"Türkiye’nin Suriye’ye karşı tutumu bizzat ABD emperyalistlerinin Dışişleri Bakanı Hilary Clinton tarafından övülmekle kalmadı, Türkiye’nin tutumundan memnun olunduğu görüşü de dile getirildi. Böylece bir kez daha anlaşılmış oldu ki, Suriye konusunda AKP iktidarı ABD emperyalistlerinin tartışmasız Truva Atı görevini üstlenmiştir."
TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)
Başkanlığını Katar’ın yaptığı Arap Birliği’nin, Suriye’nin emperyalistlere karşı kendisini koruma hakkını zora sokmak için üç gün süre tanıması ve Suriye’yi tehdide yönelmesi Suriye’den derhal karşılık gördü ve Suriye Arap Birliği üyeliğini askıya alarak böylesi işbirlikçi politikalara pabuç bırakmayacağını anında gösterdi. Arap Birliği’nin tutumunun arkasından fırsat kollayan ABD işbirlikçisi AKP iktidarı ise hemen konuya dahil olarak bir kez daha Suriye’yi tehdit etti. AKP iktidarının Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konu ile ilgili yaptığı konuşmada; Suriye bu tavrının hesabını verecek anlamına gelen sözleri dünya haber ajanslarına düştü. Bu haber, daha sonra; Suriye böyle giderse yalnız kalmaya mahkumdur şeklinde düzeltildiyse de Türkiye’nin işbirlikçi AKP iktidarının amacı herkesçe bir kez daha görülmüş oldu.
Türkiye’nin Suriye’ye karşı tutumu bizzat ABD emperyalistlerinin Dışişleri Bakanı Hilary Clinton tarafından övülmekle kalmadı, Türkiye’nin tutumundan memnun olunduğu görüşü de dile getirildi. Böylece bir kez daha anlaşılmış oldu ki, Suriye konusunda AKP iktidarı ABD emperyalistlerinin tartışmasız Truva Atı görevini üstlenmiştir.
Daha önce diğer Arap ülkelerine emperyalistlerin yaptıkları operasyonlar nasıl Türkiye üzerinden yönetildiyse bu kez de Suriye’ye yönelik operasyonlar aynı şekilde devam etti. Uzun zamandır rejim muhalifi olarak Fransa’da olan Rifat Esat; kurt bulanık havayı sever örneğinde olduğu gibi ajans haberlerine göre Türkiye üzerinden Suriye’ye geçti ve Suriye Hava Kuvvetleri’ne ait bir karargaha saldırı düzenlenmesinde ve askerlerin yaşamını yitirmelerinde rol oynadı.
İş bu kadarla da sınırlı kalmadı. Müslüman Kardeşler Örgütü’nün başkanı da Türkiye üzerinden Suriye’ye sokuldu. Aynı kaynaklar açıklama üstüne açıklama yaparak Suriye’de rejime yönelik eylemlerde bulundukları yolunda görüşler dile getirdiler. Bu açıklamalara emperyalist dünyanın işbirlikçisi AKP iktidarı da katılarak Suriye’de mezhep çatışmalarının yaşanacağı yolunda görüşler ileri sürülmekle kalmadı, Suriye’nin kuzeyinde güçlü bir direniş odağı oluşturulduğu yolunda görüşler dile getirildi.
Öncelikle Arap Birliği olarak devreye giren ve Araplardan çok emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda davranan ve de Suriye’yi üç gün süre vererek tehdit eden Arap Birliği’ni emperyalizm yanlısı bu tutumundan dolayı tüm Arap halkları mahkum etmeleri gerekir. Böylece kendi halklarını satan bir birliğin tepesine gök kubbe geçirilmeli Arap halkını açlığa, yoksulluğa ve köleliğe mahkum edenler yaptıklarının hesabını misliyle vermelidir. Bugün İsrail karşısında tek direnç noktası olan Suriye, emperyalistler ve Arap işbirlikçileri tarafından diz çöktürülmek isteniyor. Bu yüzden de Suriye içerden ve dışarıdan çok yönlü olarak saldırılarla karşı karşıya bulunuyor. Bu saldırıların en büyüğü ve bölgeye felaket getirecek olanı da hiç kuşku yok ki, uzun zamandır emperyalizmin uçbeyi görevini gören AKP iktidarıdır. Dünden bugüne ABD’nin izlediği Büyük Ortadoğu Projesi adım adım yaşama geçirilmiş durumda. Bay Tayyip ise bilindiği gibi bu projenin eşbaşkanlarından birisidir ve kendisine emperyalistlerce verilen görevi harfiyen yerine getirmiştir. Suriye ile ilgili bu denli saldırgan bir politika izlenmesinin de nedeni budur.
AKP iktidarı meşrebine uygun bir politika yürütmekte olup bölge halklarının ve ülkemizin başına çorap örmek için görevlendirilmiştir. Herhangi bir ülke, bizim ülke için aynı politikaları izleseydi hiç kuşku yok ki, çok ağır tepkilerle karşılaşırdı. Ancak Suriye bu politikalara tepki gösterdiğinde ise her nedense işin rengi değişmektedir. Türkiye’nin izlediği politika Suriye halkını iyice germiştir. Bu yüzden de Suriye’ye karşı düşmanca tutum içinde olan ülkeler tepki görmektedirler. Ne yazık ki, emperyalizm işbirlikçisi AKP iktidarı yüzünden Türkiye de tepkilerle karşı karşıyadır. Suriye’de yapılan gösteriler sonrasında kimi göstericiler Türk bayrağına yönelik provakatif davranışlarda bulunmuşlardır. Bu durumu fırsat bilen başta AKP iktidarı olmak üzere sözde muhalefet partileri Suriye’ye yönelik ağızlarına ne geldiyse söylemişlerdir. Hatta AKP iktidarı Suriye’ye bir Nota bile vermiştir. Ne gariptir ki, aynı iktidar Kuzey Irak’ta 11 askerin başına Amerikalılarca çuval geçirilmesi sonrasında gıkını çıkarmamış aynı iktidarın işbirlikçi Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök bu olay için “münferit olay” derken, AKP iktidarının başı ise Nota konusunda; “Nota vermek müzik notasına benzemez” diyerek ne denli teslimiyetçi bir politika izlendiğini açıkça göstermekten çekinmemiştir.
Sonuç olarak;
Rüzgar ekenler fırtına biçerler. AKP iktidarı 10 yıllık iktidarı döneminde rüzgar ekmenin de ötesine geçmiş bir iktidardır. Bu yüzdendir ki, Türkiye’nin ne fırtınalarla karşılaşacağını hepimiz görecek, ancak elimiz ayağımız bağlı oturmayacağız. Biz de ülkemize ve bölge ülkelerine bedel ödetenlerden yaptıklarının hesabını misliyle soracağız.
----------
TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI:
http://www.tsip1974.com/yeni_sayfa_317.htm
TSİP WEB SİTESİ: http://www.tsip1974.com/
22 Kasım 2011 Salı
19 Kasım 2011 Cumartesi
ZORBALIĞIN BÖYLESİ...
TURGUT KOÇAK (TSİP GENEL BAŞKANI)
Bilindiği gibi AKP zorbalığın adresi haline geleli çok oldu. İçinden çıkamadığı hangi sorun olursa olsun yavuz hırsız ev sahibini bastırır örneğinde olduğu gibi saldırıya geçiyor ve iktidarlarını eleştirenleri ağır baskı altında tutarak seslerini kısmak istiyor. Deniz Feneri sanıklarının eldeki verilere dayanarak tutuklanmalarını sağlayan savcıları görevden aldıktan sonra yerlerine yönlendirebilmekte zorluk çekmeyecekleri savcıları atadılar. Arkasından da tutuklu sanıkların salıverilmesini sağlayarak eşi görülmemiş bir skandala imza attılar. Başlangıçta eleştirilerek üstüne gidilen AKP iktidarı ve onun başı Bay Tayyip, bir süre sonra ise bu konu ile ilgili olarak daha az eleştirilir oldu. Unutturmamak ve bu konuya kamuoyunun dikkatini çekmek için harekete geçen CHP Tunceli milletvekili Kamer Genç meclis kürsüsüne elinde deniz feneri ile çıktı. İşte bu andan başlayarak başta oturumu yöneten başkan vekili olmak üzere AKP’liler harekete geçtiler ve Kamer Genç’i konuşturmamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Daha sonra başka bir zorba AKP milletvekili ve Eski Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu, meclis idare amirliği sıfatını kullanarak Kamer Genç’i itip kakarak zorbalık kullandı. Bir başka deyişle AKP iktidarı, açıktan açığa kürsü dokunulmazlığını ihlal etti. Kürsü dokunulmazlığı ile ilgili olarak çok açık hüküm bulunmasına karşın, bunlar rahatlıkla bir milletvekiline karşı yapılabiliyorsa diğer sıradan yurttaşlara neler yapılabileceğini varın siz düşünün. Zaten AKP iktidarı döneminde yaşananlara baktığımız zaman bu durumu bütün çıplaklığı ile görmekteyiz. Tutuklu milletvekillerini mi dersiniz, askerleri mi, siyasi parti başkan ve yöneticilerini mi, gazetecileri mi birçok yurttaşımız şu an uzun tutukluluk dönemi yaşıyorlar.
Burada dikkat alınması gereken Salim Uslu’nun tutumudur. O, Salim Uslu ki, sendikacılıktan gelmiş bir kişidir ve sözde emekçilerin haklarını savunması gerekir. Bizler; Salim Uslu’nun sendikacılık döneminde işçilerin haklarını savunduğuna bir kez olsun tanık olmuş değiliz. Mecliste bulunduğu dönem içinde de işçilerin, emekçilerin yaşamını kolaylaştıracak hangi girişimin arkasında yer almıştır bilen varsa beri gelsin. AKP gibi uluslararası sermaye güçlerinin partisinde milletvekili olmak bile bütün bu dile getirdiklerimizi anlatmaya yeter de artar bile. Bu yüzden bu konunun peşini bırakmaması gereken kesinlikle Anamuhalefet partisi CHP’dir. CHP, meclise süreli olarak girmeyerek mi, daha başka yollar deneyerek mi bu konunun üstüne gider bilemeyiz ama mutlaka gitmelidir. Yoksa salt demeç verilerek konu ile ilgili etkili bir yol izlenmiş olamaz.
Van depremi bizi hazırlıksız mı yakaladı? İktidar çevrelerine sorarsanız evet. Oysa bu doğru değildir. Özellikle 17 Ağustos 1999 depreminden sonra bu ülkenin sorumluları çok şey öğrenmeliydi. Ama gördük ki. Bazıları için felaket bile rant olarak görülmekte bir türlü gerekli dersler çıkarılamamaktadır. Eğer çıkarılmış olsaydı AKP iktidarının dış güçlerin sözcüsü konumunda olan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, hiç kalkıp da deprem için toplanan paraları eğitim ve duble yollar için kullandık diyebilir miydi? Adamlara bu ülke insanı yüz verdikçe vermiş olmasalardı bunlar dönüp bu kez de astar istemezlerdi. Dar bir bölgede gerçekleşen deprem olayında bile eli ayağına dolaşan bir iktidar, 17 Ağustos 1999 depremi gibi bir deprem yaşansaydı ne yapardı kimbilir?
Van depremi, bizce acıları ile birlikte bir kez daha AKP’nin içyüzünün görülmesini sağlamıştır. Yetkililer gerek hasar tespitinde gerekse krizin yönetilmesinde denilebilir ki, sınıfta kalmışlardır. Doğru dürüst hasar tespiti bile yapılmasını sağlayamayan 5,6’lık bir depremle tekrar yıkılan Van’da bu kez 38 yurttaşımız daha can vermiştir. Bu duruma tepki gösteren halk sorumlu bakanlardan Deniz Feneri köstebeği Beşir Atalay’ı protesto ederek valinin istifasını istemişlerdir. Peki, sonuç ne oldu dersiniz? Güvenlik güçleri hemen harekete geçerek protestocuları copladı ve onları biber gazıyla dağıttı. Yani zorbalık kullandı. Bu gösterileri konuşmasına konu eden Başbakan Bay Tayyip ne yaptı? O da göstericileri depremzede değil, provokatör ve terörist ilan etti. Bu durumda gelin işin içinden siz çıkın. Bir iktidar ki, yaraları sarması gerekiyor, ama öyle yapmayıp bir yandan canları yananların üzerine polisi sürerek bir yandan da onları suçlu ilan ederek işin içinden çıkmaya çalışıyor.
AKP iktidarı ile birlikte zorbalık kol gezerken haksızlıklar ve vurgunlar başını almış gitmiştir. AKP iktidarını mercek altına aldığımızda görürüz ki, bu iktidarın uluslararası sermayenin güdümünde çivisi iyice çıkmıştır. Yürürlükte olan hukuk kuralları bile bu iktidarın elinde hiçe sayılmaktadır. Her konuda eşitlik rafa kaldırılmıştır. Bu iktidar bütün kamu kuruluşlarında keyfi bir kadrolaşmayı gözümüzün içine baka baka sürdürmektedir. Haksızlık olmasın diye konulan sınav sistemi bunların elinde kevgire çevrilmiştir. Son olarak kanun hükmünde kararname ile bu iktidar Milli Eğitimi de baştan aşağı yörüngesine sokmak istemiştir. Okul müdürlerine kadar indirilen meslekte yükselme sınavlarını sözlü hale getirerek denetimden kurtulmak istemiştir. Yani sözlü sınav yolu ile iktidar kadrolaşmasını bire bir gerçekleştirmek yolundadır. AKP’nin bu yöndeki tasarrufuna ise ne meslek örgütlerinden ne de diğer kurum ve kuruluşlardan etkili bir tepki gelmemiş olması da ayrıca düşündürücüdür.
Sonuç olarak artık zorba bir iktidarla karşı karşıyayız. Böyle bir iktidar karşısında demokratik haklarımızı sonuna kadar kullanmak ve toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet eden AKP’yi söküp atmak başat görevlerimiz arasına girmiştir.
Başka seçeneğimiz yoktur.
YA KATLANMAYACAĞIZ!
YA KATLANMAYACAĞIZ!
--------------
TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI:
http://www.tsip1974.com/yeni_sayfa_317.htm
TSİP WEB SİTESİ: http://www.tsip1974.com/
YAZBOZ /YAPBOZ
Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com
Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel Kürt politikası hiç değişmedi: Daha çok, önce Kürtleri asimilasyona tabi tutup Türkleştirmeye, işbirlikçi Kürt yaratmaya (ağalar, şeyhler vb.) ve “ulusal sorun” yaratmamaya çalışmak. Ve bu arada istenmeyen başkaldırılar olursa (isyan, ayaklanma) en kanlı şekilde bastırmak. Bunları yaparken de klişe gerekçeler bulunmuştu: “Dış mihrakların maşası!” İşbirlikçi Kürtler Cumhuriyet’in ilk yıllarında aşiret reisleri (çıkar ve rant vererek) devlete bağlı hale getirilerek elde edildi. Büyük topraklar verildi; aşiretlerini ulusal sorun dışında, kan davaları, gasp, talan, hırsızlık, çapulculuk, evlilik, barış yapma konularında oyaladılar. Böylece asayiş berkemal oldu. Bu arada bazı uyanık köylüler de (kurnaz ve kaba gücü olanlar) aşiret reislerinin bilgisi dâhilinde tapu idaresinin yardımıyla (yalancı iki veya gerekirse tek şahitle) büyük toprak sahibi oldular. Böylece Yukarı Mezopotamya Ovası uyanık, zorba, fırsatçı köylülerce gasp edilmiş oldu.
İşte bugün önemli ölçüde toprağı olan bu insanlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin gücü oldular. Çünkü zengin olmuşlardı ve buralarda kurulacak bir Kürt yönetimi aynı rahatlığı (gaspı) onlara sağlamayabilirdi. Hoş, BDP, DTK, PKK veya KCK toprak reformu kavramını dahi ağzına almadı ya? Bu Kürt köylülerinin (kapitalizmin gelişmesiyle) bir kısmı kasabalı ve şehirli olduysa da, köylerindeki topraklardan kopmadılar. Şehirde yaptıkları ticaret, memuriyet gibi mesleklerinin yanında toprağın bereketini de gasp ettiler. Bu insanlar her zaman devlet partisinin sadık “oy depoları” oldular. Önce-Mustafa Kemal’le birlikte-CHP’li oldular, sonra DP, DYP, MHP, MSP, ANAP, AKP’li! Kürt sorununu gündeme getirenlere yapıştırılan klişe suçlama AKP ile değişti: “İç mihrak!”
Ilımlı İslamcı AKP yaptırdığı operasyonlarla yakaladıklarını ya da PKK eylemlerini Ergenekon ve derin devletle işbirliği yapmakla suçladı. Bu nasıl bir akıldır ki, Kürtleri öldüren Ergenekon, Jitem, derin devlet Kürtlere talimat veriyor ve onları eylem yapmaya yönlendiriyordu? Legal, illegal Kürt siyaseti içinde devlet ve hatta derin devletle işbirliği yapan unsurlar mutlaka vardır. Bizim bu görüşümüz (karşı çıkışımız) genel uygulamaya yapılan suçlama ile ilgilidir. Çünkü Türk devletine karşı mücadele eden bir hareketin onunla işbirliği yapması veya onun maşası olması çok mantıklı da değildir. AKP’nin Kürt sorununa bu bakış tarzı, öncellerinin yaptığı-tıpkı tek parti dönemindeki CHP gibi-iç savaş çıkarma politikalarının yeni çağ (Kapitalist Modernite) versiyonuydu.
AKP’nin bu klişe ile birlikte uygulamaya koyduğu iç savaş politikası legal ve illegal Kürt siyasetinin de katkısıyla tutmuşa benziyor: PKK artık her yerde askeri ve polisi vuruyor. Adam bulamazsa kendi sivillerini öldürüyor. Sonra da özür diliyor. AKP de (siyasetle ilgilenen ne kadar varsa?) Kürtleri tutukluyor, operasyon yapıyor, bombalıyor. Kandil’e bazı yabancı güçlerle birlikte kara operasyonu da düşünüyor. Gerekirse tampon bölge, işgal filan düşünüyor. Haklarını vermek gerekirse, iki taraf ta iç savaş çıkarma konusunda rollerini iyi oynuyorlar. Eksik bırakılan bir şey olursa diğeri tamamlıyor zaten. Bravo AKP’ye, bravo Kürtlere! Ve bu arada, Somali’ye yoksullara yardıma giden, Filistin’i bağımsız devlet yapmak isteyen, İsrail’e posta koyan ve Kürtleri bombalayan aynı başbakandır!
12 Kasım 2011 Cumartesi
Allah-Kur’an-Bayrak…
mustafaelveren@gmail.com
Dinler ve birçok inançlar tabu haline getirilmiş, bu konularda eleştiri yapan aydınlarımız kimi zaman yasalarla, bazen de mahalle baskısıyla hatta şiddet kullanılarak yasaklanmıştır. Hâlbuki hakaret içermemesi kaydıyla başta İslam olmak üzere tüm dinler tabu olmaktan çıkarılmalı ve eleştirilebilmelidir. Bu yapıldığı takdirde din-inanç gibi kutsal değerler üzerinden siyasi ve maddi çıkar elde edenleri önleyebiliriz. Aynı şekilde vatan-millet-bayrak-Atatürk vb. kavramlar da evrensel hukuk çerçevesinde eleştirilmelidir.
Mersin (İçel)’de avukatlık yapan Sayın Burak Canlı; DP-MHP-CHP çizgisinde siyaset yapan sağ görüşlü amatör (kendi deyimiyle) bir yazardır. “Allah diyerek bizleri soydular. Filistin diyerek bizlere kitap, bayrak, CD sattılar. Hep ve her zaman pazarlama yoluyla akan kandan nemalandılar. Sürü gibi hep arkalarından gittik. Ardı ardına sorgulamadan araştırmadan düşünmeden gittik.” (Burak Canlı-27.10.2011 / Gomanweb) Sayın Burak Canlı’nın Allah-Kur’an-Bayrak konusunda muhafazakâr olmasına rağmen, bu konuda cesurca dile getirdiği bazı görüşlerine katılmamak elde değil!
Din-iman-Kur’an-bayrak gibi kutsal değerler üzerinden halkı birbirine vuruşturup, siyasal ve parasal çıkar elde edenlere karşı dürüst insanların (etnik ve inançsal fark gözetmeksizin) birlikte hareket etmesi gerekir. Dolayısıyla Sayın Avukat Burak canlı ile çok farklı çizgilerde olmamıza rağmen, bu tür konularda cesurca yaptığı eleştirilerini 3K (Kürt-Kızılbaş-Komünist) kimlikli biri olarak önemsiyorum. “Halil İncesu'nun Günlük gazetesinde geçen yıllardaki bir karikatürü aklıma geldi. Karikatürde olan bitene isyan eden bir köylü yaradana hitaben şöyle diyordu: 'hikmetinden sual olunmaz ama insan hem Kürt, hem Kızılbaş hem de solcu yaratılır mı? Hem de Erdoğan, Bahçeli, Baykal'ın bulunduğu bir ülkede'.” (Halil Güngör / mesajdan)
Egemen güçler; Din, iman, kitap gibi halkların kutsal değerleri ile bayrak ve benzeri ulusal simgeleri kullanarak insanları birer devlet kulu haline getirmişlerdir.Türkiye toplumu hiçbir zaman demokrat olmadı. Demokrat görünür, fakat hep devlete kulluk eder. Çünkü yüzyıllardır Allah-Kur’an-Bayrak-vatan-masalı ile uyutulmaktadır. Hala da bu uykuda uyanamamıştır.
Hal böyle olunca, bu tür baskıcı ve aldatıcı rejimlere karşı halkların uyanıp, topyekûn birlikte mücadele etmeleri de zorlaşmaktadır. Ancak, yine de başarabiliriz.
11.11.2011
24’E 24!
Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com
Çukurca’da 24 askerimizin şehit edilmesinden sonra Cumhurbaşkanı açıklamıştı (“Misliyle intikamı alınacaktır!”)ve gerçektende gereken yapıldı. Kazan Vadisi veya Çukurca alanından alınarak Malatya Morgu’nda muhafaza edilen sayıya göre 12 kadın, 11 erkek ve bir çift ayak (cinsiyeti bilinmedi) cesedi gömülmeyi bekledi. Aslında beklemedi, gizlice gömülemedi, yaşadığımız bilgi çağından dolayı saklanamadı, ifşa oldu, basın duydu. Bunun üzerine sadece fotoğraflar(?!) gösterildi. Cesetleri teşhis etmeye giden İHD’nin içinde olduğu heyet ve aileler infial içinde kaldı. Ortalıkta ceset meset yoktu, kafası kopmuş, bacakları-kolları kesilmiş, dağlanmış et parçaları vardı. Kafa sayısının (Türk güvenlik birimlerinin deyimiyle “kelle sayısı”nın) gövde sayısına eşit olup olmadığı bile saptanamamıştı. Ailelerden alınacak kan örneklerinden yapılacak DNA testleriyle kimliklerin saptanabileceği söyleniyordu. Yanmış, yakılmış, tahrip edilmiş cesetlerden arda kalan et parçaları “cenaze” diye teslim edilecekti. İnsanların cesetleri ortalıkta bırakılmamıştı, “tahrip edilmiş insanlık” kalmıştı. Hakkını vermek gerekirse “İNTİKAM” tam anlamıyla alınmıştı. PKK bile nedense ölü sayısınıgünler sonra dahi açıklayamadı, Çukurca biriminden 35 kişiyle irtibatın kesildiğini ve onları ölü saydığından hepsinin kimliğini ajanslar servis etti.
Biz bu yazımızı PKK’nin askeri (silahlı)faaliyetlerini kutsamak için yazmıyoruz. Silahlı mücadelenin artık hiçbir ülkede hiçbir sorunu çözemeyeceğini biliyoruz. Değil midir ki Britanya, Fransa,İspanya, Portekiz, Hollanda, Almanya gibi, emperyal ülkeler-geç çağda olsa dahi-sömürgelerinden çekilmenin en iyi karar olduğuna karar vermişlerdi. Onlar dahi yıllarca (hatta yüzyıllarca) işgal ettikleri başka ülkeleri artık sömürge yöntemiyle sömüremeyeceklerini anlamışlardı. O muazzam orduları pes etmiş ve kendi elleriyle o ülkelerde bağımsız yönetimler kurmak istemişlerdi. Ya şimdilerde, hiç silahlı yöntemlerleırkların, dinlerin, dillerin, mezheplerin, kültürlerin yasaklanarak yerlerine “başkalaşmışinsanlar” yaratmak olanaklı mıdır? Ya da bunu daha ne kadar sürdürebilirsiniz? Silahlı yöntemle, hapisle, idamla, katliamla, asimilasyonla, “savaş”la bunu devam ettirmeye çalışsanız “tam ayrılma” gerçeği (talebi) çıkmayacak mı?Kürtlerle Türkleri tam ayırmaya kalkmış olmayacak mısınız?
22-24 Ekim (2011) tarihleri arasında Çukurca’da öldürülen 24 PKK’linin atılan kazan bombalarıyla, napalmla ve kimyasalla parçalandığını İHD’nin içinde olduğu heyet açıklıyor. Bu bir “iddia”dahi olsa asla övünülecek bir durum değildir! Devletin otopsi sonuçları yeri geldiğinde uluslararası insan hakları kuruluşları ve devletler tarafından kabul edilmeyecektir. Tarafsız uluslararası kuruluşlarca tahlil edilecektir. Üstelik bu sayının 35 ya da saklanmış başka cesetlerle 50-60 olduğu söylentileri var. Gerçekler bir gün ortaya çıkacaktır. İstediğiniz kadar saklayın, gizleyin, kayıp olanlardan bir gün gerçek sayılar ortaya çıkacaktır. En azından aileler kendi çocuklarının akıbetini sorgulayacak, sonlarını öğreneceklerdir. Zaten ailelerin bir kısmı morgdaki et parçalarından çocuklarını teşhis edemediler. Cesetlerin kayıp olduğu bildiriliyor. İnsanlar-Kazan Vadisi’nde yaptıklarıaramalarda-parçalar bir araya getirilebilirse dört ceset daha buldular. Napalm, kimyasal gibi suç sayılan silahların kullanımı, ölülere işkence yapmak, kol-bacak-kelle koparmak, göz çıkarmak, dil-kulak-burun koparmak kesmek insanlık suçudur. Bunu yapanlar bir gün uluslararası mahkemelerde yargılanacaklardır. Savaş hukukunu dahi uygulamayanlar asla adil sayılmayacaklar ve PKK’nin düzeyinden farklı olmayacaklardır. Böyle bir sayı ve yöntem dahi PKK’nin yeni bir katliamına davetiye çıkarmak anlamına gelecektir. Böyle bir devlet anlayışıyla iftihar edenlere çok yazık! Evet, siz, biz, devlet, insan olarak, demokrasiyi şiar edinmiş olanlar olarak, terör yöntemlerini kullanan PKK’den farklı olmamız gerekirdi. Biz her şeyi mubah sayamazdık! Ama ne yapıyoruz: Söyleyecek sözümüz kalmıyor!
Abdullah Gül’ün askeri üniformalar içinde “İNTİKAM” naraları çağımızın bir cumhurbaşkanına yakışmıyor. Artık Tansu Çiller, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, JİTEM, KONTRA olma zamanı geçmiştir. Artık asla ırkçı olamazsınız. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, sözde kadın tv sunucularının Van Depremi ile ilgili sözlerini kınarken söylediklerine bir bakınız: “Asker ve polisi taşlamak için organize olanlar (en az BDP’yi kastediyor) bakıyorsunuz ortada yoklar.” Başbakanın yaptığı, o sözde kadın sunucuların yaptıklarının aynısıdır. Sui misal emsal (misal) olmaz! Sözde, Van depreminde arama, kurtarma ve yardım işlerine (BDP ve destekçilerini kastetse de aslında) Kürtlerin katılmadığı demek istiyor. Sivilleşmemiz, demokratikleşmemiz, insanileşmemiz gerekir. Ama bu asla bir Türk profesörü olan Büşra Ersanlı’yı ya da yazar-yayıncı Ragıp Zarakolu’yu KCK bahanesiyle içeri almakla olmaz. Tam demokrasiyi, kardeşliği, eşitliği ve bütünlüğü tesis etmemiz gerekiyor. Ve her şeyden önce “insan” olmalıyız.
Tövbekârlık ve İtirafçılık!(*)
"..İnsan inançla, aklılla her türlü işkenceyi yenebiliyor. Ama ne yazık ki, inançsızlık, beyinsizlik, yani korku, yani aklın durması her zaman tövbekârlık, ihanet ve itirafçılık oluyor!"
Demir Bilgin
demir.bilgin@yahoo.dk
Gerçekten, 12 Eylül 1980’nin en büyük başarısı, Türkiye solundan bir kesimi etkisiz, tövbekâr ve itirafçı duruma getirmesidir. Aradan 29 yıl geçmesine rağmen, örgütlenmek bir yana, hâlâ bu tövbekârlık ve itirafçılık belâsından kurtulmuş değiliz. Bu, gerçekten, bizler için, sosyalizmi savunan insanlar için acı verici bir durumdur. Ne yazık ki, Vedat Nedim Tör’le başlayan büyük itirafçılık, 12 Eylül 1980’de de devam etmiş; devrim ve sosyalizm adına çıkan bazı tipler, yalnız kendi kendilerine ihanet etmekle kalmayıp, hem kendilerini, hem de örgütlerini de polise teslim etmişlerdir. Demek ki, insan hangi örgütten olursa olsun, ihanetçi olduktan sonra, başka ihanetçilerle birleşebiliyor; bu sonuçta tövbekârlık oluyor; bu, eşittir itirafçılık oluyor. Bunları, şimdilik, notlar halinde sıralamakta yarar var:
Bir: Tövbekâr solcular; Türkiye’ye dönen, Türkiye’de yaşayan kesim ile Avrupa’da kalan kesimdir. Bunların ikisi de aynıdır: Devlete ve silahlı kuvvetlere öpücükler göndermek; Avrupa demokrasisine olan ilahi aşklarını ilan etmek.
İki: THKP-C ve THKO geleneğinden gelen ve daha sonraları itirafçı olan bir kesim. Bunların şimdiki görevleri, arkadaşlarına ve direnişçi geçmişlerine küfretmek oluyor. Beyinsizdirler. Beyinsiz oldukları için, itirafçı olmuşlar. Zaten itirafçılık burada düğümleniyor: beyinsizlik, korkaklık eşittir itirafçılık oluyor.
Üç: İtirafçılık, bazen Türkiye maskeli, bazen de Avrupa maskeli oluyor. Şudur: Türkiye’de Şemsi Özkan misali itirafçılar devlet yardımı ile estetik ameliyet yaptırıp fiziki olarak, yüzsüz yüzlerini kapatabiliyorlar. Ama Avrupa’da mülteci olan, ”mülteci itirafçılar” da var. Bunlar da cesaretlerini ”Avrupa demokrasisinden” alıp, yine büyük bir korku ile, direnişçi çizgilerine küfrediyorlar. Avrupa maskeleri ile geçmişlerini kusuyorlar. Mücadele eden arkadaşlarına olan kinlerini gösteriyorlar.
Tövbekârlık ve itirafçlık bu oluyor. Bu, aynı zamanda, tövbekâr ve itirafçı olmayan herkese kin ve nefret dolu olmak demektir.
Ne yazık ki, 12 Eylül 1980, bir bölümümüzü bu hâle getirdi. Ne yazık ki, generaller ve mülk sahipleri, bir kısmımızı tövbekâr ve itirafçı yaptı. Her iki kesim içten ve dıştan aldıkları cesaret ile geçmişlerini kustular, kusmaya devam ediyorlar.
İlerde açacağım bu notlarımı, şimdilik, bitiriyorum. Bitirmeden önce bir noktayı da yazayım, bana gelen iletilerden farkına vardım, mülteci itirafçılardan bir fare, Mihrac Ural’a kinini ve nefretini gösteriyormuş! Bu da anlaşılır bir durumdur. Tövbekâr ve itirafçı olmak bu oluyor. Bu, kendisi gibi olmayan herkese kin ve nefret duymak oluyor…
Bu , herşeye karşın, acıdır. Acı olan şudur: İnsanın kendi kendine ihanet etmesidir!..
Ama yaşamak direnmektir diyenler de vardır.
Ama 12 Eylül 1980’de destani kahramanlıklar gösterenler de vardır: Mazlum Doğan var. M. Hayri Durmuş, Ferhat Kurtay, Akif Yılmaz, Ali Erek, Aytekin Tuğluk, Kemal Pir gibi Kürt / Türk devrimciler var. Ölümsüzleştiler. Bizlere inançlı olmanın örneklerini gösterdiler.
Notlarımın sonucu şudur: İnsan inançla, aklılla her türlü işkenceyi yenebiliyor. Ama ne yazık ki, inançsızlık, beyinsizlik, yani korku, yani aklın durması her zaman tövbekârlık, ihanet ve itirafçılık oluyor!
-------------
(*)3.10.2009
6 Kasım 2011 Pazar
”Gomanweb sitesi yayınına ara vermiştir.”
Mustafa Elveren
Merhabalar,
http://www.gomanweb.com/ sitemiz Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla Türkiye üzerinden yayını yasaklanmıştı.
Bu defa http://www.gomanweb.net/ sitemize karanlık odaklar tarafından DDOS saldırı yapılmaktadır. Sitenin barındığı Kanada’da Bravehost şirketi yetkilisi tarafından çok ağır DDOS saldırılarının yapıldığı, bu saldırıları önleyemediklerini, dolayısıyla sitenin yayını durdurulduğunu bildir...miştir.
Yapılan bu saldırılar nedeniyle, henüz mevcut dokümanları kurtaramadık. Yeni bir sunucu buluncaya kadar Gomanweb sitesi yayınına ara vermiştir.
Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı; göndermiş olduğunuz yazıları yayınlayamıyoruz.
Bilgilerinize iletir, en kısa sürede yeni bir sunucuda yayına geçmek için tüm çalışmalarımız devam etmektedir.
Bilgilerinize iletir, çalışmalarınızda başarılar dileriz.
http://www.gomanweb.net/
http://www.gomanweb.com/
siteleri yayın yönetimi Adına
M.HOCA
HASAN GÜLBAHAR’DAN BİR SÜRGÜN MEKTUBU
Haber: Adil Okay
27 YILDIR CEZAEVİNDE OLAN HASAN GÜLBAHAR’DAN ÖYKÜ TADINDA BİR SÜRGÜN MEKTUBU:
Sevgili Adil, Merhaba!
‘İyi ki silahlanmışız acılara karşı
türküsüz çıkmamışız yollara
ekmekten ve gömlekten önce
aşk ve sevinç doldurmuşuz koynumuza
iyi ki,
koparmamışız çiçekleri
sevgiyi öfkesiz takmamışız yakamıza
hani ağlamasın diye başaklar
yüreğimizi biçerek çıktık tarlalardan
şimdi yürümek zamanıdır dedik
yepyeni sonsuzluklara
yepyeni güzelliklere doğru
meğer, ne çok düşmanı varmış güzelliğin.’
Kandıra’da iken almıştım kartınızı. O ara sürgün sevkler başladığı için beklemeye girmek durumunda kaldım. Ve beklediğim geldi başıma! Bir kısım dostun yaşadığı gibi. İşte şu an sana Orta Karadeniz’in bir ilçe mapusanesinden yazıyorum. Bafra T-Tipi Kapalı Hapishanesinden. Bu 20 günlük sürede eminim sen de haberdar olmuşsundur. Siyasi tutsaklık bu ülkede bir yanıyla da sürgünle özdeş kılınmıştır hep. Aklıma ilk anda 40’lı yıllardaki aydınların yaşadıkları geliyor. Halikarnas Balıkçısı’ndan Rıfat Ilgaz’a, Ahmet Arif’ten Aziz Nesin’e, Enver Gökçe’den daha nice ilerici-demokrat-devrimci yazar, şair ve bilim insanına. Salt içeriye has da değil sürgünlük! Resmi ideolojinin makbul görmediği azınlıklar da nasibini almış bundan farklı inanç kesimleri de. Ve yakın dönemde Kürt halkı da. Bir nevi yabancılaştırma aracı, mağduriyetle terbiye etme ve doğal ortamından soyutlanmışlığın ruhsal yıkıcılığıyla yüzyüze bırakmadır tehcir/sürgün. Biliyor musun Adil, politik tutsaklar için içeriye has bir politika da değil/di sürgün. Eylül döneminde çıkanları bir de zorunlu sürgün bekliyordu! Benim de iki yıl Adıyaman’a vardı. 90’a doğru bu tür mahkeme kararlarını uygulamadan kaldırdılar. Velhasıl dert, hayatımız kah içerden içeri, kah bölgeden bölgeye. Kah senin yaşadığın gibi ülkeden ülkeye zorunlu mültecilik/sürgünler içinde devinip durmuş/ ve hala da durmakta.
Çoğu politik tutsak için mahpusluk yedi bölge dört mevsimi yaşamak/solumak demektir. Benim de Sivas’ta başladı, Kayseri-Ermenek-Kocaeli/Kandıra ve Samsun/Bafra durağında noktalandı şimdilik sürgünlüğüm.
Sevgili dost, uzun mahpuslukta olunca insan kısa hastane, mahkeme yolculuklarında bile çok fazla görüntüyü zihnine yerleştirmeye çalışır. Bu defa iki gün süren bir yolculuk ve ilk defa tanıma imkanı bulacağım bir bölge olduğu için bolca küçücük demirli bir pencereden seyretmeden de alamadım kendimi. Seninle bu sürgünün ilk anlarından buraya gelişimize kadar olan süreci de paylaşmak istiyorum.
Sürgün gönüllülüğü değil zorla yollanmayı, zorunluluğu ifade eder bilirsin. Bana birgün önce gelip söylediklerinde iki tanıdık arkadaşımın (Ercan Binay ve Cihan Deniz Tarak) da olduğunu öğrendiğim konuşmada, görevlilere gönüllü gitmeyeceğimi de belirttim. Ve hemen o bloktaki dostlarla veda notlaşmalarına akşam da eşyalarımı derlemeye giriştim. Sabah 6 gibi kalkıp, İbrahim ve Mulla yoldaşla kahvaltı yaptık. Saat 7 gibi gelip hadi dediler ve hayır deyince de zorla dışarı aldılar, eşyalarımı da. Tabi sloganlar ve tüm bloklarda kapı dövmeler ile kapı altına götürüldüm. Bir nevi vedalaşmada saymalı yoldaşların, dostların bu tavırlarını. Protesto yanında. Ardından Cihan ve Ercan’la sarılıp durduk, uzun süredir görüşememenin özlemiyle de. Eşyalarımızın fazla, ring aracının ise yetersiz olduğu söylenerek bir kısım eşyalarımızı orda bırakmaya zorlandık. Ringin küçük hücre tarzı bir bölümüne eşyalarımızla tıkıştırıldık adeta. Sert plastikten üç bitişik oturak ve tepemizde bir kamera ile çıktık yola. Sahilden sonra ara yollardan yol almış olmalıyız ki doğru dürüst araç/otobüs vs. ile karşılaşmadık. Öğlen saatlerinde sanırız Çankırı taraflarında bir karakolda mola verdik. Ve hemen devam ettik. Hep rampa ve orman içlerindeydik. Merakımızı ancak Ilgaz Ormanı Milli Parkı tabelasını görünce giderebildik. Ben yayla çocuğuyum, Torosların 2000-3000 metre yükseklerinde geçti yazlarım. Ancak Ilgazlardaki kadar yüksek hiç çam ormanı görmemiştim dost. Bakmakla sonunun getiremiyorsun. Ve ormanın her iki yanı da bembeyaz karla kaplıydı. Ağaçların bir kısmı da öyle. Bir de güneş vuran yerlerde ortaya çıkan renk cümbüşü ağzımızdan bolca şaşkınlık ve hayranlık sözcükleri döktürdü. Doğaya uzak kalmışlığın doğurduğu bir özlem yükü mahpus insanın içinden hiç eksik değildir ya. Bizimkini de buna saymalı. J Her ilerleyişimiz küçük küçük yerleşimlerle tanıştırdı bizi. Ve konak tarzı evleriyle meşhur Kastamonu’daydık.
Yerleşim olarak gözüme hiç de büyük bir şehir gibi görünmedi. Hafta sonunun getirdiği bir sessizlik/ıssızlık duygusu hakim oldu şehrin tam ortasından geçmemize karşın. En dikkat çekici şey de tam ortasından baştan sona uzanan geniş bir kanalın varlığı ve onun da susuz oluşuydu. Yağmuru bol alan bir bölgede nasıl olur bu hayret!. Neyse, yolumuz dağ-bayır arsında uzanıp durdu. Ta ki yola çıktığımız günün akşamı İnebolu’ya varmamıza kadar. Kastamonu’dan dimdik Karadeniz sahiline çıkmış olduk. Ve deniz kıyısında, ama dağların yamaçlarıyla adeta içiçe bir ilçe ve hemen dışında sırtını bir ağaç denizine dayamış, önü ise sonsuzca deniz! Bir hapishanenin böylesi güzel bir yere kondurulmasına şaşmamak elde değil. İçeri alınınca bekleme odasından akşamın serinliği hem denizin hem ormanın içiçe geçmiş havasını pencereden adeta boca etti üzerimize. Ringin dar hücresindeki havasızlığın yarattığı o uyuşukluk, yorgunluk halinden sıyrılıverdik. Buna bir de denizin üzerinde batmaya başlayan kıpkızıl güneş görüntüsü de eklenince, pencereden dışarı gözlerimiz çivilendi adeta. Deniz tarafından yutuluvermişti ufuktaki güneş. Böyle bir görüntüyü onca yıl hiç yaşamamıştık! Ya kartpostallardan ya da TV görüntülerinden aşinaydık desem!... Zorunlu bir yolculuğun kimi hoş sürprizlerindendi işte bu da. Ruhumuz şenlendi gerçekten. Uzak kalışlar bizlerin ilgi alanına daha fazla görüntüyü sokmayı da getiriyor beraberinde. Çiçeğin bile yasak olduğu bir on yıl geçirdik. Umarız burda sınırlı da olsa bu imkanı buluruz.
Sevgili Adil, İnebolu’da akşam vardiyası yemek - çay ikramıyla konuk ettiler. Gel gör ki, sabah vardiyası sorumluları talebimize karşın ne kahvaltı verdirtti mutfaktan ne de komutanların istemine rağmen kuru ekmek. İnsani yanları olmayanların yaklaşımı saymalı bunu da. Ve bir günlük yola aç aç çıkardılar bizi. Bunu kabullenmek mümkün değil/di. Burada yerleşir yerleşmez bakanlığa dilekçelerle ilettik yaşadıklarımızı. Keza Kandıra idaresinin bizim iki gün, islamcıların (Tokat) üç günü için yarımşar ekmek içinde beyaz peynir ve birer küçük piknik reçeli vermesini de şikayet konusu yaptık. Neyse, artık İnebolu’dan sonra tümüyle bazen iyice deniz kıyısında bazen hafifçe dağ yamaçlarından denizi izleyerek saatler süren yolu geride bırakarak Karadeniz’in denize en uç şehri Sinop’taydık öğle sonu 3 gibi. Şehrin içinden sahile indik. Onca şehir geçtik ilk defa sahili dolduran oldukça kalabalık insanlarla karşılaştık. Pazar gününü değerlendiriyorlardı. Balıkçı barınakları, gemi ve yatlar takıldı gözlerimize. Sonra meşhur Sinop Zindanını gördük. Ve surları, kayaları döven dalgaları. Yatanlar geçti aklımdan ve illa ki Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma Gönül’ dizeleri. Yaşamda izlerimiz ne çok! Ne kadar fazla yerde öyle! Bunun o an düşünce ve duyguların gel-gitleri arasında dışa vurumu biraz hüzün, çokça gülümsemeler ve mutlu oluş hali oldu desem! Her yolculuk sadece yeni bir yer ya da şey/ler görme ötesinde kendimizi yeniden keşfetmeleri de içeriyor sanki. İbrahim’in ‘yollarınız tükenmesin’ lafı buraya ne kadar da uygun düşüyor şimdi. Değil mi?!
Sinop’tan sonra da yollarımız tükenmedi! Denizle öylesine içli-dışlı bir yol hattındaydık ki an geldi tekerlekler kumların üzerinde ve dalgalarla yıkanarak yol aldı. Pencereden bakınca insanda denize atlama duygusu yaratan bir yakınlık içersindeydik. Yüreğimi bu duyguların dalgasına bırakmanın nasıl bir keyif olduğunu bir bilsen dost! On yılın tecrit hücrelerinden sonra ruhum yanında bedenim de özgürlüğün tadına vardı desem biraz olsun anlaşılmam mümkün olur herhalde. TV’lerden izlediğim Karadeniz’in kimi görüntülerini doğrudan seyretmenin zevkiyle başbaşaydım. Bazen Ercan ve Cihan’la, birbirimizle ilginç görüntüleri paylaşma adına -oturduğumuz anlarda- pencereye çekecek betimlemeler/ benzetmeler yapıveriyorduk. J İşte Bafra! İlk görüntü hayli bol apartmanlarla gelişkin bir şehir izlenimi yaratıyor insanda. Ve şehir dışına doğru yol yükseklik kazanıp nerdeyse Bafra’yı ayağımızın altına seriveriyor. Evlerin bitimine doğru hayvanlar ve ahırlar, tarlalar çarpıyor daha çok. Sonra kuleleri ve duvarları ile büyük bir şatoyu andıran kapısında kocaman ‘Adalet Bakanlığı, Bafra T-Tipi Kapalı ve Açık Cezaevi’ tabelası ile karşılaşıyoruz. Bir dönem mesken eyleyeceğimiz mekana geldik. Eşyalarımızı içeri indiriyoruz. Sonra formaliteler bitip, içeri tam alınmadan önce tek tek odalara alınıp, üzerimizi soymamız isteniyor. Tabi bu insanı aşağılayan, onur kırıcı uygulamayı kabul etmeyeceğimizi söylüyoruz. Bakanlığın talimatnamesini astıkları yere dikkatimizi çekiyor görevliler. Yapmak zorundayız deyip gönüllü olmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Çıplak aramanın kendisi onur kırıcı iken talimatnamede bu aramanın insan onuruna yakışır şekilde yapılması belirtiliyor. Soyacaksın ama insan onuruna uygun olacak diyor bakanlık görevlilere. Nasıl olacaksa?!
Sonuçta tavrımızı koruduğumuzu görünce zorla, bildik yöntemle yapıyorlar. Ancak özel bir yönelime girmiyorlar. Ve alınıyoruz sekiz kişilik boş bir yere. Bir memur Mersin’li olanın hangimiz, İstanbul’lu olanın kim olduğunu sorup ‘aileleriniz iki gündür bizi / burayı telefon yağmuruna tuttu’ diyor. O an onların endişelerini bilmek canımızı da sıkıyor. İşte on yıl sonra üç kişilik hücrelerden sonra sekiz kişilik bir yerdeyiz! Bu bile ilk değişik bir atmosfere girdiğimiz duygusu yaratmaya yetiyor. Ertesi gün Pazartesi ve eşyalarımızın önemli bir bölümünü alıyoruz. Ufak - tefek verilmeyenlere incelemek için kitap - dergiler de eklenmiş halde önceki gün akşamdan itibaren sürgün sevki protesto için yedi günlük açlık grevine başlıyoruz. Limon ve şeker veriyorlar. O gün telefon günümüzde olup ailelerin endişelerini gidermek için ısrarlı olunca, sonunda akşama doğru ilk telefonlarımızı açıyoruz. Evdekiler de biz de rahatlamışlık içersindeyiz. Ve yeniden kalıcı bir koğuşa geçeceğimiz söyleniyor. Giriyoruz ki, bu defa tam 16 kişilik, çift katlı, ranzası olan boş bir koğuştayız. İki katlı. Koridordan geçerken kapıdan selamlaştıklarımızın adliler ve sonrasındakilerin de yurtseverler olduğunu öğreniyoruz. Bir yıl öncesinde açılmış bin iki yüz kişilik bir hapishaneymiş. Henüz yarısı boş. Şehir merkezine 20 dk. mesafede. O taşınmadan hemen öncesinde, endişelerini gidermek için gelen kardeşim Ali ile 20 dk.’lık bir savcılık görüşü yaptım. Saat 4.30 gibi. Bir haftalık diyet sona erdi. Kısmen kitap edindik. Biraz daha normal yaşama dönme başladı. Gazete ve radyolarda sürgün sevk haberi ve girişte ciddi sorun yaşadığımıza dair haberler farklı yerlerden bolca fax vb. almamıza da yol açtı. Yabancı ve bilinmezlik taşıyan bir yere gitmenin anlamını bilen dostlar bizi yalnız bırakmamış oldular satırlarıyla. İnsan dayanışmanın güzelliğine bir kez daha varıyor. Ki peşimiz sıra DELİ DALGALAR adlı Kültür / Sanat çevresi birer mektup ve kitapla sürpriz de yaptı. Çok anlamlı, değerli geldi bana / bize.
Artık güneşi az, yağmuru bol Karadenizdeyiz! İbrahim Sincan 1’de, Mulla ise Erzurum’da.
Eeee… sen / siz nasılsınız Adil? Geçen zamanda tiyatronun yorgunluğunu da atmış, yeni çalışmalarla ilgili olmalısın. Çok güncel ve yakıcılığı medya üzerinden gözümüze de sokulan bir sorun Kadın Sorunu. O nedenle de çok isabetli olmuş yazıp, tiyatrolaştırman/ız. Öykü’nün yolladığı tiyatro biletini de aldım. J Davete icap etmek boynumuzun borcu artık. J Tülin sahnelenmede rol aldı mı yine? O da yine ayrıca işte çalışmakla da meşgul sanırım. Evet evet, balon haberini Sabah’ta genişçe görünce, balon almış gibi sevindik ha J İşi böyle kamuoyuna taşımanız hoş da olmuş. Çevredeki dostlarla epeyce muhabbetini de yaptık. İşte buraya gelişimizin bir artısı da bu konuda oldu. Ben iki, Cihan da bir balonumuzu aldık. J Öykü Cihan’a da yollamış meğer. (Cihan Deniz Tarak) Cihan, Öykü’ye bileklik yollamış. Alıp almadığını soruyor şimdi.
Cihan ve Ercan (Binay) ile hala üç kişiyiz. Oltu ve Gümüşhane’den komşu hevallere gelenler oldu. Biz de Kandıra ve diğer yerlerden dostlar gelir diye bekliyoruz. Şimdilik durumumuzda özel bir yaramazlık yok. Moralimiz de gayet iyi. Özgür, aydınlık ve eşit, güzel bir ülke / dünya özlemiyle kucaklıyorum/z. ÖZGÜRCE NİCELERİNE!
Sana ve Tülin’e en içten sevgi ve selamlarımızı iletiyorum/z. Dostlukla.
--------------------
HASAN GÜLBAHAR T TİPİ KAPALI HAPİSHANE A−5 BAFRA− SAMSUN
27 YILDIR CEZAEVİNDE OLAN HASAN GÜLBAHAR’DAN ÖYKÜ TADINDA BİR SÜRGÜN MEKTUBU:
Sevgili Adil, Merhaba!
‘İyi ki silahlanmışız acılara karşı
türküsüz çıkmamışız yollara
ekmekten ve gömlekten önce
aşk ve sevinç doldurmuşuz koynumuza
iyi ki,
koparmamışız çiçekleri
sevgiyi öfkesiz takmamışız yakamıza
hani ağlamasın diye başaklar
yüreğimizi biçerek çıktık tarlalardan
şimdi yürümek zamanıdır dedik
yepyeni sonsuzluklara
yepyeni güzelliklere doğru
meğer, ne çok düşmanı varmış güzelliğin.’
Kandıra’da iken almıştım kartınızı. O ara sürgün sevkler başladığı için beklemeye girmek durumunda kaldım. Ve beklediğim geldi başıma! Bir kısım dostun yaşadığı gibi. İşte şu an sana Orta Karadeniz’in bir ilçe mapusanesinden yazıyorum. Bafra T-Tipi Kapalı Hapishanesinden. Bu 20 günlük sürede eminim sen de haberdar olmuşsundur. Siyasi tutsaklık bu ülkede bir yanıyla da sürgünle özdeş kılınmıştır hep. Aklıma ilk anda 40’lı yıllardaki aydınların yaşadıkları geliyor. Halikarnas Balıkçısı’ndan Rıfat Ilgaz’a, Ahmet Arif’ten Aziz Nesin’e, Enver Gökçe’den daha nice ilerici-demokrat-devrimci yazar, şair ve bilim insanına. Salt içeriye has da değil sürgünlük! Resmi ideolojinin makbul görmediği azınlıklar da nasibini almış bundan farklı inanç kesimleri de. Ve yakın dönemde Kürt halkı da. Bir nevi yabancılaştırma aracı, mağduriyetle terbiye etme ve doğal ortamından soyutlanmışlığın ruhsal yıkıcılığıyla yüzyüze bırakmadır tehcir/sürgün. Biliyor musun Adil, politik tutsaklar için içeriye has bir politika da değil/di sürgün. Eylül döneminde çıkanları bir de zorunlu sürgün bekliyordu! Benim de iki yıl Adıyaman’a vardı. 90’a doğru bu tür mahkeme kararlarını uygulamadan kaldırdılar. Velhasıl dert, hayatımız kah içerden içeri, kah bölgeden bölgeye. Kah senin yaşadığın gibi ülkeden ülkeye zorunlu mültecilik/sürgünler içinde devinip durmuş/ ve hala da durmakta.
Çoğu politik tutsak için mahpusluk yedi bölge dört mevsimi yaşamak/solumak demektir. Benim de Sivas’ta başladı, Kayseri-Ermenek-Kocaeli/Kandıra ve Samsun/Bafra durağında noktalandı şimdilik sürgünlüğüm.
Sevgili dost, uzun mahpuslukta olunca insan kısa hastane, mahkeme yolculuklarında bile çok fazla görüntüyü zihnine yerleştirmeye çalışır. Bu defa iki gün süren bir yolculuk ve ilk defa tanıma imkanı bulacağım bir bölge olduğu için bolca küçücük demirli bir pencereden seyretmeden de alamadım kendimi. Seninle bu sürgünün ilk anlarından buraya gelişimize kadar olan süreci de paylaşmak istiyorum.
Sürgün gönüllülüğü değil zorla yollanmayı, zorunluluğu ifade eder bilirsin. Bana birgün önce gelip söylediklerinde iki tanıdık arkadaşımın (Ercan Binay ve Cihan Deniz Tarak) da olduğunu öğrendiğim konuşmada, görevlilere gönüllü gitmeyeceğimi de belirttim. Ve hemen o bloktaki dostlarla veda notlaşmalarına akşam da eşyalarımı derlemeye giriştim. Sabah 6 gibi kalkıp, İbrahim ve Mulla yoldaşla kahvaltı yaptık. Saat 7 gibi gelip hadi dediler ve hayır deyince de zorla dışarı aldılar, eşyalarımı da. Tabi sloganlar ve tüm bloklarda kapı dövmeler ile kapı altına götürüldüm. Bir nevi vedalaşmada saymalı yoldaşların, dostların bu tavırlarını. Protesto yanında. Ardından Cihan ve Ercan’la sarılıp durduk, uzun süredir görüşememenin özlemiyle de. Eşyalarımızın fazla, ring aracının ise yetersiz olduğu söylenerek bir kısım eşyalarımızı orda bırakmaya zorlandık. Ringin küçük hücre tarzı bir bölümüne eşyalarımızla tıkıştırıldık adeta. Sert plastikten üç bitişik oturak ve tepemizde bir kamera ile çıktık yola. Sahilden sonra ara yollardan yol almış olmalıyız ki doğru dürüst araç/otobüs vs. ile karşılaşmadık. Öğlen saatlerinde sanırız Çankırı taraflarında bir karakolda mola verdik. Ve hemen devam ettik. Hep rampa ve orman içlerindeydik. Merakımızı ancak Ilgaz Ormanı Milli Parkı tabelasını görünce giderebildik. Ben yayla çocuğuyum, Torosların 2000-3000 metre yükseklerinde geçti yazlarım. Ancak Ilgazlardaki kadar yüksek hiç çam ormanı görmemiştim dost. Bakmakla sonunun getiremiyorsun. Ve ormanın her iki yanı da bembeyaz karla kaplıydı. Ağaçların bir kısmı da öyle. Bir de güneş vuran yerlerde ortaya çıkan renk cümbüşü ağzımızdan bolca şaşkınlık ve hayranlık sözcükleri döktürdü. Doğaya uzak kalmışlığın doğurduğu bir özlem yükü mahpus insanın içinden hiç eksik değildir ya. Bizimkini de buna saymalı. J Her ilerleyişimiz küçük küçük yerleşimlerle tanıştırdı bizi. Ve konak tarzı evleriyle meşhur Kastamonu’daydık.
Yerleşim olarak gözüme hiç de büyük bir şehir gibi görünmedi. Hafta sonunun getirdiği bir sessizlik/ıssızlık duygusu hakim oldu şehrin tam ortasından geçmemize karşın. En dikkat çekici şey de tam ortasından baştan sona uzanan geniş bir kanalın varlığı ve onun da susuz oluşuydu. Yağmuru bol alan bir bölgede nasıl olur bu hayret!. Neyse, yolumuz dağ-bayır arsında uzanıp durdu. Ta ki yola çıktığımız günün akşamı İnebolu’ya varmamıza kadar. Kastamonu’dan dimdik Karadeniz sahiline çıkmış olduk. Ve deniz kıyısında, ama dağların yamaçlarıyla adeta içiçe bir ilçe ve hemen dışında sırtını bir ağaç denizine dayamış, önü ise sonsuzca deniz! Bir hapishanenin böylesi güzel bir yere kondurulmasına şaşmamak elde değil. İçeri alınınca bekleme odasından akşamın serinliği hem denizin hem ormanın içiçe geçmiş havasını pencereden adeta boca etti üzerimize. Ringin dar hücresindeki havasızlığın yarattığı o uyuşukluk, yorgunluk halinden sıyrılıverdik. Buna bir de denizin üzerinde batmaya başlayan kıpkızıl güneş görüntüsü de eklenince, pencereden dışarı gözlerimiz çivilendi adeta. Deniz tarafından yutuluvermişti ufuktaki güneş. Böyle bir görüntüyü onca yıl hiç yaşamamıştık! Ya kartpostallardan ya da TV görüntülerinden aşinaydık desem!... Zorunlu bir yolculuğun kimi hoş sürprizlerindendi işte bu da. Ruhumuz şenlendi gerçekten. Uzak kalışlar bizlerin ilgi alanına daha fazla görüntüyü sokmayı da getiriyor beraberinde. Çiçeğin bile yasak olduğu bir on yıl geçirdik. Umarız burda sınırlı da olsa bu imkanı buluruz.
Sevgili Adil, İnebolu’da akşam vardiyası yemek - çay ikramıyla konuk ettiler. Gel gör ki, sabah vardiyası sorumluları talebimize karşın ne kahvaltı verdirtti mutfaktan ne de komutanların istemine rağmen kuru ekmek. İnsani yanları olmayanların yaklaşımı saymalı bunu da. Ve bir günlük yola aç aç çıkardılar bizi. Bunu kabullenmek mümkün değil/di. Burada yerleşir yerleşmez bakanlığa dilekçelerle ilettik yaşadıklarımızı. Keza Kandıra idaresinin bizim iki gün, islamcıların (Tokat) üç günü için yarımşar ekmek içinde beyaz peynir ve birer küçük piknik reçeli vermesini de şikayet konusu yaptık. Neyse, artık İnebolu’dan sonra tümüyle bazen iyice deniz kıyısında bazen hafifçe dağ yamaçlarından denizi izleyerek saatler süren yolu geride bırakarak Karadeniz’in denize en uç şehri Sinop’taydık öğle sonu 3 gibi. Şehrin içinden sahile indik. Onca şehir geçtik ilk defa sahili dolduran oldukça kalabalık insanlarla karşılaştık. Pazar gününü değerlendiriyorlardı. Balıkçı barınakları, gemi ve yatlar takıldı gözlerimize. Sonra meşhur Sinop Zindanını gördük. Ve surları, kayaları döven dalgaları. Yatanlar geçti aklımdan ve illa ki Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma Gönül’ dizeleri. Yaşamda izlerimiz ne çok! Ne kadar fazla yerde öyle! Bunun o an düşünce ve duyguların gel-gitleri arasında dışa vurumu biraz hüzün, çokça gülümsemeler ve mutlu oluş hali oldu desem! Her yolculuk sadece yeni bir yer ya da şey/ler görme ötesinde kendimizi yeniden keşfetmeleri de içeriyor sanki. İbrahim’in ‘yollarınız tükenmesin’ lafı buraya ne kadar da uygun düşüyor şimdi. Değil mi?!
Sinop’tan sonra da yollarımız tükenmedi! Denizle öylesine içli-dışlı bir yol hattındaydık ki an geldi tekerlekler kumların üzerinde ve dalgalarla yıkanarak yol aldı. Pencereden bakınca insanda denize atlama duygusu yaratan bir yakınlık içersindeydik. Yüreğimi bu duyguların dalgasına bırakmanın nasıl bir keyif olduğunu bir bilsen dost! On yılın tecrit hücrelerinden sonra ruhum yanında bedenim de özgürlüğün tadına vardı desem biraz olsun anlaşılmam mümkün olur herhalde. TV’lerden izlediğim Karadeniz’in kimi görüntülerini doğrudan seyretmenin zevkiyle başbaşaydım. Bazen Ercan ve Cihan’la, birbirimizle ilginç görüntüleri paylaşma adına -oturduğumuz anlarda- pencereye çekecek betimlemeler/ benzetmeler yapıveriyorduk. J İşte Bafra! İlk görüntü hayli bol apartmanlarla gelişkin bir şehir izlenimi yaratıyor insanda. Ve şehir dışına doğru yol yükseklik kazanıp nerdeyse Bafra’yı ayağımızın altına seriveriyor. Evlerin bitimine doğru hayvanlar ve ahırlar, tarlalar çarpıyor daha çok. Sonra kuleleri ve duvarları ile büyük bir şatoyu andıran kapısında kocaman ‘Adalet Bakanlığı, Bafra T-Tipi Kapalı ve Açık Cezaevi’ tabelası ile karşılaşıyoruz. Bir dönem mesken eyleyeceğimiz mekana geldik. Eşyalarımızı içeri indiriyoruz. Sonra formaliteler bitip, içeri tam alınmadan önce tek tek odalara alınıp, üzerimizi soymamız isteniyor. Tabi bu insanı aşağılayan, onur kırıcı uygulamayı kabul etmeyeceğimizi söylüyoruz. Bakanlığın talimatnamesini astıkları yere dikkatimizi çekiyor görevliler. Yapmak zorundayız deyip gönüllü olmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Çıplak aramanın kendisi onur kırıcı iken talimatnamede bu aramanın insan onuruna yakışır şekilde yapılması belirtiliyor. Soyacaksın ama insan onuruna uygun olacak diyor bakanlık görevlilere. Nasıl olacaksa?!
Sonuçta tavrımızı koruduğumuzu görünce zorla, bildik yöntemle yapıyorlar. Ancak özel bir yönelime girmiyorlar. Ve alınıyoruz sekiz kişilik boş bir yere. Bir memur Mersin’li olanın hangimiz, İstanbul’lu olanın kim olduğunu sorup ‘aileleriniz iki gündür bizi / burayı telefon yağmuruna tuttu’ diyor. O an onların endişelerini bilmek canımızı da sıkıyor. İşte on yıl sonra üç kişilik hücrelerden sonra sekiz kişilik bir yerdeyiz! Bu bile ilk değişik bir atmosfere girdiğimiz duygusu yaratmaya yetiyor. Ertesi gün Pazartesi ve eşyalarımızın önemli bir bölümünü alıyoruz. Ufak - tefek verilmeyenlere incelemek için kitap - dergiler de eklenmiş halde önceki gün akşamdan itibaren sürgün sevki protesto için yedi günlük açlık grevine başlıyoruz. Limon ve şeker veriyorlar. O gün telefon günümüzde olup ailelerin endişelerini gidermek için ısrarlı olunca, sonunda akşama doğru ilk telefonlarımızı açıyoruz. Evdekiler de biz de rahatlamışlık içersindeyiz. Ve yeniden kalıcı bir koğuşa geçeceğimiz söyleniyor. Giriyoruz ki, bu defa tam 16 kişilik, çift katlı, ranzası olan boş bir koğuştayız. İki katlı. Koridordan geçerken kapıdan selamlaştıklarımızın adliler ve sonrasındakilerin de yurtseverler olduğunu öğreniyoruz. Bir yıl öncesinde açılmış bin iki yüz kişilik bir hapishaneymiş. Henüz yarısı boş. Şehir merkezine 20 dk. mesafede. O taşınmadan hemen öncesinde, endişelerini gidermek için gelen kardeşim Ali ile 20 dk.’lık bir savcılık görüşü yaptım. Saat 4.30 gibi. Bir haftalık diyet sona erdi. Kısmen kitap edindik. Biraz daha normal yaşama dönme başladı. Gazete ve radyolarda sürgün sevk haberi ve girişte ciddi sorun yaşadığımıza dair haberler farklı yerlerden bolca fax vb. almamıza da yol açtı. Yabancı ve bilinmezlik taşıyan bir yere gitmenin anlamını bilen dostlar bizi yalnız bırakmamış oldular satırlarıyla. İnsan dayanışmanın güzelliğine bir kez daha varıyor. Ki peşimiz sıra DELİ DALGALAR adlı Kültür / Sanat çevresi birer mektup ve kitapla sürpriz de yaptı. Çok anlamlı, değerli geldi bana / bize.
Artık güneşi az, yağmuru bol Karadenizdeyiz! İbrahim Sincan 1’de, Mulla ise Erzurum’da.
Eeee… sen / siz nasılsınız Adil? Geçen zamanda tiyatronun yorgunluğunu da atmış, yeni çalışmalarla ilgili olmalısın. Çok güncel ve yakıcılığı medya üzerinden gözümüze de sokulan bir sorun Kadın Sorunu. O nedenle de çok isabetli olmuş yazıp, tiyatrolaştırman/ız. Öykü’nün yolladığı tiyatro biletini de aldım. J Davete icap etmek boynumuzun borcu artık. J Tülin sahnelenmede rol aldı mı yine? O da yine ayrıca işte çalışmakla da meşgul sanırım. Evet evet, balon haberini Sabah’ta genişçe görünce, balon almış gibi sevindik ha J İşi böyle kamuoyuna taşımanız hoş da olmuş. Çevredeki dostlarla epeyce muhabbetini de yaptık. İşte buraya gelişimizin bir artısı da bu konuda oldu. Ben iki, Cihan da bir balonumuzu aldık. J Öykü Cihan’a da yollamış meğer. (Cihan Deniz Tarak) Cihan, Öykü’ye bileklik yollamış. Alıp almadığını soruyor şimdi.
Cihan ve Ercan (Binay) ile hala üç kişiyiz. Oltu ve Gümüşhane’den komşu hevallere gelenler oldu. Biz de Kandıra ve diğer yerlerden dostlar gelir diye bekliyoruz. Şimdilik durumumuzda özel bir yaramazlık yok. Moralimiz de gayet iyi. Özgür, aydınlık ve eşit, güzel bir ülke / dünya özlemiyle kucaklıyorum/z. ÖZGÜRCE NİCELERİNE!
Sana ve Tülin’e en içten sevgi ve selamlarımızı iletiyorum/z. Dostlukla.
--------------------
HASAN GÜLBAHAR T TİPİ KAPALI HAPİSHANE A−5 BAFRA− SAMSUN
TERÖRLE DEPREŞEN DEPREM
Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com
Bülent Arınç’ın TRT Haber’e verdiği röportaj oldukça anlamlıdır. Görevlerinin resmen “kök kazımak ve kurutmak” olduğunu söyledi. “Bu terörün (Kürtleri kastediyor) inşallah, kökünü kazıtmak, kurutmak, hükümet olarak görevimiz.” Bu, AKP içinde vicdanlı olarak bildiklerimizdendir. Ya bir başkası nasıl olur(du) acaba? “Halkımızın hissiyatı çok makuldür, anlamlıdır. Bayrak taşıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, teröre lanet okuyorlar. Bu her Türk vatandaşının yapması gereken doğal yol.” Linçi normal görüyor. Ülkenin her tarafında Kürtlere olan saldırı ve nefreti “doğal” karşılıyor. “Allah’ım bu askerlerimizi de komutanlarımızı da her kötülükten korusun. İnşallah görevlerini (sınır ötesi operasyonu kastediyor) tam anlamıyla yerine getirerek Türkiye’yi büyük bir başarıyla, zaferle dönmeyi nasip etsin.” Bülent Arınç’ta bu kadar “komutan ve asker aşkı” olduğunu bilmiyordum. Bu büyük aşkı depreşti herhalde. Allah bu aşkını artırsın diyorum, ne diyeyim?! Bu demeç Hükümet’in en vicdanlı adamının demecidir. Bu demecin 24 askerimizin şehit edilmesiyle ilgisi olamaz! BDP binalarına, Kürtlerin işyerlerine, kahvelerine, Kürtlerin şahsına yapılan saldırıları normal karşılıyor. Kürt öğrencilerinin dövülmesini de. Ancak Bülent Arınç ve AKP’nin atladığı çok önemli bir gerçek var: Türkiye çok milletli bir ülkedir ve bir kere bu kabul edilmelidir. Irkları yadsıyarak, yok sayarak, din, dil ve kültür haklarını ihanet olarak görerek asla savaşın dışında bir yoldan çıkamazsınız. Siz devletsiniz ve yöneticiler PKK’nin saldırılarını toplumun isteklerinden ayırt etmeli ve dünyanın benzer sorunlarının olduğu yerlerdeki çözümlere bakarak barış ve huzur sağlamalıdırlar. Başka türlü hükümet olmanın bir anlamı yoktur.
Başbakan gazetecilere bir ayar verdi. Kürt sorununu-resmen!-yazmayın dedi. Hükümetten korkan-hemen hemen tüm medya korkuyor ya!-ajanslar Kürt sorununa sansür uygulamaya başladı. Gazeteciler bu emre uyarak yanlış yaptılar. Güneş balçıkla sıvanmaz! Gazetecilik (basın)-dördüncü kuvvet diyenler var!-kamusal bir görevdir ancak, asla bunu siyasi iktidarın emrine girme şeklinde anlamamak gerekir. Halkın özgür, bağımsız, tarafsız ve gerçek haber alma damarlarını kurutanlar ve emre uyanlar asla “demokrasi yanlısı” değildirler. Bunu dünyada en çok faşistler, diktatörler ve onların yönettiği ülkelerdeki basın uygular. Ne yazık ki ülkemizde medya büyük çoğunlukla Başbakan ve AKP’nin emrine girmiş ve özgür haber yapmamaktadır. Bu medyadaki yazarlar da AKP ve Başbakan’ın emirlerini yerine getiren birer kalemşor olmuşlardır. Çok yazık!
Ve KKTC’de resmen bir KCK operasyonu(?!) yapıldı. 24 askerimizin şehit edilmesini bahane eden Ülkü Ocakları mensupları (büyük çoğunluğu Türkiye kökenli oradaki çalışanlardır) YDÜ’deki Kürt öğrencilere saldırdılar. Yaralananlar Kürt öğrenciler olduğu halde (bir ölü olduğundan bahsedenler var?) KKTC Hükümeti alelacele 25 Kürt öğrencinin sınır dışı edilmesini kararlaştırdı. Ve işin ilginç tarafı-sınır dışı edilen öğrenci temsilcisi dâhil-çoğunun bu saldırı sırasında orada olmamasıdır. KKTC polisinin elinde bir liste olduğu ve o listedekilerin sınır dışı edildikleri/edilecekleri söyleniyor. AKP Hükümeti’nin KKTC Hükümeti’ne bu konuda talimat verdiği ve talimatı KKTC Hükümeti’nin uyguladığını ve bunun da adı konulmamış bir KCK operasyonu olduğunu söyleyebiliriz. Kıbrıslı Türklerin Türkiyeli Türklerden haz duymadıklarını biliyoruz. Buna rağmen böyle bir uygulamanın yapılması oldukça anlamlıdır. Faşist grupların saldırısına uğrayan öğrencilere düşmanca ve şovence yaklaşmak doğru bir davranış değildir. Eğer sınır dışı edilen öğrencilerin bir suçu varsa onları KKTC Yargısı’na havale ederdiniz. Suçları varsa, cezalandırıldı. Siz bunu böyle yapmayacaksınız ve siyasi bir karar olan sınır dışı uygulamasını yapacaksınız? O öğrencilerin geleceğiyle oynadınız. Ayıptır, günahtır!
Ve “Van ve Erciş”te (23 Ekim günü) deprem oldu. Depremin ilk anlarında (en önemli anlardır!) enkaz altında kalanların yardımına halktan başka kimse koşmadı. 17 Ağustos 1999 depreminde anında kurtarmalara katılan ordu ve polis bu depremde saatlerce ortalıkta görülmedi. Operasyonda mıydılar acaba? 8-10 saat sonra, yani enkaz altında kalanlar öldükten sonra, dünyaya karşı ayıp olmasın diye askerler görülmeye başladı. Çünkü burası Van’dı; İzmit, Gölcük değildi, ölmeyi hak etmişlerdi! Öyle oralarda-aynı gün içinde gittik edasıyla-üzülme numarasıyla boy göstermeyin beyler! (Yandaş müteahhitlerinize iş çıktı!) Çok komik oluyorsunuz! Siz de sosyal medya ağlarında “oh oldu!” diyenler gibi davranamıyorsunuz, değil mi? [En naziklerini (ılımlılarını) yazmak isterim: “Beter olun inşallah!” “Şehitlerin kanı yerde mi kalacaktı?” “Allah’ın sopası yok, beter olsun!” “Allah Diyarbakır’a da nasip eder inşallah!”] Bakın, Habertürk Tv spikeri Duygu Canbaş ne güzel duygularını açığa vurdu: “Deprem her ne kadar Van’da da olsa üzüldük.” Bu gaf değildi, onun gerçek duygularıydı. atv spikeri Müge Anlı: “Herkes haddini bilecek. Yeri geldiğinde taş atacaksınız, Mehmetçik’i kuş avlar gibi avlayacaksınız, sonra zor günlerde canım cicim deyip, yardım isteyeceksiniz. O polisler yardımına koştu oradakilerin. Hem polise taş atıyorsunuz, hem de yardım istiyorsunuz. O taş atanların eli kırılsın. Askerlerimize, polislere zeval vermesin.” Ülkemizde saçı açık/kapalı, sakallı ya da sakalsız, lâik/antilâik ne kadar ırkçı varsa herkesin duygularıydı. Çünkü insanlık gerçekten deprem altında kalmıştı.
bulenttekin47@gmail.com
Bülent Arınç’ın TRT Haber’e verdiği röportaj oldukça anlamlıdır. Görevlerinin resmen “kök kazımak ve kurutmak” olduğunu söyledi. “Bu terörün (Kürtleri kastediyor) inşallah, kökünü kazıtmak, kurutmak, hükümet olarak görevimiz.” Bu, AKP içinde vicdanlı olarak bildiklerimizdendir. Ya bir başkası nasıl olur(du) acaba? “Halkımızın hissiyatı çok makuldür, anlamlıdır. Bayrak taşıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, teröre lanet okuyorlar. Bu her Türk vatandaşının yapması gereken doğal yol.” Linçi normal görüyor. Ülkenin her tarafında Kürtlere olan saldırı ve nefreti “doğal” karşılıyor. “Allah’ım bu askerlerimizi de komutanlarımızı da her kötülükten korusun. İnşallah görevlerini (sınır ötesi operasyonu kastediyor) tam anlamıyla yerine getirerek Türkiye’yi büyük bir başarıyla, zaferle dönmeyi nasip etsin.” Bülent Arınç’ta bu kadar “komutan ve asker aşkı” olduğunu bilmiyordum. Bu büyük aşkı depreşti herhalde. Allah bu aşkını artırsın diyorum, ne diyeyim?! Bu demeç Hükümet’in en vicdanlı adamının demecidir. Bu demecin 24 askerimizin şehit edilmesiyle ilgisi olamaz! BDP binalarına, Kürtlerin işyerlerine, kahvelerine, Kürtlerin şahsına yapılan saldırıları normal karşılıyor. Kürt öğrencilerinin dövülmesini de. Ancak Bülent Arınç ve AKP’nin atladığı çok önemli bir gerçek var: Türkiye çok milletli bir ülkedir ve bir kere bu kabul edilmelidir. Irkları yadsıyarak, yok sayarak, din, dil ve kültür haklarını ihanet olarak görerek asla savaşın dışında bir yoldan çıkamazsınız. Siz devletsiniz ve yöneticiler PKK’nin saldırılarını toplumun isteklerinden ayırt etmeli ve dünyanın benzer sorunlarının olduğu yerlerdeki çözümlere bakarak barış ve huzur sağlamalıdırlar. Başka türlü hükümet olmanın bir anlamı yoktur.
Başbakan gazetecilere bir ayar verdi. Kürt sorununu-resmen!-yazmayın dedi. Hükümetten korkan-hemen hemen tüm medya korkuyor ya!-ajanslar Kürt sorununa sansür uygulamaya başladı. Gazeteciler bu emre uyarak yanlış yaptılar. Güneş balçıkla sıvanmaz! Gazetecilik (basın)-dördüncü kuvvet diyenler var!-kamusal bir görevdir ancak, asla bunu siyasi iktidarın emrine girme şeklinde anlamamak gerekir. Halkın özgür, bağımsız, tarafsız ve gerçek haber alma damarlarını kurutanlar ve emre uyanlar asla “demokrasi yanlısı” değildirler. Bunu dünyada en çok faşistler, diktatörler ve onların yönettiği ülkelerdeki basın uygular. Ne yazık ki ülkemizde medya büyük çoğunlukla Başbakan ve AKP’nin emrine girmiş ve özgür haber yapmamaktadır. Bu medyadaki yazarlar da AKP ve Başbakan’ın emirlerini yerine getiren birer kalemşor olmuşlardır. Çok yazık!
Ve KKTC’de resmen bir KCK operasyonu(?!) yapıldı. 24 askerimizin şehit edilmesini bahane eden Ülkü Ocakları mensupları (büyük çoğunluğu Türkiye kökenli oradaki çalışanlardır) YDÜ’deki Kürt öğrencilere saldırdılar. Yaralananlar Kürt öğrenciler olduğu halde (bir ölü olduğundan bahsedenler var?) KKTC Hükümeti alelacele 25 Kürt öğrencinin sınır dışı edilmesini kararlaştırdı. Ve işin ilginç tarafı-sınır dışı edilen öğrenci temsilcisi dâhil-çoğunun bu saldırı sırasında orada olmamasıdır. KKTC polisinin elinde bir liste olduğu ve o listedekilerin sınır dışı edildikleri/edilecekleri söyleniyor. AKP Hükümeti’nin KKTC Hükümeti’ne bu konuda talimat verdiği ve talimatı KKTC Hükümeti’nin uyguladığını ve bunun da adı konulmamış bir KCK operasyonu olduğunu söyleyebiliriz. Kıbrıslı Türklerin Türkiyeli Türklerden haz duymadıklarını biliyoruz. Buna rağmen böyle bir uygulamanın yapılması oldukça anlamlıdır. Faşist grupların saldırısına uğrayan öğrencilere düşmanca ve şovence yaklaşmak doğru bir davranış değildir. Eğer sınır dışı edilen öğrencilerin bir suçu varsa onları KKTC Yargısı’na havale ederdiniz. Suçları varsa, cezalandırıldı. Siz bunu böyle yapmayacaksınız ve siyasi bir karar olan sınır dışı uygulamasını yapacaksınız? O öğrencilerin geleceğiyle oynadınız. Ayıptır, günahtır!
Ve “Van ve Erciş”te (23 Ekim günü) deprem oldu. Depremin ilk anlarında (en önemli anlardır!) enkaz altında kalanların yardımına halktan başka kimse koşmadı. 17 Ağustos 1999 depreminde anında kurtarmalara katılan ordu ve polis bu depremde saatlerce ortalıkta görülmedi. Operasyonda mıydılar acaba? 8-10 saat sonra, yani enkaz altında kalanlar öldükten sonra, dünyaya karşı ayıp olmasın diye askerler görülmeye başladı. Çünkü burası Van’dı; İzmit, Gölcük değildi, ölmeyi hak etmişlerdi! Öyle oralarda-aynı gün içinde gittik edasıyla-üzülme numarasıyla boy göstermeyin beyler! (Yandaş müteahhitlerinize iş çıktı!) Çok komik oluyorsunuz! Siz de sosyal medya ağlarında “oh oldu!” diyenler gibi davranamıyorsunuz, değil mi? [En naziklerini (ılımlılarını) yazmak isterim: “Beter olun inşallah!” “Şehitlerin kanı yerde mi kalacaktı?” “Allah’ın sopası yok, beter olsun!” “Allah Diyarbakır’a da nasip eder inşallah!”] Bakın, Habertürk Tv spikeri Duygu Canbaş ne güzel duygularını açığa vurdu: “Deprem her ne kadar Van’da da olsa üzüldük.” Bu gaf değildi, onun gerçek duygularıydı. atv spikeri Müge Anlı: “Herkes haddini bilecek. Yeri geldiğinde taş atacaksınız, Mehmetçik’i kuş avlar gibi avlayacaksınız, sonra zor günlerde canım cicim deyip, yardım isteyeceksiniz. O polisler yardımına koştu oradakilerin. Hem polise taş atıyorsunuz, hem de yardım istiyorsunuz. O taş atanların eli kırılsın. Askerlerimize, polislere zeval vermesin.” Ülkemizde saçı açık/kapalı, sakallı ya da sakalsız, lâik/antilâik ne kadar ırkçı varsa herkesin duygularıydı. Çünkü insanlık gerçekten deprem altında kalmıştı.
28 Ekim 2011 Cuma
KUTLU (SAVAŞ) OLSUN(!)
Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com
PKK’nin 19 Ekim’de (Hakkari’de) 24 askeri şehit etme eyleminde suçlu aranıyor: Suçlu PKK, AKP ve Cumhurbaşkanı’dır. Bir kere bu saldırıya sebep olan olay Kürt sorunudur. Bunu peşinen kabul edelim. Ve bu sorunun (günümüzdeki) Türk devleti sorumluları hükümet ve cumhurbaşkanlığıdır. Çok değil, daha dün Öcalan ve PKK ile müzakereler yapılıyordu, bir halkın asgari taleplerinde anlaşmak ve barışı inşa etmek olanaklıydı. Ama üç defa büyük çoğunlukla iktidara gelmek, tüm kurumları ele geçirmek, basını susturmak-hoş, olmayan bir basın vardı ya?-, kendi ordu ve polisini yeniden kurmak, tek adamlılığını ilan etmek bir kompleks yarattı, değil mi? “Ne yapsam halk bana oy veriyor, en son %50 oy aldım, gelecekte %60-70-90 ve belki de %100 oy alacağım!” hastalığına yakalanıldı. “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var!” Kültürlerine yakın olan bu sözü dahi unuttular!
Bir megalomani yaratıldı. Oysa öyle üç sefer bu anlayışla iktidar olmak bir oligarşik diktatörlük yaratmak için yeterli bir süreydi. Biz Arap ülkelerindeki Bin Ali, Mübarek ve kanlı bir sonla giden Kaddafi diktatörlüklerinin aleyhinde öyle çok söz ettik ki? Onların gitmesi için operasyonlara bile katıldık. Ama ne ki, ABD bize “iyi” diyor ya, bizden iyisi yok, değil mi ha? Gün gelir bunu adama demezler işte, Mübarek ve Mısır rejimi Müslüman ülkeler için ABD tarafından model olarak sunulmuyor muydu? Yoksa o gün gelse dahi ABD, Türkiye’den mi, başbakanımızdan mı korkacaktı ha? Gün gelir ülkende bu kadar kan dökülüyor, huzursuzluk var, gitmen gerekiyor diyen bir dış (emperyalist) müdahale olmaz mı? Ya da bunun olmaması için bir garantimiz mi var?
Ölen 24 asker gerip ve gariban çocuklarıydı, köylü çocuklarıydı, yoksuldular, memur ve işçi çocuklarıydı. Askere gitmemeyi hiç düşünmediler ve zaten bunun için torpilleri yoktu! Bedelli yöntemini kullanmadılar ve Hakkari’ye gitmemek için adam aramadılar. Çünkü onlar saftılar, temizdiler ve yoksuldular. Kimsesizdiler! Babaları milletvekili ya da varlıklı bir işadamı değildi. Babaları general de değildi. Hiç başbakan akrabaları olmadı onların! Ama biz ne yaptık, bir cumhurbaşkanı olarak, tıpkı Çiller gibi askeri kamuflaj elbiseleri giydik ve savaş naraları attık. Ve bu saldırıdan sonra, “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır!” dedik. Evet, Abdullah Gül böyle bir intikam ve savaş narası attı. Bölgede herkes Cumhurbaşkanının bu sözlerinden dolayı endişe duydu. Çözümü savaşta, kanda, intikamda, silahlı yöntemde arayan bu en yüksek makamın reçetesi buysa “yandık” denildi. Siz vuracaksınız, onlar da vuracak! Siz öldüreceksiniz, onlar da öldürecek, öyle mi? Sizin askeri kamuflaj elbiseler içinde teftiş ettiğiniz birlik değil miydi saldırıya uğrayan? Ayaklarından iple bağlanarak sürüklenip “Ne mutlu Türk’üm diyene!” panosu önünde resimleri çekilen PKK’lilerin cesetlerini basına servis eden birlik değil miydi saldırıya uğrayan? Güzel bir “intikam” anlayışınız varmış(!)
Ya Başbakan, ya AKP? AB tipi bir hukuk ve rejim sözleri ederken aşırı ırkçılaşan ve Türkçüleşen bir lider ve parti oldu(lar). Şu haliyle AKP, BBP’lileşmiş durumdadır. Yani MHP’nin dindar(!) hali olmuş! Ya bu ülkede zaten bir MHP var, ikincisine ne gerek var? Dışarıda seçilmiş tek BDP’li bir yerel yönetim üyesi bırakmadınız. Şırnak’ta Hasip Kaplan’ın dışında seçilmiş bir üyenin kalmadığından bahsediyorlar. Hem İmralı ve hem Kandil’le müzakere yaptığınız halde, ansızın örgütün liderine (Abdullah Öcalan’a) tecrit uyguladınız. Bütün bunlar kışkırtma ve barışçıl yöntemleri budamak değil midir? Her suçlu (mahkûm) gibi ne olurdu yani avukatlarıyla görüşebilseydi, ya da AB tipi ülkelerde böyle bir uygulamanın olup olmadığına neden bakmadınız? Eğer bu şahsın görüşmeleri çok tehlikeliyse siz neden görüştünüz? Uygulanabilecek ilkeler üzerinde anlaşmak üzereydiniz? Aniden görüşmeleri kestiniz ve operasyonlara başladınız. PKK’nin illegal ve silahlı bir örgüt olduğunu bilmiyor muydunuz? Lideri için etrafı kana bulayacağını tahmin etmediniz mi? Zaten aranan bir örgüt değil miydi, kaybedeceği neyi vardı? Bütün bunları hesaplayamadınız mı?
Bir defa son olayların boyutuna ve 24 askerimizin şehit edilmesine bir isim bulalım. Bu bir SAVAŞ’tır. Ve savaşan tarafları söyleyelim: AKP ve PKK! Türkler ve Kürtler böyle giderse düşmanca hislerle ve nefret duygularıyla donanacaklar. AKP, ABD piyonu Irak Kürt Federe Devleti’nde işbirlikçi Kürt yöneticileri arıyor. Bulabilir de! İran’dan da Kürtlere karşı savaş politikası istiyor. Başarabilir de! Bu daha çok Kürt ve Türk ölecek demektir. Daha fazla nefret duyguları yayılacak demektir. Birlikte yaşama şartlarını ortadan kaldırmak demektir. Ayrılık rüzgârları ekmek demektir. Ne olurdu yani Türkçe eğitim yapılan okulların yanında birkaç Kürtçe eğitim yapılan okul olsa! Kürtçe bu şekilde unutulmasa ve asimilasyon engellense? Zaten resmi dil Türkçedir. Kürtçe eğitim veren okullardan alınan diplomalar geçerli olsa ve oradan mezun olanlar doktor, avukat olsa! İsteyen çocuğunu Türkçe eğitim yapılan okula ya da Kürtçe eğitim yapılan okula gönderse! Ne olursu yani, kıyamet mi kopardı? Bu ülkede ODTÜ’de İngilizce dili ile eğitim veriliyor, kıyamet mi koptu? ODTÜ, Amerikan ya da İngiliz yanlısı insan mı yetiştirdi? Demirel’e sorun bir, size ODTÜ’lüleri anlatsın! Bir İngilize tanıdığınız şeyi kendi yurttaşınıza-sırf Kürt olduğu için-tanımıyorsunuz. Anlaşılan PKK de, AKP de (ordu+polis+idareci) silahlı güçlerle iktidar ve demokrasiyi(?!) arıyor! Bu yol ölüm(ler)e gider! Ve ne yazık ki, ölenler her iki taraftan da kimsesiz Türkler ve Kürtlerdir!
24 Ekim 2011 Pazartesi
Emperyalizm: Herşey Kâr İçindir (2)
Faiz Cebiroğlu
Emperyalizm, sermaye için, kâr elde etmek için her türlü ahlaksızlığı yapmak demektir. Emperyalizm, kâr için, sınırsızlık, kitapsızlık ve Allahsızlık demektir. Emperyalizm bir artı-emek susamışlıdır.
Orta-doğu’da, Afrika’da ve dünyanın başka coğrafyalarında, ülkeler, ”kâr, kâr, yine kâr” için işgal ediliyor. Libya bunun için işgal edildi. Libya, bunun için, zengin petrolü için, uranyum bombalarıyla yerle bir edildi. Burada herşey kâr içindir! Emperyalizm, kâr için yapamayacağı ahlaksızlık yoktur.
Emperyalizm için, işgal edilen topraklarda, “insan hakları”, “demokrasi” önemli değildir. Emperyalizm için, işgal edilen topraklarda, kurulacak olan rejimin türü de önemli değildir. Emperyalizm için önemli olan, “kâr, daha fazla kârı” sağlayacak ve koruyacak işbirlikçiler bulmaktır. Libya’nın işgali en güzel örnek oluyor. Emperyalizm, Libya’da, Libya halkını ezecek şeriata dayalı bir komprodor düzene çoktan razıdır. Bu düzene, tabir caiz ise, “islami faşist komprador düzeni” demek daha doğrudur. Libya’da işgalle birlikte temelleri atılan bu “islami – faşist komprador düzenin temsilcileri aynı zamanda, emperyalizmin Libya’daki ajanları oluyor. Bunların görevleri açıktır: Emperyalizme hizmet etmek ve emperyalizmin Libya’daki “yerli hizmetçileri” olmaktır.
Libya’nın işgali ve ilerde Libya’da kurulacak olan rejim, bu çerçeve içerisindedir. Bu çerçevede öncelik. “önce petrol, sonra insan” oluyor. Bu çerçevede öncelik, “once kâr, sonra Libya halkı” oluyor. Bu çerçevede öncelik, hızlıca bir “komprodor ajan tabakası yaratmak ve yağmacı emperyalist petrol şirketlerini Libya’ya yerleştirmek oluyor.
Libya, bunun için işgal edildi. Libya, bunun için uranyum bombalarıyla yerle bir edildi.
Tekrarlıyorum, emperyalizm için işgal / savaş, yeni pazarlar elde etmek, halkları birbirine kırdırmak ve bu ülkeleri siyasi ve ekonomi olarak kendi egemenliği altına almak oluyor. Bu anlamda, Libya, emperyalist barbarlar tarafından yağma edilirken, hem Libya halkı, hem de Kuzey Afrika halkları açlıktan öleceklerdir. Bunu şimdiden yazıyorum. Haber veriyorum.
Emperyalizm budur. Emperyalizm, aşırı kâr oluyor. Emperyalizm, “artı- emek susamışlığı oluyor.
Bu çerçevede, emperyalizm için, ne demokrasi, ne insan hakları ne de eğitim önemlidir. Emperyalizm için önemli olan, kâr, kâr ve yine de kârdır.
Parantez açıyorum: Kaddafi dönemindeki eğitim, hem Kuzey Afrika, Orta-Doğu hem de tüm Avrupa ülkelerinden çok daha ilerdedir. Kaddafi döneminde eğitimin ücretsiz olması bir yana, Libya halkının yüzde 90’nı okuma yazma biliyordu, bunu da belirteyim.
Devam ediyorum. Evet, tüm bunlar emperyalist barbarları ilgilendirmiyor, ilgilendirmez. Zira emperyalizm için tek ilgi: kâr, kâr ve yine de kârdır.
Libya bunun için işgal edildi. Libya, kâr vr aşırı kâr elde etmek için işgal edildi.
Emperyalizm tarihsel olarak budur. Emperyalizm dün de buydu, bugün de budur.
Şimdi, bunları tekrar hatırlamanın zamanıdır.
Şimdi, Lenin’in ”Emperyalist” kitabını tekrar okuma zamanıdır.
Şimdi, emperyalizme, siyonizme ve onlarlın yerli yardakçılarına karşı enternasyonalist devrimci olma zamanıdır.
Kemalizm Renk Değiştiriyor
Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com
Halen Türkiye’de ve Dünya’da birçok Türkçe okullar açılmakta, bu okullarda her sabah 7 yaşındaki çocuklara “Türküm” ile başlayan ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” ifadesiyle biten “Andımız” ve İstiklal Marşı söylettirilmektedir. Yani Türk-İslam sentezi olan resmi ideoloji aynen devam etmektedir. Sadece kara olan rengini ak olarak değiştirmiştir.
Türkiye’de Kemalist düzen yeniden inşa ediliyormuş gibi bize yutturmak istiyorlar. Aslında, postalcı-siyah cüppeli Kemalizm ile takunyacı-yeşil cüppeli Kemalizm yer değiştirmektedir. Özü aynıdır. Yani bukalemun gibi renk değiştirmektedir.
Çukurca’da meydana gelen çatışma sonucunda 24 asker ve PKK kaynaklarınca açıklanan 7 militan maalesef hayatını kaybetmişlerdir. Ne yazık ki halkların yoksul çocukları ölmeye hala devam ediyor.
Olayın hemen ardından Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinde çeşitli sol argümanları ve hatta PKK renklerini çağrıştıran resimler birdenbire birçoğu Türk Bayrağı resimlerine dönüşüverdi.
“Şehitler ölmez vatan bölünmez” gürültüsü içerisinde “Deniz Feneri” sanıkları sessiz-sedasız tahliye oluverdiler.
Ülkemizin ne kadar büyük bir oyunun içinde olduğunu iyi düşünmemiz gerekir. Öyle anlaşılıyor ki, siyah Ergenekon ile yeşil Ergenekon yer değiştirmişlerdir.
Ülkemizde yargı bağımsız değildir ve güven vermemektedir. Gerek yargı organlarınca ve gerekse güvenlik güçleri tarafından halklara çifte standart uygulandığı görülmektedir. Ergenekon, Karargah Evleri, KCK, Deniz Feneri vb.
Halen “Türk Milleti” adına hüküm veren yargı kararları Demokles’in kılıcı gibi birçoğumuzun ensesinde durmaktadır. Bunu bizzat olarak ben yaşamaktayım. Daha önceki yazılarımdan açıklamıştım. Bu defa kısaca tekrar buraya aktarmak istiyorum.
Son bir yıl içinde yazdığım makalelerin bir çoğu Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından incelemeye ve soruşturmaya tabi tutuldu. Bununla da yetinmeyerek bazılarını mahkeme safhasına dönüştürmüş bulunmaktadır. Türk yargısı tarafından bir çok davanın sonuçlanması yıllarca sürdüğü halde benim davalardan üç tanesi jet hızıyla 6 ayda karara bağlandı. Bunlardan biri 3000 TL. ile cezalandırma, biri cezayı erteleme, birini de zaman aşımından davanın düşmesine adı geçen yargı organı tarafından karar verildi. Devam eden 7 soruşturmanın ise, kaç tanesinin dava safhasına dönüştüğünü halen ben de bilmiyorum.
O nedenle, internet üzerinden yayın yapan birçok site ile gazete ve dergiler haklı olarak bazı yazılarımı yayınlamadılar.
Çünkü yayınlayan gazete ve dergi sahipleri hakkında ilgili C. Savcılığı tarafından soruşturma ve davalar açıldığını, bazı site editörlerinin filtrelenmekten korktuklarını öğrenmiş bulunmaktayım. Bu yazılarımdan dolayı bazı dostlarımın hakkında soruşturma yapılmış, kimisi hakkında dava açılmış ve kimisi de yayınlamaması için dolaylı olarak uyarılmıştır. Bu dostlarımın çok haklı olarak yayınlamamalarını doğru buluyor, bundan sonra da riskli gördükleri yazılarımı yine yayınlamamalarını öneriyorum.
Dolayısıyla iki yıl önce yaklaşık 25 site ile 5 gazete ve 3 dergide yayınlanan yazılarım, bu gün ancak, 5-6 site ve bir gazetede yayınlanabiliyor. Yayınlayan bu sitelerin 3’ü Türkiye üzerinden girişi yasaklanan web sayfalardır.
Evet, Kemalizm renk değiştiriyor. Ancak, özü ve uygulamaları hiç değişmiyor, aynen devam ediyor.
Gerçekten de “Dokunan yanıyor”, ama bizler yansak da yine dokunmaya devam edeceğiz.
“Türk Milleti” adına hüküm veren yargı kararları Demokles’in kılıcı gibi ensemizde durmasına rağmen, yine de Sayın Çetin Altan’ın deyimiyle “enseyi karartmayalım”
-----------
NOT: Bu satırları yazdığım sırada Van’da şiddetli bir depremin meydana geldiği ve çok sayıda insanımızın hayatını kaybettiğini haberini üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayım. Ölen insanlarımıza rahmet, yaralılara da acil şifalar dilerim. (ME)
18 Ekim 2011 Salı
‘Biutiful’: Uykuları Kaçıran Bir Film ve Mülteci Yıllarım*
“‘Biutiful’da kahramanın kaçak işçiler ile polis arasında rüşvet trafiğinden hayatını kazanması sırasında yaşadığı trajik olaylar, onlarca uzak doğulu işçinin tıkıldıkları evde gece sızan gazdan zehirlenip ölmeleri, patronun cesetleri mafya yardımıyla denize atması bir başka olayda da polisin göz yummak için rüşvet aldığı halde Afrikalı kaçak işçileri işportacılık yaparken yakalamaları, beni geçmiş mülteci yıllarıma götürdü.“
Adil Okay
okayadil@hotmail.com
Bir film seyrettiğinizde, beğeninizi -eleştiri hakkınızı saklı tutarak- nasıl ifade edersiniz? Örneğin “İyi yapılmış bir filmdi ama… , oyuncular çok iyiydi, film müziği muhteşemdi ama…” v.s. diyerek. Bunun yanı sıra hepimizin ‘ama’sız beğendiği favori filmler vardır. Klasiklerden değil, son yıllarda yapılan filmlerden söz ediyorum. Bitince bir süre bizi yerimize mıhlayan, sinemadan çıktıktan sonra bile sahneleri, diyalogları kafamızın içinde dönüp duran filmler. Son yıllarda pek çok yerli, yabancı film izledim. Hatta itiraf edeyim, kaçırdığım filmleri mahalle bakkalından korsan DVD olarak alıp, izlediğim de oluyor. ‘Örneğin Michel Leclerc’in 2010 Fransız yapımı son filmi ‘Diğerlerinin İsimleri’ni (Le Nom Des Gens) korsanların yardımıyla orijinal diliyle seyrettim. Ayrıntıları iyi veren, tabuları ti’ye alan, ırkçılığa ve burjuva aile ilişkilerine karşı soru işaretleri bırakan başarılı bir filmdi ‘Diğerlerinin İsimleri’. Ama ne o, ne son bir yılda gördüğüm diğer filmler, hiç biri beni Anuş Pazarcıyan’ın tavsiyesi üzerine izlediğim, ‘21 Gram’ın yapımcısı İnarritu’nun “yeni bir baş eseri” sayılabilecek 2010 Meksika- İspanya ortak yapımı ‘Biutiful’ kadar etkilemedi. Bu filmi ‘ama’sız beğendim. Son bir yılda izlediğim en iyi film olarak da seçtim.
“İnarritu yeni filminde Uxbal’i odak alan bir öykü çerçevesinde, sınıflara ayrılmış bir toplumda ‘en alttakilere’ çeviriyor kamerasını. Onların zenginlik içindeki yoksullukta hayata nasıl tutunmaya çalıştıklarını, onlar için hayatla - ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu anlatıyor.”
Biutuful’da, sade bir İspanyol vatandaşı olan Uxbal’in küçük üçkâğıtçılıklarla hayatını kazanması anlatılırken, olaylar bizi görmek istemediğimiz gerçeklerin içine sokuyor. Avrupa’nın bir diğer deyişle kapitalizmin kan emici yüzünü doğallık içinde görüyoruz. Hiçbir abartmaya kaçmadan. Binlerce sayfa bilimsel analizin, araştırma yazısının yapamadığını hiç sıkmadan (film iki saatten fazla sürüyor) bazen çok açık, bazen çağrışımlarla, küçük büyük olaylar zinciriyle kalbimize ve beynimize nüfuz ettiriyor. Yoksulluk, sosyal güvencesizlik, ırkçılık, göçmen işçilerle ‘kâğıtsız’ mültecilerin insanlık dışı koşullarda çalıştırılması, yiten değerler... İnarittu, klasik politik sinemada olduğu gibi tek bir şok mesajla filmi bitirmiyor. Brezilyalı Rocha ile Yılmaz Güney’in politik sinemada yaptığını yapıyor. Film boyunca izleyicinin beynine -Ulus Baker’in ifadesiyle- milyonlarca şok zikrediyor. Ya da bana öyle geldi. Örneğin filmin kahramanı yolda yürürken önünden bir politikacının fotoğrafıyla süslenmiş bir taksi geçiyor. Bu bana hemen 12 Haziran seçimleri öncesi yaşadığım gürültü ve görüntü kirliliğini ve burjuva politikacıların yalan vaatlerini anımsatıyor. Bir başka sahnede devasa iki fabrika bacası görülüyor. Aklıma hemen bu yaz ziyaret ettiğim Gökova körfezinde –o cennet mekânı çirkinleştiren- HES bacaları ve tüten dumanlar ile Kütahya’da bir avuç altın uğruna siyanürle zehirlenen işçiler düşüyor. Ama en trajik olanı; hemen hepsinin hayat romanı birbirine benzeyen, farklı zaman ve mekanlarda yollarımın kesiştiği kaçak işçilerin dramı.
Biutiful beni mülteci yıllarıma götürdü
12 Eylül faşist darbesinden sonra başlayan mültecilik yıllarımda hemen her milletten yüzlerce kaçak işçi tanıdım. Uzun zaman Türkiyeli politik mültecilerin ücretsiz tercümanlığını yaptım. Tabi arada ‘politik’ olduğunu söyleyen ekonomik mültecilerin de sorunlarıyla ilgilendim. Öyle ki ziyaret ettiğim konfeksiyon atölyelerinde hemen bana doldurmam için bir dosya uzatılır ya da Fransızca dilekçe yazdırırlardı. Günün birinde bir arkadaşımın atölyesinde, Çinli bir kadın için yabancılar polisine mektup yazmıştım. Yaptığım iş karşılığı para almayışıma şaşıran o yoksul kadın bana Çin’den gelen, kurutulup vakumlanmış bir tavuk kemiği hediye etmişti de şaşırma sırası bana gelmişti. Yine Paris’te kaçak çalışan uzak doğulu göçmen emekçilerin evlerini ziyaret etmiş, Çin mafyasının getirip daracık evlere hapsettiği ve yol parası v.s. borçlarını ödemeleri için yıllarca günde 15 saat karın tokluğuna çalıştırdıkları işçilerle tanışmıştım. Koşulları, Türkiyeli kaçak işçilere göre çok daha kötüydü. Süreç içinde bu trajik gerçeklere şaşırmamayı, Avrupa’nın tüm ülkelerinde kaçak işçilerin istismarının yaşandığını öğrendim. Onların oturum ve çalışma kartı alabilmeleri için düzenlenen kampanyalara, eylemlere katıldım. Sabahın beşinde yabancılar polisi önünde ücretsiz tercümanlık yapmak için sıralara girdiğim, Irkçı ya da işgüzar memurların zorluk çıkarması üzerine kavga edip polis zoruyla dışarı atıldığım günlerim oldu. Paris’in banliyösü Bobigny valiliği önünde, ‘başvuru’ formu alabilmek için geceden yatak döşek alıp, çoluk çocuk kuyruğa girenleri görüp üzüldüm. Velhasıl hayatımın bir döneminde bu tür gözlemlerim çok fazla oldu. Biriktirdiğim iyi - kötü anılar, şiir ve öykülerime de yansıdı. O yıllardan kazancım, anı biriktirmenin yanı sıra, terk ettiğim Paris’e yılda bir kez gittiğimde, yolda karşılaştığım, bir zamanlar ücretsiz tercümanlıklarını yaptığım o işçilerin bana ikram ettikleri expresso oldu.
İşte, ‘Biutiful’da kahramanın kaçak işçiler ile polis arasında rüşvet trafiğinden hayatını kazanması sırasında yaşadığı trajik olaylar, onlarca uzak doğulu işçinin tıkıldıkları evde gece sızan gazdan zehirlenip ölmeleri, patronun cesetleri mafya yardımıyla denize atması, bir başka olayda da -polisin göz yummak için rüşvet aldığı halde- Afrikalı kaçakları işportacılık yaparken yakalayıp sınır dışı etmesi, v.d. beni geçmiş mülteci yıllarıma götürdü.
Belki de bu duygular yumağında, İnarittu’nun son filmi beni fazlasıyla etkiledi.
İnsanlık ayıbının karaya vurduğu an
Hatırlarsanız Aralık 2007’de, Avrupa'ya gitmek isteyen Filistin, Somali ve Irak uyruklu olduğu belirlenen 85 mülteciyi taşıyan tekne, İzmir'in Seferihisar ilçesi yakınlarında batmış ve 53 ceset karaya vurmuştu. Toplam 85 mültecinin umut yolculuğu, Seferihisar açıklarında facia ile sona ermiş, bu olay üzerine ben de ‘İnsanlık Ayıbı Karaya Vurdu’ başlıklı bir makale yazmıştım. Bu mültecilerin yaşadığı ne ilk trajediydi ne de son oldu. Yine mevsimlik işçileri taşıyan bir yük kamyonunun Tarsus hemzemin geçitte trenle çarpışması sonucu onlarca işçi ölmüş ve o zaman insanlar, önlerinden hemen her gün geçen bu gerçekle yüzleşmişlerdi. Bu katliam üzerine de ‘Devlet Kazası ve Katil kim’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu trajediler dünyanın her yerinde ve yıllardır sürüyor. Seferihisar veya Tarsus ilk değildi, ne yazık ki son da olmadı. (Okuduğunuz bu yazıyı kaleme aldığım sırada ajanslara yine benzer haberler geçiyordu.) Bu konuda insan hakları örgütleri yıllardır raporlar yayınlıyor, dünyayı ve dünyayı yönetenleri duyarlı olmaya çağırıyor. Biz ise ancak yanı başımızda cesetleri görünce uyanıp, ‘ne oluyor’ diye soruyoruz. Bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için altını çizmek gerek ki: Ortalama bir Avrupalı da bu trajediler karşısında bizden çok daha duyarlı değil. Avrupa ülkeleri de insan hakları, özellikle zenginliklerinin bir kaynağı olan ‘ötekilerin’ hakları konusunda çok temiz değil. İnarittu’da bunu anlatıyor zaten.
Norveç’te katliam ve Avrupa’da ırkçılığın yükselişi
En son Norveç’te Breivik adlı bir ırkçı - faşistin yaptığı katliam da aslında aynı konu kapsamında değerlendirilebilecek trajik bir sonuçtur. Avrupa’nın postmodern ‘çokkültürcülük’ politikasının (çokkültürlülük değil) iflasının, sermaye birliği olan AB’ye üye ülkelerdeki baharın kışa dönüşmesinin, neoliberalizmin derinleştirdiği eşitsizliğin, işsizliğin, aşsızlığın ve bunun müsebbibi olarak ‘ötekilerin’ işaret edilmesinin yarattığı nefretin sonucu. O katledilen gençler için ağıt yakan, ırkçılığı protesto eden yüz binler ne yazık ki bu dünyada politikayı belirlemiyor. O yüz binler, on yıllar boyunca susup oturmanın ne sonuçlar vereceğinin sorgulamasını henüz yapmıyor. Hükümetlerinin on yıllardır sermayeye ‘ucuz işgücü’ kazandırmak amacıyla göçmenleri davet ettiğinin, kaçak-kayıtsız çalışan işçilere göz yumduğunun farkında değil. Hrant Dink katledildiğinde de, ‘hepimiz Hrant’ız’ diye yüz binlerce namuslu insan sokaklara dökülmüştü. Ancak Türkiye’de de politikayı belirleyen o yüz binler değil, Hrant’ın katiliyle Türk bayrağı önünde poz veren güvenlik güçlerinin Türk- İslam sentezcisi ağa babalarıdır. Sivas katliamı katillerinin avukatlığını yapan yeni – Osmanlı’cı akıl hocalarıdır. Türkiye’de Hrant’ın katline davetiye çıkaran ‘bol maaşlı gazetecilerin’ de, Sivas’ta 35 aydını yakan şeriatçıların da, mevsimlik Kürt işçilerini Karadeniz’de linç etmeye kalkışan ırkçı faşistlerin de ruh hali ve argümanları, Norveç kasabı Brejvik’ten çok farklı değildir. Kapitalizmin yarattığı ekolojik ve sosyal sorunlar derinleşip, umutsuzluk ve çaresizlik yeşerince, bundan nemalanan gerici güçlerin hedefi de göçmen emekçiler ve tüm ‘ötekiler’ olacaktır.
İşte Biutiful’da “anlatılan hayatlar, hemen hiçbir şansı ve geleceği olamayan” insanların hayatları. Seferihisar’da cesetleri kıyıya vuran mülteciler gibi, kamyonlarla işe götürülüp getirilen, sosyal güvencesiz çalıştırılan mevsimlik işçiler gibi, kış sabahları amele pazarında donmuş vaziyette bekleşen işçiler gibi, oğluna dershane parası bulamadığı için intihar eden anne gibi… Ve bu hayatlar sadece İspanya’da ya da Türkiye’de değil, şu veya bu farkla tüm kapitalist dünyada yaşanıyor.
Gözlemlerimden birkaç örnek daha vereyim: Atina’da sabah erken saatlerde amele pazarına giderseniz moralsiz, üstleri başları perişan bekleyen Türk işçilerini görebilirsiniz. Aynı manzarayı farklı biçimlerde Paris’te, Londra’da, Amsterdam’da da görmeniz olası. Son yıllarda Türklerin, Kürtlerin yanı sıra Balkan ülkelerinden gelen işçiler de o ‘amele pazarlarında’ görülmeye başladılar. Keza kaçak çalışan fahişelerin de kimlikleri değişti. Örneğin en son Paris ziyaretimde, 10. bölgede ‘müşteri bekleyen’ Afrikalı kadınların yanı sıra, Balkanlardan gelen genç kızların çoğaldığını, 13. Ve 20. bölgede ise uzak doğulu seks kölelerinin mafya ve Fransız polisinin işbirliğiyle köşe başlarına yerleştirildiğini gördüm. Ama beni en çok sarsan manzara, Hollanda’da cadde üzerindeki vitrinlerde yarı çıplak yatan fahişelerin, gelene geçene gülümseyip müşteri çağırmalarıydı. İşte İnarittu’nun Biutiful’u, bende bu anıları canlandırdı.
Küreselleşmenin bu çirkin yüzüne, ‘Postmodern yaşamın renkleri’ diyerek ‘hoş görüyle’ yaklaşmamız mümkün mü?
‘Çaresizlik içinde dayanışma’
Güney dergisinin son sayısındaki yazısıyla beni bu filmi izlemeye teşvik eden Anuş Pazarcıyan, “Yine de umutsuz bir film değil Biutiful.” diyor. Pazarcıyan’a teşekkür edip ondan bir alıntıyla sonlandırıyorum yazımı. Ve hepinizi bu hüzünlü görsel şölene, ‘Biutiful’u izlemeye davet ediyorum:
“O çaresizlik içinde bile insanlığın, insani dayanışmanın mümkün olduğunu görüyoruz. Uxbal, yakalanıp Afrika’ya geri gönderilen kaçak işçinin gebe eşine ve çocuklarına açıyor daracık evini, paylaşıyor. Ve o Afrikalı kadın emekçi, anne sevgisini paylaştırıyor Uxbal’ın çocuklarına. Yoksulun paylaşacakları şeyler de var: İnsanlıkları, dayanışmaları, sevgileri. (…)Bir çağrı bu film: Büyük insanlığın gerçekliğine gözlerini kapamamaya bir çağrı. O Avrupa’nın cicili bicili, koca AVM’li koca şehirlerinin (burada Barselona) koca turistik meydanlarında alış verişe çıkan, kapuçino’larını, latte’lerini, kokteyllerini yudumlayan insanlara, yanı başlarında seyyar satıcılık yapan, belki gelip dilenen insanların, insan olduğunu hatırlatan, onların durumunu anlamaya çalışmaları çağrısı yapan, çığlığını atan bir film.”
Ağustos 2011
http://www.adilokay.com/
------------
*Güney Kültür Sanat Dergisi. Ekim- Kasım-Aralık 2011. S.58
1- Anuş Pazarcıyan, Sinema Notları, Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, no: 57, Temmuz- Ağustos- Eylül 2011.
2- http://www.guneydergisi.com/images/stories/g43dosyalar/insanlik_ayibi.pdf
3- http://77.79.79.245/bianet/bianet/71346-katil-kim
-------------
Biutiful. Meksika/ İspanya 2010
Yönetmen: Alejandro Gonzales İnarittu
Senaryo: Alejandro Gonzales İnaritu ve Nikolas Giacobone
Oyuncular: Javier bardem, Maricel Alvares, Hanaa Bouchaib, Estrella, Eduard Fernandez, Cheikh Ndiaye…
İCATLARDA TERÖRİZM FANTAZİLERİ
Bülent Tekin
bulenttekin47@gmail.com
Her türlü buluşla gelişen dünyada ve hatta insanoğlunca bulunacak yeni dünya’larda (gezegenlerde) yaşamın anlamı daha fazla belirginleşiyor. İnsanoğlu daha fazla yaşamak istiyor ve elinden gelirse ölümsüz olmak istiyor. Gün geçmiyor ki yeni bir alet bulunmasın, yaşamımıza girmesin! Her yeni buluş dünya yaşamında insanı daha rahat ve zevkli bir ortama (yaşama sevincine) sokabilir. Bu buluşların canlı yaşamında yararlı birer fonksiyon üstlenmeleri şartıyla tabii. Üstelik bu buluşların içinde füze, bomba, roket, top, tüfek gibi insanı yok eden silahlar da var. Buluşların bir kısmı insanları (daha doğrusu canlıları) yok etmek için kullanılıyor. Ve insanoğlu bu yeni buluşlara ve yaşamın tadına rağmen savaş(mak)tan vazgeçmiyor!
Ve biz böylesi bir dünyada Kürt halkına hakları olan şeyleri vermemek için savaşıyoruz. Kendi dil ve kültürlerinin özgürce kullanılmasını pazarlık konusu yapıyoruz. Gelin silahı bırakın da, sizle bu konuları konuşalım diyoruz. Dünyanın bu kadar modernleştiği bir çağda insanlara ırklarından dolayı, “bu kadarını kullanamazsınız, kendinizi yok edin, asimile ettirin, Türkleşin,” demek ne kadar akıl içerir? Böyle bir şeyin pazarlığı, müzakeresi olmaz! İnsanın doğuştan, yaratılıştan (Tanrıdan) gelen özelliklerini reddetmek, yok etmek, insanın varlık nedenine karşı oluştur. Bunun size yapılmasını istemezseniz, siz de başkasına yapmazsınız! Siz silahların bırakılmasını, PKK’nin demokratik siyasete kabulünü pazarlık konusu yapabilirsiniz. Terörü bitirmek için her türlü müzakereyi yapabilirsiniz, buna dediğimiz olmaz! Ama Kürtlerin doğuştan (yaratılıştan) gelen haklarını PKK ile, PKK’nin silah bırakmasıyla, teslim olmasıyla şarta bağlayamazsınız! Biri bir halkın (insan olmanın) sorunudur, diğeri bir örgüt sorunudur.
Sadece Somali veya Filistin diyemezsiniz! Sadece Somali dersek, Diyarbakır, Mardin, Siirt’in kimsesiz çocuklarını unutmuş oluruz. Ya da onları sevmediğimizi! Sadece Filistin de diyemeyiz! Tabii ki Filistin! Ama yadsıdığımız Kürtleri de unutamayız! Kürtlerin de doğuştan kazandıkları insan haklarını fantazi veya savaş unsuru sayamayız! Bu haklar müzakere dahi edilmemelidir, verilmelidir! Silah, terör buna engel olmamalıdır: Çünkü bir insan hakkıdır! Önce içimizdeki kanı durdurmalıyız. Bu (kan dökme) olmamalı, olamaz! Her seferinde Kürt’ün geçtiği yerde Türk dersek, bir olumsuzluk vurgularız. Türk veya Kürt birbirinden üstün değildir! İnsandırlar ve hakları olmalıdır!
Her seferinde Filistin veya Somali dersek kendimizi yadsımış oluruz! Kendimizi sömürge yapamayız! Tabii ki Bağımsız Filistin ve Demokratik Somali! Ama Türkiye’yi unutamayız! İnandırıcı olmayız yoksa? Bunu da ancak Kürt kompleksini atarak yapabiliriz. Bizim kardeşlerimizdir dersek ve kabul edersek… Ama, fakat derseniz, samimiyetsizlik orada başlar işte! Silah, terör, PKK, katil filan derseniz Kürt haklarını göremezsiniz! Bağımsız düşünmeniz gerekir! Kimse bu saatten sonra (dünyanın bu ilerleyen teknolojisinde) zorla asimilasyona uğratılamaz! Ve esasında bunu (asimilasyonu) toptan reddetmek gerekir! Adalet, demokrasi, insan hakları erdemlerine sahip çıkarak insanileşebiliriz. İcatlar barış ve insani değerlerde kullanılınca önem taşırlar.
11 Ekim 2011 Salı
Mazlumların Diyarı Yasaklanamaz!
Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com
Yaklaşık beş yıl önceydi…
Köyümüzün ve çevre köylerinin tanıtımı ile Dersim bölgesindeki kültürel araştırmalar, haber ve siyaset gündemini kapsayan bir web sayfasının kurulması için yurt dışında-içinde bazı hemşerilerim benden teknik destek istediler. Ben de web konusundaki amatörce olan bilgilerimle bu isteği seve seve kabul ettim.
Site logosuyla ilgili olarak; aynı zamanda Gomanlı olan (Seydan-Teman Mezrası) Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ın anısını bu sitede yaşatmak için Dersim direnişinin önderi Seyit Rıza’nın yanında Mazlum’un resminin de eklenmesini bir hemşerim önerdi. Böylesi bir öneri elbette gurur vericiydi. Bu öneri üzerine ben de site logosundaki sloganı “Mazlumların Diyarı” olarak düzenledim.
İnternet üzerinden yaptığım araştırmada goman ve koman isimleri başkaları tarafından kullanıldığı için önüne web sözcüğü ekleyerek www.gomanweb.com etki alanı adıyla satın aldım. Sitenin resmi bir sıfatı olmadığı için sadece bir iletişim formunu yerleştirmeyi yeterli buldum.
Amatörce bir çalışma ve dayanışma ürünü olan bu site zamanla gelişti ve yüzden fazla yazar kadrosuyla buluştu. En önemli gelişme ise; profesyonel, amatör ve çok acemi yazarları bu sitede buluşturmak sevindirici bir olaydı. Amatörce ve acemice yazanlar bu gün birçok prof unvanlı yazarlara taş çıkartırcasına muazzam ürünler sergiliyorlar.
Bununla da yetinmeyip, bu defa; farklı siyasi çizgilerde olan birçok devrimci, sosyalist, komünist örgüt hatta bu örgütlerden türemiş bazı fraksiyonlara yakın olan yazarlar ile sosyal demokrat, yurtsever, liberal, kemalist ve ulusalcı görüşlere sahip yazarlar da kadrosuna eklendi.
Özetle; halkların hassasiyetlerini göz önüne alarak hakaret, küfür, tehdit ve iftira içermemesi kaydıyla yazarlar kadrosunu yüzden fazla bir düzeye çıkardı.
Sitenin grafiği her geçen gün artıyordu. Bazı günlerde 6000 sayfa tıklamaya çıkabiliyordu. Ortalama ise 3500 sayfa tıklanmaktaydı.
Tüm bu gelişmelere karşı siteyi yeni modül ve bileşenlerle durağandan hareketli sisteme geçirmek zorunlu oldu. Bunun için yurtdışında-içinde bulunan birkaç hemşerimiz ile dostlarımızın kendi aralarında topladıkları küçük miktardaki paraları birleştirip sitenin yıllık kirası da dâhil olmak üzere tüm masrafları ödenmektedir.
Dolayısıyla sitedeki onbinlerce dokümanı yeniden web üzerinden yüklemek çok zaman alacağından dolayı yerine yeni bir etki alanı ismini daha satın alarak sayfalara link vermek suretiyle yayınını yeni bir site üzerinden gerçekleştiriyorduk.
Yeni web sayfasından dolayı bu Siteyi artık güncellemiyorduk. Ancak, birkaç ay önce gazeteci Ahmet Şık’ın “İMAMIN ORDUSU” kitabı ile Sayın Abdullah Öcalan’ın “YOL HARİTASI” kitapçığını PDF formatından sitenin ana sayfasına eklemiştim.
Ne yazık ki birkaç gün önce “ANKARA 11.AĞIR CM’nin, 21/09/0201 tarih ve 2011/3177 KORUMA TEDBİRİ kapsamında bu internet sitesi (gomanweb.com) hakkında verdiği karar Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nca uygulanmaktadır” şeklindeki bir ifadeyle Türkiye üzerinden siteye girişi yasaklanmıştır.
Aynı tarih ve sayılı mahkeme kararıyla Fıratnews ve rojevakurdistan siteleri de Türkiye üzerinden girişleri yasaklanmıştır. Üç sitenin aynı tarih ve sayılı kararla kapatılması düşündürücüdür.
Her gün bu tür kararlarla yüzlerce sitenin yasaklandığını tahmin etmek zor değildir. Öyle anlaşılıyor ki, yeni gomanweb’i de yasaklayacaklardır.
Bu üç sitenin hangi gerekçeyle yasaklandığını bilmiyorum. Ancak, gerekçesi ne olursa olsun bu çağ dışı yasakçı zihniyete karşı başta aydınlar olmak üzere demokratik kamuoyunun mücadele etmesi gerekir.
Hangi gerekçeyle olursa olsun bu tür kapatmalar çağ dışıdır ve kabul edilemez.
Daha önce birçok blok siteleri ile YouTube gibi sosyal paylaşım sitelerini de aynı yöntemle Türkiye üzerinden filtrelemek suretiyle yasaklamışlardı. Bu tür yasakların hiçbir işe yaramadığı görüldü ve internet kullanıcılar çok tecrübe kazandılar.
Bu günkü teknik gelişim ile filtrelenen sitelere çok rahat bir şekilde girilebileceğini herkes öğrendi. Örneğin; mahkeme kararıyla yasaklanan gomanweb sitesine bazı filtre kırıcı siteler üzerinden ya da bilgisayarınızdaki DNS ayarlarında yapacağınız küçük bir değişim ile filtreyi kırarak her yerde siteye girebilirsiniz.
Aşağıya kopyaladığım yasaklı gomanweb sitesine tıklayarak siteye girebilirsiniz. Bilmeyenler ise bu linki tıklayarak deneyebilirler.
http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/http://www.gomanweb.com/index.htm
Bu teknik gelişmeler bize gösteriyor ki, MAZLUMLARIN DİYARI yasaklanamaz.
Yasakçı çağ dışı zihniyete ve her türlü baskıya karşı direnerek, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde yolumuza devam ediyoruz, edeceğiz.
8 Ekim 2011 Cumartesi
SAVAŞ AHLAKINDA ÖRSELENMELER
BÜLENT TEKİN
bulenttekin47@gmail.com
Ankara Kızılay’daki (Kumrular Caddesi) üç kişinin ölümünün ve çok sayıda yaralının olduğu patlama ve Siirt’te 4 genç kızın bir araçta öldürülmeleri kabul edilir eylemler değildir. İnsan hafızası bunu kabul etmiyor. İsyan ettirici ektikleri çok! Nasıl olur da yüzlerce insanın geçtiği bir caddede serseri bir bomba patlatılır? Ve nasıl olur da gençliklerini o mütevazı Siirt’te yaşayan 4 güzel kıza kıyabiliyorlardı? Bu iki eylemi yapanlar nasıl bir zihniyet taşıyorlardı, bunlar bir dava insanı olabilirler miydi? Kumrulu Caddesi’ndeki eylemi PKK reddetti. Ancak devletin açıklamaları eylemi PKK’nin yaptığı yönündedir. BDP her iki eylemin soruşturulmasını istedi(ikisini de PKK’nin yapmadığını bildiğinden olmalı saldırıları kınadı). Gerçekten bu iki eylemi PKK mi yaptı yada yine kötü eller imalatı mı? Bu sorunun yanıtının çok ta önemi yok. Ergenekon, derin devlet ya da PKK’nin derini (TAK) yapsa da, PKK veya devlet bu konuda masum da olsalar, savaş ahlakının ve hukukunun kabul etmediği bir durum var.(20 Eylül’de Ankara Kızılay’da yapılan eylemi bir ajansa gönderdiği e-posta ile TAK üstlendi. Daha önceki Ankara-Eskişehir Yolu ve Antalya’daki patlamaları da!)
Kürtleri yok etmek veya Türk devletine boyun eğdirmek için böyle ahlaksız ve hain planlar yapılmaz. Yoldan geçen (hepimizin oğlu, kızı, kardeşi olabilen) masum insanlara, araçlarıyla güle oynaya eve dönmekte olan gençlere ölümü tatırtıyorsunuz. Bu iki vahşi eylemi, savunamayacağından PKK üstlenmemiş olabilir. Savaş isteyen malum devlet organları da belki böylesi vahşi bir eylemi yapmış olabilirler. Birbirinin üstüne yıkılmaya müsait çirkin eylemlerdir. Geçmişte bu tür eylemler oldu, kimse üstlenmese de, devlet bazı failler buldu. Ancak hiçbir şekilde bu tür eylemleri ne PKK ne de derin devlet üstlendi? Ancak bugün TAK diye bir örgüt, eskiden de devlet adına eylem yapan TİT gibi Ankara’daki eylemi üstlendi. AKP’nin ve Erdoğan’ın açtığı savaş nedeniyle artık sivillere karşı olan hassasiyetlerinin(!) bittiğini açıkladılar! Her yer eylem sahası, her yer hedeftir! Ne diyeyim!
Denir ki-polis aracı sanarak-Siirt’teki saldırıyı yapan PKK’dir. Ve tuhaftır ki(!) ölen kızların aileleri BDP eğilimli bilinmektedir. Eğer bu böyleyse PKK’nin büyük bir hata veya yanlış yaptığı ortadadır, eylemin vahşetliğinden “biz yapmadık” demektedir. Diyelim ki araçta polisler olsaydı, bu eylem haklı ve kabul görür müydü? Ve PKK eylemin örtbas edilemeyeceğini bilmiş olmalı ki 21 Eylül’de 4 genç kızın öldürülmesiyle ilgili eylemi, polis aracı sanılarak “yanlışlık yapıldı” şeklinde üstlendi ve ailelerden özür diledi. Tunceli’de de halı sahada top oynayan bir polis ve onu seyretmekte olan eşi öldürülmüştü. Benim bildiğim, yılan dahi su içmekte olan bir insanı sokmaz! Top oynayan silahsız polislere, ya da görevini yapan asker ve polise, sırf üniformasından dolayı saldırmak, pusu kurmak berbat ve anlatılamaz eylemlerdir. Bunları savaş kurallarıyla anlatamazsınız. Herkesin bir ailesi ve seveni vardır. Herkesin bir canı ve yaşama hakkı vardır.
Bu tip kirli eylemleri yaptığı için PKK’nin ve devletin de sicilleri bozuktur. Mesela 11 Eylül 2011’de Hakkari-Şemdinli İlçesinde PKK’li militanların saldırısı sonrasında dört sivilin öldürülmesini devlet yapmıştı. Askerlerin öldürdüğü dört kişiyle ilgili eylemi devlet PKK’nin üstüne yıkmaya çalışmıştı. Devlet te, PKK de bu tür şaibeli olaylara sık sık bulaştı. Bu belirlemeyi yapmazsak doğruları ortaya çıkaramayız. Ankara’daki ya da Siirt’teki eylemi üstlense de üstlenmese de halkın bu eylemleri kimin yapıp yapmadığını bildiğini söylersek kâhin olmayız. Yine aynı şekilde devlet ister kabul etsin/etmesin toplu mezarlardaki katliam sonucu gömülmüş Kürtlerin ya da (11 Eylül)Hakkari-Şemdinli’deki dört sivil yurttaşımızın kimler tarafından öldürüldüğünü halkımız bilmektedir.
İşkenceci generaller veya polis şefleri dünyanın her tarafında suikasta uğrarlar. Bu başka bir şeydir! Çünkü bu tip sona biraz da kendileri neden olmuştur! Fakat devriye gezen bir polis aracına, nöbet tutan bir polise/askere ateş edip öldürmek, caddelerde yürüyen insanları havaya uçurmak izah edilemez. [Yazımı yazdığım bu günde (22 Eylül) Diyarbakır’da Yunus tabir edilen polis ekibine motosikletlerini tamir ettirirken ateş edildi, bir polis şehit oldu, biri polis olmak üzere üç kişi de yaralandı. Yaralı polis te daha sonra şehit oldu.] Bu vahşeti-savaşı kışkırtmak ve barış ortamını yok etmek amacıyla-her kim yapıyorsa-PKK ya da devletin malum organları-Türk ırkçıları ile Kürt ırkçılarını kışkırtmaktan başka bir şey yapmıyorlardır. Oynanan senaryo ile Türk ırkçıları hiddetlenecek, Kürtlerden nefret etme artırılacak ve devletin Kürt sorununu çözmek için atacağı demokratik adımlar engellenecektir. PKK-MİT görüşmelerinin ifşa olmasından, Öcalan-Devlet (hükümet) müzakerelerinin yapılmasından (her iki taraf ta bu görüşmelerin yapıldığını kabul etti) devletin Kürt sorununda tatmin edici kararlar alacağını öğreniyoruz. Dilerim bu karanlık ve vahşi eylemler savaşı esas alan politikalar yaratmaz, Kürtler ve Türkler her türlü kirliliği reddederler!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
EYLEMSEL YETKE
Bir Kitap: 'Eylemsel Yetke"-Faiz Cebiroğlu
Kitap
Fadil Ölmez
BİYOGRAFİM
Faiz CEBİROĞLU:
1959 Hatay / Antakya - Dursunlu Köyü doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Lise yıllarında şiire ve Halk müziğine eğilim gösterdi. Halk müziği ağır bastı. Bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzla yorumlamaya başladı. İlk kasedi “ Şafağın Gülleri” oldu. Yasaklandı. 2.kasedi “Yağmur Çiseliyor” çok az kesime ulaştı.1986 da Danimarka’ya geldi. Danimarka’da müzik çalışmaları yanında, pedagojiye ilgi gösterdi. Pedagoji (çocuk eğitimcisi) bölümünü bitirdi. Halen Danimarka’da pedagog, “çocuk yetiştirme sanatçısı” olarak çalışmaktadır. Türkiye’de, Dönem Yayıncılık tarafından basılan “TOPLUMSAL KURTULUŞ NOTLARI” (İstanbul 1991) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Türkçe, Arapça, Danimarkaca (Danca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site, gazete ve dergilerde her konuda yazılar yazmaktadır. Türkiye’de, Ocak 2005 te yayın hayatına başlayan, ”Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Danimarka sorumlusudur. Ayrıca bu derginin de yazarıdır.
1959 Hatay / Antakya - Dursunlu Köyü doğumlu. Liseyi Antakya’da bitirdi. Lise yıllarında şiire ve Halk müziğine eğilim gösterdi. Halk müziği ağır bastı. Bağlama çalmayı öğrenerek, türküleri kendine özgü bir tarzla yorumlamaya başladı. İlk kasedi “ Şafağın Gülleri” oldu. Yasaklandı. 2.kasedi “Yağmur Çiseliyor” çok az kesime ulaştı.1986 da Danimarka’ya geldi. Danimarka’da müzik çalışmaları yanında, pedagojiye ilgi gösterdi. Pedagoji (çocuk eğitimcisi) bölümünü bitirdi. Halen Danimarka’da pedagog, “çocuk yetiştirme sanatçısı” olarak çalışmaktadır. Türkiye’de, Dönem Yayıncılık tarafından basılan “TOPLUMSAL KURTULUŞ NOTLARI” (İstanbul 1991) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Türkçe, Arapça, Danimarkaca (Danca) ve İngilizce bilmektedir. Değişik site, gazete ve dergilerde her konuda yazılar yazmaktadır. Türkiye’de, Ocak 2005 te yayın hayatına başlayan, ”Sanat, Edebiyat ve Eğitim’de YOĞUNLUK dergisinin Danimarka sorumlusudur. Ayrıca bu derginin de yazarıdır.
Etiketler
- Bülent tekin in yeni kitabi
- terörist - bülent tekin
- 1 mayis ütopyasi
- 1. dünya savasi - adil okay
- 12 ceset - bülent tekin
- 12 eylül 1980 - faiz cebiroglu
- 12 Eylül Cunta Anayasası - mustafa elveren
- 12 Eylül Darbesinin Edebiyatta İzdüşümü - Murat Altunöz Haberi
- 12 Eylül dershane ve yaris atlari - adil okay
- 12 haziran 2011 secimleri - faiz cebiroglu
- 12 haziran milletvekili - mustafa elveren
- 12'ler üzerine - bülent tekin
- 15 16 Haziran - adil okay
- 15 agostus - bülent tekin
- 15- 16 Haziran - M. Sehmus Güzel
- 2 ci misir devrimi - faiz cebiroglu
- 2014 - adil okay
- 21 yüzyilin baslangici ve ittihatcilarin sonu - nadir nadi celik
- 24 e 24 - bülent tekin
- 33 kursun - ahmed arif
- 33 kursun ahmet arif ve sonrasi - m sehmus güzel
- 551 vekil - bülent tekin
- ab bayrak islam -mustafa elveren
- abdüko yumusama ve baris - bülent tekin
- Abidin Dino - M. Sehmus Güzel
- acik savas tezkeresi - faiz cebiroglu
- Aciklama 2 - eylemsel yetke
- aciklama1 - eylemsel yetke
- acilim politikasi ve sivil darbe anlayisi - ismail besikci
- acilis ve kapanis - hasan bildirici
- adalet bakanina acik mektup - adil okay
- adi özgecan - adil okay
- adil okay
- adil okay dan yeni kitap
- adil okay ile soylesi
- adilos bebem - ahmed arif
- ahlakli devlet - bulent tekin
- ahlaksiz erdogan - ali emin ileri
- ahmet altan ve kürtler - hasan bildirici
- ahmet kaya anisina - mustafa elveren
- ahmet kaya ve ferhat tunc - mustafa elveren
- ahmet türk'ün istifasi - hasan bildirici
- akdeniz multeci mezarligi - adil okay
- akilsiz aklin serüvenleri - nadir nadi celik
- akilsiz aklin serüvenleri3 - nadir nadi celik
- aklinizdan cikmayanlar - bülent tekin
- akp cözüme yanasmiyor - abdullah öcalan
- akp fasizmi - hasan bildirici
- AKP Halk iradesi - yener orkunoglu
- akp halk iradesi 2 - yener orkunoglu
- akp ile chp - mustafa elveren
- akp ile chp nin irkcilik yarisi - mustafa elveren
- akp kapatilmadi - turgut kocak
- akp ordu ve abd - yener orkunoglu
- akp ve kürt sorunu - ismail besikci
- AKP’li Geçinen Sarhoşlar - mustafa elveren
- AKP'nin Degirmenine Su Tasimak - Abdulkadir Ulumaskan
- aksam olunca - adil okay
- aleviler
- alevilerde kafa karisikligi - ismail besikci
- alevilerin büyük sirri - ismail besikci
- aleviligin islamla hicbir iliskisi yoktur - ismail besikci
- Aleviligin sunni diktatörlüge karsi direnisi - hasan bildirici
- alevilik bir insan sevgisidir - serra güneyli
- alevilik dünün sosyalizmidir - serra güneyli
- alevilik müslümanlik midir - devran asmen
- aleviliki dersim ve cumhuriyet - mustafa elveren
- ali yüce - muslum kabadayi
- alin size amerikan usakligi - turgut kocak
- Alintilar ve Yorumlar - Mustafa Elveren
- allah kuran bayrak - mustafa elveren
- alt üst kimlik meselesi - mustafa elveren
- altta kalanin - adil okay
- Amik'te Bir Yaz Yolculugu ve Dostluklar - Müslüm Kabadayi
- ana tanricadan - bülent tekin
- analiz ve yorum üzerine - fadil ölmez
- anarsizm nedir - faiz cebiroglu
- anarşik sistemdir - faiz cebiroglu
- anayasa - turgut kocak
- anayasa arilar kovanlar - bülent tekin
- anma - adil okay
- anma - mihrac ural
- anneler de ölür - bülent tekin
- Anneme - Mahmud Dervis
- antakya adi degil hatay adi silinsin - demir bilgin
- antakya da 14 gözalti
- aramice dili - murat altunöz
- asik ishsani
- asimetrik asklar - bülent tekin
- asimilasyon bitti aldatmacasi - mustafa elveren
- askere gitmeyin-mustafa elveren
- Askin isterik cigliklari - bülent tekin
- avukat - bülent tekin
- ayak izlerindeki yazilar - halil ibrahim özcan
- azinligin cogunluga tahakkümü
- baglar belediyesi - bulent tekin
- bahar operasyonlari - hasan bildirici
- bahcelievler katliami
- balon erken patladi - hasan bildirici
- baris ve demokrasi - mustafa elveren
- barzani semaya bak - serra güneyli
- bas kim ayak kim - turgut kocak
- Baskin Oran'in AKP'si - Yener Orkunoglu
- basörtüsü... - fikret baskaya
- Başın öne eğilmesin – Turgut Koçak
- baykal amerikan in ve fasizmin truva ati - faiz cebiroglu
- ben dersimli kemal - mustafa elveren
- besikciye mail - abdulkadir ulumaskan
- besikciye selam - adil okay
- bir adim ileri iki adim geri - abdulkadir ulumaskan
- Bir amblem ve bir not - faiz cebiroglu
- bir erkek bir kadin - bülent tekin
- bir heykel - adil okay
- bir mayis üzerine düsünceler - m.sehmus güzel
- bir proresörün evhamlari - faiz cebiroglu
- Bir Ressam - Serpil Odabasi
- bir ressam bir kitap - adil okay
- bir sairden - adil okay
- bir tekme bir yumruk - faiz cebiroglu
- bir yazardan - adil okay
- bir yazi hirsizi - faiz cebiroglu
- Bir yorum: Reyhanlı katliamı - faiz cebiroglu
- biraz ahlak -faiz cebiroglu
- birey laik olmaz devlet laik olur - yener orkunoglu
- bireysel gelisim 1 - faiz cebiroglu
- bireysel gelisim 2 - faiz cebiroglu
- bireysel gelisim 3 - faiz cebiroglu
- birlesmis milletler ve cocuklar - faiz cebiroglu
- birlik ve beraberlik - abdulkadir ulumaskan
- bismillah diye ilk geri adim - abdulkadir ulumaskan
- biutiful - adil okay
- biyikli göbekli - serra güneyli
- biz nasil insanlariz - bülent tekin
- bombalar patlarken - bülent tekin
- bonzai - m kabadayi
- bozkurt sembolu calintidir - sevra kurtulus
- bölücülük ve yandaslik - mustafa elveren
- börü dizisi - bülent tekin
- bu basbakanla - mustafa elveren
- bu hoca beni dinsiz yapacak - mustafa elveren
- bu kalp seni unutur mu - adil okay
- bu sistemde katliamlar - mustafa elveren
- bu telas niye - turgut kocak
- bu yaziyi okumayin - bülent tekin
- bulent tekin
- bulmaca - bülent tekin
- buyuk kafalar - bulent tekin
- büyükler sokakta dans etmeye utaniyor
- Büyüklerimiz Devlette Görev Almamızı İstiyorlardı - mustafa elveren
- cagdas egitim yalani - mustafa elveren
- cagdas kawa - mustafa elveren
- cakal cukal edebiyeti - bülent tekin
- cakallarin ulumasi - emine engin
- calismak üzerine - faiz cebiroglu
- Can Yücel i anarken - bülent tekin
- cek - müslüm kabadayi
- cellatlarin ölümü - hasan bildirici
- cephede ebu nidal - faiz cebiroglu
- cetelesmenin boyutu - murat altunöz
- Che yasiyor - Faiz Cebiroglu
- chp ve secim ittifaklari - mustafa elveren
- chp ve secim ittifaklari 2 - mustafa elveren
- cinsel fasizm - hasan bildirici
- cocuk cigliklari - adil okay
- cocuk ve okuma kültürü sempozyomu - müslüm kabadayi
- cocukluk isgal altindadir - faiz cebiroglu
- cocukluk ve edebiyat -müslüm kabadayi
- cok mutluyuz - bulent tekin
- cukurova kitap fuari - müslüm kabadayi
- cumartesi anneleri / mustafa elveren
- cumhurbaskanligi - faiz cebiroglu
- cumhuriyet ve atatürk - mustafa elveren
- danimarka da ´secim - faiz ceniroglu
- Dar Sokak - Dergi
- Dar Sokak - Sayi 2
- darbeler
- Darbeler Ve Resmi İdeoloji - mustafa elveren
- degistirilmis kuran - mustafa elveren
- deli dumrul - bülent tekin
- deliler akillilar cocuklar - bülent tekin
- delirmis krallar - bülent tekin
- demokrasi - mustafa elveren
- demokrati acilim - bülent tekin
- demokratik özerklik - mustafa elveren
- deneyin isterseniz - bülent tekin
- denge - halil ibrahim özcan
- Deniz gezmis yasasaydi - Abdulkadir Ulumaskan
- deniz ve basbakan - bülent tekin
- denizden isiklanmak - muslum kabadayi
- dershaneler - bülent tekin
- dershaneler 12 eylül elstiriler ve yanitlar - adil okay
- dersim aleviligine operasyon - mustafa elveren
- dersim den antakya ya - adil okay
- dersim halkini tümden suclamak - mustafa elveren
- dersim katliami - mustafa elveren
- dersimizden caktik - bülent tekin
- dersimliler - mustafa elveren
- deveye sormuslar - turgut kocak
- devin trajedisi - bülent tekin
- devlet patron - adil okay
- devletin agalari - ismail besikci
- devletin kemal burkay acilimi - mustafa elveren
- devletin ömrü - bülent tekin
- dijle tv - bulent tekin
- dil ve aile - faiz cebiroglu
- dillerin ölümü - faiz cebiroglu
- din ahlak - mustafa elveren
- dinci ile ateist arasindaki fark - mustafa elveren
- dis mihraklar - abdulkadir ulumaskan
- diyarbakir seni sevmiyor - bülent tekin
- DKÖ lerin gücü - mustafa elveren
- dogrular gibi yalanlama - abdulkadir ulumaskan
- dokuz köyden kovuldum - bülent tekin
- dönülecek ev yok - hasan bildirici
- dönüsü olmayan yol - hasan bildirici
- dövüs kulübu ve posmodern sinema - adil okay
- dtp kapatilamaz
- dursunlulu ressam fehmi - faiz cebiroglu
- ebu cehil - faiz cebiroglu
- ece ayhan'la düsünmek - m.sehmus güzel
- egitim - adil okay
- Ekin Van - Adil okay
- el rakka dan rojava ya - adil okay
- elde var ayten - bülent tekin
- ele alinmasi geciken sorun - fadil ölmez
- elestiri kültürü - mustafa elveren
- elestiri üzerine - faiz cebiroglu
- elestiri üzerine bakis - faiz cebiroglu
- elestiriye evet - mustafa elveren
- elezig daki safii ve kizilbas - mustafa elveren
- ellerimiz kirilsaydi da - turgut Kocak
- emperyalizm - faiz cebiroglu
- emperyalizm hersey kâr icindir - faiz cebiroglu
- emperyalizm terör egemenligidir - faiz cebiroglu
- emperyalizm vandalizmdir - faiz cebiroglu
- emperyalizm ve anti emperyalizm üzerine - fikret baskaya
- emperyalizm ve dil - faiz cebiroglu
- emperyalizme karsi savas - ismail besikci
- emperyalizmin usagi arap bilrligi - turgut kocak
- en iyi patron - adil okay
- enternasyonal 120 yasinda - m.s. güzel
- erdal ölümsüzdür - faiz cebiroglu
- ergenekon cetesi - abdulkadir ulumaskan
- ergenekon dan yesil ergenekon a - bülent tekin
- ergenekon istisna degildir - prof. fikret baskaya
- ergenekon tarzi - bülent tekin
- ermeni sempozyumu - adil okay
- ermenilerden özür diliyorum - adil okay
- ermenilerle sürgünde kesisti yollarim - adil okay
- ermeniýe düsman - mustafa elveren
- esege özür - bülent tekin
- esekten utanmayanlar - bülent tekin
- esitlik
- eti senin kemigi benim - mustafa elveren
- etnik kimlik - faiz cebiroglu
- evet hayir - mustafa elveren
- Ey isa - Macid Ebu Gosh
- Eylemsel Yetke - Faiz Cebiroglu
- eylemsel yetke - hasan bildirici
- eylemsizlik karari ve sonrasi - mustafa elveren
- facebook üzerine - faiz cebiroglu
- ferhat tunc - mustafa elveren
- ferhat tunc - mustafa elveren
- ferhat tunc u - mustafa elveren
- feslegene agit - halil ibrahim özcan
- fikret baskaya - adil okay
- Filistin - adil okay
- filler - bulent tetkin
- fotograflar - bülent tekin
- gazeteciler ayakta - müslüm kabadayi
- gerekirse seytanla isbirliyi yapilabilir - mustafa elveren
- gerileme sonun baslangicidir - abdulkadir ulumaskan
- gezi direnisi - adil okay
- gomanweb sitesi - mustafa elveren
- görülmüstür ama cözülmemistir - selma akkaya
- görülmüstür sergisi - adil okay
- göstermelik demokrasi - mustafa elveren
- Grup Yorum Antakya'da - Murat Altunöz
- gunay aslan ve ben - hasan bildirici
- gurbette bile gökyüzü varmis - adil okay
- günesin sürprizleri - müslüm kabadayi
- hak arama yürüyüsü - murat altunöz
- hakki devrim e cevap - abdulkadir ulumaskan
- halic te yasayan simonlar - bülent tekin
- halis in istifasi - mustafa elveren
- halkin yarattigi simgeler - mustafa elveren
- halklarin kardesligi - adil okay
- halklarin ya da din kardesligi - mustafa elveren
- hapishane mektuplar 2 - adil okay
- hapishane mektuplari - adil okay
- hasan gülbahar dan mektup - adil okay
- hasan mantici - adil okay
- hasta tutsaklar - adil okay
- hatay sorunu - sevra kurtulus
- hayaldi gercek oldu - mustafa elveren
- haydutluk - hasan bildirici
- haziran direnisi - adil okay
- hdp ile ak parti - serra güneyli
- hdp ve linc ordusu - adil okay
- hdp ve selahattin demirtyas -bülent tekin
- her sey para icin -bülent tekin
- herkesi iceriye mi atacaksiniz - turgut kocak
- HIRSIZ VE POLİS - Bülent Tekin
- hirsiz ve yalanci - bülent tekin
- hizli siyaset teknikleri / bülent tekin
- hortlaklar - m sehmus güzel
- hukuk
- hukuksuzluk iddianame ve savunma - mustafa elveren
- hukukun olmadigi yerde - mustafa elveren
- hypatia - bülent tekin
- ic savas politikalari - bülent tekin
- icimde kuslar göcüyor - murat altunöz
- icimizdeki niyet - bülent tekin
- icisleri bakani istifa etmedilir - bülent tekin
- icraatlarda terörizm fantazileri - bülent tekin
- ifade özgürlügü ve yargi - ismail besikci
- ifade vermek - adil okay
- iki mustafa - mustafa elveren
- iktidarin kürt yazarlari - hasan bildirici
- ileri demokrasi aldatmacasi - mustafa elveren
- ilgili makama - bülent tekin
- iman gücüyle siyaset - abdulkadir ulumaskan
- inan - faiz cebiroglu
- inanarak mücadele etmek - bülent tekin
- insallah kazanirsiniz - bülent tekin
- insan birazda düsündügüdür - bülent tekin
- İnsan Nasıl İnsan Olur - ismail besikci
- insanciklar karincalar krallar - bulent tekin
- insanliga mukavemet
- internet - mustafa elveren
- intikam sözcügü - faiz cebiroglu
- ipotek krizi - fikret baskaya
- iran - nadir nadi celik
- irkci sovlar - abdulkadir ulumaskan
- irkcilik-prof.dr.m.sehmus güzel
- irklar ve inanclar - mustafa elveren
- isid nedir - faiz cebiroglu
- isid veya öso - adil okay
- isimiz gücümüz - bülent tekin
- islam
- islam kardesligi - ismail besikci
- israil yine - adil okay
- ittihat ve terakki - bülent tekin
- ittihatcilarin soykirim refleksleri - nadir nadi celik
- iyiler ve kötüler - bülent tekin
- jet fadil - hasan bildirici
- kâbemiz dünyadir - serra güneyli
- kadin eylem daha fazla eylem - fadil ölmez
- kahraman türkler ve kürtler - bülent tekin
- kalkinma bir efsanenin sonu - prof. fikret baskaya
- kandil e telgraf - faiz cebiroglu
- Kapitalizm
- kapitalizm emperyalizm barbarliktir - sevra kurtulus
- kapitalizm: önce para sonra insan - faiz cebiroglu
- kardeslik
- kardeslik ve dostluk üzerine - mustafa elveren
- karsi saldiriya karsi saldiri - canan ates
- kasabalilar - müslüm kabadayi
- kastelli canina kiydi
- katil kerpic - bülent tekin
- Kawa heykeli - bülent tekin
- kayiplar haftasi - adil okay
- kazim icin bir film
- kazim koyuncu
- keklik ve sahin - bülent tekin
- kemal burkay in iddialari - hasan bildirici
- kemal karkajier - adil okay
- kemalist ve anti-kemalistlerin uzlasmasi - abdulkadir ulumaskan
- kemalizm renk degistiriyor - mustafa elveren
- kenan evren'e mektup - ali emin ileri
- kent - m sehmus guzel
- kic devlet - adil okay
- kiniyorum - bülent tekin
- kirilgan zamanlar - murat altunöz
- kiskancligin daniskasi - bülent tekin
- kitap - eylemsel yetke
- kitap tanitimi - adil okay
- kitasal bilivarci hareket - canan ates
- kitasal bolivarci hareket in manifestosu
- kitasal bolivarci hareket kurulus kongresi
- kizilay da bir hayalet dolasiyor - sibel özbudun
- kobane rojeva - adil okay
- kolombiya da toplu mezar - canan ates
- kongreler sürecinde Egitim Sen
- Kosova bagimsizlgi - Ali Emin ileri
- kromsanin zehirli varilleri - adil okay
- kurd1 - abdulkadir ulumaskan
- kurnaz adam piyasada - bülent tekin
- Kutlu olsun - bülent tekin
- Kültür Düsmanligi - Yener Orkunoglu
- kültürel yabancilasma - faiz cebiroglu
- kürd kimligi - faiz cebiroglu
- kürd ordularinin basarisi - hasan bildirici
- kürt acilimi - turgut kocak
- kürt devleti - faiz cebiroglu
- kürt dili ve edebiyati - ismail besikci
- kürt edebiyati ve ben - hasan bildirici
- kürt edebiyeti üzerine - ismail besikci
- kürt güvenligi - hasan bildirici
- kürt sorunu degil - hasan bildirici
- kürt ve türk sorunu - yener orkunoglu
- kürtaj hakkinda - adil okay
- Kürtler Aleviler ve Raporlar- ismail besikci
- laiklik milli birlik - ismail besikci
- Laiklik elden gidiyor mu - fikret baskaya
- latife tekin'e yanitlar - bülent tekin
- Lazlar da ayni oyuncaktan istiyor - nadir celik
- lenin - yener orkunoglu
- lenin 3.bölüm
- lenin 4.bölüm
- lenin 5.bölüm
- lenin 6.bölüm
- lenin 7.bölüm - yener orkunoglu
- liberal kontrgerilla - bülent tekin
- liberal teorilerin cöküsü - yener orkunoglu
- liberalizm ve demokrasi
- liberalizmin hegel düsmanligi - yener orkunoglu
- Liberalizmin muhafazakarlik ile evliligi - yener orkunoglu
- liberalizmin yükselisi - yener orkunoglu
- linc ve baris - adil okay
- makale - faiz cebiroglu
- makale - fikret baskaya
- makale - ismail besikci
- mamak mektuplari - adil okay
- marks'i asanlar - faiz cebiroglu
- marks'in önemi - yener orkunoglu
- marksi asanlar - faiz cebiroglu
- mayis 1968 in getirdikleri I - m sehmus güzel
- mayis 1968 in getirdikleri II - m sehmus güzel
- mayis 1968 in getirdikleri III - m sehmus güzel
- mazlum dogan - mustafa elveren
- mazlum dogan i övmekten ceza almak - mustafa elveren
- mazlum dogan icin ne yaptin - mustafa elveren
- mazlum dogan in kabrine - mustafa elveren
- mazlumlarin diyari yasaklanamaz - mustafa elveren
- mecburuz - hasan bildirici
- medaya baskısı - faiz cebiroglu
- medlerin dönüsü - hasan bildirici
- mehmet metiner in 10 yil marsi - mustafa elveren
- memleketin silivri manzaralari - bülent tekin
- merhaba dostlar - sevra kurtulus
- merkel sarkozy'yi sevmiyor - m.sehmus güzel
- mert dayanir - turgut kocak
- metin can ve hasan kaya anisina - mustafa elveren
- metin can ve hasan kaya nin anisina mustafa elveren
- midesel egitim - müslüm kabadayi
- mihrac ural a ne oldu? sevra kurtulus
- mihrac ural muammasi - sevra kurtulus
- mihrac ural yanitladi - bülent tekin
- milli birlik ve kardeslik destani - bülent tekin
- milli irade - bülent tekin
- minareler süngü mü - bülent tekin
- minna - faiz cebiroglu
- mit in cinayet aciklamasi - hasan bildirici
- modern köleler - bülent tekin
- morglar yine doldu - hasan bildirici
- muhammed ataturk erdogan uclusu - mustafa elveren
- muhterem insanlar - bulent tekin
- munzur festivali - mustafa elveren
- musa agacik - mustafa elveren
- musa agacik 2 - mustafa elveren
- musluman aleviler -mustafa elveren
- mustafa balbay - adil okay
- mustafa balbay hakkinda - adil okay
- mustafa önal - müslüm kabadayi
- muzaffer tansu dan mektup - adil okay
- mücüzevi özlemler - bülent tekin
- müslüm kabadayi dan acik mektup
- narrativ - faiz cebiroglu
- Nazim Hikmet'ten Kamuran Bedirxa'na Mektup
- nefret söylemi- adil okay
- nelson mandela - adil okay
- nereden nereye - hasan bildirici
- newroz - faiz cebiroglu
- newroz kutlu olsun - faiz cebiroglu
- newroz mektubu - faiz cebiroglu
- newrozdaki mesajlarin algilanmasi - abdulkadir ulumaskan
- newrozlasan mazlum - mustafa elveren
- newrozlasan mazlum dogan - mustafa elveren
- noel yemekleri - faiz cebiroglu
- NTV de yazi isleri - bülent tekin
- nükleer cöplük olmayin - adil okay
- olümün 2. yildinömü ali yüce - müslüm kabadayi
- on kisilik imza - bülent tekin
- operasyon isleri - bülent tekin
- ortak aciklama
- osman turanli nin celiskisi - mustafa elveren
- osmanlica - adil okay
- osmanlica nedir - faiz cebiroglu
- oyunlar - bulent tekin
- ozgur gundem - hasan bildirici
- ozgur ve lorin bebek - adil okay
- ozgürlük - bülent tekin
- Oztin Akguc'un miliyetcilik tanimi - demir bilgin
- Öcalan - Türk’e saldırı tesadüf değildir
- öcalan erdogan'a cözüm cagrisi yapti
- öcalan: imrali diyarbakir cezaevi'ne dönüstü
- ögrenirken ögretenler - müslüm kabadayi
- öldürmenin itibari - bülent tekin
- ölmek ve öldürmek - mustafa elveren
- ölü bedenimiz - adil okay
- ölüm adasi - bülent tekin
- ölümün 1. yildönümünde ali yüce
- ölümün ardindan dersim de olmak - mustafa elveren
- ömrün cetelesi - adil okay
- önce insan ol - adil okay
- önce insan olmak gerekir - mustafa elveren
- özel ordu mu - bülent tekin
- özgür basin - bülent tekin
- özledigimiz erudi insandir - faiz cebiroglu
- pamuk iplikler - bülent tekin
- patlama - bülent tekin
- payanda ya da takla - bülent tekin
- pedafoli ve fasizm - adil okay
- pedagoji
- pedagojik metodlar - faiz cebiroglu
- piponya - bülent tekin
- pkk nin adalet ve hukuk anlayisi - hasan bildirici
- pkk ve bdp nin erdoga beklentisi -hasan bildirici
- polat alemdar demokrasisi - bülent tekin
- postalcilar - mustafa elveren
- postmodernizm ve osman sahin - adil okay
- postmodernizmin fikir babasi - yener orkunoglu
- Raif Dikçe'de gitti! - Faiz Cebiroglu
- rejimin niteligini tartisabilmek - fikret baskaya
- resmi ideoloji - ismail besikci
- resmi ideoloji - mustafa elveren
- roboski - adil okay
- rojawa dan sesleniyoruz - sevra kurtulus
- rolatindeyiz - hasan bildirici
- ruh halimizin tedirginligi - mustafa elveren
- Ruhi Su: Bir Komünist Ozan - Faiz Cebiroglu
- ruyalarim - bulent tekin
- saatleri bir ömür ileriye aldilar - adil okay
- sagir ölüm - halil ibrahim özcan
- sair adnan yücel - adil okay
- sair kapilari - adil okay
- saka gibi bir sey - bülent tekin
- sallanan parmaklar- bülent tekin
- salyangoz davasi - adil okay
- samimiyet testi - bülent tekin
- sanal alem - adil okay
- sanal sevgililerim - bülent tekin
- sanat - adil okay
- savas ahlakinda örselenmeler - bülent tekin
- savasta tecavuze ugrayan - adil okay
- secimler ve hainler - serra guneyli
- sehid kavrami - demir bilgin
- sempatik fasistler - bülent tekin
- seni oldugum gün- bulent tekin
- serafli sampiyonlar - bülent tekin
- serdar yesilyurt - bülent tekin
- sermaye birikimi ve özgürlükler - ismail besikci
- serpil odabasi'ndan yeni calismalar
- sessiz devrim demogojisi - mustafa elveren
- sevda kusun kanadinda - bulent tekin
- Sevgi ve Aşk Üzerine - Adil Okay
- sevgililer gününde aski tanimlamak - faiz cebiroglu
- sevmeme sucu - abdulkadir ulumaskan
- seytani saldirilar - faiz cebiroglu
- siddet - faiz cebiroglu
- siir - mahmud dervis
- siir üzerine - faiz cebiroglu
- sil bastan - bülent tekin
- simdi ne olacak - turgut kocak
- sinemardin - bülent tekin
- sinif kimlik ve dil - adil okay
- sinirlari zorlamak - bülent tekin
- sira akp de - turgut kocak
- sise cam iscileri - adil okay
- sistem - mustafa elveren
- Sitki Öner - Müslüm Kabadayi
- sivas katliami - müslüm kabaday
- siyasi haklar taninmadan - ismail besikci
- siz hic mülteci oldunuz mu - adil okay
- sokaklar - hasan bildirici
- sol dersim ve alevi örgütleri - mustafa elveren
- sol ici siddet - ali emin ileri
- sol liberalizm ve ulusal solculuk
- soma - muslum kabadayi
- soma devlet patron - adil okay
- somali den ingiltereye - adil okay
- son dakika haberi - faiz cebiroglu
- son ürece iliskin - murat altunöz
- son yagmur - murat altunöz
- sorgulanan tahliyeler - bülent tekin
- sorumlu amerikadir - turgut kocak
- sovenizmin bombalari - abdulkadir ulumaskan
- suriye de bahar olacak mi - bülent tekin
- suriye de kadin - demir bilgin
- suriye secimleri - faiz cebiroglu
- suya sabuna - adil okay
- sürgündasim sivan - adil okay
- sürgünlerde - mustafa elveren
- sürüler dünyasinda insan - demir bilgin
- tahir elci - bulent tekin
- Taksim Direnişi - mustafa elveren
- takunycilar ile posyalcilar - mustafa elveren
- tanriya degil - mustafa elveren
- tarihi mektup - fadil ölmez
- tarihte provokasyonlar - mustafa elveren
- tayyip ve gap - abdulkadir ulumaskan
- tc nin cumhurbaskanligi - serra güneyli
- te goti ci goti - bülent tekin
- tek tanrili dinler - mustafa elveren
- tek tip elbise - bülent tekin
- tek yol diyalogdur - abdullah öcalan
- Temel Demirer e selam - adil okay
- temel demirer le dayanisma - adil okay
- terbiye - bülent tekin
- terörle depresen deprem - bülent tekin
- Teyze amca savas basladi - adil okay
- tilkiler savasi - bülent tekin
- tini rakisiyla büyüdük 2 - gaiz cebiroglu
- tini rakisiyla büyüdük ve yürüdük - faiz cebiroglu
- tokatla gelen özgürlük - bülent tekin
- toplumdaki celiskiler - r.yürükoglu
- toplumsal kurtulus notlari - faiz cebiroglu
- tövbekârlik ve itirafcilik - demir bilgin
- trafik cezasi - bülent tekin
- tunceli savciligi - mustafa elveren
- turkiye kurdistan - bulent tekin
- tüfek icat oldu - bülent tekin
- tüm anti emperyalist gücler - abdullah öcalan
- türban - fadil ölmez
- türban - m.sehmus güzel
- türban sorunu - yener orkunoglu
- türk egitim sistemi - mustafa elveren
- türk hanceri - hasan bildirici
- türk islam paketi - serra güneyli
- türk kökenli kelaynaklar - mustafa elveren
- türk modernlesmesinde iktidar kavgasi - yener orkunoglu
- türk yargi sistemi - mustafa elveren
- Türkiye - Suriye yazarlari arasindaki iliskiler
- türkiye de siyaset - mustafa elveren
- türkiye soluna soldan bakmak - fikret baskaya
- Türkiye’de 12 Eylül Filmi Yapılamamıştır - Murat Altunöz
- türkler icin yeni anayasa - hasan bildirici
- ucu birden gitti - temel demirer
- ucube insanlik - bülent tekin
- uludere den agrimisken - adil okay
- unesco - demir bilgin
- usta er den - bülent tekin
- utancin fiyaskosu - bülent tekin
- utangac kapitalizm - adil okay
- uzun yürüyüslerin yönü - müslüm kabadayi
- Üç ayda üç can - faiz cebiroglu
- üfürükten teyyare - bülent tekin
- ülkemiz ates ve kan gölü olmadan - mustafa elveren
- ütopya toplantilari - yenerorkunoglu
- vahsilige wikileaks ayari - bülent tekin
- vatan millet diyarbekir - bülent tekin
- vicdani tahliyeler - bülent tekin
- yagma savasi - faiz cebiroglu
- yakindogu nun imhasi - ismail besikci
- yalan cemberi - yener orkunoglu
- yalanci peygamber - bülent tekin
- yalanci yazar - bülent tekin
- yalanlar - bulent tekin
- yalcin usta - m sehmus güzel
- yargitay muhtira - abdulkadir ulumaskan
- yasaklanan kimligi savunmak - mustafa elveren
- yasama bakisim - bülent tekin
- yavuz un torunlari - mustafa elveren
- yaz izlenimleri - adil okay
- yazar aziz tunc - mustafa elveren
- yazboz - bülent tekin
- yazgimiz demokrasi - bülent tekin
- yazi hirsizlari - faiz cebiroglu
- yazismalar - faiz cebiroglu
- yeni chp - mustafa elveren
- yeni yil - müslüm kabadayi
- yeniden trafik cezasi - bülent tekin
- yerel secim - adil okay
- yesil ergenekon - bülent tekin
- yesil ordu - bülent tekin
- yeter artik - hasan bildirici
- yilmaz güney ve aydin - m.sehmus güzel
- yine israil dsevleti yine terör - adil okay
- yirmialti yildir türkce konusmuyor
- ysk ve akp - bülent tekin
- yuksekler - bulent tekin
- yuzlesme - bulent tekin
- yükselis ve düsüs mu - serra güneyli
- yürüyüs devam ediyor - faiz cebiroglu
- zalimler ve mazlumlar - bülent tekin
- zamani vardi artik - m sehmus guzel
- zar tutmak - bülent tekin
- zenginlerin dünyasi - fikret baskaya
- zigzaglar - bülent tekin
- zindanda acan cicekler -adil okay
- zor zamanlardi - adil okay
- zorbaligin böylesi - turgut kocak
- إلـى أمّــي
- غزّة ليلا - Gazze Geceleri
- ناظم حكمت NÂZIM HİKMET - macid ebu gosh









