20 Şubat 2015 Cuma

TEKİN: ''İNANARAK MÜCADELE ETMEK FARKLIDIR''




HDP'den milletvekili aday adayı olan gazeteci-yazar Bülent Tekin, inanarak mücadele etmenin farklı olduğunu söyledi.



    Bölgenin tanınan ve sevilen simalarından gazeteci Yazar Bülent Tekin, HDP'den aday adaylığı ile ilgili Haberindili.com'un sorularını yanıtladı.

    Haberin Dili: Öncelikle HDP’den aday adaylığınız hayırlı olsun...

    Bülent Tekin: Sağolun…Teşekkür ederim.

    Haberin Dili: Sizi politikaya iten neden ne oldu?

    Bülent Tekin: Tüm dünyada insanlığı iliklerine kadar sömüren ve insanlığı günbegün eriten bir sistem oluştu. Kobani ve IŞİD saldırısı örneği gibi…. Bu sistemin karşısında mutlaka bir özgür yaşam vardır. Ve bizler bu yaşamı aramak zorundayız. Bu anlayış beni mevcut durumda politika yapmaya meyletti.

    Haberin Dili: HDP’den aday olma nedeniniz de bu mudur?

    Bülent Tekin: Özellikle bu topraklar dünyada coşkulu seslerin, müziğin, şarkının, folklorun ilk şekillendiği yerdir. İlk yazı, devlet, kent, inançlar ve politika da bu topraklarda oldu. HDP misyonu işte öylesine bir geçmişten geliyor. En çokta bunun için HDP’yi seçtim. Ayrıca 17 yaşımdan, çocukluğumdan beri sol görüşlü olmamın verdiği bir şekillenme ile HDP dışında bir siyasi partiden aday olmam zaten düşünülemezdi.
    Kürt Sorunu karşısında Türk sol-sosyalist hareketlerin sosyal şoven duruşları çoğunlukla devam etmektedir. Bu şovenizmden kurtulmuş değiller. CHP’nin de asla sosyal demokrat parti olmadığını görmek gerekir.
    Haberin Dili: HDP’de nasıl bir rol almak istersiniz?

    Bülent Tekin: Çözüm Sürecinde devletle Kürt Siyasi Hareketinin uzlaşma olasılığında bilgim ve özgüvenimle rol almak istiyorum. Bir uzlaşma olmasa dahi (ki artık küçük bir olasılıktır) oluşabilecek bazı sıkıntılarda görev almak istedim.

    Mazlum Kürt halkının haklarını daha güçlü bir pozisyonda savunacağım. Ezilen Türk halkında da eşitlik, adalet, demokrasi, özgürlük konularında farkındalık yaratmaya çalışacağım. Bu kadim topraklarda yaşayan her çeşit ırk (etnisite), dil, din, mezhep ve kültür yapılarının korunarak mutlu bir yaşamda birlikte olmaları için elimden geleni yapacağım. Mecliste ırk, dil, din, mezhep, siyasi düşünce farklılığı gözetmeksizin ezilenlerin, kimsesizlerin, avukatsızların, sahipsizlerin, baldırı çıplakların yanında tavır alacağım.

    Haberin Dili: Eski yeni çok sayıda başvuru var, şansınız ne olur size göre?

    Bülent Tekin: Ben şunu söyleyeyim, Kürt sorunu ve demokratikleşme konularında samimiyet önemlidir. Bu kadrolar için de geçerlidir. İnanarak bu mücadele içinde olmanın çözümde ve halkların mutlu geleceğinde önemli olduğunu vurgulamak istiyorum. İnanarak mücadele etmek farklıdır, inanmadan da inanıyor gözükenlerin de olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Benim en büyük gücüm kendime olan özgüvenimdir. Tecrübe ve bilgilerimden yararlanılacağını düşünüyorum.

    Haberin Dili: Sorularımızı yanıtladığın ve bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Başarılar diliyoruz…

    Bülent Tekin: Ben de size teşekkür ediyorum. Sağolun.

    Haberindili.com: http://www.haberindili.com/roportaj/tekin-inanarak-mucadele-etmek-farklidir-h4438.html

15 Şubat 2015 Pazar

Dersimliler; “Devletin Alevisi olmayacağız”




Mustafa Elveren*
elverenmustafa@hotmail.com


Geçen hafta Hızır Oruçları nedeniyle Cemevi’nde düzenlenen yemekte konuşan Tunceli Valisi Osman Kaymak, bazı basın-yayın organlarında eleştiri konusu oldu.

Tunceli Valisi Sayın Osman Kaymak’ın Dersim Cemevi’nde yaptığı açıklama özetle şöyledir;

“Birileri çıkıp diyor ki Alevilik İslam dışıdır. Hak, Muhammed, Ali’yi alevilikten ayıramazsınız. Aleviler, Aliyi, On iki imamı, Hacı Bektaş-ı aşkla severek bugüne geldiler. Alevi çocuklarında Ali Haydar isimleri var. Alisiz Alevilik olmaz. Aleviliğe sahip çıkalım. Cemevlerine gelelim. Gelecekte çok daha güzel günlerin bizi beklediğine inanıyorum. Hızır oruçlarınız kabul olsun. Hep beraber dua edelim. Allah sonumuzu hayır etsin, dua ve muratlarımızı kabul etsin… dedelere maaş verilmesi lazım. Zakirin, aşçının maaşının verilmesi lazım… aldığım haberlere göre dedelere maaş bağlanacak, ihtiyaçları karşılanacak…” (1)

Bu konuşmaya en ilginç eleştiriyi Fırat Haber Ajansı yaptı. Tunceli Valisi Sayın Osman Kaymak’ın Alevilerle ilgili açıklaması üzerine, Fırat Haber Ajansı konuyla ilgili tepkileri özetle şöyle aktardı;

Dersimliler, Halk Meclisi'nin çağrısı üzerine yürüyüş ve basın açıklamaları yaparak "Devletin Alevisi olmayacağız" derken, Tunceli Valiliği de harekete geçerek cemevini ziyaret etti… Cemevinde gerçekleştirdiği Hızır Cemi için kentteki resmi daire, siyasi parti ve sendikalar başta olmak üzere halka da davetiye gönderdi.

Geçtiğimiz yıllarda da çeşitli vesilelerle devlet erkanını cemevinde ağırlayan Cemevi Yönetiminin bu kararı halk arasında tepkiyle karşılandı. Alevilikte kişi adına cem düzenlenmesi ve düzenlenebileceği gibi bir ibadet olmamasına rağmen Yönetimin bu yaklaşımı 'Hızır Paşa politikası' olarak yorumlanıyor. Cemevi dedesi Ali Ekber Yurt, geçtiğimiz Muharrem Ayında da şimdiki Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın düzenlediği iftar sofrasına katılarak Dersimlilerden tepki toplamıştı.

Öte yandan Alevi dedeleri, Tunceli Valisi Osman Kaymak'ın da gündeme getirdiği 'maaşa bağlanma' uygulamasına karşı. Alevi dedeleri daha önce de, ‘Maaş bağlanması Aleviliğe ters düşer. Maaş alan dedeler devletin Alevisi olurlar’ demişti.” (2)

Fırat Haber Ajansı’nın yukarıda açıkladığı yorumlar dikkat çekici olup, Dersim Alevilerinin de haykırışını dile getirdiğini düşünüyorum.
Tunceli Valisi’nin Dersimlilerin gözüne-kaşına hayran olduğu için bunları yaptığını sanmıyorum. Sayın Vali’nin esas gayesi Aleviliği İslam’ın içine monte etmek olduğu yukarıdaki sözlerinden anlaşılmaktadır. Ayrıca; “…Zakirin, aşçının maaşının verilmesi lazım… Dedelere maaş bağlanacak, ihtiyaçları karşılanacak…” sözlerinden de “Devlet Aleviliği”nin savunuculuğu yaptığı söylemek abartılı olmaz.

Gerçek laik bir ülkede devlet din ve mezhepleri savunamaz. Demokratik, laik ve hukuk devletinde; dinbilim ve tanrıbilim üretilemez. Evrensel laiklik; herhangi bir dini ya da inancı kendi tekeline alamaz. Tam tersine din ve vicdan özgürlüğünü savunur. Yani devlet dini değil, insan vicdanını temel alır.

Ülkemizde ise devlet; Sünni’nin, Alevi’nin, ateistin ve Müslüman olmayanın vergisiyle insanlarımıza İslam’ın Sünnilik mezhebi dayatılmaktadır. Bunun için her yıl bütçede milyarlarca Lira harcanmaktadır.

Tunceli Valisi Sayın Osman Kaymak’ın açıklamaları düşündürücüdür. Çünkü;
-İslam dininin kurallarına göre camide saz çalmak, semah dönmenin mümkün olmadığı,
-Namaz-oruç-hac ibadetinin farz olduğu ve Kur’an’da belirtilen ayetlerin dışına çıkılamayacağı,
-Oysa Alevilerin namaz-oruç-hac ibadetini yapmadıkları,
-Yine “Hak-Muhammed-Ali” söylemi Alevilerce farklı anlamlandırıldığı,
-İslam Kuran’ında yazıldığı gibi kelime-i şahadet getirmediği,
-Başta İslam olmak üzere birçok dinden etkilenerek şekillenen Alevilik, bağımsız bir inanç olduğu,

Sayın Vali bilmiyor mu?

Eğer bunları bilmeden Alevilere tavsiyede bulunuyorsa, iyi niyetine bağlanabilir. Aksi durumda; Aleviliği İslam’ın içine monte etmek ve “Devlet Alevisi”ni yaratmak amacıyla söylenmiş sözler olduğunu kabul etmek durumundayız.
Dersim halkının büyük çoğunluğu “Biz devletin Alevisi olmayacağız” haykırışlarını her fırsatta dile getirmektedir. Dersim halkının bu haykırışını duymamak iyi niyetle açıklanamaz.

Aleviliğin İslam’ın içine monte etmek ne Alevi’ye, ne de İslam’a hiçbir faydası yoktur. Dün Kemalist geçinen siyah cüppeliler, bugün ise aynı nitelikteki yeşil cüppeliler “devlet Alevisi”ni yaratmaya çalışıyorlar.

Ben bir ateist olarak insanların dini inancının tanımlanmasına karşıyım. Bırakın herkes istediği biçimde inansın, inandığı gibi yaşasın.

14.02.1015

*Em.Öğrt.

NOTLAR:


ADI ÖZGECAN’DI…



Adil Okay

"20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan, tecavüze direnince hunharca öldürüldü. Siz sustuğunuz sürece, biz sustuğumuz sürece bu cinayetler sürecektir. Kimi zaman töre veya "namus" cinayeti olarak ya da kadınları cinsel obje olarak gören sapıklar tarafından sürecektir. Erkekler ve erkek gibi düşünüp oğullarını "eğiten" analar... Ve eğitim sistemi... Ve devlet ve hükümet ve semavi dinlerin "ahlakı"... Hepsi suçlu... Yıllar önce ne yapmalıyım diye düşünmüş ve “kadın gibi kadın” adlı bir tiyatro oyunu yazmış bu bitmeyen soruna- trajedilere dikkat çekmeye çalışmıştım. Oyun bir çok kez sahneye kondu ve kitaplaştı. Ama yetmedi. Yetmiyor… Özgecan’lar öldürülmeye devam ediyor… Praksis grubunun bir şarkısının sözleri geliyor aklıma: “isyana gerek var…”

Özgecan için, yakınları için söyleyecek söz bulamıyorum. Dil yetmiyor. Replik, nota, mısra yetmiyor bu trajediyi anlatmaya…

Yazdığım Oyundan bir sahneyi paylaşıyorum:

I.                    SAHNE


(SAHNEYE ELİNDE CEP TELEFONU İLE KONUŞARAK, ABARTILI GİYİNMİŞ BİR KADIN ÇIKAR. OMZUNDA VEYA GÖRÜLEN BAŞKA BİR YERİNDE KOCAMAN BİR DÖVME OLABİLİR. SAHNEDE SAĞA, SOLA DOĞRU HIZLI ADIMLARLA YÜRÜR. TELEFONU ‘ÇAVV AŞKIM’ DİYEREK KAPATIR. BU KEZ MESAJ ÇEKMEYE BAŞLAR. BİR POLİS DÜDÜĞÜ VEYA TELSİZ SESİ İŞİTİLİR. ABARTILI GİYSİLİ KADIN, GÖRÜNMEYEN BİR POLİSLE TARTIŞIYOR GİBİ KONUŞMAYA BAŞLAR. KONUŞURKEN SAHNENİN HER TARAFINDA TUR ATAR. BAZEN KORKAR GİBİ GERİ GERİ GİDER.)

     I. KADIN – Neden bana kimlik soruyorsunuz. Efendim… Ben ne yaptım ki... Sevgilimi bekliyorum, yani arkadaşımı… Anlamadım ne dediniz? Toplum ahlakına aykırı hareketten içeri mi atarsınız. Hakkınız yok. Efendim? Bırakırsanız halk beni parçalar mı? Kim, hangi halk? Hani laik bir ülkede yaşıyorduk. Pardon laikliği şeyime mi sokarlar? Terbiyesizlik yapıyorsunuz memur bey… Sizi şikayet ederim… Bir bok yiyemez miyim? Halk beni önce becerir, sonra taşlar mı? Efendim yanılıyorsunuz. Onlar halk olamaz. Olsa olsa magandalar sürüsü olur. Siz neden maaş alıyorsunuz. Hem bizim vergilerimizle… Pardon dünyadan bihaber mi yaşıyorum? Tehlike mi? Tehlikede miyim? Nasıl? Ben mi tehlikeyim? Pardon, tahrik mi ediyorum? Nasıl, kıyafetim mi? Çok normal. Hani özgür bir ülkeydik. Hani kadın erkek eşitliği?  Ne yapıyorsunuz? Hayır, bırakın kolumu. Gelmeyeceğim sizinle… İmdattt. İmdattt…

(KADIN POLİSTEN KOLUNU KURTARMAK İSTER GİBİ ÇIRPINIR.  ‘İMDAT’ DİYE BAĞIRARAK, ARKAYA KAÇAR.  KISA BİR SESSİZLİKTEN SONRA, DİĞER KADINLAR TEK TEK KONUŞARAK SAHNEYE GİRERLER.)

II.                  KADIN – Türkiye'de her 100 kadından 97'si, hayatında en az bir kez eşinden, babasından ya da yakınlarından şiddet görüyor. Kimi zaman da güvenlik güçlerinden.

III.                KADIN − Yani hemen hemen tüm kadınlar. Hepimiz. Hepiniz.

IV.                KADIN − İstanbul'da her hafta, en az bir kişi töre cinayetine kurban gidiyor. Son beş yılda ‘namus' nedeniyle işlenen cinayetlerin sayısı bini geçti.

V.                   KADIN − Katiller, cezaevinde kahraman gibi karşılanıyor ve pişmanlık duymuyorlar.

VI.                KADIN − Kadınların yüzde 50'sine yakını partnerleri tarafından cinsel şiddete maruz kalıyor.

II.                  KADIN − İktidarı besleyen tarikat/cemaat ağları sayesinde muhafazakârlaşma yayılıyor.

III.                KADIN − Ve Türkiye’de kadınlar için iklim giderek boğuculaşıyor...

IV.                KADIN – Ensest vakalarında, yani küçük çocukların cinsel istismarı, taciz / tecavüz vakalarında,

V.                  KADIN − Ya da genel olarak kadına yönelik şiddette gerçekten bir "patlama" mı yaşanıyor…

VI.                KADIN − Evet, kadına yönelik şiddet hep vardı ve evet kadına yönelik şiddette bir patlama yaşanıyor...

(MÜZİK HIZLANIR. CEP TELEFONLU KIZ SAÇI BAŞI, ÜSTÜ BAŞI DAĞILMIŞ HALDE SAHNEYE GİRER. KADINLAR KIZI ARALARINA ALIR VE GÖRÜNMEYEN BİR DÜŞMANLA KAVGA EDER GİBİ DANSA BAŞLARLAR. VEYA DANS ETMEDEN KADINA TEK TEK YAKLAŞARAK KONUŞURLAR. KADIN DA PERİŞAN BİR BİÇİMDE DİNLER, SAHNEDE O KÖŞEDEN ÖBÜRÜNE KAÇAR BAZEN DE KULAKLARINI KAPATIR.)

II.                  KADIN –  (Dans ve müzik yavaşlar.)
Hey deli kız inanma değiştiğine çağın
Pantolon giyip
Kazıtsan da saçlarını üç numaraya
Öpsen de erkek arkadaşını sokak ortasında
Akşamları gitmesen de evine
Kadınsın yine

III.                KADIN –
Gece yarısı tek başına
Dolaşamazsın bu sokaklarda
Bağıramazsın bu nasıl hava bu nasıl cıva
Bu nasıl adalet diye

IV.                 KADIN −
Öyle kolay mı sanıyorsun
Var mı hazıra konmak
Daha çok emek ister daha çok mücadele
Hem kadın olarak cinsini hem de insan olarak
Kurtarmaya özgürlüğünü

KADINLAR KORO HALİNDE – (Seyircilere yaklaşarak)
Daha çok emek ister daha çok mücadele
Hem kadın olarak cinsini
hem de insan olarak
Kurtarmaya özgürlüğünü
 
IŞIKLAR SÖNER

14.02.2014

24 Ocak 2015 Cumartesi

Tek Tanrılı Dinler Ve Tekçi Anlayış...


Mustafa Elveren*

Ben din uzmanı olmadığım gibi, dinle de hiçbir ilgim yoktur. Ancak, çocukluğumdan beri din konusunda kafa yormaya hep meraklıyımdır.

Zaten daha 10 yaşlarımda nohut tarlasında gezinirken; kendi kendime “madem bu dünyada her şeyi Tanrı (Allah) yarattı, peki Tanrı’yı kim yaratmıştır?” diye aklımdan geçirdiğimi hiç unutmuyorum. Bu düşüncemi yakın çevrem de dâhil olmak üzere korkudan hiç kimseye açıklayamıyordum. Çünkü tek tanrılı inanç sistemi korku ve sindirme kültürü üzerinde inşa edilmiştir. O nedenle düşüncemi çevreme anlatmaktan korkuyordum.

Ne yazık ki, aynı korku günümüzde de geçerlidir. O halde ne yapmalıyım? Tabuları kırmak ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü uğruna her şeyi göze alarak bu korkuları yenmekten başka çarenin olmadığına inanıyorum.

Tek tanrılı dinler; tekçi anlayışın gereği olarak genellikle birbirlerine benziyorlar. Bu dinler birbirinden etkilenmişlerdir. İslam tek tanrılı dinlerin sonuncusu olmasına rağmen, kendisinden önceki dinlerle çok benzeştiği görülmektedir. Kuran’la karşılaştırdığınız zaman yarıdan fazlasıyla Tevrat’la benzeşir. Keza İncil’de de çok benzer ifadeler bulunmaktadır.

Mademki tek tanrılı dinler bu kadar birbirleriyle benzeşiyorlar neden yüzyıllardır savaştılar ve halen savaşıyorlar? Neden yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldular ve halen olmaya devam ediyorlar?

Tarihte Nemrut, Firavun vb krallar bir nevi tanrıydılar. Nemrutlar, firavunlar ve krallar toplumsal yaşamı kendi istedikleri biçimde etkilemek için tek tip millet yaratmışlardır. Eğer insan zekâsı olmasaydı tanrı da olamazdı. Buradan hareketle tanrı anlayışı bu otoriter çizginin devamıdır. Yani tek tanrılı dinler bu anlayıştan etkilenmiş ve aynı niteliktedirler. Dolayısıyla milliyetçiliğin temeli de bu tekçi anlayışa dayanmaktadır. Bu tekçi anlayış sonucunda şiddet kültürü her zaman yaygın bir biçimde topluma hâkim kılınmaktadır.

Tek tanrılı dinlerde; “Tanrı mutlaktır, her şeyin yaratıcısı ve sahibidir” Hâlbuki çok tanrılı dinlerde; her toplum ya da şahıs istediği tanrıya (varlığa) tapma özgürlüğü vardır. Yani dağa, taşa, Güneş’e, Ay’a, yıldızlara, ineğe ya da kendisinin yarattığı bir yapıta (puta) inanma özgürlüğüne sahiptir. İnandığı varlığa kendi ana dili ile dua eder, hiçbir dar kalıbın içine sıkışmaz.

Oysa tek tanrılı dinlerde bu özgürlük yoktur. Örnek olarak İslam dinini ele alalım; Kullar Tanrı’ya kendi ana dilleri ile dua etme özgürlüğüne sahip değildirler. Tanrı(Allah)’a sadece Arapça (Kur’an) dili ile dua etmek zorundadır. Tanrı’nın belirlediği kurallar dışına çıkamazlar. Otoriterlik olunca, temelinde korkutma ve rüşvet kaçınılmazdır. Kendisine istinasız biat edenlere Cennet (bir nevi rüşvet), karşı çıkanlara da Cehennem (ateşte yakma işkencesi) ile korkutma ve sindirme anlayışı vardır.

Eğer insanlar bir tanrıya ihtiyaç duyarlarsa; tek tanrılı yerine çok tanrılı biçimi tercih etmelerini tavsiye ederim. Çünkü daha demokratik ve daha mantıklıdır.

Ben tek ve çok tanrılı dinler konusunda görüşlerimi ifade etmeye çalıştım.

Âşık Mahsuni Şerif bir türküsünün nakaratında; “Ben de bir insan oğluyum / Bir başım bir beynim vardır? Bırak beni konuşayım / Gene sana danışayım” der.

Yeter ki, demokratik bir çerçevede hepimiz konuşalım. Eksiğimiz, yanlışımız olursa yine birbirimize danışalım. Fikirlerimizi tartışarak zenginleştirelim.
23.01.2015

*Em. Öğrt.

13 Ocak 2015 Salı

Marks'ı aşanlar...





Faiz Cebiroğlu

Türkiye'de,moda oldu: Marks'i aştım. Lenin'i aştım diye. Moda, Fransızca’dır,bir davranış biçimi de oluyor. Moda, güncelde kalmak içindir:Güncelde kalabilmek için, bir öncekini ”yadsımak” ya da”inkâr” etmek oluyor. Marks'ı ya da Lenin'i aştığını iddia eden bu modacılar, güncelde kalmanın mücadelesini veriyorlar.

Aşmak nedir, gerçekten bilmiyorum. Bu sözcüğü, ne sözlü, ne de yazılı olarak hiç kullanmadım. Anlamını bilmediğim sözcükleri kullanmam. Peki aşmak nedir?

Aşmak sözcüğünü, 1978'lerde, Antakya, Dursunlu köyünde, babamdan duymuştum. Bana, Arapça ile; ”se- naktau Cibal!”Türkçesi: ” Dağları keseceğiz!” Dağlar nasıl kesilir? Kesilir, sarp dağlar ”aşılarak” kesilirmiş! Çok dağ kestik.Çok dağ aştık!

Her dağ, ”kestiğimizde” bir önceki dağı yadsıdık! Her dağ,aştığımızda, bir önceki dağın ”tırmanma” basitliğini anlattık.

Aşan aşıyor. Aşanlar dağ ”kesiyor!”

Bugünkü modacılar hangi dağı ”kesmişler” ya da ”aşmışlar?”

Marks'ı”aşanlara” ya da ”kesenlere”, bakıyorum, bir arpa boyu yol ”aşmamışlar!” Nedense, aklıma, Pertev Naili Boratav'ın masal kitabı geldi: Az gittik, Uz Gittik. Evet;“Azgittik uz gittik. Dere tepe düz gittik. Bir de dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz,”

Marks'ı ya da Lenin'i aşanlara bir bakın:

”Marks'ı aştım: Devlet ve ulus istemiyorum!”

”Marks'ı aştım: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk oyum Selahattin Demirtaş'a, ikinci turda, Ekmel ed-Din'e veriyorum”.

Bu mudur, Marks'ı aşmak?

Bu mudur, politikacı olmak?..

Ama ne yazık ki, Türkiye'de, aşmak, moda oldu. Güncelde kalmak içindir. Güncelde kalmak için şunu, bunu ”aştım” diyenler,hayatlarında ne dağ aşmışlar ne de dağ kesmişler!

Evet....Antakya,Dursunlu köyünde dağlar aştık: Babam,”Sevfa naktu-Cibal!”derdi.

Dağları”keseceğiz” yani dağları ”aşacağız” demek oluyor.

Aşacağız. Dağdan dağa koşacağız. En yüksek dağlarda adımızı ve kimliğimizi yazacağız!

Mücadelemiz,alpinist oldu: Dağcılıktır.

Tırmanacağımız dağlarda bayrağımız olacak: Kimliktir!
Ama Marks'ı aşanlar, Marks'ı ”aşındırıyor.” Marks'ı aşındıranlar, kendilerini küçük burjuva  akımına kaptırıyor. Devletsizlik, ulussuzluk görüntüsü altında, proleterya ile burjuvazi arasında sıkışıp kalıyorlar. Böylesi durumlarda, tekrar Marksizmin – Leninizmin başlangıç ilkelerine başvurmak zorunluluk oluyor. 

Marksizmin – Leninizmin başlangıç ilkeleri nedir?

Fikirlerimi, kolaylık açısından, noktalar  halinde  yazacağım ve başlıyorum, bir:

İnsan toplumunun evrim tarihinde, sınıflara geçişle birlikte devlet doğuyor: Sınıf – devlet oluyor.

İki: Feodalizmin çözülüp, yerini kapitalizme bıraktığı çağda, uluslar doğuyor: ulus -devlet oluşuyor.

Üç: Devlet -  ulus, hem kapitalist toplumlarda, hem de sosyalist toplumlarda vardır. Zira her iki farklı toplumlarda farklı sınıflar vardır. 

Dört: Sınıfların ortadan kaldırılması, yalnızca kapitalistler ile büyük toprak sahiplarinin ortadan kaldırılmasıyla son bulmuyor. Kapitalizmden sosyalizme geçişin sınıf yapısı açıktır: Proleterya ve müttefiki emekçi kitleler, emekçi köylülük.  Bu şu demek oluyor: Emekçi köylülük, kapitalizmde ”ara sınıf” iken, sosyalist iktidarda, proleteryanın müttefiki olarak devlet yönetimine katılır.

Lenin'in ”Devlet ve Devrim” kitabını, çocukluğumda okumuştum, Bu önemli kitapta, hatırlayabildiğim kadarı ile,  şöyle bir tespit vardı: 

”Sınıfların ortadan kaldırılması, yalnızca kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin ortadan kaldırılması demek değildir. Küçük meta üreticileri var ki, bunlar kovulmaz ya da ezilmez. Bunlarla yaşamayı öğrenmek zorundayız...”

Beş: Komünizme kadar, sınıf – devlet olacaktır. Zira komünizmin alt evresi olan sosyalizmde sınıflar ortadan kalkmıyor. İşçi sınıfı ve müttefiki emekçi kitleler vardır. Sınıflar varsa, hangi toplum modeli olursa olsun devletin ortadan kalkması mümkün değildir. Sınıflar, ancak, sosyalizmin son aşaması olan, komünizmde biter, söner.

Devam etmeden  önce, bir parenteze ihtiyacım var.

1917 Ekim devrimi ve sonradan kurulan sosyalist Doğu Avrupa ülkelerinde, sınıflar yok olsaydı, çözülme ve karşı devrimler olmazdı. Unutmamak gerekiyor, küçük burjuvazinin olduğu ülkelerde bile, kapitalizme dönüş tehlikesi her zaman vardır. Bunu başka bir yazıda ele almak mümkündür.

Devam ediyorum.

Marks'ı aşanlar ya da ”aşındıranlar”, ne yazık ki, küçük burjuva ütopyacıları oluyor. İki sınıf arasında sıkışan bu takım, kapitalizmden sosyalist iktidara geçişte oluşacak devlete yani sosyalist devlete düşmanca karşı çıkıyorlar. 

Sonuç mu, şudur: Sınıflar, tam anlamıyla kalkıncaya kadar, sınıf – devlet / ulus – devlet vardır. Sosyalizmin son aşaması, komünizme kadar bu böyle sürüp gidecektir.

Marksizmi ”aşanlara”  ya da ”aşındıranlara” iletmek istediğim, politikaya başlangıç ilkeleri bunlar oluyor.

”Aşmak” ya da ”aşındırmak” nedir, bilmiyorum. Türkçe anlamını, hâlâ, bilmiyorum. Ama Arapça anlamı var,  babam öğretmişti. Yıl, 1978.  Antakya, Dursunlu köyünde,  bana, Arapça ile; ”se- naktau Cibal!” derdi.Türkçesi: ” Dağları keseceğiz!” 

Dağlar nasıl kesilir? Kesilir, sarp dağlar ”aşılarak” kesilirmiş! Çok dağ kestik.Çok dağ aştık!

Daha çok dağ aşacağız. Daha çok dağ keseceyiz...Dağdan dağa koşacağız. Kestiğimiz  dağlarda,  işçi snıfının ve tüm ezilen halkların bayrağını dalgalandıracağız!

KİÇ DEVLET KİÇ SARAY VE MASKELİ BALO...





Adil Okay



Ak Saray'da Maskeli Balo: Recep Tayyip Erdoğan, Filistin Devlet Başkanı Abbas’ı 16 Türk devletine ait askeri üniformaları giyen cumhurbaşkanlığı görevlileri ile karşıladı.  Soğuk hava nedeniyle sarayın kapalı bölümünde düzenlenen törende, cumhurbaşkanlığı sitesinde sıralanan 16 Türk devletine ait askeri üniformaları giyen cumhurbaşkanlığı görevlileri yer aldı.” Basından

Sosyal paylaşım ağlarında yukarıdaki haberle ilgili mizahi yorumlar var. Televizyonlarda konuyla ilgili eleştirilerin yanı sıra zorlama açıklamalar, “bu bir sentezdir” gibi çok “ciddi analizler” gırla gidiyor.

Tarihte 16 Türk devleti var mıdır bilemiyorum. Velev ki vardır. Hatta Siyasal Bilgiler Fakültesi profesörü Coşkun Üçok’a göre fazlası da olabilir. Üçok, “16 devlet'in hiçbir temeli olmadığını söylüyor.: "Cumhurbaşkanlığı forsunun üst sol köşesinde bulunan güneşi çevreleyen 16 yıldızı her kimse, birisi a priori olarak bu yıldızların 16 Türk devletini simgelediğini kabul etmiş ve sonra da tutmuş her yıldıza bir devleti münasip görmüş. Ancak Türk tarihi hakkında, herhalde yeterli bilgisi olmadığı için, küçükleri bırakıp büyük bütün Türk devletlerini saysa bile 16 sayısını çok aşacağı için hiçbir ölçüte uymayarak keyfi bir biçimde 16 devletin adını sıralamıştır.  Bunların içinde Türk oldukları kuşkulu olanlar bulunduğu gibi, devlet kurucularının Türk olmadıkları kesin olanlar da vardır.”[i]

Benim yazı konum: Tarihin tahrifatı, yeniosmanlıcılık, geçmişe özlemin psiko analizi değil. 16 değil 160 olsun tarihteki Türk devletlerinin sayısı benim için çok önemi yok. İspanya ve Portekiz de dünyanın neredeyse yarısına hakimdi – yani dev sömürgeci devletlerdi bir zamanlar. Bu günkü Suriye, Lübnan, Filistin, Mısır (v.d.) toprakları da bir zamanlar söz konusu 16 Türk devletinden birinin işgali altındaydı.
Tarih tartışmasını ayrıca yaparız. Benim sorguladığım: Koskoca devletin, nasıl bu kadar “kiç” olabildiğidir. Merdivenlerde dizilmiş, acemi bir maskeli balo görüntüsü veren kostümlü adamlar arasında koskoca cumhurbaşbakanın düştüğü komik durumdur.

Önce bilmeyenlere “Kiç” nedir hatırlatayım. “Dilimizde harcıâlem, basit anlamında kullanılan, Fransızcadan giren Latince kökenli “trivialis - Kiç” üç yola ait, herkesçe kullanılabilir anlamındadır. Aşk, macera, cinayet v.b. sıradan ve aşınmış konu kalıplarının tekrar tekrar ele alınmasıdır. Üslup bakımından bu konuların kurgu, kelime seçimi, cümle yapısı bakımından da basit taklit tarzında dile getirilmesiyle değersizleşir, trivial – kiç olurlar. Ucuz piyasa romanları, sığ ve arabesk aşk, sosyete kadın romanları, tefrika romanlar, pembe diziler, trivial – kiç yazına dahildir.”

Yani sanatçılar – sanat kuramcıları “Kiç”i ciddiye almaz. Ciddi gazete-dergi ve sergilerde “kiç” çalışmalar yer almaz. Peki Aksaray’daki bu “kiç” canlı performansı kim organize etti. “Sanatın içine tüküren”, “heykellere ucube” diyen Tayyip Erdoğan bu işlerden anlamaz. O sadece iyi hatiptir. Ara sıra Necip Fazıl’dan, Nazım Hikmet’ten şiirler okur. Ama ne şiirden anlar, ne plastik sanatlardan. İyi ama bu adamın danışmanları yok mudur. Tayyip sevdalısı Alev Alatlı veya İskender Pala da mı onu uyarmıyorlar. “Yapmayın bu kiç’tir. Komik duruma düşüyorsunuz” demiyorlar.

Öyle anlaşılıyor ki çevresi onu alkışlayan yalakalarla dolu. “Kral çıplak” diyen yok.
Kaldı ki onun da istediği bu.

Biz de bir kez daha ülke ve sanat adına utanç duyuyoruz…
Osmanlı özlemiyle “Tez zamanda kellesi vurula” demiyoruz.
Suç dosyası kabaran Erdoğan ve şürekası “tez zamanda yargılana” diyoruz.
----
Meraklısı için not: Söz konusu 16 Türk devleti şunlardır. Büyük Hun İmparatorluğu (MÖ 220-MS 216), Batı Hun İmparatorluğu (MÖ 48-MS 216), Avrupa Hun İmparatorluğu (375-469), Ak Hun İmparatorluğu (420-552), Göktürk Kağanlığı (552-745), Avar Kağanlığı (565-835), Hazar Kağanlığı (651-983), Uygur Kağanlığı (745-1368), Karahanlı Devleti (840-1212), Gazne Devleti (962-1183), Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157), Harezmşahlar Devleti (1097-1231), Altın Orda Devleti (1236-1502), Timur İmparatorluğu (1368-1501), Babür İmparatorluğu (1526-1858), Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922) (EKN)[ii]



[i] Murat Belge, “Gelelim 16 Türk devletine “, Radikal gazetesi, 26/11/2005,
[ii] Bia haber Merkezi

10 Ocak 2015 Cumartesi

Din, Ahlak, İslamcı Örgütler Ve Kürdler...





Mustafa Elveren*
Din ve ahlak tamamen farklı olup, anlamları da aynı değildir. Din emredileni, ahlak ise doğru olanı yapar. O nedenle dindar değil, ahlaklı olmak bence daha önemlidir.
İnsanları; Allah’a inancı var-yok olarak değil, ahlaklı-ahlaksız biçiminde tanımlamak daha doğru olur.

Örneğin; dindar ya da dinsiz bir insan ahlaklı olabileceği gibi, ahlaksız da olabilir.
Günümüzde “Allahu Eber! Ya Allah, bismillah!” diyerek insanları boğazlayan caniler söz konusu olunca, İslam dini ve İslamcı örgütler üzerinde biraz kafa yormak gerektiğini düşünüyorum.

Genelde İslam ülkelerinde, özelde ise Müslüman nüfusun yoğun olduğu yerleşim birimlerinde; peygamberin sünnetinden hareketle kızların çok küçük yaşta evlendirilmesi, cübbe, sarık ve türban gibi İslami kuralların insanlar üzerinde etkili olduğu bilinmektedir.

Bu İslami kurallar en çok Kürdleri etkilediğini söylemek abartılı olmaz. O nedenle Kürdler açısından konuyu biraz daha detaylı irdelemek istiyorum.

Cennet ve ganimet kültürüyle beslenmiş İslamcı devlet ve gruplar için Kürdistan sadece yağmalanacak bir yerdir… İslamcının ne Kürdüne güvenilir, ne Arabına, ne de Fars ve Türküne… İslamcılık tıpkı Kemalizm gibi aşırı kullanılmaktan çürütülmüş ve cılkı çıkartılmış dünyevi iktidar dindir artık… İslam’ın otuz ayeti farklılıklara saldırı ve cihat izni veriyor. Bizim İslamcılarımız hala, başka topluluklara yönelik cihat ayetlerini es geçerek, bir iki insancıl ayet aracılığıyla Kürtleri ümmet kültüründe tutmaya çalışıyorlar. Sadece Diyarbakır’da IŞİD’e yardım için 400 derneğin açılmış olması, Kürt islam ilişkisinin nasıl berbat bir şey olduğunu gözler önüne seriyor.” (H.Bildirici / Rojevakurdistan)

Sayın Hasan Bildirici’nin bir yazısından alıntıladığım yukarıdaki belirleme yerinde ve doğru tespitlerdir.

IŞİD diğer ismiyle DAİŞ ya da İD (İslam Devleti) denilen katliamcı örgütün günümüzde yaptığı vahşet göz önüne alındığında bu eleştirileri yapmaktan ne kadar haklı olduğumuzu ortaya koymaktadır.

Ne zamanki İslam dini ve onun peygamberi ile ilgili en küçük bir eleştiri yapılsa, hemen Kürd aydını olduğunu söyleyen birçok yazar ve siyasetçinin sert tepkisiyle karşılaşıyoruz.

Kürdlerin böylesi vahim bir durumdan çıkması tabii ki kolay değildir. Bu durumda Kürd Özgürlük Hareketi’nin önemi daha da artmaktadır.

Eğer bu gün Kürd Özgürlük Hareketi olmasaydı Kürdlerin durumu nice olurdu? Bu hareketin pratiğinden görüldüğü üzere, aynı zamanda Alevilerin de teminatı olduğu anlaşılmaktadır.

Kürd Özgürlük Hareketi’ni bu güne kadar kötüleyen, O’na karşı her türlü ikiyüzlülüğü yapan bazı ırkçı Kürd ve Türk örgütleri ile şahsiyetler bir gün bu hareketi mumla arayacaklardır. Çünkü birçok cemaat ile AKParti; eğitim başta olmak üzere, her alanda çıkarları uğruna İslam dinini kullanmaktadır.

Yani AKParti ve cemaatler aracılığıyla Kürdistan’da en büyük IŞİD oluşturuldu. Kürd Özgürlük Hareketi’nin bunca çabalarına rağmen ne yazık ki bu IŞİD katil sürüsü içinde azımsanmayacak sayıda Kürd insanlarımız mevcuttur.

Kürd Özgürlük Hareketi başta Rojawa olmak üzere; bu güne kadar yapılan her türlü saldırıya karşı gösterdiği direnişle farklı kimlikte, her inançta ve değişik siyasi görüşteki halkları ortak paydalarda buluşturup, birlikte yaşamalarını sağlayabiliyor. Bu hareketin demokratik ve özgürlükçü olması bakımından Aleviler için de önemli bir kazançtır.

Eğer Kürd Özgürlük Hareketi’nin direnişi olmasaydı AKParti Kürd sorununu kendi anlayışına göre İslami kurallar içinde şimdiye kadar çoktan çözmüştü. Yani kendi çözüm anlayışları budur.

Ancak Kürd Özgürlük Hareketi bunlara bu fırsatı vermiyor. Tabiî ki Kürd Özgürlük Hareketinin en büyük gücünü PKK-KCK’nin oluşturduğunu da unutmamak gerekir. Bu güç dinci grupların ve hareketlerin en büyük karşıtı ve panzehiri olduğunu kanıtlamıştır. Bu örgütün kurucusu ve lideri Sayın A.Öcalan’ı görmezlikten gelemeyiz. Sayın Öcalan’ın bu sürece büyük katkısı olmuştur.

Elbette hiçbir savaş sonsuz değildir. Dolayısıyla savaş ortamı bittikten sonra PKK-KCK de sevaplarıyla, günahlarıyla eleştirilebilir. Ancak bu gün eleştiri zamanı değil, birlikte ortak paydalarda mücadele etmek gerekir.  

Din kurallarıyla değil, ahlaklı davranmak tüm halkların yararına olacağını düşünüyorum.
10.01.2015



*Em. Öğrt.

4 Ocak 2015 Pazar

Anarşizm nedir?



Faiz Cebiroğlu

”Her tarihsel aşamada, eski yanılgılar, bir an için yeniden ortaya çıkar.” Marx & Engels


Anarşizm nedir? Anarşizm mi, her türlü yönetim şeklini red-eden, Marksizm  – Leninizm düşmanı bir küçük burjuva protestosudur. Anarşizm, devletsizlik yanlısı altında, kapitalizmden sosyalizme geçişte kurulacak olan sosyalist devleti de red-eden bir ütopyadır. Anarşizm, bir küçük burjuva akımıdır. Kökleri, Orta-çağa kadar uzanmaktadır.

Anarşizm, 1200’lerde dinsel bir hareket olarak ortaya çıktı. Bu çağda insan, insan olarak kabûl edilmiyordu; bir alet olarak görülüyordu. Aletten tek farkı, ”konuşan bir alet” olmasıdır. Halk, yaşadıkları Orta-çağ dünyasına, bu dünyaya hükmeden krallara, kralların zulüm kanunlarına ve papazlara karşı bir protesto akımı olarak isyan etmişti…Daha sonra, Almanya’da, köylülere önderlik eden Thomas Münzer (1483 – 1525) feodal sisteme, köylülerin, feodal beyler tarafından sömürülmesine karşı bir isyan hareketi olarak devam etti. Ama anarşizm,  bir politik protesto eğilimi olarak, 1840 ile 1860 yılları arasındadır. Anarşist hareketin sözcüleri: Max Stiner, P.Joseph Proudhon ile Bakunin’dir. Aralarında farklı fikirler olmasına karşın, ortak fikirleri: Her türlü devlet şekline hayır! Oluyordu.

Bu kısa tarih özetinden sonra, anarşizm, sözcük olarak, Grekçe’den geliyor: Yönetenin olmadığı bir küçük burjuva ütopyasıdır. Bu ütyopyayı, ”ana-kronik” olarak nitelendirmek mümkündür.

Anarşizm, ana-kroniktir!

Anakroni, insan evrim tarihini  ve bu tarih sürecinde şekillenen 5 temel üretim tarzını ( İlkel komünizm, köleci toplum, feodalite, kapitalizm ve sosyalizm) ve bu üretim tarzların yarattığı sınıf mücadelesini yadsıyan bir kronolojik yanlışlıklardır. Yanlış zaman dizimi, yanlış evrim tarihi: Ana-kronizmin kendisidir. Bu bağlamda anarşizm, bir ideoloji (teori) değil, bir ütopyadır.

Anarşizm, ideoloji değil, ütopyadır!

Bilimsel ideoloji (teori) yaşadığımız toplumun temeli üzerinde şekillenir. Bu toplumun üst-yapısına düşen fikirleri yansıtır. Yakın ve ileri zamanda, kurulacak toplumun modeline ilişkin, toplumsal bilincin aynası olur.

Ütopya ise, ütopyadır: Fantazidir. Ütopya, bilimsel bir temele dayanmayan, gerçek olmayan bir yokçuluktur. Bu anlamda, anarşizm, bir ideoloji değil, bir küçuk burjuva fantazisidir.

Evet… Anarşizm, öz olarak, 19. yüzyılda, kent ve köylerde yıkılan küçük işletmeler, sınıf dışı elementlerin haklarını yansıtmak için ortaya çıkan bir küçük burjuva protesto akımı oluyor. Anarşistlerin ortak özellikleri, ana-kronik ve ütopist olmaları her türlü devleti reddetmelerinde yatıyor. Bu anlamda, anarşizm, ”sınıfsal ve ”devletsel” üstü bir  sosyo-politik eğilimdir.

Anarşizm, sınıfsal ve devletsel üstüdür!

Anarşizm, insan toplumun içinde bulunduğu evrim tarihini ve sınıf mücadelesini yok saymak demektir. Bu mu, şudur:

Bir: Devlet, sınıflarla birlikte doğuyor: Sınıf – devlet oluşuyor.

İki: Feodalizmin çözülüp yerini terketmesiyle, sınıf  -devlet / devlet – ulus oluyor.

Üç: Devlet – ulus hem kapitalist toplumlarda, hem de sosyalist toplumda vardır. Yönetim şekilleri farklı olmakla birlikte, her iki sistemde sınıflar vardır. Devlet vardır.

Dört: Sınıfların ortadan kaldırılması, yalnızca kapitalistler ile büyük toprak sahiplerinin ortadan kaldırılmasıyla son bulmuyor. Kapitalizmden sosyalizme geçişin sınıf yapısı açıktır: Proleterya ve müttefiki emekçi kitleler, emekçi köylülerdir. Bu mu, şu anlama geliyor: Emekçi kitleler, kapitalist toplumda, ”ara sınıf” iken, sosyalist toplumda, proletaryanın müttefiki olarak, devlet yönetiminde yer alıyorlar.

Beş: Komünizme kadar, sınıf – devlet devam edecektir. Nesnel olarak, sınıflar varsa, hangi sistem olursa olsun devlet ortadan kalkmaz, kalkmıyor. Devlet, ancak, sosyalizmin son aşamasında ortadan kalkar. Söner. Bu bağlamda, üretim tarzı tarihini ve bunun yarattığı üst-yapıyı yadsıyıp, sınıfsal üstü bir perspektifle: Kahrolsun her türlü devlet, demek yetmiyor ve bir şey de ifade etmiyor.

Altı: Anarşizm, işçi sınıfı partisine ve yönetici rolüne karşı düşmanca karşı çıkmak demektir. Zaten anarşizmin parti düşmanlığı; ortakça kurtuluş yerine, bireysel kurtuluşa sarılması bunun bir göstergesidir. Bu özellik ile de anarşizm, liberalizm oluyor!..

Bitiriyorum.

Anarşizm mi, anti-devlet maskesi altında saklanan, ütopist, bir küçük burjuva akımıdır.

----------
Not: Anarşizmi daha derin anlamaya yardımcı olacak iki kitap adını veriyorum:

1- Enternasyonalde Sözde Bölünmeler: Marx & Engels.

2- Felsefenin Sefaleti: K.Marx