25 Mayıs 2015 Pazartesi

Hukukun Olmadığı Bir Ülkede Seçim Yarışı Olur mu?



Mustafa Elveren*

7 Haziran’da Milletvekili seçimi için Türkiye’de tüm siyasi partiler yüzde on seçim barajı ayıbıyla sanki bu ülkede demokrasi varmış gibi birbirleriyle yarışıyorlar.

İktidardaki AKParti başta olmak üzere, CHP ile MHP’nin Devletin kasasından milyonlarca Lira yardım aldıklarını, buna karşılık Mecliste grubu bulunduğu halde bir tek kuruş yardım verilmeyen HDP de bu yarışa katılmak zorunda kaldı. Bu kadar eşitsizlik, hukuksuzluk olur mu?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan bu güne kadar bir türlü hukuk devleti olamadı. “Önce vatan, sonra insan” mantığı hâkimdir. O nedenle yargıçlar genellikle hukuka göre değil, devletin çıkarlarını gözeterek karar veriyorlar. Hep kanun devleti oldu ve halen de devam etmektedir. 

Böyle bir sistemde demokrasi ve hukuk yerine ancak baskı, yalan ve talan zihniyetli bireyler ya da toplumlar yaratılır.

“Gazi Mustafa Kemal” ile “Hazreti Muhammed Mustafa”yı ve “Allah’ın Kelamı Kuran”ı referans gösterenlerin demokrat olması mümkün müdür?

Her şeyden önce yüzde on seçim barajı uygulamasıyla bu sistemin ürettiği iktidarlar demokrat olabilirler mi?

Bu sistemde toplumun da demokrat olması mümkün değildir. Çünkü Türkiye’nin mevcut eğitim sistemi insanlarımızı insan olarak değil, “önce vatan” mantığıyla yetiştirmektedir.

Türkiye’de tüm seçimler ve yargılamalar hep bu zihniyetin gölgesinde yapılmaktadır.

Bu zihniyeti kırmak mümkün mü?

Yıllar önce de yazmıştım;
·         Önce Türkiye sol partileri, gurupları, işçi sendikaları, dernekleri ve benzer örgütler arasında ilkeli ittifak oluşturmak.
·         Sonra, Aleviler başta olmak üzere sistem tarafından dışlanan diğer inanç grupları ile azınlıkları buluşturmak.
·         Daha sonra demokrat liberallerin ve aydınların desteğini sağlamak.
·         Öbür taraftan ise; Kürt Özgürlük Hareketi başta olmak üzere diğer tüm Kürd siyasi oluşumlar arasında stratejik işbirliğini sağlamak.
·         Ve en son olarak da; Kürdistan ve Türkiye demokratik oluşumları bir araya getirmek, sisteme karşı birlikte mücadele etmektir.


Çok zor bir iştir. Zaten önemli olan da zoru başarmak değil mi?
Çok zor olmasına rağmen HDP’nin bu yolda epey mesafe aldığını söyleyebiliriz. O nedenle hepimizin HDP’nin etrafında kenetlenmesi gerekir. HDP’nin yaptığı ilkeli büyük ittifaklarla zoru aşabiliriz!

HDP’nin Kürdler ile Türkiye solu ve sistem dışına itilmiş azınlıklar arasında ittifaklar yaratmasını çok önemsiyorum. Bu işbirliğinin çok değerli ve yerinde bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

Kürt siyasetiyle işbirliği yapmayan hiçbir siyasi partinin tek başına AKPartiye karşı iktidar olması mümkün değildir. O nedenle Kürt siyasetinden uzaklaşıp, seçim sonrasında uğrayacakları yenilgiyi hiçbir kişi ve parti HDP’yi sebep olarak artık gösteremez.

Her türlü baskıya, yalana ve talana rağmen HDP’nin bu seçim yarışına girmesi bence Türkiye’de demokrasi mücadelesini hızlandıracaktır.

Hukukun ve demokrasinin olmadığı bir ülkede seçim yarışı olur mu? Olmadığı bilinen bir gerçektir. Ancak sistemin çivisini gevşetmek için bu tür yöntemler de uygulanabilir.

İster göstermelik, ister baskı altında yapılsın. Tüm sosyalistlerin, devrimcilerin ve demokratların evrensel hukuku ve demokrasiyi inşa edinceye kadar bu tür siyasi alanlardan yararlanmaya ve mücadeleye devam etmesi gerekir.

Oylar HDP’ye, HDP meclise, Halklar iktidara!
24.05.2015

*Em. Öğrt.


Hukuk, Demokrasi, Sol, Aleviler Ve Seçim...



Mustafa Elveren*

Hukuk ve Demokrasi

Bugün ülkemizde antidemokratik Anayasa ve yasaların yürürlükte olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yasalar ancak benim gibi garibanlara uygulanmaktadır.

Örneğin; TC Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın bu yasalara uymadığı açıkça görülmektedir. Anayasa’da görevleri açıkça belirtilmesine rağmen buna uymamakta direniyor.

Türkiye’de işlemeyen hukuk tamamen siyasallaşmıştır. Demokrasi ise, bu ülkeye hiç uğramadı. Antidemokratik seçim yasası çerçevesinde 4 yılda bir yapılan seçimler bize demokrasi olarak yutturulmaktadır. O nedenle demokrasi mücadelesini kesintisiz sürdürmemiz gerekir.

Bir dönem hakkımızda davalar ve soruşturmalar açan savcılar ile karar veren yargıçların bu gün “Paralel Yapı” taraftarı olduğu iddia edilmektedir. Hem de iktidar tarafından öne sürülmektedir.

Kamuoyunda çok iyi bilinen “Ergenekon”, “Balyoz” ve benzeri birçok davanın sanıklarına; “Size kumpas kuruldu. Pardon, biz de aldatıldık!” Yargının bağımsız olmadığı iktidar yetkilileri tarafından böylece itiraf edilmiştir. Dün taraf olan yargı, bugün de bağımsız değildir. Bu gün sadece farklı bir formatla yürütülmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki, yargı iktidarın istediği çerçevede kararlar vermektedir. Yani, geçmişte verilen kararları bu gün formatlayarak kendi görüşlerine göre yeniden düzenlenip, uyguladığını görmekteyiz.

Yüzlerce yazar-çizer ve aydın kişilere; 3 veya 5 yıl aynı konuda görüş belirtmemek, yazı yazmamak koşuluyla verilen cezalar ertelenmiştir. “Türk milleti adına” verilen bu kararlar demoklesin kılıcı gibi boynumuzda duruyor. Şöyle ki; “eğer aynı konuda yeniden yazı yazarsanız ertelenen cezanız tekrar uygulanacaktır…”  biçiminde karar veren yargıçlar bağımsızlar mıydı?

Benim gibi 3 K’li (Kürd-Kızılbaş-Komünist) hakkında verilen “siyasi karar”ların hala yürürlükte olması ülkemizde hukukun siyasallaştığının en önemli kanıtı değil midir?

Özellikle kendimden bir örnek vermek istiyorum. Çağdaş Kawa Mazlum Doğan ve Pirimiz Seyit Rıza için yazdığım yazılardan dolayı Tunceli Cumhuriyet Savcılığı tarafından açılan soruşturmalar nedeniyle dava aşamasına dönüştü.

Hakkımda açılan bu davalardan bir tanesi zaman aşımına uğradı. Diğer bir tanesi de; yasanın ilgili maddesinden yararlanmak için savunmamda belirtilen istem doğrultusunda bir daha aynı konuda yazı yazmamak şartıyla verilen hapis cezası ertelendi.

Yine aynı gerekçeyle yargılandığım başka bir davada ise; Tunceli Asliye Ceza Mahkemesince bulunduğum ilin Asliye Ceza Mahkemesi’nde talimatla ifademin alınması istenmiştir. Bu talimat üzerine ilgili Asliye Ceza Mahkemesi’ne ifade vermek üzere gittim. Önceden hazırlamış olduğum yazılı savunmamı Mahkeme kaleminde kayıttan geçirmek suretiyle Kâtip memura teslim ettim. Verdiğim yazılı savunmamda; yasanın ilgili maddesinden yararlanmak istemiş ve bu doğrultuda karar verilmesini arz ve talep etmiştim.

Duruşma sıram geldiğinde yetkili hâkimin karşısına çıktım ve yazılı savunmamı sözlü olarak okumak istedim. Duruşma hâkimi bana; “Önümdeki dosyada görüyorum ki sen Tunceli’sin. Günümüzde Kemal Burkay’ın, Şıwan Perwer’in Türkiye’de serbestçe gezdiği halde, senin CMK 231. maddesinden yararlanmasını doğru bulmuyorum. Sen gel yazılı ifadeni değiştir ve o maddeden yararlanmak yerine davanın temyiz edilmesini talep et…” dedi.

Ben de kendi kendime; “bu yargıç herhalde benim lehime karar çıkmasını istiyor” diye saf saf inandım.

Yargıcın bu açıklaması üzerine, ben de; “Efendim, ben hukukçu değilim. Avukat tutacak kadar da maddi durumum elvermiyor. O nedenle tüm savunmalarımı kendim hazırlamaktayım. Eğer sizin söylediğiniz bu gerekçe benim lehime olacaksa, öyle yapalım” şeklinde yanıtladım. Bu mutabakatımız üzerine yargıç kâtibe dönerek; “Beyefendinin yazılı savunmasının düzeltmesini yap ve yeniden imzalasın” biçiminde duruşma kâtibine talimat verdi.

Kâtiple birlikte Mahkeme kaleminde bilgisayarda kayıtlı olan savunmamın sonuç bölümünde “Mahkeme aksi kanaatte ise, CMK’nun 231.maddesinin uygulanmasını…” cümlesi değiştirilerek yerine “CMK’nun 231. maddesinin uygulanmasını kabul etmiyorum ve temyiz hakkımı kullanmak istiyorum” cümlesi eklenerek yeniden düzenlenip, tarafımdan imzalandı.

Birkaç ay sonra Tunceli Asliye Ceza Mahkemesince 3000 Tl para cezasına çaptırıldığımı açıklayan bir karar tarafıma tebliğ edildi.

Bu kararı temyiz etmek için kısa bir savunma hazırladım. Savunmamda kısaca; yazdıklarımın düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirttim. Ancak, Yargıtay’a göndereceğim bu savunmanın kurallara ve biçim olarak da uygunluğunu teyit etmek için ricada bulunmak üzere tanıdığım bir avukat arkadaşıma gittim.

Savunmayı inceleyen avukat arkadaş bana, neden yasanın erteleme maddesinden yararlanmadığımı sorunca, ben de yukarıda açıkladığım olayı aynen kendisine aktardım. Avukat; “Seni yönlendiren hâkimi tanıyorum. Bu hakim tarikat mensubudur ve karısı da türbanlıdır..” yanıtını verdi. Artık iş işten geçmişti. Yargıtay’a savunmayı gönderip sunucu beklemekten başka çarem kalmamıştı.

Yargıtay’dan bir süre sonra gelen tebligatta; “TBMM’nin çıkardığı demokrasi paketi (kaçıncı demokrasi paketi olduğunu hatırlamıyorum) çerçevesinde cezanın ertelendiğini, o nedenle dosyanın mahkemeye iade edilmesi…” şeklinde karar verilmişti.

Beni yönlendiren yargıç hala aynı mahkemede mi görev yapıyor? Yoksa başka yere mi atandı? Bilmiyorum. Ancak bu tür olayları ispatlamak çok zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendisi de suça ortak olmuş oluyor. Dolayısıyla o kâtibin, yargıcın yönlendirme yaptığını söylemesini beklemek saflık olur.

Peki, o gün hakkımızda verilen kararların bu gün geçerliliği var mı?

Ne yazık ki, Türkiye’de bu gün demokrasinin ve hukukun işlemediği bir sistemde yaşamaktayız.

Sol, Aleviler Ve Seçim
Cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi savunmak tüm halkların yararına olduğu bir gerçektir. Türkiye’de hukuk ve demokrasi kriteri; Cumhuriyet, laiklik, evrensel hukuk ve Kürt sorunu çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Birçok sol örgütün ve bazı Alevi kurumlarının “…Cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi savunmaktan…” dolayı durup dururken Mustafa Kemal’e karşı çıktıkları doğru değildir. Karşı çıkılan ve İtiraz edilen; Kemalizm’in devrimcilik ve solculuk olarak bizlere yutturulmasınadır. Başta dersim katliamı olmak üzere, M. Kemal’in temize çıkarılmasınadır. Adına cumhuriyet deyip tek tipçi anlayışın dayatılmasınadır. Dolayısıyla bu çerçevede kendini konumlandırmayan sol hareketler tarihte tasfiye olmaları kaçınılmazdır.

“Solun, Mustafa Suphilerin neden ve nasıl tasfiye edildiğini iyi anlamaları ve çözmeleri gerekir. Sol bunu çözmeden bir atılım yapamaz.” (A.Öcalan-Nisan / 2010-Görüşme Notlarından)

Bize demokrasi olarak yutturulmaya çalışılan 7 Haziran seçimlerinde halkların lehine sonuç almak için meşru yollardan tüm enerjimizi harcamalıyız. Bu durum aynı zamanda bizim bu güne kadar verdiğimiz demokrasi mücadelemize de katkı sunacaktır. Buradan hareketle, 7 Haziran’da yapılacak milletvekilliği seçiminde sol ve Alevilerin tavrı çok önemlidir.

Tüm kamuoyu araştırmaları bize şu gerçeği göstermektedir. Şöyle ki; HDP’nin %10 seçim barajını aşması durumunda AKParti iktidarını kaybedecektir. Yani CHP ve MHP oylarının birkaç puan yükselmesi iktidarı etkilemeyecektir. Fakat HDP’nin barajı aşması durumunda hem AKParti iktidarı ve hem de tek adam rejimi önlenmiş olacaktır.

Bu analiz çerçevesinde başta Aleviler olmak üzere; demokratik solun, sosyalistlerin, emekten yana olanların, sosyal demokratların hatta gerçek Kemalistlerin de önümüzdeki 7 Haziran seçimlerinde yukarıdaki analize göre oylarını kullanmaları tüm halkların yararına olacağını düşünüyor ve öneriyorum.

Yakın çevremde ve tanıdıklarımdan bazıları şöyle bir formül öneriyorlar. “biz bu güne kadar hep CHP’ye oy veriyoruz. CHP’den asla ayrı kalmayız. Fakat AKParti iktidarını ve tek adam rejimini önlemek için HDP’nin barajı açması gerekir. Bundan başka çaremiz yok. O nedenle oylarımızı CHP ve HDP arasında paylaşmamız lazım…”  Öyle sanıyorum ki, Türkiye’nin her yerinde CHP seçmeni bu formüle göre oylarını kullanacaktır.

Tarihte silinmek istemiyorsak hep birlikte fedakârlık yapmak zorundayız.
Seçimin yapılmasına bir aydan az süre kaldı. Hep birlikte başaracağımıza inanıyor ve diliyorum.
08.05.2015
*Em. Öğrt.


15 Mayıs 2015 Cuma

Açık savaş tezkeresi…





Faiz Cebiroğlu

Bir halk düşünün, tarihten silinmek istenmiştir. Bir halk düşünün, kimliği yok edilmiştir. Bir halk düşünün, dili yasaklanmıştır. Bir halk düşünün, Orta Asya'dan gelen Cengiz sürüleri tarafından işgal edilmiştir. Bir halk düşünün, Orta Asya'dan gelen Timur ve Moğul sürülerinin işgaline uğramıştır. Ve bir halk düşünün, hâlâ, modern(!) sürüler tarafından işgal ediliyor.

İşgal ve imha devam ediyor.

İşgale karşı direniş te devam ediyor.

17 Ekim'07'de Meclis'ten geçen ”Tezkere” açık ki, modern(!) Cengiz, Timur ve Moğul sürülerinin, Kürtlere karşı açık savaş ve topyekün bir işgal kararı oluyor. Kürtlerin, imhasını hedefliyor. Bu bağlamda tezkere, yalnızca PKK'ye ( Kürdistan İşçi Partisi) yönelik değil, PKK şahsında tüm Kürtlere yönelik bir topyekün savaş ve imha kararıdır.

 Tezkere, daha önce dillendirilen, Genelkurmay Başkanı, Yaşar Büyükanıt'ın, ”Ne Mutlu Türküm Diyene, demeyen ve buna karşı çıkan herkes Türk düşmanıdır.” sözlerinin tezkeresidir. 17 Ekim'de Meclis'ten geçen tezkere budur.

 Tezkere, budur. Tezkere, ne 13 askerin ölümü, ne de PKK'yle bir ilgisi vardır. Tezkere, ”Ne Mutlu Türküm Diyene” demeyenlere karşı açık bir savaş ilanıdır. Tezkere, budur.

 Peki böylesi bir ilkel açık savaş ve imha karşısında bir halk ne yapar?

 Böylesi bir ilkel ırkçılık karşsında diğer Orta Doğu halkları ne yapar?

 Patlar. İsyan eder.

Ben de insanım der ve bu esaretten kurtulmak için mücadele eder.

Bu, budur. İnsanın ”insan” olması da budur.

Kürt halkı da budur. Kürt halkı, elde silah, bu topyekün imhaya karşı duruyor. Ben de insanım diyor. Yükselmek için mücadele ediyor.

Doğrudur. Yerindedir. Haklıdır. Zira insan tarihsel olarak, böyle ”insan” olmuştur.

İnsan, mücadele ederek insan olmuştur.

İnsan, eylemde insan olmuştur.

Kürt halkı da mücadele ederek yükselmek istiyor. ”İnsan” olmak istiyor!

Bu bilinçle, Kürt halkı, Türk ordusu ve Meclisi'nin almış olduğu bu “açık savaş tezkeresini” bozguna uğratacaktır.

Unutulmaması gereken bir nokta var: Kürt eski Kürt değildir. Bunu da hesaba katmak gerekiyor.

Evet, işgal ve imha devam ediyor.

İşgal ve imhaya karşı direniş de devam ediyor.

Ne mutlu, mücadele edenlere.

Ne mutlu, insan olmak ve yükselmek için kahramanlık yaratanlara!

17 Ekim 2007



7 Mayıs 2015 Perşembe

UTANGAÇ KAPİTALİZM SAVUNUCULARI!



Adil Okay

Demirden yapılmış bir mehtabı çiğneyip yuttum
Onlar buna bir çivi diyorlar
Bu endüstriel lağım pisliğini, işsizlik istatistiklerini çiğneyip yuttum
Makinelerde kamburu çıkmış gençlik vaktinden önce ölüyor
İtişip kakışmayı ve mahrumiyeti çiğneyip yuttum
Yaya köprülerini, pasla kaplanmış hayatı çiğneyip yuttum
Daha fazlasını çiğneyip yutamaz hale geldim
Tüm çiğneyip yuttuklarım şimdi gırtlağımdan geri fışkırıyor
Atalarımın toprağında saçılıyor
Utanç verici bir şiire karışıyor”      Xu Linzi [i]

“Sosyalizm öldü, iyileştirilmiş kapitalizm verelim” diyorlar.
“Siz hâlâ sınıf – emek mi diyorsunuz. Modası geçti bunların kardeşim, vazgeçin, daha farklı alanlarda çalışın, hem destek de alırsınız” diyorlar.

Vazgeçmek. Emekten, sınıftan, Soma’dan, Ermenek’ten, Şişe Cam ve Metal işçilerinin “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanan grevlerinden, atanamayan öğretmenlerden, çocuk işçilerden, yokluktan, yoksulluktan vazgeçmek. Bu konularda yazmamak, konuşmamak!

Yazar Sibel özbudun da dayanamıyor bu ‘üstten’ konuşmalara: “Vazgeçiş” diyor, “’Büyük anlatılar’dan, her türlü ‘nesnellik’ savından, ‘bilimsellik’ iddialarından, ‘açıklama’ gayretinden, ‘dönüştürücülük’ niyetinden, ‘etkinlik’ isteğinden, 11. Tez’den…  Ve teslim oluş: ‘Tarihin sonu’, ‘İdeolojinin ölümü’, ‘Gerçekliğin yitimi’, ‘hiper gerçeklik’, ‘Her şey kopyanın kopyasının kopyası’ söylemlerine…” diye uyarıda bulunuyor. Ve ekliyor: “Bu ‘vazgeçiş’, bu ‘teslim oluş’ hiç kuşku yok ki neoliberal kapitalizmin hem kamusal olan her şeyi, hem de bios’u yok etme tehdidiyle yüklü “Pyrrhus zaferi”yle birebir ilişkili. ‘Piyasa’, yeryüzünün en ücra bucağını, (…) dev bir çöplüğe dönüşen toprakları ve denizleri, kısacası bu koca dünyadaki her şeyi, ama her şeyi kendine boyun eğdirmek üzere temellük ederken… bilim (ya da üniversiteler) bu saldırıdan ne kadar masum kalabilirdi ki?”[ii]
Kalamadı da. Özbudun haklı.

Bu konuda kısa bir süre önce “Fikret Başkaya ve Kadavra Akademisyenler” başlıklı bir makale yazmıştım.[iii]  Hatırlayınız 12 Eylül açık faşizm döneminde adlarının başında “Prof” unvanı olan “koca koca adam ve kadınlar” bilirkişilik mühürlerini zalimin talimatıyla mazlumun bağrına basıyorlardı. Hitler’in Dr. Mengele’leri bizde de mevcuttu. İşkence görene “görmemiştir” raporu veren doktor müsveddeleri mi dersiniz, yazılarımızda “suç unsuru” bulan, “tez zamanda kelleri vurula” diye rapor hazırlayan’ Ordinaryös’leri mi istersiniz.

Ord. Prof. Sulhi Dönmezer’i kim bilir benim gibi kaç kişi nefretle anıyordur.
Tabi 12 Eylül sadece bir gün, bir yıl değildi. On yıllara varan bir devlet terörü uygulamasıydı. Hrant Dink’in de infazını hazırlayan benzer bilirkişilerdi. Onun da yazılarında “suç” buldular. Mahkeme karşısına çıkardılar. Hedef gösterdiler.

Temel Demirer ve bir grup aydın da 301’den nasibini aldı. Üstelik “12 Eylül’ü yargıladık, demokratikleştik, çağ atladık” diyen AKP döneminde.
Yazılarımdan dolayı hakkımda açılan soruşturmalar da aynı döneme denk düşer.
Adını anmışken sürgündaşım Temel Demirer’e de kulak verelim: “(…) Adalet mülkün temelidir” diye kutsanan özel mülkiyet (burjuva) egemenliğinin; kapitalist ücretli köleliğin; emperyalist talanın yabancılaştıran, şeyleştiren meta fetişizminin dünyasında insan, Kafka’nın Gregor Samsa’sına dönüş(türül)mektedir...”[iv]

Çağdaş Fransız filozoflarından Alain Badiou’nun dediği gibi: “(…) Hâkim ve uygar kapitalizmin vatanı «Batı’daki» komplo senaryosu, kan döken terörizm imasıyla «İslamcılığın» karşısında. Bir tarafta belli belirsiz tanrılarını cesetlerle kutsamak için isyan bayrağı açmış silahlı katil çeteler; diğer tarafta da insan hakları ve demokrasi adına diğer tüm devletleri yerle bir eden vahşet dolu uluslararası askeri müdahaleler. Öyle ki, bu askeri müdahaleler hâlihazırda büyük şirketlerin üzerinde semirdiği petrol arazilerini, madenleri, gıda kaynaklarını ve kuşatılmış bölgeleri güvence altına almak adına belirsiz, kırılgan olan bir barış ihtimalini de en azılı haydutlarla pazarlık konusu etmekten öteye geçemiyor…”[v]
Alain Badiou’ya katılıyorum.

Peki, neden “batı”da bu kapitalist barbarlığa muhalefet zayıf? Zira doğuda kadının yüzünü kapatan örtü, batılıların da gözlerini kapatıyor.
(Tabi burada bir dipnot düşmeliyim. Kimlik mücadelesini hiçbir sosyalist küçümsemez. “Ya sınıf ya etnisite” dayatması yapmaz. Bu satırların yazarı da “kimlik, anadilde eğitim, kadın sorunu ve çevre” konularında defalarca yazmıştır.)

Bir zamanlar ‘Tarihin sonu’, ‘Medeniyetler çatışması’ tartışmaları çok gözdeydi. Kapitalizmin artık kader olduğunu, en iyi sistem olduğunu bize yutturmak isteyen uyduruk filozofların bu teorileri tartışılıyordu. ‘Tarihin ve ideolojilerin sonu’ tezinin mucidi Fukuyama, Irak işgalinden sonra ‘yanılmışım’ deyip özeleştiri verdi. “Zamanında Vietnam savaşı propaganda grubunun şefliğini de yapmış olan Huntington’un ‘Medeniyetler çatışması’ tezi, İslam-Hıristiyan dünyasının çatışması olarak algılandı. Aslında Hungtington, kapitalist dünyadaki kaosun, asimilasyon veya çokkültürcülük politikalarıyla değil, daha zalim uygulamalarla, hatta bir tarafın yok edilmesiyle son bulabileceğini açıklamaya çalışıyordu.”

Türkiye’de liberaller bu teorileri “sosyalizm öldü, demokrasi verelim” babında yorumladı. Ben buradaki “demokrasi” sözcüğünü kazıyınca altından neoliberal kapitalizmin çıktığını ayan beyan görebiliyorum. Elbette demokrasiye ama “Temsili” değil, “Doğrudan Demokrasiye” ihtiyacımız var.

Bir kez daha hatırlatmakta yarar var: Kol emeği, liberallerin iddiasının aksine, tarihe karışmadı. Kapitalizm iyileşmedi. Hatta “yeni ortaçağ”a dönüşten bile söz edilebilir. Sonuç itibariyle ülkemizin de parçası olduğu kapitalizm,  dur durak bilmeyen, denizi, dağları, ormanları ve insanları kirleten bir suç makinesidir. Bu makineyi çalıştıran büyük patronlar da (dili – dini – cinsiyeti - etnik kimliği ne olursa olsun) ve onların seçtirdiği vekiller de Proudhon’un altını çizdiği gibi hırsızdır.

Ya hırsızdan yanasınızdır ya değil. Hayata ak ve kara olarak bakmam. Grileri ve diğer renkleri de görür ve anlamaya çalışırım. Ama bu cangıl içindeki gri de karanın kapsamındadır.
Kapitalizm “iyileştirilebilir” diyenlerin, “Utangaç kapitalizm savunucuları”nın şimdi neoliberalizmden şikâyet etme hakları var mıdır?
Ya da retorikle daha ne kadar göz boyayacaklar…





[i] “Xu Linzi(1990-2014), Çin’de kırsaldan yoksulluk içinde kente, fabrikalara çalışmaya gelen milyonlarca göçmen kadın işçiden biriydi. 3 yıl montaj hattında ölümüne çalıştığı Shenzen’deki Foxconn fabrikasında, şiir ve gazetecilik çalışmalarına daha fazla zaman ayırabilmek için büro işine geçmeyi umuyordu. Bu umudu gerçekleşmeyince başka şehirlere giderek, farklı işler aradı. ‘Uygun’ bir iş bulamayınca umutsuzluğa kapılarak, Ekim 2014’te intihar etti.” Aktaran Sennur Sezer. “Geçim zorlukları ve özcanına kıymak”. Evrensel gazetesi.
[ii] Sibel Özbudun, “Sosyal bilimler: Bir şey yapmalı!”, Mülkiye Dergisi, 2014 38 (2), Yaz 2014
[iii] Adil Okay, Fikret Başkaya ve Kadavra Akademisyenler, www.ozguruniversite.org
[iv] Temel Demirer- İsyan-16 Mart 2006, Ankara.
[v] Alain Badiou, Kızıl bayrak ve üç renkli bayrak, www.marksist.org

1 Mayıs 2015 Cuma

“HALK ÇAĞI”NIN ŞAİRİ ALİ YÜCE...





“HALK ÇAĞI”NIN ŞAİRİ  ALİ YÜCE ÖLDÜ…

Müslüm KABADAYI

1928’de Hatay Yayladağı’na bağlı Hisarcık (Asarcık) köyünde doğan Ali Yüce, 29 Nisan 2015’te yaşama gözlerini yumdu. Düziçi Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra köy öğretmenliği yapan şairin şiirleri 1950’li yıllardan itibaren dergilerde yayınlandı. Bağımsızlık, özgürlük ve sömürgenlerin zulmüne başkaldırı temalarına ağırlık veren Ali Yüce, boncuk şiir tekniğini ustaca uyguladı.

Antakya Ticaret Lisesi İngilizce Öğretmenliğinden emekli olduktan sonra Ankara’ya yerleşen şairin “Şeytanistan” romanı da önemlidir. Ruhi Su tarafından bestelenen “Abov” şiirinde Mürselekli kadınların tütüncülük, kökçülükle yaşamlarını kazanmalarını işledi. “Anamı Arıyorum” başta olmak üzere çocuklara yönelik şiir kitapları da yayınlanan Ali Yüce, İtalya’da Akdeniz şiir ödülünü aldı.
Cenazesi 30 Nisan Perşembe günü saat 16.45’te Ankara Karşıyaka mezarlığında

defnedilecektir.

24 Nisan 2015 Cuma

ANA TANRIÇADAN MODERN KÖLEYE...






Bülent Tekin: ANA TANRIÇADAN MODERN KÖLEYE
Gecikmeyle de olsa Pêrî Yayınları tarafından yayınlandı. 275 sayfadan oluşuyor. Türkiye gerçeğinde yaşananlarla bağlantılı özgürlük, kadın, demokrasi, insan hakları ve yaşamsal olguları anlatan deneme türünde bir eserdir. Ezilenler, kimsesizler, avukatsızlar, sahipsizler, kadınlar; kurnazlar, yönetenler, ezenler demokrasicilik oyunu içinde anlatılmışlardır. Her zaman iktidar ve rahat koltuklarında oturanların kurnaz adam maskeleri indirilmek istenmiştir. “Ana Tanrıça” olarak bazılarınca göğe çıkartılan kadınların aslında kırmızı koltuklarda oturanların kendi tanıdıkları ve yakınları olduğu ve bunların kurnazca yoksul kadınlara sunulmaya çalışıldığı anlatılmaya çalışılmıştır. İnsan hakları dahil her kutsal (anlamlı) değerin dejenere edilerek yeni tanrılar/tanrıçalar yaratmada kullanılarak sade yurttaşın salt oy deposu olarak görev yapacak köle durumda olduğu vurgulanmaktadır. Tüm bu ve diğer olaylar güncel yaşananların içinden anlatılmıştır. Her kitabında olduğu gibi bu eserde de akıcı ve açık-ilginç bir anlatım kullanılmıştır. Saygıyla.

Not: Eylemsel Yetke olarak, yazarımız Bülent Tekin'i, yeni çıkan kitabı vesilesi ile Kutluyor, başarılarının devamını istiyoruz.

11 Nisan 2015 Cumartesi

“Askere Gitmeyin” Demek Suç Mu?



Mustafa Elveren*
12 Eylül darbesinin en baskıcı dönemiydi. 1982 yılında 30 yaşımda “kısa devre” 4 ay zorunlu askerlik yaptım. Sağlık raporu aldığım için bir hafta gecikmeli olarak bölüğüme teslim olmuştum. O nedenle depoda işe yarar silah kalmadığı için elime eski bir Kırıkkale tüfek verdiler.

Hayatımda ilk defa bir silahı yakında görmüş ve elime almıştım. Bu duygumu dile getirdiğimde; “Sen Tuncelilisin. Eşkıyalığı çok iyi bilirsin. Kaytarmak için bize numara yapma!” diyen er, çavuş, onbaşı ve astsubay rütbesindeki bazı komutanların sözlerini hiç unutmam. O andan itibaren kafayı yememek elde değildir.

Kıdemli onbaşı ve çavuşlar tarafından her gün silah kullanımı, savaş teknikleri ve askerlikle ilgili dersler anlatılırdı. Bu derslerin birinde askerlik şöyle tanımlanıyordu; “Askerlik, harp sanatıdır” Yani insanların birbirini öldürmesini sanat diye bize öğretiyorlardı.

Bir süre önce benim de aralarında bulunduğum yaklaşık 400 aydının görüşünü aktaran “Askere gitme Çünkü…” kitabı hakkında soruşturma açıldı. PDF formatında www.askeregitmeyin.com sitesinde yayınlanan “Askere gitme Çünkü…” kitabının en önemli özelliği ise, cümlenin sonundaki noktalı yere bu kişilerin kendi iradesiyle görüşlerini kısaca aktarmasıdır.

Genelkurmay Başkanlığı’nın şikâyeti üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Türk Ceza Kanununun 318.maddesi gereği "halkı askerlikten soğutmak" suçlamasıyla adı geçen kitap hakkında soruşturma başlatıldı.

Birkaç gün önce site yetkilisi Mehmet Ali Başaran ve arkadaşları savcılığa çağrılarak ifade tutanağı düzenlendi.

İsmail Beşikçi, Akın Birdal, Aydın Engin, Ferhat Kentel, Ayhan Bilgen, Tayfun İşçi gibi gurur duyduğum 381 aydınla birlikte görüşümü ifade ettiğim için sevinçliyim.

Ben o kitapta “Askere gitmeyin çünkü… Ölme-öldürme vahşetini sanat diye yutturuyorlar” şeklinde dile getirmiştim.

Bu kitapta görüşünü açıklayan değerli sanatçı Şanar Yurdatapan’ın Bu suç ise hepimiz suçluyuz, ifademizi al ve davaya dahil et” önerisi ve tiyatro sanatçısı Mehmet Atak’ın gayretiyle toplu olarak tepkimizi ortaya koymak için bir dizi eylem düşünülmektedir. Bu dostlarımla birlikte bulunmak her zaman bana onur verir.

Aşağıda isimleri belirtilen bazı sanatçı, yazar, akademisyen ve aydının görüşlerini kısaca aktardığı kitabı www.askeregitmeyin.com adresinden PDF formatında indirebilirsiniz.

“ASKERE GİTMEYİN ÇÜNKÜ…” KİTABINA YAZANLAR
Arzu Başaran, Bahadır Yıldız, Bora Akıncıtürk, Emre Senan, K. Deniz Pireci, Murat Germen, Murat Tosyalı, Selim Kocagöncü, Tan Oral gibi isimlerin görsel cümleleriyle Adnan Saraçoğlu, Ahmet Dindar, Akın Birdal, Ali Akay, Ali Barış Kurt, Ali Erol, Ali Fikri Işık, Ammar Kılıç, Anjel Dikme, Aslı Erdoğan, Aydın Engin, Aygül Erce, Ayhan Bilgen, Ayşe Batumlu, Ayşe Gökhan, Ayşe Kilimci, Ayşe Lebriz, Ayşegül Sönmez, Azad Barış, Balam Kenter, Banu Vardar, Barış Sulu, Berat Günçıkan, Berfin Zenderlioğlu, Cafer Solgun, Coşkun Üsterci, Davut Erkan, Defne Gürsoy, Dilek Hattatoğlu, Doğan Özgüden, Doğan Tarkan, Doğu Eroğlu, Elif Ergezen, Emrullah Beytar, Ercan Jan Aktaş, Erden Kosova, Erol Özkoray, Ersin Salman, Esen Çamurdan, Esmeray Yoğun, Esra Çiftçi, Esra Mungan, Fatma Nevin Vargün, Ferhat Kentel, Feza Şişman, Filiz Işıker, Filiz Karakuş, Gökhan Kaya, Gönül Dinçer, Gülizar Tuncer, Gülsen Feroğlu, Gülsüm Ekinci, Gülsüm Soydan, Gün Zileli, Hakan Akçura, Hakan Tahmaz, Hale Akay, Halil Savda, Haluk Gerger, Handan Öztürk, Hüda Kaya, Hülya Gülbahar, Hülya Tarman, Hüsniye Parpar, İbrahim Yaylalı, İnan Suver, İnan Temelkuran, İrfan Sarı, İsak Mızraklı, İsmail Beşikçi, İzzet Yasar, Jale Parla, Julide Kural, Keje Bemal, Kemal Ördek, Kızılca Yürür, Lara Aysal, Levent Pişkin, Lorenc Jasharillari, Mahmut Alınak, Mehmet Ali Başaran, Mehmet Atak, Mehmet Bal, Mehmet Günyeli, Melek Özman, Melis Tantan, Meral Candan, Meral Geylani, Meryem Rabia Taşbilek, Mualla Gülnaz Kavuncu, Mustafa Elveren, Mustafa Sütlaş, Müjgan Halis, Naim Dilmener, Nazan Üstündağ, Nebahat Akkoç, Nebiye Arı, Necip Fazıl Kocaoğlu, Neşe Yasin, Nil Mutluer, Nilgün Toker, Nur Sürer, Oğuz Sönmez, Ohannes Kılıçdağı, Ohannes Şaşkal, Osman Elbek, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Özlem Dalkıran, Ragıp Duran, Reha Ruhavioğlu, Rojin Ülker, Roni Margulies, Sadık Yalsızuçanlar, Seçil Türkkan, Seçkin Yasar, Selda Aksoy, Sema Kaygusuz, Sennur Sezer, Serap Güre, Sevahir Bayındır, Sevim Korkmaz Dinç, Sevin Okyay, Sibel Özbudun, Suzan Samancı, Şanar Yurdatapan, Şebnem Korur Fincancı, Şeyhmus Diken, Tamay Semerci, Tayfun İşçi, Tennur Koyuncuoğlu, Turan Eser, Uğur Bilkay, Üstün Bol, Vahap Coşkun, Veysel Vesek, Yaprak Zihnioğlu, Zeynep Tozdunan, Zozan Özgökçe, Zuhal Özden, Zübeyde Kılıç gibi 300 civarı insanın sözel cümleleriyle oluşmuş bir kitap “Askere Gitmeyin”.

Adı geçen “Askere gitmeyin çünkü…” kitabında açıkladığım; “Askere gitmeyin çünkü… Ölme-öldürme vahşetini sanat diye yutturuyorlar” demek suç mu?

“İleri demokrasi” olan ülkelerde suç olamaz. Ancak, düşünceyi ifade etme özgürlüğü bulunmayan ülkelerde suç sayılır.

Cumhuriyet Savcılığı tarafından yüzlerce aydınımız hakkında soruşturma başlatılan bir ülkede “ileri demokrasi”den bahsetmek mümkün mü?

Böyle bir “ileri demokrasi”yi alın başınıza çalın!
10.04.2015
*Em. Öğrt.


10 Nisan 2015 Cuma

HDP ile Ak Parti arasında ne fark var?



Serra Güneyli

Madem ki, politikayla uğraşıyoruz o zaman, bizlerin de sorma hakları vardır: HDP ile Ak Parti arasında ne fark var? Nedir, aralarındaki farklar? Nesnel olarak bakalım ve nesnel olarak cevaplayalım. İç-politika açısından: HDP ve Ak Parti aynı fikirleri savunuyorlar. Dış-politika açısında durum böyledir. Aralarında en küçük bir fark yoktur.

İç-politika: Her iki parti de sömürücü düzeni savunuyor. Her iki parti de, bizler Türkiye partileriyiz diyor. Her iki parti de islamdan ve şeriattan yana tavır alıyor ve her iki parti de ve üst düzeyden şeriatı savunan ve şeriatın kurulması için çalışan yöneticileri var.

HDP; Kürd devleti projesini çöpe attık! Türkleştik diyor. Ak Parti de aynısını söylüyor.

Ak Parti; Kürd sorunu yok diyor. HDP; Kürd devleti istemiyoruz ve  bu anlamda ”Kürd sorunu” kalmadı, diyor.

HDP, Recep Tayyip Erdoğan’ın ”Başkanlık sistemini” destekleriz diyor. Ak Parti de bunu istiyor.

İç-politika olarak, iki parti arasında fark var mı? Yoktur.

Dış-politika: Her iki parti de,  Amerikancıdır. Her iki parti, Amerika’yı ”Mekke” sanıp, Obama önünde diz çöküyor.

HDP, Suriye konusu: Kim daha Suriye halkı düşmanı, Recep mi, Selo’mu?

Suriye’de, İŞİD dışında, Esad karşı çıkan herkesle dayanışma içerisindeyiz diyen, Selo mu, Recep mi?

El Nüsra’nın, Hatay / Reyhanlı’da yaptığı katliam karşısında ”Receb’i destkliyoruz” diyen kimdi? Selo, değil mi?

Süleyman Şah Türbesi’nin  Eşme’ye taşınmasını kahramanca ve ”büyük bir ruh” olarak kabûl eden HDP değil miydi?..

Dış-politika olarak ta,  her iki parti arasında fark var mı? Yoktur.

Hem iç-politika, hem de dış-politika açısından nedir aradaki farklar? Yoktur.

Ama ortada büyük günah vardır. İşlenen günah şudur:  Kürdistan ve Türkiye politik tarihinde en büyük günah: HDP ile Ak Parti arasındaki farkları abartmaktır. Günah, budur.

Bunca mücadeleden sonra,  Kürd ppolitikasıda,  HDP gibi, günah işlememek gerekiyor. Yazıktır.

Bir de, günahın günahı da varmış; HDP’ye koşan ”eski solcu – Kürd düşmanı bazı ahmaklar”, Amerika’yı, HDP’de keşfediyorlar,  tıbkı Recep gibi, Amerika’nın Müslümanlar tarafından keşfedildiğini kabûl eder gibi… Bunlara söyleyecek sözüm yoktur!

Yazıma soruyla başladım. Aynı soru ve cevapla bitiriyorum: Peki her iki parti arasında hiç mi fark yok? Haksızlık etmeyelim, elbette vardır:  HDP, Türkleşmiş Kürd olarak daha ağlatıcı sözler sarfediyor! Aralarındaki tek fark budur!

Sonuç: HDP ile Ak Parti arasında ne fark vardır? Cevap: Yoktur!


29 Mart 2015 Pazar

Şair Kapıları...




Adil Okay

 Adil Okay’ın yeni yayınlanan “ŞAİR KAPILARI” HAKKINDA
BİR ŞAİR VE BİR FOTOĞRAFÇIDAN KİTAP DEĞERLENDİRMESİ...
 
Şair Kapıları" ile “Fotoğraf ve Şiir”i buluşturup, sanata ve edebiyata bakışımızı değiştiren Adil Okay, aynı zamanda bu çalışmayla barışı ve kardeşliği kadim topraklarda pekiştiren bir işlev üstlendi. Özlenen bir şeydi bu. Bunun göstergesi sergiyi gezen çeşitli kesimlerden insanların varlığıydı. Siyasetçisinden akademisyenine, sanatçısından işçisine, gazetecisinden esnafına, öğrenciden işsizine uzanan çizgide bir insan mozaiği. Bir kere daha inandım ki, sanat buluşturur. Serginin fotoğrafları ile birlikte şiirlerinin kitaplaşması da çok sevindirici.
 
Giderek "Şair Kapıları"nın insanlığa açılan bir kapı olması sevincimizi arttıracaktır.”                                                                                        
    
Ahmet Ada
 
İnsanlık tarihinin üç önemli iletişim aracı: Yazı, Ses ve Görüntü. Fotoğraf, yazı ve sese oranla en genç, en demokratik olan bir iletişim aracı. Her yerde, Cepte, Dergide, Gazetede, Tıpta, Uzay çalışmalarında, Sokakta, Evde, İşyerinde… Kısaca bilim ve sanatın vazgeçilmezi. Nihayetinde eline görüntü kaydeden bir araç alan herkes kayıt yapabilir ki mobese kameraları 7/24 çalışıyor. Peki, her görüntü fotoğraf mı? Teknik olarak belki ama içerik olarak değil. Fotoğraf bir bakış açısı, bir dünya görüşü gerektirir. Yani sayısal bir takım değerlerin makineye yüklenmesi yetmiyor. Vizöre yerleştirilen gözün ardında bilgi ve birikim gerektiriyor. Adil Okay yaşama, yaşamındaki nesnelere bir anlam yüklüyor, yüklediklerini öykü, şiir ve fotoğraf ile kalıcılaştırıyor. Bir sanat dalı başka bir sanat dalının platosu olabilir. Okay, bu platolar arası ilişkiyi, “Sözler ve İzler”den yola çıkarak hem sergi hem de kitap çalışması ile gerçekleştirmiş.
 
Şair Kapıları” fotoğraflarla birlikte sese dönüşüyor, duyuyor musunuz?...” 
    
Özcan Yaman
 
Adil Okay’ın “ŞAİR KAPILARI”NA DİPNOTU
 
Şair Kapıları”nda yer alan fotoğrafların çoğu sürgün yaşamım boyunca üç kıtadan (Afrika, Asya ve Avrupa) çektiğim karelerden derlenmiştir. Şiirlerin büyük çoğunluğu ise kitapta yer alan kapılar için yazılmıştır. Öncelikle kitaba şiirleriyle katkı sunan tüm şairlere teşekkür ediyorum. Onların sayesinde iki sanat disiplini; “Şiir ve Fotoğraf” buluşmuş oldu.
 
Çalışma kitaplaşmadan önce açtığım fotoğraf sergisini “Şair Kapıları - 40 Kapı 40 Şair” diye adlandırmıştım. Bildiğiniz gibi “40”, bizim coğrafyada sadece bir rakam değil, aynı zamanda başlı başına bir metafor. O nedenle katkı sunan şair ve fotoğraf sayısı 40’ı geçse de önsözümde yer alan “40 Kapı” ifadesini değiştirmedim. Bunu bir sembol olarak düşünmenizi diliyorum. Elimdeki basit – kompakt makinelerle yapmaya çalıştığım sözünü ettiğim bu “Sembol ve Metafor”ları ‘anda durdurmak’tı. Bu nedenle okuyucuları – izleyicileri “Teknik gözden – Kuralcı bakıştan” geçici olarak uzak durmaya ve “Kapılar ve Şiirler”le birlikte Sınırlar, Sınıflar, Kimlikler, Kültürler ve Çağlar arasında yolculuğa çıkmaya davet ediyorum.
 
Diğer yandan kitapta yer alan kapıların hangi coğrafyadan  olduklarına dair dipnot bulamayacaksınız. Bu unutma değil bilinçli bir tercihtir. Öncelikle okuyucunun, izleyicinin düş gücünün harekete geçmesini istedim. Sonuçta kapıların örttüğü (veya açtığı): “Korku -  Sevinç, Zafer - Yengi, Utanç - Gönenç, Varlık - Yokluk, Çirkinlik - Güzellik, Kan ve Ter…” insanlığın eseridir. Bu saydıklarım da sadece doğal evrim (determinizm) değil, insan iradesinin (volontarizm) sonuçlardır. Kapıların hep “barış”a açılması da yine “İnsan”ın eseri olacaktır.”
Katkı sunan şairler:
A.Rahim Kılıç, Âba Müslim Çelik, Ahmet Ada, Ahmet Çakmak, Ahmet Günbaş, Ahmet Telli, Arife Kalender, Arzu Demir, Ayten Mutlu, Berivan Kaya, Cafer Demirtaş, Celal Soycan Cevahir Bedel, Enis Akın, Fatma Aras, Gökçenur Ç., Halide Yıldırım, Hayati Baki, Hüseyin Peker, İlker İşgören, Kenan Yücel, küçük İskender, Levent Karataş, Metin Cengiz, Metin Kaya, Metin Kaygalak, Mitat Çelik, Murathan Çarboğa, Mustafa Güçlü, Mustafa Köz, Muzaffer Kale, Müesser Yeniay, Nalan Çelik, Nevin Koçoğlu, Nilay Özer, Nisa Leyla, Nurettin Taşçı, Ogün Kaymak , Perihan Baykal, Sabahattin Yalkın , Selim Temo, Sema Güler ,Sennur Sezer Sezai Sarıoğlu, Sina Akyol, Şaban Akbaba, Şükrü Erbaş, Tuğrul Keskin, Turgay Fişekçi, Türker Özşekerli, Yaprak Öz, Yavuz Özdem, Yılmaz Odabaşı, Zehra Betül , Zeynel Çok, Zeynep Köylü.
 
Künye: Adil Okay, Şair Kapıları, 128 sayfa, Renkli, Ütopya yayınevi, Ankara, Nisan 2015.
 


Eleştiriye Evet, Suçlamaya Hayır!





Mustafa Elveren*

Daha önce de defalarca söylediğim gibi, eleştiri benim için zenginlik kaynağıdır. Yanlışlarımızı, eksikliklerimizi ve zaaflarımızı yapılan eleştiriler çerçevesinde en aza indirmek mümkündür. Ancak, eleştiri kültürünü de bilmemiz gerekir. Bu kültürden yoksun olanlar; yapılan her tür tehdidi, saldırıyı ve iftirayı da eleştiri sanıyor.

O nedenle şu ifadeyi kullanmak doğru olduğunu düşünüyorum; Eleştiriye evet, suçlamaya hayır!

Buradan hareketle, zaman zaman tanıdık bazı “aydın”ların eleştiri adı altında HDP’ye yaptıkları saldırılara değinmek istiyorum. Bu yazının amacı HDP’nin avukatlığını yapmak değildir. Bu partiye çok acımasızca eleştiri maskesi altında yapılan suçlamalara karşı yanıt olmaktır.

Suçlamayı yapanların en önemli özelliği ise; ya sol, ya da tam tersi Kürd milliyetçisi olarak kendisini tanımlamasıdır. Kendilerini “Kürd Milliyetçisi” olarak tanımlayanları daha ileride yazmak üzere şimdilik bir tarafa bırakıyorum.

Esasen kendini HDP’li olarak tanımlayan ya da bu gelenekten gelen bazı şahsiyetlerin de bu koroya katılmasıdır.

Bu çerçevede basında eleştiri adı altında HDP’yi suçlayan bazı “aydın” tanıdıkları fark edince, üzülmemek elde değil.

Eleştiri adı altında HDP’yi yerden yere vuran, eleştiriden daha çok suçlama içerikli mesajlar ve yazılar yazanların niyeti farklı olabilir. Ancak; bazen eleştiri düzeyinden çıkıp, maksatlı suçlama yapmasını da doğru bulmuyorum.


HDP’li arkadaşlarımız, dostlarımız canını dişine takmış, il il, köy köy dolaşıyorlar. Mitinglerde, yürüyüşlerde en önde oldukları da bilinen bir gerçektir.

Eleştiriler tabii ki olmalıdır. Fakat eleştiri adı altında saldırı ve iftira yapılmamalıdır.

Eleştiriye evet, suçlamaya hayır!

Diğer taraftan; gün ayrışma ve çatışma günü değildir. Tam tersine birlik ve bütünleşme zamanıdır.


Mahmut Alınak ile Ertğrul Kürkçü Polemiği ve Hasan Kıyafet’in Yanıtı;

İhtiyar delikanlı” Sayın Hasan Kıyafet Hoca’nın bunca yaşına rağmen elindeki bastonuyla birçok etkinlikte karşılaşıyorum. Sayın Hasan Kıyafet Hoca’nın Antalya’da HDP listesinde milletvekili aday adayı olması birçoğumuza örnek olduğunu söyleyebilirim.

Basında birçok dostlarımız ve arkadaşlarımız birbirleriyle yersiz ve gereksiz polemiklere girmesini doğru bulmuyorum. Bu konuda sadece bir örnek vermekle yetinmek istiyorum;
Bir süre önce bazı e-posta grupları üzerinden Sayın Mahmut Alınak’ın Ertuğrul Kürkçü ile girdiği bir polemikte; Sayın Hasan Kıyafet, Alınak’a şu yanıtı verdi, “Sevgili Alınak kardeşim, geçmişte çok bedeller ödemeler bile insana gelecek için yanlış yapmak hakkını vermez. Kürkçü de siz de bedeller ödemişlerdensiniz. Lütfen birbirinize karşı saygı sınırını zorlamayın”
Böylesi durumlarda Sayın Hasan Kıyafet gibi aydınların devreye girmesini önemsiyor ve yararlı olduğunu düşünüyorum. Hele ki, uzlaşmacı bir rol üstlenmesi de değerlidir.

Keşke ben de Sayın Kıyafet kadar uzlaşmacı yeteneğe sahip olabilseydim.

Sayın Mahmut Alınak’a, Ertuğrul Kürkçü’ye ve Hasan Kıyafet’e sağlıklı uzun ömürler, başarılar dilerim. Ayrıca bu satırlarımdan dolayı beni bağışlamalarını istirham eder, sevgi ve saygılarımı sunarım.

Bir kez daha tekrarlamak gerekirse;

Eleştiriye evet, suçlamaya hayır!
27.03.2015

*Em. Öğrt.



10 Mart 2015 Salı

Mazlum Doğan İçin Ne yaptın?..




Mazlum Doğan İçin Ne yaptın?” Diyenlere Yanıt Ve Öneriler
Mustafa Elveren*

Kendi penceremden zaman zaman Mazlum Doğan’la ilgili düşüncelerimi insanlara yansıtmaya çalıyorum. O nedenle çok sayıda olumlu ve olumsuz mesajlar almaktayım. Olumlu mesajları şimdilik bir tarafa bırakıyorum.

Bazı hemşerimiz ve köylülerimizin Mazlum Doğan şahsında bana yazdığı olumsuz mesajlar özetle şöyledir;
- Mazlum Doğan kimdir? Dersim halkı, dili, kültürü için ne yapmıştır? Dersim doğasına hizmetleri nelerdir? Ölüme ve öldürmeye karşı durdu mu? Katledenlerin hizmetine girdi mi? Bana yazar mısınız? Bana yazarsanız sevinirim...“ (1)

Bir köylümüzün; “Bir site açmışsın, Mazlum’un adını kullanarak rant sağlıyorsun. Bundan başka sen Mazlum Doğan için ne yaptın?”(2) demesi beni derinden yaralamıştır.

Yine, “Gomanweb sitesine yazı göndermeyin… O siteye girmeyin… Sitenin editörü APO yandaşıdır…”(3) gibi ipe-sapa gelmez karalama yapan çevre köylülerimizden de kendini bilmez birkaç kişinin aynı çukurda buluşması beni Mazlum’un yolundan döndüremezler.

Benim şahsımda Mazlum’a saldırmaları kabul edilemez.

Bunlara uzun süredir yanıt vermeye değer bulmadım. Ancak, 21 Mart Newroz Bayramı ve Mazlum’un ölüm yıldönümü nedeniyle bu kişilere yanıt vermeye ihtiyaç duydum.

Mazlum için çok şey yapmak gerekir. Ancak, benim gücüm ve ömrüm yeter mi? Bilmiyorum. Gücümün ve ömrümün yettiği kadar elimden gelen katkıyı yapmaya çalışacağım.

Mazlum için ne yapılsa azdır. Her yurtsever gibi ben de “Karınca kararınca” Mazlum için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Çünkü Mazlum’a olan borcumu ödemek istiyorum.

İstemeden ve sıkılarak Mazlum için bu güne kadar neler yaptığımı kısaca aşağıya aktarıp, sizlerle paylaşmak istiyorum;

1- Gomanweb logosuna Mazlum’un Goman’ı aydınlatan simgesini yerleştirip ve Mazlum’un adına açılan özel bir sayfada; unutmamak, unutturmamak, tanıtımını yapmak için elimden gelen tüm gayreti göstermekteyim. Sitedeki logonun hazırlanmasında vefatından önce kendisiyle bazı konularda anlaşmazsızlığa düştüğüm Gomanlı merhum Salih Göçer’in katkısını göz ardı edemem. Bu vesile ile Salih’i de saygıyla anıyorum.

2- Bu site sayesinde Türkiye’de ve Dünya’da tanınmış onlarca müzisyen, yazar, araştırmacı ve profesöre Mazlum için mesajlar yazdım. Şöyle ki; TV programlarında, Panel, miting ve söyleşilerde Sevgili Mazlum Doğan’ın mücadelesi ve isminin zikredilmesi için istekte bulundum.

3- Mazlum için onlarca makale yazdım ve yazmaya da devam edeceğim. Yine başka yazarlar tarafından yazılan makaleler ile yayınlanan videoları derlemeye çalışıyorum. Bu konuda epeyce mesafe kaydettiğimi düşünüyorum.

4- Mazlum’un devrimci kişiliğini ve mücadelesini önemseyen yazılar yazdığımdan dolayı Tunceli C.Savcılığınca defalarca soruşturmaya tabi tutuldum, mahkemelerce hapis ve para cezalarına çarptırıldım.

5- Dersim’in Goman Köyü’nün Teman Mezrası’nda bulunan Mazlum ve Delil kardeşlerin kabrini ziyaret etmek beni en çok etkileyen olay olmuştur. Mazlum’un kabrinin düzenli olarak sevenleri tarafından ziyaret edilmesi için kendimce girişimlerde bulunmaya çalıştım.

6- Her yıl düzenlenen Munzur Kültür festivallerinde Mazlum Doğan’ın festival kapsamına alınması için festival komitelerine mesajlar yazdım.

7- En büyük hayalim Mazlum’un büstünü Seyit Rıza’nın yanına ve ayrıca Goman’ın Teman mezrasına dikmektir. Ancak, günümüzde var olan heykellerin kaldırıldığı-yıkıldığı ve heykeltıraşların zindana atıldığını göz önüne alarak bu konuda hiçbir girişimim olmadı ve bu durum beni en çok üzen olaydır. Ömrüm ve gücüm yettiği kadar bu konuda mücadele edeceğim.
8- Elbette ki, bir gün ülkemiz özgürleşecek ve demokrasi inşa edilecektir. Bunun için hep birlikte mücadele etmeliyiz. İleriki yıllarda Dersim-Mazgirt-Karakoçan belediyeleri arasında koordinasyon sağlayıp, festival ve heykel yapılması hususunda ortaklaşarak çalışmalarımız devam edecektir. Çünkü ben özgürlüğün ne olduğunu Sevgili Mazlum Doğan’dan öğrendim. Ben Mazlum’a borçlu olduğum gibi, biraz vicdanlı davranan her Gomanlı Mazlum’a borçlu sayılır.
9- 2014 YILINDA ÇAĞDAŞ KAWA MAZLUM DOĞAN İÇİN YAPTIĞIM ÖNERİLER
Dersim Belediyesine iletilmek üzere, 2014 Yılında BDP Dersim İl Eşbaşkanı Sayın Ergin Doğru’ya yazdığım Mesajı özetle buraya aktarmak istiyorum;
Sayın Hemşehrim,
Bu yılki festival ile ilgili aşağıda belirttiğim önerilerimi Belediye yetkililerine ve festival komitesine iletip, bana da bilgi verebilirseniz çok sevinirim.
Önerilerim:
1- Genelde Ortadoğu’da, özelde Kürdistan ve Dersim’de ÇAĞDAŞ KAWA olarak simgeleşen, Newrozlarda coşku ile anılan Mazlum Doğan’ın ismi aynı şekilde Munzur (ben Dersim olmasını tercih ederim) Festivali süresince vurgulanmasını,
2- Festival süresince Pirimiz Seyit Rıza ile birlikte Mazlum’un şahsında tüm Dersimli devrimci ve yurtseverleri konu alan panel, söyleşi, resim sergisi ve benzeri etkinliklerin olanaklar dahilinde yapılmasını, bu etkinliklerde Mazlum Doğan’ın Teman Mezrası’nda heykeli dikilmesi konusunda bir sonuç bidirgesinin hazırlanmasını,
3- Mümkün ise bir heyet şeklinde Mazgirt-Goman-Teman Mezrası’nda bulunan Mazlum’un kabrinin ziyaret edilmesi, Başta Gomanlı şehitler olmak üzere tüm şehitlerin isimlerinin anılmasını, önemle istirham eder, saygılar sunarım (4)

10- 2015 YILI ETKİNLİKLERİ İÇİN YAPILAN ÖNERİLER
Dersim, Mazgirt ve Karakoçan Belediye Başkanlıklarına

2015 Yılında yapılacak Newroz ve Festival etkinlikleri çerçevesinde Çağdaş Kawa Mazlum Doğan için aşağıda sunduğum önerileri dikkatte alınmasını saygıyla arz ederim.(*)

1- Mazlum Doğan’ın yaşamı ve mücadelesi konusunda bir panel’in yapılması.
2- Dersim ve Karakoçan (DEP) belediyeleri Newroz günü eş zamanlı olarak Goman Köyü Teman Mezrasın'da bulunan Mazlum-Delil Doğan kardeşlerin kabrini ziyaret etmek suretiyle bir anma programının gerçekleştirilmesi...
3- Bu yöntem Dersim Doğa ve Kültür Festivali ile Karakoçan (DEP) Belediyesi’nin düzenleyeceği “Karakoçan Mazlum Doğan Kültür Festivali”nde de uygulanmıştı. Bu uygulama her yıl devam edilmelidir.
4- Yine bu etkinliklerde Mazlum-Delil Doğan şahsında hayatını kaybeden başta Dersimliler olmak üzere diğer özgürlük direnişçilerinin de en azında isim bazında anılması yerinde olacaktır. (5)
*Mustafa Elveren
Mazlum Doğan’ın ilkokul Arkadaşı
(Gomanlı) / www.gomanweb.org

11- MAZLUM İÇİN BAŞKA NELER YAPABİLİRİZ?

Yukarıda Dersim ve DEP Belediyelerine yaptığım öneriler dışında şu etkinlikleri de yapabiliriz;

Dersimlilere ait dernek, vakıf ve benzeri kurumlara da bu öneriler yapılabilir.

En önemlisi Mazlum ve mazlumların şahsında Goman ve çevre köylerinde hayatını kaybeden özgürlük savaşçılarıyla birlikte bir dernek ya da vakıf kurmaktır.

TV-radyo kanallarına Mazlum ve Delil Doğan’la ilgili müzik parçalarını çalmaları için SMS trafiğini geliştirebiliriz. Aynı şekilde başta Gomanweb olmak üzere, web sayfalarında, mail yoluyla, Facebook ve twiter gibi sosyal paylaşım siteleri üzerinden tanıtımını yapmak.

Şöyle ki;
- Radyo ve Tv. kanalları üzerinden Mazlum, Delil ve varsa (Rahime-baki-sedat-nurhak vd.) diğer gomanlılar ile ilgili türkü-deyiş-ağıt istekleri yapmak. Bu konu sosyal medya üzerinden yaygınlaştırmak... SMS kullanmak suretiyle gerekirse müzik kanallarından SMS ile ücret karşılığında söz konusu türkü veya ağıtlar istenmelidir...
-Bu türkü ve ağıtlardan cep telefonları için melodi hazırlamak ve sosyal medya üzerinden yaygınlaştırmak...
- YUTUBE üzerinden gomanlı özgürlük direnişçileri hakkında araştırma yapılması ve kayıtlı verilerin değerlendirilmesi...
-Youtup ve benzeri sosyal paylaşım sitelerinden yararlanarak Mazlum ve Delil Doğan Kardeşlerle ilgili klipler ve belgeseller hazırlamak ve sosyal paylaşım siteleri üzerenden yayınlamak.

Tabiki tüm bu çalışmalar için Mazlum Doğan’in ailesi başta olmak üzere; özgürlük mücadelesinde hayatını kaybeden tüm ailelerin bilgisi ve onayı ile yapılması gerekir.

Çağdaş Kawa Mazlum Doğan; Dersim’dir, Kürdistan’dır, Türkiye’dir, Ortadoğu’dur. O nedenle; her 21 Mart’ta bir taraftan bayram sevincini, diğer taraftan Mazlum’un hüznünü yaşıyorum. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
10.03.2015
*Em. Öğrt.

NOTLAR:
(1)- Mehmet Tüzün-tornetuji (e-posta ile gönderdiği mesaj)
(2)- İsmi bende saklı bir köylümüz.
(3)- İzmir, Bursa ve Ankara’da ikamet edip, sosyal paylaşım siteleri üzerinden dedi-kodu yapan bazı komşu köylülerimiz.
(4)- Gomanlı Mustafa Elveren’in 2014 Yılında BDP Dersim İl Eşbaşkanı Sayın Ergin Doğru’ya yazdığı Mesajı
(5)- 2015 Yılında yapılacak etkinlikler için Dersim, Mazgirt ve Karakoçan Belediye Başkanlıklarına Mustafa Elveren’in yazdığı Mesaj.