18 Mayıs 2008 Pazar

GERiLEME, SONUN BAŞLANGICIDIR!






Abdulkadir ULUMASKAN / ulumaskan@hotmail.de



„..Direkt, ya da dolaylı son iki seçimde halk askere karşı birazcık tepkisini seçimlere yansıtıysa da var olan gerçeklik fazla değişmedi. Ak Parti buna tercümanlık ve aynı zamanda bunun sefalet edebiyatiyla oylarını artırabildi... Ancak seçimlerin hemen ardından orduya teslim olup sınır ötesi ve sınır içi operasyonlara başladı...AKP tercihini halktan yana değil, ordu ve geleneksel devletten yana yaptı...“


Başsavcı’nın iddianamesiyle, „Adaletsizlik ve Kalkınma Partisi“nin gerileme veya geriletme süreci fiilen başlamış, daha doğrusu, başlatılmıştır.

Türkiye’de toplumsal yasalar tersine işletilerek, siyasal yaşamada egemen kılınıyor.

Siyaset, toplumun dinamik istemlerinin ve iradesinin iktidara yansıması şeklinde değil de, halkın taleplerini boğarak, iradesine kendi egemenliğini dikte ettirmedir.

Ancak bunu yaparken biraz demokratik bir görüntü vermeye çalışır.

Bunun bir yolu da seçimlerden geçiyor. Türkiye’ de hiç bir zaman seçmenin iradesi, iktidara tam yansımamış, bunun yerine seçimden sonra var olan değil, olması gereken, ya da gerek görülen irade egemen olagelmiştir.

Zaman zaman toplumsal dinamik ve muhalefet ile seçmen bunu zorlasa da genel gerçek kaideyi bozmamıştır.

Direkt, ya da dolaylı son iki seçimde halk askere karşı birazcık tepkisini seçimlere yansıtıysa da var olan gerçeklik fazla değişmedi. Ak Parti buna tercümanlık ve aynı zamanda bunun sefalet edebiyatiyla oylarını artırabildi.

2007 seçimlerini biraz da bu temelde görmek gerekir. Yani AKP nin yükselişi tümüyle sadece din üzerinden değil, birazda halkin E-Darbeye tepkisiydi de.

AKP, mağduriyet politikasiyla bunu iyi perçinleştirerek, özellikle seçim sürecinde adeta orduya karşıymış gibi bir direnç rolunu da iyi oynadı. Özelikle Kürdistan’da ordu ve ırkçı muhalefet ve savaş çığırtkanı medyaya karşı adeta direnir gibi davranarak kürt sorunun çözümü konusunda da bazı mesajlar da vererek kürt oylarını önemli oranda çalmayı da becerdi. Ancak seçimlerin hemen ardından orduya teslim olup sınır ötesi ve sınır içi operasyonlara başladı.

AKP tercihini halktan yana değil, ordu ve geleneksel devletten yana yaptı.

Kürd sorunu konusunda şiddet politikalarını beminsedi. Hatta bu konuda MHP ve Devlet Bahçeli’yi bile sollayarak geride biraktı. Devlet Bahçeli bile Mecliste, şeklende olsa, DTP lilerle tokalaşırken, Erdoğan paşaların korkusundan DTP’ lilerin elini bile tutmaya cesaret edemiyerek onlarla görüşme taleplerinide kabul etmedi.

Tabi tüm Kürtler bunu görerek tekrar kandırıldıklarını ve bir kez daha din silahiyla vurulduklarını anlayıp, bunun intikamını almaya ahd ettiler.

Yukarda da belirtiğimiz gibi, din etkisi dışında kamuoyunda AKP’den anti-asker ve demokratik bir beklenti içerisinde olanlar daha doğrusu böyle bir beklentiye sokulanlar AKP ve Tayyip Erdoğının samimi ve dürüst olmadığını görerek tepkisini gelecek seçimlere saklamış gibi görüyüyor.

Denilebilinirki, AKP ve Erdoğan orduya yaranamadı, ve hem kiliseden, hem de camiden olarak, kapatılmayla karşı karşıya geldi.

Burada AKP’nin başka bir yanılgısı daha var ki, oda eskisi gibi mağduriyet edebiyatiyla oy avcılığı artık halk tarafından yutulmayacaktır.

Halbuki AKP tutumunda tutarlı, dürüst ve karalı olsaydı gerçten oyları artarabilirdi.

Ancak AKP idda ettiği gibi halk ve hakka değil, hizmet değil orduya hizmeti esas aldı.
Halkta kendisine yalan söyleyen, kendisini kandıran Erdoğan ve partisini cezanandıracaktır. Yani artık AKP sadece ordu ve hukukun kıskacından öte, halkın da kıskacına girmiş bulunuyor. Hem dinden, hem imandan olan Erdoğan, hem halktan hem de ordudan oldu. Erdoğan iki karpuzu bir koltukta taşıyamadı.

AKP ister kapatılsın, ister kapatılmasın - ki kapanması ihtimali fazla - artık bir gerileme sürecine girmiştir ve bu gerileme, sonun başlangıcıdır. Bu gerileme sonucunun erken, ya da geç olması gelişmelere bağlı. Ama kesin olan bir şey var ki, artık bu gerileme sürecinin başladığı ya da başlatıldığı ve sonununda geleceği gerçeğidir.

Buna genel ve özel ekonomik sorunlarda eklenince bu sonucun hızlanacağı kesindir.

Hukuki olmasa da, Anayasa mahkemesine AKP nin kapatılması dileğiyle kerhen başarılar dilemek gerekiyor.

يا يَسوع / Ey isa(*)

Filistin'den















Macid Ebu Goş / majedpress@hotmail.com


يا يَسوع

صَليبُكَ عالٍ
وعيوننا مطفأة
الليلةَ يَنْهَضُ المَوْتَى
مِنْ نَوْمِهِمْ
فَلا يَجِدونَ كِتابَكْ

صَليبُكَ عالٍ
وَرِقابُنا مُقَيَّدَة
اليومَ يَأتي المُبشّرونَ
عَلى ظَهرِ دَبّابَةٍ مُعادِيةْ
وَيَهْدِمونَ جَرَسَ الكَنيسَةْ !

صَليبُكَ عالٍ
وأفواهُنا مُحَطَّمَةْ
الآنَ نَمشي نَحْوَكَ
وَنَهتفُ يا يَسوعُ
لماذا تَرَكْتَنا كُلَّ هذا الوقتِ
بِلا نَشيدْ ؟!
صَليبُكَ عالٍ
والاحتلالُ سدَّ المَنافِذَ
على الحَواريينَ
وأنتَ الفلسطينيُّ الشّهيد
صليبكَ عالٍ
(ومريمُ في سجنِ المَغولِ
تَنوح )

صليبكَ عالٍ
والوعاءُ خالٍ
من النبيذِ والخُبزِ المُقدّس
وهذا الحِصارُ كَثيف

ياااااااا يسوووووووع

---------------------
رام الله المحتلة
---------------------

*Filistin’li şair Macid Ebu Goş’un ” EY İSA!” başlıklı arapça şiirini okuyucularla paylaşıyorum. Türkçesini, KaraLama dergisine çevirdiğim için, şimdilik vermiyorum.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

BİR MAYIS ÜZERİNE DÜŞÜNCELER









PROF. DR. M. ŞEHMUS GÜZEL

Bir Mayıs 2008’de İstanbul’da polisin akıl almaz saldırıları sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı bir kez daha fena halde şaşırttı ve çok büyük ölçüde üzdü. Dünyanın bütün kent ve kasabalarındaki Bir Mayıs gösterileri birer şenlik havasında ekranlara yansıtılırken İstanbul’dan gösterilenler yine polis tekmeleri ve polislerin saldırgan suratlarıydı, suratları görülebilenlerde...Ve ağlayan gençler, çocuklar, kadınlar ve erkekler: Polis dayağının ağrılarından, yaralarından çok utançtan ağlıyordu insanlarımız ve çocuklarımız : Evet dünyaya bir kez daha rezil olmaktan... « Ulan bir kez bile olsa bu ülkede şöyle ağız tadıyla bir gösteri ve yürüyüş yapamayaçak mıyız ? » sorusu elbette ağızlarda yinelendi aralıksız…
Hani AB’ye üye olmak için « demokratikleştiği » iddia edilen devletin polisi nasıl olur da yurttaşlarına hele geleceğinin garantisi olduğunu ileri sürdüğü gençlerine karşı bu kadar vahşice saldırabilir, bunca barbarca davranabilir... Nasıl olur da milyonlarca insanın yaşadığı ve bir anlamda can ve mal güvenliğinin teslim edildiği İstanbul valisi ve emniyet müdürü bu kadar umarsamaz bir biçimde saldırı emri verebilirler...















Bir Mayıs’ların bu tür sahnelerle utancından yüzü kızarmasın diye İŞÇİLERİN VE EMEKÇİLERİN BAYRAMINI bizzat işçiler, emekçiler ve onların sendikaları,dernekleri ve siyasi partilerinin kamuoyuna mal etmesi gerekiyor.Bunun için neler yapılması konusunda, bu dramatik ve yüz kızartıcı olaylar sonrasında, aklıma gelenleri şöyle sıralamak istiyorum:

Bir:Bizde genel olarak Bir Mayıs merkezi bir biçimde, İstanbul’da büyük bir gösteri ve yürüyüşle, kutlanıyor. Son yıllarda kimi taşra kent ve kasabalarında da gösteri ve yürüyüşler ve anma toplantıları yapılıyor. Bunlar son derece önemli ve kalıcı sonuçlar doğurmaya adaylar.

Kanımca merkezi büyük gösteri ve yürüyüş yanında taşra kent ve kasabalarındaki gösteri ve yürüyüşlerle anma toplantılarının sayısının arttırılması VE MÜMKÜNSE HER YERDE VEYA YAPILABİLECEK HER MEKANDA DÜZENLENMESİ, KUTLANMASI gerekiyor.

Böylece Bir Mayıs olabildiğince tanıtılmış olacak ve gerçek nitelikleriyle en geniş bir biçimde kamuoyuna mal edilmiş olacaktır.

İKİ:BİR MAYIS 2008’DE YİNE POLİS TAKIMININ EN AKIL ALMAZ ŞİDDET GÖSTERİLERİNE TANIK OLDUK. Günlük gazetelerin en tutucusu bile « polis devleti »nden söz etti. Ama olayların hemen ertesinde gündem başka konulura kaydırıldı. Oysa dramatik ve dramatik olduğu kadar da yüz kızartıcı bu olayların unutulmaması gerekiyor. EVET BUNLARIN UNUTULMAMASI ŞART. VE YİNELENMEMESİ İÇİN TEŞHİR EDİLMELERİ DE GEREKİYOR.
Bu nedenle polisin saldırdığı herkesin tanıklık yapması lazım. Herkesin başından geçenleri anlatması şart.Polis saldırısının büyüğü küçüğü olmaz. Polisler ne yaptılarsa anlatılmalı.
POLİSİN YURTTAŞA BİR FİSKE VURMAYA BİLE HAKKI YOKTUR. BUNUN KAMUOYUNA MAL EDİLMESİ ŞARTIR.Bunların toplanıp bir KARA KİTAP içinde kamuoyuna aktarılması da şarttır.
VÜCUDUMUZ BİZE AİTTİR türünden bir sloganla insanların kendi fiziki varlıklarına, kendi kimliklerine sahip çıktıklarının duyurulması gerekiyor.Polisin her Bir Mayısta veya her gösteri ve yürüyüşte sokakta karşılaştığı insanları / yurttaşları, yasa dışı bir eylem yapıyor olsalar bile, dövmek hakkı yoktur. Polisin görevi eğer yasadışı bir eylem yaptığından şüphelendiği bir yurttaş varsa onu gözaltına almaktır, yargı makamlarına teslim etmektir. POLİSİN GÖREVİ TARTAKLAMAK VE DÖVMEK DEĞİLDİR. DÖVMEK, YARALAMAK, SAKAT BIRAKMAK POLİSLERİN GÖREVİ OLAMAZ. Bunun mutlaka beyinlere yazılması lazım: Silinmez kalemlerle.
Bir Mayıs 2008’de İstanbul’da ve başka mekanlarda polisin sokakta rastladığı kadın, erkek, çoluk çocuk genç yaşlı herkese saldırmasının canlı tanıkları olayları bizzat ve yaşadıkları biçimiyle anlatmalılar.Ve bunlar birer tanıklık olarak T büyük harfle Tarihe, TOPLUMSAL MÜCADELELER TARİHİNE MAL EDİLMELİDİR:
BİR MAYIS 2008, İSTANBUL: KARA KİTAP ile.

ÜÇ:Kamuoyunu gelecek Bir Mayıs’lara hazırlamak lazım.Ve bu işe bugünden, evet bir yıl öncesinden, başlamak lazım. İşte yukarıda sözünü ettiğim KARA KİTAP ta bu konuda bir adım olacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan kentlerin ve kasabaların birçoğunda Bir Mayıs kutlandı:Bunların tek tek veya dönem dönem anlatılması lazım. Yüzlerce sayfalık kitaplar biçiminde değil. Küçük kitaplar veya risaleler / kitapçıklar biçiminde. Ve o günlerin gazete ve dergilerinde yazılanların aktarılmasıyla. Yani bilineni yinelemek yerine bilinmeyenleri ortaya çıkarmak ve yeni şeyler söylemek için kitapçıklar yayınlamak ve mümkünse sendikaların yardımıyla bastırmak ve ücretsiz dağıtmak.Böylece daha çok sayıda insan Bir Mayıs’ın tarihi önemini ve gerçek niteliklerini öğrenecektir: Bir Mayıs’ın amacının “anarşi yaratmak” olmadığı, Bir Mayıs’ın emekçilerin o anki isteklerini dile getirdikleri ortak gösteri ve yürüyüş olduğu, emekçiler arasındaki dayanışmayı simgelediği ve emekçilerin bayramı olduğu en geniş biçimde ve en çok sayıda insana akarılmış olacaktır. Böylece kamuoyu meseleyi yetkili agızlardan ve yetkili ellerden bütün yönleriyle öğrenecektir.
Aynı amaçla kitapçıkların, broşürlerin tanıtımı için imza günleri, konferanslar da düzenlenebilir. Düzenlenmelidirler.
VE BÜTÜN BUNLARI BİR MAYIS KUTLAMALARINA ÇEYREK KALA DEĞİL BİR YIL ÖNCEDEN YAPMAYA BAŞLAMAK LAZIMDIR VE ETKİNLİKLERE BİR YIL BOYUNCA DEVAM ETMEK ŞARTTIR.
DÖRT: NİHAYET GÜNÜMÜZÜN GÖR VE İŞİT VE SEYRET DÜNYASINDA GÖRSEL MALZEMENİN ÖNEMİNİ GÖZ ARDI EDEMEYİZ. O NEDENLE BİR MAYISLARI ANLATAN BELGESEL FİLMLER YAPILMALI. ÇOK UZUN OLMAYAN. ÖZ VE ORİJİNAL ESERLER YARATILMALI VE KAMUOYUNA MAL EDİLMELİ. YANİ BU FİLMLER SADECE SENDİKALARIN BÜNYESİNDE KALMAMALI. SENDİKA DUVARLARINI AŞMALI VE EN GENİŞ SAYIDA YURTTAŞA ULAŞMALI / ULAŞTIRILMALI. ELBETTE POLİSİN SALDIRĞANLIĞINI GÖSTEREN ANLAR İHMAL EDİLMEMELİ ANCAK BUNLARIN ÜZERİNDE ÇOK ISRARLA VE ÇOK UZUN SÜREYLE DURULMAMALI. ÇÜNKÜ POLİSİN NE KADAR YASADIŞI DAVRANDIĞINI POLİSE İŞİ DÜŞEN HER YURTTAŞ BİLİYOR. TERECİYE TERE SATMADAN BİR MAYISIN GERÇEK VE TARİHİ ÖNEMİ KISA VE ÖZ BELGESEL FİLMLERLE AKTARILMALI. ANLATILMALI. KAMUOYUNA MAL EDİLMELİ.
Böylece gelecek Bir Mayıs’larda polis copları değil emekçiler konuşma olanağı bulacaktır.
Burada siyasi iktidarı ve onun emekçilere karşı davranış ve tutumlarını göz ardı ettiğim ortada. Çünkü önceliği emekçiler açısından olaylara bakışa ve değerlendirmeye veriyorum.
(Bu makaleyi ülkemizin en iyi yazarlarından sevimli insan Leyla Erbil’in bir emaili üzerine kaleme aldığımı da hemen eklemem lazım.MŞG)
------------------------------

FRANSA’DA BİR MAYIS 2008


Türkiye’de AKP hükümeti gündemi değiştirmek ve kendi « baş ağrılarını » unutturmak için her çareye başvuruyor. Ve bu amaçla Bir Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasını bile engellemeye çabaladı. Belli ölçüde engelledi. Polisin kasıtlı saldırılarında insanlar ölse neredeyse « kına yakacak » bir yaklaşım sergileyen bu iktidar ve İstanbul’daki temsilcileri yüz kızartıyor. Bu koşulları yaratan İstanbul valisinin ve emniyet müdürünün ve onların sırtını sıvazlayan İçişleri Bakanı’nın bir saat bile görevde kalmamaları demokrasi gereğidir. Yurttaşlarına sokak ortasında işkence yapan bu tür « yetkililere » demokratik olduğunu iddia eden hiçbir devlette yer ve makam yoktur.
Bu bağlamda Fransa’da Bir Mayıs, üçü Paris’te olmak üzere, 301, yazıyla evet üçyüzbir, toplantı, gösteri ve yürüyüşle kutlandı.
Paris’te sabah saatlerinde FO (Force Ouvriere :İşçi Gücü) tek başına kendi gösteri ve yürüyüşünü düzenledi : Sloganlar ve bandrollarla Sarkozy hükümetinin emeklilik yaşının uzatılmasına yönelik yeni yasa düzenlemesi eleştirildi. Ücretlerin artırılması istendi…
Yine sabah saatlerinde CFTC (Hıristiyan Emekçiler Fransız Konfederasyonu) ayrı bir gösteri ve yürüyüşle Bir Mayıs’ı son derece mütevazi bir katılımla kutladı…Sabun köpüğü gibi bir şey…
Sendikal birlik ulusal düzeyde yüzdeyüz sağlanamadı. Ama yukarıda adını andığım iki konfederasyonun dışındakiler Paris’te kısmi bile olsa sendikal birliği inşa ettiklerini gözler önüne serdiler :
Paris’teki en önemli ve en muhteşem gösteri ve yürüyüş işte bu kısmi sendikal birliğin yaratıcıları tarafından düzenlendi :
CGT (Genel İş Konfederasyonu), CFDT (Demokrat Emekçiler Fransız Konfederasyonu), FSU (Sendikal Birlik Federasyonu), UNSA (Özerk Sendikalar Ulusal Birliği) ve SUD (Dayanışma, Birlik, Savunma) tarafından ortak düzenlenen gösteri ve yürüyüş geçmiş yıllara oranla daha muhteşem oldu. Elbette Paris’teki birçok « yabancı » ve « göçmen » derneklerinin, örgütlerinin de katılımı ile…
Ve daha da ilginçi bu yıl en başta binden fazla « kağıtsız »ın da bulunmasıydı : Böylece, yeni hükümetin kağıtsızlara karşı düzenlediği ve birçok kez ölümlere neden olan polis baskınları ve sıkı denetimleri de hem eleşitriliyor, hem de Fransa işçi sınıfının yabancı emekçilerle dayanışması sergileniyordu.
Herkes kendi bandrol, slogan ve bayraklarıyla katıldı : Paris, Cumhuriyet Meydanı’ndan Ulus Meydanı’na sesler ve renklerle dolduruldu.
Öte yandan sendikal birlik tümüyle belki başkentte sergilenemedi ama taşra kent ve kasabalarından tümünde veya çoğunda sağlandı…
Dahası hem Paris’teki hem de taşradaki gösteri ve yürüyüşlere ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinin geçmiş yıllarla kıyaslanamayacak ölçüde katılımı, haftalar önce başlayan liselilerin eylemlerinin soluğunun kesilmediğini gösterdi. Önümüzdeki haftadan itibaren ortaöğrenim ve yükseköğrenim öğrencilerinin yeni eylemleri bekleniyor…Öğrenciler 18 Mayısta ulusal düzeyde gösteri ve yürüyüşler düzenlenmesi için çağrı yaptılar…

Öte yandan birkaç gün önceden bu yana bütün sendikaların 15 ve 22 Mayısta « ulusal eylem » yapacaklarını duyurmaları MAYIS AYININ ÇOK SICAK GEÇECEĞİNİN İŞARETLERİ. Sarkozy’inin cumhurbaşkanlığına gelmesinin birinci yılı ona « layık bikr biçimde kutlanacak ».
Evet bu yılki Bir mayıs hem çok genç hem de çok kararlı ve mücadeleci özellikleriyle tarihe geçti.
Hükümetin ortaokul ve liselerdeki öğretmen sayısını azaltma planı ve okullardaki ders programlarına müdahale arzusu bütün çocukların isyanına neden oldu.
Bu yılın Mayıs 68’in kırkıncı yıldönümüne rastlaması ve hemen hemen her gün bir, bazen iki televizyon kanalında Mayıs 68’e ilişkin belgesellerin, özel programların, tartışma programlarının ve kurgusal sinema ve televizyon filmlerinin yayınlanması da ORTAK HAFIZANIN canlanmasına yol açıyor.
Ve canlanan bu ortak hafızada en çok seslendirilen sözcük : REVOLUTİON. Yani ihtilal.
Bütün gençliklerin, bütün gençlerin, bütün gösteri ve yürüyüşlerin ve gelecek ihtilallerin ikonu CHE’nin her gösteri ve yürüyüşte yerini alması ve kendi sloganları ve bayrağı ile aramızda bulunması da günümüz gençliğinin, gençlik ütopyalarımıza ve bilhassa Che’nin ütopyasına sahip çıktığının göstergeleri.
Evet her gösteride kendi sloganlarını atan ve her yürüyüşte kendi bayrağını taşıyan Che, ütopyasını gerçekleştirene kadar yanımızdan ayrılmayacak. Bu çok açık. Ve umut veriyor bize ve gençlerimize ve çocuklarımıza.
Bu yılki Bir Mayıs’larda ise sanki Che bir değil onbinler olmuştu. Evet mutlaka her gösteri ve yürüyüşte Che aramızda. Ama bu yılki kutlamalarda çoğalmıştı Che’ler…Tam da O’nun arzuladığı gibi…Bir değil, iki değil, üç değil….binlerce Che…

Che, evet geleceğimizin ütopyasını dillendiren ve kimi yerde hayata geçiren lider olarak dalgalanıyor. Kendisi ve düşüncesi ve yaptıkları ortak hafızalarda yerini alıyor. Bir daha ayrılmamak üzere. Çünkü onlar kuşaktan kuşağa geçiyor . Kuşaklar geliyorlar, birbirlerini izliyorlar, kimi bazen « kendi ihtilalini » bile yapıyor ( Bakınız : Mayıs 68 « ihtilali »ne), ve geçiyorlar ama Che ve düşüncesi ve eserleri kalıyor.
Che aynı zamanda inançlarda kararlılık ve siyasi atılımlarda bütünlük ve kendini inançlarına adama anlamlarına da geliyor : Ve Che bütün bürokrasilere karşı isyan bayrağıdır da.. .
O nedenle işte çocukları, ana okulundaki ilk günlerinden üniversitedeki son günlerine kadar yeniden dangalak, içi geçmiş, anlatılanları asla sorgulamayan ders programlarına mahkum etmeyi kurgulayan, ve kör ve aptal disiplin altına sokmak isteyen ondokuzuncu yüzyıl mirası yöntemler getirmek niyetindeki hükümete ve Milli Eğitim Bakanlığı’na isyan bayrağı yeniden açılıyor. Açıldı…
Paris’teki gösteri ve yürüyüş sırasında Che’yle her göz göze geldiğimde işte aklıma takılanlar, düşündüklerim bunlar oldu.
Çocuklarımız da heyecanlı ve çoşkulu : Evet Mayıs ayı sıcak geçecek Fransa’larda…Hem de çok sıcak.
Akdeniz uygarlıklarının yoğrulduğu pırlanta kent, şu bizim Marsilya’daki gösteriye bakar mısınız lütfen : İşçiler yanında işsizler de var. « Kağıtsız »lar da. Emekliler de. Kadınlı erkekli geçiyor göstericiler : Ağızlarında sloganları, ellerinde ve/veya yakalarında birer demet müge : Baharı muştuluyor müge ve aynı zamanda aşkı : İnançlarına sıkı sıkıya bağlı olmaktan kaynaklanan aşkı. Daha küçük küçümençik olanlar ana ve babalarının, abla ve ağabeylerinin omuzlarında : Başları gökyüzüne değdi değecek. Marsilya bu : Burada çünkü gökyüzü hem çok yakındır hem de pırıl pırıl. Hava güneşli. Liseliler de katılıyor çok sayıda. Öğrenciler de… Ne kadar büyük bir ciddiyetle : Şaşarsınız : Kararlılık bu olmalı : Ciddiyet ve inanmışlığın tayin ediciliği. Ece Ayhan aklıma geliyor : « Haklılığımdan kaynaklanıyor inadım » diyordu büyük şairimiz.
Nancy’de yürüyenler arasında « Yaşasın Bir Mayıs » dev pankartının altında BİZİMKİLER VAR : YUMRUKLAR SIKILI : İstanbul’a, başıbozuk İstanbul’a ve öksüz bırakılmak istenen Anadolu’ya selam gönderiyorlar : Biraz buruk…
Bordeaux’da, Grenoble’da, Le Havre’da, Rouen’da, Evreux’de dört-beş bin kişi yürüyor. Lyon’da, Nantes’da da o kadar veya biraz daha fazla…. Strasbourg’da da öyle…Bourges gibi daha küçük bir kentte yedi yüz kişi yürüyor. Dieppe’de iki yüz kişi, Elbeuf’te iki yüz kişi : Önemli olan sadece katılanların sayısı değil, kalitesi ve günün öneminin ayrımında olup olmadıkları. Kimi yerde salonlarda toplantılar yapılıyor. Bizim Ergani’de yapıldığı gibi…
Fransa’da Bir Mayıs ateşi dolaştırıldı bütün ülkede : İrili ufaklı kent ve kasabalarda ve alkışlanıyor yürüyenler geçtikleri sokak, cadde, bulvar ve meydanlarda…Kimi evlerin balkonlarından müge fırlatanlar, tililitilili çekenler…Kimi balkonlardan ise Bir Mayıs bandrolları sarkıtılmış…
Gösterici ve yürüyüşcülerin istekleri iş güvencesinin sağlanması, satınalma gücünün arttırılması, emeklilik yaşının uzatılmaması, ücretlerin fiyat artışlarına göre yeniden ayarlanması…
Evet hemen hemen her kentte ve her kasabada öğrenciler de katıldılar gösteri ve yürüyüşlere ve önümüzdeki hafta liselerde yeni eylemler için çağrı yaptılar…
Fransa’da bu yıl Bir Mayıs böyle kutlandı.
Uzun zamandan beri Bir Mayıs’ı « zehirleyen » ırkçı Le Pen’in kendi adamlarıyla sabah saatlerinde düzenlediği « Jean d’Arc Bayramı » gösteri ve yürüyüşü ise bu yıl tam bir fiyasko oldu : Bunu da burada yazmadan geçersem ayıp olacak : Bu ırkçının kandırdığı geri zekalı, bazen onbin kadar ve bazen sırt çantalarında silah taşıyan katilleriyle (bizzat tanığı olduğum için yazıyorum) her yıl düzenlediği bu güya « bayrama » bu yıl iki binden az geri zekalı katıldı : Bu fiyasko, son seçimlerdeki oy kayıpları ve bu oy kayıbı sonucu ortaya çıkan mali sarsıntı (partisinin 9 milyon öro borcu olduğu ve bu nedenle genel merkez binasını satmak zorunda kaldığı biliniyor) Le Pen’in ve ırkçı partisinin sonunun geldiğinin yeni işaretleri olarak yorumlandı. Ve hem de, burada dikkatinizi rica ediyorum, yıllardan beri utanmadan bu ırkçıyı ve partisini arsızca destekleyen TF1 (Büyük inşaat şirketi Bouygues’un malı olan Fransa’daki 1. TV kanalı) tarafından…Dahası mı ?: Parti içinde ırkçının kızıyla sağ kolu arasındaki « liderlik çatışmasının » (Çünkü herbiri de artık seksen yaşını dolduran ırkçının yakında öleceği üzerinden kendi özel kariyer hesaplarını yapıyor) artık saklanamaz olması ve bunun da yakında yeni bir ayrışmaya yol açabileceği ve bunun sonucunda bu partinin de diğer ırkçı partiler gibi tarihin çöplüğündeki yerini alacağını muştuladığını yazmalıyım.

15 Mayıs 2008 Perşembe

İfade Özgürlüğü ve Yargı

















Sosyolog Dr. İsmail Beşikçi



”Köyler, evler yakıldı, yıkıldı. Yakılan-yıkılan köyler Kürt köyleriydi. Binilerce köy yakıldı, yıkıldı. Milyonlarca Kürt insanı yerini yurdunu terke zorlandı. Ormanlar yakıldı, temel geçim kaynakları tahrip edildi. Türkiye’nin batı yörelerinde ağaç diken, orman oluşturan devlet Kürt bölgelerinde orman yakmayı sistematik bir hale getirdi. Bu sayısız operasyonların bir kısmıyla ilgili davalar da oldu…”



İfade özgürlüğünün kurumlaşması, bir toplumda demokrasinin de bilim ve sanatın da temel koşuludur. Bu düşünceyi şu şekilde geliştirmek mümkündür:

İnsan hakları, genel olarak negatif haklar ve pozitif haklar diye iki ana gruba ayrılmaktadır. Negatif haklar kategorisi altında kişisel haklar ve siyasal haklar sıralanmaktadır. Pozitif haklar dizisinde de, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar yer almaktadır. Bu iki ana hak kategorisine, son yıllarda, üçüncü bir kategori olarak dayanışma hakları ilave edilmektedir. Düşün özgürlüğü veya ifade özgürlüğü bütün bu hak kategorilerinin temelinde yer almaktadır. Kişisel veya siyasal hakların da, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların da ve dayanışma haklarının da temelinde yer almaktadır. Düşün özgürlüğü veya ifade özgürlüğü demokratik rejimin temelinde yer alan bir yapıtaşıdır. Herhangi bir siyasal sistemi belirleyen, siyasal sisteme içeriğini veren temel unsur sistem içinde ifade özgürlüğünün var olup olmadığıdır, ifade özgürlüğünün kurumlaşıp kurumlaşmadığıdır. Bir siyasal sisteme demokratik diyebilmek için, o sistem içinde, ifade özgürlüğü kısıtlamasız bir şekilde yer almalıdır. O toplumda ifade özgürlüğü kurumlaşmalıdır. İfade özgürlüğü, toplumda geçerli olan genel kabul gören düşünceleri sarsabilecek düşünceleri ifade edebilmek için gerekir. Toplum tarafından genel olarak kabul gören, genel geçer düşüncelere aykırı düşünceleri açıklamak için gerekir.

İfade özgürlüğü, çağdaş uygarlığında ana göstergelerinden biridir. Geçmişte kendi halkına karşı ayıbı olmayan, kendi tarihiyle, geçmişiyle yüzleşebilen devletler ifade özgürlüğünü kısıtlamazlar, kısıtlama gereği duymazlar. Tarihsel geçmişiyle hesaplaşamayan, bunu gündemine alamayan bir devletin, hükümetin, ifade özgürlüğünü engelleme ihtiyacını duyması anlaşılır bir durumdur.

Siyaset, devlet içinde, siyasal iktidara ilişkin bir faaliyettir. Siyasal sistem, iktidara, otoriteye ilişkin insan ilişkileri örgüsüdür. Siyaset, bir toplumda, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ilişkiyle yani, siyasal rejim sorunuyla da ilişkilidir. Demokratik rejimlerde, insanlar, toplumlar, siyasal iktidarı etkileyebilmek, isteklerini, beklentilerini siyasal iktidara duyurabilmek için çeşitli biçimlerde örgütler kurarlar. Toplumsal ve siyasal istemlerinin, beklentilerini, bu örgütler aracılığıyla dile getirirler. Bunun için ifade özgürlüğü yine önemlidir. İnsanlar, toplumlar, düşüncelerini, isteklerini, beklentilerini ancak, özgür düşün ortamında, ifade özgürlüğü ortamında dile getirebilirler.

Düşün özgürlüğü, özgür eleştiri, demokratik siyasal sistemin, demokratik siyasal rejimin temel koşulu, olmazsa olmaz koşulu olduğu gibi, düşün hayatının, bilim ve sanat hayatının da ana koşuludur. Kanımca ifade özgürlüğü ile, bilim özgürlüğü, sanat özgürlüğü birbirlerinden ayrı kavramlar değildir. Temel kavram elbette düşün özgürlüğü, ifade özgürlüğü kavramıdır. Bilim özgürlüğü ve sanat özgürlüğü de ifade özgürlüğüne bağlı bir kavramdır. İfade özgürlüğünün olmadığı, kısıtlandığı bir toplumda, bir siyasal sistemde bilim özgürlüğünün, sanat özgürlüğünün olması, yaşanması mümkün değildir. Bir siyasal sistemde, “düşün özgürlüğüne ilişkin bazı sınırlamalar vardır ama, bilim ve sanat özgürlüğü konusunda bir sınırlama yoktur” önermesi doğru bir önerme değildir. Bu önerme olgular tarafından her zaman çürütülebilir. Son yıllardaki bazı aktüel gelişmeleri hatırlayalım. Bazı üniversite profesörleri hakkında soruşturmalar, davalar açılmıştır. Prof. Dr. Baskın Oran, Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Atilla Yayla bunlardan bazılarıdır. Mahkumiyet hükümleri verilmiştir. Bu soruşturmalar, davalar ve mahkumiyetler bilim özgürlüğünün olmadığının çok açık bir göstergesidir.
1982 anayasasının 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetin düzenlemektedir. 27. maddede de bilim ve sanat hürriyeti düzenlenmiştir. Bu hürriyetlerin ayrı ayrı düzenlenmesi şöyle bir izlenim yaratmaktadır. Düşünceye açıklama özgürlüğü kısıtlanabilir ama, bilim ve sanat hürriyeti kısıtlanamaz. Bu izlenim elbette bir yanılgıya dayanmaktadır. Düşün özgürlüğünün olmadığı, kurumlaşmadığı bir siyasal sistemde, bilimin ve sanatın özgürce gelişmesinden söz edilemez, bilim ve sanat hürriyetinden söz edilemez. Nitekim 1982 anayasasının Yüksek Öğretim kurumlarının düzenleyen 130 ve 131. maddelerinde, düşün yasakları açık bir şekilde sıralanmaktadır.

1961 anayasasında da durum böyleydi. 1961 anayasasında düşünce hürriyeti 20, bilim ve sanat hürriyeti 21, basın ve yayınla ilgili hükümler 22. maddede düzenlenmişti. 1961 anayasasında üniversiteler ise, 120. maddede düzenlenmişti.

Üniversite özerkliği deniyor. Özerklik kendi kendini yönetmek, kendinden erk sahibi olmak, . kendinden güç almak demektir. Üniversitenin kendi kendini yönetmesi, siyasal iktidarın direktifleriyle karşılaşmaması anlamına gelmektedir. Düşün özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün olmadığı, kurumlaşmadığı bir toplumda, üniversite özerkliği kavramının, bilimin özgürce gelişmesini sağlaması mümkün değildir. Böyle bir ortamda üniversitenin kendi kendini yönetmesi mümkün değildir. Üniversitenin temel sorunu düşün özgürlüğü, ifade özgürlüğü sorunudur. Diğer bütün sorunlar teknik sorunlardır. Rektörlerin, dekanların nasıl seçileceği, yetkileri, akademik kariyerde unvanların nasıl alınacağı öğrenci-yönetim ilişkileri, teknik sorunlardır. Düşün özgürlüğü de siyasal sistemin, Türk siyasal rejiminin, Türk siyasal hayatının ana sorunudur.

Türk siyasal sistemine içeriğini veren ana kurum resmi ideolojidir. Resmi ideoloji herhangi bir ideoloji değildir. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla, korunan ve kollanan bir ideolojidir. Emredici bir ideolojidir. Düşün yasakları böyle bir ideolojiyi korumak ve kollamak için getirilmektedir. Bugün, başta anayasada olmak üzere, pek çok yasada düşün yasakları düzenlenmiştir. Türk Ceza Yasası, Terörle Mücadele Yasası, Basın Yasası, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası, Dernekler Yasası, Siyasal Partiler Yasası, seçim yasaları, Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası, Yüksek Öğretim kurumları Yasası, Milli eğitimle ilgili yasalar…


Resmi ideolojinin siyasal sistemi belirlediği ve yönlendirdiği bir toplumda demokrasiden söz edilemez. Resmi görüş düşün hayatını ve bilimi de belirler. Böylece, eleştirilemeyen, tartışılamayan, doğruluğundan kuşku duyulamayan düşünceler yani tabular meydana gelir. Demokratik bir siyasal sistemde, böyle emredici görüşlere, ideolojilere yer yoktur.

Türkiye’de demokratik rejimin gereği olan bazı kurumlar çalışmaktadır. Önceden belirlenmiş aralıklarla genel seçimler yapılmaktadır. Yerel yönetim seçimleri yapılmaktadır. Anayasa vardır, parlamento vardır, kuvvetler ayrılığı vurgulanmaktadır. Siyasal partiler vardır, sendikalar çalışmaktadır. Basın vardır. Televizyon, gazete vs. Bütün bunlar Türk siyasal hayatının demokratik olmasına yetmemektedir. Çünkü ifade özürlüğü yoktur, kısıtlıdır, ifade özgürlüğü kurumlaşmamıştır. Türk siyasal hayatında resmi ideoloji çok önemli bir kurumdur. Siyasal hayatı belirleyen ve yönlendiren kurum resmi ideolojidir. İfade özgürlüğünün kurumlaştırmayan bir siyasal sisteme demokratik demek mümkün değildir.

Bilim Yöntemi ve İfade Özgürlüğü

Ankara Barosu, 8 Ocak-11 Ocak 2008 tarihleri arasında Bilişim ve Hukuk, Adaletin Işığında Hukuk, Ekonomi ve Hukuk konulu uluslar arası bir hukuk kurultayı düzenledi. 10 Ocak 2008 günü, Adaletin Işığında Hukuk bir toplantı düzenlenmişti. Bu toplantıda, düşün özgürlüğünün, özgürlükler arasında, birinci planda yer alması gereken bir özgürlük olmadığı dile getirilmişti. “Bazı dönemlerde ilk planda yer alabilir, ama bazı dönemlerde bu değerinden kaybedebilir” denmişti. Bu anlayış sağlıklı bir yaklaşıma işaret etmemektedir. Şöyle ki: Doğa, tarih ve toplum hakkında, insan hakkında sağlıklı ve kalıcı bilgiler elde etmenin en önemli yöntemi bilim yöntemidir. Bilim ise, ancak, sınırsız bir düşün özgürlüğü ortamında üretilir. Sınırsız bir ifade özgürlüğü olmadan bilim ortamı oluşamaz. Başkalarına hakaret, ayrımcılık, şüphesiz sınırsız özgürlük kategorisi içinde yer almaz.

Öte yandan, bilime kimin ihtiyacı varsa o üretir. Örneğin, bugün Ortadoğu’da 40 milyonu aşkın bir Kürt nüfus vardır. Kürt halkının, ülkesiyle birlikte, coğrafyasıyla birlikte nasıl bölündüğü, parçalandığı ve paylaşıldığı elbette bir merak konusudur. Dünyada, nüfusu bir milyonun altında pek çok devlet varken, bu kadar büyük nüfusa sahip olan Kürtlerin hiçbir statüye sahip olmaması, sömürge bile olmaması, hiçbir uluslar arası kurumda, örneğin Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Birliği’de, Avrupa konseyi’nde, İslam Kalkınma Örgütü’nde Arap Birliği’nde, Türki Cumhuriyetler Topluluğu’nda, adının bile olmaması, adının sadece “terör” “uluslar arası terör” çerçevesinde anılması elbette, meraka, incelenmeye değer bir konudur. Bu da ancak bilim yöntemiyle gerçekleştirilebilir. İfade özgürlüğü bilim yönteminin temel bir koşuludur.

“Düşün suçları” ve Yargı

İfade özgürlüğü ve yargı konusuna da değinelim. Burada temel sorun şudur: Resmi ideolojinin egemen olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Böyle bir toplumda yargı sürecini yönlendiren de resmi ideoloji olmaktadır. Savcılar, yargıçlar resmi ideolojiye bağlıdır. Yazarak veya konuşarak düşüncelerini açıklayan kişi ise resmi ideolojiyi eleştirmiş olabilir. Örneğin Kürt dilinin, Kürt halk gerçekliğinin inkar edildiği bir dönemi düşünelim. Savcılar ve yargıçlar bu görüşlere bağlıdır. Siz de, bu inkar bilim dışıdır diyerek bu görüşü eleştiriyorsunuz. Yanı savcıyla ve yargıçla aynı düşüncede değilsiniz. Birbirine zıt bir düşüncedesiniz. İşte bu karşıtlıktan soruşturma çıkıyor, dava çıkıyor, mahkumiyet çıkıyor. Herhangi bir kişiyle görüşleriniz uyuşmuyorsa, tartışma olur. Belki düşünceleriniz, tutumunuz nedeniyle kınanırsınız. Ama düşünceleriniz, tutumunuz bir savcının düşünceleriyle, tutumuyla uyuşmuyorsa, bundan bir mahkumiyet çıkabilir. Bu özellikle Kürt sorununda böyledir. Bu, elbette adil bir durum değildir. “Düşün suçları”nın yargılanması sürecinden adil bir durum, adaletle bir durum çıkamaz. Bu süreçte hukuk ve adalet birbirleriyle çok zıt olan kavramlar olarak algılanabilir. Adalet, insanların, toplumların vicdanıyla, bilinciyle ilgili bir kavramdır. Hukuk ise, parlamentolarda, belirli bir çoğunluğa dayanarak, belirli bir görüşü korumak ve kollamak amacıyla üretilmektedir. “Türkiye’den Türk’ten başka bir halkın varlığını ileri sürmek, Türk dilinden başka bir dilin var olduğunu iddia etmek suçtur” şeklindeki hüküm bir hukuk oluşturabilir. Böyle bir hüküm parlamentoda çoğunluk kararıyla yasalaştırılabilir. Ama böyle bir sürecin adaleti sağlaması olası değildir.

1990’larda Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde birçok Cumhuriyet Savcısı vardı. Bu savcılardan bazıları, araştırmacı yazarları, yayıncıları, gözaltına aldırarak ifade alırlardı. Bu yazarları, yayıncıları her ifadeden sonra tutuklama talebiyle hakime gönderirlerdi. Bu savcılar yaş haddinden emekli olur olmaz, Milliyetçi Hareket Partisi’nden seçimlere katılırlardı. Böyle bir yargılama sürecinden adalet çıkar mı?

Yargının siyasallaştığı, resmi ideoloji doğrultusunda tavır ve davranışlar sergilediği, kararlar verdiği izlenebilen ve gözlenebilen bir durumdur. Yukarıda Prof. Baskın Oran’dan ve Prof. İbrahim Kaboğlu’ndan söz edilmişti. Bu profesörler, Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda çalışıyorlardı. Bu çalışma çerçevesinde bir rapor hazırlamışlardı. Rapor, “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar” başlığını taşıyordu. Raporda, “vatandaşlık” kavramıyla ilgili bir öneri de vardı. “Türk” yerine “Türkiye” kavramının kullanılması öneriliyordu. Bu öneriden dolayı, bu iki profesör hakkında, “Türkiye’nin üniter yapısını bozuyor” iddiasıyla, TCK 216 ve 301 maddeleri gereğince soruşturma ve daha sonra da, Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Profesörler hakkında soruşturma açılması, dava açılması Yargının siyasallaştığının çok açık bir göstergesidir.

Bu yargılama beraatle sonuçlandı. Savcılığın beraat kararına itirazı üzerine dosya Yargıtay’a gitti. Yargıtay beraat kararını bozdu. Bozma kararında, “sözü edilen rapor, üniter devlet anlayışını bozucu bir nitelik taşıyor” deniyordu. Bozma kararı, yüksek mahkemenin resmi ideolojinin bir uygulayıcısı gibi, idari bir organ gibi hareket ettiğini gösteriyor. Bu dosyanın Yargıtay Ceza Kurulu’nda beraatle sonuçlandığını biliyoruz. Ama, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulun’da, görevleri gereği rapor hazırlayan profesörler hakkında bu eylemlerinden, daha doğrusu raporlarından dolayı, soruşturma açılması, dava açılması, beraatle sonuçlanan davanın Yargıtay’ca bozulması, Yargı’daki siyasallaşmanın yoğunluğuna işaret etmektedir.

Türkiye’nin demokratikleşmesi kanımca çok zordur. Avrupa istiyor diye yapılan düzenlemeler demokratikleşmeyi sağlayamamaktadır. Çünkü, demokratikleşmeye karşı, asker-üniversite ve yargı organları arasında çok yoğun, çok sıkı bir işbirliği vardır. Basın bu işbirliğini militanca desteklemektedir. Bu işbirliği demokratikleşmeye karşı şiddetli bir direnç göstermektedir. Üniversitede, basında, birtakım riskleri göze alarak çalışan öğretim üyeleri, gazeteciler şüphesiz vardır. Ama, üniversite büyük bir çoğunlukla ve kurum olarak demokratikleşmeye, düşün özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne kaşıdır. Basın da öyle…

Bu arada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden de söz etmek gereği vardır. Bu konuda kısaca şunlar söylenebilir. Kürt bilgesi Musa Anter, Kürt olduğu için, Kürt sorunuyla ilgilendiği için, Kürtlere demokratik haklar talep ettiği için öldürüldü. Halkın Emek Partisi Diyarbakır il Başkanı, daha sonra, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanı Vedat Aydın, Kürt olduğu için Kürtlere demokratik haklar istediği için öldürüldü. Mardin Milletvekili Mehmet Sincar, Avukat Medet Serhat yine bu çerçevede öldürüldüler. Kürt oldukları için, Kürt milli haklarını talep ettikleri için öldürüldüler. İş adamları Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Kürt oldukları için öldürüldüler. Bu şekilde, öğretmenler, din hocaları meleler, iş adamları, esnaftan kişiler, köylüler, işçiler, öğrenciler…binlerce kişi, “faili meçhul” denen, ama failleri tastamam bilinen cinayetlerle katledildiler. Ferhat Tepe, Hüseyin Deniz… Kürtler için gazetecilik yaptıkları için Kürt oldukları için katledildiler.

Köyler, evler yakıldı, yıkıldı. Yakılan-yıkılan köyler Kürt köyleriydi. Binilerce köy yakıldı, yıkıldı. Milyonlarca Kürt insanı yerini yurdunu terke zorlandı. Ormanlar yakıldı, temel geçim kaynakları tahrip edildi. Türkiye’nin batı yörelerinde ağaç diken, orman oluşturan devlet Kürt bölgelerinde orman yakmayı sistematik bir hale getirdi. Bu sayısız, operasyonların bir kısmıyla ilgili davalar da oldu. Bu davalardan bazıları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de yansıtıldı. Davaların çok önemli bir kısmının Türkiye’nin mahkumiyetiyle sonuçlandığı biliniyor. Fakat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hiçbir kararında, sözleşmenin 14. maddesine göre bir mahkumiyet vermedi. AİHM bu maddeyi kullanmamaya büyük bir özen gösterdi. Halbuki, yukarıda kısaca dile getirilen olaylar sadece Kürt bölgelerinde gerçekleşiyor. Operasyonlar Kürtlere karşı gerçekleşiyor. Türk bölgelerinde bu tür operasyonların, olayların olması, Türklere karşı bu tür operasyonların yapılması mümkün değildir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesi, dil, din ve cinsiyet ayrımcılığına karşıdır. Farklı bir milliyetten, azınlıktan olmanın, sözleşmede ileri sürülmüş hak ve özgürlüklerden yararlanmada engel olamayacağını dile getirmektedir. AİHM 14. maddeyi, kullansaydı, Kürtlerin milli varlığını kabul etmiş olurdu. 14. maddeyi kullanmaması, Türkiye’nin resmi görüşü doğrultusunda hareket ettiğin gösterir.

21 Kasım 2004’de, Mardin’in Kızıltepe ilçesinde, 12 yaşındaki Uğur kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte, polisler tarafından, evlerinin önünde öldürüldü. Kürt olduğu için öldürüldü. Türklere karşı böyle bir operasyonun yapılması mümkün değildir. 14 Eylül 2006’da, Diyarbakır’da, Koşuyolu Parkı’nda bırakılan bir bombanın patlaması sonucu, sekizi çocuk 12 kişi öldü. Bu olayı Türk İntikam Tugayı’nın üstlendiği biliniyor. Türk İntikam Tugayı’nın, devletin gizi örgütlerinden biri olduğu Ergenekon’a bağlı olduğu da biliniyor. 25 Kasım 2007’de İzmir’de, Baran Tursun isimli bir Kürt genci, otomobili içinde, yolda seyir helindeyken, polis kurşunuyla öldürüldü. Bütün benzer olaylara rağmen, AİHM’in, sözleşmenin 14. maddesini kullanmaması dikkat çekmektedir. Bu bakımdan, AİHM’in yaptırım gücü olduğu, adaleti sağladığı söylenemez. 1990’larda, başbakanlığı döneminde, profesör Tansu Çiller şöyle söylüyordu: AİHM’in hükmettiği tazminatları öderiz, yapacağımızı da yaparız.

2008 Newroz günlerini, Van, Yüksekova, Siirt, Hakkari gibi yörelerdeki Newroz kutlamalarını hatırlayalım. Kutlamalara katılan 15 yaşlarında çocukların kolları kırılmıştı.



Çocuklara karşı bu operasyonlar, polisler tarafından, sistematik olarak yapılıyordu.

Koma Denge Zaroken Amede, 3-7 Ekim 2007 tarihleri arasında, ABD’ de, düzenlenen, Dünya Müzik Festivali’ne katıldı. Koma Denge Zaroken Amede, yaşları 12-17 arasında değişen bir müzik grubudur. Bu çocuk korosu, ABD’de bilirtilen tarihler arasında, San Francisco, San Diego ve Los Angelos’da konserler verdi. Koma Denge Zaroken Amede 9 dilde şarkılar seslendirdi. Kürtçe, Türkçe, Süryanice, Ermenice, Arapça, İngilizce, Almanca, İbranice, Rusça. Seslendirdiği parçalar arasında Kürt milli marşı Ey Raqip de vardı. Koma Denge Amede, Türkiye’ye, Diyarbakır’a döner dönmez, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı bu çocuk korosu hakkında soruşturma açtı. Yaşları 12-17 arasında değişen 15 çocuk, ifade vermeleri için savcılığa çağrıldı. Çocuklar ifade verdiler. Daha sonra bu çocuklardan yaşları 16 civarında olan üçü hakkında, Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Terörle Mücadele Yasası’na göre (Madde 7/2) dava açıldı. Böyle bir soruşturma ve dava baskısının, uluslarararası bir müzik festivalinde şarkı söyleyen çocuklar için, koro çocukları için dava açılması olayına Türk bölgelerinde rastlamak mümkün değildir. Türk çocuklarının bu tür operasyonlar karşısında kalmaları mümkün değildir. Bu çok açık gerçeklere rağmen, AİHM’in sözleşmenin 14. maddesini hiç düşünmemesi, kullanmaması dikkate değer. Buysa devlet terörüne destek vermek anmalına gelir. Bunun adaleti sağlayıcı bir tutum olmadığı açıktır. Tarih: 14 Mayıs 2008 Çarşamba

Kaynak: http://www.kurdistan-post.com/

12 Mayıs 2008 Pazartesi

BİREYSEL GELİŞİM ÜZERİNE DERSLER-3





Faiz CEBİROĞLU

Ders: III

Derslerimizin sonuna geldik. Hızlı bir şekilde iki tezimi arka arkaya söylüyorum:

Bir: Eğitmek, kendini geliştirmek demektir.

İki: Öğrenmek, kendini geliştirmek demektir.

Bu tezleri açmadan önce bazı noktalara dikkat çekmek, zorunludur. Şudur: Demokratik, katılımcı eğitimin olmadığı ülkelerde, öğretmen – öğrenci ilişkisi tek yönlüdür. Böylesi ülkelerde eğitim, sözümona, ”çok bilgili öğretmenler” tarafından, ”bilgili olmayan” öğrencilere verilen bir branş olarak kabûl edilir. Zira burada, ”çok bilgili olan” herzaman öğretmenlerdir. Dikkat edilirse, benzer durum evde de sözkonusu. Yani evde de ”çok bilgili olan” yine çocuğun annesi ve babası oluyor.

Böylesi bir bakış, demokratik olmayan toplumlardaki, otoriter pedagojinin bakışı oluyor. Bu bakışa göre, insan, yeteneksiz, cahil ve a-sosyaldır. Burada insan, deyim yerinde ise, ”tabula – rasa”dır. Yani, daha üzerine tebeşirle yazı yazılmayan boş bir ”kara tahta” gibidir. Bu kara tahta, okulda, öğretmen tarafından ”doldurulacaktır.” Evde de, anne ve baba tarafından doldurulacaktır…

Biliyorsunuz, böylesi bir eğitim anlayışı ile, gelişme olmaz. Böylesi bir bakışla, ne öğrenci, ne de öğretmen gelişir. Bunları bilmek gerekiyor. Biliyorsunuz.

Evet, ”eğitmek, kendini geliştirmek” tezi, sizlerde bildiyiniz gibi, katılımcı bir eğitimin tezi oluyor. Yine sizlerde bildiyiniz gibi, bu; karşılıklı bir ”öğretmen – öğrenci”; karşılıklı bir ”aile – çocuk” ilişkisini ön plana alır.


Böylesi bir ilişki sürecinde, öğretmen deneyimler elde ederek hem kendini, hem de öğrencileri daha iyi tanıyarak, gelişiyor. Bu durum evde de, aile – çocuk ilişkisi için de geçerlidir.

Burada, dinamiksel bir eğitim kültüründen söz ediyoruz. Bilgi, daha fazla bilgi üzerine dayalı bir eğitimden konuşuyoruz. Öğretmenler ancak böylesi bir kültür ile kendilerini geliştirebilirler. Gelişimin eğitimi budur. Bunun için, öğrenmek ve eğitmek, kendini de geliştirmektir, diyoruz.

Arkadaşlarım; ikinci tezin açılımı, birinci teze bağlıdır. Birbirlerini tamamlıyorlar. İnsanlar öğrenerek kendilerini de geliştiriyorlar.

Unutmamak gerekiyor; pedagojimiz, otoriter pedagojinin tersidir. Bizler, pedagojiyi, bir gelişim süreci olarak kabûl ediyoruz. Budur. Bu kabûlün anafikri: öğrenmek oluyor. Bu tutkunun sonucu, kendini sürekli geliştirmek ve yenilemek oluyor.

Bilinenleri tekrarlamak zorundayım. Hiç bir şey, yoktan var olmaz.

Hiç bir şey kendi kendine, kendi doğasında ”yeterince” gelişemez.

Oysaki, amacımız ve her insanın amacı olmalı, gelişmek için, öğrenmek, daha fazla öğrenmektir.
Amacımız, bilgi ve yeteneğimizi, sürekli değişen ve gelişen toplumun dinamizmine göre, ”ileri, daha fazla ileriye” götürmektir. Elbette, bunun imkanlarını yaratmak gerekiyor. Bunun kavgasını vermek gerekiyor…

Tekrarlıyorum, katılımcı toplumlarda öğrenmenin, gelişmenin ve geleceğe daha iyi hazırlanmanın ”sırrı”, pedagojinin tanımında yatıyor.

Pedagoji nedir? Nasıl bir pedagoji? Sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur.

Bunun yanıtını, önceki derslerimizde de verdik. Birlikte verdik. Pedagojinin, bir sosyal süreç olduğunu ve inter – aksiyona dayandığını birlikte tartıştık.

Böylece, bu dersin sonuna geldik. Ama derslerimiz bitmedi. Bitmez.

Öğreniyoruz. Birlikte derslerimizi alarak öğreniyoruz.

Gelişiyoruz. Birlikte gelişiyoruz.

Sözlerimi, Rus psikolog, Vygotsky’le bitiriyorum:

”Her gelişim karşılıklıdır. İnsan başkalarıyla birlikte yer alarak sosyalleşiyor ve böylece de bireysel yönünü geliştiriyor.”

Dönülecek ev yok








Hasan Bildirici / bildiricihasan@hotmail.com


Türk ırk devletinin yöneticileri çatışmalar yoğunlaştığında, Kürt sorunu tarafından kuşatıldıklarında dağdaki PKK gerillalarına pişman olmaları ve evlerine dönmeleri için çağrı yapıyorlar. Türk-İslam sentezinin faşist yetiştirmeleri Abdullah Gül ve Erdoğan bu yönlü çağrılarını sıklaştırdılar. Normal zekaları alt düzey bir devlet memurluğuna denk düşen, ancak Türklüğü ve İslamı kullanarak biri cumhurbaşkanlığı diğeri başbakanlık koltuğuna tırmanan neo-faşist bu ikilinin çağrısı, ağalıktan sokak satıcılığına düşmeyi filmleştiren Şener Şen’in sokakta domates satmasına benziyor:

“Domates...”

Süleyman Demirel de bu hikayeyi çok anlatırdı. Osmanlının son yıllarında sokakta seyyar satıcı olarak sebze ve meyve satmak yasaklanmış. Bu doğrultuda bir genelge çıkarılmış. Genelgeye göre her kim ki bu şekilde yakalanırsa, arabasında yakalanan meyve ve sebzeler satıcının kıçına tıkılacakmış. Bir gün inzibatlar erik satan birini yakalamışlar: Erikleri tek tek soyundurdukları seyyar satıcının kıçına yedirirken, adam katıla katıla gülüyormuş. İnzibatlar şaşırmış:

“Neye gülüyorsun len!” diye sormuşlar.

“Hiç,” demiş erikleri kıçından yiyen adam. “Arkadan kavun, karpuz ve salatalık satan arkadaşlarım geliyor da...”

Türk ırk devleti, pişmanlık duyup teslim olan gerilla veya muhalife birazdan kavun, karpuz ve salatalıkla yakalanacak olan seyyar satıcı muamelesi yapar...

Bunu rasgele söylemiyorum. Pişmanlık yasalarıyla ilkin bizler 12 Eylül’ün vahşet zindanlarında karşılaştık. Pişman olup diz çökenlerin halini gördük. Devlet onları istediğince kullandı, eski arkadaşlarına karşı operasyonlara çıkardı. Bir gününe dayanılmayacak ve her türlü kirli kişilerin ve suçluların olduğu adli koğuşlara attı. Bu tür itirafçıları aileleri bile kabul etmedi. Bir gün salıverildiklerinde gizli, korkak ve kişiliksiz bir hayat sürdüler.... Gardiyanlar dahi onları küçümsedi...

Şimdi pişmanlık yasasını güya biraz yumuşatmışlar... Pişman olan kişi geliyormuş, biraz bilgi verdikten sonra salıveriliyormuş! Nereye salıveriliyor? Sokaklara... Sokaklarda kimler var... Babası Özel tim elamanları tarafından öldürülen Zilan çocuk var, iki oğlunu dağlara vermiş Zeynep Hanım var... Amca çocukları, teyze kızları var... Arkadaş var, dost var... Bunların yüzüne nasıl bakılacak? Zulmün ve inkarın önünde diz çöküp aman dileyen biri, çocuk başı nasıl okşayacak? Sevgiliye nasıl dokunacak? Nasıl ekmek yiyecek?

Savaşmak istemeyen kişi silahını arkadaşlarına teslim eder, atar, başka bir ülkeye kaçar ama inkarın ve zulmün önünde diz çökmez. Diz çökmek, başka Kürt nesillerinin yeniden dağlara çıkması anlamına gelir. Pişman olup diz çökmek, “Pişman”ın çocuklarını doğurmak anlamına gelir...

“Eve dönün” diyorlar... “devletin şefkatli kollarına dönün” diyorlar. Yalan... Dönülecek ev yok. Köy yok... Her şey yıkıntı... Sağ kalmışlarsa anne ve babalar perişan... Kardeşler sürüldükleri yerlerde sokak çocuğu... Dönülecek ev yok. Dönülecek ev yollarını puşt yüzlü katil sürüleri tutmuş...

“Devletin şefkatli kucağı” yok. Yalan... Yalanların en büyüğü... Devletin şefkatli kucağı cop, tel örgü, mermi ve kalastan ibarettir...

Apar topar götürülecek olan asker kışlada, Kastamonulu veya Sakaryalı bir çavuş tarafından onursuz bir şekilde yere yatırılmak demektir.

Dağda ağaç kabuğu dişleyerek yaşayan gerillalara, “devletin şefkatli kucağına dönün!” diyorlar değil mi? Yalan, dolan ve hile...

Ben yazarım. 15 yıldır sürgündeyim. Kitap ve makale yazmanın dışında hiçbir şey yapmadım. Türkiye Cumhuriyeti devletine sekiz yıldır bir başvuru yapmışım. Doğup büyüdüğüm topraklara gitmek istiyorum demişim. Cevap yok: Konsolosluğun verdiği bir cevap var:

“Türkiye hapishanelerine gitmeniz için size uçuş belgesi verme yetkisine sahibiz.”

Dünyanın her tarafına dağılmış Kürt aydınları var... Sürgün... Dalından koparılıp atılmış. Devletin onlara bir çağrısı yok... Fakat gerillaya müthiş şefkat duyuyorlarmış! “Gelin” diyorlar, “Devletin şefkatli kollarına gelin...”

Dünyanın herhangi bir ülkesinde, Türk milliyetçiliğinden dolayı sürgüne gönderilmiş birini tanıyor musunuz? Nereye gitti bu çeteler, katil sürüleri nerede? Fakat dünyanın her tarafı ana dilini ve ülkesinin ismini istemiş Kürt sürgünlerle dolu...

Dağların çıldırtıcı koşullarına sığınmak zorunda kalmış Kürt yetimlerine “Şefkatli kollarımıza gelin,” diyorlar...

“Eve dönün,” diyorlar...

Dönülecek bir yer, yaşanacak bir köy, huzur içinde ölünecek bir duvar dibi yok.

Bir vatan ki, barbarlığın postalı altında can çekişmektedir, orada diş ve tırnakla direnmekten başka bir insanlık ve seçenek yok... Tarih: 12 Mayıs 2008 Pazartesi

Kaynak: http://www.kurdistan-post.com/

11 Mayıs 2008 Pazar

AŞIK İHSANİ






İHSANİ SIRLIOGLU: AŞIK İHSANİ'YLE SÖYLEŞİ

Ayhan AYDIN


”…Günümüzde hala bu büyük geleneği sürdüren ozanların varlığı inkar edilemez bir gerçektir. Bugün de yine aynı felsefeyi onların eserlerinde görmek mümkündür. Günümüzde birçok halk ozanı; Yunusların, Pir Sultanlar'ın yolunu sürdürmeye çalışmaktadırlar. Şimdiye kadar sürekli ihmal edilmiş bu değerli insanların fıkirlerinin derlenmesi bir zorunluluk, bir borçtur... Bu nedenle yaşayan Alevi Halk Ozanlarının görüşlerini söyleşilerle almak; oluşturdukları en son eserleri derlemek, Aleviliğin günümüzdeki sözlü geleneksel ürünlerini belgelemek, gelecek kuşaklara aktarmak bakımından son derece önemlidir.

Bu düşünceden yola çıkarak, son 6 yıldaki çalışmalarımda bu konuya da ağırlık vererek; birçok halk ozanımızla söyleşi yaptım, yapmaya devam ediyorum; Bugün kendisine halk ozanı diyen/denilen, bu geleneği sürdüren/ sürdürdüğü söylenen kişilerin duygu, düşünce dünyalarına inmek gerekiyordu. Bu insanlar şu anda ne haldedirler, Alevilik/Bektaşilik, din, inanç, ozanlık, çevre, yaşam, ölüm, Türkiye, değişen değerler hakkında neler düşünüyorlar? Bu soruların yanıtlarını kısmen de olsa almak maksadıyla elli halk ozanımızla söyleşiler yaptım. Yapmaya da devam ediyorum. Bu çalışmamı kitap halinde de yayınlamak düşüncesindeyim. Bu çerçevedeki çalışmalarım içinde; Türkiye'de bu köklü geleneği sürdürmeye çalışan Aşık İhsani'yle yaptığım söyleşiyi sizlerle paylaşmak istedim. Umarım bu çalışmalar yararlı olur.

- Türkiye'de halk ozanı denince ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Birçok kitabınız yayınlandı, sizinle birçok kez röportajlar yapıldı. Fakat ben yine de sizden yayınlanacak kitapta kalıcı olması için yaşam öykünüzü yine sizin ağzınızdan ayrıntılarıyla almak isterim.

Türkiye'de sosyalist harekette yer almış bir ozanımızsınız, niçin sosyalizmi seçtiniz? Kendinizi niçin sosyalizme yakın buldunuz da türlü zorluklara karşın bu düşünceyi hala savunuyorsunuz? Türkiye'nin yönetimden kaynaklanan sorunlarını şiirlerinizle, eylemlerinizle çok çarpıcı şekilde yansıtmaya, dile getirmeye çalıştınız. Sizce temel sorun neydi ve nedir?

Babam Diyarbakır 'da öldügünde ben 3 yaşındaydım..Dul ve yoksul anamın boynuna bir hükümlüye takılan zincirler gibi takılakalmışım. Diyarbakır'da o ara kıtlık da vardı. Kim / kimsesizlik, yok / yokluk... Anamın belini boynunu bir iyice bükmüştü... Buna karşın anam zaman zaman, Muş / Varto'lu Seyit Mehmet Baba'nın kızı olduğunu söyler söyler övünürdü...

Altı yaşıma basmıştım. Anamın kendisi şöyle dursun, beni bile besleyemiyordu. Bu nedenle açlıktan ölmeyim diye beni bilmediğim köylere, adamlara gönderdiydi.İşte bu nedenle, çok istediğim halde okula gidemedim.

Günler, aylar, yıllar geçip gidiyordu. Çalışıyor, eziliyor, büyüyordum. Çalıştığım köyler, adamlar Alevi değildi. 17 yaşıma basmıştım. Erzurum'da benim gibi birini tanıdım. Adana'ya gidecekti. Atladık trene vardık Adana'ya. İş miş aradık hak getire... İş bulamayınca Mersin'den bir vapura atlayıp İzmir'e İstanbul'a vardık.. ve... Büyükçekmece / Mimarsinan Köyü'nde bir iş bulup çalıştık. İki yıl yer altından kömür kazıp çıkardık. Maden ocağı kapanınca İstanbul / Topkapı dışındaki kara lastik fabrikalarında çalıştım. Bu arada beni askere alıp, Erzurum'a gönderdiler.

Askerlik dönüşü elime bir saz geçirip tellerine vurdum... vurdum... şiirciklerimi oluşturdum.

Diyarbakır'da on dolayında Alevi köyü vardı. Halen de var. Dedeler gelir saz çalar söyler giderlerdi. Dede olayını çocukluğumda duymuş, görmüştüm.

Yaşadığım çeşitli olumsuzluklardan dolayı sazı tek başıma çaldım. Çaldım, çaldım az da olsa birşeyler öğrendim. Kendimi Anadolu deryasına attım. Dolaştım çaldım, dolaştım. Bir ara yolum Ege'ye, Manisa'ya düştü. Ünlü Manisa Tarzanı'yla tanışıp yanında bir ay kadar kaldıktan sonra Uşak'a vardım. Saza sarılırken kafamızda Güllüşah adlı bir kız adı katılmıştı. Ona aşıkmışım gibi türkülerimi onun adına yapıyordum. Onun adını söylüyordum. Uşak'ta birkaç gün kaldım. Bir ara mahpusane müdürü aldı beni evine götürdü. Bir iyice karnımı doyurduktan sonra, sana Güllüşah kızı bulduk, dedi. Kızı aldı bana gösterdi. Kız güzeldi ama kafamdaki Güllüşah'a benzemiyordu. Baskı yapıldı. Kızı nikahlayıp hemen saz öğrettim ve.. Güllüşah adını ona verdim, Anadolu'ya attık kendimizi. Yıl 1957 idi. Olduk Aşık İhsani ve Güllüşah. Halk hemen bizi tuttu, ilgi üstüne ilgi gösterdiler... Bunu duyan, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre kitaplarını çıkaran kitapçılar bizi, geldi aldı ve ilk ilk kitabımız çıktı, Aşık İhsani ve Güllüşah.....

1958'de Ankara Radyosu, Yurttan Sesler şefi Muzaffer Sarısözen bizi de programa aldı. Çarşamba günleri Güllüşah'la karşılıklı saz çalıp türküler söyleyince halkın ilgisini daha çok çektik.

Bu arada Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile tanıştırıldık. Uzun zaman gürüştük. Onlara şu türküyü söyledik:

Hey ağalar bahtiyarız mesuduz

Evvelallah sonra Demokrat Parti

Her köşesi cennet oldu yurdumuz

Evvelallah sonra Demokrat Parti


Nice istasyonlar nice garajlar

Nice fabrikalar nice barajlar

Yapıldı düz oldu keskin virajlar

Evvelallah sonra Demokrat Parti


Sırılsıklam cahildik. Ama sazımızı türkülerimizi sürdürüyorduk.

27 Mayıs 1960 darbesi yapıldı, askerler geldi, kaldı. Bir ara Ankara Radyosu'nun üst katında, üçüncü Tiyatro salonunda, Türk Ocakları'nın 51. Yıldönümü töreni yapıldı. 27 Mayıs'ın Başbakanı Fahri Özdilek ve kordiplaması (büyükelçiler, konsoloslar) ve ötekiler vardı. Sanatçılar geç kalınca beni aradı buldu.Sahneye çıkardılar. Saçım sırtımı, sakalım göğsümü dövüyordu. Kendime öz bir biçimde bir urba giyiniktim, ayakta saz çalıyordum o zaman. İlk, yeni yaptığım türkümle girdim;

Nedendir be koca Tanrı

Ben ölüyom sen ölmüyon

Dünya oluştu olalı

Ben ölüyom sen ölmüyon


Anlamak isterim önce

Bunlar doğru mudur sence

Vaktim saatim gelince

Ben ölüyom sen ölmüyon



Neden benim malım yoktur

Senin mülkün benden çoktur

Üstelikte adın haktır

Ben ölüyom sen ölmüyon



İhsani'yem için için

Bak şimdi anladım niçin

Allahsız olduğum için

Ben ölüyom sen ölmüyon


Der demez, Başbakan ayağa kalktı ve tüm gücüyle bağırdı: "atın şu komünisti oradan .." Tabii kor diploması şaşkın .. ne olduğunu öğrenmeye çalışırken ben karakolda ...

Yaklaşık bir yıl sonraydı. Türkiye'nin dışırıya tanıtılması için kısa metrajlı bir film yapılacaktı. Filmin yapımı Fransızlar'a verilmişti. Yönetmen beni, Güllüşah, küçük oğlumuz Garip'i aldı, Ürgüp Peribacalarına gidildi. Film yapıldı.Ve.. bu film Avrupa'da beş ödül aldı.

1962'de milletvekilleri maaşlarını artırmaya kalkıştı. Duyunca hemen yanıma birkaç halk ve halk ozanını aldım, parlementonun içine kadar gidip protesto ettik, maaşları geri aldırdık..

Bu arada Belçika Kültür Bakanı Türkiye'ye geldi. Kültür Bakanımızla görüşürken oradaydım ve kendisini bizim fakirhaneye davet ettim. Ertesi günü akşamı 25 kişi çıktı yemeğe geldiler... Bakanın adı Artur Olot'tu. Adam ülkesine gidince ünlü dergilerdinde şu başlıkları okuduk; "Türkiye'de üç şey ilgimi çekti. Bir, her kesimin Atatürk'e sarıldığını, 2. Parlementoda eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a af teraneleri. 3. Saçı sakalı gibi up / uzun görüşlü Aşık İhsani... "

Bir ara birileri, İngiliz Parlementosu'nu yıkan Mendy isimli bir fahişeyi getirdi, Hilton Oteli'ne koydu o.luğu açtı. Haber aldım ki, bizim milletvekileri kız için sıraya girmiş, parlemento bomboş kalmış. Başbakan İsmet Paşa'ydı. Hemen birkaç pankart hazırladım, eşimi çoçuğumu da aldım doğru Hilton'un önüne gittim "Defol evine, mevine" diye protestomuza başladık. Ertesi gün basın yazınca Mendy uçtu.

Türkiye İşçi Partisi kurulmuştu. İşçim, köylüm, açlık.. falan diyorlardı. Ben de bunları şiire döktüm. İlk yazdığım devrimci şiirim şu oldu; "Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar / Geliyoruz, geleceğiz, yakındır" ve öteki devrimci şiirlerim peş peşe oluştu.

Bu şiirleri yazarken cehaletim sürüyordu, ama yazıyordum. Bıçak kemikte... Nazlı.. Ağasız dünya...... derken "Ağalı Dünya" adlı kitabım çıktı. Ve eski dostlar düşman oldu, yeni dostlar edindim. Çetin Altan Milliyet'teydi. Birkaç şiirimi almış yayınlamıştı. Ağalı Dünya durmadan bitiyor, ben durmadan matbaalara gidiyor yenisini çıkarıyordum. Böylesi bir günde, hanım şairlerden Sennur Sezer beni aldı İstanbul dışına çıkardı. Geziyorduk. Sennur bir ara, bak İhsani, Çetin Altan burada oturuyor. Gel istersen gidelim, dedi. Akşamdı. Vardık. Çetin rakı içiyordu. Bir kadeh bana da verdi ve "haydi sıhhatine" derken ben kadehimi az aşağı indirip tokuşturunca Çetin atıldı "kimsin ulan, Sovyetler Birliği'nden gelmişsin değil mi, bizi denetlemeye geldin, hadi konuş... " Çetin Altan sonraları benim için çok yazdı.

Yazdıklarım görülmemiş şiirlerdi. Edebiyat piyasası alak-bullak olmuştu. Cahil, köyden gelmiş, okul yüzü görmemiş birinin bu şiirleri, Ağalı Dünya'yı yazdığına inanmadılar. Yüzüme karşı, bu şiirleri, "kitabı sana Sovyetler Birliği'nden gönderdiler", deyip deyip duruyorlardı. Böylesini hiç görmemişlerdi. Hele bir halk ozanınından hiç....

Galata Köprüsü'nde Ağalı Dünya'yı yüz kuruşa satıyorduk. Bir akşam üstü kadının biri yanıma yaklaştı; "Pertev Naili Hoca seninle görüşmek istiyor" deyince tası tarağı toplayıp yola çıktık. Pertev Naili Hoca adını, Anadolu'da öğretmenlerden duymuştum. Türkiye'nin tek "halkçılık kürsüsü" profesörüydü. Vardık ki ne görelim, tüm edebiyatçılar tıklım tıklım salonu doldurmuş, Hoca'yı ortalarına almışlardı. Hoca'nın elini öptük. Sonra da Hoca, İhsani, bize bir iki türkü söyler misin, deyince saza sarıldım, başladım söylemeye... Türkünün bitiminde, Pertev Hoca edebiyatçılara döndü, evet İhsani bir halk ozanıdır, der demez ordakilerin tümü birden "ooh" dedi, rahatladılar.

Evet. Benim gibi cahil birinin görülmemiş bir biçimde devrimci kitap ve şiirler yazmasına inanmak istemiyorlardı. Bu nedenle Halkçılık kürsüsü profesörü Pertev Naili Boratav'ı Paris'ten getirdi. Benim Sovyetler Birliği'nden mi geldiğimi yoksa normal bir halk ozanı mı olduğumu öğrenmek istediler... Bunların tüm belgeleri bendedir.



1960'tan 1977'ye kadar bana pasaport vermediler. Ecevit o zamanlar başbakan ve dostum olduğu halde bana pasaport verilmedi.1977'lerde bir yolunu bulup Almanya'ya attım kendimi.Halk geceleri ve televizyonlara çıktım. Bu arada Belçika ve öteki ülkeler de bana el uzattı, halk gecelerine ve televizyonlara çıkardılar beni... O ara Avrupa'dan üç de şiir ödülü aldım.
İlk okuduğum kitap Fuzuli'nin "Saadete Ermişlerin Bahçesi" isimli kitabıdır. Bugüne kadar 24 kitabım yayınlandı. İkisi yabancı dillere çevrildi. Ağalı Dünya ve Beyaz Köle. Taşplak, 45'lık plak, Longplay ve kasetlerim epey çıktı. Longpleylerimden biri ABD'de biri de, SSCB'de çıktı.

- Eşitlik, özgürlük, tam bağımsızlık, laiklik, demokrasi, hakça bölüşüm diyorsunuz her konuşmanızda, eserlerinizde. Bu kavramlar için Türkiye'de bu kavramları savunduğunu iddia edenlerin gerekli mücadele verdiğine inanıyor musunuz?

Hayır. İnanmıyorum. Herkes üzerine düşen görevi yapmış olsa sorunlar daha da azalacaktır. Zaten temel sorun da orada yatıyor zaten.

- Halk ozanı kimdir, halk ozanlığı nedir?

Halk ozanı halkın yanında olandır. Yani halkın görmeyen gözü, duymayan kulağı, söylemeyen dilidir. Yani halk bir derya, halk ozanı bir balıktır. Dahası, halk kır çiçekleri, halk ozanı bir arıdır. Bir de şöyle diyelim halk ozanı, derin ve karanlık kuyulara atılan halkını kartal pençeleriyle çıkarıp apaydınlığa götürendir. Halk ozanının okulu yoktur. Halk, derdini belasını sevincini söyletmek için ozanını yaratmıştır. Halk varoldukça ozanı da olacaktır.

- Alevilik Bektaşilik için neler söyleyeceksiniz?

Alevilik vazgeçilmez bir güzelliktir, sevgidir, barıştır, dostluktur, kardeşliktir ve de zengin bir kültürdür.

Çocukluğumdan bugüne yüce Alevi halkının itildiğini, kovulduğunu, dövüldüğünü, öldürüldüğünü, yakıldığını hep duydum, gördüm. Hükümetler bu yezitliğin, bu işkenceceliğin.. bu yobaz faşist kırıntılarının yaptığı katliama "dur" demediler. Üstelik göz yumdular yıkılasıcalar.

Yüce Alevilik oluştu oluşalı hep öyle oldu. İşte, tarihlere beyinlere kapkara bir leke olarak giren Kerbela.Kana doymayan yezit kırıntıları daha sonra katliamlarına devam ettiler. Kedinin ciğere yetişemediği gibi yüce Aleviliğin kültür hazinesini yaratan şairlere, yazarlara ve Ali'yi sevenlere murdardır deyip, çivili sopalarla, satırlarla, ateşlerle saldırdılar. Bu yezit faşist kırıntıları, yüce Alevilik mertebesini, sırılsıklam cahil kalıp yetişemediklerinden, murdar dediler.

Biz ne yaptık? Yapabildiklerimizi yaptık. İhanetlerini, yezitliklerini, katliamlarını saza söze döküp, beyinlere, tarihlere, işledik. Başka ne yapabilirdik ki; onların hükümeti, onların polisi, jandarması olunca.

- İmam Ali, İranlıların abarttıkları gibi, durmadan savaşan, kan döken bir katil değildir.İmam Ali iyilik, kültür sever bir bilim adamıdır. Sürekli halktan, haktan yana çıktığı için ona (hak) denilmiş.Bir beyin hazinesidir. İşte size Ali'nin bir deyimi, "her şey bir şeydir, cahil hiçbir şeydir.. " Bu söz İmam Ali'nin kim olduğunu göstermiyor mu?

Halk ozanının okulu yoktur. Halk, derdini-belasını, söyletmek için halk ozanını yaratmış, içinden çıkarıp önüne katmıştır.

Halk ozanı halkın duyan kulağı, gören gözü, söyleyen dilidir. Halk bir derya, halk ozanı balıktır. Yani, halk kır çiçekleri, halk ozanı arıdır. Türkiye'de halk ozanının özgürlüğü yoktur. Geçmişteki halk ozanlarıda şiirleri yazmış, gizlemiştir. Sonraları elden ele okunmuş, bana kadar gelmiştir. İşte, büyük Alevilik Kültürü'nü yaratan bu şairlerdir.


UTAN TANRIM

KENDİ KULUNDAN UTAN

Şu kullar sultanın kulu diyorlar

Utan Tanrım kendi kulundan utan

Etli-sütlü yiyip atlas giyiyorlar

Utan Tanrım kendi kulundan utan



Fakire cehennem zengine cennet

Beşerin başına sarmışsın cinnet

Kula kul olanda sana ne minnet

Utan tanrım kendi kulundan utan.



Bu sözü burada Ademi söyler

Sanmaki seninle yarenlik eyler

Dünyayı bölüşmüş paşalar beyler

Utan tanrım kendi kulundan utan.

*****

Allah allahı seversen

Senden başka Allah var mı

Yüzün gördüm hamdulillah

Bana da maşallah var mı?


Duyduk ki sen evlenmişsin

Meyrem anayı almışsın

Oğlan babası olmuşsun

İsai ruhullah var mı?


Sana netsem ne eylesem

Her ettiğini söylesem

Aleme ifşa eylesem

Bana da İznullah var mı?


Sen bir cennet yaptırmışsm

Mümin kullar girsin diye

Cehennemi neden yaptın

Ey akılsız koca tanrı


Ali ile bir oldunuz

Bir mektepte okudunuz

Ali oldu hafızkelam

Sen okursun hece tanrı

Türkiye'nin tek kültürü Alevi Kültürü'dür. Çünkü, davul zurna Pakistan'dan, ut, darbuka, cümbüş Araplar'dan, gitar İspanya'dan, keman İtalya'dan... Ötekiler şurdan burdan geldi Türkiye'ye. Alevilik ise bir yoldur. Kültür yolu hazinesidir. Ve de erişilmez, bu topraklara özgü bir kültürdür. 1979'da, Türkiye'ye göre dünyanın dibi olan Avusturalya Kıtası'na gittiydim, çağrılmıştım. Baktım ki ne göreyim. Bir parça ekmek karşılığı, Alevi halkı Avusturalya'ya da gitmiş.


Ekmek Leyla oldu bre dostlarım

Mecnun oldum ardı sıra gezerim


Dostlara hasret türküleri söyledim. Sonra da dertlerini belalarını hasretlerini, oturup bir kitap yazdım; "Beyaz Köle" yi yazarken Pülümürlü Hıdır geldi, sordum: "Buraya geldiğinde ilk işin ne oldu?", "Ölü babamı aramak oldu. " dedi. "Anlamadım" deyince yeniden girdi: "Ben çocukken, köyde babam öldüğünde, komşular ağız birlik, babamın öte dünyaya vardığını dedilerdi. Ee burası dünyanın ötesi olduğuna göre babamı neden aramayak ki. " İşte yüce Aleviliğin yeni bir kültürel yanı daha: Bektaşi mizahı... Bu olayı Cumhuriyet, ve başka gazeteler de yazdı. Avustralya'nın, Türkiye'ye göre dünyanın dibi olduğunu anlatan harika bir deyim. Aleviliğin bir dehasıdır bu.

- Türkiye'de halk ozanlarının temel sorunları nelerdir?

Halk ozanı ekonomik gücü ve özgürlüğü olmayan bir kültür adamıdır.

- En çok sevdiğiniz, beraber olduğunuz, dost olduğunuz diğer ozanlar, yazarlar kimlerdir?

Halkının sömürülmesine karşı çıkan tüm ozanları, yazarları, çizerleri seviyorum.

- Geçmişe baktığınız zaman, bir halk ozanı olarak sosyalist hareketteki yerinizi bize bugün tarafsız olarak değerlendirebilir misiniz? Günümüzdeki durum nedir, siz neler yapıyorsunuz?

Bugün genç olsam yeniden Demokratik Sosyalizmin gelişmesine katkıda bulunurdum. Bu konuda mahpusluk kapıları yeniden bana açlsa bile. Türkiye halkının kurtuluşu bu sosyalizmdedir, bu kesin...”

OZANIN KİTAPLARI : Aşık İhsani'nin Hayat Hikayesi ve Şiirleri (1960); Ağalı Dünya (1964); Yazacağım (1966); Bakalım Hele (1967); Ozan Dolu Anadolu (gezi, 1974); Vur Ağanın Başına (1975); Beyaz Köle (1985), Düş Değil Bu (2000)

KAYNAK: Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi - Sayı 43 / Mart-Nisan 2001 - Sayfa : 55 - 66

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Bölgemizin Tüm Anti-Emperyalist Güçleri(*)



Abdullah ÖCALAN

Bugün, bölgemizin anti-emperyalist mücadelesinde Partimizin belirgin yeri ve rolü vardır. Partimizin mücadelesi daha şimdiden Orta-Doğu’ya yönelik emperyalist politikalarla ve özellikle emperyalizmin Türkiye faşist rejimi ile yürütmek istediği politikalara, en başta da Irak’a ve Güney Kürdistan’a yönelik tehlikeli işgal, istila çabalarına kararlılıkla karşı durmaktadır.

Yine, bölgeye yönelik uzun vadeli planları, bölgenin kaderini onlarca yıl etkileyecek olan ve ekonomik, ticari sahada başlayan yayılma çabalarını gittikçe siyasi ve askeri bir konuma dönüştürmek isteyen TC’nin bu yönelimlerine karşı da ortak bir direnişin geliştirilmesinin gerektiği açıktır. Bölgede emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı gittikçe kendini dayatan ortak anti-emperyalist bir mücadele birliğinin geliştirilmesi için de, mevcut milliyetçi yaklaşımların aşılarak, halklarımızın çıkarlarını daha iyi ihtiva eden bir yaklaşımın geliştirilmesi önemli esaslardan biridir.

Kürdistan halkının enerjisine şu veya bu politikanın basit bir taktik yedek gücü olarak yanaşmayan ve halkımızın bağımsızlık hakkına saygı gösteren, eşit ve özgür bir temelde birlik isteyen, bölgenin bütün ulusal kurtuluşçu ve ilerici örgüt, parti ve devletleriyle çeşitli düzeylerde ilişkiler geliştirmekten kaçınmayacağız. Kısacası, bölge halklarına yönelik görevlerimizi de bir yandan bölgenin azgın ve saldırgan güçlerinden TC’ye karşı daha aktif savaşarak, öte yandan böyle bir ortak mücadele birliğini her konuda sağlamaya büyük bir çaba sarfederek yerine getirmeye çalışacağız.

Bunun için; bölgenin tüm anti-emperyalist güçlerini, kendi görevlerine daha sıkı sarılma temelinde ortak bir mücadele birliğini geliştirmeye ve Partimizin yürüttüğü çabalara gereken katılımlarını sunmaya çağırıyoruz.
-----------------------------

(*) Seçme Yazılar, cilt: III, sayfa 96.
Weşanên Serxwebun Yayınları
Birinci baskı: Mayıs 1988
-----------------------------------
(**) Yazıyı bloga gönderen : Ali Emin İleri

8 Mayıs 2008 Perşembe

Yeter artık








Hasan Bildirici / bildiricihasan@hotmail.com

Türk devleti Kürdün ruhunu çözmüş. Dağı, ovayı, hapishaneyi, yaylayı çözmüş. Muhalifleri çözmüş. Bakmış ki, hiç birinin hiçbir numarası yok...Böyle bir siyasete paket açmak, sorunları çözmek için adım atmak ahmaklıktır. Sorunu lastik gibi sündürdün mü, bazen el okşayıp, bazen enseye kurşun sıktın mı... Al işte paket!..”



ARTIK YETER!







Yüz yıldan fazladır Kürt dağ ve ovalarında savaş var. Kırım var, kuşatma ve imha hareketleri var. Kürt savaşı konusunda Farslar ve Araplar Türklere çıraklık yapamaz. Türk devleti Kürt avlamada müthiş deneyimlidir. Türklerin en tecrübeli olduğu şey nedir? Diye bir soru sorulsa, yüzde yüz doğru olan şu cevap alınır: “Kürt isyanı bastırmak!”

Kürtlerle oynamak, oyalamak, siyaset olarak teslim almak, kandırmak, kandırıp imha etmek çok kolay ve zahmetsiz bir iş olduğu için Türk devleti çağın en büyük sorununda Kürtlerle dalga geçiyor. Onları ciddiye almıyor. Çünkü biliyor ki, siyasetçilerinin bir numarası yok; bir özelliği, bir ısrarı yok...

Biri bir tokat attığında insan ne yapar?

Gücü varsa karşılık verir. Tokat atana yumruk geçirir. Gücü olmayan dişlerini sıkar, başını eğer, kıpkırmızı mahcup bir yüzle yoluna devam eder.

Kimsi de, “vurma abi, biz kardeşiz,” der.

“Vurma abi, biz kardeşiz” diyenden bir şey çıkmaz. Rakibiniz böyle konuştu mu korkmayacaksınız... Karşı koyan zaten koymuştur. Gücü olmadığı halde dişleri sıkılı bir halde başını eğip gidenden korkmak gerekir. O gidiş intikam gidişidir.

Kürt siyaset tarzı şu:

“Vurma abi, kardeşiz!”

Tokat altında bu laf söylendikten sonra işin tılsımı, esrarı, ürpertisi bitmiştir.

Partideki, sokaktaki, dağdaki, hapisteki, ovadaki Kürt tarzına bakın. Yukarıda söylediğimiz gibi. Aslında hiç konuşmasalar daha iyi olacak.

Hapisten meclise bir Kürt bayan gitmişti. Resimdeki gözlerine dikkatlice baktım. Bir ışık, bir pırıltı, bir direnç aradım. O pırıltı vardı. Fakat ilk röportajında hayallerimi yere çarptı:

“Meclis çok hoş bir yer!” dedi.

“En ilgi duyduğum ve beğendiğim kadın Atatürk’ün eşi Latife Hanım,” dedi.

Türkler bu işi çok iyi biliyor. Devlet memurluğunun çok az bir kısmını, halkının yüzde sekseni açlık sınırı altında tuttuğu Kürt toplumunun siyasetçilerine veriyor. Maaş ve kanun olarak kendisine bağlıyor. Aaaaa, bir bakmışsınız hepsi tam takım devlet kokteylindeler... Ortam şık, yemekler leziz, maaş iyi... Koruma, oda... Özel ilgi derken, bizimkilerin ağzı açık kalıyor... Yumuşuyorlar işte... Ne yapsınlar, ellerinde değil, bal-şeker olup çıkıyorlar.

Bu sefer de konuşmak için konuşmaya başlıyorlar.

“Ne tür yemeklerden hoşlanırsınız?” diye bir soru geldiğinde, bizimkisi önce bir yaylanıyor...

Her ne ise, kaç Kürt nesli dağ ve ovalarda kıstırılıp yok edildi? Atış poligonuna çevrilen Kürdistan dağlarında kaç Kürt evladının cesedi var?

Parçalanmış gerillanın taziye evinden üstünü silkeleyerek çıkan Kürt milletvekili şöyle diyor:

“Kürtler Kemalizmle uzlaşmalı!”

Halbuki Kürtler 85 yıldır Kemalizme boğulmuşlar. Tepeden tırnağa, zihinden elbiseye, dondan çoraba, okuldan kışlaya... Atletten gömleğe... Kemalizmle uzlaşmamış neremiz kalmış?

Türk devleti Kürdün ruhunu çözmüş. Dağı, ovayı, hapishaneyi, yaylayı çözmüş. Muhalifleri çözmüş. Bakmış ki, hiç birinin hiçbir numarası yok...

Böyle bir siyasete paket açmak, sorunları çözmek için adım atmak ahmaklıktır. Sorunu lastik gibi sündürdün mü, bazen el okşayıp, bazen enseye kurşun sıktın mı... Al işte paket!

Aslında Kürt siyasetçiler hiç konuşmasa Türk devleti korkup sorunu çözecek. Tokat misalindeki gibi, Kürt siyasetçiler dişleri sıkılı dursa sorun yine çözülecek... Ama hep konuşuyorlar, boş konuşuyorlar... Yağcı konuşuyorlar...

Her gün Kürt siyasetçilerin, örgüt ve partilerinin bir çağrısı veya bildirisiyle karşılaşıyoruz. Tek kalıptan çıkmış gibi... Birbirlerine muhalifmiş gibi görünseler de; bildirinin alt veya üstünden parti ve kişi isimlerini kaldırın içerik aynı. O kadar aynı ki, insanın bu kadar da açıktan kopya çekilmez diyesi geliyor...

Bizi yine çağı anlamamakla, vakti anlamamakla, diplomat ve uyanık olmamakla suçlayacaklar. Bunlara gülüyorum artık. Ve cevabımı peşin veriyorum:

Henüz ana dilinde bir okul okuyamayan, yasalar önünde yaşadığı toprakların adını söyleyemeyen bir yaşamının siyasal temsilciliğini yapıyorsunuz. Sizler de kazandırdıklarınız kadar konuşun!

Egemen Kürt siyaset tarzı işin kurnazlığını çözmüş. Egemenliğini ya kardeşlik numaralarıyla ya da düşmanının aşırı alçak olmasına dayandırarak sürdürüyor.

Düşmanı alçak olmayan sömürge mi vardı?

Neyse, bizim gibi gariban Kürdistan evlatları bu numaraları yutmuyor artık.

Sessiz çoğunluk kendi içinde şöyle fısıldıyor:

“Kürt halkı adına özgürlük için bundan daha elverişli koşullar hiç olmamıştı. Özgürlük ve adalet isteyen ufuklarımızı bunaltan ve darmadağın olmuş Kürt soyunu 21. Yüzyılın atış poligonu ve dilencileri haline getiren tarzınızla Kürdistan yetimlerinin omuzlarından inin! Yeter artık! Ede bese! Bırakın matemimizle yaşayalım.” Tarih: 8 Mayıs 2008 Perşembe

Kaynak: http://www.kurdistan-post.com/

5 Mayıs 2008 Pazartesi

KAZIM KOYUNCU


'Şarkılar politikadan, kurumlardan, sistemden daha güçlüdür. Hayatın sonuna kadar kalabilirler, temizdirler ve bir çok güzel şeye sebep olabilirler. İktidarlar, sistemler yıkılabilir, devirler değişebilir, şimdi dünyayı yönetenler kısa bir süre sonra üstelik bütün kötülüklerine rağmen unutulabilirler.' K. Koyuncu.


Şarkılarla Geçtim Aranızdan!
Kazım Koyuncu: (1972 - 2005), Karadenizli bir rock şarkıcısı ve Ezilen Halkların Sesi:

Artvin'in Hopa ilçesine bağlı Sugören köyünde doğdu. Müziğe ortaokul birinci sınıfta mandolin çalarak başladı. Çocukluğu, "üstadım" dediği, "Kemençeci Yaşar" lakabı ile tanınan Yaşar Turna'nın yanında türkü dinleyerek geçti. İstanbul'a üniversite eğitimi için geldikten sonra müzikle yoğun olarak uğraşmaya başladı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden siyasi nedenlerle ayrıldı. 20 yaşında iken, 1992'de Ali Elver le "Dinmeyen" adlı rock müzik grubunu kurdu ve profesyonel müzik yapmaya başladı. Daha sonra Lazca müzik yapmak için bu gruptan ayrılsa da rock'tan kopamadı ve Laz etnik müziğini rock tabanlı yorumlamaya başladı.

1993’te Mehmedali Barış Beşli ile birlikte Zuğaşi Berepe (Lazca: Denizin Çocukları) adlı rock müzik grubunu kurdu. Lazca rock yapma iddiası ile yola çıkan ve 1995'te Va Mişkunan (Bilmiyoruz), 1998'de de İgzas (Gidiyor) adlı albümleri yaparak bu iddialarını da gerçekleştiren grup, sınırlı sayıda (yalnızca 130 adet) basılmış bir konser albümü çıkardıktan sonra 1999 yılında dağıldı.

Kazım Koyuncu, tek başına müziğe devam etti ve Salkım Söğüt adlı projelerin ikincisinde 3 şarkıyla yer aldı. 2001’de Viya adlı ilk solo albümünü çıkardı. Daha sonra Kanal D televizyonunda yayınlanan ve çok sevilen Gülbeyaz adlı dizinin hem müziklerini yaptı, hem de dizinin bazı bölümlerinde oyuncu olarak görev aldı ve bundan sonra yurt çapında tanınmaya başlandı. Daha sonra da Kemal Sahir Gürel ile birlikte Sultan Makamı adlı televizyon dizisinin müziklerini hazırladı.

Karadeniz müziğinin güçlü temsilcilerinden Fuat Saka, Volkan Konak ve Bayar Şahin ile birlikte düzenledikleri, büyük ilgi gören Hey Gidi Karadeniz konserler dizisinin de öncülüğünü yaptı. Nisan 2004'te çıkardığı ikinci solo albümü Hayde, sanatçının popülaritesini daha da arttırdı.

2004'ün sonlarında akciğer kanseri teşhisi konuldu ve tedavi görmeye başladı. 25 Haziran 2005'de, 33 yaşında, tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde yaşamını yitirdi.


Dünyada

Dünyada bir yerdeyim ben
Yol kenarlarındaki su birikintilerindeyim
Yerim yurdum yoktur benim
Yarim yurdum yoktur benim
Sadece gökyüzüne göreyim

Uzak yerler çeker beni
İsterim ki gemilerle gideyim
Bugün burda şarkılar söylerim
Ben kendime şarkılar söylerim
Ama yarın hiçbir yerdeyim

Söz: Ali Elver - Kazım Koyuncu
Müzik: Kazım Koyuncu


Kazım Koyuncu ile ilgili geniş bilgilere aşağıdaki web adresten ulaşmak mümkün:

http://www.kazimkoyuncu.com/

4 Mayıs 2008 Pazar

Postmodernizmin Fikir Babası:Nietzsche












Yener Orkunoğlu


Nietzsche, pratikte hem efendilere hem de kölelere hizmet edecek, ancak yalnızca efendilere yararlı olacak düşünceler ileri sürmektedir’
Georg Lukacs

Postmodern düşünürlerin çoğunluğu Nietzsche’yi kendilerine referans alırlar. ‘Şiirde filozof, felsefede şair’ olan, yetenekli ve yüksek soyutlama gücüne sahip bir filozoftur. Soyutlama yeteneği sayesinde yaşamdaki olguları kavramsal olarak iyi ifade etme kabiliyetine sahip bir düşünür olduğu söylenir hep. Çok yönlü ve çok perspektifli biridir. Ama aynı zamanda eklektik ve çelişkilerle doludur. Bu nedenle Nietzsche’nin düşüncesinin gerçek içeriğinin kavranması hala sorun oluşturmaktadır. Onu kaba bir şekilde herhangi bir kategori içine sokmak zordur. Önemli felsefi görüşlerinin çoğu (Aklın eleştirisi, Gerçeklik, Özne ve Bilgi Teorisi anlayışı vb), ‘İktidar İradesi’ adlı eserinde sistematik olarak sergilenmiştir. Bu nedenle ‘İktidar İradesi’ adlı eserinin içeriğinin incelenmesi onu daha iyi anlamaya yardımcı olacaktır.

Bu yazı, Nietzsche’nin tüm görüşlerini inceleme iddiasında değil. Sadece adı geçen eserdeki görüşlerinin eleştirisidir.


NİETZSCHE’NİN GERÇEKLİK VE ÖZNE ANLAYIŞI

Postmodernizmin gerçeklik ve bilgi teorisi anlayışı Nietzsche’ye dayanmaktadır. Aynı şekilde akla güvenmeyi reddeden görüşün kaynağı da Nietzsche’dir.

Nietzsche’nin gerçeklik ve bilgi teorisinin özü nedir? Bu soruyu yanıtlamaya giriştiğimizde onun felsefi görüşlerinin idealizmden beslendiğini göreceğiz. Örneğin bir yerde şöyle der: ‘Töz kavramı özne kavramının sonucudur. Bunun tersi doğru değildir.’[1] Bir başka yerde de realite ve varlığın, öznenin ürünü olduğunu ileri sürer: ‘‘Realite’ ve ‘varlık’ kavramları bizim ‘özne’ duygumuzdan alınmıştır.’[2]

Nietzsche, felsefi materyalizmden ve diyalektikten kurtulmak istemiş, bu nedenle felsefi materyalizme cephe almıştır. Materyalist felsefeden kurtulma düşüncesini şu şekilde ifade ediyor: ‘Eğer ‘özne’ ve ‘nesne’ kavramını bırakırsak, bu takdirde ‘töz’ kavramından vazgeçmiş oluruz. Ve buna dayanarak onun farklı değişik versiyonlarını da gözden geçirmiş oluruz. Örneğin, ‘madde’, ‘zihin’ ve diğer varsayımsal varlıkları ‘madde’nin değişmezliği ve ebediliği gibi mahiyetleri de feda etmiş oluruz vs. Biz özdeksellikten (materyalizmden y.o) kurtulmuş oluruz.’[3](abç) Maddi ve zihinsel tüm gerçeklikten kurtulmak isteyen düşünür, ‘Eğer maddi bir şey yoksa, gayri manevi olan bir şey de yoktur. Bu takdirde, kavram hiç bir şeyi içermez’[4] diyerek tüm gerçeklik biçimlerini reddetmektedir.

Filozofun gerçeklik konusunda görüşlerini anlamak için bu kısa giriş gerekliydi. Çelişkilerle dolu bir düşünür olduğundan gerçeklik konusundaki görüşleri de çelişkilidir. Örneğin, ‘Yaşama evet’ der, ama nesnel gerçekliği reddeder. Ona göre ‘Gerçek’ kavramı anlamsızdır. Çünkü ‘Hiçbir gerçek mevcut değildir’, ‘kendinde şey denilen nesne yoktur.’[5] Nietzsche, Kant’ın ‘Kendinde şey’ düşüncesini sağdan eleştirir. Ona göre, ‘Kendinde şey’ mantıksal olarak üretilen bir sonuçtur. Oysa Kant’a göre doğrudan doğruya verili olandır. Nietzsche, Kant’ın bu materyalist anlayışını eleştirir.

Nietzsche’ye göre gerçeklik yoktur, sadece yorumlar vardır: ‘Çeşitli gözler vardır..ve bundan dolayı çeşitli ‘gerçekler’ vardır ve buna binaen hiçbir gerçek yoktur.’[6] Her şeyin gerçek değil bir fiksiyon olduğunu belirten düşünür ‘Ne ‘ruh’, ne akıl, ne düşünüş, ne bilinç, ne irade ne de gerçek. Bunların hepsi de kullanılmaz olan fiksiyonlardır’[7] diyerek var olan şeyleri gerçek olarak kabul etmenin yanlış olduğunu vurgular. Ona göre gerçek bir dünya yoktur: ‘Her inanç, her bir gerçek telakki ediş zorunlu olarak yanlıştır. Çünkü gerçek bir dünya asla mevcut değildir.’[8]

Nietzsche’ye göre nesnel gerçeklik, içerden bakan öznenin iyi niyetli bir icadıdır. Bunu şöyle dile getirir: ‘Objenin içten bakıldığında özne olduğu bir zaman inanılan iyi niyetli bir icat olduğunu düşünüyorum.’ [9] Bu düşünceden yola çıkan düşünür ‘gerçek bir dünyanın var olduğuna inanmak için bir sebep kalmamıştır’[10] der. Bir yazarın haklı şekilde belirttiği gibi, Nietzsche, ‘Çok anlamlı ve belirsizlikler içeren gerçeklik görüşü’ne[11] sahiptir. “Yaşamı onaylar, ama yaşamın gerçek olmadığını” iddia eder. Düşüncesinin özetinde şu sözler durur: ‘Örneğin ‘Ben’ sözcüğü, ‘eylemde bulunma’ sözcüğü ‘acı çekmek’ sözcüğü belki de bunlar bilgimizin ufuk çizgileridir, ama gerçek değildirler.’[12]

Pozitivizmin ‘Olgular vardır’ görüşüne karşı çıkar: ‘Olaylarda durup kalan Pozitivizme karşı, ‘yani sadece olgular vardır’ görüşüne karşı şunu söylüyorum: Hayır, düpedüz olgular yoktur, sadece yorumlar vardır.’[13] Bu nedenle gerçek dünyanın var olduğunu iddia eden tüm görüşlere savaş açar: ‘Kahrolsun gerçek dünyaya inanmaya olanak veren bütün hipotezler.‘[14]

Gerçeklik hakkında görüşünü de şöyle özetler Nietzsche: ‘Bilincine ulaşılan her şey bir nihai görüntüdür, bir sonuçtur ve hiçbir şeye sebep olmaz.’[15] Nietzsche’nin gerçeklik anlayışı onun tarih anlayışını da belirlemiştir.Ona göre tarih rastlantılardan başka bir şey değildir.

Buraya kadar Nietzsche’nin gerçeklik anlayışına kısaca değindik. Dikkatli bir okuyucunun gözünden kaçmayacaktır: Nietzsche’nin gerçeklik anlayışı ile postmodernist düşünürlerin gerçeklik anlayışı arasında muazzam bir benzerlik vardır. Bir felsefe sözlüğünde bu konuda şunlar yazılıdır: ’

Hiç kuşkusuz postmodern felsefenin oluşumunda Fransız yapısalcılığının önde gelen düşünürleri, dilbilimci Saussure , insanbilimci Levi-Strauss , ruhbilimci Lacan göstergebilimci Barthes `ın yaptıkları çalışmaların büyük katkıları vardır. Ama bu oluşumda düşünürlerin çalışmalarından çok daha belirleyici olan, Platon, Descartes, Hegel gibi felsefe tarihinin en büyük dizgeci filozoflarının yapıtlarında karşılaşılan ve şaşmaz kesinlikleriyle dikkat çeken bilgi savlarına yönelik ortak yürütülen `Salakçı Felsefe` eleştirisidir. Bu eleştirilerin kökleri Kierkegaard ile Nietzsche `ye dek uzanır. Nitekim, salak bilgiye ulaşmak adına açık seçik anlamları ve kesin doğrulukları belirlemeye yönelmiş geleneksel felsefe soruşturmasına karşı, postmodern felsefe çok büyük ölçüde Nietzsche`nin `Tanrı`nın Ölümü` duyurusunu bütün içerimleriyle birlikte `Felsefenin Sonu` duyurusu olarak okumaktadır. Nitekim bu bağlamda postmodern felsefenin oluşumunda son derece belirleyici olan ana izlencelerden ikisini, Heidegger`in `varlığın yapı çökertimi` ile Derrida`nın ”bulunuş metafiziğinin yapı sökümü` oluşturmaktadır.‘ (…)’Kuşkusuz bir yanda Nietzsche`nin postmodern felsefeyi destekleyen düşünceleri Fransız felsefesinin gündemine oturmuş, öbür yanda Heidegger`in etkili teknoloji eleştirisiyle `Hesap makineci us` anlayışına yönelik saptamaları yapısalcılığın Hegelcilik karşıtı görüşlerini daha da bir pekiştirmiştir. Günümüzde postmodern felsefenin çatısının kurulmasında son derece önemli bir yeri bulunan Fransız Nietzscheciliği`nin belli başlı savunuları arasında özdeşlik, öznellik, ussallık kavramlarına yönelik eleştiriler en ön sırada yer almaktadır.[16]

Nietzsche, sadece nesnel gerçekliği reddetmez. Akıl kavramını ve eski bilgi teorisini de reddeder., Modernitenin kazanımlarına ilk saldıran insandır. Akla yönelttiği eleştiri ile, bizzat eleştiri mantığının temellerini sarsmıştır. Bilimi sanatın temeline indirgemek, bilimi sanatçının gözüyle görmek gerektiği düşüncesini ileri sürmüştür.

Postmodernizmin ’Akla saldırı’ olduğunu vurgulayan Habermas, akla saldırıyı temel alan postmodern düşüncenin kaynağının Nietzsche olduğunu belirtir. Alman filozofu Habermas postmodernizmi, yeni-muhafazakarlık olarak değerlendirmektedir. Habermas’a göre postmodernistler, modernitenin özgürleştirici teorilerine ve değerlerine saldırmaktadırlar. Habermas, Nietsche’nin aklı eleştirmesini şöyle açıklıyor::’

Nietzsche’nin modernite tartışmasına girişiyle birlikte ileri sürülen gerekçeler köklü bir değişim geçirir. Aklın, dinin birleştirici gücünün eşdeğerlisi olarak ortaya çıkabilmesi ve kendi öz itici güçlerine dayanarak modernliğin bölünmüşlüğünü aşabilmesi için; ilkin akıl uzlaştırıcı bir öz-bilgi, sonra özgürleştirici bir özellik, son olarak telafi edici bir anımsama olarak tasarlandı. Akıl kavramını kendi içinde diyalektik olan Aydınlanma’nın programına uydurması için yapılan bu girişim, üç kez başarısız oldu. Böylesi bir durumda Nietzsche’nin tek bir seçeneği vardı; ya özne-merkezli aklı yeniden içkin bir eleştiriye tabi tutacaktı yada programdan bütünüyle vazgeçecekti. Nietzsche ikinci seçeneğe karar verir: Akıl kavramını yeni bir revizyona tutmaktan vazgeçer ve Aydınlanmanın Diyalektiğine veda eder.’[17]

Nietzsche, nesnel gerçekliği reddettiğinden, doğal olarak nesnel gerçekliği kavramaya çalışan bilgi teorisini de reddetmiştir. Nesnel gerçeklik yoksa ona ulaşmanın bilgisi nasıl olsun ki? İktidar İradesi[18] adlı önemli eserinin 3. Kitabının Başlığı ‘Yeni Bir Değer Koyma İlkesi’dir. Üçüncü kitabın ilk bölümleri ise ‘Araştırma Yöntemi’ ve ‘Bilgi Kuramsal Çıkış Noktası’dır. Bu bölümlerde özellikle gerçeklik ve bilgi teorisi konusunda kendi görüşlerini ileri sürer.

Gerçeklik konusunda söylediklerini yukarıda aktarmaya çalıştım. Şimdi Nietzsche’nin bilgi teorisi konusunda görüşlerine kısaca değineceğim.

Nietzsche, nesnel gerçekliği kavramaya yönelik bir bilgi teorisi anlayışını reddeder. Eski felsefelerin bilgi teorisini şöyle eleştirir: Bu felsefeler, ‘sanki ‘bilincin olguları’ varmış gibi kusurlu bir çıkış noktasına’[19] sahiptirler. Nietzsche’ye göre, bilgi, nesnel gerçekliğin bilgisi değildir; bilgi, keyfi bir fiksiyondur. Şöyle yazar Nietzsche: ‘‘Düşünmek’ bilgi kuramcılarının onu öyle tespit ettikleri üzere, asla husule gelmez: Bu görüş keyfi .. bir fiksiyondur.’[20]

Nietzsche’ye göre, düşünce ve bilgide nedensellik yoktur. Bilgi ve düşünce, yapay bir düzeltme, keyfi bir tasarımdır. Öznenin yok olduğunu iddia eden postmodernist düşünürler Nietzsche’den etkilenmişlerdir. Özne konusunda şunları yazıyor Nietzsche: ‘Eğer etkileyen özneden vazgeçersek, bu takdirde üzerinde etki edilen objeden de vazgeçmiş oluruz.’[21]

Yazımızın başında Nietzsche’nin şu çelişkisine dikkat çekmiştik. Gerçekliği reddederken, yaşamı onaylar. Peki ama yaşamı nasıl anlar? Sözü kendisine bırakalım: ‘Hayat nedir? ..’hayat’ kavramının daha belirgin bir şekilde kavranmasına gerek vardır. Benim bunun için formülüm şudur: Hayat kudrete yönelik iradedir.’[22]

İktidar gücüne önem veren Nietzsche, güçlünün gerçeklik konusunda yalan söylemesini savunur. ‘Sadece bir dünya vardır ve o da sahte, gaddar, çelişik, ayartıcı, anlamsızdır...Böyle yaratılmış olan bir dünya gerçek dünyadır; bu realitenin ‘gerçeğin’ üzerine zafer kazanmamız için yalana ihtiyacımız vardır, yani yaşamak için.. Yaşamak için yalanın gerekli oluşu, insan varlığının bu korkunç ve kuşku uyandırıcı karakterine dahildir.’(abç)[23]

İKTİDAR İRADESİ VE HİYERARŞİ

Nietzsche’nin felsefesinin iki temel özelliği var: İktidar İradesi (İktidara yönelik güç) ve hiyerarşi. Sık sık ‘Benim felsefem hiyerarşiye yöneliktir’[24] der. Onun bu iki temel düşüncesi anlaşılmadan, eserlerinin esas çekirdeğini anlamak mümkün değildir. İktidar iradesini ve hiyerarşi düşüncesini kendi felsefesinin temeli haline getirir. Artık her şeyi (bu arada tarihi ve geleceği de ) bu iki ilkeye göre açıklar. Örneğin, onun bilgi teorisi de iktidar iradesi ve hiyerarşi düşüncesine dayanır. Gerçekliği anlamaya yönelik yöntem konusunda şunları söyler: ‘Gerçeğin yöntem bilgisi gerçeğin motiflerinde bulunmadı, tersine kudretin, üstün olmak istemenin motiflerinden bulundu.’[25](abç).

Görüldüğü gibi Nietzsche, gerçeğin yöntem bilgisi olarak iktidar iradesine başvurmaktadır. Bu bakış açısıyla ‘Gerçek kendini ne ile ispat eder?’ sorusuna ‘Yükseltilen kudretin duygusuyla’[26] şeklinde cevap verir. Güçlü olana göre bir bilgi teorisi ileri sürer: ‘Nesnelerin isimlerini yasa haline getiren kudretlilerdir.’[27] Görüldüğü gibi, onun güç ve iktidar anlayışı sosyolojik temellere dayanmaz. O güç ve iktidar anlayışını biyolojik nedenlere dayandırır. Ona göre bazı insanlar doğuştan güçlü ve iktidar sahibidirler. Doğuştan ‘üstün-insan’ın diğerleri üzerinde egemenlik kurma hakkı vardır.

Burada yeri gelmişken Nietzsche’nin ‘Bütün değerlerin dönüşümü’ düşüncesine değinelim. Bütün değerlerin dönüşümü düşüncesi ne anlama gelir? Bu sorunun cevabı başlı başına bir kitabın içeriğini doldurabilir. Bu nedenle çok kısa bir özetle yetinmek zorundayım.

Nietzsche’nin ‘İktidar İradesi’ adlı eseri dört kitaptan oluşmaktadır. Birinci Kitap, Avrupa’da Nihilizm konusunu ele alır. İkinci Kitap, Şimdiye Kadarki En Yüksek Değerlerin Eleştirisi’dir. Üçüncü Kitap, Yeni Bir Değer Koyma İlkesi başlığını taşır. Dördüncü Kitap ise, Yetiştirme ve Terbiye-Hiyerarşi Öğretisidir.

Birinci kitabında Avrupa’da nihilizmin yükseldiğini, bir nihilizmin yaşadığını belirtir. Bu düşünceyi savunurken kötümserliğin ve yozlaşmanın yaygın olmasından yakınarak bunların neden kaynaklandığını araştırır. Yozlaşmayı fizyolojik nedenlere dayandırır. Ona göre yozlaşmanın nedeni toplumsal sorunlar değil, tam tersine toplumsal sorunlar yozlaşmanın sonucudur. Irkların birbirine karışmasını en büyük kötülük kaynağı olarak görür ve ‘Fizyolojik olarak birbirine karıştırmalar bütün kötülüklerin sebebidir’[28] der.

Nihilizmin ve yozlaşmanın ne anlama geldiğini sorar ve yanıtlar: ‘Nihilizmin anlamı nedir? En üst değerlerin değersizleşmesi.’dir.[29] Ve üst-değerler neden değersizleşmiştir? Çünkü ezilenlerin ve yoksulların değer anlayışları egemen olmuştur.

Peki ama Nietzsche’ye göre en üst değer nedir? Bunun yanıtı yine onun düşüncelerinin içinde açıktır: En üst-değer, güçlülerin iktidar iradesidir. Bütün bu düşüncelerden sonra Nietzsche artık her şeyi iktidar iradesine göre değerlendirecektir. ‘İktidar İradesi’nin en üst değer olduğundan hareket ederek mevcut değerlerin eleştirisini yapmaya başlar.

Peki ama Batı’da şimdiye kadar yaygın olan değerler nedir? İkinci kitabında işte bu soruya cevap arar Nietzsche. Ona göre Batı’da yaygın olan iki değer vardır: Ahlak ve din.

Nietzsche’ye göre Sokrates’le birlikte Avrupa tarihinin ortak bir yanı vardır: Bir akıl ve ahlak felsefesi gelişmiştir, nihilizmin bir başka nedeni aklın egemenliğidir: ‘Usun kategorilerine inanç nihilizmin sebebidir.’[30] Ona göre Sokrates sonrası, Apolloncu (akla dayanan) olanın lehine kavramsal ve kurgusal bir dünya egemen olmuş, Dionysosçu (içgüdü ve duygulara dayanan, yani yaşamı ve içgüdüleri ön planda tutan) dünya bastırılmıştır.

Aklı rehber alan ahlaki değerler, diğer bütün değerler üzerine egemen kılınmak istenmiştir. Öyle ki bu ahlaki değerler, sadece yaşamın rehberi ve yargıcı değil, aynı zamanda 1. Bilginin, 2. Sanatın, 3. Devletin ve toplumun yaptıklarının da yol göstericisi ve yargıcı yapılmıştır. Nietzsche’ye göre, Avrupa’daki yozlaşmanın nedeni işte yaygın olan bu ‘ahlak anlayışıdır.’

Peki ahlak nedir? Ona göre, ‘Ahlak, sürü bilincinin, felsefe ve dine aktarılmasıdır.’[31] Bu konuda şunu ileri sürer: Ahlaki değerler şunları gizler: 1. Sürü içgüdüsünü, güçlülere ve bağımsızlara karşı 2. Acı çekenlerin, kusurlu ve yeteneksiz doğanların mutlu olanlara karşı hıncını, 3. Ortalama insanların istisnai insanlara karşı içgüdüsünü.[32]

Düşünüre göre , ‘Avrupa’nın bütün ahlakı, sürü insanının işine gelmektedir.’[33] Nietzsche yakınır: ‘İyi’, ‘kötü’ gibi kavramların içeriklerini geçmişte hep zayıf ve güçsüz olanların değer yargıları belirlemiştir. İyi, adil ve eşitlik kavramları sürüden kaynaklanır ve böylece ahlaki değerler doğar. Ona göre, sürünün, zayıf ve güçsüz olanların yargıları değerler dünyasına öylesine derinlemesine nüfuz etmiştir ki, Schopenhauer gibi bir filozof bile ‘merhameti’ en biricik erdem olarak öğretmeye çalışmıştır; ‘ahlaki-hıristiyanlık idealine takılıp kalmıştır.’

Merhamet konusunda da şunu yazar: ‘Merhameti ben her hangi bir erdemsizlikten daha tehlikeli tespit ettim.’[34] ‘Avrupa’nın bütün ahlakı sürü insanının işine gelmektedir’ diyen düşünür tüm saldırılarını yaygın olan ahlaki değerlere yöneltir: ‘Ahlak hayatın reddidir. Hayatı kurtarmak için ahlak reddedilmelidir.’ Hayat, iktidara ve güçlü olmaya yönelik iradedir. Sanıyorum onun ahlakı neden reddettiği anlaşılmaktadır.

Nietzsche şöyle sorar: ‘İktidar gücü’ gibi önemli değerler niçin yenildi? Çünkü, ‘gerileme içgüdüleri yükseliş içgüdülerine egemen oldular..Hiçliğe yönelik irade hayata yönelik iradeye egemen oldu.’[35]

Ona göre şimdiye kadar, ‘iyi’ ve ‘kötü’, ‘doğru’ ve ‘yanlış’, ‘güzel’ ve ‘çirkin’ kavramlarının içeriğini, hep ezilenler belirlemiştir. Bu değerler, hep ‘ahlak’ altında toplanmıştır. Ona göre, güçlülerin gelişmesini etkilemek için, ‘ahlak’ kavramı güçsüzler tarafından uydurulmuştur: ‘Ahlak, sürünün hükmeden sınıfa karşı duyduğu kindir.’ Yapılması gereken şey, mevcut ahlaki değerlerin dönüşümünün gerçekleştirilmesidir. Artık neyin iyi neyin kötü olduğu, ezilenlerin ve güçsüzlerin ahlaki değer yargılarına göre değil, egemenlerin ve güçlülerin ‘güç kudretine’ göre belirlenmelidir. Yani ‘egemen’ ve güçlü’ olan ‘iyi’ ve ‘güzel’ olarak değerlendirilmeli, güçsüz ve zayıf olanlar ise, ‘kötü’ ve ‘çirkin’ olarak görülmeli. Güçlünün her yaptığı şey ‘doğru’, güçsüzün yaptığı ise ‘yanlış’ olarak değerlendirilmelidir.

Güçlünün değer yargılarının kabul ettirilmesi için Nietzsche kitlelere karşı savaş açılmasını savunur: ‘Daha yüksek insanların kitleye karşı savaş ilanı gereklidir. Her yerde ortalama insanlar daha yüksek insanlar egemen olmak için bir araya gelir. Yumuşak ve kadınsı her şey halkın veya kadınların lehinedir, evrensel oy hakkından, bir başka deyişle, aşağı insanların egemenliğinden yana işler. Ama biz misilleme yapmak isteriz.’[36]

Hıristiyanlık dini halkın egemenliğine katkıda bulunduğu için, Nietzsche, Hıristiyanlık dinine de saldırır. Bazı ateistler ve sosyalistler, Nietzsche’nin ‘Tanrı öldü’ düşüncesinden çok etkilenmiştir. Hangi amaçla söylendiği kavranmadan, bu düşüncenin içeriği kafaları karıştırmaktadır. Nietzsche, Hıristiyan hareketini bir yozlaşma olarak değerlendirir. Ona göre, bu hareket güçsüzlerin, zayıfların ve hastalıklı olanların kozmopolitik bir yığın hareketidir. Bu nedenle Hıristiyan hareket, ‘ulusal değildir, ırka bağlı değildir, o mirastan yoksun bırakılan gruplara yönelir.’[37]

, ‘Tanrı öldü’ sözüyNietzschele gerçekte neyi kastetmektedir? Nietzsche bu sözle, hem otorite krizini dile getirmiştir hem de tanrıyı ‘öldürerek’ tanrı karşısındaki insanların eşitliğine son vermek istemiştir. Zaten insanların eşitliğine son vermeden ‘üst-insan’ düşüncesine varamazdı. Tanrı karşısında eşitliğin güçlülerin aleyhine olduğunu iddia eder: ‘İnsanların Tanrı karşısında ‘eşit değerde’ olmaları kavramı son derece zarar verir. Güçlü yaratılmış olanların hükümdarlık haklarına dahil olan davranışlar ve zihniyetler yasaklanır.’[38]

Tanrı karşısında insanların eşitliğine karşı çıkan Nietzsche şunları dile getirir: ‘Tanrı karşısında insanların eşit oldukları ileri sürülür. Budalalığın son haddi şimdiye kadar yeryüzünde olagelmiştir. Yani daha yüksek insanlar kendi kendilerini kölelerin erdem ölçütü ile ölçtüler, sonunda kendilerini ‘gururlu’ gördüler v.s. Bütün yüksek niteliklerini reddedilmeğe müstahak buldular.’[39]

Frank Thilly, Nietzsche’nin ahlak ve din karşısındaki tutumunu şöyle eleştirir:‘Geleneksel ahlakımız da Nietzsche tarafından reddedilir çünkü acıma üzerinde temellenmiştir ve güçlüye karşı zayıfı ve yoz olanı kayırır. Din de, özellikle Hıristiyanlık, aynı nedenle reddedilir; ve Nietzsche’nin bilim ve felsefeyi hor görmesi aynı yolla açıklanmalıdır — güç istencini yüceltmesi yoluyla. Barış, mutluluk, acıma, kendini-yadsıma, dünyanın hor görülmesi, kadınsılık, dirençsizlik, toplumculuk, ortak malcılık, eşitlik, din, felsefe ve bilim, tümü de yaşamla çeliştikleri için reddedilirler; ve bu şeyleri değerli ve kendileri uğruna çabalanmaya değer olarak gören tüm düşünce dizgeleri ve tüm kurumlar yozlaşma belirtileridirler.‘[40]

Nietzsche’ye göre, aristokratik değerler giderek çözülmektedir ve değerlerin çözülmesine karşı durmak için, otoritenin, gücün ve savaşın varlığı zorunludur. İşte burada Nietzsche’nin eserinin 4. kitabının konusuna geliyoruz: Hiyerarşi Öğretisi temelinde toplumu yetiştirmek ve terbiye etmek. ‘Sürünün hiyerarşiye karşı amansız düşmanlığı vardır’[41] düşüncesinde olan Nietzsche, ‘benim felsefem hiyerarşiye yöneliktir’[42] diyerek, kendi Hiyerarşi Öğretisini geliştirmiştir. Ona göre, yaşayan her varlık, başka varlıkları yenerek gücünü artırmaya çabalar; bu yaşamın yasasıdır. Nietzsche, felsefesinin merkezine ‘güçlünün iktidarını’ koyar. Ona göre, güce dayanan bir düzen, hem hiyerarşiyi hem de savaşı gerektirir.

Toplumsal yaşamı ve insan doğasını biyolojik bakış açısından ele alır. Ona göre toplumsal koşullar değil, insanın biyolojik yapısı toplumsal yaşamı belirler. Bu düşünceden hareket ederek ‘güç istenci’ teorisine ulaşır, birey ve toplum arasındaki çelişki olduğuna dikkat çeker. Onun için önemli olan toplum değil, bireydir. Biyolojik özelliklere ağırlık vermesi nedeniyle Nietzsche genellikle biyolojik sosyolojinin kurucusu olarak görülür.

Hiyerarşi öğretisini felsefesinin merkezi haline getiren filozof, eşitliğe, demokrasiye ve sosyalizme karşı olmuştur. ‘Değer üzerine eşitliğin korkunç sonucu sonunda herkes her sorun için hakkı bulunduğunu sanır. Bütün hiyerarşi güme gitmiştir’ diyen Nietzsche şöyle devam etmiştir: ‘Genel oy hakkı çağında, hiyerarşiyi yeniden diriltmeye mecbur kaldım.’[43]

‘Çekiç’ yardımıyla toplumun hiyerarşi öğretisi doğrultusunda biçimlendirilmesini savunur. Üstün-İnsan için gerekliyse ‘büyüklüğün bu muazzam enerjisini kazanmak için, yetiştirme ile diğer yandan milyonlarca kusurlu ve yeteneksiz yaratılanları imha ederek gelecekteki insanları şekillendirmek’[44] gerekir.(abç) Almanya’da Naziler bu düşünceden çok etkilenmişlerdir; Üst-İnsan Üst-Irk düşüncesi temelinde toplumu terbiye etmek ve tüm dünyayı hiyerarşik bir temelde yeniden örgütlemeye gitmişlerdir. Nietzsche, Almanya’da Nazi ideolojisine muazzam kavramsal araçlar sağlamıştır.[45]

Ezilenlerin ve güçsüzlerin söz hakkına sahip olmasını kulak işkencesi olarak gören Nietzsche, ‘Eşit haklar talebi aristokrasiye aykırıdır’ diyerek demokrasiye ve sosyalizme düşmanca tavır takınmıştır: ‘Ben nefret duyarım 1. Sosyalizm’den, çünkü o büsbütün naif olarak ‘iyinin, doğrunun, güzelin ve eşit hakların’ düşünü görür. (Anarşizm de hoyratça tarzda aynı ideali ister): 2. Ben Parlamentarizm’den ve gazetecilikten hoşlanmam, çünkü onlar ..sürü hayvanının kendisini efendi haline getirdiği araçlardır.’[46]

Nietzsche’nin ‘İktidar İradesi’ eserinin amaçlarından biri, kökleri eski komünal toplumlarda bulunan ‘eşitlik’ ve ‘demokrasi’ gibi düşünceleri toplumdan kazımaktır. Acımasız kapitalist-emperyalist sisteme uygun olan ‘güçlü olanın yaşama hakkı vardır’ düşüncesine felsefi temel kazandırmaktır. Nietzsche’nin ‘İktidar İradesi’ adlı eserin içeriği kısaca şöyle özetlenebilir: Güç, iktidar ve savaş peşinde olan saldırgan emperyalizme uygun bir felsefi düşünce sistemi sunmak. Ama bunun için ‘güç, iktidar ve savaş’ ideolojisine ters düşen tüm değerlere karşı savaş açar. Onun ahlaka ve dine saldırmasının da buradan kaynaklandığı görülmektedir.

Nietzsche’ye göre Avrupa’daki yozlaşmanın nedeni ahlaki değerler ve dindir. Bu ahlaki değerleri ise ezilenler ve güçsüzler belirlemişlerdir. Ona göre din ve ahlak değerleri güçsüzlerin aracıdır. Yozlaşmadan kurtulmak için var olan ahlaka ve dine karşı savaşım gereklidir. Ama bu savaşımı verebilmek için değerlerin dönüştürülmesi gerekmektedir. Bunun için de yeni değerler gereklidir. Bu yeni değer ise, güçlüyü daha güçlü kılacak olan ‘iktidar iradesidir’. İşte topluma ve insana dayatılması gereken bu yeni değerdir. Yeni değeri ileri sürmek yetersizdir, aynı zamanda toplumun bu değer konusunda çekiç zoruyla yeniden terbiye edilmesi gerekir. Bu yeni değerleri yerleştirmek için, milyonlarca kusurlu ve yeteneksiz yaratılan insanı imha etmenin gerekli olduğunu açıkça savunur Nietzsche.

Tarihe baktığımızda şunu görüyoruz: Komünal toplumun öz değerleri, din ve ahlak biçimlerine bürünmüştür. Tarihsel koşullar nedeniyle, ezilenler, kendi çıkarlarını dinsel ve ahlaki biçimler altında ifade etmişlerdir. Bu biçimlerin arkasında öz olarak ezilenlerin komünal toplumsal değerleri gizlidir. Nietzsche’nin felsefesi, tarihsel gelenek olarak devam eden tüm komünal değerlerin tasfiye edilmesini amaçlamıştır. ‘Değerlerin dönüşümü’ felsefesinin özü, ezilen sınıfların yerine egemen sınıfların değerlerinin topluma mal edilmesi anlayışıdır. Nietzsche, egemen sınıflara da ateş püskürür. Çünkü egemen sınıflar ezilenlere taviz vermişler, ezilenlerin din ve ahlak gibi düşünsel değerlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Oysa ona göre ezilenleri yönetebilmek için onların din ve ahlaki değerlerinin kabul edilmesi şart değildir. ‘Güçlü olanın, iktidar olma hakkı olduğu’ düşüncesini topluma aşılamak gerekir. Bu aşı yapılırsa, din ve ahlak gibi şeylere gerek kalmaz.

Şimdi diğer bir soru şudur: Güçlüden yana olan, ezilenleri köleleştirmeyi amaçlayan böylesi bir felsefe nasıl oldu da entelektüel aydınlar arasında belirli bir taraftar kazanabildi? Düşünceleriyle Alman faşizminin düşünsel besin kaynağını oluşturan Nietzsche neden hala ‘büyük’ bir filozof olarak görülmektedir?

NİETZSCHE VE AYDINLAR

Nietzsche, entelektüelleri etkileme konusunda büyük bir başarı sağlamıştır. Çünkü aristokratik geçmişe özlem duyan aydınların duygu ve düşüncesinin (değerler çözülüyor) tercümanlığını yapar. Nietzsche’nin aydınları bu denli etkilemesinin çeşitli nedeni vardır. Sadece üç nedene dikkat çekeceğiz:

Birincisi, ‘radikal bir kültür’ eleştirisi yapmış olmasıdır. Bu nedenle bir kültür devrimcisi olarak tanıtılır. Elitist ve bireyci bir kültür anlayışını savunan Nietzsche’nin özellikle kültür bilimcileri arasında çok taraftarı olmasının bir nedeni budur. Nietzsche, kültürel bozulmaya karşı olan aydınların eğilimlerini ve beklentilerini sezen yetenekli bir filozoftu. Bu yetenekli insan, ‘değerlerin kaybolduğundan’ yakınanların sesi olur. Sadece aydınların değil, aynı zamanda toplumun alt-kesimlerinin özellikle lumpen-proletaryanın içgüdülerinin de tercümanı olur. Aydınların entelektüel ihtiyaçlarının elçisi ve temsilcisi olmayı başarır. Eleştirel aydınların dikkatini, ekonomik-toplumsal sorunlardan ziyade, kültürel olana, psikolojiye ve bireye çevirir. Yani kapitalizme yönelik en radikal eleştirilerin kültür alanında sınırlı kalmasının sorumlusu Nietzsche’dir. Nietzsche, insanların ‘kendilerini yaratmalarına’ büyük önem verir. Ama kendini yaratma etkinliğini sanatla sınırlandırır. Ayrıca sadece elitist bir kesim için kendini yaratmayı uygun görür.

O, aydınların entelektüel eğilimlerine ve psikolojik ihtiyaçlarına uygun bir felsefe anlayışı geliştirdi. Etik açısından entelektüellerin isyancı istemlerine ses verdi. Burjuva toplumunda krizden etkilenen aydınlar için çekim gücü olabildi. Nietzsche’nin tarihsel görevi şu olmuştur: Haksızlıklara isyan eden aydınların ve ezilenlerin tepkilerini kapitalist sistem sınırları içinde tutmayı başarmak. O, aydınların ve toplumun en alt kesimlerinin devrimci karakterde olan memnuniyetsizliğini radikalleştirir, ama tüm eleştiri ve tepkileri kültürel eleştiri alanlarına kaydırır. Sonuçta kapitalizmi daha da güçlendirir.

Entelektüel boşluğa düşen ve radikal çıkış yolu arayan burjuva aydınlarına ‘yol göstermiştir’: Kapitalizme yönelik en radikal kültür eleştirisini yapmıştır Nietzsche. Burjuva toplumunun tüm kurallarını acımasızca eleştirir, ama ona sevgi vermeyen toplumu değil, sevginin kendisini eleştirdi. Hümanizmaya engel olan toplumsal sisteme karşı değil, hümanist düşünceye karşı tavır aldı. Bir yazar, Nietzsche’nin yaptığını şöyle özetler: ‘O, en acımasız gericiliği büyük bir devrim olarak yutturmaya çalışmıştır’.[47]

Önceleri Nietzche hayranı, ama sonra ona karşı olan Macar filozofu Georg Lukacs, ‘Nietzsche pratikte hem efendilere hem de kölelere hizmet edecek, ancak sadece efendilere yararlı olacak düşünceler ileri sürmektedir’ diyor. Nietzsche’de ilerici ve gerici (reaksiyoner) düşünceler iç-içe geçmiştir. Postmodernistlerin Nietzsche’yi populeştirmeleri boşuna değildir.

İkincisi, ‘çok perspektifli’ ve eklektik bakış açısı geliştirmiş olmasıdır. ’Her tarafa çekilen bir ideoloji’ yaratmasındaki başarısı nedeniyle, eserlerinin çeşitli şekillerde yorumlanmasına neden olmuştur. Hem yaratıcı ve özgürlükçü söylemlere sahiptir, hem demokrasi düşmanıdır, ezilenlerden nefret eder. Hem ulusçudur hem de ulusçuluğa karşıdır; hem ‘üstün-insan‘ kavramıyla modern ırkçı kuramların yaratıcısı hem de bu kuramın alaycısıdır; hem ruh-beden ikilemine karşı durmuştur, hem de güçlü ve egemen olma içgüdüsünün yaşamın temeli olduğunu iddia etmiştir.

‘Çok perspektifli‘ bakış açısı nedeniyle Nietzsche’de tutarlılık yoktur. Felsefesi çelişkilerle doludur. Çok perspektiflilik şu sonucu doğurmuştur: Nietzsche’de sağ ve sol ideoloji iç-içe geçmiştir. Nietzsche, bu nedenle dünyada hem sağcı hem de solcu düşünce içinde taraftarı olan istisnai (belki de tek) filozoftur. Hem solcular hem de sağcılar, Nietzsche’nin felsefesinde kendilerini haklı gösterecek görüşler bulabilirler. Bu durum, onun düşüncelerindeki eklektizmden, esneklikten kaynaklanmaktadır. Onun bazı görüşlerini isteyen istediği tarafa çekmiştir. Nietzsche’nin diğer bir ‘başarısı’ da geleneksel tutucu görüşlerle ilerici görüşler arasındaki ayrım çizgilerini bulanıklaştırmış olmasıdır.

Sağ ve sol düşünce arasındaki sınır çizgisini ortadan kaldıran bir filozoftur. Steven E. Ascheim’ın, Nietzsche und die Deutschen başlıklı kitabının bir bölümünün adı şöyle: Die nietzscheanische Sozialismus der Linken und der Rechten (Solun ve sağın Niçeci Sosyalizmi). Bu kısımda Nietzsche’nin sol ve sağ akımlar üzerindeki etkisini inceler. Sağ radikal ve geleneksel ‘halkçı’ hareketler, Marx’ın karşısına Nietzsche’yi çıkarırlar. ‘Nitezsche, Marx’a karşı etkili kutup olarak iş görüyordu. Çünkü maddi olanın karşısına kültürel olanın, ekonominin karşısında ise bilincin önceliği vurgulanıyordu.’[48]

Nietzsche düşüncesinin etkisiyle ’politik çevrelerde sağ ve sol arasındaki farklar silindi veya bu farklar sorgulandı..’[49] Sol ve sağ ideolojiler arasındaki sınır çizgileri silinmesi en çok sol düşüncelerin zayıflamasına yol açmıştır. Bir örnek vermek gerekirse: Sosyalizm kavramının içeriği genel olarak sosyalistler tarafından belirlenmiştir. Yani bazı kavramların içeriğinin belirlenmesinde sosyalistlerin ‘tekelci‘ konumu vardı. Nietzsche, sosyalistlerin kavram oluşturmadaki ‘tekelci‘ konumlarını yıkar. Ona göre sosyalizm, sosyalistlerin dediği gibi anlaşılmak zorunda değildir. Nietzsche, sosyalizm kavramını sağ için kullanılabilir hale getirmiştir. Ascheim şöyle yazıyor:”Almanya’daki ‘Radikal sağ hareket, sosyalizmi kendi amaçları için kullanma yollarını aramaya başladıklarında, bu konuda onları sürükleyici güç Nietsche idi. Yeni Sağ’ın kendini sosyalist olarak deklare etmeye karar vermesi bir paradokstu, ama bu durum gösterdi ki sosyalizm parolası modern kitle hareketinde çekim gücü olan çok önemli parola olmuştu. Sosyalizmin konusunda tanımlama monopolünü (Definitionsmonopol), yani sosyalizmin nasıl anlaşılması gerektiğini solcuların elinden almak radikal sağcıların gözünde son derece önemliydi.’[50]

Böylece radikal sağcılar, tüm Marksist analizden uzak ve içeriği boşaltılmış bir sosyalizm anlayışına ulaştılar. Sosyalizm neden milliyetçi olmasın? ‘Nasyonal Sosyalizm‘ kavramının politik arenaya sokulmasında Nietzsche’nin etkisi büyük olmuştur. ‘Avrupa’da her tarafta sosyalizmin Marksist tanımı soldaki bazı sapkınlar tarafından sorgulandı.. Sosyalizmi farklı şekillerde anlayan Ortodoks karşıtı, anarşist, sendikalist ve revizyonist gruplar mantar gibi ortaya çıktılar. (...)Sosyalizm tanımı artan bir şekilde etkilere ve zıt yorumlara maruz kalmıştı. Nietzsche’nin eserleri işte bu aykırı yorumların dile getirilmesine hizmet etti.’[51]

Marksist düşüncenin özü enternasyonal işçi sınıfına dayanır. Almanya’daki radikal sağcılar, Marksist düşüncenin etkisini kırmak için sosyalizm söyleminin içeriğini değiştirerek sahip çıktılar, Nasyonal sosyalizm tabirini kullanmaya başladılar. Ulus ve sosyalizm kavramları nasyonal sosyalizm içinde eritildi. Bu anlayışa göre, sosyalizm tüm ulusu ve tüm halkı içermeliydi. Böylece sınıfa dayanan Marksist sosyalizm anlayışının karşısına tüm ulusu içeren bir sosyalizm anlayışı çıkarıldı. Sosyalizmin çok etkin olduğu Almanya’da sosyalizm kavramınının bu şekilde çarpıtılıp yorumlanması Marksizme karşı büyük bir darbe getirirken radikal sağcı ideolojiyi güçlendirmiştir.

Nietzsche etkisi öyle yayılır ki, Marksist düşünceyi temel alan SPD içinde de 1890’lı yıllarında yankı bulmaya başlar. SPD içinde aşırı sol radikal bir grup ortaya çıkar. Kendilerini ‘Jungen’ (Gençler) olarak adlandıran bu grup sosyalist, Bruno Wille isimli bir kişinin önderliği altında örgütlenirler. Burjuva parlamentosu seçimlerine katıldığı için SPD’yi burjuva konformizm eğilimleri göstermekle suçlarlar. Diğer yandan partideki merkezi otoriter tutumundan yakınırlar. Partiyi yığınlara uzak kalmakla eleştirirler. Bireyselliği ön plana çıkararak görüşlerini Nietzsche’ye dayandırırlar. Ancak süreç içinde bu grup sadece partiyi değil Marksizmi eleştirmeye başlar. Bu durum karşısında o dönemdeki partinin en etkin teorisyenlerinden Franz Mehring Nietzsche’nin görüşleriyle ilgilenmeye başlar.[52] Franz Mehring, Nietzsche’yi burjuvazinin çıkarlarını en aktif ve saldırgan biçimde savunan bir filozof olarak değerlendirir, ve onu ‘gelişmiş kapitalizmin’ filozofu olarak adlandırır. İdeolojik mücadeleyi kaybeden bu grup partiden ayrılır ve ‘bağımsız sosyalist’ olarak Sosyalist adlı bir dergi çıkarmaya başlarlar. Ancak Nietzsche’nin 1890’lı yıllarda SPD üzerindeki etkisi bu grupla sınırlı değildir. Parti içinde daha sağda olanlar Nietzsche’nin görüşlerinden yararlanarak yayılmacı emperyalist bir politika önerdiler ve şçilerin bu yayılmacı emperyalizm politikasının içine entegre edilmeleri gerektiğini savundular.[53]

Biz burada filozofun Marksistler üzerindeki etkisini geniş bir şekilde ele alacak değiliz.[54]

Ascheim adı geçen kitabında araştırmasını sadece Almanya ile sınırlandırmıştır. Ama Nietzsche’nin diğer ülkelerdeki bazı sosyalistleri de etkilediğinden bahseder ve bir kaç isim sayar: Rus devrimi öncesinde Anatoli Lunatscharski und Stanislaw Wolsky, Avusturya’da Victor Adler ve İtalya’da Benito Mussolini.

Marksizm karşıtları bulundukları ülkelerde Nietzsche’ye dayanarak sosyalist düşüncelere ve demokrasiye saldırmışlardır.

Nietzsche’nin görüşleri genellikle yeni radikal sağcılar arasında yankı bulmuştur. Çünkü Almanya’daki geleneksel sağcılar ile Nietzsche arasında belirli gerginlik oluşmuştu. Nietzsche ‘Tanrı Öldü’ diyerek Hıristiyanlık dinine ve toplumdaki geleneksel ahlakı eleştirmesi geleneksel sağı rahatsız etmişti. Nietzsche’nin 1918-1933 yılları arasında radikal sağcıların ilham kaynağı olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir.

Nietzsche, radikal sağ için soru soran, savaşan ve yalnız olan birini simgeliyordu. Radikal sağa göre Nietzsche, geçmişin koruyucusu, şimdiki zamanın yıkıcısı ve geleceğin dönüştürücüsüydü. Nietzsche’nin görüşleri yeni radikal sağa, eski sağın terminolojisi ve konularından farklı olarak yeni kavramsal araçlar temin ediyordu. Eyleme ve dinamik hareketin yaratılması gerektiğine yapılan vurgu, erkeksi ve üstün-ulusal özelliklerin ortaya çıkarılması gerektiği söylemi yeni radikal sağı müthiş etkiliyordu. Hatta Nietzsche olmasaydı ‘yeni radikal sağ hareketler ve karşı devrimci sağ’ gelişemezdi düşüncesini ileri sürenler var. Nietzsche, ‘güç ve sağlam’ olanın saptanması için kriterler ortaya atarak, radikal sağa güç vermiştir. Radikal sağcılara göre, Nietzsche kültür totaliterizminin temsilcisi ve yaratıcısıdır. Kültür totaliterizmi, ancak savaş ve güçle elde edilebilir. Nietzsche’nin totaliter kültür anlayışında estetik ve kahramanlık birleşmiştir. Ve bu anlayış liberal, demokrat ve ahlaki dünyaya ters olarak düşünülmüştür. Radikal sağ onun birey anlayışını revizyondan geçirmiştir. Bunun sonucu olarak, birey kişiliksizleştirmiş ve bireyin dinamizmi kültürel totaliterizmin hizmetine sokulmuştur.

Thomas Mann da bir dönem Nietzsche’nin etkisinde kalmıştır. Ama bir süre sonra Nietzsche’nin görüşlerindeki anti-demokratik özellikleri ve demokrasi düşmanlığını anlayarak Nietzsche’den uzaklaşır. Thomas Mann’a göre Nietzsche’nin çelişkili yanları vardır. O hem güce dayanmaktadır hem de estetiğe vurgu yapmaktadır. Bu ikisi birbiriyle çelişki halindedir.

Nietzsche’nin bazı aydınlar üzerinde etkili olmasının üçüncü nedeni onun ‘sistem felsefesine’ karşı olmasıdır.

Tüm kapalı sistem felsefeleri ‘statükocu olma’ özelliğine sahiptirler. Tüm değerlerin dönüştürülmesini savunan Nietzsche, sistem felsefelerine karşı tavır aldı. Onun kapalı sistem felsefelerine tavır alması da aydınlar üzerinde önemli bir çekim gücü sağladı. Her hangi bir kapalı felsefe sistemi savunmadan kapitalizme eleştiriler yöneltti.

Evet Nietzsche, tüm statükoların yıkımını istemiştir. Ama bunu yığınlar için değil, tam tersine güçlülerin daha da yükselmesi için istemiştir. Aristokratik değerleri de bu amaçla savunmuştur. Radikal dönüşümleri talep etmesinin arkasındaki gerçek budur. Radikal kültür eleştirisi yapan Nietzsche kapitalizmin ekonomik-toplumsal ve hiyerarşik yapısına eleştiri yöneltmez. Hatta aristokratik-hiyerarşik yapıları ortadan kaldırmayı amaçlayan demokrasiye karşıdır. Nietzsche’nin düşüncesini en iyi özetleyen Michael Löwy’e göre Nietzsche, ‘kapitalizm öncesi değerler adına kapitalizme muhalefet etmiştir.’[55]

Nietzsche’nin kapitalist moderniteye yönelttiği düşünceler şöyle özetlenebilir. Burjuva toplumunu en acımasız bir şekilde eleştirir. Eleştirileri radikaldir. Radikal eleştirileri dolayısıyla radikal olanların ilgisini çeker. Dar kafalılıktan duyduğu tiksintisini dile getirir. Değerlerin dönüştürülmesini savunur. ‘Werden’ (oluşum) felsefesini kabul eder. Ancak bu oluşum, yeni bir şey doğurmaz; yani Nietzsche kapitalizmin sınırları içinde sürekli bir oluşum istemiştir.

Nietzsche, tarihsel iktidar ve hükmetme biçimlerini araştırır, ama sömürüsüz bir toplum olasılığını yadsır. Onun ‘Sürekli Döngü Kuramı’, köle ahlakı ve efendi ahlakı düşünceleriyle birlikte ele alındığında şu anlama gelir: ‘Güç’lülerin yönetmeleri meşrudur. Önemli olan yaşamı sürdürmek değil, yaşamda yükselmek ve egemen olmaktır. Yaşamda yükselebilmek ve egemen olabilmek için diğer insanlar üzerinde üstünlüğün ve egemenliğin gelişmesi de gerekir. Nietzsche’nin tarih anlayışı ve felsefesi tüm sınıflı-hiyerarşik sömürücü düzenlerin onaylanmasıdır.

Peki, Nietzsche’nin sağ ve sol düşünceler arasındaki ayrım çizgilerini ortadan kaldırması nasıl açıklanmalı? O eski tutucu ve muhafazakar sağdan farklı bir çizgi izler. Dinamizmden, değişimden, değerlerin dönüşümünden bahseder. Kapitalizme karşı en radikal eleştirileri yöneltir. Diğer yandan geleneksel sağın sahiplendiği tüm geleneklere (Hıristiyanlık dinine, toplumdaki yerleşik ahlak anlayışına) saldırır. Hıristiyanlık dinine, toplumsal geleneklere bağlı olan eski tip geleneksel sağcılar ile Nietzsche arasında gerginlik ve çelişkiler doğmuştur. Bu durum kafaları karıştırmıştır. Geleneksel sağın tüm değerlerine saldıran Nietzsche çoğu insan tarafından sol düşünceli biri olarak algılanmıştır. Nietzsche’nin radikal tavrı, kapitalizmi eleştirmesi, Hıristiyanlığa ve geleneksel değerlere saldırması, sol ve sağ düşünceler arasındaki eski ayrım çizgilerinin kalkmasına neden olur.

Nietzsche’nin kuramı hakkında Larrian şunları yazıyor: ‘Nietzsche’nin kuramı, yalnızca yönetici efendilerin üstün haklarını kanıtlayarak, alt sınıfların ezilmesini haklı çıkartmakla kalmıyor, üstün hakların yaşamın asli öğeleri olduğu, bu nedenle de doğal oldukları konusunda ezilenleri ikna etmeye çalışmakla yetinmiyor; aynı zamanda benzer mantığı kadınlarda ve etnik azınlıklarda da geçerli kılmaya çalışıyor. Nietzsche’nin kuramında, sınıf, cins ve ırk olmak üzere üç çeşit baskı biçimi vardır ve bunlar yalnızca haklı bulunmamakta, aynı zamanda yaşamı iyileştiren zorunluluklar olarak sunulmaktadır. Nietzsche de Schopenhauer gibi sorunların ve çelişkilerin varlığını inkar etmez. Bu sorun ve çelişkileri yalnızca insan varoluşunun üzücü biçimleri olarak kabulle yetinmeyerek, yaşamın zorunlulukları olarak selamlar. Ancak gizlemenin ideolojik etkisi aynıdır. Nietzsche’de değiştirilmesi gereken çelişkili bir sistem olarak kapitalizme ilişkin somut bir referans bulmak zordur.’[56]

Nietzsche, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemden tekelci döneme geçtiği evrede yaşamıştır. O dönemde sermaye tekelleşme eğilimi gösterirken öte yanda işçi sınıfı kendi güçlü örgütlerini oluşturuyordu. Tekelci dönemde egemenler, emekçilere karşı daha aktif ve dolaylı savunmaya yönelirler. Çünkü ezilenlerin (proletarya ve küçük burjuvazi) sisteme karşı tepkileri daha aktif biçimler almıştır. Nietzsche sisteme tepki gösteren ezilenlerin tepkilerini egemen sınıfın hizmetine koyabilecek düşünceler ileri sürmüştür. Hem ezenleri hem de ezilenleri etkileyen görüşler ortaya atmıştır. Ama yalnızca efendilere yarayacak düşünceler ileri sürmüştür.

Postmodern düşünürlerin Nietzsche’yi güncelleştirme girişimini bu çerçevede anlamak, postmodern düşüncenin içeriğini kavramayı kolaylaştırır. Burjuva sisteme muhalif olarak ortaya atılan postmodern düşünceler, bazı reformlarla ezilenleri mevcut sistem içinde tutmaya yönelik düşüncelerdir.

Not. Bu yazı BİLİM ve GELECEK dergisinin 50.sayısında (Nisan 2008) yayınlanmıştır.
---------------------------------------------------

Notlar:

[1] Nietzsche, Güç İstenci, kısım 285, s. 252

[2] Nietzsche, a.g.e., kısım 488, s. 253

[3] Nietzsche, a.g.e., kısım 552, s. 279

[4] Nietzsche, a.g.e., kısım 488, s. 254

[5] Nietzsche, Güç İstenci, s. 28

[6] Nietzsche, a.g.e., s. 273

[7] Nietzsche, a.g.e., s. 250

[8] Nietzsche, a.g.e., s. 28

[9] Nietzsche, a.g.e., s. 247

[10] Nietzsche, a.g.e., s. 27

[11] Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır, s. 27

[12] Nietzsche, a.g.e., s. 252

[13] Nietzsche, Güç İstenci, s. 251

[14] Nietzsche, akt. Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır, s. 225

[15] Nietzsche, Güç İstenci, s. 249

[16] Postmodern Felsefe, Felsefe Sözlüğü- Bilim ve Sanat Yayınları, http:// http://www.felsefeekibi.com/

[17] J. Habermas, Der philosophische Diskurs der Moderne, s.106-107

[18] Kitabın Almancası ‚Der Wille zur Macht’dır. ’İktidar İradesi’ veya ’İktidar Yönelik İrade’ olarak tercüme edilebilir. Birey Yayıncılık, kitabın adını ’Güç İstenci’ diye çevirmiş. Ama ’İktidar İradesi’ başlığı tercih edeceğim.

[19] Nietzsche, Güç İstenci, s. 248

[20] Nietzsche, a.g.e., s. 248

[21] Nietzsche, a.g.e., s. 279

[22] Nietzsche, a.g.e., s. 146

[23] Nietzsche, kısım, 253, s. 420

[24] Nietzsche, a.g.e., s. 159

[25] Nietzsche, Güç İstenci, s. 239

[26] Nietzsche, a.g.e., s. 239

[27] Nietzsche, a.g.e., s. 260

[28] Nietzsche, Güç İstenci, s. 47

[29] Nietzsche, Güç İstenci, s. 23

[30] Nietzsche, a.g.e., s.28

[31] Nietzsche, Güç İstenci, s. 202

[32] Nietzsche, Güç İstenci, s. 154

[33] Nietzsche, Güç İstenci, s. 155

[34] Nietzsche, Güç İstenci, s. 47

[35] Nietzsche, Güç İstenci, s. 210

[36] Nietzsche, Güç İstenci, s. 423

[37] Nietzsche, Güç İstenci, s. 97

[38] Nietzsche, Güç İstenci, s. 428

[39] Nietzsche, Güç İstenci, s. 430

[40] Frank Thilly, Bir Felsefe Tarihi, s, 543

[41] Nietzsche, Güç İstenci, s. 159

[42] Nietzsche, Güç İstenci, s. 155

[43] Nietzsche, Güç İstenci, s. 422

[44] Nietzsche, Güç İstenci, s. 463

[45] Steven E. Aschheim, Nietzsche und die Deutschen, s. 157

[46] Nietzsche, Güç İstenci, s. 368

[47] Hans Günter, aktaran Steven E. Aschheim, Nietzsche und die Deutschen, s. 296

[48] Steven E. Aschheim, Nietzsche und die Deutschen, s. 147

[49] Steven E. Aschheim, a.g.e., s. 169

[50] Steven E. Aschheim, a.g.e., s. 170

[51] Steven E. Aschheim, a.g.e., s. 169

[52] Franz Mehring, dışında Plahanov, Troçky, Otto Bauer gibi düşünürler Nietzsche’nin görüşlerini eleştirmişlerdir. Çok ilginçtir. Lenin’in Türkçe yayınlanan eserlerinin tümünü okuyan biri olarak Lenin’de Nietzsche hakkında tek yazıya rastladığımı hatırlamıyorum. Sadece Felsefe Defterlerinde Nietzsche’nin adı bir kez geçiyor. Oda felsefe akımlarını alt alta sıraladığı yerde: Nietzsche isminin karşısında şunlar yazılı: Bireysel felsefe

[53] Steven E. Aschheim, a.g.e., s. 176

[54] Nietzsche’nin bazı Marksistler ve özellikle Frankfurt Okulu düşünürleri üzerindeki etkisi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Steven E. Aschheim, age, s.169-206

[55] Aktaran. Alex Collinicos, Postmodernizme Hayır, s. 109

[56] Jorge Larrain, İdeoloji ve Kültürel Kimlikler, s. 73