7 Temmuz 2009 Salı

“Emperyalizme Karşı Savaş”

İsmail Beşikçi

27-28 Haziran 2009 tarihlerinde, Ankara’da, “Ulusal Sorun-Kürt Sorunu Sempozyumu” düzenlendi. Sempozyumu, Demokratik Haklar Federasyonu düzenledi. Sempozyumda, “emperyalizme karşı savaş, ”emperyalizme karşı mücadele” ibareleri çok kullanıldı. Kürtlerin milli mücadelesinin kabul edilebilmesi için, desteklenebilmesi için bunun temel bir koşul olduğu anlatılmak isteniyordu. Bu yazıda, bu tutuma ilişkin düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.

Irak eski devlet başkanı Saddam Hüseyin, “emperyalizme karşı savaş” kavramını çok sık kullanırdı. Emperyalizme karşı savaştığını, “savaşların anası”nı yaptığını vurgulardı. Bağdat’ın önemli bir otelinin hemen girişine, mozaiklerle, karolarla, baba Bush’un resmini çizdirmişti. Müşteriler, herkes, otele girerken o resmi çiğneyerek girerdi, otelden çıkanlar, o resmi çiğneyerek otelden çıkardı. Uluslar arası toplantılar o otelde yapılırdı. Uluslar arası politika ve diplomasi mensuplarının basın toplantıları o otelde yapılırdı. İş çevrelerine mensup kişiler, diplomatlar, gazeteciler vs. daha çok o otelde kalırlardı.

Türk solu için, Saddam Hüseyin’in, “emperyalizme karşı savaş” sloganını kullanması, bunu sık sık söylemesi yeterliydi. Saddam Hüseyin’in, Kürtlere karşı geliştirdiği politikalar, yapıp ettikleri ise hiç önemli değildi. Saddam Hüseyin şunu yapıyordu: Kürdistan’dan çıkardığı petrolden elde ettiği gelirlerin bir kısmıyla, savaş uçakları, savaş helikopterleri, çeşitli savaş araç gereçleri, tanklar, toplar, zehirli gazlar, kimyasal silahlar, biyolojik silahlar, mayınlar, tüfekler vs. alıyordu. Bu silahlarla Kürtlerin köylerini yakıyor, evlerini yıkıyordu. Kürdistan’ın doğal zenginlikleri imha ediyordu. Kürtleri çok büyük kitleler halinde yok ediyordu. Kürtlere karşı zamana yayılmış bir soykırım gerçekleştiriyordu. “Emperyalizme karşı savaşımız sürecek, emperyalizmin işbirlikçisi bu gerici halk yok edilecek…” diyordu. Kürdistan’da zehirli gaz kullanan, örneğin Halepçe’yi yaratan Hasan el Mecit, Kürtlerin soykırımı için çok ayrıntılı planlar yaptığını hiç gizlemiyordu. Hasan el Mecit’in, Kimyasal Ali’nin, Saddam Hüseyin’in yeğeni olduğu biliniyor. Bugün, Irak’ın çeşitli yerlerinde hala toplu mezarlar bulunuyor. Toplu mezarlardakilerin büyük çoğunluğunu Kürtler olması çok büyük bir olasılıktır. Bütün bunlar “emperyalizme karşı savaş” anlayışı çerçevesinde gelişiyordu. Saddam Hüseyin’in kimyasal ve biyolojik silahların ham maddelerinin Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, gibi devletlerden, ABD, İsveç, Danimarka vs. şirketlerinden sağladığı ise hiç sır değil. Bu silahların yapımında Sovyetler Birliği’nden den sağlanan uzmanların, 70-80 uzmanın danışmanlık yaptığı yine sır değil.

Türk solu için bu ibareler yeterliydi. Bu sloganların sık sık kullanılması, “emperyalizme karşı savaş”ın sürdüğü şeklinde yorumlanıyordu. 1990’lardan önce, Sovyetler Birliği yönetimi için de bu sloganların sık sık dile getirilmesi yeterliydi. Saddam Hüseyin rejiminin Kürtlere yapıp ettikleri , zehirli gazlar, Halepçeler, biyolojik silahlar, kimyasal silahlar, kitle imha silahları, bilmezlikten, duymazlıktan geliniyordu. Kürtlerin çığlıkları duyulamıyordu. Halbuki emperyalizm, Birinci dünya Savaşı’ndan sonra gelişen süreçte, en ağır darbesini, en kalıcı, en kapsamlı darbesini Kürtlere vurmuştu. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması emperyalizmin Ortadoğu’da geliştirdiği en kalıcı ve kapsamlı politikaydı. Bu politikayla Kürdistan’ın iskeleti parçalanmış, beyni dağıtılmıştı. “Emperyalizme karşı savaş”, “emperyalizme karşı mücadele” sloganlarını sık sık dile getirenler, 1920’lere, Milletler cemiyeti dönemine, bu dönemde, Kürtlere karşı geliştirilen politikalara da hiç dikkat çekmiyorlardı. Bu bakımdan bu sloganları dile getirenlerin yaşanan olguları hiç dikkate almadıkları, bundan özenle kaçındıkları, olgusal ilişkileri görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan geldikleri görülmektedir.

2003 Ocak, Şubat, Mart aylarını hatırlayalım. Irak’a karşı müdahale gündemdeydi. O günlerde, Türk solu, Kürtlere, “emperyalist ABD’ye karşı anti-emperyalist Saddam Hüseyin’in yanında yer alın” şeklinde telkinler yapıyordu. Bu, “celladınızın yanında, kasabınızın yanında yer alın” anlamına gelmektedir. Bu nasıl insanlıktır, bu nasıl insaniyettir? Bu nasıl solculuktur?
Saddam Hüseyin, emperyalizmin, halkları sömürdüğünü söylerdi. Emperyalizmin halkları sömürebilmesi için onların belirli bir satın alma gücüne sahip olmaları gerekir. İnsanların, ailelerin hiçbir satın alma güçleri yoksa, emperyalizm onları nasıl sömürecek, onlara ne satacak? Kürtlerse, zehirli gazlara, kitle imha silahlarına karşı can derdindeydi. Bu silahların etkilerinden korunabilmek için mağaralardan mağaralara koşuyordu. Aileler parçalanmış, evler yakılıp yıkılmıştı. Ailelerden zorla alınıp götürülenlerden bir daha haber alınamıyordu.

2000’lerde ne oldu? Mart 2003’de, ABD’nin Irak’a, silahlı müdahalesi sonunda, olaylar nasıl gelişti? Gelişmeler Kürtlere nasıl yansıdı? ABD, Irak’a, şüphesiz, “ Kürtler günümüze kadar çok zulüm gördüler, Kürtlere bir parça gün yüzü gösterelim…” anlayışıyla müdahale etmedi. ABD Irak’a müdahalesini, şüphesiz, Ortadoğu’da kendi çıkarını korumak için gerçekleştirdi. Ama, bundan sonra Kürtleri çok yakından ilgilendiren gelişmeler oldu. Saddam Hüseyin rejimi yıkıldı. Baas Partisi dağıtıldı. El Muhaberat dağıtıldı. Ordu dağıtıldı. Kitle imha silahları yok edildi. Kürtler için büyük tehditler bunlardı. Bu tehditlerin ortadan kaldırılması Kürtlerin önünü açtı. Kürtler, bu gelişmelerden faydalanmasını, yararlanılmasını bildiler. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, yani Kürt Federe Devleti oluşturuldu. Irak’ta federal yönetim Kürtlerin çabalarıyla oluşturuldu. Kürtler bu temel anlayışı ABD’ye ve Irak Arap yönetimine, Şii Araplara ve Sünni Araplara kabul ettirdiler. Bu, Irak’ın yönetiminde çok önemli bir değişimi ifade ediyor.

Bugün Kürtler, merkezi bütçeden aldıkları %’17 lik payla, Kürdistan’ın imarını gerçekleştiriyor. Yollar yapılıyor, evler yapılıyor, yeni yerleşim birimleri kuruluyor. Okullar, hastaneler, kamu binaları, oteller kuruluyor. Barajlar yapılıyor. Çok yoğun bir imar faaliyeti var. Demiryolu, karayolu, baraj projeleri, petrol ve doğalgaz boru hatları yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni ziyaret edenler, Hewler’in, gelecek 4-5 yıl içinde, Ortadoğu’nun önemli merkezlerinden biri olacağını söylüyorlar.

Kürtlerin büyük çoğunluğu artık ev sahibi. Modern evler. Büyük çoğunluğun otomobili var. Evlerinde mobilyalar, buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, bulaşık makinesi gibi temel tüketim araçları var. Büyük bir çoğunluğun cep telefonu var, dizüstü bilgisayarı var. İnternet gelişmiş Kürtler zenginleşiyor. Bunlar, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yaşanan her şeyin mükemmel olduğunu falan göstermiyor.. Kadın sünneti, dört kadınla evlilik, kadın intiharları, yolsuzluklar, gelir dağılımında eşitsizlik, yeterli elektrik üretiminin gerçekleştirilememesi, toplumsal ve ekonomik sorunlar elbette var. Ama Kürtlerin, bu tür sorunların bilincinde oldukları da bir gerçektir. Bir toplumsal sorunun bilincine varılması durumunda, o sorunun olumlu bir çözüme ulaşması da artık mümkün olmaktadır.

Saddam Hüseyin döneminde, Kürdistan petrolünden elde edilen gelirlerle Kürdistan yakılıyordu, yıkılıyordu. Kürdistan’da zamana yayılmış bir soykırım gerçekleştiriliyordu.

“Emperyalizme karşı savaş”, “emperyalizme karşı mücadele” sloganlarını sık sık dile getiren Saddam Hüseyin, Kürdistan’ı yakıp yıkmaktan, Kürtleri kitleler halinde yok etmekten başka bir iş yapmıyordu. Saddam Hüseyin bu süreci, şüphesiz, Türkiye, İran, Suriye, gibi devletlerin, Sovyetler Birliği’nin, ABD’nin, Arap devletlerinin, Avrupa devletlerinin vs. manevi ve maddi yardımlarıyla, politik ve diplomatik yardımlarıyla gerçekleştiriyordu. Günümüzdeyse, Kürdistan petrolünden elde edilen gelirlerle, Kürdistan’ın imarı gerçekleştiriliyor. Kürtleri refah seviyesi yükseltiliyor. “Emperyalizme karşı savaş” sloganı çerçevesinde bu iki dönemin kavranılmasında büyük yarar var.

Burada, bu süreçte kavranılması gereken temel soru, Kürtlerin devlet kurması falan değildir. Temel soru, Kürtlerin, belki de, kendilerine on defa hak olan bu işi neden gerçekleştiremedikleri, neden bu konuda ısrarlı olmadıklarıdır.

Yirminci yüzyılda söylenmiş güzel sözlerden birini Libya lideri Muammer Kaddafi dile getirmiştir: Güneşin altında Kürtlere de bir yer olmalıdır. Muammer Kaddafi bu sözü, çeşitli zamanlarda, çeşitli mekanlarda birkaç defa dile getirmiştir. Bir Arap liderinin böyle bir dileği ileri sürmesi ayrıca çok değerlidir. 21. yüzyıl başlarında, güneşin altında Kürtlere de yer olmaması için ciddi bir neden yoktur. Kanımca 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Kürtler büyük bir atılım gerçekleştirecektir.

Bu süreçte zihinlere çarpan önemli konular da var. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde, emperyal devletler, Büyük Britanya ve Fransa, , Ortadoğu’daki Arap, Türk ve Fars devletleriyle ve Sovyetler Birliği’yle de işbirliği yaparak Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını sağladılar. Bu, Kürdistan’ın iskeletini parçalayan, Kürtlerin beynini dağıtan bir süreç yarattı. 1920’lerde kurulan bu “kutsal statüko”, daha doğrusu, Kürtleri ve Kürdistan’ı statüsüz bırakan bu statüko, 80 yılı aşkın bir zamandır sürüyor. 21. yüzyıl başındaysa, başka bir emperyal devlet, ABD, Irak’a silahlı müdahale yaparak, bu “kutsal statüko”da çok önemli bir gedik açtı. Bu “kutsal statüko”nun, artık bu şekilde devam etmesi hiç mümkün değil. Tarih Felsefesi, toplum felsefesi, tarih bilinci, toplum bilinci açısından üzerinde düşünülmesi gereken temel ilişkiler bunlar olmalıdır. 20. yüzyıldan 21. yüzyıla Kürtler ve Kürdistan, bu düşün kategorilerinin önemli bir konusu olmalıdır.

-----------------
http://www.kurdistan-post.com/

2 Temmuz 2009 Perşembe

EŞİTLİK, KARDEŞLİK, ÖZGÜRLÜK!


Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

Başkalarının sazını çalmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Avrupacılar, Amerikancılar, solcular, sağcılar, demokratlar, siviller hep onun bunun yalan dolan sözlerini taşımaktan başka yaptığımız yok. Kendi özgün düşüncelerimizi, insan hakkının kutsallığını, demokrasinin kriterlerini savunmamızda dünya egemenlerinin koşullarına teslim oluyoruz. Biz nerden buluruz Erdoğan’ın, Gül’ün söylediklerini, bunları nasıl Obama’ya bağlarız, şaşırmamak elde değil. Ergenekon’a karşı AKP bize demokrat ve insan hakları savunucusu gözüküyor. Alkışlıyor ve tezahürat ediyoruz. Ülkenin tek demokrat partisi, yaşasın!

Mecbur muyuz Ergenekon’un kıyısından dahi geçmeyen mücadele yöntemine teslim olmaya? Bizim hiç görüşlerimiz yok mu? Ülkede eşitlik, kardeşlik ve özgürlük olmadan demokrasi olmaz! Evet, ben bunu da söylüyorum, 1789’a gidiyorum. O tarihi dahi arıyorum. Nerede eşitlik, kardeşlik, özgürlük? Kim kiminle eşit, zengin yoksulla mı, Kürt Türk’le mi? Kim özgür? Zengin mi özgür, yoksul mu? Kadın mı özgür, erkek mi? Kim, kim, kim? Nasıl bir özgürlük? Bu göreceli-maalesef!-kavramları mahvettik, yok ettik!

Kahramanmaraş katliamı, Çorum katliamı ve Sivas katliamının failleri neden Ergenekon’da yok? Bu davada-her nasılsa-alperenler, ülkücüler yok. Bu zihniyet-bırakın Kahramanmaraş olaylarını-bugün bile ceza kesiyor. Alperen Ocakları Kayseri İl Başkanlığı DTP milletvekilleri ve Osman Baydemir’e “Bir gece ansızın gelebilirim” sloganlı Türkiye haritası gönderdi. Kim gelecek, kimi katletmeye, kimi yok etmeye gelecek? Kürtleri bu kez bir gecede mi katletmek istiyorsunuz? Bunu kimse onlara sormadı.

17 bin faili meçhul cinayetin failleri nerede? Kürtleri öldüren JİTEM, TİT, Ergenekon üyeleri nerede? Bunların kullandığı itirafçılar, tetikçiler, ağalar, aşiretler nerede? Ben bu ülkeyi seviyorum ve ciddi değişimler istiyorum. Hiçbir şey yapılmadığı halde iyi yola sapılmış gibi göstermenin bir illüzyon olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede işi iyi olanlar ve gidişatı olumlu görenler dinci burjuvazisi (AKP’nin burjuvazisi), komprador burjuvazi, üst düzey askeri ve sivil bürokrasi, işbirlikçi Kürt burjuvazisi ve ağaları, büyük toprak sahipleridir. Bunlara burjuvalaşmış dönek sosyalistleri, dincileri, milliyetçileri ve basından büyük para kazanan sözde uzman ve yazarları da katmak gerekir.

Tüm bu tuzu kurular, halkı manipülâsyona ve dezenformasyona uğratarak emperyalizmin iyi adamları olduklarını kanıtlıyorlar. Başbakanın işi iyi, ana muhalefet liderinin işi iyi, MHP liderinin işi iyi, milletvekillerinin işi iyi, tüccarın işi iyi, sanayicinin işi iyi, ağanın işi iyi, futbolcunun işi iyi. Ne güzel bir memleket! Denizimiz de var! Ne kadar çok mutluyuz! Ama bu ülkede çocukları kayıp analar var, Cumartesi Anaları! Yakınları kayıp olanlar, çocuk tutuklular, çocuk mahkûmlar var! Bir taş attı diye terör yasalarıyla yargılanan çocuklar var! Yoksul insanlar var. Belki de inanmayacaksınız ama çöpten yiyecek, giyecek toplayan insanlarımız var. Yani işi tıkırında olmayanlardan bahsediyorum.

Ülkede Fethullahçıların Kemalistleri yendiği bir süreç yaşandı. ABD’nin kabul ettiği bir İslam iktidarı özgürlük havarisi olmaya çalışıyor! Eşitlik, kardeşlik, özgürlük bağlamında yapılan bir şey var mı? Sadece şeriatçı İslamcıların, İslamcı burjuvazinin, işbirlikçi Kürt ağalarının rahatını sağlayan bir demokrasi(!) modern bir demokrasi olarak yutturulmaya çalışılıyor. Ergenekon, sanki militer bürokrasinin darbe yanlıları-bazı askerler darbe istememiştir-ile sivil bürokrasinin darbede anlaşamayıp işi mahkemeye düşürmeleriyle ortaya çıktı. Yani iş karakola düştüğü için halk duymuştur. Şimdi yapılanlarsa silahlı kuvvetler dâhil tüm kurumları temize çıkarmak işidir. Bu bana öyle geliyor, benim düşüncemdir.

Ergenekon’u, JİTEM’i, kontrgerillayı, derin devleti bitirme gibi kimsenin bir derdi yok. Olay, sırf karakola düştüğü için devletin kurumlarını aklama işlemidir. Bakın işte, kurumlardaki kirli insanları temizledik! denmek isteniyor. Padişahlığa giydirilmiş bir elbiseyle padişahlığı bize cumhuriyet olarak sunmaya çalışmışlardı, hâlâ da çalışıyorlar. Oynanan demokrasicilik de böyle bir şey olmalı. Her şey demokrasi, cumhuriyet için!

Yaşasın retorik!

28 Haziran 2009 Pazar

İRAN…









”Molla rejimi, Şah Rıza Pehlevi’nin başında bulunduğu, Laik ve batı yanlısı rejime karşı sürdürülen kitlesel hareketin ürünü olarak ortaya çıktı. Şah Rıza’nın şahsında somutlaşan monarşik rejim, günlük yaşamda batı taklitçiliğinin zirveye ulaştığı ve ulusal çıkarların batıya peşkeş çekildiği dönemdir. Petrol kuyuları başta İngiltere olmak üzere batı devletlerinin enerji ihtiyacını karşılarken, İran’ın payına ise bu zenginlikten küçük bir dilim düşüyordu…”


Nadir Nadi Çelik
nadirnadicelik@hotmail.com
13 Haziran’da İran’da yapılan seçimlerin sonuclarına karşı muhalefetin sokak gösterileri biçimde ifadesini bulan ve bir haftadan fazla zamana yayılan ve sayısal olarak milyonlara varan kitlesel protestosu, ortadoğunun en eski devletinin yeni altüst oluşlara gebe olduğunu gösteriyor. En azından bunun sinyallerini veriyor. Anlaşıldığı kadarıyla seçim sonuçlarını protesto biçiminde başlıyan bu masumane kitlesel hareketin bir bütün olarak sistemi protestoya yönelmesi ihtimali iktidar sahiplerini bir hayli tedirgin ediyor.

Tedirdiginliklerinde pek te haksız oldukları söylenemez. Toplumların tarihi, sistem içinde başlayan ve giderek gelişen kitlesel protesto hareketlerinin aynı zamanda sisteme karşı radikal bir hareketin ortaya çıkması için oldukça uygun bir zemin yarattığının örnekleriyle doludur. Aksi halde, Tahran sokaklarına yayılan kitlesel hareket çıplak haliyle başlı başına sistem için ciddi bir sorun değildir.

Nitekim, hareketin görünen önderi durumunda olan Mousevi ile Ahmedinejat arasındaki mücadele iktidar blokunu oluşturan fraksiyonlar arasında ki mücadeleyle sınırlıdır. Mousevi’nin sisteme karşı alternativ bir programı sözkonusu değil. Ancak kitleler, aynı zamanda molla rejimin mimarları arasında yer alan Mousevi’ye, Mousevi’nin bile hazmedemiyecegi ya da hazmetmekte oldukça zorluk çekeceği bir misyon yükliyebilir. Böyle bir durumda protestocu kitleler Mousevi’nin kendi taleplerine cevap vermekten oldukça uzak olduğunu fark ettiklerinde, hareket kendi doğal önderlerini yaratmakla başbaşa kalabilir. Bu ise iktidar blokları arasındaki mücadelenin kapsamlı bir demokrasi mücadelesine dönüşme ihtimalinin her zaman mevcut olduğunu gösteriyor.

Yine anlaşıldığı kadarıyla seçim sonuçlarının yol açtığı protestoya katılan kitlelerin farklı talepleri olduğu görülüyor. Kitlenin genel eğiliminin baskıcı molla rejiminin demokratikleştirilmesi olduğudur.

Molla rejimi, Şah Rıza Pehlevi’nin başında bulunduğu, Laik ve batı yanlısı rejime karşı sürdürülen kitlesel hareketin ürünü olarak ortaya çıktı. Şah Rıza’nın şahsında somutlaşan monarşik rejim, günlük yaşamda batı taklitçiliğinin zirveye ulaştığı ve ulusal çıkarların batıya peşkeş çekildiği dönemdir. Petrol kuyuları başta İngiltere olmak üzere batı devletlerinin enerji ihtiyacını karşılarken, İran’ın payına ise bu zenginlikten küçük bir dilim düşüyordu. Bu küçük dilim ise savunma sanaiiyine harcanıyordu. Zengin petrol kaynaklarıyla batının enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamakla kalmıyan monarşik rejim, aynı zamanda Batılı silah tüccarlarının en büyük müşterilerinden birisi durumundaydı. Tahmin edilebileceği gibi bu monarşik rejimi yaşayabilir halde tutmak için batı, gerekli desteği Şah Rıza’dan esirgemiyordu.

Bu dönem, doğal kaynakların batılılara peşkeş çekildiği, yoksulluğun ve baskının zirvede olduğu dönemdi. Rejime yönelik en masum bir tepkinin bile kötü ünlü istihbarat örgütü SAWAK tarafından en acımasız bir şekilde tasfiye edildiği dönemdi. Yine bu dönemin çarpıcı bir özelliği de tüm baskı ve şiddete ragmen farklı ideolojik temelde muhalif hareketin oluşumu ve yükselişiydi.

İslam, komunizm, liberalizm gibi çizgiler temelinde örgütlenen, zamanla dikkate değer birer güç haline gelen bu akımların belirgin ortak noktası, mücadelelerinin iki hedefli olmasıydı; Bir taraftan monarşik rejimin halk üzerindeki baskısına, sömürüsüne karşı mücadele ederken, diğer taraftan ise bu rejimin uluslarası destekçi güçleri olan emperyalist sisteme karşı kesin tavır almalarıydı.

Şüphesizki, çift hedefli bu mücadele hem haklı hemde meşru bir temel üzerine oturmuştu.

1970’li yılların sonuna gelindiğinde bu muhalif guruplar arasından yalnızca islamı referans alan Humeyni önderliğindeki hareket iktidarı ele geçirerek, monarşik rejimin yıkılması sürecine damgasını vurmuş oldu.

1979 yılında iktidarı ele geçirerek İran islami cumhuriyeti kuran hareketin belirgin iki özelliğinden bir tanesi, islam dininin buyruklarına göre toplumu yapılandırmaya çalışması, ikinci özelliği ise batının İran’ı yağmalama sürecine son vermesi ve ulusal çıkarları öne çıkarmasıydı.

79’dan bugüne kadar varlığını sürdüren bu rejimin mimarlarının yukarıda sıraladığım bu iki özelliğini korumakta oldukça tutarlı davrandıklarını söylemek pek mübalağa olmasa gerek. İran'da Şah Rıza rejiminin tasviyesi, batının çıkarlarına vurulmuş son 30 yılın en büyük darbesiydi.

Batının tüm entrika ve komplolarına karşı ve yine ekonomik olarak uyguladığı tüm ambargolara rağmen, islami rejim bugüne kadar ayakta kalma yeteneğini gösterdi. Ancak dış politikada 30 yıldan beri gösterilen bu yetenek iç politikada başarılı olmanın garantisi olmadığı anlaşılıyor.

Küresel çağda toplumu islam dininin buyrukları doğrultusunda biçimlendirmeye çalışmanın ne derece başarılı olabileceğini bundan sonraki gelişmeler gösterecek. Molla rejiminin, son haftalarda yükselen kitlesel protestoları, klasik bir uslupla, ''batılı devletlerin kışkırtması'' olarak lanse etmesi, bir sorunun olmadığı anlamına gelmez. Aksine iç politikada ciddi bir sorun yaşadıklarını gösterir.

-----------

Kaynak: http://www.nadirnadicelik.org/

27 Haziran 2009 Cumartesi

Kenan Evren’e Mektup


Ali Emin İleri
aliemin.ileri@gmail.com

Kenan Evren bey Yargılanacaksın!

Eyy çocuk katili faşist Kenan Evren bey, ”yargı yolu açılırsa, intihar ederim.” demişsin. Aslında iyi demişsin. Sizler gibi hem faşist, hem de çocuk katili mahluk / mahluklar , ”özgür” olmamalı, ”intihar” etmelidir. Zaten ”insani” olarak bitmiş / tükenmişsiniz. Sizler gibi, zalimlerin peşini ne yaşarken, ne de öldükten sonra bırakmayacağız. Biz insan hakları savunucusu olarak, senin gibi faşist ve zalimleri affetmeyeceyiz!

Eyy çocuk katili Kenan Evren, hesap vermelisin! Yaptıkların zalimlerin hesabını vermelisin! Vereceksin!..Senin peşini bırakmayacağız!

Kenan bey, 12 Eylül 1980’de Anadolu halklarını tehcir ve zindan ettin. Çocuk katili olman yanında, yüzlerce ve binlerce insanın canına kıydın!

Bunlar unutulur mu?

Kenan bey, cevap ver, bunlar unutulur mu?

Seni mutlaka yargılayacağız!

Yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz!

Peşinizi bırakmayacağız!...

Seni mutlaka hem çocuk katili, hem de demokrasi düşmanı olarak yargılayacağız!...

Yargılanmalısın!

Yargılanacaksın!...

26 Haziran 2009 Cuma

ÖZTİN AKGÜÇ’ÜN MİLLİYETÇİLİK TANIMI







Cumhuriyet Gazetesinde (11. 02. 2007) bir yazı okudum. Öztin Akgüç imzalı ve ”Milliyetçilik” başlığını taşıyor. Başlığı görünce, önce çok sevindim; ama daha sonra yazıyı okuyup bitirince, çok üzüldüm.

Dr. Akgüç’ün, Türkiye’de sürekli kafa karıştırılan bir kavram üzerine, ”milliyetçilik” kavramına, açıklık getireceğini düşünmüştüm. Yanılmışım.

Bakın, kendini ”solcu” olarak kabûl eden, Banka ve finans uzmanı Dr. Öztin Akgüç, yazısında ne diyor:

”Milliyetçilik, ülkenin tam bağımsızlığından yanadır.”

Hayır, tam tersidir. Milliyetçilik, ülkenin hakimi olan burjuvazinin çıkarlarını savunmak demektir. Kavram olarak, milliyetçilik, zaten burjuvazinin çıkarlarını yansıtır. Burjuvazinin derdi, ülkenin ”tam bağımsızlığı” değil, sömürü, kâr ve daha fazla kârdır. Başka bir şey değil.

”Milliyetçiler, emperyalizme, yani sömürgeciliğe karşıdır.”

Doğru değildir. Hem Nato üyeliğini savunmak, hem de ”anti-emperyalist” görünmek, sahtekârlıktır. İki yüzlülüktür. Bu birinci, noktadır.

İkincisi şu: Türkiye’de hiç bir ”milliyetçi”, Türkiye’nin iç-sömürgesi olan ezilen Kürt Ulusunun sömürgeleştirilmesine karşı değildir! Karşı olmak bir yana, Kürt, Ermeni ve diğer halklara karşı girişilen katliamların öncüleri, bunlardan oluşmaktadır. Devletin vurucu güçleri olan bu kesim, emperyalizmin de koltuk değnekleridirler. Bunlar iç-içedir. Formül açıktır: Milliyetçilk eşittir emperyalizm ve sömürge yanlısı olmak demektir.

”Milliyetçilik, ülkeye ve topluma hizmet etmektir.”

Tam tersidir. Milliyetçilik, yukarda yazdığım gibi, burjuvazinin ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden ve bunun propagandasını yapan bir burjuva ideolojisidir.

”Milliyetçi, ilkelerinde ödünç vermez.”

Milliyetçinin ilkeleri, yine yukarda değinildiği gibi, burjuvaziye ve emperyalizme bağımlılığın ilkeleridir.

”Milliyetçi görevini en iyi bir biçimde yerine getirmeye çalışır.”

Doğrudur. Türk burjuvazisinin ve emperyalizmin sadık hizmetçileri olan milliyetçiler, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katliamından, günümüze kadar gelen ve süren katliamlara, her gün yeni katliamlar ekleyerek, görevlerini eniyi bir şekilde yerine getiriyorlar.

”Milliyetçi onurlu ve gururlu kişidir. (………)”

Milliyetçiler, T.C tarihinde yaptıkları katliamlarla, ne kadar ”onurlu” ve ”gururlu” olduklarını gösteriyorlar.

”Gerçek (!) milliyetçi, ucuz kahramanlık peşinde değildir.”

Türkiye’de, Kürt, Ermeni, Arap, Laz, Çerkez…herkese, ”Bir Türk Dünyaya Bedel”, ”Ne Mutlu Türküm Diyene!”, Türküm, Doğruyum!”… vecizeleri, antları okutarak, ”içirerek” nasıl bir ”kahramanlık” peşinde olduklarını açıkça gösteriyor.

Evet, gerçekten yazık. Kendini solcu bir ”ekonomist” olarak kabûl eden, Dr. Öztin Akgüç, ”milliyetçilik” kavramını, sınıf içeriğinden boşaltarak, nasıl böylesi bir ”sahte” miliyetçilik tanımı yapabiliyor? Gerçekten inanmak zor.

Cumhuriyet Gazetesinde, ekonomi sayfasında yorum yazan, Dr. Öztin Akgüç, nasıl böylesi bir yazı yazabiliyor? Gerçekten inanmak güç.

Kavramları sınıf içeriğinden boşaltmak, aydın namusu ile nasıl bağdaşabiliyor?

Kendini solcu olarak ilan eden Dr. Öztin Akgüç; tarihsel olarak, ulusalcı olmayan Türkiye burjuvazisinin, sahte ulusçu söylemlerine nasıl alet olabiliyor?

Bu sorular üzerine uzun uzun düşünmek gerekir.

Eğer ekonomi uzmanımız, Dr. Akgüç, ”ağaçlara bakıp, orman nerede?” soruyorsa, bu sorular üzerinde çok daha düşünmemiz gerekiyor.

Yazık, çok yazık. Belleklerin silinmek istendiği bir zamanda yaşadığımız için, alfabeleri tekrarlamak zorundayım; kavramlara yöntemsel bakmak zorunludur. Yöntemsel bakmak, bilimsel bakmak demektir. Bunu yapamayan her insan, kendini, ezen ulus şovenizmine düşmekten kurtaramaz. Yöntemsel bakış, bilimsel bakıştır. Her bakış, sınıfsaldır. Açık ki; sınıf bakışından yoksunluk, ya da sapış, neyazık ki, Dr. Öztin Akgüç’ün savrulduğu yerdir; milliyetçiliktir. Sahte milliyetçiliğinin propogandasını yapmaktır.

İki yıl öncesinde, Atılım dergisinde, Faiz Cebiroğlu’nun, ”Devletin Koltuk Değnekleri” başlıklı bir yazısını okuduğumu hatırlıyorum. Cebiroğlu yazısında haklı olarak, ”Toplumun sınıflara bölündüğünü, buna göre iki temel sınıfın, burjuvazi ve proleteryanın olduğunu” yazıyor ve devamla, ”milliyetçilerin amacı, sınıfsal mücadeleyi örtbas etmektir. Bunu başaramayacaklardır. Bizler bıkmadan, usanmadan, ulusalcılığın, hakim olan sınıfın, burjuvazinin çıkarlarını yansıttığını, anlatacağız.” diyor ve ekliyordu:

Vatanı, insanları sevmek ayrı, ulusalcılık, ayrı şeydir.Bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Yurdunu sevmenin, halka bağlılığın en yüksek biçimi, sosyalist yurtseverliktir.”

Gerçekten, katılmamak mümkün değil…

Sayın Dr. Öztin Akgüç, Cumhuriyet gazetesinde tanımını yaptığın, ”milliyetçilik” kavramı üzerine, seni tekrar düşünmeye davet ediyorum!

19 Haziran 2009 Cuma

BÜYÜK KAFALAR



Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

“Gel beraber kendimizi şu yamaçtan aşağı atalım!” “Ya olur mu Allah aşkına? Niye atalım?” “Şu dağdan, gel ikimiz atlayalım, paramparça olalım!” “Olmaz vallahi! Ne olur kendine gel!” Bir arkadaşınız size böyle bir teklifte bulunsa böylesi bir diyalog geçer aranızda değil mi? Oysa onun restini görse(ydi)niz, ne olurdu acaba? “Tamam lan! Hadi gidip kendimizi atalım! En fazla ölmüş olacağız. Hadi gidip atlayalım. Kabul anasını satayım!” Ve arkadaşınızı kolundan çekip yamaca doğru ilerleseniz, size bu teklifi eden duracaktır. “Deli misin lan? Şaka yaptım oğlum!” diyecektir. Hiç kuşkunuz olmasın aynen bunlar olacaktır. Uçurumdan aşağıya atlamayı göze almayacaktır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile devletin üst düzey yöneticilerinin uyumu nedeniyle Kürt sorununda iyi gelişmeler olacaktır şeklindeki görüşlere gelmek istiyorum. Kürt sorunu bir anayasal sorundur, gelin beraber çözelim diyen başbakana muhalefet-resmi ideolojinin temsilcileri olmaları dolayısıyla-destek vermemektedir. Şöyle bir resmi ideolojiyi bir tarafa bırakıp da taktik yaparak, destek vereceklerini açıklamaları durumunda başbakan adım atmaktan vazgeçecektir. Hoş hiçbir adım atacak hali yok ya? İşte o zaman hikâyemizdeki birlikte yamaçtan (uçurumdan) atlamak misali kimse uçurumdan atlamayacaktır. Ne var ki demokrasimizin kalitesi gereği herkes istediğini söylemektedir. Tüm boş laflardan kimse utanmamaktadır.

Hükümet ve genelkurmay Kürt sorununa PKK’yi tasfiye etmek sorunu olarak bakmaktadır. Soruna kimlik ve ulusal sorunu olarak bak(ıl)mıyor. Silahlı mücadele ile PKK’yi bitirsek Kürt sorunu da biter mantığı işletiliyor. Muhalefet hikâyemizdeki taktiği yapmadı ama nasıl olduysa Kürt sorunundan silahlı mücadele ve kan dökülmesi anlaşıldığı itiraf edildi. AKP hükümetinin Kürtlere önerdiği bir çözüm yoktur. Bugün bu, gün gibi ortadadır.

Savaşı ve kanı kutsayan düşüncelerden sıyrılıp saçmalık(lar) dünyasından çıkmak gerekmektedir. Artık şimdilerde açık ve net olarak bilinir ki, sahip olunması gerekenin bilgi ve sevgi olduğudur. Büyük kafalara gereksinim var: İçinde sevgi, insanlık ve hoşgörüyü birlikte barındıran büyük kafalar! Derin ve doğru düşünen büyük kafalar! Artık bu kafalarla karşılaşmamız gerekiyor, çağ bunu istiyor!

PKK’yi bitirmek 29’uncu isyanı bitirmek ve 30’uncuyu birkaç on yıl ötelere göndermek olarak düşünülüyor. Böylesi bir askeri çözüm kültürel ve ulusal hakları kapsamamaktadır. Böylesi bir düşünceyle Kürt sorunu çözülemez. İnsan hakkını insana vermeyen çözümler demokratik terimlerle birlikte anılmamalıdır. Kafamızdaki sürgüleri sürüp, parmaklıkları indirerek panik içinde yaşamanın da bir anlamı olmamalıdır! Kapıları ardına kadar açıp sevgi ve barış dolu duyguları içeri almak sağlık kokan damarlarımızı kabartacaktır. Derin ve doğru düşüncelerin dolu olduğu kocaman kafaların var olduğunu biliyoruz. Yaşanan zorlu günlere, düş kırıklıkları ve umutsuzluklara karşın dar kafalıkları aşan o muhteşem beyinleri bulup, santim santim ölçüp büyüklüklerini haykırmalıyız.

8 Haziran 2009 Pazartesi

ÜÇÜ BİRDEN GİTTİ[*]

Temel Demirer

“İnsanları severim, haksızlığa yumruk gibi sıkılan insanları.”[1]

Üçü birden gitti; ardı ardına…

Üçü birden gitti; hepimize onur, vicdan, mücadele, ahlâk, ısrar ve kararlılığın ne demek olduğunu bir kez daha hatırlatarak…

Honore de Balzac’ın, “Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne suç, ne namus, ne de ruh,” diye betimlediği coğrafyamızdaki çürümenin orta yerinde Onlar; geleceğin yol gösterici muştularıydı…

Karl Marx’ın, “Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi aynı anda olur”…

Veya V. İ. Lenin’in, “Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar”…

Ya da Paul Krugman’ın, “İçinde bulunduğumuz siyasi hava ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesinde gerçekten de çok belirleyici mi? Evet, siyasi kutuplaşma ve partizan yaklaşımlar ekonomik eşitsizliği daha da derinleştiriyor…”[2] saptamalarının somutlandığı günümüz Türkiye’sinde (ve elbette yerküresinde) Onlar; “haksızlığa yumruk gibi sıkılı insanlar”dılar… Bunun yanı sıra “ne”yi, “nasıl” yapacağımızın da örnekleriydiler…

Nihayet Onlar, Mayakovski’nin dizelerindekiydiler: “Siz/ ürkek çocukları/ hüznün,/ ve siz/ gökyüzünün/ mavi olduğunu unutanlar!/ Dinleyin artık/ Susun da!/ Belki de/ son/ aşkıdır/ bu/ gökyüzünün:/ Ki onulmaz yarası/ Kanar da kanar…”

AŞIK İHSANİ

Karanlıkları aydınlatma ısrarının bir diğer adı olan Aşık İhsani, Onlardan biriydi…

“Devrimci aşık geleneğinin ilk temsilcisi”ydi; 68 kuşağının “Militan Ozan”dıydı; “Türküleriyle binlere seslendi” O…

Onu “Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar/Geliyoruz, geleceğiz, yakındır” dizeleriyle başlayan türküsüyle hatırlıyorum… O 21 Nisan 2009 günü, 77 yaşında Diyarbakır’da toprağa verirken, hâlâ da belleğimde çınlıyor sözleri…

Üzerine yıldızların yağdığı bir isyan…

Ya da İrfan Sarı’nın dizelerinde anlattığı: “yürüdü/ tarih olan taşlar arasında/ tarih yazmak için/ sonra/ yavaşça durdu/ gözyaşından buhar çıkarcasına/ son istasyonda durmuş/ kara bir tren gibi...”

Onu 1960’lı yıllardan anımsarsınız…

Göğsüne kadar inen sakalıyla, havaya kaldırılmış sazıyla, kısa boyuna karşın görkemli bir görüntüsü vardı. Sevgilisi, yâreni Güllüşah’laydı çoğunluk sahnelerde…
Hatırlamayan var mı? “Aşık İhsani’deki heyecan, insanı şaşırtacak kadar yüksekti. İşçilerden, emekçilerden, özgürlük ve demokrasiden, sosyalizmden söz edince yerinde duramaz, heyecanlandıkça heyecanlanırdı. İlerleyen yaşına rağmen sazını eline almazdan edemezdi…”[3]

Yoksuldu, yoksullardan yanaydı…

“1961 Anayasası’yla 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulur ve siyasal yelpazede köktenci bir muhalefet odağı olarak sol uçta yerini alır. O pos bıyıklı, koca sakallı, gür sesli adam da devrimcileşir, esmeye başlayan devrimci rüzgârın seslerinden biri olur. TİP toplantılarında, öğrenci mitinglerinde her zaman sahnededir.

Sorumluyum ben çağımdan/ Düz ovamdan dik dağımdan/ Sömürgeni toprağımdan/ sürene dek yazacağım...’ ya da ‘Aracının aldığı fark/ Gümbür gümbür işleyen çark/ Hırsından çatlayan toprak/ Bizim bizim hepsi bizim...’ gibi dizeleriyle kitleleri coştururdu...”[4]

Yaşar Kemal
’in, “Aşık İhsani büyük bir şairdi. Bizim edebiyatçılarımız İhsani gibi şairlere halk şairleri diyorlar. Onlar halkın şairleriydi…. İhsani’ler ülkelerin her çağda mutluluklarıdır”; İlhan Başgöz’ün, “Aşık İhsani köy kültürünün soyut aşk şiiri temasından, kent kültürünün yazılı, eleştiri kültürüne geçişin en önemli ismidir. Aşık İhsani’nin şiiri ve hayat hikâyesi toplumun 1940’lardan beri geçirdiği, iyili kötülü sosyal değişimin hikâyesidir ve öğreticidir,” diye betimlediği Onun dizelerine baktığımızda herhangi bir Anadolulu saz şairiyle değil, kelimenin tam anlamıyla bir filozofla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Zaten hayatı da bir derviş gibi diyar diyar gezmek, envayi türlü işleri tutmak ve çalışmakla geçmiş. Bir de Karacaoğlan misali Aşık olmakla... Gönlünü her diyarda bir güzele kaptırmakla...

Filozoftu dedik ya! İşte kanıtı: “Git efendi hançerlenmiş yaramı/ Eşeleyip tazeleme bu sıra/ Köyüm yolsuz/ ben kanunsuz yaşarım/ Utan da şu asıra bak asıra...”

SEVİM ONURSAL


O; Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin ‘Sevim Abla’sıydı…

1971 başlarına kadar Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi olan Sevim Onursal Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanları Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve arkadaşlarını İş Bankası, Ankara Emek şubesi kasasını kamulaştırmalarının ardından Kavaklıdere’deki evinde sakladığı gerekçesiyle, sıkıyönetim askeri mahkemesinde yargılanmış ve mahkûm edilmişti.

Bir yayınevinde grafiker olarak çalışan Sevim Onursal, 1971 Ocak ayında Emek İş Bankası Şubesi soygununa adları karışan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, İbrahim Seven, Necmettin Baca, İrfan Uçar ve Kor Koçalak’ı evinde saklamıştı. Bu durum eve tesadüfen gelen icra memuru, avukat ve bir polisin rehin alınmasıyla ortaya çıktı. Onursal ve arkadaşları evden ayrılarak kayıplara karıştı. Olaydan sekiz gün sonra Onursal savcılığa giderek teslim oldu.

Tarih 17 Ocak 1971 Pazar. Saat 18.00. Ankara Adliyesi’nin koridorunda siyah uzun kürklü palto üzerine beyaz bir atkı atmış bir kadın, dönemin nöbetçi savcısı İrfan Atca’nın odasına girer, karşısına oturur ve bir sigara ister. Resmi binada sigara içilemeyeceği konusunda kadını önce azarlayan savcı, “Ben Sevim Onursal” sözleri üzerine, “O hâlde içebilirsiniz” diyerek bir sigara uzatır. Adliye bu gelişme üzerine bir anda karışır. Savcı Nusret Demiral evinden çağrılır, emniyet müdürleri adliyeye gelir. Ertesi gün bütün gazetelerin manşetlerinde; Sevim Onursal’ın teslim olduğu haberine yer verilir.

Bugün Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmelerinin üzerinden 31 yıl geçti. 6 Mayıs 1972’den bu yana sayısız belge, bilgi ve arşiv yayımlandı. Döneme tanıklık edenler; belgelerle, fotoğraflarla yazdı, çizdi, anlattı. Biri hariç: Sevim Onursal... O, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılandığı THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) davasında yargılandı. İki yıl hapis yattı, hiç konuşmadı.

Kızı Berrin,
Cezaevine götürdüğümüz her çiçeği nasıl tuvallere özenle taşıdıysa geçmişini de aynı özenle taşıyor” sözleriyle anlatıyor annesini.

Arkadaşı Şencan Yelken de “Her zaman her yerdedir. Bir gün rock konserinde, bir gün 1 Mayıs kutlamalarında” diyor.

Sevim Onursal, Gezmiş ve arkadaşlarının hikâyesini sinemaya taşıyan Reis Çelik’in “doğru dürüst kadın rolü’ yoktu yakınmasına inat, evinin her bir köşesine sinen geçmişiyle nasıl bir rolü olduğunu anlatacak gibi duruyor... [5]

O; Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin ‘Sevim Abla’sı; buydu…

1926 Yılında doğan Sevim Onursal, 60’lı yılların başlarında TİP içerisinde yer almış ve daha sonra Sinan Cemgil’le birlikte THKO saflarına katılmıştı. Hapishaneden çıktıktan sonra da devrimcileri hep destekleyen “Sevim Abla”nın, üç çocuğu vardı.

İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da yapan Onursal, 1945-1950 arası İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde misafir öğrenci ve 1950’den sonra da Ankara’da Refik Epikman’ın öğrencisi oldu. 1962 ve 1965’de Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi karma sergilerine katıldı. 1965-1967 arası Ankara Amerikan Haberler Merkezi sanat danışmanlığı ve sergi organizatörlüğü yaptı. 1967’de Stüdyo İn grafik stüdyosunu kurdu. 1967-1972 arası çeşitli grafik tasarım, dergi, kitapkapak düzenlemeleri, afiş ve dekor çalışmaları yaptı.

Sevim Onursal son yıllarını, yalnız yaşadığı evinde düşerek uğradığı ağır bir beyin sarsıntısının ardından gelen felçle geçirmişti. Yakınları bedensel yetilerini giderek yitirmekte olan ‘Sevim Abla’nın en mutlu anının 6-31 Mayıs 2006 arasında onun adına açılan kendi eserlerinden oluşan retrospektif sergisi ‘Denizler’in Anısına’ya tekerlekli sandalyeyle de olsa katılabilmek olduğunu anlattılar.

Sevim Onursal,
Çengelköy mezarlığında ailesinin, dostlarının düzenlediği törenle toprağa verildi.

Onursal’ın mezarı başında konuşan kızı Berrin Alkaner, annesinin kendisine öldüğünde mezarı başında “üç cümleden fazla konuşmasını” yasakladığını anımsatarak, “Annem çok konuşmayı ve boş konuşmayı sevmezdi. Onu uzun bir yolculuğa çıkarıyoruz, içimizden geldiği gibi uğurlayacağız” dedi.

“Onun hepimizde hakkı var, ödeyemeyiz” diyen Mahir Sayın ise, Sevim Onursal’ın “İnsan sevgisiyle dolu bir yüreği” olduğunu vurgulayarak, “Kötü insan yoktur derdi, kimi zaman tartışırdık, ‘o kadar da değil’ Sevim Abla diye. Ama o ısrarlıydı, insanlara ve insanlığa inanmakta” diye konuştu.

Dualar ve ayinler olmaksızın yaşarken inandığı gibi toprağa verildi Onursal… Bir sosyalist gibi…

Yoldaşları, dostları Sevim Ablayı devrimci harekete olan katkıları, birbirinden güzel tabloları ve özellikle de onun “kötü insan yoktur” iyimserliğiyle hep hatırlayacak ve yaşatacaklardır kuşkusuz…

ŞİRİN CEMGİL


Sönmez Targan’ın deyişiyle, “O bize ağlamayı değil, savaşmayı öğretti.”

“Şirin 1960’ların devrimci öğrenci kızlarından biriydi; ama güçlü, korkusuz, güvenilir olanlarından biri... Yere sağlam basıyordu ayaklarını. Kendine güveni kuşkusuzdu ve tehditler karşısında gözünü bile kırpmayacağı apaçıktı,” derken Arif Şentek; Atilla Keskin de ekliyor:

“Türkiye İşçi Partisi’nin Çankaya ilçesinde delişmen, ateşli, hiç bir konuda erkeklerden geri kalmayan bir kadın yoldaşımızdı Şirin.

Sonra kendisinden hiç geri kalmayan yoldaşımız Sinan’la evlendi. Deli fişek, ‘kırk atlı akınlarda çocuklar gibi şen olduğumuz’ günlerdi. Doyasıya yapardık her yaptığımızı. Mitinglerde, seminerlerde, gecekondu gezilerinde, daha hakça bir düzen, daha insanca bir yaşam için kavga verirdik.
Kavgadan arta kalan zamanlarda hep türküler çığırırdı Şirin bize. O içli, dinleyenleri alıp, umutlarına, sevdalarına, acılarına, sevinçlerine götüren türküler...Bir kez küçücük evlerinde, Ruhi Su ile birlikte çalıp söyledikleri saatleri paylaşmak zevkini yaşamıştım.

Sonra acıları, genç yüreklerimize sığdıramadığımız kocaman acıları yaşadık ayrı mekanlarda.
Dağda, Nurhak’larda yitirmişti koca sevdasını Sinan’ını.
Beş sene sonra cezaevinden çıkıp, kendisini ziyarete gittiğimde artık türküleri ağıtlara dönüşmüştü. Sabaha kadar ağıtlar okudu. Sabaha kadar ağladık yitirdiklerimiz için doya doya...”

Evet (“Nurhak sana güneş doğmaz... Uçan kuşlar yuva kurmaz,” deyişindeki üzere!) Sinan, Kadir, Alpaslan Nurhak’ta öldürüldüğünde “Takvim 31 Mayıs 1971’de dondu… 31 Mayıs 1971 Pazartesi günü, radyonun 13.00 haberlerinde peş peşe iki haber yayımlanmıştı. Birinci haberde, Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesi İnekli Köyü’nde jandarmalarla girdiği çarpışma sonucu ODTÜ öğrencisi Sinan Cemgil ile Alpaslan Özdoğan ve Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencisi Kadir Manga’nın öldürüldüğü, Mustafa Yalçıner’in yaralı, Hacı Tonak’ın da sağ yakalandığı açıklanır. İkinci haberde de Cihan Alptekin ve Tayfur Cinemre adlı gençlerin Tekirdağ’da jandarma tarafından yakalandığı açıklanır.

Turhan Feyizoğlu’nun ‘Nurhak Dağlarından Sonsuzluğa’ adlı kitabında Denizli’nin Buldan ilçesinde oturan Yazıcıoğlu ailesi damatlarının öldürüldüğünü duyunca yıkıldığını anlatır. ‘Çok sevdikleri Sinan’ın duvarda asılı duran fotoğrafına bakarak ağlayan Yazıcıoğlu ailesi, duvarda asılı olan takvimin yaprağını o günden sonra koparmaz. Takvim 31 Mayıs 1971 tarihinden itibaren koparılmamış olarak hâlen duvarda asılı durmaktadır.’

Cemgil ailesi de oğullarının öldürüldüğünü radyodan duyar. Adnan Cemgil, Nazife Cemgil ve aile dostları Orhan İyiler Sinan’ın cenazesini almak için Gölbaşı’na gider. Emekli albay olarak ordudan ayrılan ve o sıralar Sinanları yakalamakla görevli bir subay olan Yılmaz Erkekoğlu daha sonra yazdığı ‘Nurhak Ey Nurhak’ adlı kitabında o günü objektifliğiyle anlatır:

‘Geldiler!.. Evraklar imzalandı, başsağlığı dilendi. Cenazeler teslim edildi. Baba Adnan Cemgil, şu konuşmayı yaptı:

Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim. Ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü. Bunu bilesiniz diye söylüyorum.’

Köylülere baktım. Adnan hocanın sözü bitince başlarını öne eğdiler.’

Sinan’ın babası Adnan ve annesi Nazife de sosyalist mücadelenin içinden geliyordu. Yaşamları boyunca inançlarının bedelini ödemişlerdi. Sinan’ın yoldaşı Atilla Keskin’in anlattığına göre bir gün Sinanların Göztepe’deki evlerine gidiyorlarmış. Apartmanların arasında kalmış, beton bloklara direnen bir köşkü görünce ‘Şuna bak’ demiş, ‘Nasıl da direniyor’. Sinan gülmüş: ‘O bizim ev. Zaten bizim aile de direnmeyi çok sever’…”[6]

Şirin de Sinan gibi, Sinan da Şirin gibi direngendi… Birbirlerine hep yakıştılar; ve nihayetinde de kavuştular…

Mezarı başında “Hayatta aslında her şeyimi ve ne yaptıysam ona borçluyum” diyen Taylan, annesinin ömrü boyunca fikirlerine sadık ve ödünsüz yaşadığını söyleyerek, tamamlamaya vakit bulamadığı yarım kalmış anı kitabını hazırlamasının, artık kendisi için bir görev olduğu belirtip, annesinin kararlı ve sevgi dolu, fikirlerinden taviz vermeyen ve nasıl düşünüyorsa öyle yaşamaya çalışan bir kadın olduğunu anlattı...

Ertuğrul Kürkçü ise, o dönem sosyalist hareketin içinde kadın bir militan olarak öne çıkmanın zorluğunu vurguladı. Şirin Cemgil’in inatçılığı ve mücadeleciliğinin yanı sıra, kadife sesinin etkili güzelliği ve eylemlerde söylediği türkülere ve Ruhi Su Dostlar Korosu’nda çalışmalarına değindi…
Sevim Tarı-Belli, “Bir yiğit kadınımızı daha yitirdik” derken; Su Apaydın da ekledi: “Şirin proleterya aydını bir kadın, bir anneydi…”

Ve nihayet bu topraklarda yetişmiş nice kadın var, güçlü, mücadeleci, “gelecek güzel günlere inanmış” ve onun için yaptıkları, yapmayı göze alacakları, öyle her babayiğidin kolayca göze alabileceği şeyler değildi; Metin Çulhaoğlu’nun, “Gençlik yıllarımda hep korktuğum ve ‘her an fırça atma’ modunda gördüğüm nadir kadınlardandı,” diye betimlediği Şirin Cemgil’in “suretine”, Rakel Dink’e yazdığı mektupta da görmek mümkündü.

“SONUÇ YERİNE”

Onlar; biz ardı ardına bırakıp giden üç kişi…
Onlar’a “sonuç” yazılmaz! Onlar sonsuzluktur…

Publius Terentius Afer’in, “Bir insanım, insanlıkla ilgili hiçbir şey bana yabancı değil”; Marcus Aurelius’un, “Kovan için gerekli olmayan arı için de gerekli değildir”; F. Dostoyevski’nin, “Bir ağacın önünden, onu sevmeden, onun var oluşundan mutluluk duymadan geçilebileceğini aklımız almaz,” sözlerini doğrulayan Onların yaşamı bizlere sonsuzluğu ve Edip Cansever’in şu dizelerini anımsatır:

“Ölü mü denir şimdi onlara/ Durmuş kalbleri çoktan/ Ölü mü denir şimdi onlara/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir peki/ En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara./… /

Unutulsun bir gövdeye duyulan hasret/ Unutulsun bu alışılmış duyarlık/ O kadar sade, o kadar kalabalık ki/ Unutulmaya değer onların insan gövdeleri/ Ve unutulmalı mutlaka/ Dolsunlar diye yüreklere/Dolsunlar damarlara./ Ölü mü denir/ Ölü mü denir şimdi onlara.”

---------------------------

N O T L A R
[*] Esmer, No:52/6, Haziran 2009…
[1] Hasan Hüseyin Korkmazgil.
[2] Paul Krugman, Bir Liberalin Vicdanı, Çev: Neşenur Domaniç, Literatür Yay., 2009.
[3] Ender İrmek, “Aşık İhsani’nin Ardından”, Evrensel, 25 Nisan 2009, s.6.
[4] Deniz Kavukçuoğlu, “O Pos Bıyıklı, Koca Sakallı, Gür Sesli Adam”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2009, s.17.
[5] Belma Akçura, “Bir Ömür Mücadele Etti, Hiç Konuşmadı”, Milliyet, 6 Mayıs 2003.
[6] Celal Başlangıç, “Nurhak’ta Güneş Batmaz”, Radikal, 6 Haziran 2005.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

İnsan Nasıl İnsan Olur


İsmail Beşikçi

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği

Asimilasyon Erdem midir?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği eski Başkanı, kısa bir süre önce vefat eden Prof. Dr. Türkan Saylan hakkında, ölümünden sonra çok övücü yazılar yazıldı. Profesör Saylan’ın çabaları erdem, çağdaşlık, ezilenlerin yanında yer alma gibi kavramlarla değerlendirildi. Profesör Saylan, 1960’larda, 1970’lerde, 1980’lerde, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde cüzam hastalığıyla ilgili taramalar yapıyormuş. Bu taramalar sırasında, kız çocuklarının, aileleri tarafından okulu gönderilmediklerini fark etmiş. Bunun için çareler aramış. Çağdaş Yaşamı Destekleme derneği, 1989’da bu arayışlar doğrultusunda kurulmuş.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, özellikle Kürt kız çocuklarını okutabilmek için okullar, pansiyonlar kuruyor. Çocuklara burslar dağıtıyor. 2000’li yılların ortalarında, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” gibi kampanyalarla, bu proje destekleniyor. Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBO) lar erkek-kız bütün Kürt çocuklarına eğitim verirken, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, daha çok Kürt kız çocuklarını hedef alıyor. Devlette, “anadil anadan öğrenilir. O bakımdan geleceğin annelerini, bugünkü çocukları Türklüğe asimile etmek çok daha önemlidir” şeklinde bir bilgi var. Bu bilgi doğrultusunda Kürt kız çocukları, birinci planda hedef alınıyor. Evlerinden, ailelerinden, koparılarak bu okullara, pansiyonlara yerleştirilen çocukların Türk dili ve kültürü içinde yetiştirildiği, Kürtçe’nin yasaklandığı, böylece, Kürt dilinden ve kültüründen koparılmaya çalışıldığı açıktır.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar Okula” kampanyalarının düşüncesi ve eylemi Kürt sorunundan kopuk bir şekilde, Kürt sorununa hiç gönderme yapılmadan dile getiriliyor. Bu süreçte, Kürtler konusunun bilinçlere çarpmaması için ciddi bir çaba sarf ediliyor. ÇYDD’nin yoksullardan, ezilenlerden yana tavır koyduğu vurgulanıyor. Yoksul kesimlerin kız çocuklarının eğitimi için gayret sarf edildiği belirtiliyor.

Türk düşüncesi, bu çabaları erdem olarak değerlendiriyor. Bu yoksul kesimlerin daha çok Kürtler olduğu çok açıktır. Ama, örneğin Kürtlerde, yoksulluğun neden yaşandığı ise hiç irdelenmiyor.

ÇYDD ve Eski Genel Başkanı hakkında şu şekilde, temel bir soru sorulabilir. Profesör Türkan Saylan, Kürtlerin yaşadıkları alanlarda cüzam taraması yaparken, ailelerin kız çocuklarını okula göndermediklerini fark ediyor. Ve bu olumsuzluğu giderme doğrultusunda uğraş veriyor. Peki, Profesör Türkan Saylan, cüzam taraması yaptığı bu bölgelerde, Kürtçe’nin yasaklandığını, devletin, Kürtleri, özellikle Kürt çocuklarını asimile etmek için, çok yoğun bir çaba içinde olduğunu neden fark etmiyor? Halbuki, Kürtçe’nin yasaklanması, her tarafta Türk dilinin ve kültürünün egemen kılınması daha görülür bir olay değil mi?

Kürtlerde, yoksullaşmanın neden yaşandığı, neden sürüp gittiği irdelenmesi gereken bir olaydır. Bu olay, ağalıkla, şeyhlikle, aşiretle vs. açıklanamaz. Çünkü bu kurumları destekleyen, bu kurumlara kan veren, can veren devletin bizzat kendisidir. Bu çerçevede koruculuk, devletin ısrarla ayakla tutmaya, can vermeye çalıştığı bir kurumdur. Bu çerçevede, YİBO’lar, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı gibi kurumların, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” kampanyaları ne işe yarıyor? Bunların işlevi nedir? Bu, devletin uyguladığı asimilasyon programına katılmak, devletin yapamadığını, “sivillik” görüntüsü altında daha iyi yapmak anlamına gelir. Devletin, Kürtlere karşı, temel bir politika olarak uyguladığı asimilasyonu sivil toplum örgütleriyle desteklemek… Yapılan budur. Erdem denen, çağdaşlık denen, ezilenlerden yana olmak denen süreç budur.

Şöyle düşünelim: 1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığı karşı isim değiştirme kampanyası vardı. Bulgaristan yönetimi, Türklerin Türk isimlerini bırakmalarını, Bulgar isimleri almalarını dayatıyordu. “Bulgar isimleri alırsanız, Bulgaristan Komünist Partisi’nde ve Bulgaristan devlet bürokrasisinde hızla yükselirsiniz. Aksi halde, yani Türk isimlerinizde ısrar ederseniz, günlük yaşamda çok büyük güçlüklerle, çok ağır sorunlarla karşılaşırsınız…” diyordu. Diyelim ki, Türkler isimlerinde ısrarlı oldular. Bulgar isimleri almayı reddettiler. Devletin bu baskı politikaları yüzünden fakirleştiler. Çocuklarına gerekli ilgiyi gösteremediler. Onlara eğitim veremediler. Bu ilişkiler ağında, Bulgaristan yöneticileri bu çocukları toplayıp kendi kurduğu okullarda eğitmeye başladı. Çocuklara burslar vermeye başladı. Şüphesiz, Bulgar dilini ve Bulgar kütürtünü esas alan bir eğitim, Türk dilini ve Türk kültürünü unutturmaya çalışan bir eğitim. Bu eğitim sağlıklı bir eğitim midir? Bu eğitim aydınlık getiren bir eğitim midir? Bu eğitimde erdem var mıdır?

Bulgaristan’da yaptırımlar şüphesiz gerçekleşmedi. Türkiye’nin ve dünya devletlerinin, uluslar arası kurumların, insan hakları örgütlerinin eleştirileri, suçlamaları karşısında, Bulgaristan geri adım attı. Türklerin asimilasyonu politikasını, uygulamaları durdurdu. Bugün Türk azınlığı Bulgaristan’da, Türk olarak iktidar ortağıdır. Türkiye’de Kürtlerin asimilasyonuna yönelik politikalar, uygulamalar ise, yoğun bir şekilde sürdürülüyor.

Bulgaristan’ın geri adım atmasında Türkiye’nin evrensel değerleri savunmasının yanında, uluslararası politikada, uluslararası örgütlerde, Türkiye’nin arka çıkılan bir devlet olmasının rolü büyüktür. Kürtlere karşı uygulanan asimilasyon politikasının sürüp gitmesindeyse; Kürtlerin, Kürdistan coğrafyasının bölünmesinin, parçalanmasının ve paylaşılmasının büyük rolü vardır. Bu, Kürt toplumunu çürütmüş, Kürtleri dostsuz bırakmış, hasımlarının sayısını arttırmıştır.

Kürtlerin ve Kürtçe’nin inkarı, köylerin yakılması, yıkılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, onbinlerce Kürt ailesinin yerlerini-yurtlarını, evlerini barklarını terke zorlanmaları, binlerce kişinin “faili meçhul” cinayetle yok edilmesi sürecinde yoğun bir yoksullaşma meydana gelmiştir. Ailelerin terke zorlandıkları alanlarda, su da var, toprak da var. Fakat aileler koruculuk dayatmaları nedeniyle buraları terk etmek zorunda kalmışlar. Bu alanlara dönemiyorlar. Şehirlerin varoşlarında yoksul bir yaşam, başkalarına muhtaç bir yaşam sürdürüyorlar. İşte, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı gibi sivil toplum örgütleri, “Baba beni okulu gönder”, “Haydi kızlar okula” kampanyaları bu mağdur Kürt ailelere, bu ailelerin çocuklarına, özellikle kız çocuklarına bu noktada sahip çıkıyorlar. Böyle bir eğitimde temel amaç asimilasyondur. Devletin asimilasyon uygulamalarına katkıdır. Bu süreçte erdem yoktur, çağdaşlık yoktur, ezilenlerden yana olma durumu yoktur. Eğitimin verimli olması anadilde eğitim yapıldığı zaman gerçekleşir. Kürtçe’yi yasaklayarak, Kürtleri ve Kürtçe’yi aşağılayarak, Kürt kültürünü yasaklayarak, Türk dilini ve kültürünü egemen kılarak gerçekleştirilen bir eğitimde çağdaşlık yoktur. Eğitim çocukların yetişmesinde elbette çok önemli bir kurumdur. Eğitime karşı çıkmak söz konusu olamaz. Ama, asimilasyona yönelik bir eğitimin de sorgulanması gerekir.

Bulgaristan’da yaşanan süreç ile Kürtlere uygulanan politikaların niteliği arasında çok önemli farklar da vardır. Bulgaristan, Osmanlılar döneminde, 13. yüzyılın sonlarında, fethedilmiş bir ülkedir. 19. yüzyıl sonunda, bağımsızlık mücadelesi sunucunda, bağımsız Bulgaristan devleti ortaya çıkmış, fetihle birlikte, oralara yerleştirilen Türklerin bir kısmı da Anadolu’ya dönmek durumunda kalmıştır. 1912 Balkan Savaşı’ndan sonra bu süreç hızlanmıştır. Bugün hala Bulgaristan’da yaşayan Türkler geri dönmeyen Türklerdir. Kürtler ise, İsa’dan önceki asırlardan beri, diyelim İsa’dan önce 4000’lerden beri kendi ülkelerinde, Kürdistan’da yaşıyorlar. Türklerin Ortadoğu’ya, Anadolu’ya gelmeleri ise onbirinci yüzyıldır. Türkler, ancak bin yıldır buradalar.

İnsanlaşma

Yukarıda 1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, oradaki Türk azınlığa yönelik isim değiştirme operasyonlarından söz edilmişti. Bu operasyonlar, Türkiye’de, devlet ve sivil toplam kurumları tarafından, çok yoğun bir şekilde eleştirildi, suçlandı. Devlet, hükümet, üniversiteler, yargı organları, TBMM, basın, operasyonları şiddetle eleştirdiler, suçladılar. Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, gibi kurumlar, bu eleştirileri devamlı yaptılar. Siyasal partiler, sendikalar, spor kurumları, eleştiri ve suçlama sürecinde aktif olarak yer aldılar. Bu kurumlar, Bulgaristan’daki Türklerin isimlerinin değiştirilmesine, onların Bulgarlığa asimile edilmelerine şiddetle karşı durdular. Bulgaristan yönetimi, emperyalist olmakla, sömürgeci olmakla, faşist, gerici, çağdışı olmakla, suçlanıyordu. Türklerin bu operasyonları asla kabul etmeyecekleri vurgulanıyordu. Türk isminden vazgeçip Bulgar ismi alan bazı görevliler “hain” olmakla suçlandı.

Bulgaristan’daki Türk azınlığın asimilasyonuna karşı çıkanlar, bunu engellemek için her önlemi alanlar Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu için yoğun bir uğraş içindeler. Devlet, hükümet, TBMM bu konuda her olanağı kullanmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, bu konuda yoğun çabalar harcamaktadır. Üniversitelerin, yargı organlarının, hukuk kurumlarının, basınının bu konudaki gayretleri büyüktür. Sivil toplum örgütleri devlet ve hükümetle birlikte, aynı doğrultuda çok yoğun çaba sarf etmektedir. Devletin ve hükümetin yapamadığını yapma hırsı içindedir.

Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu konusunda okul, şüphesiz çok önemli bir kurumdur. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra, (1960) yaşama geçirilen Bölge Yatılı İlkokulları’yla, asimilasyon sistematik bir uygulama haline getirilmiştir. Günümüzde uygulanan, Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’yla (YİBO) bu uygulama daha da geliştirildi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Çağdaş Eğitim Derneği gibi sivil toplum örgütleri, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” gibi kampanyalar, devletin düşüncesini ve amacını gerçekleştirmede önemli rol aldılar.

İşte insanlaşma bu noktada beliriyor. İnsanlaşma nedir? İnsan nasıl insan olur? İnsan ne zaman insan olur? İnsanlaşmanın, insan olmanın ölçütü nedir? Bu konudaki temel ölçü, insanın kendisi gibi insan olanlara yaptığı muamelede ortaya çıkar. Devlet ve hükümet,

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı gibi kurumlar, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” gibi kampanyalar, örneğin Bulgaristan’daki, Batı Trakya’daki., Kıbrıs’taki, Kerkük’teki Türklerin asimle edilmelerine, asimile olmalarına kesinlikle karşılar. Bunun gerçekleşmemesi için her önlemi alıyorlar. Ama, Kürtlerin Türklüğe asimile edilmeleri konusunda da yoğun çabalar sarf ediyorlar. Düşüncenin ve davranışın çifte standartlı olduğu açıktır. İnsanlaşma ölçütü açısından bu süreçleri nasıl değerlendirmek gerekir?

Bu olay bize, Türk düşüncesinin, Kürt sorunundan ne kadar kopuk olduğunu da gösteriyor.

Yazarlar, aydınlar, Kürt sorununu biliyorlar. Ama bazı temel toplumsal süreçleri Kürt sorunuyla birlikte analiz etmekten, analize Kürt sorununu , Kürt olgusunu katmaktan kaçınıyorlar. Sanki böyle bir sorun yokmuş gibi davranıyorlar. Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu’nun,

“Saylan ve ÇYDD’ye Yapılan Saldırı” (Cumhuriyet, 21 Mayıs 2009 s.2) ve Prof. Dr. E. Fuat Keyman’ın, “Erdemli Vatandaşlar Ölmez” (Radikal İki, 24 Mayıs 2009 s. 5) yazıları bu bakımdan dikkate değer.

Halbuki bazı temel olgular Türkler için ve Kürtler için çok farklı anlamlar ifade etmektedir. Örneğin Lozan Antlaşmasının Türkler için ve Kürtler için anlamı aynı mıdır? Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’nın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Çağdaş Eğitim Vakfı’nın, “Baba beni okula gönder”,” Haydi kızlar okula” kampanyalarının, Tükler için ve Kürtler için anlamları çok çok farklıdır. Köy Enstitüleri de Türkler için ve Kürtler için farklı anlamlar ortaya koyar.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Morglar Yine Doldu




”Morglara bakıp konuşmak gerekiyor.

Morglar yine Kürt cesetleriyle dolup taşıyor.

Kürt sorunu, bir ense sorunudur.

Kürt ensesindeki Türk namlularının tümüyle geri çekilmesi sorunudur.”


Türk hava ve kara kuvvetleri, 29 Mart seçimlerinden bu yana Kürdistan’ı vuruyor. Özellikle çözümün tartışıldığı son haftalarda gerilla kayıpları giderek arttı. Bu da saldırıların şiddetine işaret ediyor. KCK, dün yaptığı açıklamada şöyle diyor:

“Türk ordusunun 15 Mayısta Şırnak’ın Çırav dağında yaptığı operasyonda 6 HPG savaşçısı şehit düşmüş, karşı taraftan da kayıplar yaşanmıştır. En son Eruh’un Garısa alanında HPG Komuta kademesine yönelik Türk ordusunun merkezi olarak planlanmış bir operasyonla her türlü teknik kullanılarak 17 Mayıs’ta, içinde Garisa bölge komutanı Şervan Sason ( Niyazi Akın) yoldaşın da bulunduğu bir grup HPG’li militanın şehit düştüğü haberini bugün almış bulunuyoruz...”

KCK’nin açıklamalarında da görüldüğü gibi, Türk ordusu HPG Komuta kademesini hedef alan saldırılar gerçekleştiriyor. HPG, bu saldırılara “kalleş saldırılar” olarak adlandırıyor.

Zaten HPG en büyük kayıpları, karşılıksız ateşkeslerde ve geri çekilmelerde veriyor.

Kürtler, çözüm numaralarıyla aldatılıyor, oyalanıyor. Derin devletin yakın gazetecilerinden Enis Berberoğlu, dünkü Hürriyet yazısında, çözüm denkleminde kesinlikle PKK’ye yer yok diyor.

Bunun böyle olduğunu, Türk devletinin, Kürt sorunun çözümünde uyduruk adımlar atarken PKK’ye yönelik şiddeti artırmasından belli oluyor. Ne pahasına olursa olsun PKK’ye diz çökertme niyetlerinden vazgeçmiyorlar.

Bu ara, Türkiye Kürdistan’ından göçen Kürt sivillerin kaldığı Mahmur Kampı, PKK’ye silah bıraktırma kampı olarak düşünülüyormuş.

PKK’liler silah bırakmak için oraya gelecekler, silahlarını Irak yönetimine teslim edecekler, silahsız bir şekilde orada konakladıktan sonra da Türkiye’nin izin verdiği kişi ve ölçüde Türkiye’ye giriş yapacaklar...

Çözüme bakın! Türk ırk devletinin oluşturduğu linç kültürü kurum ve kuruluşlarıyla bütün il ve ilçelerde varlığını sürdürürken, can güvenliklerini korumak için dağlara sığınmış silahlı Kürt çocukları silahlarını, sömürgeci Türk generallerin Kürt kanıyla vıcık vıcık olmuş potinlerinin dibine bırakacaklar.

Bir kez daha kandırılıyoruz. Uyutuluyoruz, oyalanıyoruz. Dili, dini, mezhebi ve kimliği yarı yasak nesiller yetiştirilecek olmasına fit olmaya hazırlanıyoruz.

Adım adım uygulanan ve PKK’ye de izletilen bir film var. Filmin ana konusu şu. Türk devletini, varlığını, anayasasını, kurumlarını, bayrağını, dil birliğini, Türk milliyetçi hakimiyetini rahatsız etmeyecek bir Kürtlüğe karşılık, PKK’nin tümden ortadan kaldırılması...

Fakat unutulan bir şey. Bedeli ve faturası daha önce Kürtler tarafından defalarca ödenmiş bu hakların faturasını da ikinci kez biz ödemeyeceğiz.

Biz zaten 1980 zindanlarında Atatürk’ün gençliğe hitabesini okumak istememiştik. “Bir Türk dünyaya bedeldir,” dememiştik. İstiklal Marşı okumamıştık. “Ne mutlu Türküm diyene!” demediğimiz için, akıl almaz işkencelere maruz kalmıştık. Kürdistan dağlarına kazınmış birkaç sloganı kaldırmakla Kürt sorunu çözülmez...

İçimizden geçenleri bir kez daha belirtmek istiyoruz.

Bütün zamanlarda Kürt nesillerini yetim bırakan Türk devletine güvenmiyoruz. Türk ordusunun Kürdistan’daki varlığı sürdükçe can güvenliğimizin bulunmadığını söylüyoruz. Türk ırk namlularını vatan savunan namlular olarak değil, Kürt halkını ensesinden öldüren namlular olarak görüyoruz. Bir daha namluları altında yaşamaktansa, sürgünü, dağı, sokak direnişlerini ve çaresiz kaldığımız yerde ölümü tercih ediyoruz...

Bunu daha başka nasıl anlatalım?

Türk devlet morglarından kaç Kürdün cesedi geçti? Kaç Kürt ve Alevi çocuk dil ve mezhebini gizleyerek büyüdü?

Tek dil, tek sınır, tek bayrak, tek mezhep paranoyaklığına takılmadan, onun hastalıklı takıntılarını kendimiz dert etmeden Kürt ulusunun bir bireyi olarak tekrar belirtmek gerekiyor: Yarım özgürlük değil, tam özgürlük istiyoruz.

Meclis İdare Amiri Sırrı Sakık’ın AKP’li idare amiriyle yemek yemesini kimse bize Kürt sorununda yumuşama var diye yutturmasın artık. CHP içindeki bir Kürt milletvekilinin DTP’li bir milletvekiline göz kırpmasını kimse bize CHP-DTP yakınlaşması olarak anlatmasın...

Morglara bakıp konuşmak gerekiyor.

Morglar yine Kürt cesetleriyle dolup taşıyor.

Kürt sorunu, bir ense sorunudur.

Kürt ensesindeki Türk namlularının tümüyle geri çekilmesi sorunudur.

Büyümekte olan ağaç fidanının başında balta ile bekler gibi, Türk devlet namluları Kürdün ensesinde durdukça; Kürdün teslim edecek silahı yoktur; elden ele devredeceği silahları vardır.

Doğada her canlının kendini yaşatma savaşıdır bu...

Ya tam özgürlük ya hiç!

----------------

9 Ekim 2008 Perşembe

ALEVİLERDE KAFA KARIŞIKLIĞI




İsmail BEŞİKÇİ

Bir Alevi’ye “Neden namaz kılmıyorsun, neden oruç tutmuyorsun, neden Hacca gitmiyorsun?” şeklinde sorular sorduğumuzda, “Biz Alevi’yiz, bizim inancımızda, bizim geleneğimizde namaz, hac, oruç vs. yok” diyor. “Alevi isen o zaman dördüncü halife Ali’ye bağlılık nedendir, ‘Hüseyin çileleri’ nedendir, on iki imama bağlılık nedendir?” diye sorulduğu zaman ise Alevi epeyce şaşırıyor. Dördüncü halife Ali’ye bağlılığın Müslümanlık olduğu, ‘Hüseyin çileleri’ çekmenin, on iki imama bağlılığın Müslümanlık olduğu, Şiilik olduğu, Müslümanlığın da namaz, oruç, hacca gitmek vs. gibi şartları olduğu anlatılıyor. Aynı Alevi’ye “Sen hem dördüncü halife Ali’ye, on iki imama bağlı olduğunu söylüyorsun ‘Hüseyin çileleri’ çekiyorsun hem de Müslüman olmadığını Alevi olduğunu, Alevilikte namaz, oruç, haç olmadığını söylüyorsun bu bir çelişki değil midir?” şeklinde yeni bir soru soruyorsun... Alevi olduğunu söyleyen buna vurgu yapan kişinin kafası iyice karışıyor, ne diyeceğini bilemez oluyor. Ama yine de, Alevilik’ten de, dördüncü halife Ali’den de, on iki imamdan da vazgeçmiyor.

Kafa karışıklığı, düşüncelerde duygularda bir berraklık olmaması günümüz Alevilerinde çok sık rastlanan bir durum oluyor. Bazı gazetelerin son yıllarda Alevilerle, Alevi gençlerle ilgili röportajlar yayımladıkları, anket sonuçları yayımladıkları görülüyor. Bu röportajlarda, anketlerde Alevilerin, özellikle Alevi gençlerin çok karışık düşünceler ve duygular aksettirdikleri görülmektedir. Alevilere kendilerini nasıl algıladıkları, kimlikleri hakkında sorular sorulduğu zaman, dinleri, inançları sorulduğu zaman “Müslüman bir Alevi’yim” veya “Alevi bir Müslüman’ım” gibi cevaplar verdikleri görülüyor. İçten çelişkili olan bu kavramları, bu ibareleri Aleviler gayet rahat bir şekilde kullanabilmektedirler. Halbuki Alevi ise Müslüman değildir, Müslüman ise Alevi değildir. Alevilik, Yahudilik gibi, Hıristiyanlık gibi, Müslümanlık gibi, Budizm gibi farklı bir dindir, farklı bir inançtır. Yahudilik nasıl Müslümanlık değilse, Hıristiyanlık nasıl Müslümanlık değilse Alevilik de Müslümanlık değildir. “Yahudi bir Müslüman’ım”, “Müslüman bir Yahudi’yim”, “Hıristiyan bir Müslüman’ım”, “Müslüman bir Hıristiyan’ım” birbirleriyle çelişen ibarelerse, içten çelişkili kavramlarsa “Alevi bir Müslüman’ım”, “Müslüman bir Alevi’yim” kavramları da içten çelişkili kavramlardır. Aleviliğin bir mezhep olmadığını, ayrı bir inanç, ayrı bir din olduğunu belirtmeye çalışıyorum.

Alevilerin büyük kısmı “Ali’yi sevmek, on iki imama bağlılık Aleviliktir. Ali sevgisini on iki imam sevgisini yüreğimizden hiçbir güç çekip çıkaramaz...” diyorlar. Müslümanlar da, örneğin Selamet Partisi veya Fazilet Partisi de “Ali’yi sevmek Alevilikse biz Ali’yi herkesten daha çok severiz. On iki imamı da...” diyordu. “Öyleyse biz de, Aleviyiz” diyordu. Alevinin kafası bu sözlerle bir defa daha karışıyordu. Alevi bu akıl yürütmeler karşısında bocalayıp duruyordu.

Ahmet Şık ve Hatice Yaşar, 7-13 Nisan 2002 tarihleri arasında Radikal gazetesinde bir röportaj yayımladılar. Röportaj, “Alevi Gençler Konuşuyor” başlığı altında yayımlandı. “Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce etnik kimlik mi daha önde yoksa dinsel kimlik mi?” “Alevi olduğunuzu gizleme ihtiyacınızı hissettiniz mi? Alevi olduğunuz için baskı ya da farklı muamele ile karşılaştınız mı?”, “Kendinizi Alevi olduğunuz için farklı görüyor musunuz?” gibi sorulara gençlerin verdiği cevapların bazıları şöyle:

“Alevi’yim, demokratım. Elbette İslami inanış içindeyim. Kürdüm ama kendimi tanıtırken bu ön planda tutmam. Mezhep kimliğim ön planda gelir.”

“Alevi’yim Müslüman’ım.”

“Alevi’yiz Müslüman’ız. Biri soracak olursa Türküm ve Alevi’yim. Aleviliğimi gizleme ihtiyacı içinde olmadım.”

“Alevi’yim. Aleviliği seviyorum. Hoş görü, sevgi gibi birçok şeyi Alevilikte öğrendim. Müslüman’ım ama yobaz değilim.”

“Kendimi Alevi olarak düşünüyorum. Dinsiz insan düşünemem. Alevilik Müslümanlıktan ve Anadolu’dan çıkma... Bazı ortamlarda Aleviliğimi gizledim.”

“Müslüman’ım ama herkesle barışık biriyim. Ayrımcı değilim. Aleviliğimi gizleme ihtiyacı duymadım. Baskı da görmedim.”

“Alevi’yim, Alevilik Müslümanlık içinde bir mezhep.”

“Alevi’yim, Erzincanlıyım, bunu hemen söylerim. Kur’anı Kerim’de belirlenen İslamın şartları var. Yardımlaşma, dayanışma içinde yaşıyorum. Bence bunlar namazın yerine geçer. Kız lisesinde din hocamla tartışmaya girdim. ‘Aleviler Ali’ye inanır Muhammed’i tanımaz’dedi. ‘Cem’de Allah, Muhammet, Ali diye başlarız’ dedim... Sünnilik Alevilik ayrımı yapmak doğru değil... Yanlış bir şey söylenirse sessiz kalmam. Ama Alevi’yim diyorsam bunu iyi bilmek zorundayım.”

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Kendimi İslam içinde tanımlarım ama Taliban da Müslüman diyorlar, Recep Tayyip Erdoğan da... Allah, Muhammet, Ali üçlemesi içinde Ehlibeyt içinde görüyoruz kendimizi. Özetle Türküm Alevi’yim. Beş yıl öncesine kadar Aleviliğimi gizledim.”

“Alevi’yiz, Müslümanım.”

“Ailemden gördüğüm kadarıyla Alevi’yiz, Müslümanız, Aleviliğimi asla gizlemedim.”
“Dinle çok fazla alakam yok ama uzak da değilim ama Alevi’yim.”

“Köken olarak Alevi’yim. Alevi kültürü ile yetiştirildim. Bunun içinde Kur’an da var. Sünnilik ve Aleviliğin zamanla ayrıldığı düşünülüyor. Ama ikisi de Müslümanlığa girer.”

“Kendimi Alevi olarak tanımlıyorum. Müslümanlık? Derine inersek çok karışır...”

“Alevi’yim, mezhep ya da dini anlamda demiyorum. Bir kültür, bir felsefedir bana göre. Peygamberimiz Hz. Muhammet. Biz de Allah, Muhammet, Ali üçlüsüne inandığımız için, ben de kesinlikle Müslümanım. Etnik kimlik geri planda kalmalı bence. Aleviliğimi gizlemem.”

“Alevi’yim, tabii ki Müslüman’ım.”

“Ehlibeyti bilen Müslüman’dır. Alevilik de onun bir parçası. Benim için ne etnik kimlik, ne dinsel kimlik önemli. Alevi olan artık bu niteliklerini gizlemiyorlar.”

Ahmet Şık ve Hatice Yaşar yüz gençle konuştuklarını söylüyorlar. Bunlardan yirmi dördü ile yaptıkları konuşmaları yayımlamışlar. Bu gençlerin yaşı 18-29 arasında değişiyor. Gençler arasında lise öğrencisi olanlar da var, üniversite öğrencisi olanlar da var. İşçi, müzisyen, özel şirket elemanı, muhasebeci, terzi, elektrik kaynakçısı, makine mühendisi, eczacı kalfası, turizmci olan gençler de var. Bu gençler arasında semah hocaları olanlar da var. Gençlerin bir kısmı erkek, bir kısmı kadın. Bu küçük bir soruşturma bile Alevi gençlerin duygularında ve düşüncelerinde ne kadar büyük bir karışıklık olduğunu gösteriyor. Bu durumda kafa karışıklığının Alevi gençleri belirleyen temel bir niteleme olduğu söylenebilir. Konuşmaları yukarıda belirtilen on yedi kişiden sadece ikisinde kuşku var. Bu kuşku Aleviliği, Müslümanlığı sorgulamaktan kaynaklanıyor olabilir.

Şiilik şüphesiz Müslümanlıktır. Bu çok açıktır ama Alevilik de Şiilik değildir. Bu da çok açıktır. Türkiye’nin toplumsal yapısını ve sorunlarını izleyenlerin ve gözleyenlerin bir kısmının çok basmakalıp bazı ibareler ortaya koydukları görülmektedir. “Türk-Kürt çelişkisi”, “Alevi-Sünni çelişkisi” gibi bazı çelişkilerden söz edilir. Buradaki “Alevi-Sünni çelişkisi” çok yanlış kurulmuş bir kavram çiftidir. Doğru kurulmuş kavram çifti “Alevi-Müslüman çelişkisi” olmalıdır. “Şii-Sünni çelişkisi” yine doğru kurulmuş bir kavram çiftidir. Şiiliğin Müslümanlıkla ilgili bir olgu olduğunu söyledik. 7. Yüzyılın ortalarında İslamiyet’teki iktidar mücadelelerinin Şiiliği ortaya çıkardığını görüyoruz. Şiilik her şeyden önce bir Araplık olayıdır. Araplardaki iktidar mücadelesinde daha doğrusu peygamberin ölümünden sonra yerine geçecek halifenin tayini konusunda gerçekleşen mücadelede muhalefeti temsil edenlerdir. Ama Şiiliğin iktidar biçiminde kurumlaşması, devlet dini olarak kurumlaşması, İran’da Farslarda gerçekleşmiştir. Şiiliğin dinsel ibadetlerinde, dinsel inançlarında Kur’an, cami, namaz, hac vs. elbette vardır. Ama Alevilikte cami, namaz, hac vs. yoktur. Kur’an da yoktur. Örneğin Alevi inancından olan, Aleviliği yaşayan köylerde camiye rastlanmaz. Aleviliğin en önemli özelliklerinden biri de Alevilikte sazın, sözün olmasıdır. Sazın, sözün olmadığı bir cem düşünülemez. Müslümanlıkta ise müzik yoktur. Örneğin Müslümanlıkta saz/bağlama hiç yoktur. Müslümanlıkta Alevi semahlarını andıran hiçbir figür yoktur. Ama bazen ilahiler def, davul gibi bazı vurmalı çalgılar eşliğinde okunmaktadır. Alevi cemlerinde de vurmalı çalgılar yoktur. Ünsal Öztürk Alevi cemlerinde vurmalı çalgılar olmadığını söylemektedir. Gerek dördüncü halife Ali, gerek on iki imamlar İslamiyet’i yaymak için çok büyük çaba içinde olmuşlardır. Örneğin Halife Ali’nin bölgenin yerli halklarına İslamiyet’i kabul ettirmek için çok yoğun baskıların uyguladığı bilinir. Alevi inancında olanların, Kızılbaşların ise böyle bir sorunu yoktur. Yani İslamiyet’i yaygınlaştırarak bütün halkları İslamiyet’e katmak gibi bir sorunu yoktur. Alevilerde Aleviliğin propagandasını yapmak, herkesi Alevi yapmak gibi bir uğraşta yoktur, böyle bir inançta Alevi geleneklerine aykırıdır.

Alevilik İslamiyet’ten önce Mezopotamya’da yaşayan bir inançtır. Zerdüşt kökenli bir inançtır. Örneğin Ezidilik ile Alevilik arasında çok sıkı bir bağ vardır. Her iki inancın da Zerdüşt kökenli olduğu söylenebilir. İkinci halife Ömer, üçüncü halife Osman ve dördüncü halife Ali döneminde İslamiyet’in çevredeki halklara kabul ettirilebilmesi için çok yoğun bir baskı uygulandı. Bu baskı Mezopotamya’da da gerçekleşti. Örneğin Kürtlere İslamiyet’in kabul ettirilmesinde çok ağır bir şiddet kullanıldı. İşte bu ağır baskı karşısında bazı yerli halklar İslamiyet’i kabul ediyor göründüler. Dağların zirvelerine, gözden ırak yerlere çekilerek, içten, kendi inançlarını yaşamayı sürdürdüler. Ama dağların arkalarında, zirvelerinde hiç bir zaman İslam’ın gereklerini yerine getirmek gibi bir çaba içinde olmadılar. Kendi inançlarını, geleneklerini yaşamayı sürdürdüler.

Alevilik Mezopotamya kökenli, Zerdüşt kökenli bir inançtır. Ezidilik ile çok yakın bir benzerliği vardır. Fakat Alevilik sanıldığının tersine Orta Asya kökenli, Şamanizm kökenli bir inanç değildir. Alevi semahının, figürlerinin incelenmesi Orta Asya’nın, örneğin Türkmenistan’ın folkloruyla karşılaştırılması bunu açıkça ortaya koyar. 2002 yılı başlarında Kanal 7’de “Ekonomi Vizyon” isimli bir program yayınlanıyordu. Bu programda Türkmenistan’daki ekonomik gelişmeler, ekonomik atılımlar dile getiriliyordu. 6 Ocak 2002 tarihinde öğleden sonra yayınlanan programda, Türkmenistan Devlet Başkanı’nın “Büyük Safar Murat Türkmenbaşı”nın “Ruhname” ismiyle hazırladığı ve yayınladığı kitaptan söz ediliyordu. Devlet başkanı Türkmenbaşı’ndan “Büyük Safar Murat Türkmenbaşı” diye iltifat içeren ibarelerle söz ediliyordu. Ruhname isimli kitabın içeriğinde Selçuklular, Oğuzlar, Alparslan, Tuğrul Bey, Dede Korkut, Köroğlu gibi konular vardı. Seyfullah Türksoy isimli muhabirin hazırladığı ve sunduğu bir programdı bu. Ruhname isimli kitabın yazılması, basılması, dağıtılması kutlanıyordu. Sık sık Tükmen-Türk kaynaşmasından söz ediliyordu. Devlet kurmak-millet kurmak sık sık dile getirilen kavramlardı. Programa Türkiye’den Kutlu Aktaş, Yalım Eralp, Saffet Arıkan Bedük gibi emekli bürokratlar, TRT Genel Müdürü Yücel Yener de katılmıştı. Tekstil fabrikaları sahibi Ahmet Çalık da oradaydı.

Bir saate yakın süren programda sık sık folklor ekipleri de ekrana geldi. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı oynuyorlardı. Oyunlarda daha çok Hint etkisi, Çin etkisi göze çarpıyordu. Çok yumuşak dönüşler, çok yumuşak eğilişler, yumuşak hareketlerle sağa sola savrulmalar,süzülerek, sekerek elips çizmeler, göze çarpan hareketlerdi. Folklor ekipleri sık sık ekrana getirildi. Her defasında kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı oynadıkları görülüyor. Bu oyunlarda Alevi semahını andıran hiçbir figür olmadığı gibi gerek kadınların, gerek erkeklerin giyim kuşamlarında da Alevi giyim kuşamını andıran, hiçbir şekil, hiçbir figür yoktur. Alevilerde kadınlar-erkekler karışık bir şekilde semah yürürler. Kadınların ve erkeklerin karışık oynamaları Alevi semahlarının önemli bir özelliğidir. Yaşlı kadın ve erkeklerin de semah yürümeleri Alevi semahlarının diğer önemli bir özelliğidir. Çocuklar da semah yürüyebilir. “Büyük Safer Murat Türkmenbaşı”nın Ruhname’sinin kutlandığı eğlencelere ise folklor gösterilerine, oyunlara ise hep gençlerin katıldığı gözlenmektedir.

Alevi semahları Alevi cemleriyle çok yakından ilgilidir. Cem her şeyden önce bir araya geliş demektir. Dinsel ve inançsal bir tapınma durumudur. Ama cem sadece bu değildir. Cem toplumsal belleği nesilden nesile taşıyan bir kurumdur. Paylaşımın, konuşulduğu, gerçekleştiği, direnişin planlandığı, tartışıldığı bir alandır. Alevi cemleri suçlardan ve kötülüklerden arınmayı, kendi kendini yönetmeyi hedefleyen bir mekanizmadır.Alevi cemleri yaşamla organik olarak bağlantılı bir kurumdur. Örneğin Mevlevi ayinleri gibi hayattan kopuk değildir Mevlelikteki sema sadece kendinden geçme ve Tanrı’yla buluşma, Tanrı’nın varlığı içinde erime vardır. Nakşibendi ayinlerinin de böyle olduğu söylenebilir. Alevi cemlerindeyse doğa vardır, ırmak, kurt-kuş, çiçek,ağaç, toprak vardır. Alevi cemleri tarımsal ve hayvansal üretimle organik olarak bağlantılı bir kurumdur.Alevi cemleri genel olarak kış aylarında düzenlenir. Herkes işinde olduğu için genel olarak yaz aylarında cem düzenlenmez. Öte yandan cem için özel bir mekan, özel bir ev yoktur, Cem için müsait olan her evde cem gerçekleştirilebilir. Semah yürümek cemlerin sonunda gerçekleşen bir oyundur. Semahın ağır semah, orta semah, hızlı semah olmak üzere bölümleri vardır. Cemlerde söylenen nefesin ritmine göre semah yürümenin hızı da ağırdan hızlıya doğru değişir. Türkmenbaşı’nın Ruhname’sinin kutlandığı gösterilerde sergilenen oyunlar ise orta kararlılıkta bir hızda sürüp gidiyordu. Semahlarda semah yürüyenlerle, semaha katılan öbür Aleviler arasında yoğun bir iletişim vardır. Duygu, düşünce ve ruh olarak semah yürüyenlerle, ceme katılan öbürleri arasında yoğun bir bütünlük vardır. Ceme katılan herkes semah yürüyenlerin bir parçasıdır. Türkmenistan’da yukarıda anlatmaya çalıştığımız gösterilerde ise oyuncuların dışındakiler sadece onların seyircisidir. Burada sadece bir eğlence söz konusudur. Alevi semahlarında ise duygu, düşünce, kutsal bir varlığa sevgi sunma ön plandadır. Büyük Safer Murat Türkmenbaşı’nın 62. yaş yıldönümü de 2002 yılına rastlıyordu. 62. yaş yıldönümünde de büyük kutlamalar yapıldı, aynı oyunlar bu kutlamalarda da sergilendi.

2001 yılında TRT’de “İpek Yolu” belgeseliyle ilgili bazı gösterimler olmuştu. Bu TRT’nin de katkılarıyla çekilen bir belgeseldi. Bu çekimi yapanlar Çin’den başka, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan gibi ülkelerde de çekimler yapmışlardı. Bu çekimler sırasında da bu ülkelerin folklor zenginlikleriyle ilgili programlar ekrana getirilmişti, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan gibi ülkelerdeki halk oyunları da Türkmenistan’daki halk oyunlarına benziyordu. Bu oyunlarda da, örneğin Turnalar Semahı’nı, Kırklar Semahı’nı andıran hiçbir figür yoktu. Bu semahlarda keskin dönüşler, kırık adımlar, örneğin sağa dönüyormuş gibi yaparken sola sıçramalar kutsal bir varlığa saygı sunma hali önemli figürler olarak görülüyor. Yeldirme, Alevi semahlarının çok önemli bir figürü oluyor. Türkmenistan’daki “İpek Yolu” adlı belgeseli izlediğimde, hep Alevi semahları aklıma geliyordu. “Alevilik Orta Asya kökenlidir, Şamanizm kökenlidir, Türklerin Orta Asya’dan getirdiği bir inançtır, gelenektir” diyenler acaba bu programları izlemişler midir? İzleyenler acaba neler düşünüyor? Alevi semahlarının köklerini bu oyunlara, bu gösterilere bakarak bulabiliyorlar mı? Orta Asya’ya bakarak Alevi semahlarının kökenleri hakkında hiçbir şey öğrenilemez, ama Ezidilerin ibadetlerine bakıldığında Ezidilerin güneşe yüzlerini çevirip dua etmeleri izlendiğinde, kutsal günlerde gerçekleştirdikleri rakslara bakıldığında Alevi semahının kökenleri hakkında çok sağlıklı bilgiler elde edilebilir. İpek Yolu programı yapımcılarından Atila ErdenS’e bu izlenimlerini anlatmıştım. “Türkmenistan’da, Kazakistan’da, Kırgızistan’da öyle olabilir ama Azerbaycan’da öyle değil demişti.” Aslında, örneğin üç fotoğraf bu düşünceleri açık bir şekilde ortaya koyabilir. Türkmenistan folklorunu gösteren bir fotoğraf, herhangi bir Alevi semahını gösteren bir fotoğraf ve Ezidilerin güneşe durup dua etmelerini gösteren bir fotoğraf.

Orta Asya’dan Horasan’a, Mezopotamya’ya, Anadolu’ya gelen Oğuzların önemli bir kesiminin Alevi inancını benimsemeleri çok doğal. Çünkü göçebe olup at sırtında dolaşanlar için, yerleşik olmayanlar için Alevi inancı çok elverişlidir. Günde 5 vakit namaz buyuran, oruç, hac buyuran İslamiyet’in ise göçebe yaşamı karşısında benimsenmesi çok zordur.

ALEVİLER-KÜRTLER

Alevilerin yaşadıkları, karşı karşıya oldukları en büyük tehlike asimilasyondur. 19. Yüzyılın ikinci çeyreğinden beri Alevilere uygulanan politika, asimilasyondur. 1826’dan beri Vak’a-i Hayriye’den beri Alevilere asimilasyon politikası uygulanmaktadır. Bu tarihte Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile birlikte Bektaşi dergâhları da yıktırılmıştır. Sultan Mahmud bundan sadece Hacıbektaş’taki dergâhı istisna kılmıştır. Hacıbektaş’taki dergâh yıktırılmamış, kilerevinin karşısına cami yaptırılmıştır. Bu camiye de bir Nakşibendi şeyhi gönderilmiştir. Dergâh cemaati artık Nakşibendi terbiyesiyle yetiştirilecektir. Asimilasyon başlamıştır. Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri, aynen Kürtlerin Türklüğe asimile edilmeleri gibi bir süreçtir. Alevi köylerine cami yapılması 20. yüzyılın başında Jön Türklerle birlikte iyice gelişmiştir. Cumhuriyetle birlikte ise sistematik bir politika olmuştur. Her Alevi yerleşim birimine cami yaptırmak, camiye bir imam tayin ettirmek, Alevileri Müslümanlaştırmanın etkin bir yoludur. Dr. Cemşit Bender’in, On iki İmam ve Alevilik (Berfin, 5. Baskı, 2003) kitabında “Resmi İdeoloji ve Alevilik” başlığı altında yer alan bir bölüm var. (s. 141-145) Bu bölümde Dr. Cemşid Bender 1992 yılında Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı’nda yaptığı bir görüşmeyi anlatıyor. Görüşme konusu Alevilik. Dönemin diyanet işleri başkanı Said Yazıcıoğlu’ndan randevu alınıyor, fakat son anda Said Yazıcıoğlu tartışmaya girmeme gibi bir ilkesi olduğunu belirterek, görüşmeyi kendi adına Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan Vekili İrfan Yücel’in yapmasını istiyor. İrfan Yücel de Aleviler’in Müslüman olduğunu, camileri olduğunu, namaz kıldıklarını, oruç tuttukların söylüyor. Alevilerin Müslüman olduğunu, Alevilerin köylerinde de cami olduğunu sık sık dile getiriyor. Dr. Bender Alevi köylerine zorla cami yapıldığını, örneğin Dersim’de Vali Kenan Güven’in vatandaşlardan toplanan paralarla cami yaptırdığını bu konudaki düşüncelerini soruyor. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkan Vekili yine Alevilerin Müslüman olduğunu, her Müslüman köyünde cami olmasının istenen bir şey, güzel bir şey olduğunu söylüyor.

Osmanlı, Alevileri Müslüman bir grup olarak görmüyor, Alevi’yi , Alevi olarak, “Kızılbaş” olarak görüyor ama yok edilmesi gereken, Müslümanlar içinde yaşamaması gereken bir grup olarak görüyor. Bunun için vahşete varan uygulamalar da yapıyor. Bu vahşetten korunmak için de Alevilerin dağların yüksekliklerinde, anayolların çok uzağında kendilerine yer aradıkları, yerleşim birimleri oluşturdukları biliniyor. Buysa toplumun Alevi/ “Kızılbaş” olarak kalmasını inançlarını, geleneklerini yaşamasını, iç özerkliğini korumasını sağlıyor. Cumhuriyetle birlikte düşüncede ve duyguda tek tip insan yaratma politikası doğrultusunda Kürtler Türklüğe asimile edilirken, Alevilerin de Müslümanlığa asimile edilmesine gayret ediliyor. Aleviler inançlarını, geleneklerini, iç özerkliklerini bu şekilde yavaş yavaş yitirmeye başlıyor. “Müslüman’ım ama Aleviyim”, “Aleviyim ama Müslüman’ım”, “Müslüman Aleviyim”, “Alevi Müslüman’ım” ibareleri bu şekilde ortaya çıkıyor. Ali Yıldırım,Osmanlı’nın Alevi’ye karşı tutumunun daha dürüstçe olduğunu söylemektedir. Bu görüşe ben de katılıyorum. Çünkü Osmanlı Alevi’yi Alevi olarak görüyor, ama fiziki olarak onu yok etmeye çalışıyor. Alevilerde yok olmamak için kendilerince önlem alıyorlar. Cumhuriyet ise Alevi’yi Müslüman olarak görüyor, fiili olarak Müslümanlaştırmaya, Aleviliği yok etmeye çalışıyor. Alevi kurumlarını, Alevi inançlarını, geleneklerini bozuyor, etkisiz kılıyor.

Asimilasyon şüphesiz sadece Kürtlere, Alevilere uygulanan bir politika değildir. Asuriler, Ezidiler, Çerkesler, Lazlar vs. de bu politikanın etki alanı içindedir. Bir zamanlar Kürtler “en iyi Türk biziz, esas Türk biziz, has Türk biziz” derlerdi. 1960’larda böyle bir slogan vardı. Bunun gibi zaman zaman “en iyi Müslüman biziz, esas Müslümanlar Alevilerdir” diyen Alevilere de rastlanmaktadır. Bu asimilasyonun yoğunluğu ve yaygınlığıyla ilgili bir göstergedir.

1994’den önceki, yani Nelson Mandela’nın cumhurbaşkanlığına seçilmesinden önceki Güney Afrika yönetimini düşünelim. Yerli halkın ve beyazların ayrı ayrı mahalleleri, ayrı ayrı okulları vardı. Lokantaları, sinemaları, otelleri hep ayrıydı. Nüfusun % 20 kadarını oluşturan beyazlar, yerli halkı kendi içlerine almak istemiyorlardı. Yerliler “Bantustan” denilen dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlarda, çok büyük bir mağduriyet içinde yaşıyorlardı. Kanalizasyon, elektrik, su, konut gibi temel hizmetler çok yetersizdi. Ama toplum kendi geleneklerini, kendi inançlarını yaşıyordu, Güney Afrika toplumu iç özerkliğe sahipti, işte bu iç özerklik giderek iktidarı yarattı. 1994’de yapılan ilk demokratik seçimlerde “Afrika Ulusal Kongresi” iktidara geldi. Nelson Mandela cumhurbaşkanlığına seçildi. Nelson Mandela’yı uzun yıllar cezaevinde tutan, Afrika Ulusal Kongresi’ni terör örgütü ilan eden beyaz yönetimin Cumhurbaşkanı, De Klerk ise Nelson Mandela’nın yardımcısı oldu. 1990’ların ortalarında “Dünyanın en ırkçı devleti” denen Güney Afrika’da böyle bir süreç yaşandı.

Ali Yıldırım’ın Alevi Öğretisi (İtalik, 2000) kitabında çok ilgi çekici bir bölüm var. Bu bölüm “Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” başlığını taşıyor. (s. 176-183) İranlı dini liderlerden Şeriat Medari, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’le yaptığı resmi bir görüşmede Türkiye’deki Alevilerden şikayet ediyor, Alevilerin ateistleştiklerini söylüyor. “Ya siz ilgilenin Sünnileştirin, ya da bize bırakın Şiileştirelim” diyor. Bu sözün başbakanlığı döneminde Tansu Çiller için hazırlanmış Alevilik Raporu’nun ilk sayfasında yer aldığı belirtiliyor. “Türkiye’de Alevilik, Aleviler ve Alevilerde Siyasal Yapı, Siyasal Kültür” başlığını taşıyan 107 sayfalık raporun 24 Aralık 1995 seçimleri öncesinde Tansu Çiller’e sunulduğu belirtiliyor. Raporun bir bölümünün de, Diyanet İşleri Başkanlığı Baş Müfettişi, Abdülkadir Sezgin’in hazırladığı not ediliyor. İranlılara verilen cevap açıktır. “Biz Alevileri Sünnileştiriyoruz” buradaki Sünnileştirme Müslümanlaştırma anlamına geliyor. Her Alevi köyüne cami yapılması, cemevi yapılmışsa bile muhakkak bir de cami yapılması, camiye bir de imam, müezzin tayın edilmesi asimilasyonu yaygın bir yolu oluyor. Cemevlerinde resmi ideolojiyi güçlendirici konuşmalar yapılması, bu yönde programlar oluşturulması yine kararlı bir şekilde yaşama geçiriliyor. İran’la yapılan böyle bir pazarlık Alevi kitlelerde nasıl bir düşünce, nasıl bir duygu yaratıyor acaba. “Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” ne anlama geliyor. Sünniliğin ve Şiiliğin Müslümanlığın iki yorumu olduğunu düşünürsek, asimile edilmek istenen kitlenin Müslüman bir kitle olmadığı açık değil mi?

Irak’ta Saddam Hüseyin rejimi çöktükten sonra Şii Araplar çok büyük bir hareketlilik içine girdi. Nisan, Mayıs aylarında (2003) İmam Hüseyin’in şehit edilmesinin yıldönümünde on binlerce Şii Kerbela’da toplanmaya başladı. Şiilerin çoğu buraya yürüyerek gitmeye çalışıyordu. Yüzlerce Şii demir zincirlerle sırtını, başını dövüyordu. Sırtından başından kan çıkarıyordu. Binlerce Şii sürüne sürüne İmam Hüseyin’in Kerbela’daki türbesine, dördüncü halife Ali’nin Necef’deki türbesine varmaya çalışıyordu. Bütün Şiilerin “Hüseyin Çileleri” çekmediği söylenebilir. Ama bu süreçte olan, bu çileleri çeken on binlerce Şii’nin olduğu da gerçektir. Şiiler, “Hüseyin Çileleri” çekerken, insan ister istemez Alevileri hatırlıyor. Aleviler şüphesiz Kerbela’ya, Necef’e filan gitmiyor. Alevilerde böyle bir hac anlayışı, geleneği yok. Yukarıda belirtildiği şekilde “Hüseyin Çileleri” de çekilmiyor. Tüm bunlara rağmen bazı Alevilerin kendilerini on iki imama bağlı hissetmeleri, bunu sık sık vurgulamaları, her Alevi evinde dördüncü halife Ali’nin resimlerinin asılı bulunması irdelenmesi gereken bir durumdur. Halife Ali’ye, Hüseyin’e, on iki imama bağlılık tamamen Şiilikle ilgili bir olaydır. Aleviliğin bu açıdan Şiilikle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Aleviler neden bunu açıkça ifade edemiyor. Aleviler elbette tarihte yaşanmış bir zulümle ilgilenebilir, böyle bir ilgi Alevi inancıyla, Alevi yaşam biçimiyle de uyuşur. Hatta bir gereklilik olarak da ortaya çıkar. Ama sanki Alevi cemaatinin bir üyesiymiş gibi, Halife Ali’ye, Hüseyin’e, on iki imama bağlanmak şaşırtıcıdır. “On iki imam çileleri” çeken Aleviler acaba tarih boyunca sırf Alevi oldukları için kendilerine gösterilen şiddeti biliyorlar mı? Ali Yıldırım’ın “Osmanlı Engizisyonu” (Öteki, 1998) kitabı bu şiddetin, işkencenin, katliamın boyutların irdeleyen değerli bir çalışmadır.

2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta Alevilere karşı çok ağır bir katliam gerçekleştirildi. Mart 1995’de de İstanbul’da Gazi Mahallesinde ve Ümraniye’de bir kırım gerçekleştirilmişti. Daha önce de Çorum’da (Temmuz 1980), Maraş’ta (Aralık 1978) yine Alevilere dönük zulümler, katliamlar oldu. Bu katliamların Alevilerin yüreklerinde ağır yaralar açtığı da bir gerçektir. Acaba Alevilerin yüreklerini yaralayan bu olaylara İranlı Şiiler, Iraklı Şiiler ne kadar üzüldüler? Veya İranlı Şiiler, Iraklı Şiiler bu katliamları kendilerine dert ettiler mi? Aleviler tamamen Araplıkla, Şiilikle ilgili bir olay olduğu halde, ‘Hüseyin Çileleri’ çekerek 1400 yıllık bir davayı günümüzde de sürdürmeye çalışıyorlar. Acaba Alevilerin Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da uğradıkları zulümler Şiileri dertlendirmiş midir?

“Hüseyin çileleri”, Adnan Yücel’in Ateşin ve Güneşin Çocukları ( Yurt Kitap- Yayın, 4.bs.2000) şiirinde Kürtlere sitem ederken kullandığı bir imgedir.

“O günah sorguları yetmedi mi yazgınıza
O Hüseyin çileleri bitmedi mi daha
Kırklar yediler çekip gitmedi mi
Sazlar kırıla kırıla çalınırken” (s. 44)

Şiilerin Kerbela’daki çile çekmelerini izlerken, insan ister istemez şu konuyu da düşünüyor. Kerbela törenlerinde Alevi semahlarını andıran hiçbir bölüm, hiçbir gösteri yok. Aleviler bunları karşılaştırarak, Alevilik, Şiilik konusunda Aleviliğin Şiilik olmadığı konusunda neden berrak bir düşünce oluşturamıyor. Şurası çok açıktır dördüncü halife Ali hiçbir zaman Alevi olmamıştır. O, İslam Sünneti’ne sıkı sıkıya bağlıdır, kendinden önceki halife Osman, halife Ömer, halife Ebubekir gibi... Burada, acaba bilmediğimiz bir “sır” mı vardır?

Örneğin Hasan Sabbah Alamut’ta yaptığı çeşitli konuşmalarda bu sırrı açıklıyor. (Wladimir Bartol, Fedailerin Kalesi Alamut, Çeviren Atilla Dirim, Yurt Kitap-Yayın, s. 166-173; s. 441 vd., s. 452-454) Burada bu “sırrı” açma gereğini duymuyorum. Ama Hasan Sabbah’ın kavrayışının çok dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Kanımca Tapınak Şövalyelerinin de böyle sırları vardı. Acaba Alevilerin de benzer sırları var mı? Bu sır ne olabilir? Şurası çok açıktır ki Alevilerin Ali’siyle tarihsel kişilik olan Ali, yani dördüncü halife olan Ali çok farklı kişilerdir. Alevilerin Ali’si halktan herhangi bir kişidir, Alevilerin Ali’si Doğa-Tanrı-İnsan bütünlüğünde yer alır. İnsan Ali doğanın-Tanrının kendisidir. Dördüncü halife Ali ise yeryüzünü, gökyüzünü, bütün canlı ve cansız varlıkları yaratmış Allah’ın bir temsilcisi olarak kavranılmaktadır. İslamiyet’i yaymak için çevre halklara çok ağır şiddet gerçekleştirmiştir. Alevilerde böyle bir tanrı anlayışı yoktur. Doğa-Tanrı-İnsan bir bütün oluşturmaktadır. Doğayı gören insan, tanrıyı da görür, tanrı her insanda ayrı ayrı tecelli eder. Müslümanlardaki yani Sünnilerdeki ve Şiilerdeki tanrı anlayışıyla, Alevilerdeki Tanrı anlayışının çok farklı olduğun belirtmeye çalışıyorum. 19 yüzyılda yaşamış Hilmi Dede’nin

Ayine tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme
Ali göründü gözüme

Şiirinde sözü edilen örnek insan Ali’dir. Tanrı Ali’nin kişiliğinde gözlere insan niteliğinde görünür. (Bu şiir için bak. İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Şiirinde Tanrı’ya Kafa Tutanlar, Okat Yayınları, İstanbul 1968, s. 119)

ALEVİLİKTE ELEŞTİRİ ÖZGÜRLÜĞÜ

Alevilik ile Müslümanlık arasında çok derin bir fark vardır. Bu doğanın, toplumun ve insanın kavranması sürecinde ortaya çıkan bir farktır. Müslümanlıkta Kur’an her şeye egemendir. Doğa, toplum, tarih insan hakkında en doğru bilgilerin Kur’anda yazıldığı kabul edilir. Kur’an eleştirilemez. Kur’andaki bilgilerin doğruluğundan kuşku duyulamaz. Bu bilgiler tartışılamaz. Halbuki Alevilikte sınırsız bir tartışma özgürlüğü vardır. Alevilikte doğa, tarih, insan, Ali (dördüncü halife Ali değil) her şey tartışılır. İslam teolojisinde varoluş tanrının yoktan var etmesidir. Yaratan-yaratılan ikilemi Müslüman teolojisinin en önemli unsurudur. Alevilikte ise yaratanla yaratılanın birliği vardır. Alevi inancında varoluş Tanrı’nın kendi özünden fışkırmasıdır. Alevi Tanrı’yı kendi içinde bilir. Alevi inancında yer, gök, deniz, her şey Tanrı ile doludur. Alevilikte Doğa-Tanrı-İnsan birdir, bütündür. İnsan Ali doğanın ta kendisidir. Hallac-ı Mansur’un (9-10. yy.), Yunus Emre’nin (13. yy.), Nesimi’nin (14-15. yy.), Süruri’nin (16. yy.), (Hilmi Dede’nin (19. yy.), Edip Harabi’nin (19. yy.) şiirlerinde bu niteliği görmek mümkündür. Kaygusuz Abdal’ın,

Hakkı ister isen Âdem’de iste
Irak’ta, Mekke’de, Hac’da değildir

deyişi yine aynı anlama gelmektedir. Tanrı’nın bir parçası olması nedeniyle insan kendi geleceğini kendi belirler. Fiillerinden sorumlu, her biri Tanrı’nın bir parçası olan insan şüphesiz özgürlükçü bir düzeni seçecektir. İslam’i teolojide ise insanın kaderi Allah tarafından belirlenir. İslam inancında insan Tanrı anlayışı içinde kaybolur, yok olur. İnsan Tanrı’nın varlığında eridiği için artık insandan eser kalmaz. Alevi inancındaysa insan Tanrı’yı kendi içinde yoğurur, Tanrı’ya yeni bir ruh ve şekil verir. Alevi ozanlar her zaman yeri, göğü, insanı, her şeyi yaratan Tanrı anlayışına karşı direnmişler “senin karşında ben de varım, senden ayrı ben de varım...” demek istemişlerdir.

Alevilikte dogmatizm yoktur. İslam’daysa yoğun bir dogmatizm vardır. Kaygusuz Abdal’ın şu şathiyye/yergi’sine bakalım.

Kıldan köprü yaptırmışsın
Gelsin kullar geçsin deyu
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı

Kaygusuz Abdal’ın 14. yy. sonu 15. yy. başında yaşadığı bilinir. Bu şiirde din ve Tanrı eleştirisi vardır. Tanrı’nın var olduğu varsayılan gücünü göstermesi istenmektedir. Böyle bir eleştiri ancak Alevi şairlere has bir eleştiridir. Müslüman bir kişinin böyle bir Tanrı eleştirisinde bulunması olası değildir. Bu şiir 1950’lerdeki lise edebiyat kitaplarında şiirin ruhuna aykırı bir yorumla değerlendirilmektedir. Örneğin “şair,Tanrı’ya ulaşmak için insanların nefislerini yenmeleri gerektiğini belirtiyor. Tanrı’ya ulaşmak için nefsini yenme zahmetine katlanmayan insanları yeriyor. İnsanların Tanrı’ya ulaşmak için kıldan ince kılıçtan keskin sırat köprüsünden geçmeleri gerektiği anlatılıyor...” (Ağuh Sırrı Levent, Türk Edebiyatı, Lise II, İnkılap Kitabevi, 1951, s. 63-64; Nihat Sami Banarlı, Metinlerle Türk Edebiyatı, Lise II, Remzi Kitabevi, 1951, s. 54-55; Abdurrahman Nisari, Metinle Türk Edebiyatı, Lise II, İnkılap, 1955, s. 55-56; Cevdet Kudret, Türk Edebiyatından Seçme Parçalar, İnkılap ve Aka, 1973, s. 72-73)

Böyle ters, şiirin ruhuna hiç uygun olmayan bu yorumlara rağmen bu şiir, bu şathiyye/yergi 1950’lerde liselerde okutulan Türk Dili ve Edebiyatı kitaplarına konabilmiş. Günümüzdeki kitaplarda da bu şiire, şathiyye/yergiye yer veriliyor mu acaba?

16. yy.’da yaşadığı söylenen Azmi Baba’nın

Yeri göğü ins-ü cin-i yarattın
Sen ey mimar başı eyvancı mısın?
Ayı, günü çarhi, burcu varettin
Ey mekan sahibi rahşancı mısın?

Şeklinde başlayan şiiri de şathiyye/yergi kabul etmek mümkündür. (Bu şiir için bak. İsmet Zeki Eyüboğlu, a.g.e., s. 78-84)

Yunus Emre’ye veya Müridi Molla Kasım’a atfedilen bir şiir de, şathiyye/yergi kabul etmek mümkündür. Bu şiir şöyledir.

Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne evler yapasım gelür
Altında gayya vardır içi nâr ile pürdür
Varup ol gölgesinde biraz yatasum gelür. (Nihat Sami Banarlı, a.g.e., s. 55)

Yunus Emre’nin de, “Ya ilahi ger sual etsen bana” diye başlayan “kıl gibi köprü gerersin geç deyi” diye devam eden bir şiiri vardır. Bu şiirde de örneğin Tanrı’nın terazi tutması, kötülükleri tartıya vurması, eleştirilmektedir. Terazi tutmak tacirlerin, bakkalların işidir, denilmektedir.

“Terazi korsun hevesat dartmağa
Kastedersin beni oda atmağa
Terazi ana gerek bakkal ola
Ya bazergan, tacir-ü aktar ola” (İsmet Zeki Eyüboğlu, a.g.e., s. 42-43)

Doğanın, tarihin, toplumun, insanın kavranışındaki bu çok farklı bakışlar, birbirlerine çok zıt olan anlayışlar elbette Alevilik-Müslümanlık farkının temelinde duran bir konudur. Bütün bunlara rağmen şunu da belirtmekte yarar vardır. Dördüncü halife Ali’ye bağlılık, on iki imama bağlılık gibi konular Alevileri de dogmatik bir düşünceye doğru çekmektedir. Aleviler bu konuları kolay kolay tartışamamaktadırlar. Buysa Aleviliğin temelindeki düşünce ve kavrayışa zıttır. Bu bağlılıklarla Alevilik kendi öz değerlerinden yavaş yavaş kopmaktadır.

Aleviler çocuklarına Ebubekir, Ömer, Osman gibi isimler vermezler. Bunu birinci halife Ebubekir’in, ikinci halife Ömer’in, üçüncü halife Osman’ın, dördüncü halife Ali’nin haklarını yemelerine, Ali’nin haklarını vermek için mücadele etmelerine bağlarlar. Bu suretle Aleviler tarihsel bir davayı 1400 yıla yaklaşan bir davayı günümüzde de sürdürürler. Halbuki İslamiyet’in kavranması konusunda, dördüncü halife Ali ile önceki üç halife arasında hiç fark yoktur. Nitekim halife Ali’nin çocuklarının içinde isimleri Ebubekir, Ömer, Osman olanlar da vardır. Halife Ali’nin kızlarından, önceki üç halife ile Ebubekir’le, Ömer’le, Osman’la evlendirilenler de vardır. Bu konuda Faik Bulut’un “Ali’siz Alevilik” (Doruk 1997, daha sonra Berfin) kitabı önemlidir. Faik Bulut’un “Yol” dergisinde Şakir Keçeli’yle yaptığı tartışmalar da dikkate değer. (Yol, sayı:5/2000, sayı:9/2001, sayı:10/2001)

Alevi inancına Şii unsurlarının nasıl karıştığı incelenmeye değer bir konudur. 15. yüzyılın sonları, 16. yüzyılın başları İran’da Şah İsmail’in yönetime gelmesi, Safevi Hanedanlığı’nın kurulması, Osmanlı’da Şah Kulu Ayaklanması (1509-1510) Yavuz Sultan Selim’in padişahlığı ve Çaldıran Savaşı (1514) ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gereken bir süreçtir. Alevi inancına Şii unsurların karışması kanımca bu dönemde gerçekleşmiştir. Daha doğrusu, 15. yüzyılın ortalarından itibaren İran-Osmanlı ilişkilerinin gelişmesi sürecinde Şeyh Safiyüddin’in, Şeyh Cüneyt’in, Şeyh Haydar’ın, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın, Şah İsmail’in Osmanlılara ve İran’a komşu olan halklarla, örneğin Kürtlerle, Alevilerle geliştirmeye çalıştıkları süreç içinde değerlendirilmelidir. Bu dönemden önce Alevi inancında acaba “Dördüncü halife Ali’ye bağlılık”, “On iki imam’a bağlılık” var mıydı?

Yukarıda Hacıbektaş Dergâhı’ndaki caminin 1826 yılında yapıldığını belirtmiştim. Örneğin bu tarihten önce Alevi köylerinde, Alevi yerleşim birimlerinde cami olup olmadığı araştırılabilir. Alevilik, Osmanlı toplumunda özellikle İmparatorluğun yükselme döneminde dışlanan bir inançtı. Aleviler de hep dışlanan bir grup olmuştur. Şiilik de genel İslam anlayışı içinde hep muhalefette kalmıştır, muhalefette kalan, dışlanan grupların birbiriyle ilişki kurması doğaldır. Ama Şiiliğin Alevi inancı ve anlayışı içinde, Alevi gelenekleri içinde kurumlaştığı görülmektedir. Bu kurumlaşmanın Alevi inancının geleneklerini bozduğu da görülmektedir. İşte Şiiliğin Alevi inancı içindeki bu kurumlaşma sürecinin incelenmesi gerekir. Bu süreçte, Velayetname, Menakıpname gibi eserlerin tahrip edildiği, bozulduğu, bu eserlere yeni bölümler eklendiği, bu eserlerden bazı bölümler çıkarıldığı çok büyük bir olasılıktır. Yine bu süreçte Alevi ocaklarına, yeni Silsilenameler düzenlendiği çok büyük bir olasılık dahilindedir. “Menakıb-i Hacı Bektaş Veli”, Hacı Bektaş Veli’yi on iki imamlardan Musa el Kazım’a bağlamaktadır. Halbuki Musa el Kazım 798 tarihinde ölmüştür. Hacı Bektaş Veli ise 1207 tarihinde doğmuştur. Hacım Sultan Velayetnamesinde ise Hacı Bektaş’ın doğrudan doğruya Ahmet Yesevi’nin öğrencisi olduğu yazılmaktadır. Halbuki Ahmet Yesevi 1166 yılında ölmüştür. Hacı Bektaş ise yukarıda değindiğimiz gibi 1207 de doğmuştur. Velayetnamelerin veya menakıpnamelerin 1481-1501 yılları arasında derlenip toparlandığı, yazıya geçirildiği söylenmektedir. (Nejat Birdoğan, Anadolunun Gizli Kültürü Alevilik, Hamburg Alevi Kültürü Merkezi Yayınları, 1990, s. 73-74, 96-97)

Bu noktada Alevilerdeki bu “sır” kavramının değerlendirilmesinde de yarar vardır. Alevi sırrı nedir? Bu sır kimde saklanmaktadır. Her durumda şu söylenebilir: Şiiliğin temel kavramlarının Aleviliğe aşılanması, Alevilerde giderek çok büyük bir kafa karışıklığının yaratılmasına neden olmuştur. Bu kafa karışıklığı sadece Anadolu Alevilerinde görülen bir durum değildir. Mezopotamya Alevilerinde, İran Alevilerinde, Suriye Alevilerinde, Nusayrilerde, Kafkasya Alevilerinde de rastlanan bir durumdur.

Kafa karışıklığı devrimcilerde de aynen görülmektedir. Cezaevlerindeki direnişlerde, ölüm oruçlarında yaşamlarını yitiren Alevi gençlerin cenazelerinin cemevlerine getirildiği, oradan kaldırıldığı görülmektedir. Cenazenin cemevine getirilmesi, oradan kaldırılması, yaşamını yitirenin Alevi olduğunu göstermektedir. Fakat cemevlerine imam da gelmektedir. İmamı cemevlerinde ne işi vardır? Alevilikte namaz var mı? Alevi gençlere sorarsanız “halkımızın dinsel inançlarına saygı gösteriyoruz” derler. Gençlerin sözünü ettiği halk Alevi değil mi? Alevilik de imam/imamlık diye bir kurum var mı?

Alevi inancına bazı Şii unsurların karıştığını söylüyoruz. “Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” önerisiyle ilgili bazı somut gelişmelere de dikkat çekmekte yarar vardır. Örneğin Çorum merkezindeki Alevilerin Şiilere benzemeye başladıkları, kendilerine ait bir cami yaptıkları, camiye gittikleri gözleniyor. Şiilerin Hüseyin’in Kerbela’daki dördüncü halife Ali’nin Necef’teki türbesine sürünerek vardıklarını belirtmiştim. Türbelere, dergahlara sürünerek girme geleneğin bazı yerlerde, bazı Alevilerde de görüldüğü gözlenmektedir. Bunları Şiileşmenin bir göstergesi olarak değerlendirmek mümkündür.

Aleviliğe Şiilik unsurlarının nasıl girdiğini anlatmaya çalıştık. Aleviliğe Şamanist unsurlarının nasıl girdiğinin de aynı şekilde irdelenmesi gerekir. Bu konuda kısaca şu söylenebilir. Aleviliğin Şamanizmle ilişkisinin kurulması Osmanlı’nın son dönemlerinde İttihat ve Terakki ile başlamıştır. O yıllarda Balkan Savaşlarından (1912) hemen sonra İttihat ve Terakki Kürtleri Türkleştirmek, Alevileri Müslümanlaştırmak yolunda bazı projeler geliştirmeye çalışmaktadır. İttihatçılar Alevilerin Türklükle, eski Türk inançlarıyla bağını kurmaya çalıştılar. Dr. Fritz adıyla Kürtler kitabını yazan kişinin de İsmail Pelister takma adıyla yazılar yazan Habil Adem isminde bir İttihatçı olduğu bilinmektedir. 1918 yılında Osmanlı Muhacirin Dairesi tarafından yayınlanan bu kitapta Kürtlerin aslının Türk olduğu, Kürtçe dili denen dilin aslının Türk dili olduğu ispat edilmeye çalışılmaktadır. İttihat ve Terakkiye bağlı unsurlardan Baha Said Bey 1914-1915 yıllarında bu çerçevede Anadolu’ya gönderilmiştir. Alevi Cemaatıyla ilgili incelemeler yapar. Bunun için Alevilerin yaşadığı bölgelerde inceleme gezileri tertipler. Aleviliğin Şamanizmle bağının kurulması Şamanizmin Alevilikde yaşadığı, Baha Said Bey’in çalışmalarıyla temellendirilmeye gayret edilmiştir. Baha Said Bey “Türkiyede Alevi, Bektaşi, Ahi, Nusayri Zümreleri” başlıklı çalışmasında Şiiliğin Araplıkla, Aleviliğin Türklükle ilgili bir olay olduğunu anlatmaya, Aleviliğin eski Türk dininin bir devamı olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır. Şeyh Safi’nin, Safiyüddin’in, 14. asrın ortalarında Erdebil’de kurmaya çalıştıkları Şiilikle Aleviliğin ilgisi olmadığını, Aleviliğin Türk dini, Türk İnancı olduğunu, Orta Asya’dan Oğuzlarla birlikte getirildiğini söylemektedir. O dönemde Türk Yurdu Dergisi etrafında toplanan Fuat Köprülü, Baha Said, Hamit Sadi (Selen), Hamid Vehbi gibi araştırmacılar da aynı görüşleri dile getirmektedir. Baha Said Bey bu çalışmaları Alevi cemaatına duyduğu ilgiden değil, Türk Milliyetçisi olduğu için yapmaya çalışıyor.

Aleviliğin Orta Asya kökenli olduğunu, Şamanizmin yani eski Türk dininin, eski Türk inancının Alevilerde yaşadığını yazan bir diğer araştırmacı Profesör Yusuf Ziya Yörükan’dır. Profesör Yusuf Ziya Yörükan 1931 yılında Atatürk tarafından “Türk Dinleri ve Türk Mezhepleri” üzerine bir kitap yazmaya memur edilmiştir. Profesör Yusuf Ziya Yörükan’da 1932 yılında “Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri” ve “Müslümanlıktan Sonra Türk Mezhepleri” konusunda iki cilt halinde her biri 400 sayfa civarında olan daktilo metni Atatürk’e sunmuştur. 1930’lu yıllar Türk Tarih Tezinin ve Güneş Dil Teorisinin geliştirildiği yıllar. En yüksek siyasi irade İlahiyat Profesörü Yusuf Ziya Yörükan’dan “Türk Dinleri ve Türk Mezhepleri” ile ilgili bir kitap yazmasını istiyor. Profesör Yusuf Ziya Yörükan ne yazabilir? Çok büyük bir olasılıkla siyasi iradenin uygun göreceği, hoşlanacağı düşünceleri yazar. Ismarlama üzerine yazılan kitaplardan bilim çıkmaz. Bu siyasi iradenin görüşlerini, isteklerini doğrulayan kitaplar yazılır.

Yusuf Ziya Yörükan’ın “Alevilik ve Tahtacılar” isimli kitabında bu düşünceler dile getirilmeye çalışılmıştır. Kitap Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında yayımlanmıştır. Profesör Yusuf Ziya Yörükan’ın oğlu, Prof. Dr. Turhan Yörükan’ın “Yusuf Ziya Yörükan’ın Hayatı, Eserleri ve Alevilikle İlgili Görüşleri” başlıklı yazısı Yol dergisinin 8. sayısında (Kasım-Aralık 2000) yayımlanmıştır. (s. 59-91)

Bu yıllarda Baha Said, Yusuf Ziya Yörükan, Besim Atalay, Baha Toros gibi yazarlar hep Aleviliğin Şamanizmle, Orta Asyayla bağını kurmaya çalışmışlardır. Etnolog Hasan Reşit Tankut’da aynı görüştedir. Hasan Reşit Tankut’un “Zazalar Üzerine Sosyolojik Tenkitler” (Kalan Yayınları, Nisan 2000) kitabında bu konularla ilgili bazı değerlendirmeler vardır. Mehmet Bayrak’ın “Kürdoloji Belgeleri” (Özge, 1994) ve “Alevilik ve Kürtler” (Özge, 1997) isimli kitaplarında da Hasan Reşit Tankut’un devlet ve hükümet yetkilileri için hazırladığı bazı raporlar yer almaktadır. Daha sonraki yıllarda bu görüşler dönem dönem tekrar gündeme getirilmiş, tartışılmıştır.

Aleviler-Türkler ilişkisi ile Aleviler-Kürtler ilişkisinin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir kanısındayım. Ahmet Şık’ın ve Hatice Yaşar’ın “Alevi Gençler Konuşuyor” röportajına yine işaret etmek gereğini duyuyorum. Bazı gençler Kürt olduklarını ama Alevi kimliklerinin her zaman etnik kimliğin önünde olduğunu söylüyorlar. İşte bu kavrayışa, bu düşünceye, bu duyguya ve bu tutuma işaret etme gereğini duyuyorum. Bu anlayışın, bu sürecin gelişiminin incelenmesinde yarar vardır. Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman bu anlayış egemen güçler tarafından yönlendiriliyor olabilir. Etnik kimliğin ön plana çıkarılmaması, gerilerde tutulmasını egemen değerlerle uyuşan bir düşünce ve tutum olduğu açıktır. Mehmet Bayrak’ın “Alevilik ve Kürtler” (Özge, 1997) kitabı bu konuda değerli bir inceleme, araştırma ve belgeler kitabıdır. Ali Ülger, 1990’ların başında yayınladığı “Yeni Divan”, 1990’ların sonunda yayınladığı “Pir” dergilerinde Alevi/Kızılbaş Kürtlerin sorununu dile getirmeye çalışmıştır. Haşim Kutlu “Alevi Kimliğini Tartışmak, Kitap 1, Alawiydiler, Hem de Kızılbaş” (Belge, 1997) ve “Temel Özellikleriyle Kızılbaş Alavilik, Talib’in El Kitabı” (Tarihsiz) isimli kitapları Alevilik ve Kürtler konusunda dikkate değer incelemelerdir.

“Arap Alevileri, Nusayriler” ibaresindeki Alevi sözcüğünün yanlış kullanıldığı kanısındayım. Türklerden ve Kürtlerden Aleviler olduğu gibi,Araplardan da Aleviler olabilir. Fakat Nusayriler olarak adlandırılan grubun Alevi olmadığı kanısındayım. İran’daki ve Irak’daki Şiiler gibi Nusayrilerin de Ali taraftarı olduklarını düşünüyorum. Şiilik her şeyden önce bir Araplık olayıdır. Irak’taki Şiilerin çok büyük bir kısmı Arap’tır. Nusayrilerin de Şii Araplar olduklarını, fakat Alevi olmadıklarını düşünüyorum. “Anadolu Aleviliği” doğru bir tanımlamadır. Fakat “Arap Aleviliği, Nusayriler” doğru bir tanımlama değildir. “Suriye Şiiliği, Nusayriler” tanımlamasının doğru bir tanımlama olduğu söylenebilir.

Eski yunanlılar Kızıılıırmak’ın Batı yörelerine Anadolu derlermiş. Azra Erhat Mitoloji Sözlüğü’nde (Remzi Kitabevi, 2. bs. İstanbul l978) Anadolu sözcüğünün, Adonis,Apollon, Artemis,Hektor Kybele, Midas gibi sözcükler yerine kullanıldığını belirtmektedir (s.339) Halbuki Alevilik daha çok Dersim, Koçgiri, Erzincan merkezli bir dinsel inançtır. “Anadolu Aleviliği” kavramının bu bakımdan yerinde bir kavram olmadığı söylenebilir.

Alevilik incelenirken “kızılbaş” kavramı üzerinde de durulmalıdır. “Kızılbaş” sözcüğü Şiileri mi, Alevileri mi anlatmaktadır? Azeri yazar Ali İsa Nicat Kızılbaşlar kitabında (Yurt Kitap-Yayın, 2003, çev. Züyfiye Veliyeva) “Kızılbaş” sözcüğü ile Şiileri anlatmaktadır. Ali İsa Nicat,Şeyh Safiyüddin’den beri yani
1430 lardan beri, savaşlarda, başlarına bağladıkları kırmızı bağlardan dolayı, Şiilerin “kızılbaş” olarak tanımlandıklarını anlatmaktadır. “Kızılbaş” kavramı Anadolu Alevilerinin tanımlanmasında da kullanılmaktadır. Alevi toplumu söz konusu olduğu zaman, Aleviler için Alevi, Kızılbaş gibi kavramların ne zamandan beri kullanıldıkları incelenmesi gereken bir konudur. “Kızılbaş” kavramı Alevileri mi, yoksa Şiileri mi anlatmaktadır veya hangisini daha çok anlatmaktadır?

Alevilik-Müslümanlık konusunda önemli bir sorun da, Alevi semahı ile Mevlevilikteki sema ayini arasındaki ilişkilerin irdelenmesidir.Müslümanlığın ilk asırlarında, örneğin Arap yarımadasında, Anadolu’daki sema ayini gibi bir ibadet biçiminin olmadığı açıktır Mevlevilikteki sema ayini Anadolu’ya has bir ibadet biçimidir. Müslümanlıktan önceki inançlarla, ibadet biçimleriyle ilişkili olması kuvvetle muhtemeldir. Ama, sema ayinleri ile Alevilikteki semah arasında çok büyük fark vardır.Sema ayinlerinde ibadet edenler, hep oldukları yerde dönmektedirler. Sadece erkekler bu ibadete katılmaktadır. İbadete sadece yetişkin erkeklerin katılması örneğin çocukların katılmaması belirtilmesi gereken önemli bir özelliktir. Sema ayininin özel bir mekanda, dergahta, Mevlevihanede yapılması yine önemli bir ayrıntıdır. Ayrıca toplumun üst tabakaları bu ibadete katılmaktadır. Üretimden kopuk bir yaşam biçimi, bir ibadet biçimi olduğunu daha önce de söylemiştim.Alevi semahlarındaysa, kadın-erkek, yaşlı-genç birlikte semah yürürler. Semaha Alevi toplumunun bütün üyeleri katılabilir.Alevi semahlarının toplumsal yaşamla organik bağlarının olduğunu, üretimle doğrudan ilişkili olduğunu, örneğin yaz aylarında semah düzenlenmediğini, semah yürümek için özel bir mekanın gerekli olmadığını, her evde semah düzenlenebileceğini daha önce de belirtmiştim.