28 Nisan 2014 Pazartesi

İnternet, Tartışma Forumları, Gizlilik ve İstihbarat...




Mustafa Elveren*

Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte çok hızlı olarak ilerleyen internet artık ikinci adresimiz oldu. Bundan böyle sanal ortamda yaşamayı öğrenmek durumundayız.

İnternet teknolojisinin hızla yayılması nedeniyle Dünya’daki örgütlenme biçimleri de değişmektedir. Siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda insanlar sanal olarak grup ya da gruplar biçiminde örgütlendikleri görülmektedir.

Hotmail, Yahoo, Gmail, Twitter, Facebook gibi sosyal paylaşım siteleri üzerinden oluşan formlar aracılığıyla yazılı, sesli ve görüntülü olarak internette her konuda iletişim ve paylaşım yapılmaktadır.

Facebook ve Twitter sosyal paylaşım sitelerinde örgütlenen milyonlarca gruba rastlamak mümkündür. Ayrıca Google, Microsoft, Yahoo, Mynet gibi firmalar tarafından internet hizmetine sunulan ve bu şirketlerden ücretsiz olarak sağlanan hesaplarla milyonlarca mail grupları oluşturulmuştur. Bu itibarla, internet ortamında insanlar birbirleriyle çok hararetli tartışmalar yapıyorlar.

Dünya’da insanların birbirleriyle hızlı iletişim kurmaları elbette çok yararlı ve sevindiricidir. Fakat işin bir de can sıkıcı yanları vardır. “Gülü seven dikene katlanır” derler ya, onun gibi bir şey.

150-200 dolar karşılığında her kes istediği zaman bir tartışma formunu (sesli ve görüntülü) satın alabilir. İşin teknik boyutunu ayrı bir yazı ile açıklamak gerekir. Şimdilik teknik kısmını bir tarafa bırakıyorum. 

Bu formlardaki yorumlara ve tartışmalara bazen katılmak durumunda kalıyoruz. Bu tür formlar üzerinde birçok garip kişiliklere de sıkça rastlamak mümkündür.

3-5 kişinin kendi aralarında tartıştıkları bazı formlarda sanki on binlerce kişi izliyormuş gibi hareket ediyorlar. Yine bu tür formlarda bazı kutsal değerleri kullanmak suretiyle yazılanlar ibret vericidir.

Bu garip ve acayip kişilikler, daha çok yakınındaki insanların dedikodusunu yapmaya başlarlar. Gevezelik yaparak eleştiri yaptığını sanırlar. Sizden yüz bulamayınca, bu defa saldırıya geçerler. Hayatında sizi hiç görmediği halde, hakkınızda ne duymuşsa sanal pencereden yalan söylemeye ve iftira atmaya başlarlar.

Bir kısım bilimsel tartışma formlarını ayrı tutarsak, genellikle arkadaş ve hemşeri çevresinin bir araya geldiği tartışma formlarında veya radyo sohbetlerinde kendilerine göre gündem belirleyip tartışmaya başlıyorlar. Tartışmalar ve sohbetler önce sakin ortamda devam eder. Bir süre sonra hakaret, küfür, tehdit ve saldırının öne çıktığı rezil bir ortama dönüşüyor. Böylesi çirkefleşen sanal platformlardan uzak durmak gerekir. Aksi durumda çok olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliriz.

Kod ismini kullanan bazı kişiler güvenlik nedeniyle gerçek adını internet üzerinden yazmamakla belki haklı olabilirler. Ancak, bu çabaları hiçbir işe yaramaz. Çünkü IP No.su ile Dünya’nın hangi şehrinde olduğunuzu tespit etmek çok kolaydır. Eğer gerekirse savcılık kararıyla kullandığınız servis sağlayıcısı tarafından kim olduğunuzu bilmek mümkündür.

İnternet üzerinde paylaştığımız her türlü veri (sesli ve yazılı dokümanlar) tamamen kayıt altındadır. Hiçbir biçimde gizlenmesi mümkün değildir. Google arama motoru ve benzeri programları üreten firmalar ABD ve diğer uluslararası istihbarat kuruluşlarıyla işbirliği içinde oldukları bilinen bir gerçektir. İnternet üzerinden faaliyet gösteren güvenlik amaçlı firmalar bilgileri robot programcıklar tarafından toplayarak depolanmaktadır. Siz sitelerde ve formlarda silseniz bile, o bilgiler birileri tarafından gizli olarak tutulmaktadır. Gerektiğinden büyük paralar karşılığında istihbarat kurumlarına verirler. Çünkü uluslararası istihbarat amaçlı şirketlerin hangisi olduğunu bilseniz bile ispatlamak mümkün değildir.

Ayrıca, gerek Türkiye üzerinden gerekse Dünya’nın diğer ülkelerindeki internet servis sağlayıcıları istedikleri takdirde sizin ağınıza çok rahat girebilir ve bilgilerinizi kontrol edebilirler.

Artık çağımızda istihbarat elemanlarını bar köşelerinde kestane satarak, sokak başlarında seyyar satıcılık yaparak, kahve veya pastane salonları önünde ayakkabı boyayarak, terminallerde yüzünü okuduğu gazete ile kapatarak istihbarat yapmalarına gerek duyulmamaktadır. Çünkü ayni görevi şimdi kameralar yapıyor. Cep telefonları, anahtarlıklar, kalemler, saatler gibi sürekli kullandığımız eşyalara ses ve görüntü kaydı çok kolaylıkla yapılabilmektedir. Hatta çok uzun mesafelerde bulunan noktalarda kayıtların yapılması bu günkü teknoloji ile mümkündür.

Yani neredeyse her arabada, binada, işyerinde ve her sokakta yerleştirilen kameralar ile uydu vasıtasıyla her şeyi masa başında izleyerek kontrol etmek mümkündür. Yukarıda da belirttiğim gibi; pavyon kapılarında, sokak başlarında çerez satan, ayakkabıcı boyacılığını yapan istihbarat elemanları gerekmez.

Günümüzde bu teknoloji sayesinde cami müezzinleri artık minareye çıkmadan yerinde ezan okumaktadırlar. Belki de bu minarelere bundan sonra gizli kameraları ve benzeri uydu araçlarını yerleştirebilirler.

O nedenle; partilerde, derneklerde, odalarda, örgütlerde insanların birbirlerini ajanlıkla suçlaması devri böylece tarihe karışmış olacaktır.

Konuyla ilgili olması nedeniyle bir anımı burada paylaşmak istiyorum;

Yaklaşık 7 yıl önceydi. Bir mitingin yapılması iznini almak için gerekli belgeleri ve dilekçeyi vermek üzere bağlı bulunulan ilin Emniyet Müdürlüğü Dernekler Şubesi’ne tertip komitesi üyesi sıfatıyla gitmiştim. Kendimi tanıtıp, evrakları ilgili polis memuruna verdiğim sırada bir görevlinin bana “Şube Müdürümüz T….. Bey sizinle görüşmek istiyor” dedi. Hemen birlikte şube müdürünün odasına gittik.

Müdürün elinde kalın bir kitap vardı. Hoş geldiniz! Hal-hatır safhasından sonra elindeki Abdullah Öcalan’ın “Tasfiyeciliğin Tasfiyesi” isimli kitabını göstererek

-Bak! Ben de APO’nun kitaplarını okuyorum…

Söyleyince, ben şu yanıtı verdim;

-Efendim, siz bir polis müdürü olarak mesleğiniz gereğince Öcalan’ın kitabını okumak durumundasınız. Sizin amacınız APO’nun fikirlerinden yararlanmak değil, onun örgütünün işleyişini ve yöntemini öğrenmek için okuyorsunuz. Ayrıca bu çizgiye yakın partileri de çok iyi takip ediyorsunuz.

-Hoca, biz tüm partilere eşit davranıyoruz. Sizin partiye karşı hiçbir ön yargımız yoktur. Ama siz bize karşı önyargılı olarak davranıyorsunuz!

Müdürün bu samimi ve rahat tavrını görünce hemen söze girdim;

-Müdür Bey, ben devletin birçok kurumunun değişik kademelerinde görev yaptım. Devleti çok iyi tanıyorum. Bu devlet her şeyi tek tip yetiştirdiği gibi memurunu da tek tip olarak yetiştirmektedir. Siz bizim her hareketimizi kontrol ediyorsunuz. Gelişen bu teknoloji ile en az 3 km. mesafede sesimizi kaydedebiliyorsunuz. Eğer içimizde bir yemciniz ya da görevliniz varsa onun vasıtasıyla görüntülerimizi çok rahatlıkla önünüzdeki bilgisayardan canlı olarak izleyebiliyorsunuz. Bu iş için bir anahtarlık, yüzük ya da bir cep telefonu yeterlidir. Cep telefonları bu işler için birebirdir. Yani bizim çayımızı hatta hangi marka sigara içtiğimizi bile çok kolayca tesit ediyorsunuz. Artık bu teknolojik gelişim hiçbir şeyi gizli bırakmıyor. İnternette yaptığımız her şeyi kayıt altına alabiliyorsunuz. Yani her an sizi ensemizde hissediyoruz!

Bu açıklamalarım üzerine, polis müdürünün o rahat tavrı gitti ve yüzü gittikçe asık duruma geldi. Birden bana dönerek;

-Sen yanlış biliyorsun. Nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri? Komplo teorilerini yürütüyorsun. Bu komplo teorilerini ben bile bu kadarını bilmiyorum. Sen akıllı birine benziyorsun. Senin gibi aklı başındaki insanların bu partilerde yer alması bizim için de çok iyi olur. Çünkü gençleriniz bizi düşman olarak görüyorlar. Biz de onları muhatap almak istemiyoruz…

Polis müdürünün bana karşı tavrı ve yaklaşımı “gözüme-kaşıma hayran olduğu” için değildi elbette, bir amacı olduğu belliydi.

Belli ki, bu polis müdürü beni çok iyi takip etmiş ve benim örgütle hiçbir ilişiğim olmadığını biliyordu.

Her konuda uzman olmaya olanak yoktur. Ancak başarmak için devletin işleyişi ve kurumları konusunda da bazı bilgilere ve tecrübeye sahip olmak gerekir.

Sakın Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan bu sözlerimi duymasın! Yoksa beni de “Paralel Yapı” içine atarsa, ömür boyu içinden çıkamam!

1990’lı yıllarında Elazığ’da “Deli” Hastanesini ziyaret etmiş ve orada bulunan bir hastaya öğretmen olduğumu söylemiştim. “Deli” diye bildiğimiz hasta; “Herkes kendi mesleğinin öğretmenidir” yanıtını verince çok utanmış ve şaşırmıştım. Çünkü haklıydı ve söylediği söz gerçeği yansıtıyordu. 27/04/2014

------------

*Em. Öğrt.

6 Nisan 2014 Pazar

Dersim Katliamı....




Dersim Katliamında M.Kemal’in Rolü ve Seçimler Üzerine

Mustafa Elveren*



M.Kemal’in Dersim’de yaptığı katliamı hiç kimse inkâr edemez. Fakat resmi ideoloji savunucularıyla birlikte bazı dostlarımız, arkadaşlarımız ve bir kısım Dersimliler; katliam tarihinde M. Kemal’in hasta yatağında olduğu için emir vermediğini, ne yazık ki bize yutturmaya çalışıyorlar.

Hâlbuki Mustafa Kemal de her diktatör gibi hatalar yapmıştır. Çünkü o dönemler Dünya’da birçok ülke diktatörler tarafından yönetiliyordu. Avrupa da dâhil.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersim katliamıyla ilgili olarak eski dışişleri Bakanı İ.Sabri Çağlayangil ile yaptığı sesli röportaj birçok internet sitesinde mevcuttur. Merak edenler şu linkte izleyebilir. http://gomanweb.org/GOMANWEB2/2008_gomanweb/HABER_YORUM4/Kasim_2008/18Kasim/Ekhaberler/i.s.caglayangilin-ses-kaydi.htm

Bu ses kaydını dinlerken insanın kimyasının bozulmaması elde değildir. Dersimli direnişçilerini “mağaralarda fare gibi zehirledik” diyor, İ.Sabri Çağlayangil.
‘“Dersimlilerin ne kadar mazlum olduklarını, hiçbir şeyden anlayamıyorsanız, buradan anlayın artık. Peki, kim yaptı bu “Tertele” dedikleri katliamı? Celal Bayar tabii! Atatürk’ün İnönü’yle bozuşunca 1937’de göreve getirdiği başbakan. O kadar asker varken, bir garip sivil. Peki öncesi? İnönü? Mareşal? Öncesi falan yok; Tertele 37’de icat edildi! Stockholm Sendromu buna denmezse neye denir yahu?”’ (B.Oran / Gomanweb)
‘“Dêrsimliler’in büyük bölümü, Dêrsim Soykırımından Atatürk’ün haberinin olmadığını ileri sürecek kadar safdillilik yaparken; “Atatürk’ün manevi kızı”, “Türkler’in ilk kadın savaş pilotu” yani “amazonu” Sabiha Gökçen, Cunta yönetiminin ilk yıllarına rastlayan 1982’de, Türk Hava Kurumu’nca yayımlanan “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” adlı anılar kitabında, “babasının görevlendirmesiyle” Dêrsim’i nasıl vurduğunu fotoğraflarla övünerek anlatıyordu… “Kahraman / savaşçı Türk kızı” olarak sunulan bu “Türk Amazonu”nun, gerçekte Ermeni tehcir çocuklarından Hatun Sebilciyan olduğunu, ancak 2004 yılı başlarında Hürriyet gazetesinin inceleme-haberlerinden öğrenecektik…’” (M.Bayrak / Gomanweb)

Sevgili Baskın Oran Hoca’nın ve Mehmet Bayrak’ın tespitlerine katılmakla birlikte, artık asimilasyon uygulamalarını tek tek kırmaya başladık.

Ne mutlu ki, Pirim Seyit Rıza’nın Mazlum Doğan gibi torunları vardır. Hem Newroz alanlarında ve hem de seçim meydanlarında Mazlum Doğan’ın ismi hep anıldı.

"Seyit Rıza'nın isminin ağza alınmaktan korkulduğu günlerde siz buraya Seyit Rıza'nın heykelini diktiniz. Şimdi de İbrahim Kaypakkaya ve Mazlum Doğan'ı dikeceğiz. (S. Demirtaş / Dersim mitingi konuşması)

Pirimiz Seyit Rıza’nın direniş ruhuyla, Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ın devrimci geleneği; özelde Dersim, genelde Kürdistan ve Ortadoğu halklarının uyanışı gerçekleşmiştir.

İşte Rojava!
İşte Amed!
İşte Dersim!
İşte Karakoçan!

Bu seçimde Pirim Seyit Rıza ve Çağdaş Kawa Mazlum Doğan kazanmıştır.

Dersim direnişçilerinin lideri Pirim Seyit Rıza’nın ve Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ın ahı bunların burnundan fitil gibi çıkacaktır.

Dersimlilere uygulanan asimilasyon politikasını kırmak çok kolay olmuyor. Bunun için çok ağır bedeller ödendi ve ödenmeye de devam ediliyor.

Bu daha başlangıç, Mazlum’ların kazanımları devam edecektir.


NOT: Bazı sosyal paylaşım formları üzerinden ulusalcı Kürd bireyleri ve örgütleri APO’ya saldırmak için ince taktikler yapıyorlar.  APO’yu ayrı, PKK’yi ayrı ve Mazlum Doğan gibi Kürd değerlerini de farklı göstermeye çalışıyorlar. Bu konuda önümüzdeki zaman diliminde bir yazı hazırlayıp sizlerle paylaşacağım.
05.04.2014

*(Em. Öğrt.)


5 Nisan 2014 Cumartesi

Hapishane mektupları...






Adil Okay

İnsankızının-oğlunun iletişim araçları her çağda biraz daha gelişti. Tam tam’lardan, dumanla haberleşmeye, güvercin kanadından, telgrafın tellerine, posta arabalarından, cep telefonlarıyla yazışmaya, 140 karakterle sınırlı aşk mektuplarından, “kopyala-yapıştır” kiç mektupların yoğunlaştığı internete vardık. Peki, “mektup” bitti mi. Mektuplaşma tarihe mi karıştı? Hayır. Belki artık insanların büyük çoğunluğu elle yazmıyor. Klavye yerini aldı kalemin. Ama mektuplar, “e-mektuplar” gidip gelmeye devam ediyor. Türkülere - şarkılara konu oluyor. Pullar ve postahaneler ise ağırlıklı olarak resmi yazışmalar ya da reklam için kullanılıyor.

Ancak hapishanelerden halen el yazılı-pullu ve “görülmüştür” mühürlü mektuplar gelmeye ve gitmeye devam ediyor.

Hapishanelerde kaç bin mahpus ve yakını mektup yazıyor.

Bu gün itibariyle Türkiye hapishanelerinde 130 binden fazla tutuklu ve hükümlü var. Bunun çarpan etkisini düşünürsek yani her mahpusa yılda 10 ayrı kişi, yakını: eşi-çocuğu-yeğeni-anası-babası-arkadaşı, tek bir mektup yazarsa, toplamda yılda en az 1 milyon 300 bin mektup eder. (Sayı az değil. BM’ne üye bazı devletlerin sayısı 1 milyonun altındadır.) Bir örnek vereyim: Yeni yapılan Şakran cezaevinde 10 bine yakın tutuklu ve hükümlü kalmaktadır. PTT, Şakran cezaevi için özel şube açmak zorunda kalmıştır.

Demem o ki, pullu ve elle yazılan mektuplar henüz tarihe karışmamıştır.

Bir firarinin limon suyuyla yazdığı mektuplar

Eski bir mahpus ve cezaevi firarisi olarak hapishanelerde “illegal” haberleşme araçlarını çok kullandım. İçeriden dışarıya şifreli-kodlu mektuplar yolladım. 1980 yılında Adana cezaevinden firarımdan sonra, kaçak-sürgün hayatım boyunca da devam ettim bu illegal haberleşmeye. O zamanlar deşifre olma korkusuyla açıklayamadığımız “limon suyuyla”, yani görünmeyen yazıyla mektuplar yazardık. Hapisten firar ettikten sonra yıllarca sürdü bu “limonlu” mektuplar. Dolmakalem haznesine limonun suyunu çekiyor ve normal kalemle yazılmış mektuplarımızda satır aralarındaki boşluğa meramımızı yazıyorduk. Mektubu alan arkadaşımız da kâğıdı ısıtınca görünmeyen yazılar ortaya çıkıyordu. Daha sonra aynı işlemin başka ülkelerde sütle yapıldığını öğrendim. Ve aradan çeyrek asır geçince bu sırrın artık ifşa olduğunu öğrendim. Bu nedenle şimdi yazabiliyorum.

Ve güncel hapishane mektupları

Ve o gün bu gündür, mahpuslarla dayanışma amacıyla (ama bu kez legal) mektuplaşmalarım devam ediyor. Hapishaneden aldığım çok sarsıcı mektuplar oluyor. Elle hazırlanmış zarflar. Ellerinde bulunan sınırlı boyalı kalemlerle süslenmiş mektuplar. Gazetelerden kestikleri çiçekleri kâğıdın kenarına yapıştıran sevgi dolu insanlar. Kendilerini, çocuklarını, özlemlerini dolaylı anlatan, çoğu zaman da hapishanelerdeki yönetimin keyfi uygulamalarını, tecrit içinde tecridi, yasakları - cezaları betimleyen mektuplar.

Bu mektupların hemen hepsini www.gorulmustur.org web sitesinde yayınlıyoruz. Bu sitenin kuruluş amacını açıklarken şöyle demiştik: “Bir tutsak için en önemli moral kaynağı: ziyaretçi ve mektuplardır, diyorlar. Hele de bu tutsak, bir de toplumsal fayda için bedel ödüyorsa ve hapishanede de türlü baskılara maruz kalıyorsa biz 'dışarı'dakilere düşen de en azından bu tutsaklarla dayanışmaktır. Bu asgari zorunluluk, bizi “Görülmüştür” isimli çalışmayı yapmaya itti. Politik tutsakların, görüş yasağına, mektup yasağına, kimi cezaevlerinde renkli kalem, fazla kitap v.b bulundurma yasağına rağmen, ayakta kalma ve üretme mücadelesi içinde olduğunu biliyoruz. Öte yandan, politik tutsakların “dışarıdan” yeterince mektup alamadıklarından -dolaylı olarak- şikayetçi olduklarını da görüyoruz.”

Sonsöz:

Bitirirken yine bir politik mahpusun mektubundan alıntı yapmak istiyorum. Bu gün yaşamayan, kanser hastası olduğu halde tahliye edilmeyip hapishanede hayatını kaybeden İsmet Ablak’ın ölmeden birkaç gün önce yazdığı mektup, hâlâ devam eden karanlık bir dönemin “devlet politikasını” özetliyor:

İsmet Ablak. Doğum: 1969.  Ölüm tarihi: 18 Temmuz 2009

 “Ben İsmet Ablak. Bu mektup elinize geçtiğinde, ben sonsuzluk âlemindeki yeni yaşamıma, yeni başlamış olacağım. Doğrusunu isterseniz nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü dünyadayken bir doğduğumu, bir de cezaevindeyken yaşadıklarımı biliyorum. Tüm hayatım, anlamlı mahkûmiyet yıllarındaki sessizlikler içinde geçti. Ses olduğum tüm zamanlarda bile, sessizliğe itildim. Yatılı okulu okurken de Türkçeyi pek bilmezdim ve bilmemek de suçtu.

Konuşamadığımız için hep dayak yerdik. En çok dayak yiyenlerden biri de bendim. Sessizdim. Sessizliğim başıma bela olmuştu; tavır olarak bilinirdi.(…) Ve büyüdüm bir gün içeri alındım. 20 gün boyunca Aliye bekânın sevgili kara kollarında, kara günlere, kâbuslara budandım. Ben yine sessizdim; bağırmadığım, konuşmadığım için, anamdan emdiğim ak sütü fitil fitil burnumdan getirdiler.(…)

Cezaevi yıllarım zordu. Karartma gecelerini izleyenler, ‘Bu insanın çığlıklarını unutmayın’ diyenlerin hayatını bilenler, beni iyi anlarlar. Biz ‘insanlık onuru’ dedik. Ve bunun cefasına göğüs gerdik; sürgünler oldu. Dirhem dirhem eriyenler ve alev alev yananlar oldu. Ama biz bu soğuk demir ve duvar ortasında yaşamın sessiz çığlıkları olmaya devam ettik.(…)

Derken bir gece vakti aniden titremeye başladım, gözlerimi hastanede açtım. Ameliyata yattım. Ameliyat olurken de kanser olduğumu söylemediler. Hani bilmiş olsaydım, belki sevdiklerimi hazırlardım. Böyle ani olmazdı gidişim. İtiraf etmeliyim ki hastanede kaldığım o izbe yerde, bedenim çok zorlandı. Havasız ve ışıksızdı, hemen her gün ameliyata alınıyordum ve bedenim paralanıyordu. Dışarıdaki dostlar kan vermek için kilometrelerce yol gelip, sıra alıyorlardı. Yoksulluk hepsinin belini bükmüştü. Gözlerinin feri kaçmıştı. Damarlarındaki kan miktarı, hayata tutunmalarına ancak yetiyordu. Onun da yarısını bedenimi diri tutmak için veriyorlardı. Mahkûm arkadaşlarım kanlarını paylaşmak için başvurmuşlardı. Ama bürokrasinin soğuk çarkları donmuştu.(…)

Ben, sessizce yaşadım. Sessizce direndim ve bu dünyayı sessizce terk ettim. Gücümü sizlerden ve daha önce inançları uğruna gidenlerden aldım. Sizin şahsınızda tüm dostlarıma ve insanlığa veda ediyorum. Sevgiyle kalın.  İsmet ABLAK”

Not: Yazı 4 Nisan 2014 tarihli Özgür Gündem gazetesinde yayınlanmıştır.

kaynakça: Adil Okay, Ben Çıkana Kadar Büyüme  e mi…, Nota Bene yayınları, Ankara.

4 Nisan 2014 Cuma

Seçimler ve Hainler!..



Serra Güneyli
30 Mart 2014  Yerel seçimleri, hainleri bir kez daha açığa çıkardı: Erdoğan’nın koltuk değnekleri, meğer, BDP ve HDP’dir. BDP ve Tayyip’in fazladan kurdurtmuş olduğu HDP, yani ”Türkiyelileşmek Partisi”, 30 Mart seçimlerin Kürt hainleri tarafı oluyor. Utançtır!

Utancın kaynağı, elbette, İmralı’da mukim, APO’dur. APO, Recep ile anlaşarak; ”seni Urfa’da bile, birinci yapacağım!” demiştir. Bu da olmuştur. Diğer Kürd illeri de, Receb’e hediye(!) verilmiştir. Birinci nottur.

İki: APO, ”Receb’e ne dersem yapıyor”demiş. Doğrudur. Ne APO’nun, ne de Receb’in başka alanları kalmadı. Kalan; ”kaldır beni, kaldırayım seni”, misalidir. Olan da budur.

Üç:  BDP varken, APO; ” İmralı’dan, HDP’yi kurun emri verdi.  Niye ki?

A)    ”Türkiyelileşmek(!) adı altında, oylar AKP’ye gitsin!
B)     ”Türkiyelileşmek” adı altında, oylar HDP’ye, aynı,  AKP’ye gitsin!
C)    ”Türkiyelileşmek” adı altında, oylar RECEB’e, yani, İmralı postacılarım da eksik olmasın, demiştir. Bu da olmuştur.

Dört: Sırrı Süreyya’dan ses yok. Niye olsun ki? Oyunun 2. figuranı da  kendisidir. Recep ile gizli bir sözleşmesi var mı, bu da açığa çıkar. Tarih, tüm bilimlerin anasıdır…

Seçimler ve hainler burada, Kurdistan sahasında toplandı. Tek amaçları, özgür bir Kürdistan devleti ve Ulusu’nu engellemektir!

Tepkimiz, bunun içindir.

Tepkimiz, yeter artık, hiç kimsenin koltuk değneği değiliz, demek ve haykırmak içindir.

Evet;  30 Mart Yerel seçimlerinde ortaya çıkan bu talihsiz taployu hep birlikte boşa çıkaralım.

30 Mart Yerel seçimlerinde oluşan hainlerin bu ”hilkat garibesini” dağıtalım.

Böylesi bir girişim olmadan, Bağımsız ve Özgür bir Kürdistan kurulamaz!

Yerel seçimlerden sonra, bu düşüncelerimi  hızlıca,  yazmak istedim.

31 Mart 2014 Pazartesi

Burjuva Sanat - Proleter Sanat – Devrimci Sanat Ayrımı...





Adil Okay

Burjuva Sanat - Proleter Sanat – Devrimci Sanat Ayrımı Var mı
Ya da Sanat hakkında sorular...

Yazımın başlığı iddialı oldu değil mi? Evet, “Burjuva sanat - Proleter sanat - Devrimci sanat” kategorileri tartışmaya açıktır. Devrimci sanatçı, burjuva sanatçı” diyebiliriz elbette. Ya da bir sanatçının devrimci mücadeleye katkısı sorgulanabilir. O takdirde de sanat değil “etik” tartışırız. Çünkü sanatın biricikliği ilkesi esastır. Yani bir esere öncelikle “sanat mı - değil mi” diye bakmak gerekir kanısındayım. “Proleter sanat mı, devrimci sanat mı, burjuva sanat mı” diye değil. Soru, sanat felsefesi açısından yanlış. Neo-liberal dönemde “sanat”ın içi boşaltıldı. “Kiç” yenilik adı altında tekrar moda oldu. “Her şey sanattır” söylemi piyasanın “sloganı” haline geldi. Bienaller de “tüccarların” elinde ucubeleşti. Diğer yandan da bu gelişmelere karşı çıkma - direnme adı altında soldan bir kesim “statükocu” olarak kalmayı tercih etti.

Sözünü ettiğim statükocu mantıktan yola çıkarsak; “romanın çıkışı burjuvadır” diye roman yazmayı bırakmak, “klasik müzik burjuvadır” diye de dinlememek gerekir. Bir ressam işçileri grevde ya da çalışırken “klasik - mimetik” resmetmiyorsa, örneğin kübist veya nü resimler yapıyorsa onu “devrimci değil, devrimci sanat yapmıyor” diye dışlamak da en hafif değimle kültürel geriliğin göstergesi değil midir?

Gezi olaylarında enstrümanlarıyla en ön sırada kavgaya katılan Praksis grubundan Serdar Türkmen şunları söylüyor: Sanattan, hele de devrim ile ilgili olan sanattan bahsederken, genelde ‘öncü çalışma’nın niteliği ile ilgili konuşuyoruz. ‘Devrimci sanatın ilkeleri’ni ortaya koymaya çalışanları hayretle izliyoruz. Sanatçıya görevler icat etmenin yanı sıra, bugünün sanatsal düzeyini görmezden gelip, ‘tu kaka’ ilan ederek geçmiş sanat değerlerine tutunmanın (onlarca ‘korumak’) bizi ilerletmediği de ortada. Sanat çevreleri devrimden ve devrimcilerden oldukça kopuk! Devrimci sanat diye sunulan bir sürü niteliksiz eser var...”

“Sanatmetre ya da sanat zabıtaları”
Türkmen’e ek yapayım: Şairleri artık aşılan “hece veznine” çağıran veya slogan şiir yazmaya zorlayan “devrimcilerin” solculuğu da tartışmaya açıktır. Statükoculuk ile devrimcilik arasında ayrım olmalıdır. “Bağlama devrimcidir, gitar burjuvadır”, “Davul devrimcidir, piyano burjuvadır”a kadar gider bu yanlış okumaların sonuçları. Ama eğer, sanatı ve sanatçıyı karikatürize etmek değil de ciddi ve kapsamlı sorgulamak-eleştirmek ise amacımız, alan geniştir: Sanatın “Pazar”da tüketim nesnesi olarak değerlendirilmesini, ‘Kültür - Sanat Endüstrisi’nin (Endüstri sözcüğünün arz – talep – sipariş, kâr ve çıkar’ı çağrıştırdığını düşünerek) sanata saldırı olup olmadığını tartışabiliriz. Sanatçıların ‘aydın’lığını, toplumsal alt üst oluş dönemlerinde aldıkları tavrı sorgulayabiliriz. H. B. Kahraman’ın, “Türkiye’de ‘Çağdaş sanat’ kavramını kullanan burjuvazi hayal kırıklığı yaşıyor” saptamasının nedenini irdeleyebiliriz. Alain Badiou’nun, “Devlet gücünün koruması altındaki sanatla, tamamen militan olan sanatı ayırmayı öneriyorum… Sonuca değil de sürece katılması militan sanatı ontolojik ve biçimsel manada resmî - ideolojik sanattan ayırır…” belirlemesini ve bunların yanı sıra “Sponsorlar” meselesini sorunsallaştırabiliriz. Devletten ya da tekellerden nemalanmak için ruhlarını şeytana satan “sanatçıları”, Bienallerde sanat adına yapılan ticareti, toplumsal konuların “meze” yapılmasını eleştirebiliriz. Özcan Yaman’ın “Sanat, bir yatırım aracı hâline geldi” cümlesinde ifadesini bulan eleştirisini tartışabiliriz. “Her şey sanattır” diye, sanatı ve sanatçıyı metalaştırmaya çalışan görüşe karşı şair Celal Soycan’ın bir sanat söyleşisinde, “O halde neden konuşuyoruz. Hadi evimize gidelim” diye ortaya koyduğu haklı tepkiyi açabiliriz. ‘Kitle kültürü’, ‘popüler kültür’ ve ‘burjuva kültürü’ arasındaki ayrım ve bunların hangisinin “sol kültürde” baskın olduğu hakkında kafa yorabiliriz. Diğer yandan varlık nedenlerini “kapitalizmi yıkmak, sermaye sınıfına karşı savaşmak” olarak açıklayan ve “devrimci sanat- proletarya sanatı” söylemlerini sık kullanan kimi sol grupların da bir etkinlik için “patronların” kapılarını çalmalarını sorgulayabiliriz. Aldıkları yardım karşılığı onların reklamlarını yapmaları, afiş ve broşürlerinde bu (orta veya büyük) burjuvaları yüceltmeleri, onların adlarını tanıtım broşürlerinde sanatçıların adlarından daha büyük yazmalarını eleştirebiliriz.

Ama bütün bunları eleştirirken - sorgularken, elinde “akıl metre ya da sanat metre” olduğunu sanan “sanat zabıtaları” gibi davranmamak, sanata ve sanatçıya “burjuva - küçük burjuva – devrimci - proleter”  adlarını öyle kolayca takmamak gerekiyor.

Bu bölümü Erzurum Üniversitesinde hunharca katledilen sosyalist bilim insanı, şair ve düşünür Bedrettin Cömert’ten bir alıntıyla tamamlamak istiyorum:
Devrimci sanat nitelemesine katılmıyorum. Nedeni şu: Devrimci sözcüğü, benzer birçok nitelemeler gibi kapsamı kolaylıkla belirlenemeyen, bu yüzden de her yana çekilebilen bir etiket oldu. Ayrıca bu sözcük, devrimci eylemin gerçek içeriğini, bu eylemin kaçınılmaz tabanı sınıfsallıktan uzaklaştırıyor gibime geliyor. Devrimci sözcüğünün, sanat tartışmalarını, salt ideolojik bir alana sürüklediğini, giderek sanatın kendisinin unutulmasına yol açtığını ileri sürüyorum. Ayrıca, devrimci adıyla piyasaya sürülen sanat ve edebiyat ürünleri de, bu ayrımsız etiketin gizleyici etkisiyle, sanatsal hiç bir işçilik ve emek içermedikleri halde, sanat gibi yutturulmak isteniyor…”

“Burjuva heykel – Devrimci heykel” ve Postmodernizm
 Postmodernizmin kafa karıştıran söylemlerine tepki olarak içe kapanmak, sanatı sadece sloganla sınırlamak da baştan zayıf düşmek demektir. Postmodernizmi eleştirmek için Michael Albert, Noam Chomsky, Edward S. Herman ve/veya çağdaş Marksist filozoflardan Eagleton ve Badiou okumazsak argümanlarımız zayıf kalır. Zira 1934’te sosyalist gerçekçilik manifestosu ilan edildiğinde ne neoliberalizm vardı ne de postmodernizm. Ne sürrealizm akımı başlamıştı, ne büyülü gerçekçilik ne de kübizm. Dolayısıyla sadece Gorki, Jdanov veya Lunaçarski okursak, o dönemde kalırsak önümüzü göremez ve gelişmelerin analizini yapamayız. Diyalektik ve Tarihsel materyalizmi içselleştirmeyen insanlar, şeyleri, olay ve olguları yaşandığı tarihsel süreçten koparıp yorum yaparlar. 1934’te, sosyalizmin inşası dönemindeki uygulamalarda takılı kalırlar. Aynı geri yorumlar; sloganların ilelebet geçerli olduğunu sanır ve kökenlerini araştırmazlar. Örneğin Yılmaz Güney’in sözlerini sloganlaştıran arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu, şu doğru saptamalarının kökeninin onun Lukacs okumalarına dayandığını bilmezler:

Hayatın her alanında iyi sanatçılar, başarılı sanatçılar olmak ve yetiştirmek zorundayız. Biz sazımızı çok iyi, çok iyi çalmalıyız. Biz, iyi, çok iyi türküler söylemeliyiz. Kaldı ki bu cümleler de Yılmaz Güney’in ajitasyon - propaganda merkezli konuşma metinlerinden alınmıştır. Güney, devrimcilerin sanatlarını iyi yapmalarını salık verir.

Bir not düşeyim: Yılmaz Güney’i sinema tarihine büyük harfle yazdıran onun komünist olması değildir sadece. Güney, Brezilyalı Rocha ile birlikte “modern politik sinema akımının” kurucusu sayılmaktadır. Yani sinema tarihine “sanatıyla” girmiştir. Yılmaz Güney, “Yılmaz Güney” olana kadar çeşitli denemeler (Arada acemi – kötü – ticari filmler de) yapmış ve yıllar süren çalışma ve okumalar sonucunda kendi üslubunu-biçemini yaratmıştır.

Sanat sadece edebiyat değildir
Sorgulamaya çalıştığım “sanat”ı açarsak, edebiyatın yanı sıra, plastik sanatları (resim, heykel), sinemayı, tiyatroyu, müziği bile indirgemek zorunda kalırız. Eğer bir sanat disiplininde bir tanım-kavram kullanıyorsanız, bilmelisiniz ki aynı tanım-kavram tüm sanat disiplinleri için de kullanılabilir. Örneğin “mimaride kiç’i savunuyorum, yakışıyor ama edebiyatta savunmuyorum, yakışmıyor” diyemezsiniz. Siz sanatın tüm disiplinlerinde kiç’i savunmuş olursunuz. “Devrimci şiir– burjuva şiir” diye yazarsanız (propaganda konuşmalarından değil yazmaktan söz ediyorum) aynı mantıkla devam etmek zorundasınız: “Devrimci resim, burjuva resim, devrimci heykel, burjuva heykel…” Komik geliyor değil mi?

Ama “Epik tiyatro, romantik sanat akımı, klasik sanat, modern sanat, kiç sanat, gerçekçi sanat, toplumcu - sosyalist gerçekçi sanat…” diyebiliriz. Bunun yanı sıra sanat akımlarının doğuş döneminde devrimci olduklarını söyleyebiliriz. (Toplumsal devrim değil anlatılmak istenen) Onun da nedeni bir önceki akımdan doğarak yeni bir akım yaratıldığı içindir. “Hece vezni”, “Aruz vezni”nin bukağısını kırdığı için devrimdir. “Serbest Nazım” da hece veznini aştığı için devrimdir. “Gerçekçi” akımın 19. Yüzyılda devrim olduğunu söyleyebiliriz. Dada’cılık, Sembolizm, Eleştirel Gerçekçilik ve sosyalizmin inşa döneminde doğan ‘Sosyalist Gerçekçilik’, döneminde devrimdir. Daha sonra başlayan “Sürrealizm” yeni bir akım olduğu için devrimdir. Brecht’in başlattığı “Epik Tiyatro” akımı devrimdir. Resimle başlayan “Kübizm” sanat tarihinde devrimdir. Sinemada “Modern politik sinema” akımı devrimdir, “Yeni Dalga” akımı devrimdir… diye devam edebiliriz.

Sanatçıların “toplumsal görevleri” ve “Sosyalist Sanat kurulu” var mı?
“Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?” sorusunun modası geçmiştir. Sanatın, “sanat olarak” önce sanat olmak, “biricik” olmak, “özgün” olmak amacı vardır. Ancak “sanatçıların toplumsal amaçları olabilir”. Zira onların duyargaları her daim açıktır. Dolayısıyla sanatçı hakikatlere gözlerini yummamalı, estetiğin - güzelliğin peşinden giderken eleştiri oklarını köreltmemelidir. Bu konuyu Michael Foucault’nun değerlendirmesiyle açıklamaya çalışayım: Dürüstlüğün kanıtı, hakikât anlatıcılığıdır. Bu anlatım günümüzde ses, söz, yazı, yontu, fırça, nota, sinema ve tiyatro ile de yapılmaktadır. Yani “Yunan felsefesindeki ifadesiyle bir parrhesiastes olmak, özgür düşünce ve ifadeyi vazgeçilemez ilan eder. Sanatçı, özgürlüğü kullanırken: Kandırma yerine dürüstlüğü… Sahtelik ya da sessizlik yerine hakikâti… Yaltaklanma yerine eleştiriyi… Kendi çıkarlarını koruma ve kayıtsızlık yerine itirazı tercih eder.”

Ama bu itirazın da mutlaka, (günümüzde) “Sosyalist (toplumcu) gerçekçi akımla” yapılmasını da beklememek gerekir. Kanımca bu yargı -dün görece doğru olsa bile- bu gün itibariyle yetersizdir. Sürrealist ya da kübist bir ressamın - şairin itirazını yok mu sayacağız. Toplumsal içerikli sözleriyle bilinen bir Rep grubunu ya da kendilerini anti-kapitalist olarak adlandıran anarşist sanatçıları nereye koyacağız.

Tartışmayı edebiyatın dışına, diğer sanat disiplinlerine taşırsak: “Burjuva sanat - burjuva sanatçı- proleter sanat- proleter sanatçı ” ikilemi bu grupları tanımlamaya yetersiz kalıyor değil mi? Peki bu önermeyi kabul etsek bile, onların “devrimci-proleter ya da burjuva sanatçı” olup olmadığına kim karar verme yetkisine sahip. Ya da tersinden sorayım var mı böyle bir yetkimiz, “Sosyalist etik” ya da “sosyalist sanat kurul”umuz. Ki unvan dağıtsın. Kanımca bu konuda yapılacak tüm değerlendirmeler sübjektif olacaktır. Elbette kendini “devrimci - komünist sanatçı” olarak tanıtanlara, bu kimliği benimseyenlere -eğer söylemlerine çok aykırı bir yaşam tarzları yoksa ve eserleri sanat ise- itirazım olamaz. Ama Hürriyet gazetesinde yıllarca “makale” yazan ve milliyetçi güruhtan alkış alan bir şair “ben sosyalist gerçekçiyim” dese de anlamı-karşılığı olmaz. Yani sürrealist bir yazar sözünü ettiğim bu şairden çok daha fazla sosyalizm davasına hizmet edebilir.

Komünist ama kübist ya da sürrealist sanatçı
Bu konuyla ilgili daha somut örnekler verip sorgulamaya devam edeyim: Ortaçağdan bu yana sanatta değişim, dönüşüm ve yeni biçem arayışları yaşanmıştır. Bundan sonra da yaşanacaktır. Akımların tümü, (Evet, Divan şiiri dahil) DÜNYA KÜLTÜR HAZİNESİNE KATKIDIR. Örnek vereyim: Bütün devrimcilerin baş tacı ettiği Picasso’nun ünlü ‘Guvernika’ çalışması, sosyalist (toplumcu) gerçekçi değil, kübist bir eserdir. Ölene kadar Komünist parti üyesi olarak yaşayan Luis Aragon’un, Türkiye’de devrimcilerin severek okuduğu “Elsa’ya mektuplar” adlı eseri “sosyalist gerçekçi” akıma girmez. Luis Aragon, sürrealist bir şairdir. Komünist parti üyesi olan Fransız ressam Andre Fougeron ise sosyalist gerçekçidir. Ve sürrealist Aragon, sosyalist gerçekçi Fougeron’un kitabına önsöz yazmıştır. Yani birbirlerine “akım” dayatmamışlardır. İkisi de komünisttir, yoldaştır, biri “sosyalist gerçekçilik” diğeri “sürrealizm” akımını benimsemiştir.

Frida kahlo ve Rivera Diego komünist ressamlar olabilir. Ama resimlerine “proleter-komünist-devrimci resim” denmez. Sosyalist Gerçekçi de değillerdir. Onların sanatına: Soyut, figüratif dışa vurumcu ve/veya fovist denilebilir. Veya resimlerinin iki hatta üç akımdan izler taşıdığını belirtiriz. Sonuçta bilinmelidir ki: Bir resme bakarken, “devrimci mi, burjuva mı, proleter mi” diye bakılmaz. Klasik mi, modern mi, izlenimci mi, soyut mu, kübist mi v.d. diye bakılabilir.

Bu konu üzerine tersinden bir eleştiri sunayım: Günümüzde hâlâ “Sosyalist gerçekçi” akımla eser üreten başarılı sanatçılar vardır. Onları neden “çağın gerisindesiniz” diye küçümsemek de elitist bir yaklaşımdır. Dünya sanat tarihinde (ve ülkemizde) “burjuva eleştirmenlerin” bile kabul ettiği çok güçlü “sosyalist gerçekçi- toplumcu gerçekçi” eserler olduğunu bilmeyen yoktur.

Sosyalist Geçekçi Lukacs da, her dönemin uğraşmak zorunda olduğu sorunların farklı olduğunu yazmıştır: “Sorunların başkalığı, doğal olarak, teknikte de farklılaşmayı beraberinde getirir. Eski tekniklerle eski sorunların yansıtıldığı 19. Yüzyıl gerçekçiliği kendi zamanında “doğru” ve ‘geçerli’ydi. Ancak 20. Yüzyılda ortaya çıkan yeni toplumsal gerçeklik karşısında, edebiyat ve sanat da, yeni anlatım teknikleri geliştirmeliydi.” Derken, belki de bu günlere gönderme yapıyordu. Yani Marksist kuramcı Lukacs’tan yola çıkarsak da yine aynı sonuca varırız. 21. Yüzyılda farklı biçim - biçemlerle, farklı akımlarla de sanat yapabiliriz. Bu yönelim de “sosyalistliğimize - devrimciliğimize” halel getirmez.

İşçi sınıfına hizmet etmeyen sanat, sanat sayılmaz mı?
Yazının düzeyini düşürmek amacında değilim. Ancak, çeşitli panellerde, sohbetlerde karşıma çıkan bir yargıyı sorgulamak istiyorum. O da şu: “İşçi sınıfına (sosyalizm davasına) hizmet etmeyen sanat, sanat değildir”.

Ne yazık ki bu geri ve özürlü saptamayı yapanlar da bizim arkadaşlarımız arasından çıkıyor. “Victor Hugo, Mozart, Da Vinci, Matisse… bunlar sanatçı değil mi”, karşı sorusuyla bu konuyu kolaylıkla açıklayıp geçebiliriz. Ama yine de Türkiye’den birkaç örnek daha verip bu savı ortaya atanları düşünmeye sevk edelim: Muhsin Ertuğrul’u, Münir Nurettin Selçuk’u, Karacaoğlan’ı, Fuzuli’yi, İhsan Oktay Anar’ı, Orhan Pamuk’u değerlendirirken, öncelikle onların “sanat”çı olduklarını kabul edip söze başlamamız gerekir.

“Fuzuli sarayın adamıdır, Pamuk veya Anar ise postmoderndir, bu yüzden yazdıkları okunmuyor…” diye başlayınca ciddiye alınmayız. “Gülün Adı” nın yazarı Umberto Eco da postmodern bir yazardır. Gabriel Garcia Marquez’in eserleri “büyülü gerçekçilik” olarak adlandırılır. Şimdi Eco’yu, Marquez’i nereye koyacağız? Keza İdil Biret, Şıvan Perwer, Arif Sağ ve Fazıl Say bildiğim kadarıyla sosyalist değiller (keşke olsalardı). Ee bu isimlerini saydığım insanlar sanatçı değiller mi? Kurulacak sosyalist dünyada yerleri olmayacak mı? Yoksa enstrümanlarını ellerinden alıp onları taş kırmaya mı yollayacağız.

Keza, T. S. Eliot “gericidir” ama dönemindeki edebi biçimlerden daha ötede kimi “ilerici” deneysel teknikleri seçmiştir ve Eliot, 20. Yüzyılın önde gelen yazarları arasında sayılır. Keza Eliot gibi gerici saflarda yer alan Condrad’ın “Notsromo”sunun edebi-estetik başarısı yok sayılamaz

Görüldüğü gibi, “İşçi sınıfına (davasına) hizmet etmeyen sanat, sanat değildir” saptaması sorunludur.

Diğer yandan, evet, Lenin sosyalizmin inşası döneminde sanatçıların partili olmasını önermiş, sanatın sosyalizm davasına hizmet etmesi gerektiğini söylemiştir. Ama “Diğerleri sanatçı değildir, ürettikleri sanat değildir, tez zamanda kelleleri vurula” dememiştir. Bu o koşullarda parti politikasıdır. Sosyalist kültür de geleceğin tasavvurudur. Gelecekte, sınıfsız toplumda proletarya da kalmayacaktır. Dolayısıyla “Proleterya kültürünün” değil, geleceğin “Sosyalist Kültürünü” oluşturmak için bu günden harcanan çabalardan söz edilebilir. Lenin, “Proletarya kültürü savunulamaz, tüccarların (burjuva b.n.) kültürünü öğrenmemiz bile daha önemlidir.” demiştir. Bunun nedeni açıktır. Proleterlerin, işten arta kalan zamanlarında “sanata zaman ayıracak mecalleri” (İstisnalar olsa bile) kalmamaktadır. Bu bir gerçekliktir. İşte sosyalistlerin amacı bu gerçekliği değiştirmek olmalıdır. “Başka bir dünya mümkün” şiarını, “Herkesin sanat yapabileceği ya da sanattan yararlanabileceği bir dünya”  olarak da okuyabiliriz.
  
Marksist estetik var mı ve sanat “üst yapı” öğesi mi?
 “Sanat nedir” sorusuna yanıt ararken, Marks’ın yanı sıra sanat felsefesine katkı sunan Marksist ya da Marksizan filozoflara - araştırmacılara da başvurmak gerekir. Zira Marksizm, sanıldığının aksine sanat ve estetik üzerine kapsamlı eğilen bir felsefi düşünce değildir. Ama tabi Marks ve Engels de sanat meselesi hakkında kafa yormuşlar ve değinilerde bulunmuşlardır.

Öncelikle altını çizeyim: Marksizm için sanat, toplumun “üstyapısının” bir parçasıdır. Ama sanatın özerkliği de söz konusudur. Engels, “Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’na düştüğü notta, sanatın, çok daha az ideolojik olmasından dolayı siyasal ve ekonomik kuramdan çok daha zengin ve çok daha “opak” olduğunu ifade eder. Sanatın ideolojiyle bağının, egemen sınıfın çıkarlarını çok daha açık biçimde somutlaştıran hukuk ve siyasal kuramdan çok daha karmaşık olduğunu öne sürer. 1890’da Joseph Bloch’a yazdığı mektupta konuyu şöyle açıklamıştır: “ Materyalist tarih anlayışına göre tarihteki belirleyici etmen son kertede gerçek yaşamdaki üretim ve yeniden üretimdir. (…) Ekonomik durum (alt yapı) temeldir. Ancak üst yapının çeşitli öğeleri (…) tarihsel mücadeleler üzerinde kendi etkilerini gösterir.”

Sanat - Edebiyat, üst yapının parçası olabilir; gelgelelim yalnızca ekonomik altyapının edilgin bir yansıması değildir. Marks da Engels gibi, alt yapının üst yapıyı doğrudan dönüştürdüğü mekanik algıyı reddeder. Grundrisse’de, alt yapı ile üst yapı ilişkisinin simetrik olmadığını belirtmiştir. Üst yapı öğelerinden olan sanat, kendi iç evrimine sahiptir. Bu evrim sınıf mücadelesinin ya da ekonomik durumun salt (basit) bir ifadesi – tekrarı – birebir yansıması değildir. Üst yapının öğeleri sürekli olarak geriye (bazen de çok ileriye) doğru tepki verip ekonomik alt yapıya da etki eder. Tarihe ilişkin materyalist kuram, sanatın kendi başına tarihin akışını değiştireceği tezini reddeder. Ancak sanatın bu değişimde etkin bir öğe olduğunda da ısrar eder. Marks, alt yapı- üst yapı ilişkisinin mekanik - birebir eşitleneceği yanlış algısına karşı Yunan sanatını örnek vermiştir. “En büyük sanatsal gelişmelerin üretici güçlerin en yüksek gelişimine bağlı olmadığı, sanatın gelişmiş olduğu ancak ekonomik açıdan gelişmemiş bir toplum olan Yunanlılar örneğinde kanıtlarıyla açıktır.” diye Marks’tan aktaran Eagleton’a göre “ideoloji”, asla egemen sınıfın düşüncelerinin basit bir yansıması değildir. Aksine dünyaya ilişkin çatışmalı, hatta çelişkili görüşleri kapsayan, daima karmaşık bir fenomendir. “Bilimsel bir (Marksist) eleştiri; ideolojiyi, sanata hem bağlayan hem de aralarına mesafe koyan ilkeyi bulmaya çalışır…”

Fransız Marksist filozof Althusser, sanatın “etik” gibi doğrudan ideolojiye indirgenemeyeceğini iddia eder. Onun için “bilgi”, katı anlamda ‘bilimsel bilgi’dir. Yani bir romanın sunduğu değil. Bilim ile sanat arasındaki fark: Aynı nesnelerle ayrı yolları kullanarak uğraşmalarıdır.

Konuyu uzatabiliriz. Ancak ana temadan uzaklaşma tehlikesi olduğundan burada “virgül” koymayı tercih ediyorum.

Sonsöz
Bu yazıyı, sorular ve alt başlıklarla sanat hakkında kelam etmeye çalışan, “ev halkından” bir yazarın bitmemiş çalışması var sayın. Yazım katkı ve eleştiriye açıktır. Sosyalizmin öncelikle insan sevgisiyle örülmüş bir öğreti olduğunu, bu öğretinin insan yaşamına, renklerine verdiği değer ve saygıyı unutmadan “ahlâk, sanat ve hayat” üzerine kelam etmek gerekiyor diye düşündüğümü belirtmeliyim. Yönetici olmanın imtiyaz değil, fazladan yük, angarya sayılacağı, Yesenin’lerin, Mayakovski’lerin intihar etmeyeceği, Edma Goldman’ların dilediği gibi dans edebileceği, kadınların makyaj yaptığı için toplama kamplarına yollanmadığı, sanatçıların devlet, piyasa ve mahalle baskısı olmadan diledikleri gibi sanat icra edebileceği bir sosyalist toplum modelidir sözünü ettiğim.

Sevginin, aşkın, özgürlük ve eşitliğin hâkim olacağı dünya diyorum ben buna…


Not: Bu yazının bir bölümü Güney Dergisi Ocak-Şubat-Mart 2014 sayısında yayınlanmıştır.

Kaynakça:
Terry Eagleton, Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi, İletişim yayınları, İstanbul, 2012.
F. Engels, K. Marx, Sanat ve Edebiyat üzerine, Birikim yayınları, İstanbul, 2011.
Celal Soycan ile sanat Söyleşileri notları. 2014.
Metin Çolak, “Georg Lukacs’ı yeniden düşünmek”, FLSF (Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi), 2011 Güz, sayı: 12
Ünsal Oskay, “Kahraman ve ‘Tragedya Açısından Lukacs, Brecht ve Benjamin”, http://www.halksahnesi.org/incelemeler/kahraman_tragedya/kahraman_tragedya.htm,  (2 Şubat 2011).
Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1999)
Benjamın, Walter, “Brecht’le söyleşiler”, çev: Bülent Aksoy, Birikim, cilt 2, sayı 7, (1975).
Horkheımer, Max & Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği I-II, Çev: Oğuz Özügül, (İstanbul: Kabalcı, 1995)


29 Mart 2014 Cumartesi

Muzaffer Tansu’dan yeni Mektup...





Adil Okay


“Muzaffer Tansu. 
L Tipi hapishane. Ferizli- Sakarya
        
 Sevgili ADİL HOCAM Merhaba,
                      Gönderdiğin kartı ve yazını aldım. Teşekkür ederim. Nasılsınız? Söylemlerine bakarak iyi olduğunu, yoğun bir dönem geçirdiğini gözlemliyorum. Yine şehirlerden şehirlere yoğun bir trafik içerisindesin.

                       Sevgili Hocam “Hapishanelerin Evrimi” üzerine yazıp gönderdiğiniz yazınız elime ulaştı. Siz de takdir edersiniz ki; biz mahpuslar gönderdiğimiz mektup ve resimlerin, yerlerine ulaşması konusunda yılların getirdiği bir tecrübe ve ürkeklik nedeniyle aşırı bir hassasiyetimiz oluyor. Ama biliyorum ki içerisi ile dışarısı arasında çok büyük bir algı farkı var. Eğer yoğun çalışmalarınız arasında bu konuyla zamanınızı aldıysam bundan üzüntü duyacağımı bilmenizi isterim.

                      Sevgili Hocam son on gün içerisinde sizinle alakalı iki güzel sürprizle karşılaştım.
1-Hasan Mantıcı’nın “Filistin Güncesi” adlı yeni kitabı elime ulaştı. Sizin arka kapaktaki yazınızı da okudum. Hatırlar mısınız? Ben sizin “12 Eylül ve Filistin” kitabınızı okuduğumda, bu kitabınızın ve cesaretinizin diğer yoldaşlarınıza örnek olacağını ve açtığınız bu yoldan onlarında yürüyeceğini söylemiştim. Hasan Mantıcı’nın da bu yönde bir adım atmış olmasına çok sevindim. Kitabıyla ilgili ayrıntılı düşüncelerimi kendisine yazacağım. Onunla tanışmak beni çok mutlu edecek.

                        Kitabın dilini, içeriğini beğendim. Ancak; konuyla ilgili, Sizin kitabınız gibi geniş kapsamlı bir örnek varken özellikle resim, mektup, belge konusunda Hasan Ağabeyin kitabını; “Görsel boyutuyla” biraz yetersiz buldum. Anı-hatıra türü yazılarda, anlatılanların zihinde canlandırılması boyutunda resim ve belgeleri şahsen ben önemsiyorum. Bu eleştirimi ve diğer güzel eleştirilerimi bu hafta içerisinde yazıp kendisine ulaştıracağım.

2-“Önsöz” Dergisinin yeni sayısı elime ulaştı. “İçindekiler” bölümüne göz atarken isminizi görünce, gerçekten büyük bir sürpriz yaşadım. Parmakların kendiliğinden 15. sayfaya gitti. Bu yazınız (röpörtajınızla) ilgili düşüncelerimi şimdi size aktaracağım. Sanırım bu da sizin için sürpriz olacak. J

Öncelikle röpörtajı, şahsıma yazılmış bir mektup tadında ilgiyle okudum. Resminizde de sizi oldukça sağlıklı ve dinç gördüm.

Eylem kelimesini kısa; ama güzel bir şekilde tanımlamışsınız. Bence de “Yazmak” başlı başına bir eylemdir.
                   Ayrıca sizi kitaplarınızdan tanımayan okurlar için çok akıcı ve güzel bir özgeçmiş yansıtmışsınız.

                   Babanızın bir şair olmasıyla, Stephane Mallarme’nin o meşhur sözünü çok doğru bir örnekte birleştirmişsiniz.

                      “Adanmış Yaşamlar” söylemi de çok realist bir tanımlamaydı. Bu kadar zengin bir hatıratın tek bir hayata sığmasının getirileri ve götürüleri de iyi aktarılmış. Bedel ödemeden olmuyor.

                       “Hocam bu nasıl bir enerji, nasıl üretim” diyenlerden birisi de bendim!. Cevabımı almış oldum. Bu kitaplar Sürgünde zihinsel anlamda üretilmiş, bitmiş. Türkiye’de sadece ambalajlama; yani okura sunulması için yazımı kalmış.

                      Toplumsal yazarlardaki en önemli eksikliği de çok net şekilde ortaya koymuşsunuz. Bizim fraksiyonun yazarlarında gerçekten de sokak ve slogan dilinden edebi dile geçiş süreci sancılı olmaktadır.

                      Siz; dünya görüşünüzü ve edebi niteliği en mükemmeliyetçi düzeyde birleştirip yansıtmayı başarabilenlerden oldunuz. Sizin kuşaktan sonra bu formülü tutturabilen kalemlerin sayısı çok azaldı. Son dönem yazarlar çok ayrıştırmacı. Siyasi bir dil kullanıyorlar. Bu bana biraz kolaycılık gibi geliyor. Egemen anlayışı, gücü eleştirerek de iyi bir yazar-saygın bir edebiyatçı/aydın olunabilmeli. Can Yücel gibi küfürü bile estetik şekilde yazıya döken şairlerimiz vardı bizim J

                      “Slogan Şiiri” söyleminize bazı genç, heyecanlı, keskin kalemler alınganlık gösterebilirler! Zaman içinde aşılacaktır bu. Birçok gencimizin (ben dahil) edebiyatla ilk tanışması slogan şiiriyle oluyor genellikle J

                      Her şeye evden, aileden başlamak gerektiğine sonuna kadar inanıyorum. Özgürlük, eşitlik, paylaşmak gibi değerlerimizi aile içerisinde göremedikten sonra topluma bunu nasıl anlatabiliriz ki? Sizin ve sizden önceki kuşakların en eleştirilebilir tarafı budur kanımca. İsteyerek ya da istemeyerek Ataerkil toplum yapısının yarattığı tahribatı meşru görmek, tüm sınıfsal farklılıklara karşı duran aile büyüklerimizde bile erkek ve kız çocuk arasındaki farkı; sözleriyle olmasa bile davranışlarıyla ortaya koymadı mı?

                      Sergi çalışmalarınızın da yoğun şekilde devam ettiğini bu röpörtajda öğrenmiş oldum. Kitaplar daha ulaşılabilir materyaller olarak kolaylıkla okunuyor ve akılda kalıyor. Sizce sergi çalışmalarının daha görünür olabilmesi için neler yapılabilir? Bunun çok kapsamlı ve üzerinde tartışılması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

                      Adil Hocam bu arada yeni kitap çalışmanızın haberini de almış oldum J “ Tuhaf Buluşmalar Metrosu”nu okumak için sabırsızlanıyorum.

   Bende size ekstra bir meşguliyet çıkarmayacaksa, interneti etkin kullanmanızdan cesaret alarak bir ihtiyacımı belirtecektim. Hocam “Lisans Düzeyinde K.P.S.S’ye hazırlanıyorum. Kaynak anlamında çalışma olanaklarım kısıtlı. Geçmiş yıllarda “Lisans düzeyinde çıkan soruları internetten soru bankası şeklinde indirerek bana gönderme imkanınız olabilir mi?

                      Şimdilik cümlelerimi sonlandırıyorum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Size ve değerli ailenize sağlık, huzur, başarı dolu günler dileklerimle. Esen kalın.”
                                                                                              Sevgi ve Saygıyla
                                                                                               Muzaffer Tansu