14 Ağustos 2009 Cuma

15 AĞUSTOS



Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com


15 Ağustos’ta Abdullah Öcalan’ın açıklayacağı yol haritası öncesinde parlamentodaki partileri bir telaş sardı. Alelacele AKP zaten bir Kürt açılımı yapacağını açıkladı. CHP ve MHP’nin bir savaş açmadıkları kaldı. Devlet Bahçeli, PKK’nin 25 yıllık dağa çıkış ve savaşına MHP’nin 50 yıl dağda kalarak yanıt vereceğini ilan etti. MHP dağa çıkabilir mi? Bu ülkenin yurttaşları olan Kürtlere hak ve özgürlükleri verildiğinde(n) bunu yıkmak için 50 yıl dağda mı savacak?

Bizim buralarda bir gün bir köye Çingene bir Kürt çalgıcı gelir. O gün o köyde büyük bir hazırlık vardır, köy bir şeyhi misafir edecektir. Her şeyden habersiz olan Çingene köy odasına doğru yollanır. İçeri girdiğinde koskocaman odanın dört tarafında yerlere döşeklerin serilmiş olduğunu görür. Duvarlarda şişkin yastıklar yaslanmıştır. O döşeklerden biri oldukça şişkin ve yumuşaktır. Orayı kendisine uygun gören Çingene hiç zaman kaybetmeden oraya çökelir. O ara hizmet edecek bir köylü içeri girer ve olanlara şaşırır. Çingene’ye yaklaşır. “Kalk!” der, “buradan kalk!” “Yook! Burası iyi!” der Çingene. “Burası çok rahat!” “Kalk buradan!” diye sertçe söylenir bir daha köylü. “Yo yo! Burası çok iyi! Çok rahat bir yer!” Çingene’nin oralı olmadığını gören Kürt köylü bu kez kızar: “Kalk buradan! Bu yer senin değil! Buraya şeyh oturacak!”

Dağlar MHP’nin ve Bahçeli’nin yeri değil! Dağda yaşamanın zorluklarını anlatacak değilim. Herkes dağa çıkamaz. Kimse buradan bizim PKK’yi övdüğümüzü çıkarmasın. Ama komprador burjuvazinin hiçbir temsilcisi dağda yaşayamaz. Dağda kimseye maaş vermezler, dağda Meclis te yok. Dağda ihale, şirket, ithalat, ihracat, beş yıldızlı otel işletmeciliği de yok! Ve nihayet kısacası dağlar MHP’nin işi değil! Garip köy çocukları, garibanlar, fakir fukara çocukları dağa çıkabilir! Ve Bahçeli’nin unuttuğu bir nokta var: PKK 25 yıldır dağda ama Türk ordusunun askerleri de 25 yıldır dağlarda! Demek dağda vuruşmak, ölüp öldürmek çözüm getirmiyor. Bu olay (gerçek) görülüp, yaşandığı içindir ki bugün akan kanın durdurulması isteniyor. Ekonomik, sosyal, kültürel, toplumsal yıkımın bir insani yıkımı yarattığının görülmesi üzerine bugün bir çözüme gidilmek isteniyor.

Kürt sorununda çözüm yolları vardır: Kültürü ve dili yok sayarak bir halkı yok saymak en yoğun bir şiddet uygulamasıdır. Bu nedenle bu tip şiddeti militarist devlet anlayışıyla sürdüren silahlı mücadele anlayışına son verilmelidir. Anayasamızda etnik kimlik üzerinden tanım yapılmamalıdır. Çünkü her türlü milliyetçilik, bir ötekileştirmedir ve şiddet içerir. Kimse bu ülkede ev sahibi ya da misafir değildir. Ülkemiz JİTEM, TİT, Ergenekon, kontrgerilla dâhil, geçmişiyle hesaplaşmalıdır, derin devlet tasfiye edilmelidir. Yerinden yönetim esas alınmalı, Kürtlerin kültürlerini geliştirecekleri (yaşayacakları) demokratik seçim esası (demokrasi) getirilmelidir. Ve tüm bunların çözümü özgürlükçü sosyal bir demokratik anayasadan geçer.

Bu ülkede ölgün ışıklar kara lekeler saçıyor aydınlık yerine. Oysa biz aydınlık istiyoruz. Ölüm ve yıkım fırlatan ısırıcı bir rüzgârı esiyor kirli savaşın. Ölenler Mehmetçik te olsa, PKK’li de olsa benim senin çocuğundur, yani garibanların! Onlar milletvekili çocukları, başbakan çocukları değil! Bedelli askerlik yapan komprador burjuvazinin de değil! Ölenlerin cesetlerine öyle bir bakın, hiç gözlerinde öyle kin dolu bakışlar var mı? Zeki bakışlar göreceksiniz, kahkaha patlatmaya hazır gülümseyen ölüm yüzlerinde. Çünkü onlar çocuktur ve gülümseme anne-babalarının yaptığı şakalardan asılı kalmıştı yüzlerinde ve ölüm dahi o gülümsemeyi alıp götürememişti. İşte bu noktada MHP’nin ya da CHP’nin beni anlayacağını hiç sanmıyorum.

Evet, toplumsal barıştan söz ediyorum. Ölmenin/öldürmenin olmadığı bir kardeşlik ortamından! İnsan hakkının insana verildiği kolaycık bir durumdan… Çocuklarımızın din, ırk, siyaset tacirlerinin kadavraları olmadığı bir ülkeden söz ediyorum. O ülke bizim ülkemiz, hepimizin!

11 Ağustos 2009 Salı

Kürtçe ve Ben




Hasan Bildirici
bildiricihasan@hotmail.com


İsmail Beşikçi’nin, beni ve yazdıklarımı da konu alan “Kürt edebiyatı üzerine” başlıklı bir makalesi yayınlandı. Edebiyat, özellikle dünya edebiyatçıları üzerine çok önemli bilgiler içeren yazsında Hoca, Türkçe yazan Kürt yazarların, Kürtçeyi yazı dili olarak kullanmalarının önemine dikkat çekiyor. Beşikçi’nin benimle ilgili söylediklerinden iki paragrafı buraya almak istiyorum:

“Hasan Bildirici bir Kürt yazarıdır, Kürt romancıdır. Kürtleri, Kürdistan’ı, son 30 yılın en önemli gelişmesi olan gerilla mücadelesini, gerillayı anlatan bir yazardır. Ama, yazılarını, romanlarını, hikayelerini Türkçe yazmaktadır. Bu ürünleri Kürt edebiyatından saymak mümkün müdür? Kişi olarak buna evet diyemiyorum. Şöyle düşünüyorum: Hasan öykülerini, romanlarını Kürtçe yazsaydı, bunlar Kürtçe olarak yayımlansaydı… Diyelim 50 adet bile satmasaydı… Bunlar bile Kürt edebiyatının büyük bir atılım yaptığını gösterirdi. Ama Türkçe ürünler için bunları söylemek kolay değil.

Hasan Bildirici muhalif bir yazardır. Türk siyasal sistemine, Türk siyasal rejimine çok yoğun, çok haklı bir muhalefet sergilemektedir. Bu tutumuyla Kürtleri, Kürdistan’ı, gerilla mücadelesini, gerillayı anlatmaktadır. Bütün bunları Türkçe yazan, Türkçe’yi de çok iyi kullanan Hasan Bildirici’yi Türk edebiyatında bir yere koymak mümkün müdür? Bu soruya da evet diyemiyorum. İşte bu noktada, Hasan Bildirici kendini nasıl değerlendirmektedir, nereye koymaktadır? İkinci olarak kurdistan-post yazarları Hasan Bildirici’yi nasıl değerlendirmektedir, nereye koymaktadır? Üçüncü olarak, edebiyat çevrelerinin Hasan Bildirici’yi nasıl değerlendirdikleri, nereye koydukları önemli olmalıdır.”

Alıntılardan da anlaşıldığı gibi Beşikçi bana kendimi nasıl değerlendirdiğimi soruyor.

Sorularıyla bana kendimi ifade etme yolu açtığı için Beşikçi’ye öncelikle teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Çünkü neden Kürtçe yazamadığım ve konuşmadığım konusu gittiğim her yerde, her tartışmada önüme çıkıyor.

Öncelikle benim durumum diğer Kürt yazarlardan farklıdır. Ben asimile olmuş biri değilim. Aile dilim Türkçe’dir.

Burada Ahlat’ın özgün konumunu açmak gerekiyor. Benim doğup büyüdüğüm zamanlarda Ahlat şehir merkezinde birkaç Kürt aile vardı. Onlara da Kürt Hasan, Kürt Mehmet, Kürt Ali diye hitap edilirdi. İsmail Hoca’nın “Türk Egemenlik Sistemi” adlı makalesinde belirttiği Orta Asya’dan kopup gelen Türk boyları öncelikle Van Gölü çevresine yerleştiler. Van Gölü çevresinde tahminen 60-70 bin civarında bir Türk nüfus yaşar. Şehirlerde etkin olan bu nüfusla Kürtler arasındaki ilişki ve akrabalık kız alıp verme şeklinde gerçekleşir. Kürtlerin, kızlarını, Türk gençleriyle evlendirmelerinin en önemli nedeni kanımca bir ayaklarının şehirde olmasını istemelerindendir. Türkler de Kürt aşiretlerle akraba olmayı kendi güvenlikleri açısından isterler.

Ahlat’ın köyleri ağırlıklı olarak Kürt’tür. Kürt olan annem Ahlat şehir merkezindeki Türk bir aileye gelin gelmiş. Ben üç yaşındayken de vefat etmiş. Hayatı anlamaya başladığım andan itibaren bazı inatçılıklarım karşısında yengelerim, halam, babam, amcam çocukları şöyle derlerdi:

“Hasan’ın Kürt damarı tuttu!”

Bunun ne anlama geldiğini bilmezdim. Çünkü Ahlat’ın beş mahallesinden biri olan Kale Mahallesi’nde, yani mahallemizde Kürt bir aile de yoktu. Annemin Kürt olduğunu yıllar sonra öğrendiğimde, “Kürt damarı”ın anlamını çözmüş oldum

Ben, Vangölü’nü, dağları, ovaları, bahçeleri kısacası hayatı, Azeri kelimelerinin de ağırlıklı olduğu Türkçe ile tanıdım. Bizim Türkçe’miz İstanbul Türkçe’sinden biraz farklıdır. Annem sağ olsaydı Kürtçe öğrenebilir miydim? Sanmıyorum. Çünkü Türk aileler gelin gelen Kürt kadınlar Kürtçe konuşma ortamı pek bulamazlardı.

Ben Kürtçe’nin varlığını kabus bir ortamda, Ahlat Yatılı Bölge okulunda tanıdım. Kürt köylerinden toplanıp getirilmiş çocuklar ağızlarından terk Kürtçe sözcük kaçırdıklarında öğretmenler tarafından acımasızca dövülüyorlardı. 36 kişi olan sınıfımızda biz altı çocuğun aile dili Türkçe’ydi. Gerisi dövülmelerine neden olan yasak bir dil taşıyordu.

Yatılı Okulda Kürtçe konuşulamazdı. Ağızlardan ancak farkında olmadan Kürtçe kelimeler kaçardı ve birbirini ihbar sonucu çocuklar öğretmenlerden aşırı bir şekilde dayak yerlerdi. Bu koşullarda dayak yiyen çocuklardan ağızlarından kaçan kelimelerden Kürtçe öğrenilmeyeceği gibi, dayak yememize neden olacak bir dil taşımadığımız için biz Türkçe konuşan altı çocuk kendimizi şanslı sayardık. Fakat arkadaşlarımızın aşırı dayak yemesinden korktuğumuz için de geceleri Kürt arkadaşlarımızla birlikte altımıza işerdik.

Gittiğim Tatvan Yatılı Bölge Ortaokulunda da benzer kurallar geçerliydi ve Kürtçe yasaktı.

Kürt çocukların dayak yememek için canhıraş bir şekilde Türkçe öğrenmeye çalıştıkları bir sırada her halde ben dayak yememe neden olacak Kürtçe’yi öğrenmeye kalkamazdım... 1980 yılında hapishaneye girdim, 92 de tahliye oldum. Cezaevlerinde solun ve PKK’nin eğitim ve konuşma dili de Türkçe idi...

Burada sanırım coğrafyaya ve ulusa ilişkin bazı değerlendirmelerde bulunmak gerekiyor. Kürdistan bir coğrafyanın, bir ülkenin adıdır. Kürdistan, bu coğrafyada, bu topraklarda yaşayanların ortak vatanın adıdır. Eğer Türkler ve onların Kürt işbirlikçileri katletmemiş olsaydı, bugün Kürdistan coğrafyasında büyük bir Ermeni nüfus yaşıyor olacaktı. Ermeniler kendi dilleriyle yazıp, kendi dilleriyle şarkılar söyleyeceklerdi. Bu yazılar ve şarkılar ortak Kürdistan vatanının sanat zenginliğini ifade edecekti. Aynı şey, Asuri, Suryani ve Keldaniler için de geçerli... Yine Kürdistan coğrafyasında yaşayan Arap ve Türkler için de geçerli...

Ben, aile dili, baba dili Türkçe olan Kürdistanlı biriyim. Türkçe benim çocukluğum, öfkem, sevincim, hayata seslenişim, kendimi ifade ediş tarzımdır. Bu dilin bende bıraktığı yüksek duygusallık ve düşünce sisteminin bileşimini bozmamın gereği yoktur.

Türk devleti Kürtlerin dilini yasaklamakla hem yasaklayanlar hem de yasaklananlar açısından kişilik bileşimi çok zayıf bir toplum yaratmıştır.

Hırant Dink’in Hanımı Rakel buna:

“Bebekten katil yetiştiren sistem,” demiştir.

Kendi halkını kurşuna dizen itirafçıların ve köy korucularının sömürgecilerle girdikleri ucuz ittifakta bu yasakların, bu kişiliksizleştirme operasyonlarının payı büyüktür. Bunun örneğine başka ülkelerde pek rastlanmaz. Vietnam’da, Afganistan’da veya Irak’ta da sömürgecilerle işbirliği vardır, ancak bu işbirlikçilik inkar ve yasağa dayalı bir işbirlikçilik değildir.

Bunları dilin, bir insanın yaşamındaki önemini vurgulamak için tekrar hatırlatma gereği duydum.

Hoca haklı olarak benim yazdıklarımı Türk edebiyatı içinde de değerlendirmiyor. Ben de değerlendirmiyorum. Çünkü ben yurttaşı olduğum Kürdistan’ı anlatıyorum. Kürdistan benim ülkem. Atalarım bin yıldır Kürdistan topraklarında kanlarını ve huylarını birbirlerine benzeştirerek yaşamışlar. Kürt veya Türk olmaktan dolayı birbirlerine bir tokat atmadan yaşamışlar. Gittikleri batı şehirlerinde “Doğulu Kürt” muamelesi görmüşler. İşkencede, devlet dairelerinde, gittiğimiz batı şehirlerinde hiçbir zaman bizim “Türklüğümüzü” ciddiye alan olmamıştır. Bitlisli, Vanlı, Urfalı diyip, Kürt ile aynı muameleye tabii tutulmuşuzdur. Kürtlerin uygun bulunan muamelenin de ne olduğu bellidir. Kürtlerle olan bu kader ve coğrafya birliği bizi birbirimize benzeştirmiş. Yakınlaştırmış. Türk aileler dayı yapmak için özellikle Kürt ailelerden kız almış...

Bu ruhu, bu yakınlığı ben çocukluğumdan beri hissederim. Bu nedenle Kürt arkadaşlarıma yatılı okullarda yapılan muameleyi hiçbir zaman hazmedemedim... Türk ırk devletine yönelik öfke ve nefretim daha çok çocukluktan gelmektedir...

Ben Türkçe’yi İsmail Beşikçi, Ahmet Altan, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve kendi dilimden seviyorum...

“Kodumu oturturum lan!” Türkçe’si, egemen olan, ırkçı olan devlet Türkçe’sidir. Türkçe’nin bu biçimini duyduğumda tüylerim diken diken olur, evdeysem yorganın altına girer, kulaklarımı tıkar, uzun bir süre kendime gelememem.

Kürtlerin belki Türk devletiyle Kürt olmaktan kaynaklanan tek sorunları vardır. Benim ise Türk devletiyle iki kez sorunum var. Birincisi, yurttaşı olduğum Kürdistan coğrafyasında dayılarım olan Kürtlere karşı geliştirilen vahşi uygulamalar beni fazlasıyla rahatsız ediyor. İkincisi, benim de büyük ölçüde dahil olduğum Türk ve Türklüğün; kendisine Türk devletiyim diyen çeteci bir yapı tarafından cinayetlerde, katliamlarda, tetikçilik ve işkencelerde kullanılması gücüme gidiyor.

Sağı-solu pençeleyen, kendisine emanet edilmiş Kürt ulusunun canlarına kıyan, topraklarını dağıtan; yasaklayan, öldüren bir Türklük istemiyorum ben. Bu tür davranışları, eğer bırakılmışsa, Türklüğün onur ve haysiyetine yapılmış alçakça bir saldırı olarak niteliyorum.

Türklük artık, tepedeki bir avuç devşirme sınıfın ayakları altındaki paspas gibidir. Bu nedenle de öfkeliyim. Hem Kürdistanlı olmaktan dolayı hem de mensubu olduğum etnik Türk kimliğinin kirletmiş olmasından dolayı Türk devletine karşı muhalifim.

Bu egemenlik sistemi ile iş birliği halinde olan, çürümüş bu yapıyı bir süre daha ayakta tutacak olan Türk-Kürt anlaşmalarına da karşıyım. Anadolu ve Kürdistan halkı üzerine abanmış bu devşirme devlet biçiminin tarihin çöplüğünü boylaması gerektiğine inanıyorum.

Yeniden Hoca’nın yazısına dönmek istiyorum. Kendimi nasıl hissettiğimi ve hangi edebiyat içinde gördüğümü soruyor Hoca:

Bu, benim kafamda netleşmiş bir konudur. Kürdistanlıyım ve yazdıklarım Kürdistan edebiyatına aittir. Kürt arkadaşlar yazdıklarımı Kürtçe’ye çevirilerse, kitaplarım bu kez Kürt edebiyatına dahil olur.

Kürtçe’nin edebiyat ve konuşma dili olarak kullanılması elbette çok önemlidir. Bu işi öncelikle dili Kürtçe olan, hayata gözlerini Kürtçe ile açan arkadaşlar yapmalıdırlar.

Yeri gelmişken burada bir anımı anlatıp yazımı tamamlamak istiyorum.

Avrupa’ya ilk geldiğim yıllarda Kürt Pen’i ve bazı Kültür kuruluşları çeşitli toplantılar düzenliyor, beni de davet ediyorlardı. Birinde Berlin’e kadar bin beşyüz kilometre yol gidip geldim. Toplantı bir kuralla başladı. Toplantının dili kesinlikle Kürtçe olacak dendi. Dedim tercüman aracılığıyla konuşayım. Heval olmaz, dediler.. Ama kendimi ifade etmek istiyorum dedim. Yine olmaz, dediler. Ama dedim bir yolu olmalı. Yolu falan yok, git Kürtçe öğren de gel, dediler. İyi dedim ve on saatlik bir yolculuğun ardından eve döndüm.

Yine Köln’de Öcalan’ın yakalanması üzerine bir toplantı yapılmıştı. Kendimce önemli şeyler söyleyecektim. Kürtçe bilmediğim için yine konuşturmadılar. Konuşturmayan arkadaşlar da o zamanın Özgür Politika gazetesinde Türkçe makaleler yazıyorlardı.

Bunlar abartılacak şeyler değil. Türk devleti 90 yıl Kürt dilini gece ve gündüz yasakladı. Kürtlerin de bazı toplantılarını Kürt dilinde yapmak istemeleri normal. Fakat yine de ele güne karşı tercüman bulundursalar iyi olurdu!

Zorunlu eğitim dili olmadıkça Kürtçe’nin gelişmesi çok olanaklı değildir. Kaldığım Avrupa şehrinde iki yıl uğraşmamıza rağmen Kürt çocuklar için kalıcı bir sınıf oluşturamadık. 6 bin Kürt ailenin yaşadığı şehirde bir-iki Kürtçe sınıf oluşturamamanın günahı ailelere ait değildir. Çocuk zaten gün boyu Almanca ve Fransızca derslerden bıkmıştır. Dört gözle hafta sonunu veya Çarşamba günlerinin boş öğlen sonralarını beklemektedir. Çarşamba günü diğer çocuklar sokaklarda şen şakrak oynarken, Kürtçe dersine girmiş bizim birkaç çocuğumuzun uyku akan gözlerinin saate veya cama kilitlendiğini çok gördüm. Oğlum da Kürtçe kurs içindeydi. Her kurs günü bana kızıyordu:

“Almanca ve Fransızca dersler ağır. Sabah altı buçukta kalkıyor, akşama kadar ders görüyoruz. Biz çocuklar için Çarşamba öğlenden sonraları çok önemlidir. Haftanın ortasıdır. Gezmek, oynamak istiyoruz. Siz de bizi Kürtçe kurs için sınıfa kapatıyorsunuz,” diyordu.

Haksız değildi çocuk. Bir süre sonra sınıf dağıldı. Çocuklar devam etmek istemediler.

Zaten böyle Kürtçe de öğrenilmez. Kürtçe, Kürdistan vatanının, Kürdistan coğrafyasının temel dilidir. Türk sömürgeciliğinin Kürdistan okulları üzerindeki egemenliği kırılmadıkça ve Kürtçe zorunlu bir eğitim dili olmadıkça Kürtçe hep taşırma sularla ayakta tutulacak.

Ama nereye kadar?

Kürdistan’ı saran sömürgeci kültürün tel örgülerinin parçalanmasında Beşikçi’nin belirleyici bir rolü vardır. Hoca bunu tek başına ve ağır bedeller ödeyerek yapmıştır.

Ortaya çıkan direniş nesillerinin birinci görevi de, Kürtçe’yi, Kürdistan’daki okul, kurum, kuruluş ve sanat evlerinin birinci dili yapmak olmalıdır.

Bu noktaya da nihayet gelinmiş bulunmaktadır.

Bu yazıyla, Kürtçe dilini, romanlarımda neden kullanamadığımı anlayacağını umduğum Beşikçi’ye, kitaplarıma gösterdiği ilgi için ayrıca teşekkür etmek istiyorum…

---------------------

http://www.kurdistan-post.com/

7 Ağustos 2009 Cuma

İÇİMİZDEKİ NİYET



Bülent Tekin / btekin1954@mynet.com

HSYK krizi(?!) HSYK üyelerinin yenilmesiyle, hükümetin isteğinin olmasıyla sonuçlandı. Bunun başka türlü olması düşünülemezdi. Yargı bağımsızlığının ülkemizde olmadığı bir kez daha kanıtlandı. Yargı yürütmeye bağlı yürüyor(muş), bunu yeniden kanıtlamanın ne gereği vardı? Ben kişisel olarak Ergenekon savcı ve hâkimlerinin değiştirilmemesinden yanay(d)ım. Doğal yargıç ilkesiyle yargılamanın yapılması en doğru olanıdır. Sanığa (veya zanlıya) göre hâkim, savcı atamak düşünülmemesi gereken bir durumdur. Biz evrensel, modern hukuk kurallarına saygı göstererek olayın bu yönüne bakmıyoruz. Ergenekon davası-17 bin faili meçhul(!) cinayeti kapsayacak şekilde-tarafsız, bağımsız mahkemelerce sonlandırılmalıdır. Ancak bizim bu desteğimiz AKP hükümetinin yargıya (veya HYSK’ye) olan tavrını haklı göstermez. Cumhurbaşkanının yargılanmasını isteyen ya da bir kararına iptal kararı veren bir hâkimin sürgün gibi atanması kabul edilemez. Ya da İzmir’deki mafyavari çetelerle ilgili operasyonları yöneten savcının sürgün gibi atanması da. Bizim burada söylemek istediğimiz şey, lâik, demokratik, sosyal hukuk devletinin modern hukuk kuralları içerisinde davranılmasının sağlanmasıdır.

Süleyman Peygamber zamanında tilkiler toplanmışlar. “Perişan olduk! Hangi köye gitsek, tilki geldi! diye bağırıyorlar. Önde çoluk çocuk arkada köpekler bizim peşimize düşüyorlar. Bu hayat çekilmez artık! Süleyman Peygamber’e gidelim, bize belge versin. Biz de katırlar, eşekler, kediler, köpekler gibi evcil hayvan belgesi alalım.” Böylesi bir tartışmadan sonra karar verip en yaşlılarını Süleyman Peygamber’e göndermişler. “Veririm!” demiş Peygamber. “Size belge vereceğim. Ancak belgenin geçerliliği hareketinize (davranışınıza) bağlı olacak. Belgeme ihanet ederseniz, belge geçersiz olacak!” Yani anlayacağınız tilkiler ruhsat, ehliyet, kimlik gibi bir belge sahibi olmuşlar.

Bunlar ne de olsa tilki! Önce belgenin geçerliliğini test etmek istemişler. Yaşlı tilkiye, “Yine de tedbiri elden bırakmayalım. Köye git bakalım! Etrafta dolaş, belgeyi göster, kimse sana karışacak mı?” demişler. Tilki en yakın köye gitmiş, yolda karşılaştığı, tarlalarda çalışan, köy meydanındaki çocuklar, tavuklar, köpekler hiç oralı olmamışlar. Hepsinin arasında dolanıp durmuş, kimse yan gözle dahi bakmamış. “Köyün altını üstüne getirdim. Kimse bana karışmadı. Belgemiz geçerli!” demiş tilki. Bu kez, “Nasıl olsa geçerli evcil belgesini aldık. Artık korkusuzca gidip köylerdeki tavukları yiyebiliriz!” demişler. Yaşlı tilkiyi bu kez başka bir amaç için göndermişler:“Sen şöyle bir etrafı gözetle! Köylere git! Tavuklar nerede? Kümeslerin yerlerini tespit et, sonra hep beraber gider yeriz.” Ve böylece yaşlı tilkiyi köye yollamışlar, onlar da toplu halde-bu kez-köye yakın bir yerde beklemişler. Yaşlı tilki köye varır varmaz tavuklar sağa sola kaçmış, çocuğun biri bağırmış: “Tilki geldi!” Bir başkası: “Hani nerede?” Bir başkası: “Öldürelim!” Çocuklar ellerine taş alıp fırlatmışlar. Büyükler dışarı çıkmış. Eline taş, sopa, balta, silah alan peşinden koşmaya başlamış, onların ardından da köyün tüm köpekleri. Çoluk çocuk, köpek, herkes tilkiyi can havliyle kovalamaya başlamış. Fırlatılan taşların haddi hesabı yokmuş. Kurşunlar sıkılmış. Bizimkiler kan ter içinde kendilerine doğru koşan arkadaşlarına-yaşlı tilkiye-bağırmışlar: “Belgeyi göster! Belgeyi göster! Oku onlara belgeyi! Belgeyi oku!” Canını kurtarma peşinde olan tilki yanıt vermiş: “Bırakmıyorlar ki! Müsaade etmiyorlar ki belgeyi göstereyim!”

Hikâyemizdeki bu durum gibi AKP, oligarşik cumhuriyette hükümet olmuştur(belge almıştır). O da oligarşiyi temsil eden sınıfların menfaatlerini koruyor ve oligarşik diktatörlü demokrasicilik maskesiyle maskelemeye çalışıyor. Niyeti tam demokrasi olmadığı için, kendisine verilen belge geçerliliğini yitirmiştir. HSYK’ye müdahalesi bağımsız, tarafsız, evrensel yargı kurmak için değildir. Yarattığı İslami burjuvazinin menfaatlerini koruyacak bir yargı sistemi peşindedir. HSYK’deki ses, kavga dışarı yansıyabilmiştir. Kazanan oligarşiyi temsil eden hükümet oldu. HSYK üyelerinin taleplerini tam bilmiyoruz. Yenildikleri halde istifa mekanizmasını kullanmamışlardır. Kürt sorununda da samimi bir çözümü AKP benimsememiştir. Hükümet Kürt sorununu çözmekten çok PKK sorununu (PKK’yi tasfiye etmek) çözmek istemektedir. Göstermelik adımlarla 12 Eylül öncesi Kürt haklarını (köy isimlerini geri vermek gibi) vermeyi bir çözüm olarak yutturmaya çalışıyor. Bu konuda da AKP’nin belgesi-hikâyemizdeki belge gibi-geçerliliğini yitirmiştir. Ancak ortaya çıkan ses ve gürültüden AKP hükümetinin-niyeti tam demokrasi olmadığından-belgesinin geçerliliğini yitirdiğini görüyoruz. Ülke hızla-sahte demokrasi taleplerine karşın-Amerikan modeli bir İslam diktatörlüğüne gitmektedir.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Kürt Edebiyatı Üzerine


İsmail Beşikçi

Kürt edebiyatı, Kürt diliyle yazılan eserlerden meydana gelen bir edebiyattır. Kürt diliyle şiir, hikaye, roman, tiyatro, deneme, eleştiri, anı, mektup vs. yazıldığı zaman bunları Kürt edebiyatı altında değerlendirmek mümkündür. Arap diliyle Kürt edebiyatı olmaz, Fars diliyle Kürt edebiyatı olmaz, Rus diliyle Kürt edebiyatı olmaz, Türk diliyle de Kürt edebiyatı olmaz.
Yazın türleri arasında romanın özel bir önemi vardır. Eğer herhangi bir dilde bir roman yazılabiliyorsa, o dil gelişkin bir dil, yaşayan bir dil demektir, yazı dili demektir. Mehmet Uzun’un romanlarını Kürtçe yazması bunun için dikkate değer bir gelişmedir.

Hasan Bildirici bir Kürt yazarıdır, Kürt romancıdır. Kürtleri, Kürdistan’ı, son 30 yılın en önemli gelişmesi olan gerilla mücadelesini, gerillayı anlatan bir yazardır. Ama, yazılarını, romanlarını, hikayelerini Türkçe yazmaktadır. Bu ürünleri Kürt edebiyatından saymak mümkün müdür? Kişi olarak buna evet diyemiyorum. Şöyle düşünüyorum: Hasan öykülerini, romanlarını Kürtçe yazsaydı, bunlar Kürtçe olarak yayımlansaydı…Diyelim 50 adet bile satmasaydı… Bunlar bile Kürt edebiyatının büyük bir atılım yaptığını gösterirdi. Ama Türkçe ürünler için bunları söylemek kolay değil.

Hasan Bildirici muhalif bir yazardır. Türk siyasal sistemine, Türk siyasal rejimine çok yoğun, çok haklı bir muhalefet sergilemektedir. Bu tutumuyla Kürtleri, Kürdistan’ı, gerilla mücadelesini, gerillayı anlatmaktadır. Bütün bunları Türkçe yazan, Türkçe’yi de çok iyi kullanan Hasan Bildirici’yi Türk edebiyatında bir yere koymak mümkün müdür? Bu soruya da evet diyemiyorum. İşte bu noktada, Hasan Bildirici kendini nasıl değerlendirmektedir, nereye koymaktadır? İkinci olarak kurdistan-post yazarları Hasan Bildirici’yi nasıl değerlendirmektedir, nereye koymaktadır? Üçüncü olarak, edebiyat çevrelerinin Hasan Bildirici’yi nasıl değerlendirdikleri, nereye koydukları önemli olmalıdır.

Güney Amerika’da, Brezilya’da, Portekizce konuşulmaktadır. Resmi dil Portekizcedir. Venezüella, Kolombiya, Peru, Ekvator, Bolivya, Uruguay, Paraguay, Şili, Arjantin gibi ülkelerde, Brezilya dışındaki bütün Latin Amerika’da İspanyolca konuşulmaktadır. Resmi dil İspanyolca’dır. Guatemala, El Salvador, Honduras, Nikaragua, Kostarika, Panama gibi ülkelerde, Meksika’da, Küba’da, İspanyolca konuşulmaktadır, resmi dil İspanyolca’dır. Buna rağmen, Arjantin, Şili, Kolombiya, Venezuela, Meksika gibi ülkelerde İspanyol edebiyatından değil, örneğin Meksika edebiyatından, Kolombiya edebiyatından, Venezüella edebiyatından söz edilmektedir. Portekiz edebiyatından değil, Brezilya edebiyatından söz edilmektedir. Örneğin, 1982 Nobel edebiyat ödülünün sahibi, Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Maquez İspanyolca yazmaktadır.

1945 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Şilili yazar Gabriela Mistral (1889-1957) İspanyolca yazmaktadır. 1967 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Guatemalalı yazar, Miguel Angel Asturias (1999-1974) İspanyolca yazmaktadır. 1971 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Pablo Neruda (1904-1973) İspanyolca yazmaktadır. 1990 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Meksikalı yazar Octavio la Paz (1914-1998) İspanyolca yazmaktadır.

İspanyolca veya Portekizce konuşmalarına, yazmalarına rağmen, resmi dil bunlar olmasına rağmen yerli edebiyatların; yani Brezilya, Şili, Arjantin, Meksika, Kolombiya vs. edebiyatlarının nasıl oluştuğu dikkate değer bir inceleme olmalıdır. Amerika keşfedildikten sonra çok büyük İspanyol ve Portekiz nüfus Latin Amerika’ya gitti. Portekizliler, İspanyollar bölgede gittikçe çoğaldılar. Bunlar, şu veya bu nedenlerle yerli nüfusu da öldürüyorlardı. Yerlilerin kültürünü ve medeniyetini yıkıyorlardı.

Yerli nüfus azalırken İspanyollar ve Portekizliler gittikçe daha büyük bir nüfus kitlesi oluşturdular. Yönetimleri ele geçirdiler. Uruguaylı yazar Eduardo Galeano (d. 1940),
Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabında bu süreci ayrıntılarla anlatmaktadır. Bu yönetimler şüphesiz İspanyol ve Portekiz Krallıklarına bağlıydı. Daha sonra, Latin Amerika’da biriken İspanyollar ve Portekizliler, İspanya’ya ve Portekiz’e başkaldırarak bağımsızlık elde ettiler. Simon Bolivar, (1783-1830) bu mücadelenin önde gelen bir lideriydi

Venezüella 1810’da bağımsızlık kazandı. 1821’de, Büyük Kolombiya kuruldu. 1827’de, Panama, Peru, Bolivya, Kolombiya bağımsızlık kazandı. Giderek bütün Latin Amerika bağımsız oldu.
Bugün Güney Amerika’da, Orta Amerika’da yaşayan halkların atalarının İspanyollar ve Portekizler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu nüfus Latin Amerika’ya İspanyol dilini ve kültürünü de getirmiş. Bir taraftan da yerlilerin dilini ve kültürünü imha etmeye çalışmış…Bu büyük kırımlara rağmen, bugün Güney Amerika’da yerli nüfus az da olsa var. Bolivya’da olduğu gibi yönetime gelen yerliler de var.

Orta Amerika’da ve Güney Amerika’da yerli dillerin İspanyolca ve Portekizce karşısındaki durumu nedir, yerli dillerle yazan var mı, ne kadar var, bilemiyorum. Kürtlerin ve Kürtçe’nin durumu çok farklı. Kürtler, tarihin başlangıcından beri kendi ülkelerinde, Kürdistan’da yaşıyorlar, Kürtçe’yi kullanıyorlar. Türklerin Anadolu’ya geldikleri tarih ise, 11. yüzyıl… Öte yandan, Kürtçe’nin, Arapça, Farsça ve Türkçe dilleri karşısında gelişkin bir dil olduğu, yazı dili olduğu açıktır. Şunca asimilasyon uygulamalarına, yasaklarına rağmen, Kürtçe’nin hâlâ ayakta olması, güçlü yapısından ileri gelmektedir. Türk yazarları, üniversite ve basın mensupları, zaman zaman Kürtçe konuşan bazı aşiretlerden söz etmektedirler. Bu aşiretlerin aslında Türkmen oldukları, zamanla Kürtleştikleri vurgulanmaktadır. Böylece, istemeden veya farkına varmadan Kürt dilinin gücünü ortaya koymuş olmaktadırlar.

Afrika’da İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, sadece, iki bağımsız devlet vardı. Habeşistan ve Liberya. Bugün Afrika’da 53 bağımsız devlet vardır. Bu devletlerin resmi dilleri İngilizce, Fransızca, İspanyolca veya Portekizce. 1986 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Vole Soyinka Nijeryalı bir yazar. İngilizce yazıyor. Bugün, Nijerya edebiyatı, Senegal edebiyatı, Gana edebiyatı, Mozambik edebiyatı vs. var mı bilmiyorum. Afrika’daki yerli dillerin, İngilizce, Fransızca, Portekizce ve İspanyolca karşısındaki durumları hakkında sağlıklı bilgilere sahip değilim. Leopold Sedar Senghor (1906-2001) Senegal kurtuluş hareketinin lideriydi. 1960’da, Senegal’in bağımsızlığa kavuşmasında önemli rol almıştı. 1960-1980 yılları arasında, Cumhurbaşkanıydı.

Bugün, Senegal’in resmi dili Fransızca. Leopold Sedar Senghor için, “ çok güçlü bir şairdir, Fransızcayı çok iyi kullanan biridir. Bir Fransız yazarı gibi Fransızca’nın inceliklerini bilirdi, hatta bir Fransız’dan daha iyi bilirdi” denmektedir. Ama sömürgeci baskılar karşısında kendi dili, anadili gelişememişti, kendi dilini iyi bilmiyordu. Bu bakımdan bu ibareyi övgü olarak mı, yergi olarak mı kabul etmek gerekir, emin değilim. Kwame Nukrumah (1909-1972) Gana Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin lideriydi. 1957’de, Gana’nın İngiltere’den bağımsızlık elde etmesinde önemli rol aldı. İngilizce’yi çok iyi yazdığı konuştuğu söyleniyor. Bugün Gana’da yerel diller de var. Ama resmi dil İngilizce. Benzer değerlendirmeler, Kenya lideri Jomo Kenyatta (1894-1978) için de yapılabilir. Jomo Kenyatta Kenya’nın bağımsızlığa kavuşmasında çok büyük rol oynamıştı. Kenya, İngiltere’den, 1963’de bağımsızlık kazanmıştı. 1963’de bağımsızlıkla birlikte cezaevinden çıkarılarak başbakanlığa getirilmiş, (1963-1964) daha sonra da Cumhurbaşkanı olarak yaşamını sürdürmüştü. (1964-1978). Bir Gana edebiyatı, Senegal edebiyatı, Kenya edebiyatı var mı, nasıl doğdu, nasıl gelişti, incelenmesi gereken bir durumdur. Kürtlerin, Kürtçe’nin durumunun bunlardan çok çok farklı olduğunu bilmek gerekir.

Sömürgecilik döneminde, Güney Amerika’da yaşanan süreç Afrika’da yaşanmadı. Sadece Güney Afrika’da benzer bir süreç yaşandı. İngiltere’ye bağlı beyaz yönetim, 1960’da, anayasal görüşmeler sonunda, bağımsızlık kazandı. Ama Afrika’da başka bir süreç yaşandı. Afrika’dan Amerika’ya köleler taşındı. İnsanlar, Afrika’nın bağrından zorla sökülüyor, Amerika’da köle pazarlarında satılıyordu. Ama, Afrika’da, İngiltere’ye veya Fransa’ya, İspanya’ya veya Portekiz’e bağlı beyaz yönetimler kurulmadı. Belirleyici olan, çoğunluğu oluşturan nüfus kitlesi yine yerlilerdi.

Hasan Bildirici çok değerli bir romancıdır. Hikayeleri de değerlidir. Kürtçe yazabilseydi çok daha değerli olacaktı. Ama Türkçe yazması bu değerini azaltmıyor. Son romanı Geçmişin Gölgeleri de çok iyi işlenmiş bir roman. Romanda iki tip dikkati çekiyor. Ahmet Zana, Bayan Maria... Ahmet Zana, gerilla terbiyesi almış, gerilla ahlakını içselleştirmiş, İsviçre’de mülteci olarak yaşayan, geçimini çalışarak temin etmeye çalışan bir Kürt. Küçük bir belediyede mezarlıkta çalışıyor. Cezaevi yaşamış, işkence görmüş, “faili meçhul” cinayetleri yakından bilen bir Kürt. Mezarlık bu anıların durmadan canlanmasına neden olduğu için, başka bir işte çalışmak istediğini sık sık dile getiriyor. Bayan Maria, sevdiği insanı çok genç yaşta kaybetmiş, onun anılarını yaşatarak kendini var etmeye çalışan bir kişi. Geçmişin Gölgeleri romanını okurken Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanını da hatırladım. Romandaki Kemal, Bayan Maria’ya benziyor. Kemal de sevdiği kadını kendinde, kendi yaşamında var etmeye çalışıyor. Bunun için de her zaman onunla birlikte olmak istiyor. Masumiyet Müzesi’ndeki Kemal kendisi için yaşayan bir kişi. Bayan Maria da öyle, yalnız, Bayan Maria Musevileri, Kürtleri, onların mücadelelerini anlayabilen bir kişi… Hasan Bildirici’nin romanlarında böyle karakterler çiziliyor. Kürt toplumuna, Kürt insanına yönelik karakterler…

Hasan Bildirici’nin romanlarında çok sağlam bir kurgu vardır. Dili çok iyi kullanmaktadır. İnsanların ruhsal durumlarını dile getirirken, doğadan benzetmeler yapması, doğayla özdeşlikler kurması çok çarpıcıdır. Hırpalanan, harap düşen, ezilen bir ruhsal durumu belirtmek için, harap bahçelerden, yıkık köylerden, güneşin altında kavrulan, çatlayan topraklardan söz etmesi dikkate değer bir anlatımdır. Hasan Bildirici’nin kıvrak bir kalemi olduğu hemen dikkati çekmektedir.

Dünya edebiyatında, Hamlet, Macbeth (Shakespeare), Mösyö Jourdain (Moliere), Don Kişot (Cervantes), Madam Bovary (Gustave Flaubert), Julien (Stendhal), Goriot Baba (Balzac) Raskolnikov (Dostoyevski), Anna Karenina (Tolstoy), Oblomov (Gonçarov), İnce Memet (Yaşar Kemal) gibi ölmez karakterler var. Hasan Bildirici de romanlarında ölmez bir Kürt karakteri yaratabilir. Romanda önemli olan, insan ilişkilerinin, insanın ruhsal yapısının derinliklerini dile getirebilmektir, insanın doğa karşısındaki durumunu, cesaretini, çaresizliğini, yılgınlığını, azmini ortaya koyabilmektir. O toplumun gelişkin olup olmaması belirleyici değildir.

Bugüne kadar Hasan Bildirici’nin öykülerinin, romanlarının Kürtçe’ye çevrilmemiş olması büyük bir eksikliktir. Yasak Ülkenin Günlüğü, Ülkeye Dönüş, Şervan, Van Gölü’nde Yılanlı Bir Günün Esrarı, Son Mektup, Dönüşü Olmayan Yol, Pusu, Geçmişin Gölgeleri’nin kısa zamanda Kürtçe’ye kazandırılmasında yarar vardır. Bekaa, Yaratılan Toprak, Kürt Halkının Dostları Kimlerdir? Beşikçi Eleştirilerinin Anlamı kitaplarının da…
Şu konu şüphesiz çok önemlidir. Devletin temel politikası asimilasyondur. Asimilasyon sürecinde Kürtlerin, Kürtçe’nin ne kadar aşağılandığı biliniyor. O zaman Kürt yazarlarının, devletin bu uygulamalarının üstesinden gelmeleri gerekiyor. “Devlet, beni/bizi asimile etmiş, dilimi öğrenmemi engellemiş” demek geçerli olmamalıdır. Öte yandan Kürt yazarlarının, takma adlarla değil, kendi açık kimlikleriyle yazmalarında yarar vardır. Yazarları, kamuoyunun, öteki yazarların tanıması, bilmesi açısından bu gereklidir.

-------------


1 Ağustos 2009 Cumartesi

BU YAZIYI OKUMAYIN(!)



Bülent Tekin / btekin1954@mynet.com

Alperenler’in İdil Biret’in Topkapı Sarayı’nda verdiği konsere baskın girişimi olmasaydı yazmayacaktım. Ama o olay, Alperenlere karşı bir önlem alınması ve yaptıkları yasadışı eylemelere yaptırımlar yapılmasının zamanının çoktan geçtiğini gösterdi. Hrant Dink cinayetine karışan Erhan Tuncel, Yasil Hayal ve Ogün Samast’ın BBP ve Alperenler Ocaklarıyla ilişkilerinin tam olarak incelendiğini sanmıyorum. Bu ülke Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas katliamlarını yaşadı. Devlet, millet, din, iman, bayrak adına Trabzon’da (Rahip Santoro), Malatya’da (Misyoner), İstanbul’da (Hrant Dink) cinayetleri işlendi. Sanki bu tür cinayetleri ülkenin her tarafına yaymak isteyen bir güç var.

Bir bardak şarap içilecek diye Topkapı Sarayı’nı insanlarıyla birlikte yakacak bir zihniyeti demokrasinin ürünü gibi göstermek oldukça anlamlıdır. Artık kimse kendini devletin, dinin, imanın, bayrağın, vatanın yerine koymamalıdır. Kimse bu ülkede dinci, dindar, milliyetçi, aşırı sağcı olmak zorunda değildir. Bu değerleri bayrak olarak kullananların bu vatanın dibine nasıl kibrit suyu döktüklerini sağır sultan bile duydu. Bu ülkede Müslüman ya da Hıristiyan, ateist veya Şamanist hatta Budist bile olabilir. Bozkurt ya da Alperen motiflerini fetişistleştirip bu ülkede birilerini ya sev ya terk et diyecek kadar ceza kesen bir duruma getirmek kabul edilemez ve suçtur. Bir mitolojik efsaneye inanabilir ve sevebilirseniz. Mitolojik inançlar insanlara moral ve mücadele gücü de verebilir. Ama bu mitolojik efsaneleri herkese dayatamazsınız.

Demokrasilerde-tabii eğer demokrasi hedefimizse-kimse kimsenin dini inançlarını, yurtseverliğini, sevgilerini, sevdalarını, ideallerini, dünya görüşünü sorgulayamaz. Ve demokrasilerde kimse kimsenin de tanrısı da-buna devlet de dâhildir-değildir. Eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik, birlikte yaşamak, sevgi, hoşgörü, modern hukuk demokrasilerin parametreleridir.

Din, devlet, vatan, millet, ezan, cami, bayrak ya da başka bir değer adına yurttaşlarınızı öldürme hakkını demokrasiler vermez. Kimse bu ülkede kendini daha fazla hak sahibi, vatansever göremez. Kimse Salt Doğu Türkistan bayrağını taşıyarak yurtseverlik taslayamaz ve Çin mezalimine daha fazla üzülemez. Dil, din, ırk, cinsiyet ve diğer tüm ayrımcığı yapanlara karşıyız. Doğu Türkistan’daki Çin katliamı lanetlenmelidir. Ama katliamlar tüm insanlar için lanet bir durumdur. Ülkede Kürtlere karşı işlenen faili meçhul(!) cinayetleri savunmak da lanetlenmelidir.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünden sonra Alperen Ocaklarının propaganda, örgütlenme ve eylemleri oldukça arttı. Son zamanlarda Mardin’de Alperenler Ocağı kuruldu. Açılıştan önce günlerce çok sayıda Türk bayrağı binanın kaldırımlarına kadar asıldı. Bayrak Kanunu denen bir yasa olmalıdır. Türk bayrağının kurumlar tarafından ne zamanlar ve ne şekilde asılacağı bellidir. Bayrak hiçbir şekilde başka amaçlar için kullanılamaz. Açılış günü sloganlı ve tekbirli araç konvoyunun durduk yere Mardin’de tuhaf bir gösterisi oldu. Mardin polisinin farklı bir gruba bu şekilde hoşgörüyle yaklaşacağını ben tahmin etmiyorum. Birilerinin bu ilde Kürt-Arap çelişkisine dayalı bir projenin içinde olması ihtimalini düşünmek istemiyorum. Mardin’de ya da başka bir kentte artık Yasin Hayal’ler, Ogün Samast’lar çıksın istemiyoruz. Din, dil, ırk, cinsiyet düşmanlığının kimseye bir yararı olacağını düşünmüyorum. Mardin valisinin ve diğer valilerin yurttaşların can, mal, namus güvenliği için çok duyarlı olmalarını beklerim. Valilerin tarafsız, adil ve demokratik hukuk devletinin kuralları içinde görev yapmaları en doğru davranıştır. Hizmet yaparken dini düşünce, inanç, ideolojik, etnik, partisel, grupsal, cemaatsel görüşlerin yurttaş karşısında bir para etmemesi gerekir. Bu yazıyı hiç yazmak istemezdim. Siz de okumayın isterseniz.

GÖSTERMELİK DEMOKRASİ



Mustafa Elveren - Em. Öğrt.

mustafaelveren@gmail.com

Mevcut devlet kurumlarından hükümet ile ordu arasında yapılan kavga, cami-kışla çatışmasını andırmaktadır. Diğer bir söylemle, yeşil cüppeliler ile siyah cüppelilerin iktidar paylaşımı için yaptıkları danışıklı güç gösterisidir.

Baskıcı, inkarcı ve red politikaları üzerine inşa edilen bu düzen; islamcılık, cumhuriyetçilik-solculuk-devletçilik, sağcılık-milliyetçilik-vatanseverlik, halkçılık-Atatürkçülük-laikçilik gibi kavramları kullanarak göstermelik bir demokrasiyi üretmiştir. Kimisi bu aldatmacaya demokrasi dedi, kimileri de kısmı demokrasi olarak ifade etti. Halbuki yıllardır göstermelik yani sahte bir demokrasiyle karşı karşıyayız.

“Eğer bir rejimin ana özelliği demokrasiye dayanmıyorsa, baskı ve sindirme niteliğini taşıyorsa, o rejimin adının islam veya laik ya da sosyalist cumhuriyet olmasının hiçbir önemi yoktur… Cumhuriyetçilik, devrimcilik, laiklik, halkçılık, milliyetçilik, devletçilik gibi slogandan öteye geçmeyen söylemlerle kendimizi kandırmayalım. Başını kuma gömenlerin artık uyanması gerekir.” (Bu alıntı İnternet üzerinden derlenmiştir)

Bir avuç da olsak, yıllardır demokrasi ve özgürlük mücadelesini vermekteyiz. Bu mücadele günümüzde de kesintisiz devam etmektedir. Bu mücadelemiz sonucunda kısmı iyileştirmeler yani göstermelik açılımlar yapıldığını görmekteyiz. Bu göstermelik iyileştirmelere ve açılımlara aldanmayıp, gerçek demokrasiyi inşa etmek için var gücümüzle daha çok mücadele etmeliyiz. Örgütlü demokrasi güçleri olarak; Bunun için ne kadar bedel gerekliyse, ödemek durumundayız.

Göstermelik demokrasiden gerçek demokrasiye bir adım atmak istiyorsak, öncelikle evrensel demokrasi kültürünü halkın bilincine yerleştirmeliyiz. Böylesi bir bilinçle hak ve özgürlüklerimizi yasal güvence altına almak daha kolay olacaktır. Tersine gelişen olaylar bizi çıkmaza sokacaktır. “Her şeyi devrimle çözeriz” kolaycılığından kurtulmalıyız. Elbetteki devrimci ve sosyalist demokrasi ilkelerimizi koruyacağız. Bunlar vaz geçilmez ilkelerimizdir. Ancak, bu günkü Dünya siyaset konjonktürü gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Bunun kendiliğinden olamayacağının bilincindeyiz. Bunu başarmak için tüm örgütlü demokratik güçlerin ortak paydalar etrafında bir araya gelerek, güçlerini birleştirmeleri gerekmektedir. Aksi halde, demokrasi ve özgürlük konusunda kimi zaman tatlı bazen de sert rüyalar görmeye devam edeceğiz.

--------------------
WEB: http://www.gomanweb.com/

ASİMETRİK AŞKLAR



Bülent Tekin / btekin1954@mynet.com

Ağa bir köylünün elindeki topraklara el koyup onu kovmuş. Adam 10-15 yıl uzaklarda sürünmüş. Bir gün ağa insafa gelmiş ve köylüye, “Sen fakirsin! Çok sürünme artık köyüne dön!” demiş. “Sana para vereceğim. Çocuklarına giysi alacağım. Ev vereceğim!” “Olmaz!” demiş adam. “Sana acıyorum, artık yeter çektiğin. Gel köyde çoluk çocuğuna bak. Sana para vereceğim. Kardeş gibi yaşayacağız!” “Bana trilyon da versen gelmem. Ancak benden aldığın arazimi geri verirsen gelirim. Onun dışında gelmem!” “Hastir lan!” demiş ağa. “Benim arazimin yanında senin arazin olacak, başıma ağa kesileceksin! Ben bu köyde ikinci bir ağa istemem. Gel etme eyleme! Sana ve çocuklarına bakacağım, para vereceğim. Kardeş gibi geçineceğiz!” “Hayatta olmaz!” demiş adam. “Seninle kardeş gibi yaşayamayız. Arazisiz geldiğimde, bir gün benden sıkılırsan yine kovarsın. Ancak arazimi verirsen kardeş gibi yaşayabiliriz.”

Bizim memlekette durum tam da bunun gibidir. Bizimle yönetenler arasındaki durum böyledir. Şimdi buralarda yönetenler yönetilenlere, gelin kardeş gibi bir arada yaşayalım, diyorlar. Darbe yapanlar yapmayanlara, cumhuriyetin çok partileri (aslında hepsi tek parti ya!) halka, gelin sesinizi çıkarmayın, birlikte kardeşçe yaşayalım, diyorlar. Yönetilenlerin yönetenlerle eşit şartları mı var ki bu söylem söyleniyor? Tanrı’nın sevgili küçük kulları neden bunlara inanmıyor. Yoksa hikâyemizde anlatılan ağa-köylü bağlantısı mı var? Ya aslında bizim Tanrı’nın sevgili küçük kulları ayıp ediyor: Siz nasıl oluyor da Başbakan’a, Genelkurmay Başkanı’na, demokrasimizin(!) vazgeçilmez siyasi partileri liderlerine inanmıyorsunuz! İnsanlar size darbe yapmak istemiyor, iyilik yapıyor, sizse minnet yaşları dökeceğinize tuhaf şeyler düşünüyorsunuz? Ya ne iyilikten anlamayan insanlarsınız! Vallahi çok ayıp ediyorsunuz benden söylemesi!

İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesi, faili meçhul cinayetler, JİTEM, TİT; derin devlet, kontrgerilla, şeriat devleti, faşist diktatörlük, militarizm, asker-polis devleti, Kürt sorunu konuları Tanrı’nın sevgili küçük kullarının düşünce alanına girmemesi gerekir. Demokrasi, demokratik cumhuriyet, tam demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet kavramlarıyla, seçim, seçilme hakkı-onlar sadece seçme hakkını(!) kullanmalıdırlar-sorunlarıyla Tanrı’nın küçük kullarının asimetrik bir düşünce savaşı vermesi oldukça tehlikelidir. Kimseye masraf çıkarmadan, yönetenleri övme ve dillerini yağlama görevlerini yerine getirmeleri gerekirdi. Oysa boylarına poslarına bakmadan asimetrik düşünce savaşı yapmak da ne demek oluyordu? Yoksa Tanrı’nın küçük kullarına Başbakan, hükümet, siyasi partiler, yöneticiler, asker sistematik olarak propaganda, basın toplantısı, hitabet sanatı, baskı mı yapıyordu? Ya da bu demokratik ülkede Genelkurmay Başkanı sistematik olarak basın toplantısı mı yapıyordu? Veya askerin iç ve dış konularda siyaset içeren konuşmalarını zararlı mı görüyorsunuz?

Ben yine de bizim hikâyeye dönmek istiyorum. Yoksulluğun rezilliğini istemeyen köylünün ağayla eşit olmak istemesinin, adalet mülkün temelidir, deyişine uygun düştüğünü söylemek istiyorum. Benim yine de küçük kullara söylemek istediğim birkaç söz var: Bu ülkede bir kilo baklava çalmaktan hapse girenler olabilir. Cehaletten bir cinayet işleyenler de müebbet alabilir. Fakir fukara bir memur sahte belgeden de içeri girer, on lira rüşvet almaktan da. Ama bizleri trilyonlarla dolandıranlar; kamunun milyarlarını götürenler; vatan, millet, Sakarya adına yurttaşlarını öldürenler bu ülkede baş tacı da yapılabilir. Başımıza padişah bile yapabiliriz. Artık benim Tanrının sevgili küçük kullarına bir çift sözüm kaldı: Asimetrik-hatta simetrik!-düşünceleriniz olmasın! Susun! Büyüklerinizin sözlerine inanın, onlara itaat edin. Uyku, gözkapaklarınıza öyle uzun bir süre asılı kalsın ki uyandığınızda tam demokrasiyi görün(!)

7 Temmuz 2009 Salı

“Emperyalizme Karşı Savaş”

İsmail Beşikçi

27-28 Haziran 2009 tarihlerinde, Ankara’da, “Ulusal Sorun-Kürt Sorunu Sempozyumu” düzenlendi. Sempozyumu, Demokratik Haklar Federasyonu düzenledi. Sempozyumda, “emperyalizme karşı savaş, ”emperyalizme karşı mücadele” ibareleri çok kullanıldı. Kürtlerin milli mücadelesinin kabul edilebilmesi için, desteklenebilmesi için bunun temel bir koşul olduğu anlatılmak isteniyordu. Bu yazıda, bu tutuma ilişkin düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.

Irak eski devlet başkanı Saddam Hüseyin, “emperyalizme karşı savaş” kavramını çok sık kullanırdı. Emperyalizme karşı savaştığını, “savaşların anası”nı yaptığını vurgulardı. Bağdat’ın önemli bir otelinin hemen girişine, mozaiklerle, karolarla, baba Bush’un resmini çizdirmişti. Müşteriler, herkes, otele girerken o resmi çiğneyerek girerdi, otelden çıkanlar, o resmi çiğneyerek otelden çıkardı. Uluslar arası toplantılar o otelde yapılırdı. Uluslar arası politika ve diplomasi mensuplarının basın toplantıları o otelde yapılırdı. İş çevrelerine mensup kişiler, diplomatlar, gazeteciler vs. daha çok o otelde kalırlardı.

Türk solu için, Saddam Hüseyin’in, “emperyalizme karşı savaş” sloganını kullanması, bunu sık sık söylemesi yeterliydi. Saddam Hüseyin’in, Kürtlere karşı geliştirdiği politikalar, yapıp ettikleri ise hiç önemli değildi. Saddam Hüseyin şunu yapıyordu: Kürdistan’dan çıkardığı petrolden elde ettiği gelirlerin bir kısmıyla, savaş uçakları, savaş helikopterleri, çeşitli savaş araç gereçleri, tanklar, toplar, zehirli gazlar, kimyasal silahlar, biyolojik silahlar, mayınlar, tüfekler vs. alıyordu. Bu silahlarla Kürtlerin köylerini yakıyor, evlerini yıkıyordu. Kürdistan’ın doğal zenginlikleri imha ediyordu. Kürtleri çok büyük kitleler halinde yok ediyordu. Kürtlere karşı zamana yayılmış bir soykırım gerçekleştiriyordu. “Emperyalizme karşı savaşımız sürecek, emperyalizmin işbirlikçisi bu gerici halk yok edilecek…” diyordu. Kürdistan’da zehirli gaz kullanan, örneğin Halepçe’yi yaratan Hasan el Mecit, Kürtlerin soykırımı için çok ayrıntılı planlar yaptığını hiç gizlemiyordu. Hasan el Mecit’in, Kimyasal Ali’nin, Saddam Hüseyin’in yeğeni olduğu biliniyor. Bugün, Irak’ın çeşitli yerlerinde hala toplu mezarlar bulunuyor. Toplu mezarlardakilerin büyük çoğunluğunu Kürtler olması çok büyük bir olasılıktır. Bütün bunlar “emperyalizme karşı savaş” anlayışı çerçevesinde gelişiyordu. Saddam Hüseyin’in kimyasal ve biyolojik silahların ham maddelerinin Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, gibi devletlerden, ABD, İsveç, Danimarka vs. şirketlerinden sağladığı ise hiç sır değil. Bu silahların yapımında Sovyetler Birliği’nden den sağlanan uzmanların, 70-80 uzmanın danışmanlık yaptığı yine sır değil.

Türk solu için bu ibareler yeterliydi. Bu sloganların sık sık kullanılması, “emperyalizme karşı savaş”ın sürdüğü şeklinde yorumlanıyordu. 1990’lardan önce, Sovyetler Birliği yönetimi için de bu sloganların sık sık dile getirilmesi yeterliydi. Saddam Hüseyin rejiminin Kürtlere yapıp ettikleri , zehirli gazlar, Halepçeler, biyolojik silahlar, kimyasal silahlar, kitle imha silahları, bilmezlikten, duymazlıktan geliniyordu. Kürtlerin çığlıkları duyulamıyordu. Halbuki emperyalizm, Birinci dünya Savaşı’ndan sonra gelişen süreçte, en ağır darbesini, en kalıcı, en kapsamlı darbesini Kürtlere vurmuştu. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması emperyalizmin Ortadoğu’da geliştirdiği en kalıcı ve kapsamlı politikaydı. Bu politikayla Kürdistan’ın iskeleti parçalanmış, beyni dağıtılmıştı. “Emperyalizme karşı savaş”, “emperyalizme karşı mücadele” sloganlarını sık sık dile getirenler, 1920’lere, Milletler cemiyeti dönemine, bu dönemde, Kürtlere karşı geliştirilen politikalara da hiç dikkat çekmiyorlardı. Bu bakımdan bu sloganları dile getirenlerin yaşanan olguları hiç dikkate almadıkları, bundan özenle kaçındıkları, olgusal ilişkileri görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan geldikleri görülmektedir.

2003 Ocak, Şubat, Mart aylarını hatırlayalım. Irak’a karşı müdahale gündemdeydi. O günlerde, Türk solu, Kürtlere, “emperyalist ABD’ye karşı anti-emperyalist Saddam Hüseyin’in yanında yer alın” şeklinde telkinler yapıyordu. Bu, “celladınızın yanında, kasabınızın yanında yer alın” anlamına gelmektedir. Bu nasıl insanlıktır, bu nasıl insaniyettir? Bu nasıl solculuktur?
Saddam Hüseyin, emperyalizmin, halkları sömürdüğünü söylerdi. Emperyalizmin halkları sömürebilmesi için onların belirli bir satın alma gücüne sahip olmaları gerekir. İnsanların, ailelerin hiçbir satın alma güçleri yoksa, emperyalizm onları nasıl sömürecek, onlara ne satacak? Kürtlerse, zehirli gazlara, kitle imha silahlarına karşı can derdindeydi. Bu silahların etkilerinden korunabilmek için mağaralardan mağaralara koşuyordu. Aileler parçalanmış, evler yakılıp yıkılmıştı. Ailelerden zorla alınıp götürülenlerden bir daha haber alınamıyordu.

2000’lerde ne oldu? Mart 2003’de, ABD’nin Irak’a, silahlı müdahalesi sonunda, olaylar nasıl gelişti? Gelişmeler Kürtlere nasıl yansıdı? ABD, Irak’a, şüphesiz, “ Kürtler günümüze kadar çok zulüm gördüler, Kürtlere bir parça gün yüzü gösterelim…” anlayışıyla müdahale etmedi. ABD Irak’a müdahalesini, şüphesiz, Ortadoğu’da kendi çıkarını korumak için gerçekleştirdi. Ama, bundan sonra Kürtleri çok yakından ilgilendiren gelişmeler oldu. Saddam Hüseyin rejimi yıkıldı. Baas Partisi dağıtıldı. El Muhaberat dağıtıldı. Ordu dağıtıldı. Kitle imha silahları yok edildi. Kürtler için büyük tehditler bunlardı. Bu tehditlerin ortadan kaldırılması Kürtlerin önünü açtı. Kürtler, bu gelişmelerden faydalanmasını, yararlanılmasını bildiler. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, yani Kürt Federe Devleti oluşturuldu. Irak’ta federal yönetim Kürtlerin çabalarıyla oluşturuldu. Kürtler bu temel anlayışı ABD’ye ve Irak Arap yönetimine, Şii Araplara ve Sünni Araplara kabul ettirdiler. Bu, Irak’ın yönetiminde çok önemli bir değişimi ifade ediyor.

Bugün Kürtler, merkezi bütçeden aldıkları %’17 lik payla, Kürdistan’ın imarını gerçekleştiriyor. Yollar yapılıyor, evler yapılıyor, yeni yerleşim birimleri kuruluyor. Okullar, hastaneler, kamu binaları, oteller kuruluyor. Barajlar yapılıyor. Çok yoğun bir imar faaliyeti var. Demiryolu, karayolu, baraj projeleri, petrol ve doğalgaz boru hatları yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni ziyaret edenler, Hewler’in, gelecek 4-5 yıl içinde, Ortadoğu’nun önemli merkezlerinden biri olacağını söylüyorlar.

Kürtlerin büyük çoğunluğu artık ev sahibi. Modern evler. Büyük çoğunluğun otomobili var. Evlerinde mobilyalar, buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, bulaşık makinesi gibi temel tüketim araçları var. Büyük bir çoğunluğun cep telefonu var, dizüstü bilgisayarı var. İnternet gelişmiş Kürtler zenginleşiyor. Bunlar, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yaşanan her şeyin mükemmel olduğunu falan göstermiyor.. Kadın sünneti, dört kadınla evlilik, kadın intiharları, yolsuzluklar, gelir dağılımında eşitsizlik, yeterli elektrik üretiminin gerçekleştirilememesi, toplumsal ve ekonomik sorunlar elbette var. Ama Kürtlerin, bu tür sorunların bilincinde oldukları da bir gerçektir. Bir toplumsal sorunun bilincine varılması durumunda, o sorunun olumlu bir çözüme ulaşması da artık mümkün olmaktadır.

Saddam Hüseyin döneminde, Kürdistan petrolünden elde edilen gelirlerle Kürdistan yakılıyordu, yıkılıyordu. Kürdistan’da zamana yayılmış bir soykırım gerçekleştiriliyordu.

“Emperyalizme karşı savaş”, “emperyalizme karşı mücadele” sloganlarını sık sık dile getiren Saddam Hüseyin, Kürdistan’ı yakıp yıkmaktan, Kürtleri kitleler halinde yok etmekten başka bir iş yapmıyordu. Saddam Hüseyin bu süreci, şüphesiz, Türkiye, İran, Suriye, gibi devletlerin, Sovyetler Birliği’nin, ABD’nin, Arap devletlerinin, Avrupa devletlerinin vs. manevi ve maddi yardımlarıyla, politik ve diplomatik yardımlarıyla gerçekleştiriyordu. Günümüzdeyse, Kürdistan petrolünden elde edilen gelirlerle, Kürdistan’ın imarı gerçekleştiriliyor. Kürtleri refah seviyesi yükseltiliyor. “Emperyalizme karşı savaş” sloganı çerçevesinde bu iki dönemin kavranılmasında büyük yarar var.

Burada, bu süreçte kavranılması gereken temel soru, Kürtlerin devlet kurması falan değildir. Temel soru, Kürtlerin, belki de, kendilerine on defa hak olan bu işi neden gerçekleştiremedikleri, neden bu konuda ısrarlı olmadıklarıdır.

Yirminci yüzyılda söylenmiş güzel sözlerden birini Libya lideri Muammer Kaddafi dile getirmiştir: Güneşin altında Kürtlere de bir yer olmalıdır. Muammer Kaddafi bu sözü, çeşitli zamanlarda, çeşitli mekanlarda birkaç defa dile getirmiştir. Bir Arap liderinin böyle bir dileği ileri sürmesi ayrıca çok değerlidir. 21. yüzyıl başlarında, güneşin altında Kürtlere de yer olmaması için ciddi bir neden yoktur. Kanımca 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Kürtler büyük bir atılım gerçekleştirecektir.

Bu süreçte zihinlere çarpan önemli konular da var. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, emperyal devletler, Büyük Britanya ve Fransa, , Ortadoğu’daki Arap, Türk ve Fars devletleriyle ve Sovyetler Birliği’yle de işbirliği yaparak Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını sağladılar. Bu, Kürdistan’ın iskeletini parçalayan, Kürtlerin beynini dağıtan bir süreç yarattı. 1920’lerde kurulan bu “kutsal statüko”, daha doğrusu, Kürtleri ve Kürdistan’ı statüsüz bırakan bu statüko, 80 yılı aşkın bir zamandır sürüyor. 21. yüzyıl başındaysa, başka bir emperyal devlet, ABD, Irak’a silahlı müdahale yaparak, bu “kutsal statüko”da çok önemli bir gedik açtı. Bu “kutsal statüko”nun, artık bu şekilde devam etmesi hiç mümkün değil. Tarih Felsefesi, toplum felsefesi, tarih bilinci, toplum bilinci açısından üzerinde düşünülmesi gereken temel ilişkiler bunlar olmalıdır. 20. yüzyıldan 21. yüzyıla Kürtler ve Kürdistan, bu düşün kategorilerinin önemli bir konusu olmalıdır.

-----------------
http://www.kurdistan-post.com/

2 Temmuz 2009 Perşembe

EŞİTLİK, KARDEŞLİK, ÖZGÜRLÜK!


Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

Başkalarının sazını çalmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Avrupacılar, Amerikancılar, solcular, sağcılar, demokratlar, siviller hep onun bunun yalan dolan sözlerini taşımaktan başka yaptığımız yok. Kendi özgün düşüncelerimizi, insan hakkının kutsallığını, demokrasinin kriterlerini savunmamızda dünya egemenlerinin koşullarına teslim oluyoruz. Biz nerden buluruz Erdoğan’ın, Gül’ün söylediklerini, bunları nasıl Obama’ya bağlarız, şaşırmamak elde değil. Ergenekon’a karşı AKP bize demokrat ve insan hakları savunucusu gözüküyor. Alkışlıyor ve tezahürat ediyoruz. Ülkenin tek demokrat partisi, yaşasın!

Mecbur muyuz Ergenekon’un kıyısından dahi geçmeyen mücadele yöntemine teslim olmaya? Bizim hiç görüşlerimiz yok mu? Ülkede eşitlik, kardeşlik ve özgürlük olmadan demokrasi olmaz! Evet, ben bunu da söylüyorum, 1789’a gidiyorum. O tarihi dahi arıyorum. Nerede eşitlik, kardeşlik, özgürlük? Kim kiminle eşit, zengin yoksulla mı, Kürt Türk’le mi? Kim özgür? Zengin mi özgür, yoksul mu? Kadın mı özgür, erkek mi? Kim, kim, kim? Nasıl bir özgürlük? Bu göreceli-maalesef!-kavramları mahvettik, yok ettik!

Kahramanmaraş katliamı, Çorum katliamı ve Sivas katliamının failleri neden Ergenekon’da yok? Bu davada-her nasılsa-alperenler, ülkücüler yok. Bu zihniyet-bırakın Kahramanmaraş olaylarını-bugün bile ceza kesiyor. Alperen Ocakları Kayseri İl Başkanlığı DTP milletvekilleri ve Osman Baydemir’e “Bir gece ansızın gelebilirim” sloganlı Türkiye haritası gönderdi. Kim gelecek, kimi katletmeye, kimi yok etmeye gelecek? Kürtleri bu kez bir gecede mi katletmek istiyorsunuz? Bunu kimse onlara sormadı.

17 bin faili meçhul cinayetin failleri nerede? Kürtleri öldüren JİTEM, TİT, Ergenekon üyeleri nerede? Bunların kullandığı itirafçılar, tetikçiler, ağalar, aşiretler nerede? Ben bu ülkeyi seviyorum ve ciddi değişimler istiyorum. Hiçbir şey yapılmadığı halde iyi yola sapılmış gibi göstermenin bir illüzyon olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede işi iyi olanlar ve gidişatı olumlu görenler dinci burjuvazisi (AKP’nin burjuvazisi), komprador burjuvazi, üst düzey askeri ve sivil bürokrasi, işbirlikçi Kürt burjuvazisi ve ağaları, büyük toprak sahipleridir. Bunlara burjuvalaşmış dönek sosyalistleri, dincileri, milliyetçileri ve basından büyük para kazanan sözde uzman ve yazarları da katmak gerekir.

Tüm bu tuzu kurular, halkı manipülâsyona ve dezenformasyona uğratarak emperyalizmin iyi adamları olduklarını kanıtlıyorlar. Başbakanın işi iyi, ana muhalefet liderinin işi iyi, MHP liderinin işi iyi, milletvekillerinin işi iyi, tüccarın işi iyi, sanayicinin işi iyi, ağanın işi iyi, futbolcunun işi iyi. Ne güzel bir memleket! Denizimiz de var! Ne kadar çok mutluyuz! Ama bu ülkede çocukları kayıp analar var, Cumartesi Anaları! Yakınları kayıp olanlar, çocuk tutuklular, çocuk mahkûmlar var! Bir taş attı diye terör yasalarıyla yargılanan çocuklar var! Yoksul insanlar var. Belki de inanmayacaksınız ama çöpten yiyecek, giyecek toplayan insanlarımız var. Yani işi tıkırında olmayanlardan bahsediyorum.

Ülkede Fethullahçıların Kemalistleri yendiği bir süreç yaşandı. ABD’nin kabul ettiği bir İslam iktidarı özgürlük havarisi olmaya çalışıyor! Eşitlik, kardeşlik, özgürlük bağlamında yapılan bir şey var mı? Sadece şeriatçı İslamcıların, İslamcı burjuvazinin, işbirlikçi Kürt ağalarının rahatını sağlayan bir demokrasi(!) modern bir demokrasi olarak yutturulmaya çalışılıyor. Ergenekon, sanki militer bürokrasinin darbe yanlıları-bazı askerler darbe istememiştir-ile sivil bürokrasinin darbede anlaşamayıp işi mahkemeye düşürmeleriyle ortaya çıktı. Yani iş karakola düştüğü için halk duymuştur. Şimdi yapılanlarsa silahlı kuvvetler dâhil tüm kurumları temize çıkarmak işidir. Bu bana öyle geliyor, benim düşüncemdir.

Ergenekon’u, JİTEM’i, kontrgerillayı, derin devleti bitirme gibi kimsenin bir derdi yok. Olay, sırf karakola düştüğü için devletin kurumlarını aklama işlemidir. Bakın işte, kurumlardaki kirli insanları temizledik! denmek isteniyor. Padişahlığa giydirilmiş bir elbiseyle padişahlığı bize cumhuriyet olarak sunmaya çalışmışlardı, hâlâ da çalışıyorlar. Oynanan demokrasicilik de böyle bir şey olmalı. Her şey demokrasi, cumhuriyet için!

Yaşasın retorik!

28 Haziran 2009 Pazar

İRAN…









”Molla rejimi, Şah Rıza Pehlevi’nin başında bulunduğu, Laik ve batı yanlısı rejime karşı sürdürülen kitlesel hareketin ürünü olarak ortaya çıktı. Şah Rıza’nın şahsında somutlaşan monarşik rejim, günlük yaşamda batı taklitçiliğinin zirveye ulaştığı ve ulusal çıkarların batıya peşkeş çekildiği dönemdir. Petrol kuyuları başta İngiltere olmak üzere batı devletlerinin enerji ihtiyacını karşılarken, İran’ın payına ise bu zenginlikten küçük bir dilim düşüyordu…”


Nadir Nadi Çelik
nadirnadicelik@hotmail.com
13 Haziran’da İran’da yapılan seçimlerin sonuclarına karşı muhalefetin sokak gösterileri biçimde ifadesini bulan ve bir haftadan fazla zamana yayılan ve sayısal olarak milyonlara varan kitlesel protestosu, ortadoğunun en eski devletinin yeni altüst oluşlara gebe olduğunu gösteriyor. En azından bunun sinyallerini veriyor. Anlaşıldığı kadarıyla seçim sonuçlarını protesto biçiminde başlıyan bu masumane kitlesel hareketin bir bütün olarak sistemi protestoya yönelmesi ihtimali iktidar sahiplerini bir hayli tedirgin ediyor.

Tedirdiginliklerinde pek te haksız oldukları söylenemez. Toplumların tarihi, sistem içinde başlayan ve giderek gelişen kitlesel protesto hareketlerinin aynı zamanda sisteme karşı radikal bir hareketin ortaya çıkması için oldukça uygun bir zemin yarattığının örnekleriyle doludur. Aksi halde, Tahran sokaklarına yayılan kitlesel hareket çıplak haliyle başlı başına sistem için ciddi bir sorun değildir.

Nitekim, hareketin görünen önderi durumunda olan Mousevi ile Ahmedinejat arasındaki mücadele iktidar blokunu oluşturan fraksiyonlar arasında ki mücadeleyle sınırlıdır. Mousevi’nin sisteme karşı alternativ bir programı sözkonusu değil. Ancak kitleler, aynı zamanda molla rejimin mimarları arasında yer alan Mousevi’ye, Mousevi’nin bile hazmedemiyecegi ya da hazmetmekte oldukça zorluk çekeceği bir misyon yükliyebilir. Böyle bir durumda protestocu kitleler Mousevi’nin kendi taleplerine cevap vermekten oldukça uzak olduğunu fark ettiklerinde, hareket kendi doğal önderlerini yaratmakla başbaşa kalabilir. Bu ise iktidar blokları arasındaki mücadelenin kapsamlı bir demokrasi mücadelesine dönüşme ihtimalinin her zaman mevcut olduğunu gösteriyor.

Yine anlaşıldığı kadarıyla seçim sonuçlarının yol açtığı protestoya katılan kitlelerin farklı talepleri olduğu görülüyor. Kitlenin genel eğiliminin baskıcı molla rejiminin demokratikleştirilmesi olduğudur.

Molla rejimi, Şah Rıza Pehlevi’nin başında bulunduğu, Laik ve batı yanlısı rejime karşı sürdürülen kitlesel hareketin ürünü olarak ortaya çıktı. Şah Rıza’nın şahsında somutlaşan monarşik rejim, günlük yaşamda batı taklitçiliğinin zirveye ulaştığı ve ulusal çıkarların batıya peşkeş çekildiği dönemdir. Petrol kuyuları başta İngiltere olmak üzere batı devletlerinin enerji ihtiyacını karşılarken, İran’ın payına ise bu zenginlikten küçük bir dilim düşüyordu. Bu küçük dilim ise savunma sanaiiyine harcanıyordu. Zengin petrol kaynaklarıyla batının enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamakla kalmıyan monarşik rejim, aynı zamanda Batılı silah tüccarlarının en büyük müşterilerinden birisi durumundaydı. Tahmin edilebileceği gibi bu monarşik rejimi yaşayabilir halde tutmak için batı, gerekli desteği Şah Rıza’dan esirgemiyordu.

Bu dönem, doğal kaynakların batılılara peşkeş çekildiği, yoksulluğun ve baskının zirvede olduğu dönemdi. Rejime yönelik en masum bir tepkinin bile kötü ünlü istihbarat örgütü SAWAK tarafından en acımasız bir şekilde tasfiye edildiği dönemdi. Yine bu dönemin çarpıcı bir özelliği de tüm baskı ve şiddete ragmen farklı ideolojik temelde muhalif hareketin oluşumu ve yükselişiydi.

İslam, komunizm, liberalizm gibi çizgiler temelinde örgütlenen, zamanla dikkate değer birer güç haline gelen bu akımların belirgin ortak noktası, mücadelelerinin iki hedefli olmasıydı; Bir taraftan monarşik rejimin halk üzerindeki baskısına, sömürüsüne karşı mücadele ederken, diğer taraftan ise bu rejimin uluslarası destekçi güçleri olan emperyalist sisteme karşı kesin tavır almalarıydı.

Şüphesizki, çift hedefli bu mücadele hem haklı hemde meşru bir temel üzerine oturmuştu.

1970’li yılların sonuna gelindiğinde bu muhalif guruplar arasından yalnızca islamı referans alan Humeyni önderliğindeki hareket iktidarı ele geçirerek, monarşik rejimin yıkılması sürecine damgasını vurmuş oldu.

1979 yılında iktidarı ele geçirerek İran islami cumhuriyeti kuran hareketin belirgin iki özelliğinden bir tanesi, islam dininin buyruklarına göre toplumu yapılandırmaya çalışması, ikinci özelliği ise batının İran’ı yağmalama sürecine son vermesi ve ulusal çıkarları öne çıkarmasıydı.

79’dan bugüne kadar varlığını sürdüren bu rejimin mimarlarının yukarıda sıraladığım bu iki özelliğini korumakta oldukça tutarlı davrandıklarını söylemek pek mübalağa olmasa gerek. İran'da Şah Rıza rejiminin tasviyesi, batının çıkarlarına vurulmuş son 30 yılın en büyük darbesiydi.

Batının tüm entrika ve komplolarına karşı ve yine ekonomik olarak uyguladığı tüm ambargolara rağmen, islami rejim bugüne kadar ayakta kalma yeteneğini gösterdi. Ancak dış politikada 30 yıldan beri gösterilen bu yetenek iç politikada başarılı olmanın garantisi olmadığı anlaşılıyor.

Küresel çağda toplumu islam dininin buyrukları doğrultusunda biçimlendirmeye çalışmanın ne derece başarılı olabileceğini bundan sonraki gelişmeler gösterecek. Molla rejiminin, son haftalarda yükselen kitlesel protestoları, klasik bir uslupla, ''batılı devletlerin kışkırtması'' olarak lanse etmesi, bir sorunun olmadığı anlamına gelmez. Aksine iç politikada ciddi bir sorun yaşadıklarını gösterir.

-----------

Kaynak: http://www.nadirnadicelik.org/

27 Haziran 2009 Cumartesi

Kenan Evren’e Mektup


Ali Emin İleri
aliemin.ileri@gmail.com

Kenan Evren bey Yargılanacaksın!

Eyy çocuk katili faşist Kenan Evren bey, ”yargı yolu açılırsa, intihar ederim.” demişsin. Aslında iyi demişsin. Sizler gibi hem faşist, hem de çocuk katili mahluk / mahluklar , ”özgür” olmamalı, ”intihar” etmelidir. Zaten ”insani” olarak bitmiş / tükenmişsiniz. Sizler gibi, zalimlerin peşini ne yaşarken, ne de öldükten sonra bırakmayacağız. Biz insan hakları savunucusu olarak, senin gibi faşist ve zalimleri affetmeyeceyiz!

Eyy çocuk katili Kenan Evren, hesap vermelisin! Yaptıkların zalimlerin hesabını vermelisin! Vereceksin!..Senin peşini bırakmayacağız!

Kenan bey, 12 Eylül 1980’de Anadolu halklarını tehcir ve zindan ettin. Çocuk katili olman yanında, yüzlerce ve binlerce insanın canına kıydın!

Bunlar unutulur mu?

Kenan bey, cevap ver, bunlar unutulur mu?

Seni mutlaka yargılayacağız!

Yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz!

Peşinizi bırakmayacağız!...

Seni mutlaka hem çocuk katili, hem de demokrasi düşmanı olarak yargılayacağız!...

Yargılanmalısın!

Yargılanacaksın!...

26 Haziran 2009 Cuma

ÖZTİN AKGÜÇ’ÜN MİLLİYETÇİLİK TANIMI







Cumhuriyet Gazetesinde (11. 02. 2007) bir yazı okudum. Öztin Akgüç imzalı ve ”Milliyetçilik” başlığını taşıyor. Başlığı görünce, önce çok sevindim; ama daha sonra yazıyı okuyup bitirince, çok üzüldüm.

Dr. Akgüç’ün, Türkiye’de sürekli kafa karıştırılan bir kavram üzerine, ”milliyetçilik” kavramına, açıklık getireceğini düşünmüştüm. Yanılmışım.

Bakın, kendini ”solcu” olarak kabûl eden, Banka ve finans uzmanı Dr. Öztin Akgüç, yazısında ne diyor:

”Milliyetçilik, ülkenin tam bağımsızlığından yanadır.”

Hayır, tam tersidir. Milliyetçilik, ülkenin hakimi olan burjuvazinin çıkarlarını savunmak demektir. Kavram olarak, milliyetçilik, zaten burjuvazinin çıkarlarını yansıtır. Burjuvazinin derdi, ülkenin ”tam bağımsızlığı” değil, sömürü, kâr ve daha fazla kârdır. Başka bir şey değil.

”Milliyetçiler, emperyalizme, yani sömürgeciliğe karşıdır.”

Doğru değildir. Hem Nato üyeliğini savunmak, hem de ”anti-emperyalist” görünmek, sahtekârlıktır. İki yüzlülüktür. Bu birinci, noktadır.

İkincisi şu: Türkiye’de hiç bir ”milliyetçi”, Türkiye’nin iç-sömürgesi olan ezilen Kürt Ulusunun sömürgeleştirilmesine karşı değildir! Karşı olmak bir yana, Kürt, Ermeni ve diğer halklara karşı girişilen katliamların öncüleri, bunlardan oluşmaktadır. Devletin vurucu güçleri olan bu kesim, emperyalizmin de koltuk değnekleridirler. Bunlar iç-içedir. Formül açıktır: Milliyetçilk eşittir emperyalizm ve sömürge yanlısı olmak demektir.

”Milliyetçilik, ülkeye ve topluma hizmet etmektir.”

Tam tersidir. Milliyetçilik, yukarda yazdığım gibi, burjuvazinin ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden ve bunun propagandasını yapan bir burjuva ideolojisidir.

”Milliyetçi, ilkelerinde ödünç vermez.”

Milliyetçinin ilkeleri, yine yukarda değinildiği gibi, burjuvaziye ve emperyalizme bağımlılığın ilkeleridir.

”Milliyetçi görevini en iyi bir biçimde yerine getirmeye çalışır.”

Doğrudur. Türk burjuvazisinin ve emperyalizmin sadık hizmetçileri olan milliyetçiler, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katliamından, günümüze kadar gelen ve süren katliamlara, her gün yeni katliamlar ekleyerek, görevlerini eniyi bir şekilde yerine getiriyorlar.

”Milliyetçi onurlu ve gururlu kişidir. (………)”

Milliyetçiler, T.C tarihinde yaptıkları katliamlarla, ne kadar ”onurlu” ve ”gururlu” olduklarını gösteriyorlar.

”Gerçek (!) milliyetçi, ucuz kahramanlık peşinde değildir.”

Türkiye’de, Kürt, Ermeni, Arap, Laz, Çerkez…herkese, ”Bir Türk Dünyaya Bedel”, ”Ne Mutlu Türküm Diyene!”, Türküm, Doğruyum!”… vecizeleri, antları okutarak, ”içirerek” nasıl bir ”kahramanlık” peşinde olduklarını açıkça gösteriyor.

Evet, gerçekten yazık. Kendini solcu bir ”ekonomist” olarak kabûl eden, Dr. Öztin Akgüç, ”milliyetçilik” kavramını, sınıf içeriğinden boşaltarak, nasıl böylesi bir ”sahte” miliyetçilik tanımı yapabiliyor? Gerçekten inanmak zor.

Cumhuriyet Gazetesinde, ekonomi sayfasında yorum yazan, Dr. Öztin Akgüç, nasıl böylesi bir yazı yazabiliyor? Gerçekten inanmak güç.

Kavramları sınıf içeriğinden boşaltmak, aydın namusu ile nasıl bağdaşabiliyor?

Kendini solcu olarak ilan eden Dr. Öztin Akgüç; tarihsel olarak, ulusalcı olmayan Türkiye burjuvazisinin, sahte ulusçu söylemlerine nasıl alet olabiliyor?

Bu sorular üzerine uzun uzun düşünmek gerekir.

Eğer ekonomi uzmanımız, Dr. Akgüç, ”ağaçlara bakıp, orman nerede?” soruyorsa, bu sorular üzerinde çok daha düşünmemiz gerekiyor.

Yazık, çok yazık. Belleklerin silinmek istendiği bir zamanda yaşadığımız için, alfabeleri tekrarlamak zorundayım; kavramlara yöntemsel bakmak zorunludur. Yöntemsel bakmak, bilimsel bakmak demektir. Bunu yapamayan her insan, kendini, ezen ulus şovenizmine düşmekten kurtaramaz. Yöntemsel bakış, bilimsel bakıştır. Her bakış, sınıfsaldır. Açık ki; sınıf bakışından yoksunluk, ya da sapış, neyazık ki, Dr. Öztin Akgüç’ün savrulduğu yerdir; milliyetçiliktir. Sahte milliyetçiliğinin propogandasını yapmaktır.

İki yıl öncesinde, Atılım dergisinde, Faiz Cebiroğlu’nun, ”Devletin Koltuk Değnekleri” başlıklı bir yazısını okuduğumu hatırlıyorum. Cebiroğlu yazısında haklı olarak, ”Toplumun sınıflara bölündüğünü, buna göre iki temel sınıfın, burjuvazi ve proleteryanın olduğunu” yazıyor ve devamla, ”milliyetçilerin amacı, sınıfsal mücadeleyi örtbas etmektir. Bunu başaramayacaklardır. Bizler bıkmadan, usanmadan, ulusalcılığın, hakim olan sınıfın, burjuvazinin çıkarlarını yansıttığını, anlatacağız.” diyor ve ekliyordu:

Vatanı, insanları sevmek ayrı, ulusalcılık, ayrı şeydir.Bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Yurdunu sevmenin, halka bağlılığın en yüksek biçimi, sosyalist yurtseverliktir.”

Gerçekten, katılmamak mümkün değil…

Sayın Dr. Öztin Akgüç, Cumhuriyet gazetesinde tanımını yaptığın, ”milliyetçilik” kavramı üzerine, seni tekrar düşünmeye davet ediyorum!

19 Haziran 2009 Cuma

BÜYÜK KAFALAR



Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

“Gel beraber kendimizi şu yamaçtan aşağı atalım!” “Ya olur mu Allah aşkına? Niye atalım?” “Şu dağdan, gel ikimiz atlayalım, paramparça olalım!” “Olmaz vallahi! Ne olur kendine gel!” Bir arkadaşınız size böyle bir teklifte bulunsa böylesi bir diyalog geçer aranızda değil mi? Oysa onun restini görse(ydi)niz, ne olurdu acaba? “Tamam lan! Hadi gidip kendimizi atalım! En fazla ölmüş olacağız. Hadi gidip atlayalım. Kabul anasını satayım!” Ve arkadaşınızı kolundan çekip yamaca doğru ilerleseniz, size bu teklifi eden duracaktır. “Deli misin lan? Şaka yaptım oğlum!” diyecektir. Hiç kuşkunuz olmasın aynen bunlar olacaktır. Uçurumdan aşağıya atlamayı göze almayacaktır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile devletin üst düzey yöneticilerinin uyumu nedeniyle Kürt sorununda iyi gelişmeler olacaktır şeklindeki görüşlere gelmek istiyorum. Kürt sorunu bir anayasal sorundur, gelin beraber çözelim diyen başbakana muhalefet-resmi ideolojinin temsilcileri olmaları dolayısıyla-destek vermemektedir. Şöyle bir resmi ideolojiyi bir tarafa bırakıp da taktik yaparak, destek vereceklerini açıklamaları durumunda başbakan adım atmaktan vazgeçecektir. Hoş hiçbir adım atacak hali yok ya? İşte o zaman hikâyemizdeki birlikte yamaçtan (uçurumdan) atlamak misali kimse uçurumdan atlamayacaktır. Ne var ki demokrasimizin kalitesi gereği herkes istediğini söylemektedir. Tüm boş laflardan kimse utanmamaktadır.

Hükümet ve genelkurmay Kürt sorununa PKK’yi tasfiye etmek sorunu olarak bakmaktadır. Soruna kimlik ve ulusal sorunu olarak bak(ıl)mıyor. Silahlı mücadele ile PKK’yi bitirsek Kürt sorunu da biter mantığı işletiliyor. Muhalefet hikâyemizdeki taktiği yapmadı ama nasıl olduysa Kürt sorunundan silahlı mücadele ve kan dökülmesi anlaşıldığı itiraf edildi. AKP hükümetinin Kürtlere önerdiği bir çözüm yoktur. Bugün bu, gün gibi ortadadır.

Savaşı ve kanı kutsayan düşüncelerden sıyrılıp saçmalık(lar) dünyasından çıkmak gerekmektedir. Artık şimdilerde açık ve net olarak bilinir ki, sahip olunması gerekenin bilgi ve sevgi olduğudur. Büyük kafalara gereksinim var: İçinde sevgi, insanlık ve hoşgörüyü birlikte barındıran büyük kafalar! Derin ve doğru düşünen büyük kafalar! Artık bu kafalarla karşılaşmamız gerekiyor, çağ bunu istiyor!

PKK’yi bitirmek 29’uncu isyanı bitirmek ve 30’uncuyu birkaç on yıl ötelere göndermek olarak düşünülüyor. Böylesi bir askeri çözüm kültürel ve ulusal hakları kapsamamaktadır. Böylesi bir düşünceyle Kürt sorunu çözülemez. İnsan hakkını insana vermeyen çözümler demokratik terimlerle birlikte anılmamalıdır. Kafamızdaki sürgüleri sürüp, parmaklıkları indirerek panik içinde yaşamanın da bir anlamı olmamalıdır! Kapıları ardına kadar açıp sevgi ve barış dolu duyguları içeri almak sağlık kokan damarlarımızı kabartacaktır. Derin ve doğru düşüncelerin dolu olduğu kocaman kafaların var olduğunu biliyoruz. Yaşanan zorlu günlere, düş kırıklıkları ve umutsuzluklara karşın dar kafalıkları aşan o muhteşem beyinleri bulup, santim santim ölçüp büyüklüklerini haykırmalıyız.

8 Haziran 2009 Pazartesi

ÜÇÜ BİRDEN GİTTİ[*]

Temel Demirer

“İnsanları severim, haksızlığa yumruk gibi sıkılan insanları.”[1]

Üçü birden gitti; ardı ardına…

Üçü birden gitti; hepimize onur, vicdan, mücadele, ahlâk, ısrar ve kararlılığın ne demek olduğunu bir kez daha hatırlatarak…

Honore de Balzac’ın, “Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne suç, ne namus, ne de ruh,” diye betimlediği coğrafyamızdaki çürümenin orta yerinde Onlar; geleceğin yol gösterici muştularıydı…

Karl Marx’ın, “Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi aynı anda olur”…

Veya V. İ. Lenin’in, “Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar”…

Ya da Paul Krugman’ın, “İçinde bulunduğumuz siyasi hava ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesinde gerçekten de çok belirleyici mi? Evet, siyasi kutuplaşma ve partizan yaklaşımlar ekonomik eşitsizliği daha da derinleştiriyor…”[2] saptamalarının somutlandığı günümüz Türkiye’sinde (ve elbette yerküresinde) Onlar; “haksızlığa yumruk gibi sıkılı insanlar”dılar… Bunun yanı sıra “ne”yi, “nasıl” yapacağımızın da örnekleriydiler…

Nihayet Onlar, Mayakovski’nin dizelerindekiydiler: “Siz/ ürkek çocukları/ hüznün,/ ve siz/ gökyüzünün/ mavi olduğunu unutanlar!/ Dinleyin artık/ Susun da!/ Belki de/ son/ aşkıdır/ bu/ gökyüzünün:/ Ki onulmaz yarası/ Kanar da kanar…”

AŞIK İHSANİ

Karanlıkları aydınlatma ısrarının bir diğer adı olan Aşık İhsani, Onlardan biriydi…

“Devrimci aşık geleneğinin ilk temsilcisi”ydi; 68 kuşağının “Militan Ozan”dıydı; “Türküleriyle binlere seslendi” O…

Onu “Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar/Geliyoruz, geleceğiz, yakındır” dizeleriyle başlayan türküsüyle hatırlıyorum… O 21 Nisan 2009 günü, 77 yaşında Diyarbakır’da toprağa verirken, hâlâ da belleğimde çınlıyor sözleri…

Üzerine yıldızların yağdığı bir isyan…

Ya da İrfan Sarı’nın dizelerinde anlattığı: “yürüdü/ tarih olan taşlar arasında/ tarih yazmak için/ sonra/ yavaşça durdu/ gözyaşından buhar çıkarcasına/ son istasyonda durmuş/ kara bir tren gibi...”

Onu 1960’lı yıllardan anımsarsınız…

Göğsüne kadar inen sakalıyla, havaya kaldırılmış sazıyla, kısa boyuna karşın görkemli bir görüntüsü vardı. Sevgilisi, yâreni Güllüşah’laydı çoğunluk sahnelerde…
Hatırlamayan var mı? “Aşık İhsani’deki heyecan, insanı şaşırtacak kadar yüksekti. İşçilerden, emekçilerden, özgürlük ve demokrasiden, sosyalizmden söz edince yerinde duramaz, heyecanlandıkça heyecanlanırdı. İlerleyen yaşına rağmen sazını eline almazdan edemezdi…”[3]

Yoksuldu, yoksullardan yanaydı…

“1961 Anayasası’yla 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulur ve siyasal yelpazede köktenci bir muhalefet odağı olarak sol uçta yerini alır. O pos bıyıklı, koca sakallı, gür sesli adam da devrimcileşir, esmeye başlayan devrimci rüzgârın seslerinden biri olur. TİP toplantılarında, öğrenci mitinglerinde her zaman sahnededir.

Sorumluyum ben çağımdan/ Düz ovamdan dik dağımdan/ Sömürgeni toprağımdan/ sürene dek yazacağım...’ ya da ‘Aracının aldığı fark/ Gümbür gümbür işleyen çark/ Hırsından çatlayan toprak/ Bizim bizim hepsi bizim...’ gibi dizeleriyle kitleleri coştururdu...”[4]

Yaşar Kemal
’in, “Aşık İhsani büyük bir şairdi. Bizim edebiyatçılarımız İhsani gibi şairlere halk şairleri diyorlar. Onlar halkın şairleriydi…. İhsani’ler ülkelerin her çağda mutluluklarıdır”; İlhan Başgöz’ün, “Aşık İhsani köy kültürünün soyut aşk şiiri temasından, kent kültürünün yazılı, eleştiri kültürüne geçişin en önemli ismidir. Aşık İhsani’nin şiiri ve hayat hikâyesi toplumun 1940’lardan beri geçirdiği, iyili kötülü sosyal değişimin hikâyesidir ve öğreticidir,” diye betimlediği Onun dizelerine baktığımızda herhangi bir Anadolulu saz şairiyle değil, kelimenin tam anlamıyla bir filozofla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Zaten hayatı da bir derviş gibi diyar diyar gezmek, envayi türlü işleri tutmak ve çalışmakla geçmiş. Bir de Karacaoğlan misali Aşık olmakla... Gönlünü her diyarda bir güzele kaptırmakla...

Filozoftu dedik ya! İşte kanıtı: “Git efendi hançerlenmiş yaramı/ Eşeleyip tazeleme bu sıra/ Köyüm yolsuz/ ben kanunsuz yaşarım/ Utan da şu asıra bak asıra...”

SEVİM ONURSAL


O; Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin ‘Sevim Abla’sıydı…

1971 başlarına kadar Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi olan Sevim Onursal Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanları Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve arkadaşlarını İş Bankası, Ankara Emek şubesi kasasını kamulaştırmalarının ardından Kavaklıdere’deki evinde sakladığı gerekçesiyle, sıkıyönetim askeri mahkemesinde yargılanmış ve mahkûm edilmişti.

Bir yayınevinde grafiker olarak çalışan Sevim Onursal, 1971 Ocak ayında Emek İş Bankası Şubesi soygununa adları karışan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, İbrahim Seven, Necmettin Baca, İrfan Uçar ve Kor Koçalak’ı evinde saklamıştı. Bu durum eve tesadüfen gelen icra memuru, avukat ve bir polisin rehin alınmasıyla ortaya çıktı. Onursal ve arkadaşları evden ayrılarak kayıplara karıştı. Olaydan sekiz gün sonra Onursal savcılığa giderek teslim oldu.

Tarih 17 Ocak 1971 Pazar. Saat 18.00. Ankara Adliyesi’nin koridorunda siyah uzun kürklü palto üzerine beyaz bir atkı atmış bir kadın, dönemin nöbetçi savcısı İrfan Atca’nın odasına girer, karşısına oturur ve bir sigara ister. Resmi binada sigara içilemeyeceği konusunda kadını önce azarlayan savcı, “Ben Sevim Onursal” sözleri üzerine, “O hâlde içebilirsiniz” diyerek bir sigara uzatır. Adliye bu gelişme üzerine bir anda karışır. Savcı Nusret Demiral evinden çağrılır, emniyet müdürleri adliyeye gelir. Ertesi gün bütün gazetelerin manşetlerinde; Sevim Onursal’ın teslim olduğu haberine yer verilir.

Bugün Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmelerinin üzerinden 31 yıl geçti. 6 Mayıs 1972’den bu yana sayısız belge, bilgi ve arşiv yayımlandı. Döneme tanıklık edenler; belgelerle, fotoğraflarla yazdı, çizdi, anlattı. Biri hariç: Sevim Onursal... O, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılandığı THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) davasında yargılandı. İki yıl hapis yattı, hiç konuşmadı.

Kızı Berrin,
Cezaevine götürdüğümüz her çiçeği nasıl tuvallere özenle taşıdıysa geçmişini de aynı özenle taşıyor” sözleriyle anlatıyor annesini.

Arkadaşı Şencan Yelken de “Her zaman her yerdedir. Bir gün rock konserinde, bir gün 1 Mayıs kutlamalarında” diyor.

Sevim Onursal, Gezmiş ve arkadaşlarının hikâyesini sinemaya taşıyan Reis Çelik’in “doğru dürüst kadın rolü’ yoktu yakınmasına inat, evinin her bir köşesine sinen geçmişiyle nasıl bir rolü olduğunu anlatacak gibi duruyor... [5]

O; Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin ‘Sevim Abla’sı; buydu…

1926 Yılında doğan Sevim Onursal, 60’lı yılların başlarında TİP içerisinde yer almış ve daha sonra Sinan Cemgil’le birlikte THKO saflarına katılmıştı. Hapishaneden çıktıktan sonra da devrimcileri hep destekleyen “Sevim Abla”nın, üç çocuğu vardı.

İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da yapan Onursal, 1945-1950 arası İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde misafir öğrenci ve 1950’den sonra da Ankara’da Refik Epikman’ın öğrencisi oldu. 1962 ve 1965’de Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi karma sergilerine katıldı. 1965-1967 arası Ankara Amerikan Haberler Merkezi sanat danışmanlığı ve sergi organizatörlüğü yaptı. 1967’de Stüdyo İn grafik stüdyosunu kurdu. 1967-1972 arası çeşitli grafik tasarım, dergi, kitapkapak düzenlemeleri, afiş ve dekor çalışmaları yaptı.

Sevim Onursal son yıllarını, yalnız yaşadığı evinde düşerek uğradığı ağır bir beyin sarsıntısının ardından gelen felçle geçirmişti. Yakınları bedensel yetilerini giderek yitirmekte olan ‘Sevim Abla’nın en mutlu anının 6-31 Mayıs 2006 arasında onun adına açılan kendi eserlerinden oluşan retrospektif sergisi ‘Denizler’in Anısına’ya tekerlekli sandalyeyle de olsa katılabilmek olduğunu anlattılar.

Sevim Onursal,
Çengelköy mezarlığında ailesinin, dostlarının düzenlediği törenle toprağa verildi.

Onursal’ın mezarı başında konuşan kızı Berrin Alkaner, annesinin kendisine öldüğünde mezarı başında “üç cümleden fazla konuşmasını” yasakladığını anımsatarak, “Annem çok konuşmayı ve boş konuşmayı sevmezdi. Onu uzun bir yolculuğa çıkarıyoruz, içimizden geldiği gibi uğurlayacağız” dedi.

“Onun hepimizde hakkı var, ödeyemeyiz” diyen Mahir Sayın ise, Sevim Onursal’ın “İnsan sevgisiyle dolu bir yüreği” olduğunu vurgulayarak, “Kötü insan yoktur derdi, kimi zaman tartışırdık, ‘o kadar da değil’ Sevim Abla diye. Ama o ısrarlıydı, insanlara ve insanlığa inanmakta” diye konuştu.

Dualar ve ayinler olmaksızın yaşarken inandığı gibi toprağa verildi Onursal… Bir sosyalist gibi…

Yoldaşları, dostları Sevim Ablayı devrimci harekete olan katkıları, birbirinden güzel tabloları ve özellikle de onun “kötü insan yoktur” iyimserliğiyle hep hatırlayacak ve yaşatacaklardır kuşkusuz…

ŞİRİN CEMGİL


Sönmez Targan’ın deyişiyle, “O bize ağlamayı değil, savaşmayı öğretti.”

“Şirin 1960’ların devrimci öğrenci kızlarından biriydi; ama güçlü, korkusuz, güvenilir olanlarından biri... Yere sağlam basıyordu ayaklarını. Kendine güveni kuşkusuzdu ve tehditler karşısında gözünü bile kırpmayacağı apaçıktı,” derken Arif Şentek; Atilla Keskin de ekliyor:

“Türkiye İşçi Partisi’nin Çankaya ilçesinde delişmen, ateşli, hiç bir konuda erkeklerden geri kalmayan bir kadın yoldaşımızdı Şirin.

Sonra kendisinden hiç geri kalmayan yoldaşımız Sinan’la evlendi. Deli fişek, ‘kırk atlı akınlarda çocuklar gibi şen olduğumuz’ günlerdi. Doyasıya yapardık her yaptığımızı. Mitinglerde, seminerlerde, gecekondu gezilerinde, daha hakça bir düzen, daha insanca bir yaşam için kavga verirdik.
Kavgadan arta kalan zamanlarda hep türküler çığırırdı Şirin bize. O içli, dinleyenleri alıp, umutlarına, sevdalarına, acılarına, sevinçlerine götüren türküler...Bir kez küçücük evlerinde, Ruhi Su ile birlikte çalıp söyledikleri saatleri paylaşmak zevkini yaşamıştım.

Sonra acıları, genç yüreklerimize sığdıramadığımız kocaman acıları yaşadık ayrı mekanlarda.
Dağda, Nurhak’larda yitirmişti koca sevdasını Sinan’ını.
Beş sene sonra cezaevinden çıkıp, kendisini ziyarete gittiğimde artık türküleri ağıtlara dönüşmüştü. Sabaha kadar ağıtlar okudu. Sabaha kadar ağladık yitirdiklerimiz için doya doya...”

Evet (“Nurhak sana güneş doğmaz... Uçan kuşlar yuva kurmaz,” deyişindeki üzere!) Sinan, Kadir, Alpaslan Nurhak’ta öldürüldüğünde “Takvim 31 Mayıs 1971’de dondu… 31 Mayıs 1971 Pazartesi günü, radyonun 13.00 haberlerinde peş peşe iki haber yayımlanmıştı. Birinci haberde, Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi İnekli Köyü’nde jandarmalarla girdiği çarpışma sonucu ODTÜ öğrencisi Sinan Cemgil ile Alpaslan Özdoğan ve Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencisi Kadir Manga’nın öldürüldüğü, Mustafa Yalçıner’in yaralı, Hacı Tonak’ın da sağ yakalandığı açıklanır. İkinci haberde de Cihan Alptekin ve Tayfur Cinemre adlı gençlerin Tekirdağ’da jandarma tarafından yakalandığı açıklanır.

Turhan Feyizoğlu’nun ‘Nurhak Dağlarından Sonsuzluğa’ adlı kitabında Denizli’nin Buldan ilçesinde oturan Yazıcıoğlu ailesi damatlarının öldürüldüğünü duyunca yıkıldığını anlatır. ‘Çok sevdikleri Sinan’ın duvarda asılı duran fotoğrafına bakarak ağlayan Yazıcıoğlu ailesi, duvarda asılı olan takvimin yaprağını o günden sonra koparmaz. Takvim 31 Mayıs 1971 tarihinden itibaren koparılmamış olarak hâlen duvarda asılı durmaktadır.’

Cemgil ailesi de oğullarının öldürüldüğünü radyodan duyar. Adnan Cemgil, Nazife Cemgil ve aile dostları Orhan İyiler Sinan’ın cenazesini almak için Gölbaşı’na gider. Emekli albay olarak ordudan ayrılan ve o sıralar Sinanları yakalamakla görevli bir subay olan Yılmaz Erkekoğlu daha sonra yazdığı ‘Nurhak Ey Nurhak’ adlı kitabında o günü objektifliğiyle anlatır:

‘Geldiler!.. Evraklar imzalandı, başsağlığı dilendi. Cenazeler teslim edildi. Baba Adnan Cemgil, şu konuşmayı yaptı:

Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim. Ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü. Bunu bilesiniz diye söylüyorum.’

Köylülere baktım. Adnan hocanın sözü bitince başlarını öne eğdiler.’

Sinan’ın babası Adnan ve annesi Nazife de sosyalist mücadelenin içinden geliyordu. Yaşamları boyunca inançlarının bedelini ödemişlerdi. Sinan’ın yoldaşı Atilla Keskin’in anlattığına göre bir gün Sinanların Göztepe’deki evlerine gidiyorlarmış. Apartmanların arasında kalmış, beton bloklara direnen bir köşkü görünce ‘Şuna bak’ demiş, ‘Nasıl da direniyor’. Sinan gülmüş: ‘O bizim ev. Zaten bizim aile de direnmeyi çok sever’…”[6]

Şirin de Sinan gibi, Sinan da Şirin gibi direngendi… Birbirlerine hep yakıştılar; ve nihayetinde de kavuştular…

Mezarı başında “Hayatta aslında her şeyimi ve ne yaptıysam ona borçluyum” diyen Taylan, annesinin ömrü boyunca fikirlerine sadık ve ödünsüz yaşadığını söyleyerek, tamamlamaya vakit bulamadığı yarım kalmış anı kitabını hazırlamasının, artık kendisi için bir görev olduğu belirtip, annesinin kararlı ve sevgi dolu, fikirlerinden taviz vermeyen ve nasıl düşünüyorsa öyle yaşamaya çalışan bir kadın olduğunu anlattı...

Ertuğrul Kürkçü ise, o dönem sosyalist hareketin içinde kadın bir militan olarak öne çıkmanın zorluğunu vurguladı. Şirin Cemgil’in inatçılığı ve mücadeleciliğinin yanı sıra, kadife sesinin etkili güzelliği ve eylemlerde söylediği türkülere ve Ruhi Su Dostlar Korosu’nda çalışmalarına değindi…
Sevim Tarı-Belli, “Bir yiğit kadınımızı daha yitirdik” derken; Su Apaydın da ekledi: “Şirin proleterya aydını bir kadın, bir anneydi…”

Ve nihayet bu topraklarda yetişmiş nice kadın var, güçlü, mücadeleci, “gelecek güzel günlere inanmış” ve onun için yaptıkları, yapmayı göze alacakları, öyle her babayiğidin kolayca göze alabileceği şeyler değildi; Metin Çulhaoğlu’nun, “Gençlik yıllarımda hep korktuğum ve ‘her an fırça atma’ modunda gördüğüm nadir kadınlardandı,” diye betimlediği Şirin Cemgil’in “suretine”, Rakel Dink’e yazdığı mektupta da görmek mümkündü.

“SONUÇ YERİNE”

Onlar; biz ardı ardına bırakıp giden üç kişi…
Onlar’a “sonuç” yazılmaz! Onlar sonsuzluktur…

Publius Terentius Afer’in, “Bir insanım, insanlıkla ilgili hiçbir şey bana yabancı değil”; Marcus Aurelius’un, “Kovan için gerekli olmayan arı için de gerekli değildir”; F. Dostoyevski’nin, “Bir ağacın önünden, onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklımız almaz,” sözlerini doğrulayan Onların yaşamı bizlere sonsuzluğu ve Edip Cansever’in şu dizelerini anımsatır:

“Ölü mü denir şimdi onlara/ Durmuş kalbleri çoktan/ Ölü mü denir şimdi onlara/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir peki/ En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara./… /

Unutulsun bir gövdeye duyulan hasret/ Unutulsun bu alışılmış duyarlık/ O kadar sade, o kadar kalabalık ki/ Unutulmaya değer onların insan gövdeleri/ Ve unutulmalı mutlaka/ Dolsunlar diye yüreklere/Dolsunlar damarlara./ Ölü mü denir/ Ölü mü denir şimdi onlara.”

---------------------------

N O T L A R
[*] Esmer, No:52/6, Haziran 2009…
[1] Hasan Hüseyin Korkmazgil.
[2] Paul Krugman, Bir Liberalin Vicdanı, Çev: Neşenur Domaniç, Literatür Yay., 2009.
[3] Ender İrmek, “Aşık İhsani’nin Ardından”, Evrensel, 25 Nisan 2009, s.6.
[4] Deniz Kavukçuoğlu, “O Pos Bıyıklı, Koca Sakallı, Gür Sesli Adam”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2009, s.17.
[5] Belma Akçura, “Bir Ömür Mücadele Etti, Hiç Konuşmadı”, Milliyet, 6 Mayıs 2003.
[6] Celal Başlangıç, “Nurhak’ta Güneş Batmaz”, Radikal, 6 Haziran 2005.