3 Aralık 2009 Perşembe

Mecburuz...




Hasan Bildirici
bildiricihasan@hotmail.com

Önceki yazılarımdan birinde daha belirtmiştim: PKK, Türkiye’yi demokratikleştiremedi, fakat Kürt sorununu Türkiyelileştirdi. Köklü bir hesaplaşma yaşanmadıkça faşist rejimlerin demokratikleşmesi zaten mümkün değil. Şimdi artık Kürtler yürüdükleri, Kürtçe şarkı söyledikleri, Kürt renkleri bağladıkları, alacak-verecek davasına giriştikleri, aşık olup kız sevdikleri Türk şehirlerinde linç muamelesi görüyor. Kürtler, İzmir’den sonra Çanakkale’de de toplu saldırıya uğradı.

Kürt ve Kürdistan sorununun karakteridir bu. 86 yıldır ekilen ırkçılık ve inkar tohumlarının başağa durmasıdır. Hakim olan Türk ırkçılığının, hak ve özgürlüklerini isteyen Kürt toplumu karşısında ateşe yakalanıp, çıban çıkarmasıdır.

Falaka, Türklere ait kaba, ama çok acı veren bir işkence türüdür. İşkenceciler ayak tabanına kalası indirdiler mi, benzersiz bir acı, vücudunuzu boydan boya geçerek saç tellerinizden fışkırır. Ve her vuruşta devam eder bu. Ayaklarınızın altı şişer, kabuk atar. Alttan kanlı, pembe bir deri belirir. Falakacılar ayağın o haline de vururlar. Tabanın o haline inen kalasların darbeleri çekilmezdir. Bin kez ölmek istersiniz, ancak ölüm uzaktadır…

İnançlı insan için o halde yapılacak tek şey vardır: Acı karşısında kendini koyuvermek. Darbe alan ayakları kendinden saymamak. Başka şeyler düşünmek… Örneğin afacan bir çocuk olarak kırlarda koşup, çiçek topladığın günlere uzanmak… Bir türlü dokunamadığın gençlikteki sevgilinin elini tutmak… İnsan o zaman acıyı yenebiliyor…

Kürdistan’da silahlı ölüm, Türk şehirlerinde linç korkusu altında yaşayan Kürt halkı; özgürlük savunucuları; sabırlı ve güçlü olmak zorundadırlar. Özgürlük tutsaklarının falaka karşısındaki sabrı gibidir bu. Acıyı ve sömürgeci alçaklığı, özgürlük isteyen sabırlı direncin çelik iradesinde yenmek gerekiyor.

Bunun için çok özel ve abartılı bir çabaya gerek yok. İnsan haklarına saygılı, talepleriyle çağdaş, davranışlarıyla insan, ilişkileriyle temiz kalıp, tarihin çöp sepetini boylayacak Türk ırkçılığı önünde diz çökülmemeli. Topraklarımızda ve sürüldüğümüz alanlardaki faşizmin ne özelliği varsa ortaya çıksın. Ne tür katliam hazırlıkları ve eğilimleri varsa sınasınlar. Yağ çekmekle, faşizmin hassasiyetlerine kul köle olmakla faşist rejimler geriletilemez. Faşizmin çok belirgin bir özelliği vardır: Diz çökmek ve korkmak faşizmi cesaretlendirir. Faşizm tek dilden anlar, direnç ve direnişten…

Türk devleti ve onun sokak saldırganları şunu çok iyi bilecekler. Kürt halkı, daha önce katledip, geride kalanları sindirdikleri azınlık halklara benzemez. O halklar azınlıktı, ürkekti, kendilerini yabancı hissediyorlardı…

Fakat Kürtler öyle değildir. Kürtler, Kürdistan’ın da dahil olduğu Türkiye ülkesinin sahiplerindendir. Kürde vurmak, Türkiye’nin kalbine kurşun sıkmaktır. İç savaş şeklinde Kürde vurmak, Anadolu ve Kürdistan’dan on tane Irak çıkarmaktır… Batı şehirlerinde Kürde vurmak, doğudaki Kürdistan şehirlerini bırakıp kaçmaktır…

Kürt ulusu ve dostları rahat olmalıdır. Kürtçe şarkı söylemek bir topluluğu rahatsız ediyorsa, Kürtçe şarkı söylemeyi sürdürmekten başka çare yoktur. Cep telefonunda çalan Kürtçe melodi bir kasabanın bütün esnafını satır ve bıçaklarla harekete geçirmişse, telefonlara daha fazla Kürtçe melodi yüklemek gerekmektedir. Türkiye’nin en uygar geçinen İzmir şehri, iki renkli simgeye ve birkaç Kürt portresine bakarak taşlı sopalı saldırıya geçmişse, katliam yorgunu devletini de arkasına almış Tük sokak faşizmiyle, bu faşizm altında adını ve dilini bile kullanmaktan çekinen arayış halindeki Kürt dinamizminin kapışması kaçınılmazdır. Tarih, sömürgeci güçlerle, baskı ve yasak altındaki toplumların nihai hesaplaşmasına bir noktadan itibaren yol verir. Bu, hepimizin iradesi dışında gerçekleşecek tarihsel bir yazgıdır… Egemen olan, buyuran, öldüren, yaşamın bütün nimetlerini çalan çırpan Türk sömürgeciliğiyle, mazlum Kürt halkı arasındaki mücadele uçurumun kenarına kadar sürecektir… Sonra kimin ne olacağına da uçurum karar verecektir.

Dirençli bir tutsağın, Türk işkence türü olan falaka karşısındaki boş vermişliği gibi, biz de boş vereceğiz. Daha çok Kürt olacağız… Israrla Kürdistan adını kullanacağız… Dünyaya getirdiğimiz çocuklarımıza ana dillerinde okullar isteyeceğiz. Daha çok Kürtçe pankart asıp, daha çok Kürdistan renkleri taşıyacağız… Katil sürülerinin topraklarımızı terk etmesi için daha çok ısrarcı olacak; güvenlik ve statü isteyeceğiz…

Bunları yapmakla kalbimizi Türk sömürgeciliğinin kurşunlarına, gövdemizi sokak cellatlarının linç potinlerine hedef yapacağımız kesindir.

Fakat buna mecburuz… İnsanlığımız faşizmi çıldırtıyorsa; ne yapalım ki, insan olmaktan başka seçeneğimiz yoktur...

-------------------
Kürdistan-Post
http://www.kurdistan-post.com/

26 Kasım 2009 Perşembe

TE GOTÎ Çİ GOTÎ


Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

“Evvel zaman içinde, dağlar yükseldi, ırmaklar yatağını buldu, göller oluştu. Amazon bölgemiz, Chaco’muz, platomuz, yaylalarımız, ovalarımız yeşilliklerle ve çiçeklerle kaplandı. Bu kutsal Toprak Ana’yı çeşitli yüzlerle donattık ve o güden bu yana, her şeyin çoğulluğunu ve varlık ve kültürler olarak çeşitliliğimizi koruyoruz. Halklarımız böylece mutluluk içindeydi ve uğursuz sömürgecilik günlerine dek ırkçılığı asla bilmezdik.”

Bu okuduğunuzu Tevrat’tan, İncil’den almadık. Bir kutsal kitap ayetleri değil. Bu, Bolivya Anayasası’nın dibacesi (giriş bölümü)…25 Ocak 2009’da halkın yüzde 61’inin oyunu alan bu anayasadan çok önceleri de taa 1980’lerde-salt Bolivya’da değil, tüm Latin Amerika’da-çok etni(k)li, çok kültürlü yani yerli halkların hak ve özgürlüklerini kapsayan anayasalar vardı. Bizim şimdilerde yapmak istediğimiz, beğenmediğimiz Latin Amerika ülkelerinde (1980’li yıllarda) faşizmin estiği yıllarda dahi yapılmak zorunda kalınmıştı.

Bolivya Anayasa’nın birinci maddesi Bolivya’yı “özgür, bağımsız, egemen, demokratik, kültürlerarası, ademi merkezi ve özerkliklere sahip üniter, sosyal, çokuluslu, komünoter bir hukuk devleti” olarak tanımlarken Bolivya’ya da şöyle bir görev verir: “Bolivya, ülkenin bütünleşme süreci içerisinde siyasal, iktisadi, hukuki, kültürel ve dilsel çoğulluk ve çoğulculuk üzerine temellenir.” Bolivya’nın yeni (yerli) Anayasasının 2. maddesinde şunlar yazılı: “Özgün köylü yerli ulus ve halkların sömürgecilik öncesi döneme dayalı varlığı ve kendi toprakları üzerindeki kadim hâkimiyeti göz önünde bulundurularak, devletin birliği çerçevesinde kendi kendini özgürce tayin haklarını garanti altına alır. Bu hak, onların özerkliği, özyönetimi, kültürü, kurumlarının tanınmasını ve teritoryal kurumlarının bu Anayasa ve yasalara uygun olarak tahkimini güvence altına alır.” Resmen bu birlik içerisinde, kültürel ve ulusal özerkliktir. Bizde konuşul(a)mayan konulara bir ders olacak niteliktedir.

Bizde belli bir toprak üzerinde dilini konuşan Kürtlere Kürtçe’nin problem yaratacağı iddia edenler için Bolivya’nın Anayasası’ndaki (5.madde) şu ifadeler çok tuhaf gelebilir: “ İspanyolca ve özgün yerli ulus ve halkların bütün dilleri, aymara, araona, baure, bésiro, canichana, cavineño, cayubaba, chàcobo, chimàn, ese ejja, guarani, guarasu’we, guarayo, itonama, leco, machajuyaikallawaya, machineri, maropa, majeñotrinitario, mojeño-ignaciano, moré, mosetén, movima, pacawara, puquina, quechua, sirionò, tacana, tapiete, toromona, uru-chipaya, weenhayek, yaminawa, yuki, yuracaré ve zamuco, resmî dillerdir.” Buyurun buradan yakın! Dilleri ben saymadım, siz saydınız mı? Evet, tüm bu dillere resmî dil statüsü tanıyor Bolivya.

Bolivya’da kadın hakları da anayasal güvence altındadır. “Herkes, özellikle kadınlar, aile ya da toplum içinde fiziksel, cinsel ya da psikolojik şiddete uğramama hakkına sahiptir.”(Madde 15/II) “Tüm yurttaşlar doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla ve bireysel ya da kolektif siyasal iktidarın biçimlendirilmesi, uygulanışı ve denetimine özgürce katılma hakkına sahiptirler. Katılım kadınlarla erkekler arasında adil ve eşit bir tarzda gerçekleşecektir.”(Madde 26/I) Kimse bu söylediklerimi (tarzımdan dolayı) kasten yaptığımı sanmasın. Bu konularda çok fazla yuvarlak laf söyleyenlerin biraz da Bolivya Anayasası’na bakmasını istedim. Masumane bir düşüncedir benimkisi.

Ya bizim işimiz biraz da mizahtır, biliyorsunuz. Şu yazacaklarım fantezi değil, Bolivya Anayasası’nın 8. maddesinden(dir): “Devlet çoğul toplumun etik-moral ilkeleri olarak şunları benimser ve destekler: ama qhilla, ama llulla, ama suwa (ilkesiz olma, yalan söyleme, hırsızlık yapma), suma qamaña (iyi yaşa), ñandereko (uyumlu yaşam), teko kavi (iyi yaşam), ivi maraei (kötülüğü olmayan toprak) ve qhapaj ñan (soylu yol ya da yaşam).” Evet, On Emir gibi olan bu açıklama Bolivya topraklarında konuşulan tüm dillerin ve kültürlerin geleneklerini, türettiği bazı ilkeleri adil ve eşitlikçi bir yaşam için yeniden yorumlamaktadır. Son bir söz: Bilimsel, evrensel, demokratik, eşitlikçi, adil, sosyal adaletçi, katılımcı bir anayasanın, dünyaya tek bir kez gelip ve göçen insanlar için bir fantezi değil, zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

24 Kasım 2009 Salı

“UZUN YÜRÜYÜŞ”LERİN YÖNÜ


Yeri gelmişken kapitalistlerin kavramların içini nasıl boşalttığına dair ÇKP’nin niteliği ve geleceğine dair yapılan tartışmalara ilişkin Seriye Seren’in verdiği bilgi şu: “Bunlardan ilki partinin bugünkü niteliğine ve ne ölçüde komünist kaldığına ilişkindir. ÇKP’nin, ideolojik tabanını terk ederek meşruiyetini ekonomik kalkındırmaya dayandırması sonucunda artık ‘komünist parti’ olmaktan çok ‘ekonomik kalkınma partisi’ne veya ‘sosyal demokrat parti’ niteliğine dönüştüğü savunulmaktadır. (…) ‘Kızıl kapitalistlere zeytin dalı uzatmak’ tek parti yönetimi ilkesinin esnetildiği anlamına gelmediği gibi, bu, resmen ifade edilmeyen bir gerçeğin, Partinin zenginlerin ve güçlülerin Partisi haline geldiğinin göstergesidir.”

Müslüm Kabadayı
muslum_kabadayi@hotmail.com

“Yıkılmamak için yürümek” ile “devrimci uzun yürüyüş” arasında yakın bağ kurulabilir ama “kalkınma adına sermaye talanının önünü açan yürüyüş” arasında zıtlık dışında hiçbir bağ kurulamaz. Neden böyle bir giriş cümlesi kurduğumuza gelince…

Seriye Sezen’in TODAİE Yayını olarak Eylül 2009’da yayımlanan “Çin’in İkinci Uzun Yürüyüşü” adlı 474 sayfalık kitabını incelediğimde 1940’lı yıllarda Çin köylülerine dayanan anti-emperyalist ve devrimci hareketlenmenin yarattığı “Uzun Yürüyüş”ün, Deng Şiaoping dönemiyle birlikte kapitalist sanayileşme ve ticaretin nüvelerinin Çin Halk Cumhuriyeti’ne sirayet etmesiyle başlayan ucuz emek ve hammaddenin büyük tröstlerle işbirliği çerçevesinde sömürülmesine dayanan “kalkınma modeli”ne de “İkinci Uzun Yürüyüş” denmesi, böyle bir giriş yapmama neden oldu.

Asya toplumlarından Hindistan’da başlayan “uzun yürüyüş”ün Mao’nun liderliğinde ve Çin Komünist Partisi’nin öncülüğünde 1949 devriminden sonra uygulamaya konan sosyalizan politikalar ile ayrışması, Dünya’nın en kalabalık ülkesinin geçimini sağlamak başta olmak üzere bölgeler arasındaki farkları kaldırmaya yönelik merkezi planlamalara dayanır. Türkiye’nin tersine Çin’in doğu bölgeleri ekonomik toplumsal açıdan daha gelişmiş olduğundan, Uygurlar başta olmak üzere onlarca halkın yaşadıkları geri kalmış batı bölgelerine daha çok kaynak aktarılmasıyla eşitsizliği zayıflatan kalkınma politikası önem taşır. Kamu hizmeti olarak parasız sürdürülen eğitim ve sağlık alanındaki yatırımlar, 30 yılda Çin’in sosyalist kazanımlarına dönüşür.

Sosyalist kazanımların köylülüğün ağır bastığı Çin’de gerçekleşmesinde Köy Komiteleri etkin rol oynar. Bunu 100-700 haneden sorumlu olan Mahalle Komiteleri izler. Mahalle Komitelerinin devrimci bir işlev kazanmasında Çin toplumunun geleneğinde yer alan “Li” adlı örgütlenmenin dönüştürülmesi önemli rol oynamıştır. Sovyet Devriminde Köy Sovyetlerinin dayanağını oluşturan Köy Komünleri geleneğinden Bolşeviklerin devrimci dönüşüm yaratmalarını hatırlatan bir örnek… 3,6 milyon yerel örgüte sahip olan ÇKP’yle bağlantılı olarak İlçe, belediye, il ve özerk bölge örgütlenmeleriyle merkezi planlamanın yerel uygulayıcılarının başarı ve başarısızlıkları “tekrar seçilme-geri çekme” yöntemiyle belirlenir. Başarısız görülen yönetici ve seçilmişlerin “geri çekilme” nedenleri bir raporla ortaya konur. İlk kez 1987’de geçici yasayla, daha sonra 1997’de de temel yasayla Köy Komitelerinin seçimle belirlenmesine geçilince, ülkede uygulanmaya konan liberal politikaların yol açtığı kapitalistleşme sürecinin bir sonucu olarak “yeni girişimciler”in rüşvet vd. yollarla bu komitelere egemen olmaya başladığı bilgisini vermektedir Deriye Sezen (s. 151). Tam da bu noktada “burjuva demokrasisi”nin “seçim”e indirgenmesinin, aslında ne denli ciddi bir akıl, bilinç yarılmasına yol açtığı bu örnekle de açıkça kanıtlanmış olmaktadır.

Yeri gelmişken kapitalistlerin kavramların içini nasıl boşalttığına dair ÇKP’nin niteliği ve geleceğine dair yapılan tartışmalara ilişkin Seriye Seren’in verdiği bilgi şu: “Bunlardan ilki partinin bugünkü niteliğine ve ne ölçüde komünist kaldığına ilişkindir. ÇKP’nin, ideolojik tabanını terk ederek meşruiyetini ekonomik kalkındırmaya dayandırması sonucunda artık ‘komünist parti’ olmaktan çok ‘ekonomik kalkınma partisi’ne veya ‘sosyal demokrat parti’ niteliğine dönüştüğü savunulmaktadır. (…) ‘Kızıl kapitalistlere zeytin dalı uzatmak’ tek parti yönetimi ilkesinin esnetildiği anlamına gelmediği gibi, bu, resmen ifade edilmeyen bir gerçeğin, Partinin zenginlerin ve güçlülerin Partisi haline geldiğinin göstergesidir.” (s.84) Bu saptamayı teyit eden somut durum ise ÇKP’nin üye yapısında meydana gelen değişmedir. 1950’lerde üyelerin % 60’ının çiftçilerin, yani köylülerin oluşturduğu partide üyeliğe kabulde sınıf mücadelesi, kamu mülkiyeti, eşitlik gibi değerler öne çıkarken, 1978’de Parti Merkez Komitesi’nin sınıf mücadelesi döneminin sona erdiğini ve Partinin ana görevinin ekonomik modernizasyon olduğunu ilan etmesiyle başlayan kapitalist uygulamalar sonucunda Parti Merkez Komitesi’ndeki teknokratların oranı 1982-1997 döneminde % 2’den % 51’e yükselmiştir. (s.76-78) Çin Halk Cumhuriyeti’nin sosyalist kurumlaşmasından kapitalist uygulamalara kayışın yoğunlaştığı 1982’den başlayarak özel işletmelerin, okulların, sağlık kuruluşlarının oranının giderek arttığı örnekleri Seriye Seren’in kitabında “Çin’in Genel Görünümü” başlıklı bölümde verilmektedir (s.25-48). 1980’lerde başlayan “özelleştirme” politikalarının bir sonucu olarak eğitim alanından vereceğimiz şu örnek, Çin Halk Cumhuriyeti’nin “sosyalist dokusu”nun ne denli değiştiği konusunda fikir verecektir kanısındayız. “2004 yılı sonunda Çin’de, 1279’u yükseköğretim kurumu olmak üzere 70.000’den fazla özel okul bulunmaktadır.” (s.42)

Bugün 1,4 milyarlık nüfusuyla devasa bir ülkenin, 1980’lerle birlikte ÇKP ve UHK (Ulusal Halk Kongresi) üzerinden gerçekleştirilen liberalleşme politikalarına karşı devrim sürecinden gelen komünist kadroların direneceklerini öngören Deng Şiaoping, işe partiyi gençleştirme politikasıyla başlamıştır. Kendisi de yaşlı olmakla birlikte liberalleşmeden yana olan bu liderin ağzından, kapitalizmle işbirliği içinde dünya ticaretinde yer almak için buna uygun kafaların ancak genç kuşaktan devşirilebileceği açıkça vurgulanmıştır. Komünist harekette farklı zaman ve ülkelerde gündeme gelen bu “gençleştirme” tartışma ve uygulamalarının nedenlerini ve sonuçlarını çok iyi değerlendirmek bakımından önemli bir laboratuar sunmaktadır Çin’de son 30 yıldır yaşananlar.

1970’lerin sonuna gelindiğinde de Çin’in köy-kır nüfusu % 65’ler dolayındadır. Yani yoğun olarak tarımsal üretime dayanan Çin ekonomisi söz konusudur. İlk kez 2010’lu yıllarda kent nüfusu kır nüfusunun önüne geçme noktasına gelmektedir. Toplumsal dokuda meydana gelen bu genel değişmenin iç nüvelerine bakıldığında şu iki önemli durum dikkat çekmektedir. Son 20 yılda Çin’e yüksek oranda giriş yapan yabancı sermaye ve ihracat sorunu… Seriye Seren’e göre bu, “ekonomi için bir tehdittir. Çünkü bu tür bir büyüme Çin ekonomisinin geleceğini dış piyasalara bağımlı hale getirmektedir.” (s.416) Diğer durum ise, Çin’in kapitalizme yönelişi, en çok köylüleri korumasız bırakmış olmasıdır. Onların büyümeden pay alamaması, hem kentlerin hem kırsal kesimin yönetimini güçleştirmektedir. (s.417) Bu iki durum, Çin’in ABD başta olmak emperyalist kapitalizmin krizini “kollayan” ülke konumuna düşmesine de yol açmaktadır. Bugün Çinli emekçilerin ayağa kalkması, en çok bu “kollama”ya vuracağı darbe nedeniyle önemlidir. Onun için, yazarın kitabına başlık yaptığı “İkinci Uzun Yürüyüş” aslında bir büyük “çöküş”ün adıdır. Bizim kavramlaştırmamız gereken “İkinci Uzun Yürüyüş” ise, giderek kentlileşen Çinli emekçilerin ülkelerinin ve kendi geleceklerinin “Sosyalist Çin”in kuruluşuna dönüştürecek birikimleri devrimcileştirmeyle mümkün görünmektedir.

Bu dönüşümdür ki, Türkiye başta olmak üzere Dünya halklarının, emperyalist ahtapotun can damarının kesilmesine odaklanmasına da vesile olacaktır.

ÖNCE İNSAN OLMAK GEREKİR...



”Kaldı ki, yeryüzünde tüm insanlar Türk ve Müslüman olsa ne işe yarar? O halde önce insan olmak gerekir. Sonra herkes kendini nasıl hissedecekse, o şekilde ırkını belirlesin…”

Mustafa Elveren-(Em.öğrt.)
mustafaelveren@gmail.com

Bir kaç kez yazdım. “Sözde Kemalistler ile sözde İslamcıların birbirlerinden farkı yoktur... Al birini vur ötekisine…” Bu kanaatimi hâlâ koruyorum. CHP, MHP ve benzeri partilerin tosun genel başkanları ile yetkili milletvekilleri hâlâ kan ve şiddet üzerinden politika yapmaya devam ediyorlar. Ak Parti ise, bu durumdan yararlanarak siyasi rant peşindedir.

Dikkat edilirse, toplumsal kavganın temel sebeplerinden biri olan yüzde on seçim barajıyla ilgili yasanın demokratikleştirilmesi yönünde hükümet ve ana muhalefet partisi bu güne kadar hiç bir girişimde bulunmadıkları gibi, tam tersine girişimde bulunanları da engellemişlerdir. Antidemokratik bu yasanın demokratikleştirilmesi için herhangi ciddi bir kamuoyu baskısı da oluşamıyor. Dolayısıyla, bir devlet projesi olduğu söylenen “Demokratik Açılım” ya da “Milli Birlik Projesi”nin güvenirliği tartışılır duruma gelmiştir.

Aslında, yüzde on seçim barajını değiştirmek istemeyen ve bu antidemokratik baraj sistemi üzerinden siyaset yapan bir iktidarın demokratik olması mümkün değildir. Ak Parti Hükümeti’nin kapasitesi de cesareti de bu konuda yeterli olduğuna kani değilim. Anladığım kadarıyla, Ak Parti hükümeti sadece demokratik bir izlenim veriyor. Yani yalnız kendine demokrattır. Buna rağmen, Ak Parti hükümeti tarafından demokrasi yolunda atılacak olumlu her türlü adımın yine de desteklenmesinden yanayım.

Ana muhalefet partisinin sözde Kemalist solcu genel başkan yardımcısı O. Öymen’in ırkçı söylemi ile Ak Parti’nin destekçisi konumunda bulunan ve dini bir cemaatin lideri olan F. Gülen’in islami söylemi arasında hiçbir fark yoktur. Sadece biri Türkçülüğe, diğeri de İslamcılığa dayanıyor. “ulusalcı solcu” partinin genel başkan yardımcısının, büyük çoğunluğu Alevi olan Dersim halkı için sarf ettiği sözlerini basından hep birlikte ibretle izledik. Aynı şekilde Ak Parti yandaşı dini cemaatın lideri de Dersim halkının inançlarıyla ilgili olarak söylediği sözlerini çeşitli internet sitelerinde yayınlanan görüntülerinden ibretle izledim. Bunlar Dersim halkının yarasını tazeleyerek Dersimlileri yeniden yaralamışlardır. Zaten militarist Kemalist politika ile politik islamın karakteri birbiriyle uyuştuğu anlaşılmaktadır.

Bunların öyle bir zihniyeti var ki, abuk-sabuk araştırmalarıyla tüm Alevileri Türkleştirmeye ve Müslümanlaştırmaya çalışıyorlar. O kadar ileri gidiyorlar ki, hiç yüzleri kızarmadan Arap Ali’nin ve Muhammed’in bile Türk olduğunu söylüyorlar. Sanki Alevilik bir ırkmış gibi sunmaya çalışıyorlar. Oysa, Alevilik diğer dinler gibi bir inanç biçimi olup, bir çok ırktan insanlar ve topluluklar alevi inancına sahip bulunmaktadırlar. Böyle basit bir tespiti yapmak için derin araştırmalara ve uzman olamaya bile gerek yoktur.

Kaldı ki, yeryüzünde tüm insanlar Türk ve Müslüman olsa ne işe yarar? O halde önce insan olmak gerekir. Sonra herkes kendini nasıl hissedecekse, o şekilde ırkını belirlesin. Diğer taraftan; eğer bu ülkede Türkler eziliyorsa Türklerin yanında yer almalıyız. Şayet Kürtler ya da başka bir ulus eziliyorsa o zaman da onların yanında yer almak durumundayız. İnsanlık bunu gerektirir. Aksi halde, Türkleştirilmiş Alevi Kürtlerin de, özünden koparılarak devşirilmiş Alevi Türklerin de hiç kimseye faydası olmaz. Hatta kendilerine bile faydaları olmaz. Çünki, tarih böyle devşirme olayları ile doludur.
Ben; önce insanım, sonra kürdüm, kızılbaşım, komünistim…

Her insan kendini nasıl hissedebiliyorsa, o şeklide tanımlasın. Yani insanlar ırkını, inancını, kişiliğini kendisi belirleyebilmelidirler. Çünki; İnsan, haklarıyla insandır.

23.11.2009

-------------------

WEB : http://www.gomanweb.com/

19 Kasım 2009 Perşembe

DEMOKRATİK (S)AÇILIM!..



“...Tüm yapılanlar-aslında-bunların sınıf çıkarıyla ve üstünlük duygusundan başka bir şey değildir. Küçük bir örnek vermek istiyorum: GAP’ın sadece sulama hakkından Urfa_Harran, Viranşehir’de; Mardin Kızıltepe, Derik, Nusaybin’de; Diyarbakır-Silvan, Çınar, Bismil’de kamunun topraklarını-Kürt sorununu yok etmek ve asayişin berkemal olması için-her türlü dalavere ile ele geçiren büyük toprak sahipleri sadece nemalanacaktır...”


Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

Meclis Kürt açılımı’nı konuşmaya başladı. Sözde üstüne düşeni yapacak(mış). Partilerin ilk günde (13 Kasım’da) verdikleri manzara güvenden yoksundu. Kürt kelimesini ağzına almayan bir içişleri bakanının sunuş konuşmasını seyrederken yüz-kaş hareketlerinin bile farklı şeyler söylediğini görebiliyordum(zaten o ilk günden beri Kürt kelimesini ağzına almadı). Zorunlu bir görev devralmışlardı ve bunu içtenlikle yapmıyorlardı. CHP’nin 1937-1938 Dersim katliamına, Seyit Rıza’nın asılışına; 1925 Şeyh Sait isyanına, onun da asılışına ve bu iki isyanda katledilen-resmi rakamlar hiçbir zaman bunu vermez-yüz binlerce insanın katledilmesine terörizmle mücadele olarak bakması Hitler’e rahmet okutacak nitelikteydi. MHP’nin var olma nedeni zaten bellidir-1989 öncesinde komünizme ve sol’a, sonrasında da Kürt hak ve özgürlükleri taleplerine karşı siyaset yapmak.

AKP’ye gelince, bu aşamada vermek istediği (Kürtçe yayın yapan özel tv’ler, seçim propagandalarının Kürtçe yapılması, köylere eski isimlerinin verilmesi gibi) haklara CHP ve MHP’nin neden karşı çıktığına şaşırıyorum. Bunlar işin esasından uzak, kanmaca-kandırmaca tipi, hiçbir şeyi değiştirmeyecek olgular olacaklarıdır. Aslında yapılan, ülkede var olan oligarşinin demir ökçesinin kadifeyle saklanmasıdır. Bunlarla Türk askerlerinin ya da PKK’li militanların kanları üzerinden rant sağlayan siyaset yapma yolu kapanmayacaktır.

Daha ileri bir demokrasi, insan hakları, AB’ye tam üyelik gibi söylemlerin aksine ülkede olup bitenin büyük sanayi ve Kürt feodal ağalarının oluşturduğu büyük çarkın dışında kimsenin özgür olmayacağı şeklinde olmasıdır. Tüm yapılanlar-aslında-bunların sınıf çıkarıyla ve üstünlük duygusundan başka bir şey değildir. Küçük bir örnek vermek istiyorum: GAP’ın sadece sulama hakkından Urfa_Harran, Viranşehir’de; Mardin Kızıltepe, Derik, Nusaybin’de; Diyarbakır-Silvan, Çınar, Bismil’de kamunun topraklarını-Kürt sorununu yok etmek ve asayişin berkemal olması için-her türlü dalavere ile ele geçiren büyük toprak sahipleri sadece nemalanacaktır. Yılda 3-4 defa ürün alınan bu kutsal topraklardan, Türk egemen sistemiyle (oligarşiyle) entegre olmuş bu insanların her biri (yılda) milyonlarca TL kazanmaktadırlar. Öbür tarafta bir karış toprağı olmayan ve tarım işçiliği için Adana’ya, Sakarya’ya, Ordu’ya giden Kürt yoksulları var. Beyler, siz bu ikincilere bir şey yapmıyorsunuz, siz bunları-sadece-ağızlarına doladığınız Kürtlükle kandırmaya çalışıyorsunuz. Bu ikincilerin Kürt topraklarında tok, kendi toprağında ya da işinde mutlu olarak yaşam hakkı yok mudur? Evet oligarşi, yalandan dolandan ağzına doladığı Kürt açılımında hiç Kürt topraklarında mevcut olan toprak gaspını çözmeyi dile getirmiyor.(Hiç toprak reformundan bahsediyorlar mı?)

Kürtlük, yoksul Kürtlerin varsıl Kürtlerin sistemde daha güvenli yaşamalarını seyretmekle verilmez. Siz yaşamı olduğu gibi görmek zorundasınız. Demokrasi, eşitlik, adalet, özgürlük ve insan haklarını savunur olarak hem ezenin ve hem ezilenin safında olamazsınız. İşin içinde Genelkurmay olunca Dursun Çiçek’i (ikinci tahliyesi 43 saatte oldu) jet hızıyla tahliye eden bir sistem kanaati var bu ülkenin insanında. Başka olaylarla mukayese edilince bu tahliyesi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının anlayacağını sanmıyorum. Ben şahsen anlayamadım! Şatafatlı sözler söyleyerek, kameralar önünde Fethullahvari gözyaşları dökerek faili meçhulleri, derin devleti, Ergenekon’u yenemezsiniz. Ceylanlar böyle ölmez. Eğer bu ülkeye gerçekten barış, demokrasi, özgürlük, adalet, insan hakları, Kürt sorununu çözme, ileri bir toplum getirmek istiyorsanız kafanızda tel mertçe olmayan bir düşünce(yi) barındıramazsınız.

15 Kasım 2009 Pazar

Baykal: Amerika'nın ve Faşizmin Truva Atı!(*)

ORTAKÇA: CHP ve Onur Öymen’in ”Dersim Katliamına” yönelik utanç verici açıklamaları, haklı olarak büyük tepkiler doğurdu. Doğuruyor. CHP, Bülent Ecevit, Deniz Baykal ve sonraları… Türkiye’de ”demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlamak için hep Süleymen Demirel ile yarıştılar. Onur Öymen’in son ”Dersim Katliamını” savunan açıklamaları da tesedüfi değildir. CHP, tarihsel olarak budur. Faiz Cebiroğlu, iki yıl öncesinde, 22 Temmuz seçimlerinde, CHP ve Deniz Baykal için şunları yazmıştı:

Baykal: Amerika'nın ve Faşizmin Truva Atı!(*)

Faiz Cebiroğlu

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Habertürk Televizyonu'nda gazetecilerin sorularını yanıtlarken, ne kadar anti-Amerikancı(!) olduğunu gösterdi. Baykal, 'ABD'nin Türkiye'nin bir müttefiki olduğunu, ABD ile bir gerginlik yaşama peşinde olunmayacağını...' ifade etti.

Baykal budur. Baykal'ın anti-Amerikancılığı(!) işte budur!

Amerika'nın Türkiye'deki Truva atı olan Baykal, şimdi de seçim meydanlarında, cahilane şantajlarla oy avı peşinde. Anti-şeriat(!) kisvesi altında orduyla flört yapıyor; milliyetçi kisvesi altında da MHP'ye öpücükler gönderiyor. Belki de seçimlerden sonra, olası bir CHP-MHP koalisyonun işaretlerini veriyor.

Baykal, budur.

Baykal, kendine güveni olmayan yeteneksiz bir insandır. Türkiye'de yeteneksizlikte, ancak Demirel'le yarışabilir. Zaten Baykal'ın, Demirel'e yapmış olduğu 'nezaket” ziyareti' bunun bir örneğidir. Tesadüfi değildir. Demirel ve Baykal tek değnektir. Değneğin adı, Deniz Demirel'dir. Bir ucu Baykal, diğer ucu da Demirel'dir. Pistir. Her iki ucu pis bir değnektir.

Okuduk, gördük; TV ve gazete manşetlerine yansıdı: 'Baykal, Demirel'e gitti!'

Baykal, budur.

Baykal, her tarafa gider, ama halka ve sola gitmez!

Baykal'ın gideceği yer, Çoban Sülü'dür. Baykal'ın gideceği yer, Deniz, Hasan ve Hüseyin'in ipini, mecliste 'evet!' diye haykırarak çeken, Süleymen Demirel'dir. Yani Çoban Sülüdür.

Tencere tekrar yuvarlanmış, kendi kapağını bulmuştur.

Baykal hem yeteneksiz, hem de tarih bilincinden yoksundur.

Peki, Baykal seçim meydanlarında neyi savunuyor, bilen var mı?

Baykal, hangi programı savunuyor?

Kendisi de bilmiyor. Bilmez.

Bilmez, zira Baykal, siyasi yaşamında muhalefet olamayacak kadar yeteneksiz bir insandır. Cahildir. Bu yüzden olsa gerek, geçmişte, Bülent Ecevit'i taklit etmeye başladı. Olmadı. Daha yeni Demirel'e gitti. Şimdi de ordu ve MHP'den medet umuyor.

Baykal, iki yüzlüdür.

Baykal, bir yandan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı Amerikancı olmakla suçluyor, diğer yandan kendisi Amerikan karşıtı değiliz diyor.

Baykal, budur.

Baykal, Amerikan'ın Türkiye'deki Truva atıdır.

Baykal budur; Türkiye'deki faşizmin Truva atıdır.

Seçimler öncesinde, Baykal'ı tanıyalım. Tanıyalım ve buna göre oyumuzu sandığa atalım.

Unutmamak gerekiyor; tarih, bize bakıyor. Tarih, bizi değerlendiriyor. Bu yüzden; geçmişteki yanılgılardan artık uzak duralım.

22 Temmuz seçimlerinde oylarımızla, emperyalizmin ve faşizmin truva atlarına 'hayır' diyelim!

------------------------

Özgür Gündem:
http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=38308

6 Kasım 2009 Cuma

Müslüm Kabadayı’dan Açık Mektup



“...her şey “ortaklaşma”da kenetlenmelidir...”

Yirmi yıldır Dünya, soğutulmakta olan vicdanların ve sulanmakta olan beyinlerin egemenliği altında inliyor. Bir bakıma insanlık felaketin eşiğinde dolandırılıyor.

“Biyolojik silah devri”nde emperyalizm, genetiği değiştirilmiş organizmalarla insanın bedeni yanında bilincini tahrip ediyor. Büyük kârlar sağladığı medikal ve ilaç sanayini, virüsler yayarak palazlandırıyor. Çocuk ve yaşlılar başta olmak üzere insanlar, kuş ve domuz gribiyle “garip”leştiriliyor. Kapitalizmin “küresel garabeti”, doğanın ve insanın felaketini hızlandırıyor.

“Kriz”lerle “keriz”leştirilen topluluklar, kartellerin değirmenine su taşıyor. Emperyalizme bağımlılık, matruşkanın karıncıkları gibi şişiyor. Ülkeler, doğrudan müdahaleler yanında, emperyalist bürolardan yönetiliyor. Dolayısıyla burjuva “sosyal devlet”in bile esamesi okunmuyor. Bu vahşet haline dönüşen sömürü çağında, “küresel ısınma”yla doğa can çekişiyor.

“Felaketin eşiği”nden, eşit ve özgür bir uygarlığın beşiğine nasıl dönülür?

“Küresel ısınma”yı tersine çevirecek tek mekanizma, soğutulan vicdanlarımızı, sulanan beyinlerimizi, eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle ısıtmaktır.

Bugün, ateşlememiz gereken bu mücadelenin tıkanmasının ve giderek sönümlenmesinin önemli nedeni, mücadele araçlarımızın ve bu araçların başında bulunanların, emek yaratan dinamiklere yabancılaşmış olmasıdır. İnsanın vicdanını ve dünyayı değiştirme bilincini körelten “mülkiyet” düşkünlüğü, paylaşma körlüğünü yaygınlaştırmıştır. Kapitalizm, “dişi piyasa” sayesinde tüketim manyaklığını topluluklara dayatırken, kurtuluşumuzu güçlendirecek eşitlik ve özgürlük mücadelesine, çubuğu tersine bükerek öncelikle kadınların etkin biçimde kazandırılması zorunluluk arz ediyor. “Mülkiyet”e, “tüketim çılgınlığı”na kadınlarımız dirseklerini çevirmedikçe, bu mücadeleyi kazanmamız zor görünüyor.

Çürüme, çok yönlüdür; kadın-erkek ilişkisi bundan en çok etkilenen temel bir boyuttur. Samimiyetin, sevginin ve paylaşmanın güzelliğiyle bezendiği zaman ayağa kalkacak olan insan, kadın-erkek ilişkisindeki “mülkiyet” ve “kıymet” zafiyetinden arınmaya başlayacaktır.

Sınıflar mücadelesinde siyasal iktidar perspektifi, her koşulda toplumsal iktidar mekanizmalarını öncelemek durumundadır. “Zorunda” olunmayan koşullar sonucunda gerçekleşen siyasal devrimler, geriye dönüş zeminleri güçlü bir süreçten ilerlemek durumunda kalmışlardır. Önemli bir kısmı da kapitalizmin “işbölümü, teknolojik hegemonya, meta estetiği dayatması” karşısında da “ortakçı kişiliği” kökleştirmedikleri için çözülmekten, yıkılmaktan kurtulamamışlardır. Sovyet devriminin ve ardından sosyalist sanayileşme hamlesinin başarıya ulaşmasında, Bolşeviklere, Rus köy komün geleneğinin toplumsal iktidar mekanizması sunduğu bilinmektedir. Aynı gerçeklik; Paris komüncüleri, Çin kır kolektifleri, Anadolu imececiliği ve ahilik geleneği için de geçerlidir.

Türkiye işçi sınıfı siyasetini oluşturan örgütlerin toplumsal iktidar mekanizmalarını eksikli de olsa var eden sendikalar, dernekler, kooperatifler, gecekondular, yoksul-topraksız köylü hareketleri, özellikle 1960-1980 arasında önemliydi. Bu “devinim mekanizmaları”, neo-liberalizmin ideolojik saldırılarının yoğunlaştığı ve post-modern felsefenin toplumun günlük yaşam dokusuna sindiği son 30 yılda büyük oranda aşınmıştır. Bu mekanizmaların yeniden uç verdiği her alanda bir süre sonra yeni bir çürüme ve çözülme olgusu gündeme gelmiştir. 20 yıl önce bahar eylemleriyle işçi sınıfının sesi yükselirken hemen ardından kamu emekçilerinin ayağa kalkması gerçekleşmiş ama 10 yıl içinde çürüme ve çözülme garabetiyle karşı karşıya gelinmiştir. Gençlik eylemlilikleri de saman alevi seyri izlemiştir. Aydın ve sanatçı hareketi ise, Türkiye tarihinde en kozmopolit ve bir o oranda da etkisiz hale bürünmüştür. Sınıf siyasetimizin etkisizleşmesinde belirleyici unsurlardan biri de, ABD ve AB başta olmak üzere emperyalizmin tümüyle içsel bir olgu haline gelmesidir. Bu olgunun, halkların ortak kurtuluşunu dinamitleyen etnik ve dinsel hareketleri “özgürlük” problemi olarak başat hale getirmesi de çok etkili olmuştur. Özellikle ülkemizde Türk ve Kürt emekçilerin siyasal mücadele ortaklığını, toplumsal kurtuluşun ulusal sorunu çözecek biçimde ikna edici bir zenginliğe kavuşturulamaması, önümüzdeki en önemli sorunlardan biridir.

Mücadele araçlarımızı samimiyet, eşitlik ve özgürlük ateşiyle yenilemek için her şey “ortaklaşma”da kenetlenmelidir. Bu kenetlenme, üretken emeğin “ortakça yaşam” düzeneğine kilitlenmesiyle başlayıp insanların “toplumsal aşk”la her türlü sömürü biçimine karşı mücadele azmiyle donatılmasıyla güçlenecektir. Türkiye, bu coğrafyada yaşayan tüm halkların “ortak yurt”u olmayı eşitlik ve özgürlük ülkesi olarak hak edecektir. Kentlerin küçük burjuva yaşantılarıyla avunan, doyumsuz ve kirlenmiş ruhların cıvıklaştırdığı “bataklık yaşam”ın reddi temelinde yeteneklerini hangi alanda örgütleme olanağı daha güçlüyse orada geliştirerek başka yeteneklerle birleştiren işçiler, emekçiler, öğrenciler, sanatçı ve aydınların yaratacakları komünler, alternatif odaklar halinde büyütüldükçe, toplumsal iktidarın oluşumuna zemin yaratılacaktır. Bu zemin üzerinde yükselen emek hareketi ve onun öncü siyaseti devrimci, sosyalist örgütleri, geniş kitlelerle devinim olanağı bulacaklardır.

Müslüm Kabadayı
muslum_kabadayi@hotmail.com

Ankara, 1 Kasım 2009

1 Kasım 2009 Pazar

Cinsel faşizm



Hasan Bildirici
bildiricihasan@hotmail.com

Akşam Gazetesi yazarı Serdar Turgut’un, Kürt ses sanatçısı Rojin’i dağa kaldırıp seks kölesi yapmak isteyen yazısı, Türk devletinin başka bir yüzü olan cinsel faşizminden kopuk ele alınamaz.. Faşizmi en iyi tarif eden Bulgar devrimcisi Dimitrov’dur… Dimitrov, faşizmi tekelci sermayenin kanlı diktatörlüğü olarak tarif ederken muhtemelen Türk faşizminden haberi yoktu. Kınamıyorum; o, Alman ve İtalyan faşizmine uygun tarifler yapmıştı. Eğer şimdiye kadar söylenmemiş veya yazılmamışsa, “cinsel faşizm” türünü, faşizm tahlillerine biz ekleyip geçelim.

Türkiye’de üçlü faşizm yaşanır… Siyasal faşizmin ne olduğunu biliyorsunuz: Tek dil, tek, sınıf, tek bayrak, tek inanç… Bunun adı Türk devlet faşizmidir.

Türk devletinin ikinci olarak, sosyal faşizmi vardır. Gerçi 12 Eylül öncesi Türk solcuları birbirlerini “sosyal faşist”likle suçlarlardı. Fakat “sosyal faşizm” Türk devlet faşizmi altındaki sosyal tabakaların yaşam biçimini tarif etmeye daha uygun düşüyor… Türk milliyetçileriyle aynı sokakta oturan Kürt, Alevi, Solcu, Ermeni veya Yahudilerin Sosyal hayattaki günlük korkularını düşünsenize… Bu, sosyal faşizmdir..

Fakat bana göre Türkiye’de sosyal ve siyasal faşizmin karakterini, cinsel faşizm belirliyor… Türkiye’de ağır bir cinsel faşizm vardır. Zaten cinsel iktidarsızlıkla siyasal iktidar arasındaki ilişki doğrudandır. Cinsel iktidarsızlık bir suç değildir; fakat cinsel iktidarsızlığın acısını siyasal iktidar olarak toplumdan çıkarmak suçtur… Yaşlıların iktidara ve paraya daha sıkı asılmaları, gittikçe kaybolan cinsel iktidarın yerine başka bir şey oturtma isteğinden kaynaklanır… İktidar olma hırsı insan cinsinde öldürücü bir zaaftır…

Bana yazan faşistler genellikle anama, bacıma, eşime, çocuğuma küfür ederler.. Kimisi de anamın mezarını şey ediyor… “Anasının mezarına koyduğum!” küfrünü, Almanca, Fransızca veya İngilizceye çevirebilir misiniz? Çevirmeye kalkarsanız ortaya nasıl bir kelime çıkar? Cinsel faşizm budur. Ama bu çok yaygın bir tarzdır ve aynı zamanda bir devlet geleneğidir.

Yüz yıldır Anadolu’da, Alevilerin, ana, bacı demeden birbirleriyle yatıp kalktıkları, bu faşist devlet biçimi altında, sunni kesim tarafından söylenmedi mi? Aşağılık bu iftira, bu yalan, milyonlarca insanın kafasına sokulmadı mı? Bundan daha büyük bir cinsel faşizm olabilir mi? Komünistler ve sosyalistler için de aynı iftiralar atıldı.

12 Eylül Askeri darbesinden hemen sonra tutuklanmıştım. Sorgumun yapıldığı Antep Birinci Şube’de iki de bayan tutuklu vardı. Hücrelerde yer olmadığı için, solculara ve PKK’lilere ekmek vermekten dolayı gözaltına alına bu iki Kürt kızı, basılan evlerden toplanıp getirilen kitap ve yayınların konduğu iki dolap arasında tutuluyordu… Yirmidört saatte bir gelen tuvalet sırasında bu kızlar, işkenceci polislerin tacizi altında tuvalete gidip gelirlerdi. Onların, gözleri bağlı bir şekilde yürürken kendilerine sarkıntılık yapan polislerden sakınmak için girdikleri şekilleri hiç unutamam… Yere çökerlerdi, bacaklarını sıkarlardı veya saçlarını başlarını yolarlardı…

Ve onlara el atmak, memelerini çekiştirmek, bacak aralarına copla tacizde bulunmak serbesti.. Gecenin herhangi bir vaktinde, nöbet devralmaya gelen polislerin uğradıkları ilk yer iki dolap arasındaki kızların yanıydı. O Kürt kızlarının ağlamalarını ve inlemelerini hiç unutmadım… Bu bir cinsel faşizmdir ve devletin bütün sorgu merkezlerinde sistemli bir şekilde uygulanmıştır ve uygulanmaktadır…

Erkek olmak, cinsel faşizmden kurtulmak anlamına gelmemektedir. Siyasal faşizm kadar cinsel faşizmden de nasibini fazlasıyla almış insanlarız bizler… Yakalandıktan iki yıl sonrasına kadar kasıklarım, yediğim elektrik şokundan dolayı simsiyahtı… Çoğumuz, yıllarca, aşırı sıkılmaktan ve elektrik verilmekten morarmış cinsel organlar ve hayalar taşıdık… Bunun adı normal faşizm değil, cinsel faşizmdir…

İşkence sırasında çözülüp kişiliksizleştirilmiş örgüt üyelerinden tecavüzcü kişiler çıkarmak da bu devletin işidir. İşkence altında yara bere içinde bırakılmış direnen kişiyle, çözülüp kişiliksizleştirilmiş şahısları soyundurup utanç içinde birbirine yaslayan faşizm, cinsel faşizmden başka bir şey değildir. Alman, Bulgar, İtalyan yazarlar veya siyasetçiler cinsel faşizmi ayrı bir konu olarak ele almamışlarsa, bu tür bir faşizmden haberdar olmadıkları içindir.

Türk devletinin faşizmi cinsellikten başlıyor… Rojin’i dağa kaldırıp seks kölesi yapmak isteğini yazan Serdar Turgut, Türk devletinin yetiştirdiği bir cinsel faşisttir. Askeri, polisi, MİT’i, JİTEM’i ve bürokrasisiyle Türk devleti cinsel faşist bir devlettir…

Serdar Turgut, çok eleştiri alınca şaka yaptığını yazmış… Adi herife bakın! Her santiminde Kürt kanı bulunan dağları seks mekanı, Türk devletinin cinsel faşizmi altında inleyen Kürt kadınını da seks kölesi yapmanın ciddi bir siyasal ve cinsel faşistlik içerdiğini çözemeyeceğimizi sanıyordu.


Kürdistan-Post
http://www.kurdistan-post.com/

29 Ekim 2009 Perşembe

SİL BAŞTAN


Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

Gelen (PKK’li) Barış Grupları’nın rüzgârı ülkenin her tarafında başka esti. Oysa ortak bir barış umudu rüzgârı olmalıydı. Bir tolerans, bir hoşgörü yaklaşımı daha güzel olurdu. Bu rüzgâr Silopi’de, Diyarbakır’da önlenemeyen bir coşku yaratırken, Yozgat’ta, Sakarya’da, Adana’da tepki doğurdu. Demek ki toplum olarak hoşgörüde, empatide buluşamıyoruz. Her siyasi parti, siyasetçi Barış Gruplarını farklı değerlendirdi. Bizi manipüle eden siyasetçilerin empoze ettiği düşüncelerin dışında toplum olarak bağımsız bir düşünce, tavır sergileyemiyoruz. Ne yazık ki ülkemizdeki oligarşik yöneten-yönetilen ilişkisi buna engel olmuştur.

Tarafların-eğer samimilerse!-barış sürecini sabote etmeye hakları yoktur. Analar, çocuklarım ölmesin diyor. Ama çocukların ölmesini isteyenler var, bunu görmeliyiz. Hiç istemem ama-benim çocuğum öldü, başkasının da ölsün; benim bacağım koptu, başkasının da kopsun diye düşünenlerin olacağını düşünmeye başladım. (Ya da bu insanları böyle olmaya kandıranlar var.) Vahşi bir duygudur bu!

Ekâbir çocuklarına bir şey olmuyor, onlar ne dağa çıkıyor ne de doğru dürüst askerlik yapıyor. Ölenler-her iki taraftan da-gariban çocukları. Garibanların kandan beslenmeleri de ekâbirlerin iktidarına yarıyor. Onlar birbirlerini boğazlarken ekâbirler keyif çatıyor. Kimisi din, iman satıyor, kimisi de bayrak!

Demokratik çözüm umudunu yok edemeyiz. Bunu en çok-ırkları bırakın!-anneler, babalar istiyor! Siz hiç anne oldunuz mu annem? Siz hiç baba oldunuz mu babam? Sizin hiç çocuğunuz askerdeyken şehit oldu mu? Bırakın barış gelsin bu ülkeye. Kan üzerinden kimse politika yapmamalıdır-buna DTP, CHP, MHP de dâhildir!

Gelen Barış Grupları, halkın üzerinde büyük bir umut yaratmış olabilir. Ve coşkulu karşılama-empati yapılırsa-barışa özlemin bir ifadesi olarak görülebilir. Bunu bir zafer veya kışkırtma eylemi olarak görmemek gerekir. Bunu bu şekilde de düşünebilirsiniz. Bakış açınıza bağlıdır. Bunların birer suç ve soruşturma konusu yapılarak sivil siyasetin önünü tıkamasından korkarım. Kirli savaşın devamından ancak çıkar çevreleri yararlanabilir. Başbakanın Barış Grubunun dönüş görüntüleri ile ilgili “Bu böyle devam ederse bu işi sil baştan yaparız!” yaklaşımı doğru değildir. Biz 52 oynamıyoruz ki tabelayı sil baştan yapalım. Sorumluluğu olan Başbakanın barışı bu kadar çabuk it(ebil)mesi düşündürücüdür.

Sorumlu ve bilge adamların kararları çok önemlidir. Son bir söz olarak-bir Kürt köyünde geçen-bir hikâye anlatayım: Köylüler buğday tarlasında orakla biçilmiş buğday samanları içindeki buğday taneciklerini yiyen fareyi yakalamışlar. “Taşla öldürelim!” demiş biri. “Olmaz!” demiş diğeri. Tartışma büyümüş. “Jîrik’e soralım!” “Jîrik’e soralım, nasıl öldüreceğimizi bize söyler!” “Doğru!” Ve Jîrik’e (Jîrik, köy bilgesi anlamına gelir.) sormuşlar. “Üstüne benzin dökün ve yakın!” demiş Jîrik. Farenin üstüne benzin döküp kibritle yakmışlar. Fare can havliyle önce buğday başaklarının içine girmiş, buğday alev almış. Oradan çiftçinin evine girmiş, ev yanmış. Sonra hızla evden çıkıp ahıra girmiş, ahır zaten saman doludur. Ve ahır da yanmış. Daha sonra yangın tüm köyü kapsamış ve köy kül olmuş. Acaba biz biraz da böyle mi yapıyoruz?

22 Ekim 2009 Perşembe

MUCİZEVÎ ÖZLEMLER


Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com


Ülkemizde siyaseti temsil eden iktidar ve muhalefet partileri, siyaseti kendi egoları için yapıyorlar izlenimini veriyorlar. Aralarında kıtalar, okyanuslar var gibi birbirlerine mektup yazıyorlar. Mektupta yazacaklarını kameralar önünde, dünyanın o en lüks mekânlarında halktan biri gibi söylüyorlar. İktidarın ve muhalefetin atışmaları kırmızı halılı, klimalı, güneş ışınları gibi aydınlatan ışıklı, sosyetik, modern mekânların replikleri gibi… Bu kadar kalantor, bu kadar milyon dolarları olan, bu kadar komprador burjuva sınıfının elit üyeleri olarak onların bizim gibi tebaadan (yurttaş) sayılan insanları düşünmeleri olanaksızdır. Bu (ilk) tabiat kanunlarına aykırıdır. Takımları, çorapları, ayakkabıları, saatleri, gömlekleriyle bizden olmayan bu insanlar ülkemin insanlarını hak, hukuk, adalet, özgürlük adına yönetiyorlar. Ve ne (yazık) ki tüm yetkileri elinden alınmış halk bunlara âmin diyor!

Komprador burjuvazinin siyasetçileri daha önceleri din, Allah, kitap, peygamber, Mustafa Kemal, vatan, millet, cami sözcüklerini kullanmışlardı. Artık bugünlerde Diyarbakır, Nazım Hikmet, Ahmet Kaya, Ehmedê Hanî, Mem û Zîn, Halepçe sözcüklerini kullanmaya başladılar. İleride belki de hiç düşünemediğimiz sözcükleri kullanacaklar. Şaşıracağız(!) Sistem tıkandığında sistemi yenileyecek, boyayacak, başka bir sistemmiş gibi sunup sömürü düzenlerini sürdürmeye çalışacaklar. İktidar ve iktidarı elde tutan tüm araçları kontrol eden bu tip oligarşik partilere karşı beyni parçalanmış halk ne yapabilir? Bu kadar tankı, topu, uçağı, bankası, fabrikası, işçisi, memuru, hizmetkârı olan bu insanlara yoksul, garip, kimsesiz insanlar ne yapabilir? Elden bir şey gelmez! Tüm zorbalar ve güçlüler ortak bir düzende birleşmişler. Bir dev lazım, kozmosun taa öbür taraflarından gelmiş bir enerji devi, böyle bir tanrıvari güç, kudret lazım bu pislikleri yıkmaya.

Buluttan nem kapar halimiz yok! Gerçekten de başımızdaki felaketleri hissetmeseydik ağzımızı bıçak açmazdı. Ülkenin demokrasisi ve adaleti varsıllar için bulunmaz bir nimet. Açlık, yoksulluk, işsizlik, sosyal adalet, kadın, Alevi, Kürt sorunu konusunda ümitle söyleyeceğimiz pek sözümüz yok. Şiddet, zorbalık, ölüm korkusu, öldürme duyguları hâkim insanımıza. Ülkenin televizyonlarında gösterilen dizilerin bir ikisinin dışında seyredilecek hali var mıdır? Kutulardan para çıkartan bir yarışma(?) var, ülkenin Maliye Bakanlığı bunun gibilerini en azından vergi yönünden inceliyor mu? Kurtlar Vadisi dizisinin yapımcısı ile başrol oyuncusunun hapiste yatan birilerince tehdit edildiğini okuduk. Dizi tırstı ve dört milyon Euro gibi bir paranın (haraç) hapisteki bilmemne kardeşlere verildiğini okuduk. Medya tüm bunları söyledi. Bu konunun doğruluk derecesini inceleyen bir savcı oldu mu acaba? Bu paralar verilmişse mafyavari bir ilişki içerisinde verilmiştir. Alan razı, veren razı, konuşan olmazsa bu konu nasıl bulunacak denilebilir. Zaten işin en kötü ve felaket noktası burasıdır. Her türlü zorluğa ve inkâra karşın doğruyu, gerçeği bulamamaktır.

Ve bu ülkede iktidar bir dizi açılıma imza atmaya çalışıyor. Kürt Açılımı, Suriye açılımı derken Ermeni açılımı başladı. Keşke düşmanlıklar, kin-nefret tohumları yok edilse. Kardeşlik, adalet, özgürlük ve eşitlik temelinde atılacak tüm adımları destekleriz. Bu anlamda Ermenistan’la imzalanan protokolün sonsuza dek barış getirmesini isterim. Barış ülkeler için olacağı kadar insanlarımız için de olmalı.
Bu ülkede Ceylan Önkol adlı bir kız çocuğunun havan mermisiyle öldürüldüğü söyleniyordu. Polis krimininal raporuyla bir bomba olduğu saptandı. O bombayı kim oraya attı? Devlet bu olayı tüm açıklığıyla aydınlatmak zorundadır. Bunu yazdığımıza göre bir şüphemiz vardır, devlete tam güvenemiyoruz demektir.
Güler Zere adlı kanserli bir mahkûm Cumhurbaşkanınca affedilmiyor, devlet onu cezaevinde tabutlamayı düşünüyor olabilir mi?
Ülkemiz 12 Eylül anayasası ile bir açılım peşine düşmüş. Bu haliyle Latin Amerika ülkelerinin bizden çok daha ileri bir demokrasiye sahip olduğunu söyleyebilirim(bu konuyu Bolivya örneği ile başka bir yazımda açacağım).
Ben yine de sevinç duymak, mutlu olmak istiyorum. Bir mucize peşinde değilim. Hiç değilse eleştirisel, demokratik, farklılıklardan korkmayan, farklılıkları koruyan mutlu bir ülke istiyorum. Gözyaşları ancak annesinin kucağında dinen bir bebek gibi insanlarımız da ülkesinde şefkatle sarılmak ister. Mutluluk dediğim işte bu!

19 Ekim 2009 Pazartesi

Kürtler, Aleviler ve Raporlar

"Eğitimci ve pedagog Faiz Cebiroğlu, “Bir Profesörün Evhamları” başlıklı bir yazı yazdı. http:/ http://faizcebiroglu.blogspot.com/2009/10/bir-profesorun-evhamlar.html, 16 Ekim 2009) Faiz Cebiroğlu, Türkçe sözcüklerin % 90’ının yabancı sözcükler olduğunu dile getiriyor. C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, S, U, Z harfleri ile başlayan hiçbir sözcüğün Türkçe olmadığını söylüyor. Türkiye’deki hiçbir yöre adının, yerleşim yerinin adının Türkçe olmadığını da söylüyor…YÖK Başkanı profesörün bunlara cevap verme olasılığı da çok zayıftır..."

İsmail Beşikçi

BİLGESAM (Bilge Adamlar Araştırma Merkezi) “Güneydoğu Sorununun Sosyolojik Analizi” başlıklı bir rapor yayımladı. Ağustos 2009’da Ankara’da yayımlanan rapor 114 sahife. (*) Rapor başlığında (Teknik Rapor) ibaresi de var.

Raporda dikkate değer bir bilgi var. Din ve Mezhep İstatistikleri başlığı altında, Güneydoğu’da yaşayanların % 98.5’inin İslam olduğu söyleniyor. İslam da, Hanefi % 49, Şafiî % 46.3, Alevi % 3.5 şeklinde bölümlere ayrılmış. (s. 31)

Bu, çok şaşırtıcı bir değerlendirme. Dr. Atilla Sandıklı, rapora yazdığı önsözde, “daha önce de bölge hakkında raporlar hazırlandı ama o raporlarda bilimsel bir yöntem uygulanmadığı için sorun doğru teşhis edilmedi, sorunun tedavisi yolunda doğru, sağlıklı öneriler ortaya konulmadı” diyor.

Kızılbaşlık’ın (Alevilik) İslam içinde değerlendirilmesi, kanımca, bu raporun temel niteliğini ve amacını ortaya koyuyor. Rapor, resmi ideolojinin, doğruluğundan kuşku duyulamaz, tartışılamaz, tek gerçek, nihai gerçek denen kabullerinden hareket etmekte, tekrar onları üretmektedir. İslam ile hiçbir ilgisi olmayan Kızılbaş (Alevi) inancını İslam içinde değerlendirmek, bilim yöntemi adına yanlış bir tutumdur. Aleviliğin, İslam’dan çok önceki bir inanç olduğu bilinmektedir. Uzmanlar, Aleviliğin, Mani’den, Zerdüşt’ten de önce yaşanan bir inanç olduğunu, Mezopotamya kökenli bir inanç olduğunu bildirmektedir. Bugünkü Kızılbaşların (Alevilerin) atalarının İslam olmadığı açıktır.

Burada, Alevilerin örneklem içindeki oranının zaten çok küçük olduğu ihmal edilebileceği söylenebilir. Soru örneklemin oranıyla ilgili değildir. Alevileri Müslüman kabul eden zihniyet eleştirilmektedir.

İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı Devleti’ni, Türk ve İslam unsuru etrafında yeniden organize etmek, ekonomiyi millileştirmek, Türkleştirmek gibi bir projesi vardı. Ekonomiyi millileştirmek, Rum’un ve Ermeni’nin elindeki zenginliğe bir şekilde el koyup bunu Türk ve İslam olanların denetimine vermekti. Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Kızılbaşlar (Aleviler) bu toplum ve devlet projesinin yaşama geçirilmesinde çok önemli pürüzler olarak görüldü. Bu pürüzlerin giderilmesi için çok ciddi planlar, projeler yapıldı. Bunları yaşama geçirmek için elverişli bir zaman beklendi. Birinci Dünya Savaşı bu fırsat verdi.Savaş başlar başlamaz, Karadeniz’deki, Anadolu’daki, Ege’deki, Akdeniz’deki Rumların bir kısmı sürgün edildi,

Geriye kalanlar mübadele ile gönderildi. Ermeni nüfus soykırımla çürütüldü. Ermenilerden ve Rumlardan kalan taşınmaz mallar Müslüman Türk eşrafın, Doğu’da tetikçi Kürtlerin denetimine verildi. Yahudiler, bütün bu plan ve projelerin hazırlanmasında, yaşama geçirilmesinde İttihatçılara akıl hocalığı yapıyordu.

Kürtlerin Türklüğe, Kızılbaşları Müslümanlığa asimile edilmeleri de bu toplum ve devlet projesinin unsurlarıydı. İttihat ve Terakki döneminde başlayan bu süreç Cumhuriyet’le birlikte daha sistematik olarak sürdürüldü. Kızılbaş (Alevi) köylerine cami yapılması Cumhuriyet’in çok önemli bir mesaisiydi. Bugün, Müslümanlığa asimile olmuş olan, bu süreçte olan Kızılbaşlar (Aleviler ) olabilir. Bu onların Müslüman olduklarını göstermez. Çünkü burada, baskı ve zor vardır. Neden asimile olduklarının, nasıl asimile olduklarının incelenmesi şüphesiz önemlidir. Bu, “Müslümanım ama Aleviyim”, “Aleviyim ama Müslümanım” şeklinde bir kafa karışıklığı da yaratmıştır.

1960’larda, Bitlis’te, “en iyi Türk biziz, bizler has Türküz…” şeklinde bir söylem vardı. Müslümanlığın hiçbir koşulunu yerine getirmedikleri halde, Kızılbaşlardan da bugün, “en iyi Müslüman biziz” diyenler var olabilir. Bu onların Müslüman olduklarını değil, asimile olduklarını gösterir. Nasıl asimile oldukları, neden asimile oldukları, bu süreci nasıl yaşadıkları elbette zengin olgusal dayanaklarıyla incelenmek durumundadır. Bunun tartışmalı bir konu olduğu da açıktır. Fakat, bilimsel bir araştırmada, böylesine tartışmalı bir konuda, resmi ideolojinin verilerini hiç sorgulamadan, tek gerçek olarak aynen kullanmak, bilim yöntemine aykırı bir tutumdur.

Raporda, Alevilik, bir mezhep olarak kabul edildikten ve İslam içinde değerlendirildikten sonra, “Ayrımcılık, aidiyet ve birlikte yaşama isteği boyutlarının mezhep ayrımına göre farklılaşması” denildikten sonra, her üç durumla ilgili olarak, Hanefilik, Şafiilik ve Alevilik ile ilgili sayılar, yüzdeler verilmektedir. (s. 55)

“PKK/ Öcalan’a bakış soru ve boyutlarının mezhep ayrımına göre farklılaşması” denilerek, yine bu durumun, Hanefiler’de, Şafiiler’de ve Aleviler’de nasıl yaşandığına ilişkin rakamlar ve yüzdeler verilmektedir. (s.68-74)

“Güven Ölçeği, soru ve boylarının mezhep ayrımına göre farklılaşması” başlığı altında, yine, Hanefilik, Şafiilik ve Alevilik ile ilgili rakamlar, yüzdeler verilmektedir. (s.77-78)

Araştırma 4797 kişi üzerinde yapılmıştır. Örneklem 4797 kişidir. Anketler 2009 yılının başlarında uygulanmış. Örneklem 5000 kişi de olsa, daha fazla insan üzerinde de anket uygulansa, yanlış kabullerden dolayı, resmi ideolojinin verilerini, bilgilerini, aynen benimsemesinden, hiç sorgulamadan kabul etmesinden dolayı, raporun ciddi bir değeri yoktur. Zaten Kürt sorunu yerine Güneydoğu sorunu denilmesi de aynı anlayış doğrultusunda gelişen bir durumdur.

Anketler, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Muş, Siirt, Tunceli, Van, Ağrı (bu dokuz ile terörün yaşandığı iller deniyor), Adıyaman, Elazığ, Erzurum, Gaziantep, Kahramanmaraş, Malatya, Urfa (bunlara terörün fazla yaşanmadığı iller deniyor), İstanbul ve Mersin’de (bunlara da, göç ile oluşan mahalleler deniyor.) uygulanmış. Anket, bazı nedenlerden dolayı, Hakkari’de ve Şırnak’ta, Ağrı’nın Doğubeyazıt ve Diyadin ilçelerinde uygulanmamış.

İller seçiminde, Iğdır, Kars, Ardahan, Erzincan yer almıyor.

Raporda, halkın % 98.5’inin İslam olduğu vurgulanıyor, geriye kalanlar da Hrıstiyanlık, Süryanilik, Yezidilik, Dine inanmayanlar kategorileri altında toplanıyor. Êzidîler, kendilerine Êzidî diyor. Êzidî’ye Yezidi demek, bilimsel bir rapor için sağlıklı bir tutum değildir. Zazalar’ın, Kürtlerden ayrı bir grup, Kürtlerden ayrı bir etnik grup olarak gösterilmesi de yanlıştır. Resmi ideolojinin tek gerçek dediği konulardan biri de budur. Halbuki Zazalar, Zazaki konuşan Kürtlerdir. Konunun uzmanları bunu belirtiyor.

Kürtçe: Ödünç Alınmış Bir Dil

Bu arada, YÖK Başkanı Profesör Yusuf Ziya Özcan’ın, Kürt dili üzerinde yaptığı değerlendirmeye de bakmak gerekir. YÖK Başkanı profesör, “Kürtçe ödünç alınmış bir dildir. Sözcüklerin yüzde 60-70’i Farsça’dan, yüzde 20-25’i Arapça’dan alınmıştır. Bir kısmı da Türkçe’dir. Kürt Dili ve Edebiyatı Enstitüsü veya bölümü açılabilmesi için, güçlü bir Türkçe, Farsçe ve Arapça dil ve edebiyat bölümlerinin açılması gerekir.” diyor.

YÖK Başkanı profesörün açıklaması kanımca dil ile ilgili bir açıklama değildir. Siyasi, içerikli bir açıklamadır. Bu, Kürtleri ve Kürtçeyi aşağılamayı hedef alan bir açıklamadır. “Kürt açılımı”, “demokratik açılım” derken bile Kürtleri ve Kürtçe’yi aşağılamayı ön planda tutmak, resmi ideolojinin, düşün hayatı üzerindeki, bilim ve sanat üzerindeki etkisiyle ilgili bir durumdur. YÖK Başkanı profesör kanımca şunu ifade etmeye çalışıyor. Türkler, Araplar ve Farslar öyle yöntemler bulmalıdırlar ve uygulamalıdırlar ki, Kürtler ve Kürtçe soluk alacak bir ortam bulamasın. Ortada Kürtler ve Kürtçe kalmadığı zaman… işte o zaman, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açarız. Böylece Avrupalıların istekleri de yerine getirilmiş olur. Kürtleri muhatap almamız zaten söz konusu bile olmaz.

12 Mart rejimi döneminde, askeri savcılar, “Kürtçe diye bir dil yoktur, % 40’ı Türkçedir, % 35’, Farsçadır, % 20 Arapçadır, % 1.5’u Süryanicedir, %1.5’u Gürcücedir, ‘%1’i İbranicedir…” şeklinde iddianameler yazarlardı. Bu durum karşısında bilge Musa Anter bir duruşmada, şöyle söylemişti: “Savcının Kürtleri ve Kürtçe’yi aşağılamak için bu kadar çaba sarfetmesi anlamlı değildir, tavukların bile 30 çeşit gıdaklaması vardır.”

Zana Farqînî’nin, İstanbul Kürt Enstitüsü tarafından yayımlanan Ferhenga Kurdî-Tirkî’sini, Kürtçe romanları, inceleme kitaplarını vs. YÖK Başkanı bu profesörün önüne koysak, profesörün görüşü yine değişmez. Resmi ideoloji böyle bir düşün kategorisidir. Bilginin değil inancın egemen olduğu bir alandır. Bu sözlükte 131 bin 266 sözcük vardır. Bu sözlük 2 bin 132 sahifedir.

Eğitimci ve pedagog Faiz Cebiroğlu, “Bir Profesörün Evhamları” başlıklı bir yazı yazdı. http://www.faizcebiroglu.blogspot.com/ , 16 Ekim 2009) Faiz Cebiroğlu, Türkçe sözcüklerin % 90’ının yabancı sözcükler olduğunu dile getiriyor. C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, S, U, Z harfleri ile başlayan hiçbir sözcüğün Türkçe olmadığını söylüyor. Türkiye’deki hiçbir yöre adının, yerleşim yerinin adının Türkçe olmadığını da söylüyor…YÖK Başkanı profesörün bunlara cevap verme olasılığı da çok zayıftır. “% 70’i Farsçadır, % 25 Arapçadır…” diye konuşan bir profesör. Ama okur-yazar bir profesör değil. Kürtlerin son yıllarda Kürtler ve Kürtçe ve Kürdistan hakkında, Kürt toplumunun tarihsel ve toplumsal gelişmesi hakkında ne gibi çalışmalar yaptıklarının, dil, kültür, tiyatro vs. çalışmaların nasıl ilerlediğinin bilgisine sahip değil. Türkiye’deki, Kürdistan’daki gelişmelerden, dünyadaki gelişmelerden de habersiz. Böyle olunca 90 senelik bir Frich entrikasını bilgi diye tekrarlayıp duruyor. Halbuki Frich çoktan deşifre oldu…YÖK Başkanı profesörün ondan da haberi yok.

Ankara, 18.10.2009

____________

(*) Proje Yöneticisi: M. Sadi Bilgiç, Veri Analisti: Salih Akyürek olarak görülüyor.

Raporu hazırlayanlar: M. Sadi Bilgiç, Salih Akyürek

Proje Ekibi: Doç. Dr. Mazhar Bağlı, Müstecep Dilber İlhan Kocamaz, Onur Okyar

BİLGESAM Başkanı Dr. Atilla Sandıklı, Rapora yazdığı Önsözde, irdelenmesi gereken bazı görüşler dile getiriyor. Şöyle diyor: 25 yılı aşkın savaş sürecinde, bölgeye ilişkin bazı raporlar hazırlandı. Ama bu çalışmalarda bilimsel metotlar kullanılmadı. Çalışmalar ya ayrılıkçı ya da devletçi görüşlerden hareket ediyordu.

Dr. Atilla Sandıklı raporun hazırlanmasında, Uluslar arası Sivil Toplumu Destekleme Derneği’nin (CİSİDER) ve Diyarbakır Hizmet Vakfı’nın maddi ve manevi yardımlarını gördüklerin belirtiyor. Raporun yazımı Temmuz 2009 da tamamlanmış.

------------

Kürdistan-Post
http://www.kurdistan-post.com/

Bir Profesörün Evhamları



”Gerçekten, insan sormadan edemiyor: Sömürgeci tekeller Türkiye’sinde profesörler ne yapar?

Cevabı açıktır: İnsanları yanıltmak içindir!

Ne yazık ki, tekeller Türkiye’sinde Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan gibiler, ”evham” yapmak ve insanları yanıltmak için varlar. Artık bu düzende, sıkılma ve utanma kalmamış. Olmaz. Bu tekeller düzeninde, ne yazık ki, ”cehalet” ile ”cüret”, çoğu zaman, birbirinin yerini alıyor ve ne yazık ki, Yusuf Ziya Özcan gibi cahil profesörler de çıkıyor. Tiksinti veriyor!..”

Faiz Cebiroğlu
faizce@hotmail.com

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın, Kürt dili üzerine yapmış olduğu açıklamayı okuyunca, Türkiye’de verilen “profesörlük” unvanı adına utandığımı yazmak zorundayım.İnsan sormadan edemiyor: Bir profesör, daha önceleri, ODTÖ’de sosyoloji dersleri veren bir profesör, bu kadar “evhamı” nasıl yapabiliyor?

Nasıl oluyor da, Ankara Üniversitesi’nden mezun olan, yüksek lisansını ve doktorasını “Chicago Üniversitesi”inde tamamlayan bir profesör; “Kürtçe ödünç bir dildir. Yüzde 60 – 70’şi Farsça, Arapça ve Türkçe’den oluşmuş” deyip, Kürtçe’yi, sözüm ona, küçümseyebiliyor?

Peki, bir profesör bu “evhamları nereden buluyor?

Sömürgeci Türkiye tekeller ülkesinde sorulması ve yanıtlanması gerek sorular bunlardır.

Tesadüf değildir; dil üzerinde hiç bilgisi olmayan bu cahil pröfesör, Türkçe hakkında da bilgisi yok.

Tesadüf değildir; Kürtçe dilini ”küçümseyen” bu cahil profesör, Türkçe’nin ”ecnebi” kelimelerden oluştuğunu da hiç bilmiyor!

Burada, kısaca, insanları Kürtçe dili konusunda yanıltmaya yönelik ”evhamlarda” bulunan bu cahil profesöre, notlar halinde, bir kaç ders vermem gerekiyor.

Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, öğren:

Bir: Türkçe’nin yüzde 90’nı “ecnebi” denilen kelimelerden oluşuyor.

İki: Türkçe’de, C, F, H, I, J, L, M, N, P, R, Ş, V, Z harfleriyle başlayan hiç bir Türkçe kelime yoktur!

Üç: Türkiye’de hiç bir yöre veya yerleşme yerinin adı Türkçe değildir. Buna bağlı olarak;

Türkçe’deki hafta günleri, Farsça ve Arapça’dan oluşuyor. Ay adları; Şubat, Mart, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül...Türkçe değildir (Burada sayfalar dolusu örnek vermek mümkün, ama sizin gibilere faydası olmaz, biliyorum).

Dört:
Türkçe dili; yüzde 10 kadar Türkçe kelimelerden oluşuyor ve sana göre bir dil oluyor!

Eyy, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan!

Herkes dilini sevmelidir, ama dil sevgisi başka, dil abartmacılığı ve uydurmacılığı başkadır. Bu evhamlar senin gibi profesör ünvanını alan birisi tarafından yapılıyorsa, korkunçtur.

Korkunçtur; zira yüzde 90’nı “ecnebi” kelimelerden oluşan bir Türkçe’yi “yükseklerde” tutup, Kürtçe gibi, dört ülke tarafından sömürgeleştirilen, Kürt insanı ve dilini tarihten silmek isteyen zalim iktidarlara karşı hâle varlığını koruması ve buna rağmen, Türkçe’den çok daha zengin olmasını görmemek ve küçümsemek, korkunçtur!

Gerçekten, insan sormadan edemiyor: Sömürgeci tekeller Türkiye’sinde profesörler ne yapar?

Cevabı açıktır: İnsanları yanıltmak içindir!

Ne yazık ki, tekeller Türkiye’sinde Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan gibiler, ”evham” yapmak ve insanları yanıltmak için varlar. Artık bu düzende, sıkılma ve utanma kalmamış. Olmaz. Bu tekeller düzeninde, ne yazık ki, ”cehalet” ile ”cüret”, çoğu zaman, birbirinin yerini alıyor ve ne yazık ki, Yusuf Ziya Özcan gibi cahil profesörler de çıkıyor. Tiksinti veriyor!

Tiksinti veriyor.

Engels’te yıllar öncesinde, sanki,Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlere söylemiş: ”Cehalet, tiksintiricidir!” diyor.

Gerçekten budur.

Not derslerim bitiyor ama sonuçlar var ve açıktır: Bundan böyle, sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, Yusuf Ziya Özcan gibi profesörlerin ”evhamlarına” cevap vermek ve bunlara karşı mücadele etmek, biz, aydınlara düşen en önemli görev oluyor.

Sömürgeden de beter Türkiye tekeller ülkesinde, bundan böyle, ”cehaletle” ”cüreti” birbirine karıştıran, Yusuf Ziya Özcan gibi, profesörlere ”sevecenlikle” bakamayacağımızı artık bilmeleri gerekiyor.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Kemal Burkay'ın iddiaları...

“Ve sömürge bir ulus adına yüksek bir mücadele yürüttüğünü söyleyen Burkay’ın, Türk zindanlarında şu anda herhangi bir arkadaşının olup olmadığını düşündüm… Böyle biri varsa ismini merak ettim…”

Hasan Bildirici
bildiricihasan@hotmail.com

PSK eski Genel Başkanı Kemal Burkay, dün ve bugün yapılan CNN TÜRK’deki yayında PKK’yi MİT’in kurduğunu, Öcalan ve üst düzey PKK’lilerin de MİT görevlisi olduğunu söyledi.

Stalin de, genel sekreterliğini yaptığı Sovyetler Birliği Komünist Partisinin merkez komitesinin yüzde doksanını emperyalizmin ajanı diye imha etmişti. İmha ettiklerinden birinin karısına verilen gömleğinin cebinden şöyle bir not çıkmıştı:

“Stalin, sonsuza dek dalgalanacak olan proletaryanın kızıl bayrağında kara bir leke olarak kalacak!”

Şimdi Rusya’da hiç kimse, bir zamanlar Komünist parti görevlileri arasında birbirlerine yaptıkları ajanlık ve hainlik suçlamalarını konuşmuyor, tartışmıyor ve anmak istemiyor. Sovyetler Birliğine bağlı olan diğer ülke halkları da bunlardan ürktü ve savruldu.

Kuruluşundan bu yana PKK de bir çok kişi ajan ilan edilip öldürüldü. Bunlardan bir kısmının PKK tarafından itibarları iade edildi. Bir kısmının ne olduğu meçhul olarak kaldı. Sonuçta PKK de, Soğuk Savaş Dönemi üslubuyla kurulmuş bir parti idi. İlişkileri, siyasete bakışı, örgütlenmedeki sertliği diğer sosyalist ve komünist partileriyle benzerlik arz ediyordu…

Silahlı bir direnişe bulaşmamış olan PSK’nin Soğuk Savaş Döneminden kalma, suçlayıcı, aşağılayıcı, Kürtler arası ilişkilerde güvensizlik yaratan, düşmanlığı ve gerilimi artıran bir üslubu öyle görünüyor ki, bir süre daha Burkay aracılığıyla ile devam edecek… Bu siyasal anlayışa silah giydirirseniz, diğer komünist partilerinden farklı bir sonuç elde edemezsiniz. Zaten PSK’yi küçülten, gelişmesini engelleyen de bu anlayıştı.

Burada bir parantez açıp, yazıma devam etmek istiyorum. Bir Müslüman’ın inandığı değerlerine, dinine, imanına, Kuran ve peygamberine hakaret ederek işe başlarsanız, o kişinin kendisine ve inancına siyasal şiddet uygulamış olur ve onu inançları konusunda daha katı, daha öfkeli, daha nefret dolu ve daha şiddete yatkın hale getirirsiniz… Bu yöntem, fikri özgürlüğüne değil, siyasal şiddete denk düşer… PKK’ye yönelik bu tür suçlama ve saldırılar, PKK’yi güçlendirmekten başka bir işe yaramadı. Militan yapısı daha da kemikleşti, orta kademe çalışanları daha katı ve hoşgörüsüz bir kişiliğe büründü.

Kemal Burkay, PKK’yi MİT’in kurduğu bir örgüt, PKK yöneticilerini de MİT ajanı ilan etmekle, çok şikayetçi olduğu PKK tarzından daha ağır bir tarzı yöntem olarak seçiyor ve PKK’ye siyasal şiddet uyguluyor…

PKK ve yöneticilerini bu şekilde suçladığınız zaman, bu yolda canını vermiş 20 bin gerillayı, onların ailelerini, öldürülmüş 17 bin beşyüz civarındaki PKK taraftarı sivil kişileri, onların ailelerini, DTP’ye o veren iki milyon yetişkin insanı, PKK’ye yakın olan gazetecileri, yazarları, aydınları; beş-on-yirmi sene PKK’de kaldıktan sonra ayrılıp kendi yolunu çizenleri, Mazlum Doğan, Hayri Durmuş, Kemal Pir ve Mahsun Korkmaz’ın hepsini MİT ajanı ilan etmiş olursunuz… Suçlamalarınızda bunları MİT ajanlığı dışında tutuyorum diyemezsiniz. Bir insan, niteliğini bilmiyor olsa dahi bir örgüte girmiş ve onun amaçları doğrultusunda çalışmışsa, o kişi o örgütün üyesidir. Ceza hukuku da böyle söyler… Ayrılmış olsalar dahi Türk devleti ele geçirdiğinde Osman Öcalan ve Nizamettin Taş’ı PKK yöneticiliğinden yargılar.

PKK’yi MİT kurmuşsa, PKK yöneticileri MİT görevlisiyse, bir dönem PKK’ye bağlı gazete, parlamento ve diğer kurumlarda görev alip daha sonra ayrılanlar da MİT’e çalışıyordu. Bu, MİT elamanlığına denk düşen bir hizmettir. Kemal Burkay suçlarken, milyonlarca insanı MİT elamanlığıyla suçladığının farkında mıdır? Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde 5 ila 7 milyon arası insan bu tür suçlamalarla öldürülmedi mi?

MİT elemanlığı bir yaşam ve davranış biçimdir. MİT’in kullandığı kişiler genellikle çabuk düşerler. Ayrılıklar, yamukluklar ve ihanet eğilimleri çabuk patlak verir. Hele dar ve zor koşullarda bu türden kişilikleri iki günde deşifre etmek çocuk oyuncağıdır. Yemek yiyişindeki ve paylaşımdaki tarz bile kişiyi ele verir. Hapishane yatmış olanlar bu konuda uzmandırlar. Hapishanede içimize katıştırılmak istenen böyle kişilikleri iki günde deşifre edip dışımıza atıyorduk…

MİT, PKK yöneticilerine ne vaat etmiş ki, bunlar 30 yıldır kurşun ve bombalar altında mağaralarda, sığınaklarda ve kaya altlarında yatıyorlar? Kara, kışa ve bombaya gövdelerinden parça veriyorlar?

Bu soru çok önemli olmayabilir… İsteyen önemli saysın… Bir başka soru şöyle sorulabilir. Türk ordusunun birliklerini bırakıp kaçtığı Zap operasyonunda, Türk devletini, kendi dağ adamları karşısında bozguna uğratmaya iten manyaklığın altında yatan neydi?

MİT ajanlığı tartışmalarından bir şey çıkmayacağını biliyorum. Bakalım Türk devleti kendi kurduğu PKK ile nasıl baş edecek? 30 yılın ortaya çıkardığı Kürt gençliğini nasıl oyalayacak? Kürt şehir ve kasabalarında yitirdiği otorite, güven ve korkuya dayalı saygınlığını bir daha nasıl inşa edecek? Hiç hesapta yok iken ayağa kalkan bir milyon Suriye’deki Kürt nereye oturtulacak? PKK’nin imha edilmesi koşuluyla kısmi olarak tanıdığı Güney Kürdistan’ın bağımsızlığa gidişini nasıl engelleyecek?

Bilmiyoruz, gözlüyoruz işte…

Duran Kalkan, Özgür Politika’da, “Maaşlı Yazarlar” diye bir yazı yazmış, ismim geçmediği halde ilk karşılık veren de ben olmuştum… O zaman PKK’liler sorumuştu bana:

“Duran Kalkan’ın yazısında senin ismin yok. Niye karşılık veriyorsun.”

Ben o zaman demiştim, Duran Kalkan Kürt aydınları için böyle bir yazı yazamaz, böyle konuşamaz, buna hakkı yok…

Burkay da, PKK karşısındaki siyasal ve önderlik başarısızlıklarını PKK’yi suçlayarak ört bas edemez. Hazmedemediği gelişmelerin mücadelesini bu tarz sürdüremez.

Kemal Burkay’ın CNN TÜRK’teki konuşmasını dinlerken bir an için geçmişe gittim. Amed zindanındaki PKK direnişçilerinin anılarıyla gözlerim doldu… Mezarsız binlerce ölünün vurulmadan bir dakika önceki son hayallerine erişmek istedim… Batman, Diyarbakır, Silvan ve başka Kürt şehirlerinde öldürülen binlerce sivilin ölürken akıttığı tek damla göz yaşının düştüğü yeri öğrenmek istedim… Sayıları yüzbinleri geçen yetim Kürt çocuklarını düşündüm… Tank ve panzeler üzerine yürüyen serhildan kalabalıklarını… Sonra Türk asker ve polisine taş atmaktan dolayı cezaevine tıkılan çocuklar geldi aklıma…

Ve sömürge bir ulus adına yüksek bir mücadele yürüttüğünü söyleyen Burkay’ın, Türk zindanlarında şu anda herhangi bir arkadaşının olup olmadığını düşündüm… Böyle biri varsa ismini merak ettim…

Geleneksel Kürt halk hayatında vefa vardır, ama siyasetinde vefa yoktur… Kimse boşuna aramasın bu vefayı… Kürt nesilleri, aynı zamanda bir siyasal vefasızlık örneği olan Kürt siyasal tarikatlarının da kurbanlarıdırlar…

Kendi yanlışlarıyla hiçbir zaman yüzleşmeyen, kendi başarısızlıklarını sürekli başkalarının üzerine atarak yol aldığını sanan yerinde durmuş yanlış anlayışların tartışmacılarıyız bizler… Ne yazsan boştur. Aşırı suçlamak ve suçlanmakla iskeleti kireçlenmiş ölü zamanların tartışmasını üç-beş yıl sonra hiç kimse sürdürmek istemeyecektir… Başka ulusların yaptığını bizim ulusumuz da yapacak… “Alçaklık, hainlik, namussuzluk, MİT ajanlığı, Ergenekonculuk” suçlamalarıyla başı dönmemiş yeni nesil, eskilerin üzerine kalın bir örtü çekip yoluna devam edecek… Bunu yapacak…

-----------

Kürdistan-Post
http://www.kurdistan-post.com/

10 Ekim 2009 Cumartesi

Alevillik Müslümanlık mıdır?(*)


Devran Asmen

Alevilik üzerine tartışırken farkında olunması gereken şeyler var.

1. Bir hak talebinden yola çıkıldığı tam bilinmiyor.

2. İslam etkisiyle birlikte, Yezidilik gibi Aleviliğin de baskı altına alınıp yok sayıldığını ya da bu toplumsal kesimlerin asimilasyona tabii tutulup İslamlaştırılmak istendiğinin çok vurgulanmıyor.
3. Artık bir çok Alevi tartışmacı ve araştırmacı asimilasyon çerçevesinde tartışıyor.

Bu tespitlerden sonra biraz da yaşamdan ve yaşanılanlardan aktarmak istiyorum. Bunu yaparken insanların inancıyla bir sorunum yok. Kim nasıl isterse öyle yaşar ve istediğine inanır. Burada karşı çıktığımız benzeşmedir. Benzetilmedir. İnsanların inançlarıyla birlikte zorla birbirlerine benzetilmesinin insana ve insanlığa ne katkısı olabilir? Toplumların entegrasyonu, birilerinin illahi ötekisine benzemesi olarak algılanıyorsa bu büyük bir saçmalıktır. Herkesi olduğu gibi kabul eden bir hoş görü ve anlayışa ihtiyaç vardır. Milyarlarca Müslümana bes-on milyon Aleviyi de hile, hurda ve baskıyla eklemenin İslam'a ne hayrı olacak?

Alevileri Müslüman görmek isteyen kesimlere ve kendini Müslüman sayan Alevilere sormak gerekir.

İslamın aşağıda sıralayacağım beş şartına uyuyor musunuz?

a.Hacca gitmek

b. Zekat vermek.

c.Oruç tutmak, (Ramazan )

d. Namaz Kılmak(Camide)

e- Kelime-i şaahadet getirmek...

Bu saydığım şartlardan hiç birini Aleviler yerine getirmemektedir. Çünkü Aleviler farklıdır, farklı inançları vardır. Burada Aleviliğin Gizli Tarihi kitabının yazarı Sayın Erdoğan Çınar'ın okunmasını salık verebilirim.

Aleviliğin Müslümanlık olduğunu söylemekten ziyade, Müslümanlaşmış Alevi kesimlerin varlığından bahsetmek gerekir.

Müslümanlık bin yıldır Aleviliği cüceleştirdi. Alevilik tanınmaz hale geldi. İnanmadığı halde kişinin Müslüman görünmesi ise İslam'a faydadan çok zarar getirdi. Aleviliğin İslamın içine sokulmasıyla Aleviliğin kalıpları kendisini bile koruyamayan küçük bir kalıp niteliğine büründü. Eğer Alevilik kendi ölçüleri içinde yaşam şansı bulsaydı bugün Türkiye toplumu çok daha zengin özellikler taşıyor olacaktı.

Alevilik, sunni mezhepler gibi Müslümanlığın bir mezhebi değildir. .

Çünkü Sünni mezheplerle Müslümanlik arasında doğrudan bir bağ vardır ki, o da İslamın beş şartıdır. İmami Cafer Mezhebi de buna dahildir.

Kimileri diyor ki, Aleviliği İslam dışı göstermek, Aleviliği bölmekmiş... Çok saçma bir şey. Asıl sorunlar benzeşirken ve kendini olmayan bir şekilde gösterirken çıkmaktadır.

Aleviler icin 4 kitap ve 4 peygamber de kutsaldır. Aleviler yaşadıkları coğrafyada İslamin etkisi ve korkusuyla Hz. Muhammed, Hz Ali ve ehlibeyte sonucu özel bir bağ kurmuşlardır. İlişki kurmak başka bir şey, ondan olmak başka bir şeydir.

Buna rağmen Alevi tarihi baskı, yasak ve yok edilme tarihidir. Bunlarin hepsi de İslamiyetin hakim olduğu veya hakim olmaya başladığı süreçlerde başlamıştır.

Alevileri ve Aleviliği yok eden ve yok sayan böyle bir anlayışla Aleviliği nasıl bağdaştırabiliriz? Korkmanın ecele faydası yoktur. Aleviler asılları gibi olmalı ve takkıye yapmamalıdırlar artık. Bazı kesimlerin Aleviliği Müslümanlığa yamama siyaseti tepeden tırnağa yalan ve hile içermektedir. Aleviler Müslüman değildir. Baskın olan Müslüman toplumla yan yana yaşamaktan dolayı korkuya dayalı bir etkilenme ve kendini koruma vardır.

Yeryüzündeki milyarlarca Müslüman herhalde birbirini tatmin etmiyor ki, Aleviler de boğucu bu atmosfer içine alınmak isteniyor. İslam'ın yayılma ve tehdit alanı da böylece biz Aleviler oluyoruz...

Kendini Müslümanlığın bir kolu olaral ilan eden Alevilere bir daha sormak gerekiyor:

Sahi İslam'ın hangi şartını yerine getiriyorsunuz...

O halde İslam Alevileri, Aleviler de islam'ı rahat bırakmalıdır... Herkes kendisi olarak yaşasın...

------------------

(*) Kürdistan-post sitesinde yer alan bu yazı, Bu sitede yazan Serra Güneyli’nin yazılarıyla bütünleşiyor. Okuyucularla paylaşmak istedim. F. Cebiroğlu

3 Ekim 2009 Cumartesi

Devletin Ağaları



İsmail Beşikçi

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, Ramazan Bayramı’nda, Mardin’in Sınırtepe Karakolu’na da uğradı. Genelkurmay Başkanı, orada, basına yaptığı konuşmada, ağalardan şikayet etti. “Bu bölge ne çektiyse ağalardan çekti” dedi. “Şimdi de siyaset ağaları var, terör ağaları var” dedi. Konuşmanın bu bölümlü şöyle: “Özellikle bu bölgede, insanlarımız, vatandaşlarımız, Doğu Anadolu da dahil olmak üzere, ağalardan çok çekti. Bugün bu noktalardaysak, altında yatan temel nedenlerden bir tanesi bu. Bu zamanın ağalarından çeken insanlarımız, siyaset ağalarından, terör ağalarından muzdarip. Esas temel sorunlardan bir tanesi de, bu halkımızın siyaset ağalarından, terör ağalardan kurtarılmasıdır.”

Genelkurmay Başkanı, bu konuşmada, Kürtçe eğitim konusundan da söz etmiştir. Gazetecilerden gelen, “Kürtçe eğitim diye bir sorun var mı?” sorusu üzerine verilen cevap şöyle: “Ben olduğu kanaatinde değilim. Kürtçe’yi nerede öğrenecek bu insanlar? Anadil nerede öğrenilir? Ana-babaya Kürtçe öğretme diyen mi var? Kürtçe okuma yazma öğrenmek istiyorum, diyorsa, yasak mı?”

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un bu düşüncelerini irdelemekte yarar var. Şurası çok açık. Ağalarla, şeyhlerle, aşiret reisleriyle ilişki kuran, bu kurumları güçlendiren, ayakta tutan her zaman devlet olmuştur. Çünkü, devlet, bu kişiler, bu kurumlar aracılığıyla Kürtlerde gelişen milli hareketi kontrol edebilmekte, engelleyebilmektedir. Bu, Cumhuriyet’in 80 yılı aşkın bir zamandır karalı ve sistematik bir şekilde uyguladığı bir politikadır. Çünkü devlet için en önemli konu budur. Bunun için ağalıkla, şeyhlikle, aşiret reisleriyle işbirliği yapmak gerekirse yapılmalıdır, anlayışı egemendir. Bu feodal kurumlar hala ayaktaysa devlet istediği içindir.

1985 de koruculuğun tekrar örgütlenmesi, bu feodal kurumlara can veren, onları dirilten, ayakta tutan bir süreç yaratmıştır. Koruculuk kurumu sayesinde, şeyhler, seyitler, ağalar, aşiret reisleri, devletin yanındaki yerini sağlamlaştırmış, devletin istekleri ve devletin çıkarları doğrultusunda tavır ve davranış sergilemeye başlamıştır. Devlet bu toplumsal kategorilerle, bu kategoriler de devletle çok sıkı bir işbirliğine girmiştir. Bugün en büyük ağalar korucubaşlarıdır. Onlar devleti, devlet de onları desteklemektedir. Bu kişiler ve kurumlar, Kürtlerde gelişen milli hareketi, milliyetçilik akımlarını frenlemek, engellemek için çok yoğun bir çaba gösteriyor. Din kurumunu da etkili bir şekilde kullanıyorlar.

Devletin Ağaları…

1994 kışında, bu ağaların, beylerin, aşiret reislerinin, şeyhlerin bir kısmı Ankara’ya davet edilmişlerdi. Dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, bu kişilerle yakından ilgileniyordu. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, günlerce, “Jirki Aşireti Reisi…”, “Tayan Aşireti Reisi…”, “Davudiyan Aşireti Reisi…”, “Kikan Aşireti Reisi…” “Ertuşi Aşireti Reisi…”, “Pinyaniş Aşireti Reisi…” diyerek bu kurumlara meşruluk verdi. Bu kişiler, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi kurumları ziyaret etmişler, ziyaretleri basında geniş bir şekilde yer almıştı.

Bu kişiler televizyona da çıkarılmışlardı. Bu programa profesör Doğu Ergil de katılmıştı. Doğu Hoca, bu kişilere ısrarla ne istediklerini soruyordu. Onlar da “sileh istiyoruz, pere istiyoruz” diyorlardı. Silah ve para istediklerini birkaç defa ısrarla vurguladılar. Doğu Hoca, “gazetemiz olsun, radyomuz, televizyonumuz olsun gibi bir talebiniz yok mu?” diye sordu. Onlar da, silahtan ve paradan başka isteklerinin olmadığını, Türk bayrağı altında yaşamaktan çok mutlu olduklarını söylediler. Bunlar, devletin ağaları, devletin şeyhleri, devletin aşiretleridir. Bunlar devlet ağalarıdır. Varlıklarını devlete borçlu olan ağalar, şeyler ve aşiretlerdir…

1990’ların sonlarını düşünelim. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit, belediyelerinin sorunlarını görüşmek için kendisinden randevu isteyen Halkın Demokrasi Partili (HADEP) belediye başkanlarına randevu vermiyordu. Bu HADEP’lilerle görüşmüyordu. Ama aynı dönemde korucubaşları, yani aşiret reisleri, şeyhler, seyitler, büyük toprak sahipleri, sık sık Ankara’ya davet edilirdi. Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü dahil, devletin bütün makamlarıyla görüşürlerdi. Devlet, onları çok iyi ağırlardı. Devlet onları, onlar de devleti desteklerdi.

Son Kürt savaşının bu kadar uzun sürmesinin nedeni, savaşı, yoksul Kürt halk kesimlerinin sürdürüyor olmasıdır. Savaşa, aşiret reislerinin, ağalarını, beylerin, şeyhlerin katılmıyor olmasıdır. Koruculuk kurumu dolayısıyla bunların, devletin ve ordunun yanında yer aldığı biliniyor. Bütün bunlar, ayaklanmaları yürütenlerin sınıf yapısında çok önemli bir değişiklik olduğunu göstermektedir. Bugün, gerek PKK savaşçıları, gerek Demokratik Toplum Partisi milletvekilleri, genellikle yoksul halk çocuklarıdır.

Durum bu kadar açıkken, Kürtleri, “siyaset ağaları”, “terör ağaları” kavramlarıyla eleştirmek, suçlamak şaşırtıcıdır. Kürtlerin siyaset yapması demokratik Türkiye’nin bir gereğidir. Askerin sık sık siyasete müdahale etmesi, siyasal konular üzerinde sık sık görüş açılaması, olmasını istediği, olmamasını istediği konuları dile getirmesi, Türkiye’nin demokratik bir siyasal sisteme, demokratik bir siyasal rejime sahip olmadığının temel bir göstergesidir. Bu yönüyle Türkiye demokratik de değildir, laik de değildir.

“Terör ağaları”ndan söz etmek, 1990’larda, 2000’lerde, devlet terörünün nasıl tırmandırıldığını dikkatlerden kaçıramaz. JİTEM’in faaliyetlerini, binlerle ifade edilen “faili meçhul” cinayetleri, köylerin yakılmasını-yıkılmasını, ormanların sistematik olarak yakılmasını, milyonlarca insanın yerini-yurdunu terke zorlanmasını, temel geçim kaynaklarının tahrip edilmesini nasıl açıklamak gerekir? Bütün bu olgular, süreçler nasıl gerçekleşti? 1500 civarında, “faili meçhul” olan, cesetlerine ulaşılmış cinayet vardır. 5 bine yakın, “faili meçhul” olan fakat cesetlerine ulaşılamamış cinayet vardır. 17 binden fazla, dosyası açılmış ama kapanmamış cinayet vardır. Bütün bunlar ortada dururken “terör ağaları”ndan söz etmek inanı şaşırtıyor. Bir sabah evinize baskın yapılıyor. Güvenlik aramaları… Un çuvalları, bulgur çuvalları, deterjan torbaları, tuz, şeker torbaları vs. her şey alt-üst ediliyor, birbirine karıştırılıyor… Oğlunuz/kızınız/kocanız/kardeşiniz,babanız… alınıp götürülüyor. Birkaç gün sonra bir dere kenarında, bir köprü altında, bir mağaranın girişinde
parçalanmış cesedini buluyorsunuz… Bütün bunlar ortada dururken, açık bir şekilde ortada dururken, “terör ağaları”ndan söz edip Kürtleri eleştirmek, suçlamak bir ironidir.

Genelkurmay Başkanı’nın dil üzerine söylediklerine de bakmak gerekir. Genelkurmay Başkanı, “anadil, anadan babadan öğrenilir, buna engel olan var mı?” diyor. Ama Kürtçe eğitimin mümkün olmayacağını da söylüyor. 25-30 yıl öncesine kadar, “Kürtçe ilkel bir dildir, yazı dili değildir, bu dille roman yazılamıştır.. “ denirdi. Kürtçe aşağılanırdı. Günümüzdeyse Kürtçe eğitim olamaz, Kürtçe eğitim milleti, vatanı, devleti böler…” deniyor. 2983 sayılı ve 1983 tarihli bir yasa vardı. Kürtçe’yi her alanda yasaklayan bir yasaydı. 1991 de yürürlükten kaldırılmıştı. Genelkurmay Başkanı’nın bu konuşmasıyla Kürtlere biraz özgürlük tanıdığı söylenebilir. “Ana-baba çocuklarına Kürtçe öğretebilir ama, Kürtçe eğitim olmaz” diyor. Anadil konusunda ananın-babanın tutumu elbette önemlidir. Ama, sokak ve okul aile ortamını tamamlayan kurumlardır. Eşitliği sağlamak açısında, Kürtçe okul, hatta mecburi Kürtçe okul, Kürtçe eğitim gereklidir.

Devlet, bir kısım basın, “Kürt açılımı” derken bile, Kürtlere ve Kürtçe’ye hakareti, aşağılamayı sürdürüyor. “Seçimlik dersler”den söz ediyor. Kürtçe’yi, “seçimlik ders” kategorisinde değerlendiriyor. 20 milyona hitap etmesi beklenen bir anadilin, “seçimlik ders” kategorisinde değerlendirilmesi, Kürtlerin ve Kürtçe’nin aşağılanması değil midir? “Açılım” konuşmalarının, tartışmalarının, planlarının, projelerinin önemli bir yönü şudur. Kürtlerin demokratik taleplerini, özgürlük taleplerini karşılamak, birinci planda düşünülen bir konu değildir. Birinci planda, 25 yıllık son Kürt savaşında yıpranan devletin, yıpranan kurumların restore edilmesi planlanmaktadır. Bu da belirli bir “açılım”ı gerekli kılmaktadır.

-------------------

Kürdistan Post:
http://www.kurdistan-post.com/

1 Ekim 2009 Perşembe

VATAN, MİLLET, DİYARBAKIR!


Bülent Tekin
btekin1954@mynet.com

“...Toplumsal barışın önü açılmalıdır. Toplum en çok barışa hasrettir. Kimse oğlunun ölüsünü öpmek istemiyor! Ölümü doğal akışı içinde kabullenmenin yolu barıştır. Gel zaman git zaman-her şeye karşın!-bir gün barış sağlanacak(tır).”


Siyaset varsılları, yoksullar, namus cinayetleri ve varsıllığına güvenip işlenen cinayetler! Fuhuş! Yoksulun fuhuş rezaleti ve varsılın su yüzüne çıkmayan günahı! İnsanların hayhuyu almış yürüyor. Önce Kürt açılımı dediler, sonra Demokratik Açılım, yeni adı-şimdilik!-Milli Birlik Projesi! Ulan, vay canına yandığım be, esas duruş! Tüfek omuza! Ömrümde bu kadar çok yanardöner laf gördüysem, ben ne olayım! Sonunda-helal olsun size!-Hülya Avşar’a dahi bedava reklâm yaptırdınız!

Orgeneral Başbuğ Mardin gezisinde Kürt açılımında yapılacak bir şeyin olmadığını açıkladı. Kürtçe eğitim yok! Televizyonlardaki tartışmaları (aydınları) seyretmeyin! Kimse merak etmesin, ülke bölünmüyor! Askerin bu kadar çok konuştuğu bir başka Avrupa ülkesi var mıdır? Korucu köy, ağa ve muhtarlarının sıradan Kürt köyleri gibi gösterilip, televizyonlarda gösterilme başarılarını yadsımıyorum! Vatan, millet, Sakarya, Dicle, Fırat, Diyarbakır! Sanırım AKP hükümetinin söyleyemediği slogan bu olmalıdır. Kim bilir, 80-85 yıldır yapılan vatan, millet, Sakarya edebiyatına Dicle, Fırat, Diyarbakır’ı ekleyerek aynı edebiyata imaj yaratılmak isteniyordur.

Genelkurmay Başkanının Kürt ağaları ile ilgili sözüne gelince: Bu ağaları halkın başına bela edenler Osmanlı ve ondan sonra da Cumhuriyet yönetimleridir. Feodalizmin tasfiyesi engellenerek, kamunun arazileri aşiret reisleri ağalara, beylere verilerek sistem korunmak istenmiştir. Bu rant sistemi toprak ağalarını hızla varsıllaştırırken oligarşik cumhuriyette al gülüm ver gülüm esasına dayanan bir huzur sağlanmıştır. İşbirlikçi toprak ağaları her türlü imha ve inkârın yerli ayakları olmuştur. Bu tip köylülük ve aşiret yapısıyla bugün 60 bin korucu başka bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Başbuğ böylesi bir ağalıktan mı bahsediyor?

Aydınların dinlenilmemesini istemek de ayrı bir tuhaflıktır. Resmi devlet görüşünün dışında hiçbir düşüncenin hayal bile edilmemesidir. Bir gün bir arkadaşım anlattı: “Rüyalarımda Kürtçe konuşurum. Rüyalarımda ailemle, akrabalarımla, arkadaşlarımla Kürtçe konuşurum. Eğer bir valiyle ya da başka bir bürokratla (rüyamda) konuşursam-Kürtçe bilmiyorsa-Türkçe konuşurum. Bunun ilk ayırdına vardığımda babama sordum: ‘Rüyalarında hangi dille konuşursun?’ ‘Tabii ki Kürtçe konuşurum! Neden sordun?’ diye yanıtladı.” Biz bu insanların anadil ve kültür yaşamlarının ifasını engellersek onların rüyalarını nasıl engelleyeceğiz? Bu doğru ve insani bir tavır olabilir mi?

Kimse bu ülkede bir şeyler uğruna savaşma isteği duymamalıdır. Ölü sevici bir toplum olmak istemiyoruz. Irkçı ve şovenist düşüncelerce sıkış tıkış edilen toplumun soğukkanlılığı yok edeceğini düşünüyorum. Toplumsal barışın önü açılmalıdır. Toplum en çok barışa hasrettir. Kimse oğlunun ölüsünü öpmek istemiyor! Ölümü doğal akışı içinde kabullenmenin yolu barıştır. Gel zaman git zaman-her şeye karşın!-bir gün barış sağlanacak(tır).

Biraz barıştan söz etmek istiyorum. Öyle pespaye bir duygu değil, yüce, yüksek bir duygudur. Varken güzelliğini pek fark etmediğimiz, yanı başımızda görmediğimiz bir güzelliktir barış. İnsanın kendi eşinin güzelliğini gör(e)mediği bir durum gibidir. Ama o yokken özlem duyduğumuz, uğruna ölebileceğimiz bir güzelliktir. Eşimiz kadar sevebileceğimiz bir güzellikten, barıştan söz ediyorum. Doğrusu aranırsa, biz bu son günlerde dahi barışı bir kadın güzelliğine benzetmiyoruz. Gözlerimizin önüne dağlar bir heyula gibi dikiliyor, barışı (güzelliği) göremiyoruz.
Bazen bir şeyden umudumuzu keseriz ki, bakarız ki o şey gelir. Barış ta bunun gibi olmalı. Hiç beklenmedik anda, ummadığın bir hükümet getirebilir. O ummadığın hükümet zar zor da olsa bu işi başarabilir. Neden olmasın? Yeter ki isteyelim, o beklemediğimiz şeyi (barış şansını) isteyelim. Başka türlü düşünceler, askeri, politik bakışlar, küçümsemeler, büyüklenmeler, maceralar-insanın ağzı varmıyor ya!-savaş bölgesi yaratabilir. PKK ordumuz’a (TSK’ye) zaferler getirmek için kurulmadı. Ordumuzun hedefi başka türlü büyük amaçlar taşımalı. Dağlarda yeşil ormanların ve bembeyaz derelerin üzerinde masmavi gök kubbenin olması daha güzel olur. Yani dağlarında savaşın olmadığı, kimsenin ölmediği bir ülke istiyorum.

26 Eylül 2009 Cumartesi

KÜRT AÇILIMI



Turgut Koçak
turgut.kocak@hotmail.com


Öteden beri AKP iktidarı ve Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili olarak politik tespitler yaptık. Bu tespitlerimizi bir kez daha özetlersek durum şudur: Her şeyden önce AKP iktidarı başta ABD emperyalizmi olmak üzere AB emperyalizminin de büyük desteği ile yönetimi ele geçirmiştir. İşbaşına geldiği 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana ülkemizde olup bitenlere baktığımız zaman AKP hakkında yukarıda söylediklerimizi doğrulayacak sayısız maddi kanıtlar bulabiliriz. Emperyalist dünya Türkiye’ye kendi çıkarları için özelleştirmeyi dayatmış, işbirlikçi AKP ise sınır tanımaz bir gayretlilikle ülke varlıklarının özelliğine de bakmaksızın özelleştirip yabancı şirketlere peşkeş çekmiştir. Emperyalistlerin IMF politikalarını, fazlasıyla uygulamaktan bir an bile geri durmamış, ülkemizin soyulmasına açıkça taraf olmuştur. Geniş emekçi yığınlara her fırsatta dünya dar edilirken sermaye güçleri, içte ve dışta büyük bir gayretle desteklenmiş, vurgunlara, talanlara sonuna kadar kapı aralanmıştır. Yine geniş halk yığınlarının her türlü sosyal güvenceleri kuşa çevrilirken soyguncu takımı açısından ülkemiz yolgeçen hanına çevrilmiştir. Özetle AKP elinde ülke ekonomisi iyice dibe vurdurulmuş bir başka deyişle çökertilmiştir.

Siyaseten iç ve dış politikalar başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist AB’nin dümen suyunda yürütülmüş, emperyalist dünyanın mazlum halkları ve ülkemizi ezmesi için her türlü ortaklık çekincesiz yerine getirilmiştir. Bilindiği gibi ABD emperyalizminin Irak’ı ve Afganistan’ı işgali doğrudan desteklenmiş, ABD emperyalizminin kendi çıkarları doğrultusunda kotardığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerçekleşmesi için tutum alınmış, Recep Tayyip Erdoğan bu yolda BOP’un gönüllü Eşbaşkanı oluvermiştir. Bu gerçeklerin üzerine ışık tuttuğumuz zaman görürüz ki, Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını üstlendiği AKP iktidarında emperyalizmin suç ortağı yapılmıştır. Irak ve Afganistan’da her gün dökülen kanların da sorumlusu konumundadır. Körfez Savaşı’ndan bu yana AKP iktidarının eli Irak’ta yaşamını yitiren 5 milyona yakın insanın da kanına bulaşmıştır.

Bugün ABD emperyalistlerinin yaşadığı şey tam anlamıyla bir bozgundur. Bu koşullarda orada daha fazla kalmasının olanağı yoktur. Bu yüzden de oralardan çekilip kendi çıkarlarını koruyacak işbirlikçi iktidarlar kurmak istemektedir. Bunu bir ölçüde de olsa başarmıştır da. Yine kuzey Irak’ta kurulan Kürt Devleti’nin geleceği de ancak ve ancak ABD’nin doğrudan desteği ile olanaklıdır. Bu yüzden da ABD gerekli tedbirleri almak için kolları sıvamış bulunmaktadır. Söylendiğine göre ABD bölgeden askerlerini çekecektir. Ancak İncirlik Üssü’nün bir benzerini hatta daha gelişmişini Kürt bölgesinde yaşama geçirecektir. Ancak bu bile oradaki kukla devleti korumaya yetmeyecektir. Bu yüzden de ABD kukla devleti koruyacak ve kollayacak bir bekçiye gerek duymaktadır. O da hiç kuşkusuz ABD emperyalistlerinin bir dediğini iki etmeyen Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının gayretkeşliğinde Türkiye’nin omzuna yıkılacaktır. ABD’nin bu politikasının içte ve dışta bir hayli biti kanlanmış adamları vardır. Bunların çoğunun da geçmişi eski solcu oluşlarıdır.

AKP’nin “Kürt Açılımı” adını verdiği ne olduğu belirsiz yol haritasını “bu tarihi fırsat kaçırılmamalıdır” diyerek sahiplenen sözümona bu dönek tayfası duruma göre de solun ve sosyalistlerin bakışına başvurarak AKP’ye referans bulma gayretine düşmüşlerdir. Ortada emperyalizmin dayattığı politikalar gün gibi belliyken böylesine utanmaz ve arlanmazca AKP politikalarını sahiplenenlere sosyalist sol olarak bizim de kendilerine söyleyecek sözümüz olacaktır ve vardır da. Geçmişte sol yazından öğrendiklerini emperyalist dünyanın ve AKP’nin politikalarını yutturmak için kullananlara bir kez daha dikkat çekmek gerektiği yaşamsal bir hale gelmiştir. Bazı sol yapıları, emperyalist ve işbirlikçisi AKP’nin politikalarını desteklemediği için faşistlikle suçlayacak kadar ileri gidenlerin kimliğine ve durdukları yere baktığımız zaman karşımızda bir yığın beslemenin olduğunu açıkça görmekteyiz. Bu besleme takımı ki, artık solcu olarak anılamaz. Zaten değildir de. Bu kesimlere baktığımız zaman her fırsatta dillerinden özgürlük sözcüğünü düşürmediklerini görmekteyiz. Bu arada da her türlü olay ve olgulara sosyalist pencereden bakanları bu çevreler Stalinist olarak da suçlamaktan geri durmamaktadırlar. Artık Altan kardeşleri biliyoruz. Onların yanına Radikal Gazetesi’nde yazan Oral Çalışlar da eklemlenmiştir. Bu tayfanın sayıları hiç de öyle küçümsenecek bir azlıkta değildir. Bir zamanların “Beyaz Türkü”nden MİT ajanlığı tescilli kimselere ve dış güçlerin hizmetinde gününü gün eden paraları cebe indiren köşe tüccarlarını da anmadan geçmemek gerekiyor. Biz sosyalistler dönek tayfasının öteden beri yazıp çizdiklerine karşı aşılı sayılırız. Bir zamanların PDA’cısı daha sonra onlardan yolunu ayırıp gazeteciliğe soyunan Oral Çalışlar’ı da unutmamak gerekiyor. Şimdi bu insanlar AKP’nin soldan akıl vericileri konumundadırlar. Yazdıkları ve söyledikleriyle Oral Çalışlar bugün bu görevin ilkleri arasındadır. Ve zaten bu yüzden İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın düzenlediği Polis Akademisi’ndeki toplantının renkli kişisi olarak yerini alan kişidir Çalışlar.

Bu tür kişilerle ilgili her türlü bilgi solculara ve sosyalistlere kesinlikle verilmelidir. Kendisine Stalinist diyen Oral Çalışlar’a ne olmuştur da emperyalizmin ve işbirlikçi AKP’nin çözümlerine yandaşlık eder hale gelmişti? Böylesine yalan ve yanlışı bu gibi kimseler nasıl olur da “Kürt Açılımı”, “demokratikleşme” vb. sözlerinin arasına sıkıştırıp sol ve sosyalistlerin dünya görüşlerini lekelemeye çalışırlar. Gerçekte Sivil Toplum Örgütçüsü olmuş Sorozcu kafalar nasıl olur da hiç sıkılmadan sol ve sosyalistlerin adına konuşup yazabilirler?

Oral Çalışları tanırım. Öyle çok oturup kalkmışlığım yoktur ama yine de tanırım. Kendisiyle bir akşam Ankara Mülkiyeliler Birliği’nde oturduk ve çeşitli konularda karşılıklı düşün alışverişinde bulunduk. Konuşurken bana doğrudan “sen Stalinist misin” diye sordu. Şaşırdım, ne duymak istediğini kafamda çözmeye çalıştım ve kendisine dedim ki; “Eğer benden Stalin karşıtı sözler duyacağını sanıyorsan yanılıyorsun. Çünkü ben bu sözleri döneklerden ve ABD uşaklarının ağzından duyuyorum. Bu sözlerim karşısında gülümseyen çalışlar, bana dönüp dedi ki; “yo yo ben Stalinistim zaten.” Çok şaşırdım, kendi kendime adam hem Satlinist hem de sağa kaymış yapıları savunuyor. İşte Oral Çalışlar budur. En sağ ve emperyalist-kapitalist dünyanın politikalarını olumlarken bile kendisini Stalinist sayması kolay anlaşılacak şey midir sizce? Ben inanıyorum ki, “Kürt Açılımı” ve “demokratikleşme” ile ilgili en sağ, en işbirlikçi sözlerin sahibi Oral Çalışlar korkarım ki bu sözleri söylerken de Stalinisttir kimbilir?

"KÜRT AÇILIMI” ve DEMOKRATİKLEŞME

Yukarıda giriş olarak dile getirdiğimiz görüşler ışığında AKP’nin “Kürt Açılımı” ve “demokratikleşme” programını değerlendirebiliriz.

Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarından anlıyoruz ki, “Kürt Açılımı” ve “Demokratikleşme” dediği politikalarının hemen tümünü dinsel temellere dayandırarak kotarmak istiyor. Adam hızını alamayıp Selçuklulardan, Osmanlılardan, Selahattin Eyyubiden, aynı kıbleye dönüp dua etmekten, şeyhten, şıhtan dem vurarak hem cemaatçı Türklerin hem de cemaatçı Kürtlerin duygularını okşuyor. Böylelikle yol alacağını umarak asıl iradeleri yansıması gereken işçileri, emekçileri ve ülkenin aydınlarını görmezden geliyor. Kotarılmak istenen şey Kürtlerin kendi yazgıları ile ilgili olmaktan çok emperyalistlerin Büyük Ortadoğu Projesi’ne denk düşen anlayışlardan oluşuyor. ABD’nin kendisine yandaşlık edecek bir Türkiye olmaksızın BOP’u uygulamasının olanağı kalmamıştır. Bu yüzden de “Kürt Açılımı” ve “Demokratikleşme” safsatası ile AKP’nin iktidarında BOP’un sürdürülebilirliği Türkiye ile olası olduğu için bu politika önümüze getirilip konmuştur.

Bir süredir bir başka şey de ülkenin gündemine sistemli bir şekilde oturtulmuştur. O da Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığı ile açıkladığı sözde yol haritasıdır. Türkiye’de PKK ve Abdullah Öcalan’la masaya oturacak yüreklilikte yönetici olmadığından PKK’nin ve Öcalan’ın görüşleri dolaylı kabul görmektedir. Öcalan’a ait olduğu söylenen görüşlere baktığımız zaman sıradan milliyetçi kaygıların ötesine gidemeyen görüşlerin olduğunu görmekteyiz. Öyle ki adam Kürtlerin dinsel olarak ayrı örgütlenmesini bile unutmamış ama solu ve sosyalizmi çağrıştıracak görüş ve anlayışlardan bilerek ve isteyerek uzak durmuştur. Bütün bu görüşleri önümüze koyduğumuzda yol haritası olarak sunulan görüşlerin içinde Kürt emekçilerini ve sosyalistleri ilgilendiren tek bir şey yoktur. Ama ABD ve AB’nin duyarlı olacağı şeyler her nedense özenle atlanmamıştır. Öcalan’ın çok şey söyleyeceğini sanıp bu sözleri bekleyenlerin bize göre çoğunun ayakları suya değmiştir. Ama zaten bunlar için durum çok da değişmeyecektir. Onlara göre Öcalan ne söylerse söylesin doğru söylemektedir ve bu politikalar özenle yaşama geçirilmelidir. Dolayısıyla durmak yok işe devam anlayışıyla kollar sıvanmalı ve kafalar bir güzel ütülenerek serseme çevrilmelidir.

Öcalan’da dahil, bugüne kadar bu konuyu dile getirenlerin hiçbirinin Kürt sorununun da, Türk sorununun da çözülmesi konusunda ileri sürdükleri savların işe yaramayacağıdır. İşin daha da kötüsü bu yol haritası ağzından kardeşlik sözcüğünü düşürmeyenlerin aksine düşmanlıkları daha da körükleyecek bir düzeye çıkmasını planlayanların işine yarayacaktır.

Bu program, ABD’nin, AB’nin, Barzani ve Talabani’nin programıdır. Bu yüzden de ne pahasına olursa olsun karşı durulması ve işlevsiz kılınması gereken bir programdır. Bunun yerine etnik ve inanç ayrılıklarını körüklemeyen, işçileri ve emekçileri emeğin çizgisinde bütünleştiren, kardeşliği bozacak her türlü eğilimlerin mahkum edildiği ve devre dışı bırakıldığı sosyalist çözüm yolu biricik çözüm yolu olarak ısrarla dile getirilmeli, göreceli duruma bakıp emperyalist ve işbirlikçi çözümlere yakınlık gösterilmemelidir. Eğer şu an düşünülen politikalar başat olarak düşünülür ve uygulanırsa Türk ve Kürt halkının kardeşliğinin sağlanmasının aksine düşmanlıkların daha da körükleneceği bir an bile akıldan çıkarılmamalıdır. Emperyalist dünya dün aynı yaklaşımlarla Yugoslavya’da öylesine fiili bir durum yaratmıştır ki, hem Yugoslavya paramparça olmuş, hem de o bölgede yüz yıl bile geçse unutulmayacak düşmanlıklar kalıcı hale getirilmiştir. Balkanlarda yaşanan uygulamaların mimarları emperyalist ABD ve AB’dir. Emperyalizmin saldırı ve savaş örgütü olan NATO’nun bu bölgedeki işlevini unutmak asla olası değildir. Üç aşağı beş yukarı aynı güçler Türkiye’de de aynı planı uygulama arayışı içindedirler. AKP eliyle bu planın uygulamaya konulmuş olması bir rastlantı olarak görülmemelidir. Bu dinci tayfası daha iktidara gelmeden bu politikaları uygulaması için eğitilmiş ve iktidar yolu kendilerine açılmıştır. Dolayısıyla Türkiye’ye bir kez daha dini istekler öne sürülerek bedel ödettirilecek, sonucu şimdiden belli bir tasfiye dönemi yaşanacaktır.

Yaşamda hiçbir şey rastlantı olarak düşünülmemelidir. Bir dönem Genel Kurmay Başkanlığı yapmış Hilmi Özkök niçin Ergenokon Operasyonu’nun rağbet gören tanığı konumundadır? Küçük bir anımsatma ile bu duruma maddi temel kazandırabiliriz. Bilindiği gibi Amerikalılar 11 Türk askerinin başına çuval geçirdiklerinde Özkök Genelkurmay Başkanıdır. Olay yaşandığı dönemde gerekli tepkiyi göstermesi gereken Özkök tam tersini yapmış ve demiştir ki, “bu münferit bir olaydır”. Bu anlayış açıktan açığa Amerika’nın Türk Genelkurmayınca korunmasından başka bir şey değildir. Dahası o günden günümüze kadar gelen süreçte yaşananlara baktığımız zaman açıkça görmekteyiz ki, bu ABD’nin bilinçli bir politikasıdır. İşte o Özkök, bir kez daha gazetelerde ve televizyonlarda boy göstererek aklınca görüşler ileri sürmüş, Türkiye adının bile tartışılmasını gündeme taşımıştır. Üstelik de verdiği örnekler hiç de yenilir yutulur örnekler değildir. Osmanlı, Selçuklu, başka ülkelerden kral ödünç almak vb.

Aslında kişiyi hem eylemleri hem de düşünceleriyle birlikte tanırsak ileri süreceğimiz savlarda da asla yanılmayız. Bu durumda Hilmi Özkök’ün hangi politikaları üstlenmiş olduğunu anlamamak olası mıdır?

Bu dinci takımın çevresini nasıl genişlettiğini dünden bugüne adım adım izleyerek gördük. Eğer Gül ile Özkök süreç içinde bu kadar sıkı fıkı olmuşlarsa ortak noktaları olmadığını kim söyleyebilir? Bu yüzden de “Akil Adamlar” yönetsin diye ortaya çıkan kafaları anlamakta niçin zorlanalım ki?

Sonuç olarak “Kürt Açılımı” ve “Demokratikleşme” olarak kafaları ütüleyenlerin amaçları bellidir. Bu senaryo Washington’da kotarılmıştır. Kürt sorununa çözüm olarak sunulan görüşler aslında açılım falan değil birer kapanıştır. Demokratikleşme safsatasına sarılanlara ise bir önerimiz vardır o da hemen dibimizde Irak’ta gerçekleştirilen demokratikleşmeye bir bakmalarıdır. Zaten biz sosyalistlerin bunları ikna etmek diye bir derdi yoktur. Çünkü onlar derslerini aldıkları gibi bir iyice de ezber etmişlerdir. Onların ezberini bozacak olan güç geniş emekçi yığınları ve sosyalistlerin içinde kardeşlik boyutunun ağır bastığı emekçi çözümlerdir. Bu çözümün içinde ne ABD emperyalizmi ne AB ne de onların işbirlikçileri at oynatamadığı gibi parababalarının, şeyhlerin, şıhların, ağaların da asla yerleri yoktur. Bu yüzden de tarihsel olarak üstümüze düşen görevler çok büyüktür.