviçre hükümeti 1995 yılında dünya Yahudilerinden 2. Dünya savaşı yıllarındaki politikalarından dolayı özür diledi. Srebrenica’da 1995’te çoğunluğu çocuk 8 bin kadar Boşnak’ın katledilmesi soykırım sayılıyordu. Sırbistan Parlamentosu 31 Mart 2010 da kurbanların ailelerinden özür diledi. Bu özür listesi her geçen gün artıyor.

Sonsöz:

Bizim devletimiz de işkencede öldürülen Metin Göktepe ve Engin Çeber için özür dilemişti. Bu da önemliydi. Ben de bu özre, tiyatro oyunumda bir replikle yanıt vermiştim: “Bir özür yeter mi, bir özür yeter mi, bin can için bir özür yeter mi?”. Bu replik 12 Eylül karanlığında katledilenler için yazılmıştı. Peki ya bir milyon can için bir özür yeter mi? Belki yetmez ama önemli bir adım olabilir. Soner Önder’in, Avustralya’nın Aborjinlerden yüz yıl sonra özür dilemesi üzerine yazdığı güzel yazıda söylediği gibi: ‘Travmanın oluşumunda, “katilin” yaptığı eylemi inkar etmesi kadar, olaya tanıklık eden “üçüncü kişi/ toplum ve devletlerin” suskunluğu belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu nedenle “tanınma, kabul ve özür” gibi tarihi adımlar, travmatik bir tarihi sona erdirip yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır. (…) Dün gözyaşlarını dökmekten utanmayan siyah bir Aborjin’dim… Yüreğimin yarası bir nebze iyileşiverdi. Hrant Dink’in eşinin söylediği gibi, “acılarla akraba” olmaktan bir an çıktım. Ama ne yazık ki yüreğim halen yaralı, halen post-travmatik sancılarla kuşatılı… Bir “özür” için yalvarmıyorum, sadece hakkım olanı istiyorum. Yüzyıl gecikse de… Hakkım olanı!’

Not: Bu yazı 24-25 2010 tarihinde “Hrant'ın bıraktığı yerden. Öncesi ve Sonrasıyla 1915: Uluslar arası İnkar ve Yüzleşme sempozyumu”nda sunduğum tebliğ özetidir.

--------------------------------

[1] Türkçe kaynaklarda yukarıdaki türkü için Söz müzik: Mahmut Güzelgöz yazıyor. Oysa aslı tehcir türküsüdür. Pr. Dr. Verjine Svazlian tarafından derlenmiştir.

[2] Adil Okay, Birgün, 21.01.2007.

[3] Arif Okay, Klikya’nın işgalinde Ermeni lejyonunun öyküsü’, Güney Rüzgarı.

Kaynakça: LES ARMEES FRANCAİSES AU LEVANT 1919 – 1939. (Fransız Şark ordusu 1919 - 1921 Cilt 1). General du HAYS. Fransız Savunma Bakanlığı Tarih Bölümü. Çeviri: Adil Okay.

[4] Sait Çetinoğlu “Pasaportu Eline Vermek” / Resmen Kovulmanın Hikayesi.

[5] Verjine Svazlian, Ermeni Soykırımı ve Toplumsal hafıza, Belge yayınları, İstanbul 2005, s. 102−103

[6]Tanıklılar, Derleyen hacı Orman, Sanat ve Hayat özel eki, s.50−73

[7] A.g.e. s120−141

[8] Falih Rıfkı Atay. Çankaya, İstanbul 1958, Dünya Yayınları, s. 212-213

[9] Taner Akçam, İnsan hakları ve Ermeni Sorunu, İletişim Yay.,s.55−56

[10] Yalçın Yusufoğlu. A.g.y.

[11] A.g.y.

[12] Günel Tekin, Kara Kefen, Belge Yayınları, İstanbul 2008, Ayşe Gül Altınay − Fethiye Çetin, Torunlar Metis Yayınları, İstanbul 2009.

[13] O suskun, yalnız kadınlar… Esmer, 1 Ocak 2010, sayı 58, ss. 38-39.

[14] Verjine Svazlian, Ermeni Soykırımı ve Toplumsal hafıza, Belge yayınları, İstanbul 2005, s. 18

[15] Fikret başkaya Doksan beş Yıllık Yalan, Kadrolu Yalancılar ve Kirlenmiş Vicdanlar... ozguruniversite.org

[16] Temel Demirer, Hrant’ın katil(ler)i…, Peri yayınları, İstanbul 2009.

[17] M.M.Z.C.,Devre 3, İçtima Senesi 5, cilt 1, 11 kanunu evvel 1334 (1918), yirmidördüncü İnikad, s.300

[18] Nazım Hikmet.

[19] Berzan Boti ile röportaj: Aziz Mahmut Ak. Tarihle yüzleşmeyi ‘özür’den öteye götürmek. Newroz. 25.02.2010. s.6.

----------

Web: www.adilokay.com

ALT-ÜST KİMLİK MESELESİ


Mustafa Elveren (Em.Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Türkiye’de gerek ırksal, gerekse kültürel ve ideolojik anlamda birçok etnik kimliğin azımsanmayacak sayıda var olduğu bilinen bir gerçektir. Hatta bunlara siyasi kimlikleri de eklemek mümkündür. Yani kimlik konusu çok hassas ve karmaşık bir sorundur.

Bu kadar çok etnik kimliklerin bir arada barış içinde yaşamaları ebetteki zorlukları da vardır. Demokrasi kültürü gelişmiş olan toplumlarda-ülkelerde bu tür sorunlar halkların-kümelerin ortak paydaları çerçevesinde çok kolaylıkla aşılabilmiştir. Tabi ki göstermelik bir demokrasi ile değil, ancak evrensel bir demokrasi ile bu gerçekleşebilir.

Artık evrensel kültür, evrensel insan hakları gibi evrensel demokrasiyi de kavramalıyız. Yani demokrasiyi evrenselleştirmek gerekir. Kimilerinin “evrensel demokrasi diye yeni bir kavram mı icat ediyorsun?” şeklindeki sorusuyla karşılaşmaktayım. Ben ideolojik olarak sosyalist demokrasiyi savunmakla birlikte evrensel demokrasi konusunda da çaba harcamaktayım. Yani bu evrende yaşayan herkesin ve her kesimin kabul edebileceği ortak paydaların oluşmasıdır. Bu evrende insan olarak birçok ortak özelliklerimizin olduğunu düşünüyorum. Bu kadar çok farklı kültürlerin bir arada yaşaması zordur, ama önemli olan da zoru başarmaktır.

Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti neredeyse bir yüzyıldır kendine göre uyarladığı göstermelik bir demokrasiyle hep teklik zihniyetine devam etmektedir. Halkların-toplumların üzerinde sürekli baskı uyguladı ve hala da uygulamaya devam ediyor. Hukuk devleti adı altında birçok yazarlarımız ve aydınlarımız zindanlarda, sürgünlerde ağır bedeller ödeyip hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu gün dahi onlarca yazar hapistedir. Ben de dahil olmak üzere birçoğumuzun hakkında soruşturmalar ve davalar hala devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Sayın Başbakan’ı Türk(iye)lik kimliğinin üst kimlik ve buna bağlı olarak diğer kimliklerin de alt kimlik olması konusunda zaman zaman görüş belirtmektedir.
Bırakın insanlar-kümeler-toplumlar kendilerini nasıl hissediyorlarsa o kimliklerini özgürce kullansınlar. Yeter ki yasakçı anlayıştan vazgeçilsin ve halkların bu hakları anayasal güvenceye alınsın. Hala “içine tüküreyim”, “ucube” heykelleri kaldıran bir anlayışa inanmak biraz saflık olmaz mı? Önce bu yasakçı zihniyetinizi değiştiriniz ki size inanabilelim. Yoksa bu alt-üst kimlik söylemi bana pek inandırıcı gelmiyor.

Yıllardır dağa-taşa Türkçü söylemler yazdırıldı. Hala okullarda başta “Öğrenci Andı” olmak üzere bir çok ders kitapları benzer ırkçı söylemlerle doludur. Neredeyse ülkedeki tüm kurum ve kuruluşların isminin önüne bir Türk sözcüğü yerleştirilmiştir. Bunun adı tekleştirmedir. Hem tekçilik diyeceksiniz, hem de bu güne kadar zorla yasaklanan halkların kimliklerine alt-üst kimlik diyeceksiniz.

Artık “Türk hürdür hür yaşar, bir Türk Dünya’ya bedeldir, Ne mutlu Türküm diyene,…” gibi ırkçı söylemlerden vazgeçilecek mi? Acaba, Türkiyelilik şemsiyesi altında diğer tüm kimlikler en az Türk kimliği kadar özgür olabilecek mi? Hiç sanmam! Çünkü Sayın başbakan bir taraftan tekçilik nakaratını söylerken, diğer taraftan da alt-üst kimlik numarasını ortaya atıyor. Tıpkı daha önceki sözde “açılımlar” gibi. Kimliklerden önce bu ırkçı zihniyetin değişmesi gerekir.

Bence alt-üst kimlik gibi belirsiz bir duruma düşmeden tüm kimlikler eşit olmalıdır. Aksi halde, alt-üst kimlik gibi bir belirsizliğin içine düşülürse Türkiye’deki mevcut kimlik sorununun daha da çıkmaza gireceğini düşünüyorum.

Türkiye’deki en yoğun kimlik kitlesine sahip olan ırksal anlamda Türkler ve Kürtler, kültürel anlamda ise Alevilerdir. Sorunların en büyük temelini de bu üç kimlik oluşturmaktadır. Bu sorunları aslında demokratik bir yöntemle çözmek mümkündür.

Örneğin; Hükümetin sözde açılımları sırasında sanırım 35 alevi temsilcisinin şu ortak talepleri olmuştu; “Cem evlerinin ibadet statüsünde kabul edilmesi, Zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi köylerine zorla cami yapılmasından vazgeçilmesi, Madımak’ın müzeye dönüştürülmesi, Alevi dergâhlarının kendilerine verilmesi” gibi tamamen insan haklarına dayalı isteklerdir. Bunun için alt-üst kimlik olmaya gerek var mı?

Kürtlerin de bu çerçevedeki demokratik haklarını kullanma istemleridir. Anadilini özgürce kullanabilme, kendi coğrafyasındaki zorla değiştirilen isimlerinin iade edilmesi, yerelde ve genelde ülke yönetiminde temsil edilmesi gibi taleplerdir. Yani kimsenin bir şey verdiği yok. Yıllardır gasp edilmiş haklarını almaya çalışıyorlar.

Eğer bu iki dinamik halkın (Aleviler ve Kürtler) gücü özgürce kimliklerini kullanamazsa bunlara bağlı olarak Türklerin de kimlik bunalımı yaşayacağı kaçınılmaz olacaktır. O nedenle alt-üst kimlik yerine eşit vatandaşlık kavramı geliştirilebilir. Tüm halklar ister ırksal anlamdaki kimliğini, isterse kültürel kimliğini özgürce kullanabilmelidir.

Ülkemizde yaşanmakta olan bu sorunların çözülmesi için tüm ezilenlerin, dışlananların ve aydın demokratların birlikte mücadele etmeleri şarttır. Artık ülkemizde yaşanan acıların dinmesi gerekir. Aksi halde bu acılar daha yıllarca devam edecektir. Bunu önlemek için hepimiz acele etmeliyiz.

Cins, inanç, siyasi, kültürel gibi etnik kimliklerin yoğun olduğu başta Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere birçok ülke bu konuda çözümler üretmişlerdir. Bu çözümlerden ülkemize uyarlanabilecek hiçbir tanesi yok mudur?

Affınıza sığınarak şunu da açık yüreklikle belirtmek istiyorum. Ben konunun uzmanı değilim. Sadece benim de “çorbada tuzum olsun” istedim.

NOT: Tunceli C. Savcılığı bu güne kadar hakkımda açtığı soruşturmalar nedeniyle altı kez polis karakoluna çağrıldım. Bir kez de sulh ceza mahkemesine çağrıldım. Bir kez daha “Munzur Festivalinde Mazlum Doğan Unutulmamalıdır” başlıklı yazımdan dolayı Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılması için soruşturma evraklarını adı geçen mahkemeye gönderdiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Bu yazımdan dolayı da soruşturma açarsa hiç şaşmam.


6 Ocak 2011 Perşembe

TEK TİP ELBİSE...




Başbakan’ın Meclis “bütçe” görüşmelerinde söylediklerinden sonra AKP’nin ırkçı ve tekçi zihniyette CHP ve MHP’den farklı olmadığı ortaya çıkmıştır. Türk-İslam zihniyetli Amerikan İslamcısı AKP, Türk-İslam zihniyetli ırkçı MHP ve şoven milliyetçi-devletçi CHP varken tabii ki Kürt meselesinden nemalanan bir BDP olacaktır. AKP’nin MHP’den-iktidar nimetleri dışında-farkı kalmamıştır. CHP’nin “sol” kelimesini ağzına alması suçtur. Deniz Gezmiş, Che Guevara isimlerini ağzına bile almamalıdır. BDP de Ufuk Uras ve Akın Birdal gibilerini-kendi oylarıyla hayatta seçilemeyecekleri-seçtirerek Türkiyelilik yapmaya çalışıyor. Oysa bu işten kârlı çıkan milletvekilliliği unvanlarını kazanan Uras ve Birdal olmuştur. Türkiyelilik sağlanamamıştır. Zaten bu tip işlerle Türkiyelilik filan olmaz. Böylesi işlerle olsa olsa şirket ortaklığı gibi şeyler yapılabilir.

AKP Diyanet’ten (Türkiye Diyanet Vakfı) kadınları kovdu. Anlaşılan Ayşe Sucu ve başı açık 28 kadını İslami kadın saymıyor. Evde, işte, siyasette erkeğin (baba, oğul ve erkek kardeş) kölesi olacak kadın tipini esas alıyor. Peki, AKP vitrinindeki bayanları nasıl değerlendirmeli o halde: Ortaklık amaca ulaşıncaya kadardır. Hem Türkçü ve hem şeriatçı olmak gereklidir. Allah’ın şeriatını asla talep edemezler. Onlarınki kulun (erkeğin) şeriatıdır. Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut lafından nefret ederler. Bakmayın Arnavut filan dediklerine. Lapsuslarında şu vardır: Türk ve Sünni İslam! Tüm bunlar AKP’nin pratiğinden çıkmaktadır. Söylemleriyle de Avrupa’yı ve bizleri-mevcutlar içinde en demokrat olarak!-kandırabilmektedir(ler). Helal olsun, iyi rol kesiyorlar!

Kürt Açılımı olarak bilinen-sözde-Demokratik Açılım’ın suyu çıktı. Vermeyeceğin şeyi niye açıyorsun kardeşim? Devlet olarak asimilasyon, yok etme, inkâr gibi bir tavrın olabilir belki. Ama kalkıp, çok yanlış şeyler yapıldı, Kürtler de yurttaşlarımızdır, dediğinde, öncekilerden farkın olmalı(dır). Bir farkın yoksa neden ağzına alıyorsun: Tahrik ve (daha) olumsuzluk yaratmıyor musun? Sizi Batman’a götürmek istiyorum (Son zamanlarda olan bir olaydan bahsedeceğim): Kürtçe adı “Zağora” olan Kesmeköprü-1 Köyü bir sabah uyandığında köyün trafik tabelasında adının “Urganlı” olduğunu görüyor. Aynı şey Kürtçe adı “Zeriye” olan Kesmeköprü-2 Köyü’nün başına da gelmiş. Onun da (yeni) adı “Kılıç” olmuş. Bir gazete bunu yazdı. Sanki İstiklal Mahkemelerini anımsatan isimler. İdam sehpalarını ve kelle koparmayı çağrıştıran isimlere bakın bir! Ne değişen ve demokratikleşen bir ülkeyiz, değil mi? Ne kadar çok demokrasi ve insan hakları yanlısı bir hükümetimiz var, Allah korusun!

Ülkede iyi şeyler sanki kötü şeyleri kamufle etmek için yapılıyor. Alevilerin yakıldığı Madımak Oteli’nin kamulaştırılması, faşizmin işkencehanelerinden Ulucanlar Cezaevi’nin müze yapılması kafa karıştırıyor. Senin polisin kadın, öğrenci, işçi dövüyor! Memurlar ve işçiler Türk-İslam Sentezi’ni (tıpkı sizin gibi) savunan sendikalarda örgütleniyor. Üniversiteler özgür ve bilimsel düşünce yerine iktidar yanlısı görevler üstleniyor. Memlekette içki yasağı var! (İçki içmediğimi de söylemek isterim.) Tek taraflı bir medya ve tek tip sivil(!) toplum örgütleri oluştu. (Topluma giydirilmek istenen tek tip elbise faşizm değil de nedir?) Polisin copladığını oran-orantı’yla anlatan valilerin, bakanların var. Oran-orantı’yı-kendiniz yaşamadıkça!-anlayamazsınız beyler: Sizin (milletvekili-bakan) maaşınızı asgari ücretle değiştiren olsaydı (orantı’yı bilmem ama) oran’ı anlardınız belki. Ya da salt kredi parasıyla okuyan bir öğrenci olarak coplandığınızda. Ne dersiniz, bir günlüğüne de olsa yoksul bir öğrenci veya asgari ücretle geçinen biri olur musunuz?

31 Aralık 2010 Cuma

çocuk çığlıkları ve pak kadınlar…


Adil Okay
okayadil@hotmail.fr

2011'e siirle başlayabilsek.‏..

2011'e şiirle başlayabilsek. ağız dolusu gülebilsek. zindanlar boşalsa. sokak çocukları sıcak evlere kavuşsa. savaş yeni canlar almasa. nehirleri, denizleri, dağları kirletenlerin ellerindeki mühürler alınsa, patronsuz tiransız bir hayat başlasa, sınırlar ve sınıflar yok olsa. insanlar ana dilinde okusa yazsa. kadınlar en az erkekler kadar eşit-özgür yaşasa. elbette bunun için, bunlar için uyuyan, bana ne diyen, kader diyen insanlar uyanıp sokaklara dökülse... 2011 de ütopyalarımıza bir adım daha yaklaşabiliriz.

yeni yılınızı bu duygularla ve bir şiriimle kutluyorum:

çocuk çığlıkları ve pak kadınlar

"sel suları çekildi
enkaza döndü kent
postmodern yağmayı
bitirince silah tüccarları
akbabalar indi affaraya
barış çubuğunda marihuana
II
kara yaşmaklı kadın
her sabah dul olduğunu fısıldar
ölüm yüzlü aynalara
sonra da yıkanır ağda yapar
temiz gitsin diye allaha
III
sel suları çekildi
geriye çocuk çığlıkları kaldı
ve pak kadınlar..."
------------------
http://www.adilokay.com/

FERHAT TUNÇ’U VE AHMET KAYA’YI ÖVMEK SUÇ SAYILDI


Mustafa Elveren (Em.Öğrt)
mustafaelveren@gmail.com


İlk bakışta bu başlık insana çok komik geliyor değil mi? Yani tam Aziz Nesinlik türü bir mizah gibi. Ne yazık ki mizah değil, gerçektir. Ferhat Tunç’u ve Ahmet Kaya’yı övmek Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından suç sayıldı. Olayı bizzat ben yaşamaktayım.

2010 yılının ikinci yarısını soruşturma, ifade ve mahkemelere savunmalar vermekle geçtiğini düşünürken, yılın bitmesine tam bir gün kala yine bağlı bulunduğum karakola ifade vermeye davet edildim. Meğer 22 Kasım 2010 tarihli Tunceli Emek Gazetesi’nde yayınlanan “AHMET KAYA VE FERHAT TUNÇ” başlıklı yazımdan dolayı Tunceli Cumhuriyet Savcılığı hakkımda yeni bir soruşturma daha başlatmış.

O yazının bir paragrafında şunları yazmıştım; “Bu mahkemelerde; Pirim Seyit Rıza’ya ve ilkokul arkadaşım sevgili Muzlum Doğan’a layık olmaya, sevgili Ahmet Kaya ve Ferhat Tunç gibi de dik duracağıma inanıyorum. Ayrıca her mahkeme sonucundaki gelişmeleri de sizlerle paylaşmaya çalışacağım.” (Bu yazım bazı yerel gazetelerle birlikte ayrıca başta http://www.tunceliemek.com.tr/ ve http://www.ferhattunc.net/ siteleri olmak üzere bir çok internet sitelerinde de yayınlanmıştır. Merak edenler yazıyı bu sitelerde bulup okuyabilirler.)

Daha bir hafta önce Mahkemeye gönderdiğim 16 sayfalık ders notları niteliğindeki savunmamı sizlerle paylaşmıştım. Bu defa yılın bitmesine bir gün kala Tunceli Cumhuriyet Savcılığı’nın “AHMET KAYA VE FERHAT TUNÇ” başlıklı yazımdan dolayı açtığı soruşturma ve bu soruşturma ile ilgili Karakolda verdiğim ifadeyi de sizlerle paylaşmak istedim. Bu gün (30.12.2010) Karakolda özetle şu ifadeyi verdim:

“Adı geçen gazetede yayınlanan söz konusu yazı bana aittir. Yazmış olduğum yazılarımın arkasındayım. Ben suçu ve suçluyu övme diye bir suç kavramını kabul etmiyorum. Yazdıklarım tamamen düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum….” Yani daha önceki yazılarım için verdiğim ifadeyi aynen tekrar etmiş oldum. Sık sık karakola gitmemden dolayı ifade alan karakol polisiyle sanki yakın iki komşuymuşuz gibi kendimi hissetmeye başladım.

Ben de az inatçı değilim, yani! Bu savcı beyler soruşturmalar açtıkça Aşık İhsani’nin baltası gibi bileniyorum. Ya da kendimi öyle hissediyorum. İnat değil mi? Hem de Kürd inadı!

İnadına Pir Sultan!
İnadına Pirim Seyit Rıza!
İnadına Deniz, Yusuf, Hüseyin!
İnadına Mahir, Ulaş, Cevahir!
İnadına İbo!
İnadına Mazlum Doğan!

Şair Mehmet Çobanoğlu”nun “ACILARA İNAT” isimli şiiri sanki bana uyarlanmış da yazılmış. Değerli şairimizin bu güzel inadından birkaç mısrasını buraya aktarmak istiyorum;

“…..
Ben Yusuf’un kararlığı,
Ben Hüseynin bilgisi,
Ben Deniz’in o mükemmel direnişi…
Darağacına ilmek ilmek örülmüş
Yağlı urganında!
Ölüme giderlerken zafer, özgürlük…
Barış haykıranların kardeşiyim.
Savaşlara, inat.

Ben zindanlarda yükselen
Önder İbrahim’in sessi;
Akif’in, Mazlum’un cesaretti…
Sönmeyen dörtlerin ateşiyim!
Emeğe sevdalıyım yana yana yanarım,
Özgürlüğe, barışa, kardeşliğe âşık,
Eşitlik isteyen halkın çocuğuyum
Acılar sardıkça beni dayanır direnenim,
Yasak koyanlara emeği çalanlara bilsinler
Yıkılmayacağım!
Ellere kelepçe, ayaklara prangalar vuranlara inat
……..”

Evet, arkadaşım rahmetli şair Adnan Yücel’in deyimiyle, biz “ateşin ve güneşin çocuklarıyız. “Acıya kurşun işlemez”.

Daha sırada kaç yazımın adı geçen savcılık tarafından soruşturma konusu olduğunu bilmiyorum. Fakat, Tunceli Cumhuriyet Savcılığı yukarıdaki ifadelerden dolayı yeni bir soruşturmanın daha başlatacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Çünkü hemen hemen yazdığım yazıların çoğu adı geçen savcılık tarafından soruşturmalık olmaktadır. Soruşturmalık olmamak için yazı karakterleri yerine ıslık mı çalalım? Ama biz hileyle değil, insanlığımızla zalimin zulmüne karşı direnerek bu günlere geldik.

"Ben yalan ve hilelerinizle baş edemedim. Bu bana dert oldu. Ben de karşınızda diz çökmedim. Bu da size dert olsun" diyen bir bilgenin nesliyiz. Pirim Seyit Rıza’nın tarihe geçen bu sözleri bize ışık tutmaktadır.

http://www.gomanweb.net/

ON KİŞİLİK İMZA




BDP’nin “demokratik özerklik” talebinden sonra da DTK (Demokratik Toplum Kongresi) çalıştayında bunun formüle edilmesi TSK’yı (Genelkurmay’ı) eski davranışlarına itti. Bayağı da okkalı bir muhtıra (bildiri) verdi. Ordunun siyasete karışmasına-sözde AB tipi bir demokrasi için çalışan ülkemizde-bir fiske vuracak kadar dahi tepki verilmedi. Anlaşılan AKP orduyu kızdırmadan-ama onunla da anlaşarak-yoluna devam edecekti(r). BDP’nin tepkisi de Kürt olmasından kaynaklanan sicilinden dolayı fazla ses getirmedi. Ergenekon, Balyoz, Kozmik Oda, Darbe diyen AKP nerede? Ordunun militarist çıkışlarına sert karşılık veren Başbakan neden susmaya başladı? Bir taraftan BDP, DTK’yi sık sık yeren AKP ve ordu diğer taraftan da Abdullah Öcalan’ın avukat görüşmelerinden keramet umuyor? Devleti yönetme sorumluluğunda olan Hükümet’in demokrasi ve barış konusunda elini taşın altına koyması gerekir(di). Maskeler ancak karnavallarda takılır, insanların arasında dolaşırken asla!

Aydınlar bildirisine gelmek istiyorum. TSK’nın bu muhtırasını haklı olarak protesto ettiler, suç duyurusunda bulundular. Bizce de takdiri şayan bir durumdur. Ve en son (aynı tip aydınlar) “demokratik anayasa için irade beyanı” adı altında ilk imzalarını basına açıkladılar. Bu girişim de demokratik bir anayasanın yapımı için olumlu adım olabilir. Ama benim taktığım meselenin faklı bir tarafıdır: Her bir tatsız ve haksız olayda bir “aydınlar bildirisi” yayınlanır, imza kampanyaları düzenlenir. Bu işi düzenleyen aydınlardır: İlk imzaları onlar atar, sonradan atacaklar (halk) figüran rolü oynar. Mesela neden ilk imzayı bana attırmazlar, aralarına almazlar? Bir marjinal (elitist) aydınlar partisi gibi davranırlar. Hoş bazıları milletvekili seçilir ya da adayı yapılır ya! Ama ben onların samimiyetlerine pek güvenmiyorum. Yoksa benim (ve benim gibilerin) demokratlığından mı kuşku duyarlar? On kişiye yetecek “demokratlık” var bende, hiç kuşkunuz olmasın! Eğer samimilerse şüphelerinden kurtulmaları gerekir; kalplerini özgürlüğe ve adalete açmalıdırlar. Küçük ve öteki görmenin bir “tekel” düşüncesi olduğunu anlamalıdırlar. Daha farklı şeyler söylemek isterdim ama dilim varmıyor ve bu yüzden susuyorum.

Demokratik özerliğe “özerklik” diyemeyen bir BDP ve iki dilli yaşam bölünme projesi olarak bakan devlet(AKP, CHP, MHP). Hatta Kürtçeyi lokantalarda menülere indirgeyen bir siyaset. Herkesin aynı ve eşit haklara sahip olduğu, yoksulluğun olmadığı ve refah içinde yaşayan bir ülkenin inşasına çabalamayan ve burnunun dibindeki tehlikeyi (savaş ve kan) görmeyen bir siyaset (var). Bütün herkes büyülenmiş gibi: Milletvekili ve bakan olma davasında. Nerdeyse Cumhuriyet’in kuruluşundan beri-abartıyorum belki!-milletvekilliği yapanlar var. Utanmasalar-yine abarttım(!)-çocuklarına (makamlarını) devredecekler. Ha bu düzende de, ha o düzende de, hatta öbür dünyada da yol biletlerini bunlardan alacağız. Bu dünya nimetleriyle onlara (kurnaz adamlara ve uyanıklara): Cennet! Çünkü onlar iyi tanınan ve saygın beyefendiler(dir). Bize gelince, herkesin yerini bilmesi konusunda davranması gerekir. Bu beyefendilerin sahip oldukları mevkileri, sırf bu dünyada-tesadüfen(!)-var olmaları nedeniyle (bizler gibiler) talep etme cüretini göstermemelidir(ler). Allah’ın bu sevgili kullarının mevkilerine yapılan garip talepler esefle karşılanmalı ve bu talepte ısrar edenler tımarhaneye tıkılmalıdır. Hayır yanlış anlamadınız, bize (yol biletlerimizi aldığımızda) düşeni söyleyeyim: “Öbür dünyaya (cehennem bölümüne) bir iki, bir iki!

24 Aralık 2010 Cuma

ABDÜKO, YUMUŞAMA VE BARIŞ






Bu parlamentoda silah tüccarlarının adamı olan milletvekilleri var mıdır? Uluslar arası silah sanayicilerinin veya ulusal (milli) silah sanayinin çıkarlarını savunan bir birkaç milletvekili bu düzende olabilir belki. Ya devletin veya hükümetin zihniyetinin silahlan(ma) ile dolmuş olmasını nasıl izah ederiz? Uçak, tank, top, insansız uçak, tüfek, tabanca yapmakla ve satmakla övünen bir hükümet? Bunları sayarak (söyleyerek) kalkındığımızı iddia eden bir Başbakan? Ve silahlanma gelişmişliğine itiraz etmeyen ve hatta göz yuman bir muhalefet! Hem de demokratik açılım, huzur, barış, analar ağlamasın nakaratlarıyla PKK’nin silah bırakmasını talep ederken(!) Çok eleştirdiğimiz-kan dökücü-İsrail ya da atom bombası yapacak İran’dan ne farkımız kalıyor? Meclisteki (yeni) silah taşıma tasarısıyla ülkeyi çift tabanca taşıyan kovboylar ülkesi haline getirmek isteyenlerden bahsediyorum. 18 yaşındaki delikanlılara silahlanma hakkı verenlerden! Helal olsun size, yüz defa, bin defa, bir milyon defa!

Size Abdüko’nun hikâyesini anlatayım: Abdüko eşeğini kaybetmiş, babası git bul demiş: “Oğlum eşek her şeyimizdir. Elimiz ayağımız! İşimizi onunla görüyoruz. Buğdayımızı değirmene taşıyor. Onu mutlaka bul!” “Tamam!” “Bak tamam(!) değil. Yemin ediyorum, eğer eşeği bulmazsan sana yemek vermem!” Oğlan gülmüş. Abdüko’nun oralı olmadığını fark edince babası, “Bak bulamazsan, vallahi sana yemek vermem!” diye de-en son-eklemiş. Abdüko bu: 14-15 yaşlarında yaramaz, usanmaz bir çocuk! Zaten oynayıp zıplamaktan fırsat bulmadığı için eşeğe göz kulak olamamıştı.

Abdüko oralı olmamış; yine saatlerce oynamış, zıplamış, aylaklık etmiş. Aslında Abdüko bu yaramazlık esnasında köyün etrafında üç dört defa da tur atmış. Evin bahçe kapısının önünde her geçişinde de babasını kapının önünde görmüş. Akşamüzeri eşek aklına gelmiş. Şöyle bir bakıma kör (bir) tur atmış, eşeği bulamamış. Kös kös evin önüne kadar gelmiş. Bu son gelişte-beşinci kez diyelim!-babasını kapının önünde bulmuş. “Eşek nerede” demiş babası. “Bulamadım!” demiş kızarak Abdüko. Babası: “Vallahi sana yemek vermem!” Abdüko: “Siterim yemeği!” Babası da hemen ardından “Ben de siterim eşeği!” demiş.

Ülkede silah sanayinin gelişmesini büyük kalkınma (gelişme) olarak sayan zihniyet, gerçekten de silah tüccarlarına, komisyoncularına, savaş lobilerine, işgale, kan dökmeye büyük prim sağlıyor. Bunlar (bu adamlar) gerçekten de parasal ve yaşam standardı olarak çok gelişmişlerdir. Fakat bu (durum), tek odalı evi dahi olmayan, işi olmayan, bir milimetrekare arazisi olmayan insanlarımızın varlığını yok etmez. Ülkeyi Amerikanvari kovboy yurttaşlarıyla doldurmak isteyen bu zihniyet, İsrailvari taktikler izlemekten rahatsız olmamaktadır. 16 Aralık 2010 tarihli NTV 14.00 haber bülteninde yayınlanan, NTV Bölge Temsilcisi Nizamettin Kaplan’ın bana ve bazı sivil toplum örgütü liderlerine sorduğu soruyu iktidar ve muhalefet-ve aslında hepimiz-nasıl yanıtlayacağız: “BDP’nin bölgede aldığı iki dilli yaşam kararı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?” AKP’nin demokratik açılım, BDP’nin demokratik özerklik dediği gelinen süreçte iktidarın alternatif projesi nedir? BDP bölgede şimdilik uyguladığı levhavari uygulamalarla (Kürtçe yazılımlarla) yetinecek mi? Aşama aşama gidip daha sonra bölgede anadille eğitim mi isteyecek? Nizamettin Kaplan’a verdiğim yanıtta belirttiğim gibi BDP’nin yayımladığı Özgür Demokratik Yerel Yönetimlerle Demokratik Özerkliğe adlı kitapçıkta “anadille eğitim” talebi yoktur. Sadece belediye hizmet alanlarında görev yapacaklara Kürtçe eğitim verilecek. Ayrıca Kürtçe ve kaybolmaya yüz tutmuş diler için sadece kurslardan bahsediliyor. (Anadile eğitim neden yazılı olarak talep edilmemiştir? Bu bir unutulmamıdır? Ya da BDP bilinen görüşlerinden çark mı ediyor? Veya bir taktik midir?) BDP’nin ve hatta AB kriterleri karşısında AKP’nin alternatifleri nedir? Uzlaşma ve barış için hepimiz ne düşünüyoruz?

Ve ezcümle bu ülkenin gündeminde “barış” var mıdır? Görünen başka bir şeydir sanki. Barış yalan(dan) bir istemdir! Bu yalandan barış isteyenlerinin içinde BDP dâhil, tüm muhalefet ve iktidar var gibidir. Yumuşama, uzlaşma, barış yerine, savaş ve öldürmeyi istemekteyiz. Öykümdeki Abdiko ve babasının ifadeleriyle-benzer(!)-hepimizin arasında yeni (aslında eski?) bir diyalog kurulmuştur sanki. Ve bu diyalogun içerisinde-karşı çıkmadığımız için!-hepimiz varız. Silah tüccarı zihniyeti: “Siterim yumuşamayı!” Savaş güçleri: “Siterim barışı!”

19 Aralık 2010 Pazar

HUKUKSUZLUK, İDDİANAME VE SAVUNMA





Halen Tunceli’de yayınını sürdüren TUNCELİ EMEK GAZETESİ’nde yayınlanan yazılarımdan dolayı bu güne kadar üç tanesi ile ilgili olarak Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından hakkımda soruşturma başlatıldı. Bu makalelerden “MUNZUR FESTİVALİN’DE MAZLUM DOĞAN UNUTULMAMALIDIR” başlıklı yazı mahkeme safhasına dönüştü ve “Suçu ve suçluyu övmek” gerekçesiyle aleyhimde K.H. davası açılmış bulunmaktadır.

Sövmenin suç olduğunu anlayabiliyorum da, övmenin suç olmasını anlamak mümkün değildir. Yani biri 72, biri de 28 yıl önce yaşanmış iki olayın baş kahramanlarını anmak, onları övmek ne yazık ki ülkemiz Türkiye’de yasal olarak suç sayılmaktadır. (BK.26, TCK.215/1,53)
Dersim Direnişi’nin önderi Pirim Seyit Rıza ve özelde Dersim’de genelde ise, Ortadoğu’daki Kürt halkının Newroz ateşi sembolü haline dönüşen Sevgili Mazlum Doğan’a “Eşkıya, şaki, terörist” diyenlerin aksine ben bu seyidlerimi tıpkı Pir Sultan, Hallacı Mansur, Deniz, Mahir, İbo, Nazım ve… Ahmet Kaya’ya yapılanlar gibi görüyorum. Birilerinin bu kahramanlara “eşkıya, terörist” dediğini ben demek zorunda mıyım? Senin eşkıya dediğini ben kahraman olarak nitelendirebilirim. Övme diye bir suç çağı dışıdır. Böylesi saçma yasalar ancak Türkiye’de olur herhalde!

Karakoldaki ifadelerimde de, mahkeme safhasındaki savunmamda da yazdıklarımın arkasında olduğumu belirtim. Bu konuda Fikret Başkaya, Haluk Gerger, İsmail Beşikçi, Temel Demirer ve isimleri buraya sığmayacak kadar yüzlerce yazar ve bilim insanı bedel ödemiştir. Ben de bu dostlar gibi hisseme düşen bedeli ödemeye hazırım. Ancak, AİHM’in bu konuda verdiği ve bundan sonra vereceği kararları Türkiye’de hukuksuzluğun ne durumda olduğunun da bir göstergesidir.

Şu anda onlarca gazeteci ve yazar düşüncelerini yazdıkları için zindanlara konulmuşlardır. O kadar çok hukuksuzluk yaşanıyor ki, 19 Aralık 2010 günü Maraş Katliamı yıl dönümü için Maraş’ta mitinge izin verilmiyor. Yıl dönümü nedeniyle Türkiye’ye giriş yapan AABF Genel Başkanı Sayın Turgut Öker uçaktan iner inmez havaalanında gözaltına alınıyor.
Diğer taraftan Devlet destekli bilinen güçler tarafından kaybedilen yakınlarının akıbetini araştırmak için yıllardır her hafta Cumartesi günü oturma eylemi yapan ve “Cumartesi Anneleri” olarak adlandırılanlar 25 Aralık 2010 Cumartesi günü Galatasaray’da 300. Kez oturacaklardır. Talepleri ise; gözaltında kaybedilen evlatlarının, eşlerinin, kardeşlerinin, anne ve babalarının akıbetlerinin açıklanması, sorumlularının yargılanması. İstanbul’un çok uzağında olduğum için ne yazık ki bu kutsal mücadeleye katılamıyorum. Onun için bu kutsal annelerin beni bağışlamalarını diliyor, demokrasi mücadelesi bizim en acil ve öncelikli gündemimiz olmalıdır, diyorum.

Konuyu daha çok uzatmak istemiyorum. Çünki; ekleriyle birlikte 16 sayfalık bir savunmayı ilgili mahkemeye teslim ettim. Bu uzun savunmada bana katkı sunan sevgili Temel Demirer’e şükranlarımı iletirim. Savunmanın 14 sayfalık (iki ek hariç) bölümü ve iddianamenin birer örneğini yayınlanması dileğiyle bir çok basın-yayın kuruluşlarına gönderdim ve ayrıca sizlerle de paylaşmak istiyorum. Tarihin bizi haklı çıkaracağına şüphem yoktur.

18.12.2010

NOT: Tunceli Cumhuriyet Savcılığı’nın hakkımda başlattığı üç soruşturma dosyasından mahkeme sürecine girmiş olan “MUNZUR FESTİVALİN’DE MAZLUM DOĞAN UNUTULMAMALIDIR” başlıklı yazımla ilgili İDDİANAME ve bu iddianameye karşı yapmış olduğum SAVUNMA örneği aşağıya kopyalanmıştır:



17 Aralık 2010 Cuma

TERBİYE!




Wikileaks’in yayınladığı belgeleri engellemek için ABD’nin ve diğer gelişmiş/gelişmemiş ülkelerin-nerdeyse tümü(nün)-baskılarını (operasyonlarını) görüyoruz. Devletlerin (ABD’ce kayda girmiş) tüm sırlarını ortaya dökerek, insanlığa devletin baskıcı ve vahşi (acımasız) yüzünü gösteren Wikileaks daha iyi, adil ve barışçı bir dünya için yayınlarını sürdürebilmelidir. Kent-endüstri(yalizm)-devlet-iktidar oluşumunun nasıl doğal topluma, alternatif yaşama (kır, dağ, nehir, köy-tarım toplulukları vb.) baskı yaptığını göstermesi açısından 251 bin belgenin yayınlanmasında yarar vardır. İnançların, etnik kültürel yapıların, ezilenlerin, kadın ve gençlerin devletler tarafından nasıl terbiye edildiğini göstermesi açısından bu belgelerin yayınlanması desteklenmelidir. Toplumsal doğanın tahribini, ekolojik bakışın yok edildiğini ve emperyal devlet baskılarını gözler önüne serdiğini göstermesi açısından önemlidir. Ama devletlerin (tümden ve ailece) Wikileaks’i terbiye etmek gibi bir tavrın ve dayanışmanın içine girdiğini görüyoruz. Kime ne zararı var Wikileaks’in: Kendi halinde dünya yurttaşlarına, öğrenciye, kadına, yazara, aydına, entelektüele? Devletleri ele geçiren bir avuç politikacı (kurnaz adam), tekel, finans sahibinden başka kime ne zararı var? Diktatör, kurnaz yönetici, bürokrat, asker ve siyasetçiden başka?

Ve Türkiye’de öğrencileri döven bir polis var. Ve bu döv(dürt)meyi destekleyen bir AKP hükümeti. Yani demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü adına öğrencileri copla terbiye eden bir hükümet. Öğrencilerin polis tarafından vahşice dövülmesi; onları yerlerde öldüresiye ezmek, hamile bir öğrencinin bebeğini düşür(t)mek terbiye adına (Başbakanca) olumlanıyor. Ne terbiyeli insanlarmışız(!?) Ve ilginçtir, MHP lideri Devlet Bahçeli bu dövme olayında solcu gençlere sahip çıkmıştır. Sizden daha az demokrat olan CHP dahi demokrasi dersi vermiştir. Ya siz Başbakan, nasıl oluyor da sizden daha az demokrat olan bu muhalefet liderlerinin aksine bu vahşeti savunabildiniz? Siz değişmediniz mi yoksa? Halk size oy veriyor, çünkü diğerleri sizden de beter! Çünkü halk bu polisi, bu orduyu tanıdı, bu devleti de! Ve siz de faşizmin Allah’ına oynuyorsunuz Başbakan?

Ve etki, tepkiyi doğurdu: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde öğrenciler CHP’li Süheyl Batum ve AKP’li Burhan Kuzu’yu protesto ettiler. Kuzu’ya atılan yumurtalar ona adeta yumurta banyosu yaptırdı. Öğrenciler bu iki anayasa profesörünü dinlemek istemedi. Ve Başbakan öğrencilere tehditvari bir açıklama yaptı, medyayı suçladı. SBF’deki protestoyu yapan öğrencilere operasyon yaparsanız neyi çözeceksiniz? Bu ülkenin geleceği olacak öğrencilere-cop ve biber gazı dışında(!)-vereceğiniz bir mutluluk var mıdır?

Bir Kör Halef vardı. Köyün kızları sadece onun önünde oynarlardı. Çünkü köyün tek genci bir gözü kör olan Halef’ti. Düğünlerde oynuyor, tozuyordu. Köydeki kızların gözdesi Kör Halef’ti. Hatta Kör Halef’in önünde oynamak için kızlar kavga ederdi, paylaşamazlardı onu. Ve o köyde kutsal kabul edilen bir ziyaret (türbe, yatır) vardı. Günler geçti: Ziyaret’te yılda bir gün verilen ziyafete (adak’a) Halef te gitti. Gençler çoktular, diğer bölgelerden gelmişlerdi. Köyün kızları bu kez diğer bölgelerden gelen gençlerin önünde oynuyorlardı. Halef kızlara çok kızdı: “Babanızın bilmem nesine ne edeyim!” Kızların yanıtı ise farklı oldu: “Köro, kim senin önünde oynayacak? Mahrumiyetten senin önünde oynuyorduk Mahrumo!” [Köro ve Mahrumo kelimelerini Kürtçe konuşan kızlar için kör ve mahrum anlamlarında kullandım. Öyküdeki kızların bu kelimelerinde (kullanımlarında) alaycılık ve küçümseme vardır.] İşte bizim meselemiz de öyle: Millet mahrumiyetten (yokluktan) Erdoğan’a oy veriyor. Köydeki tek genç erkek olan Halef gibi(dir). Demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğüne inanmış siyasi partiler olduğunda durum değişecektir. İstanbul polisini olumlayan Erdoğan’ın kızgınlığı Halef’inkiyle benzemektedir. Kendisi gibi düşünmeyen gençlere olan bir kızgınlıktır. Tüm dünya devletleri ve yönetim oligarşileri de Wikileaks’ e tüm gizli sırları ortaya döküyor diye kızıyorlar. O halde tüm mazlumlar, solcular, Müslümanlar, kızlar, erkekler, Kürtler terbiye edilmelidir! Merak etmeyin: Terbiyeli çocuklarız!

14 Aralık 2010 Salı

ALEVİLİK, DERSİM VE CUMHURİYET


Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
E-Posta: mustafaelveren@gmail.com


Bilindiği üzere Aleviliğin tarihi, direnişlerle ve katliamlarla doludur. Bu katliamlardan ve baskılardan dolayı Türkiye’de inanç kimliklerini halen de gizlemeye çalışıyorlar.

Yıllardır Aleviliğin bir suni mezhebi olmayıp, bağımsız bir din olduğunu söylemeye çalıştım. Kerbela direnişinin yıldönümü nedeniyle bir kez daha bu konuda düşüncelerimi yazmak istiyorum.

Aleviler; Zerdüştlük, Şamanizm, Budizm, Hıristiyanlık, İslamlık ve benzeri dinlerin etkisinde kalmıştır. En çok da İslam Ali’sinin etkisinde kaldıkları bilinen bir gerçektir. Kerbela direnişi bunun en iyi kanıtıdır. En az etkilenen ise, Dersim yerleşim birimindeki Aleviler olduğunu söylemek abartılı olmaz.

Dersim Aleviliğinde cenaze’nin defin edilmesi sırasında görev yapan imam suni mezhebine mensup kişilerden ya da onlardan kurs görmüş Alevi hocalar tarafından İslam kültürü çerçevesindeki dualarla yapıldığı bilinen bir gerçektir. Bu da Aleviliğin İslam ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını, yani Aleviliğin İslamlaştırıldığını bize kanıtlamaktadır.

Ben çocukluğumda yaşadığım Dersim’deki yerleşim birimlerinde bu cenaze törenlerinin böyle olduğunu halen hatırlıyorum. Bu durumu ileri yaşlarındaki bir çok Dersimli de bilmektedir.

Dolayısıyla Dersimlilerin kendine has bir Alevi dini oluşturdukları anlaşılmaktadır. Aslında bu durum Dersim Alevileri dışındaki diğer Aleviler için de geçerlidir.

Yaşamı boyunca bir kez dahi camiye gitmemiş, Kuran’ın ayetlerine uymamış, içlerinden bazıları kendilerini gizlemek için “Elhamdülillah Müslüman’ım” dese bile bu alevinin cenazesinde İslami usullere göre defin işlemlerinin yapılması bence uygun olmadığı gibi mantıklı de değildir.

Zerdüştlük, Şamanizm, Budizm, Hıristiyanlık, İslamlık ve benzeri dinlerin etkisiyle harmanlanmış Alevi Dini’ne göre cenaze töreni yapılmalıdır. Bazı Cem evlerinde yapılan cenaze törenleri ne yazık ki hala İslami kurullara göre yapılmaktadır. Oysa, Dersim Alevileri Kürtçe, Zazaca, Türkçe, Arapça, Ermenice gibi farklı dillerde dualar okuduğu bilinmektedir. Sadece Arapça veya Türkçe dilinde duaların okunması ise, bazı Alevilerin İslamlaşmasından kaynaklanmaktadır.

-Mademki Cem evlerinde İslami kurallara göre her şey yapılıyor, zaten camiler aynı işlevi görüyor. Bu durumda cem evlerine gerek var mı?

-Mademki Alevilik İslam'ın bir mezhebidir, o zaman da Alevi olmanın bir anlamı var mı?

Benim kaç nesil olduğunu bilmediğim tüm atalarım hiç biri namaz kılmamış, ramazan orucunu tutmamış, hac görmemiş, kelime-i şahadeti bile Kuran’daki mealinden çok farklı olarak ifade etmiştir. Eğer tüm atalarım Cehennem'e gidecekse, ben de o cehennemi tercih ederim.

Ben kendimi Kürt-Kızılbaş-Komünist (3K) olarak tanımlarken, böylesi bir Alevi-Kızılbaş dinini hep tercih ederim.

Ben o kadar tarihin derinliklerine inmeye gerek duymadan, belgelerle boğuşmadan, biraz mantığımı zorlamakla bu sonuca varabiliyorum.

“İslam’da ibadet; (cami'de) her gün tekrar tekrar işlediği günahların cezası olan cehennem korkusuyla Allahtan af dilenmeyi ve cennette hurilere kavuşmayı amaçlanmaktadır… Alevilikte ibadet; toplumsal huzuru bozanı cezalandırmak, (selamı keserek toplum dışına atmak) dargınları barıştırmak, üretim, eşit paylaşım, barış ve huzur içinde bir toplum yaratmaya yönelik dünyevi bir içerik taşır. Aleviler İbadetinde dem çeker, saz çalar, doğanın sembolik anlatımı olan semah dönerler. Bunları camiye sokabilir miyiz?” (BEKİR ÖZGÜR/ 03.06.2010 / Gomanweb)

Sevgili Bekir Özgür’ün bu düşüncelerine katılmamam mümkün mü? Cem’i Camiye, camiyi de Cem’e sokmak mümkün değildir.

Türkiye ya da diğer bir deyişle Anadolu Alevilerinin büyük çoğunluğu Cumhuriyet’in kuruluşunu davul-zurna ile karşıladılar ve Mustafa Kemal’e de kurtarıcı Ali olarak inandılar. Ancak, ne yazık ki en çok da Cumhuriyet döneminde katledildiler.

Kemalist ideolojinin gölgesinde Dersim’de, yine Cumhuriyetin resmi istihbarat güçlerinin yönlendirmesiyle oluşturulan faşist ve yobaz odaklarca Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta… katledildiler.

Bunca katliamlara ve baskılara rağmen on milyonlarca taraftarı olan Alevi inanç sahiplerinin bu güne kadar neden ciddi bir siyasi güç oluşturmadıkları konusunda da düşünmemiz gerekmektedir. Acı da olsa gerçekleri görmemiz lazımdır.

Hani “Dost acı söyler” derler ya, işte Sayın Mihraç Ural’ın bir yıl önce bu konuda yazdığı bir makalesinden birkaç cümlesini aktarmak istiyorum; “…Siz acıyı erdem saydıkça, size acı dayatılacak; siz ağlayıp sızladıkça, size daha çok bela verilecek. Doğanın kanunu budur, insanlıkla değil barbarlıkla yüz yüzesiniz; artık, bunu anlayın. Sen kendini Alevi sayan Sen, evet, evet sen… Koş aynanın karşısına geç, o duyarsız suratına okkalı iki şamar indir. Öyle ki şamar sesi komşulardan duyulsun. Kendinle, tarihinle, cesurca yüzleş; makus kaderini değiştir, benliğinle hesaplaş, kendine gel!” (Mihrac Ural, “Temmuz 1993 Anısına”, 2 Temmuz 2009 / Gomanweb) Kimi okuyucular tarafından bu sözler sert bulunsa da ben Sayın Ural’ın bu tespitine katılıyorum.

Kırk parçaya bölünmüş Alevi gurupların hala birbirleriyle uğraştığını bir tarafa bırakırsak, aynı şekilde devrimci, sol, sosyalist, demokrat, ilerici başına hangi sıfatları getirirsek getirelim bu tür oluşumların da birlikteliğinden bahsetmek artık hiç birimize inandırıcı gelmiyor. Yıllardır bu tür birliktelikleri savunmaktan “Dilimden tüy bitti”. Hala aynı noktadayız ve “bir arpa boyu yol” alamadık. Öyle ise, yeni yol ve yöntemler bulmak durumundayız.

Cumhuriyet tarihinde Aleviler kadar katliama uğramış, dili ve kimliği yasaklanmış Kürtlerin de kendi aralarında bir birliktelik sağladıkları söylenemez. Ancak, Kürt siyasi oluşumları arasında DEP-HADEP-DEHAP-DTP ve devamı olan BDP çizgisi hızla büyümekte olduğunu, yönetici kadrolarının büyük çoğunluğu da demokrat ve sosyalist kişilerden oluştuğunu görmekteyim. Büyük çoğunluğu Kürt olan Alevilerin bu çizgi ile uzlaşma sağlaması durumunda tüm Türkiye halkları ve barışın sağlanması açısından çok yararlı olacağını düşünüyorum.

Bu satırları okuyan bazı okuyucuların bana; “PKK kuyrukçusu, Ateist Alevici, Kürtçü komünist,…” dediklerini duyar gibiyim. Tüm okuyucular beni acımasızca eleştirebilirler. Bu tür eleştirilerin yapılması doğal ve yararlı olduğunu söyleyebilirim. Yeter ki, içeriğinden küfür, hakaret ve tehdit olmasın. Birbirimizi eleştirelim ki, bu eleştirilerden ders çıkaralım ve doğruyu bulalım.

Demokratik tartışma ve eleştiri bilincine erişirsek, birbirimizi daha çok anlayabilir, daha sağlıklı sonuçlar ortaya çıkarabiliriz. O nedenle, eleştiri ve tartışmalardan dersler çıkarmalıyız. Eleştiri ve tartışmalar bizim bilgi zenginliklerimizden sayılmalıdır. Fakat, Türkiye'de demokrasi olmadığı için, bir çok aydınımız eleştiri sınırını fazla genişletemiyor.

Son zamanlarda bir de Akbaşlı (AKParti yandaşı) Aleviler türedi. Fırsat bulursam bir gün de onları yazmaya çalışacağım. Yaratılmak istenen bu yobaz Akbaşlı Alevilere karşı çok dikkatli olmak durumundayız.

Bu hafta Kerbela direnişinin, önümüzdeki hafta ise Maraş katliamının yıl dönümleridir. Bu vesileyle Maraş katliamını yapan güçleri nefretle kınıyor, Kerbela direnişçilerini saygıyla anıyor ve mücadelelerini selamlıyorum. 12.12.2010

Web: www.gomanweb.net

9 Aralık 2010 Perşembe

VAHŞİLİĞE WIKILEAKS AYARI




Wikileaks (internet sitesi) tarafından yayınlanan ABD’nin gizli diplomatik kriptolarının sızdırılması tüm dünya ülkelerinin (kendi içlerinde) yönetenler (maskeli tanrılar) ve yönetilenler (kullar) olarak ikiye ayrıldığını göstermesi açısından iyi olmuştur. ABD ve dünya ülkeleri (devletleri) bunu bir deprem olarak değerlendirseler de bu fırsatın dünya insanlarının (kullarının) uyanmasında bir rol oynayacağına temenni ederim. Tüm yönetenlerin yalanlarını, hırsızlıklarını, kötülüklerini, acımasızlıklarını gösterebileceği bir fırsat yaratıyor. Bu belgelerle, dünya imparatoru ABD’nin ve diğer gelişmiş ülkelerin-ne menem casusluk diplomasisi uygulamalarına karşın!-kamuya ve birbirlerine sadece güler yüzlerini gösterdikleri ilk elden kanıtlanmıştır.

Türkiye açısından (belgeler her an çoğalıyor) Recep Tayyip Erdoğan’ın İsviçre’de sekiz gizli hesabının olduğu yazılmıştır. Abdulkadir Aksu’nun eroin ticaretine bulaştığı, yirmi yaş altı kızlara düşkünlüğü ve rüşvetçi olduğu notu var. Kürşad Tüzmen’in aşırı milliyetçi ve rüşvetçi (rüşvetçilikte Aksu’dan sonra ikinci sırada) olduğu yazılıdır. ( Ben bir iki tanesini yazdım. Türkiye ile ilgili daha pek çok şey açıklanacaktır.) Bu bilgileri-ham da olsalar!-ABD’yi Türkiye’de temsil eden diplomatlar yazmıştır. Diplomatlar görev yaptıkları ülkelerdeki her türlü bilgi ve duyumları değerlendirilmek üzere (analiz edilmek için) ülkelerine gönderirler. İnternet buluşu (icadı)-belki de hiçbir zaman açıklanmayacak-diplomat raporlarını (telgraflarını) ifşa etmiştir. Bu ifşa, kirli işler yapan ve yönetenler açısından üzüntü verici (olumsuz) olmuş olabilir. Ancak kandırılan, uyutulan, sömürülen insanlar (halklar) açısından hesap sorma, tavır koyma ve uyanmak bağlamında sevindirici (olumlu) olmuştur.

Diplomatlar (büyükelçiler, konsoloslar, ataşeler vb.) kendi başkentlerine salt raporlar (telgraflar) sunmazlar, zaman zaman operasyonlar da (taşeronlar ve satın aldıklarıyla) yapabilirler. Bu, devletlerin (vahşiliğin) ortaya çıkışından beri böyledir. Padişahlığın zayıfladığı ama pek de göz ardı edilmediği bir dönemde İngiltere’nin bir eylemini 19 Nisan 1920 tarihli Fransız raporundan (Türkiye Dosyası, Cilt 190, s.30) anlatmak istiyorum: “İngilizler Abdülhamit’in İslam dünyasındaki itibarını kırmak ve Türkiye’nin güçlenmesini önlemek için Arap aşiretlerini, Abbas Hilmi’yi kullanmaktadırlar. Kahire camilerinde Abbas Hilmi kendi adına hutbe okutur.[Abbas Hilmi Paşa(1874-1944) son Mısır Hıdividir. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın hanedanındandır. Hıdiv (vali) Tevfik Paşa’nın oğludur ve 1892’de hıdivliğe getirildi. Görevi süresince İngilizler Mısır’ın içişlerine karıştılar ve Osmanlıların Mısır’daki etkinliği azaldı.BT] Ancak İslam dünyası buna tepki gösterir. Hilmi’nin başarısız kalması üzerine İngilizler Mekke Şerifi Hüseyin’e yönelirler. Bu kez Hüseyin kendi adına hutbe okutur. Ne var ki yerleşmiş bir geleneği yıkmak her birinin diğerine düşman olduğu Arap aşiretleriyle mümkün değildir. Hint Müslümanları da bu politikayı reddederler. İngilizler bunu dikkate almak zorundadırlar. Bu durumda Hüseyin de geri çekilmek zorunda kalır. Camilerde yine eskisi gibi Osmanlı Sultanı adına hutbe okunmaya devam edilir.” Yani anlayacağınız İngiltere bu işten geri adım atmıştır. Ve biz Fransa’nın bu raporuna ancak şimdilerde ulaşabiliyoruz. Diplomatların ajanvari raporları her zaman olmuştur.

Sonuç olarak Wikileaks’ın yayınladığı belgeler fakir fukaranın, öğrencilerin, kız çocuklarının, anaların, babaların eylemleriyle ilgili ifşaatlar (yaptıkları) değildir. Bu belgeler-ne kadar kızsalar da, tepki gösterseler de!-Recep Tayyip Erdoğan’la, Abdulkadir Aksu’yla, Kürşad Tüzmen’le, CHP’yle, AKP’yle, Sarkozy’le, Chavez’le, Ahmedinecad’la, Rasmussen’le, Kaddafi’yle, Merkel’le, silah şirketleriyle, bankalarla (finans şirketleriyle) ilgili iddialardır. Bu iddialar sorgulanmalıdır! Wikileaks’ın yaptığı etik, yararlı, şeffaf bir gazetecilik örneğidir. Daha temiz, adil ve demokratik bir dünya temennisi ile!

8 Aralık 2010 Çarşamba

10 ARALIK İNSAN HAKLARI HAFTASI VE ‘HALKLARIN KARDEŞLİĞİ‘




Halkların kardeşliği… Kulağa hoş gelen bir söylem, bir slogan. Bir zamanlar bu ülkede bu sloganı atan insanlar bölücü ve anarşist diye zindanlara tıkılıyordu. Hatırlarsınız bu ülkeyi kan gölüne ve devasa bir cezaevine çeviren 12 Eylül cuntası Barış Derneği yöneticilerini bile idamla yargılamışlardı.

Bir metafor olarak, evrim teorisine göre de insanlar kardeştir, idealist felsefeye yani semavi dinlere göre de hepimiz Adem ve Havva’dan geldik yani kardeşiz. Ama bazı insanlar üretim − bölüşüm ve tüketim sürecinde akıllarını kötülük için kullanarak özel mülkiyet alanlarını genişletmeye başladıktan sonra, halkların − insanların kardeşliği tarih olmuştur. Önce kadınların hamileliği ve emzirme döneminde zayıf düşmelerinden yararlanılarak, kadın emeği gasp edilmeye başlanmış, daha sonra kabileler, klanlar arasında süren savaşlarda edinilen esirler, bedava işgücü olarak birilerinin emrine verilmiş, böylelikle kardeşliğin eşitliğin nesnel koşulları ortadan kalkmıştır.

Ataerkil dönem
İşte ataerkil dönem, sömürü ve özel mülkiyet dönemi böyle başlamıştır. Ve halkların kardeşliği yerini halklar arası düşmanlığa bırakmıştır. Dünya tarihinde savaşların temelinde ekonomik çıkar ilişkileri yatar. Prudhon, ‘mülkiyet hırsızlıktır’ derken, Jaures, bu bağlamda ‘zenginlik suçtur’ demiştir. Egemenler çıkarları için halkları birbirlerine karşı, vatan, millet, toprak ve bayrak söylemeleriyle kışkırtmış ve savaşlara sürmüştür. Homeros’un İlyada’da anlattığı Truva savaşı, Paris’in Helen’i kaçırmasıyla başlar. Ancak savaşın asıl nedeni yine ekonomiktir. Çanakkale boğazını elinde tutan Truva nın, Elen tüccarlarının Karadenize açılmasını engellemektir. Türkiye’de 1915 Ermeni kırımının, 6−7 Eylül olaylarının kökeni yine ekonomiktir. Bu katliamlar ve tehcir, Ermeni ve Rum mallarının Türk burjuvazisine peşkeş çekilmesi ile sonuçlanmıştır. Konu mal ve para olunca halkların kardeşliği unutulmuştur. 4 bin yıldır orada kök salan, ev sahibi olan bir halk yerinden sökülüp atılmıştır. Mozaik kırılmış, Anadolu kültürü kısır hale getirilmiştir. Elbette bu kırımlar sadece Anadolu coğrafyasında olmamıştır. ABD’de ev sahibi yerlilerin, Avusturalya’da Auberjin’lein uğradığı soykırımlar tarihin utanç sayfalarına yazılmıştır. Yakın tarihte Uganda’da Fransa’nın suç ortağı olduğu soykırım gerçekleşmiştir. Örnekler uzatılabilir.

Akıl çağı− modernizm kapitalizm
Velhasıl Dünya halkları kardeş olduklarını binlerce yıldır unutmuşlardır. İlk çağlardan bu yana savaşlar, din savaşları, mezhep savaşları adı altında egemenlik savaşları devam etmiştir. Bu Pazar−paylaşım savaşları ‘akıl çağı ve modernizm’ denilen dönemde de hız kesmemiş milyonlarca insanın katline neden olmuştur. 1. Ve 2. Dünya savaşı kapitalizmin eseridir. İkinci dünya savaşından sonra savaşta hayatını kaybeden on milyonlarca insandan özür dilenir gibi 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Beyannamesi yayınlanmıştır. BM’nin 1948 de yayınladığı bu bildirge, Türkiye’de Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 da kabul edilmiş ve Resmi Gazete'de yayınlanmıştır. Söz konusu genelgeden iki madde aktarıp bugüne bakalım.

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Buradan hareketle hiç kimsenin ana dilinde konuşması, türkü söylemesi, çocuklarına ad vermesi, ana dilde eğitim yapması yasaklanamaz. Ama bizim ülkemizde on yıllar boyu bu en doğal haklar yasaklanmıştır. Ve sonuçta kardeş kardeşe düşman edilmiştir. Halkların kardeşliği ülkemizde hayata geçmemiş, bir slogan, bir dilek olarak kalmıştır.

Bu gün AKP hükümetinin bir avuç dolar için Füze Kalkanlarının Türkiye ye konuşlandırılmasını kabul etmesi, ülkeyi tetikçilikten Truva atına dönüştürmesi de halkların kardeşliğine değil, halkların düşmanlığına hizmet eden bir adımdır.

Sonuç olarak, ‘Halkların kardeşliği’ şiarının henüz bir ütopya ve−veya dilek olduğunu söyleyebiliriz. Zira kapitalizm savaşlardan, halklar arası düşmanlıklardan, sömürüden beslenmektedir. Büyük tekellerin emri altında, adlarının başında ‘prof’ ünvanı olan koca koca adamlar ve kadınlar çalışmaktadır. Bunlar azgın sömürü amacıyla doğanın katledilmesini halklardan gizlemek için gözümüzün içine bakarak yalanlar söylemekte, yalan raporlar hazırlamaktadırlar. Kaz dağları, Bergama onlar için doğa ve insan değeri değil, altın madenidir. Kromsan’ın ortada kalan, insanlığı tehdit eden bir milyon sekizyüz bin ton zehirli atığı, HES’lerin doğa tahribatı onlar için teferrruattır. Akdeniz Çivi İşçilerinin, Tekel işçilerinin direnişi ve mağduriyeti ise bu vahşi kapitalistlere ve onların hükümetine göre bölücü faaliyetlerin parçalarıdır. Keza ‘sanatçı− gazeteci− akademisyen’ kimliği taşıyan birçok insan da ya açıktan ya da suskun kalarak mevcut hükümete ve büyük patronlara hizmet etmektedir. İşçiler işten atılırken, öğrenciler polisten işkence görürken, üniversite yönetimi tarafından keyfi cezalara çarptırılırken susarlar. Halil Cibran’ın sözleriyle, ‘zalim zulmünü işletirken, ak ellilerin elleri temiz kalamaz.’

Sözlerimi Ceyhun Atıf Kansu’nun bir şiiriyle bitirmek istiyorum:

“bir öğle molasında stavro marulis
çöktü ahlat ağacının gölgesine
dikti bir sicimle perişan ayakkabısını
yürüyebilmek için yeniden
dövüşebilmek için inançla
tanrılar krallar ve Atinalı zenginler adına…”

Son mısradaki ‘Atinalı zenginler’in yerine Türkiyeli, ABD’li, Fransız zenginler de diyebilirsiniz. Kansu, şiirinde savaşın nedenlerinin halklar değil, egemenler olduğunu anlatmak istemiştir.

Not: Bu yazı‘Seyhan Sosyal Kültür ve Sanat Derneği’nin düzenlediği ‘Halkların Kardeşliği’ temalı panele sunulan tebliğdir. Aralık 2010.

http://www.adilokay.com/