14 Kasım 2013 Perşembe

SÜRGÜNDAŞIM ŞIVAN GELİYORMUŞ…



Adil Okay
okayadil@hotmail.com           
SÜRGÜNDAŞIM ŞIVAN GELİYORMUŞ… HOŞ MU GELİYOR?..
Kürtçe bilmiyorum. Yoksa “sürgündaşım” sözcüğünü Kürtçe yazar Şıvan Perwer’e onun diliyle seslenirdim. Ne çok sürgündaşım var… Mahpusdaşlarımdan fazla. Öyle ya, sürgünde bir ömür geçirip, sürgünü de tek bir ülkede değil, Orta Doğu’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada ve dolu dolu yaşayınca “sürgündaşlar” çoğalıyor.
 Ne çok yazdım değil mi “sürgün” konusunda. Makale, şiir, öykü, anı belgesel kitabım “12 Eylül ve Filistin günlüğü”… Arkadaşlarım keyifle okudukları söyleseler de yazdıklarımı, “artık yeter. Sürgünü yaşamadık ama artık empati yapabiliyoruz…” dediklerini duyar gibiyim.
 Ama arkadaşım Şıvan geliyormuş ülkesine… 36 yıl süren sürgünden sonra…  
 Şıvan’la ilk kez Moskova’da sohbet ettim
İlk kez Şıvan’ı canlı olarak Paris’te bir etkinlikte dinlemiştim. Sonra Almanya’da. Sonra İsviçre’de. Sonra yine Paris’te.  “Kinem” diyerek başladığı şarkısında sanki trans haline geçerdi Şıvan. Ve sesi yaktığı ağıdın rengine bürünürdü. Geldiği coğrafyanın renklerini yansıtırdı. O hali bana da geçerdi. Yani hüzün ve isyan hali aynı anda. Elbette ikimiz de çok gençtik o zamanlar.
 Ama o konserler-etkinlikler döneminde birebir-baş başa görüşme şansım olmamıştı.  Onunla ilk kez 1985 yılında ‘Dünya Öğrenci ve Gençlik Festivali’nde, Moskova’da tanışmış, aynı otelde kalmış ve sohbet etmiştim. Gorbaçov dönemiydi... ‘Dünya Öğrenci ve Gençlik Festivali’ne davetli bir gruptuk. Ben gençlik kontejanından, Şıvan ise sanatçı kontenjanından davet edilmiştik. Aramızda Şanar Yurdatapan, Melike Demirağ, Ömer Polat, Yaşar Miraç, Rahmetli Nurşani ve şimdi anımsamadığım yazar şair ve sanatçılar vardı. Gündüzleri mitingler, ziyaretler bitince geceleri de Kaldığımız Kosmos otelinde eğlenirdik. Şıvan ve Nurşani çalıp söylerlerdi. Hatta Şıvan festivalin sloganına uygun doğaçlama beste yapmıştı.
 Şıvan’ın hem Kürt halkının ulusal bilincinin gelişmesine hem de sözel kültürün yaşamasına büyük hizmetleri oldu.
 Ama İbrahim Tatlıses’le ve Başbakan Erdoğan’la olmadı Şivan
Şivan, Mesud Barzani ve Tayyip Erdoğan’ın konuğu olarak 36 yıl sürgün hayatından sonra ilk kez Diyarbakır’a geliyor. Ve rivayete göre İbrahim Tatlıses ile düet yapacak. 
Barzani’ye diyeceğim yok. Kürtlerin liderlerinden biri. Rojawa konusunda politikasını ve bölgesinde uygulanan vahşi kapitalizmi eleştirmem onun Kürt halkının önemli liderlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Şıvan’da Barzani’nin davetine icap edebilir. Ama gönül isterdi ki Diyarbakır Newroz’unda Diyarbakırlıların davetini kabul edip gelseydi ve ana vatanında halkıyla kucaklaşsaydı. Ülkeyi karanlığa sürükleyen Başbakan Erdoğan’la kucaklaşmayı kabul etmeseydi.
Şıvan’a, AKP’nin ve başbakan Tayyip Erdoğan’ın 11 yıllık iktidarı sürecinde yarattıkları yıkımdan, doğa ve insan tahribatından söz etmek gerekiyor. Haziran ayaklanmaları boyunca katledilen, sakat bırakılan, zindanlara doldurulan gençlerden söz etmek gerekiyor. Delilsiz, mesnetsiz rehin politikasıyla zindanlara doldurulan 10 bin Kürt muhalifinden, Milletvekili, belediye başkanı, meclis üyesi, yazar ve gazetecileri hatırlatmak gerekiyor…  Ve Hapishanelerde ölüme terk edilen hasta mahpuslardan…
Şıvan bunları bilmiyor mu? Biliyor elbette. Ve ben de biliyorum ki: Siyasette duygusallık olmaz. Diplomasi var. İnsan düşmanıyla da aynı masaya oturmak zorunda kalabilir… Ama bunu söyleyen siyasi kimliğim. Bir de şair kimliğim var ya. İşte o kimliğim duygularıyla konuşuyor. Yapmasaydın Şıvan diyor. Halkınla kucaklaşsaydın. Halkının temsilcilerinin davetini kabul etseydin. Erdoğan’ı reddetseydin. Sen bir sanatçısın. Politikacı değil.
 “Küçük Orospu”
Şıvan’ın birlikte düet yapacağı düşünülen İbrahim Tatlıses kim. Onu da Hasret Birsel anlatmış “küçük orospu” adlı yazısında. Yazı 3 yıl önce yayınlanmış ama Şıvan’a, Tatlıses’in kim olduğunu hatırlatmak babında iyi bir özet.
 Hani bir adam var sahnelerde imparator olarak anılan. Çorabını seyirci karşısında çıkarmakta bir beis görmeyen, kadın tokatlayan, kendine ait televizyonun canlı yayında olduğu bir esnada mafya babası yürüyüşü ve konuşması ile gencecik bir programcıya, kendi çalışanına “Şerefsiz, derhal bu stüdyoyu terk et” derken ekranları başındaki izleyiciye ve o genç programcıya nasıl hakaret ettiğini hiç umursamayan… … Doğrusu hiç hazzetmem bu adamı. Yok, Kürtlüğünü inkar ettiğinden değil, kendini inkar eden o kadar Kürt var ki, İbo`ya kızmama zaman kalmıyor. Kaldı ki insan kendisini ne hissederse odur. İbo`da kendisini Türk ve mafya ve dahi maganda ve dahi şarlatan hissediyorsa “neden” deme gereği duymam. Doğrusu kabadayılık değil, ama mafya bozuntuluğu tiplemesi adama cuk diye de oturmuş. Bayram nedeni ile lüks bir otelde Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da izleyiciler arasında olduğu bir konser veren İbo, sahneye çıkardığı on yaşındaki küçük bir kızın” Ben seni Antalya’da izlemedim” demesi üzerine “Vay küçük orospu” diyerek, aklı sıra espri yapmış. Buyurun buradan yakın. On yaşında bir kız 800 yüz izleyicinin içinde orospu ilan ediliyor…”
Demiş, Hasret Birsel… ne güzel de demiş… az bile demiş… Sevgili Sürgündaşım Şıvan Perwer duymamış olabilir mi İbo’nun bu “meziyetlerini”. Başka sanatçı mı yoktu düet yapacak…
Sonsöz: Şair yanım, duygusal yanım “başlarım diplomasiye, protokola” diye isyan ediyor. Halkın sanatçısı, halkın davetine icap etmeliydi diyorum.Ezgi Başaran konuyla ilgili yazısını. “Tüm bunlara rağmen bir büyük sanatçının ülkeye dönüşü diye bir gerçekle de karşı karşıyayız. Memleketine, toprağına kavuşacak, halkıyla kucaklaşacaktır diye sevinmek, kalpten bir hoş geldin demek icap eder. Hayırlara vesile...” diye bitiriyor.
Ben de: Ama eleştirilerime rağmen yine de büyüksün Şivan diyorum… Araf’ta bile günahlar-sevaplar tartılır. Şıvan’ın, dili-kimliği yok sayılan, acılarla renkleri soldurulan halkına sunduğu hizmet unutulmaz…
 -----------

11 Kasım 2013 Pazartesi

AHLAKLI DEVLET...




Bülent Tekin
  
 Başbakan özel yaşama oldukça müdahale etmeye başladı. Özel yaşamın ahlaklı (!) olması için kendi anlayışını dayatmak istemektedir. Ahlak nedir, neye göre ahlak tanımlaması yapıyor? Ya da net bir soru soruyorum AKP içindeki tüm milletvekilleri ahlaklı mıdır? Böylesine bir soruya vicdanen cevap verebilir mi? Ben bilirim, tabii hepsi ahlaklıdır diyecektir, ama kendisi de bilir ki verdiği cevap salt politik anlamda olacaktır. Hac’ca gittikten sonra başını örten milletvekilleri ahlaklı mı oldular, ya öncelerinde neydiler? Başını örtmeyenler ahlaksız mıdırlar? Böylesine abes ve saçma sorularla insanların kafalarını darmadağınık edebiliriz. Kime ne kadar yarayacak bu?
Bu ülkede kim kızının ya da oğlunun fuhuş yapmasını, illegal evlilik ilişkilerinde olmasını ister? İsterse de bunu engelleyebilir misiniz? Bir tugay askerle nöbet tutsanız da gözler kararmışsa orta yerde sevişeceklerdir. Devletin böylesine namus bekçiliği yapması ülkede teokratik-faşist bir yönetim kurma amacıyla olabilir ancak. Hem sonra ahlak sadece bu ülkenin yönetim kadrosunda sadece seks ile mi tanımlanacak? İhalelerdeki rüşvetler, bakanlıklarda ve diğer alt kurumlarda dönen rüşvetler, iltimaslar, torpiller, kayırmalar seks konusunu taşımadıkları için ahlak tanımı dışında mı sayılacaklar? Karakollarda devrimci Kürt-Türk kadınlarına yapılan işkenceleri, tacizleri ahlaklı polisler ve jandarmalar mı yapıyor? Ya geçin bunları, sizlerin ahlak anlayışında kapanma ve tecrit etme yatıyorsa bunu ahlakla değil de ahlakı tehlikeye sokan davranışlarla anlatmanız gerekirdi.
Bu konulara fazla müdahale ederseniz altından kalkamazsınız, hem söyleyeyim, arkanızda AKP dahi kalmaz. Çünkü Pozantı Hapishanesi’nde Kürt çocuklarına yapılan taciz ve tecavüzü kimseye anlatamazsınız? Lafa bak: Ahlak devletin güvencesi altındaymış... Sorarım o zaman eyy devlet Pozantı’da sen devlet değil miydin, nerdeydin? Ey devlet tv’lerde popstar ve biri bizi gözetliyor, evlilik programlarını yaptıran yoksa sen değil misin ha? Eyy devlet severim senin ahlak anlayışını, gözlerimi yaşartıyorsun? Başbakan neden kızlı erkekli ayırımı yapmış ki: Halbuki Türk Polisi kız erkek ayırımı yapmadan copu (jop’u) basıyor(du) zaten.  
Birkaç eşi (karısı) olan milletvekillerini, parti yöneticilerini, varlıklı ya da varlıksız insanları hiç kimse ne İslam adına ne de başka bir din/dinsizlik adına açıklayamaz. Eğitim sistemine yapılan müdahalelerle çocuk gelinleri yaratmayı İslam ve sosyal yaşam (sekülerlik) adına da kimse açıklayamaz. İran’da, Pakistan’da, Afganistan’da olduğu gibi 80’lik bir mollaya 80. karısı olsun diye 9-10-12 yaşlarındaki kızları karı (burada ‘eş’ demek istemiyorum) yapan devletler var, biliyorsunuz bunları. Yoksa bu uygulamaları benimsiyor musunuz? İslam adına bu ince işlerin yapılabilirlik fetvaları bir gün (gelecekte) bu devletin projeleri içinde midir? Dilerim tüm bu yazdıklarım benim abartılarım ve karamsarlığımdır, devlet masum ve temizdir, ne dersiniz?

Size çok tuhaf bir olay anlatayım: Bir duyarlı vatandaş mezarlıklar için valileri (sakın Adana valisi duymasın?) göreve çağırmış: “İhbar ediyorum, inceledim ve ispatladım ki, bunların alayı kızlı erkekli yatıyorlar!” demiş. Evet sevgili okurum, ben de mezarlıklarda yatanlarının tümünün erkekli kızlı yattıklarına inanıyorum. Bu anlayışı mezara kadar indirgeyecek miyiz? 

6 Kasım 2013 Çarşamba

Tanrı’ya Değil, Mazlum’lar İçin Yas Tutarım...



Mustafa Elveren*
İnanç; bir kişiye, şeye, Tanrıya, herhangi bir öğretiye ya da görüşe duyulan bağlılıktır. (Vikipedi)
İnançsız insan yoktur. Ateistlik de bir inançtır. Her inancın farklı bir görüş olduğunu söyleyebilirim. Bu çerçevede benim de bir inancım vardır.
İşte Benim İnancım!
Peygamberlerin hadislerine, Allah’ın kitabına değil, evrensel insan hakları ve hukuk kurallarına inanırım.
Mekke-Medine değil, İnsandır bizim kabemiz, her şeyi insanda ararım.
Hayali Cennet-Cehennem’e değil, gerçek yaşamın kendisine inanırım.
Camide tespih çekip ilahiler okumak değil, CEM’de saz çalar deyişler söylerim.
İnsanları kılıçtan geçiren zorba “Hazreti Ali”ye değil, hayalimde canlandırdığım yazan, okuyan “Dost Ali”ye sevdalıyım.
Tanrı ile insanları korkutarak değil, sevgi ve saygı temelinde yaklaşmaya çalışırım.
Tanrı’ya değil, zalimlere karşı direnerek hayatını kaybeden Mazlum’lar için yas tutarım.
Dinlerin şeriatına değil, evrensel laikliğe inanırım.
Kandili-mevlidi bilmem, Yetmiş iki milleti aynı görür, dinlilere-dinsizlere, her inanca saygı gösteririm.
Dünya’nın yuvarlak olduğunu söyleyen ve o nedenle ömür boyu zindana mahkûm edilen Galilei, “Enel Hak” dediği için derisi yüzülen Nesimi gibi direnen aydınları örnek alırım.
“Eline-diline-beline sahip ol!” felsefesini benimsiyorum.
Yaşamımı bu inanç üzerinden sürdürmeye çalışıyorum.
Bu satırları okuyan okuyucuların çoğu Ömer Hayyam’ın aşağıdaki şiirini okumuş olabilirler. Ben yine de yazıya renk katmak için Ömer Hayyam’ın bu şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ömer Hayyam Bu Şiiri Tam 800 Yıl Önce Yazmış!
'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun
Cennet-i alâ meyhane midir?
'Her mümin'e iki huri' diyorsun
Cennet-i alâ kerhane midir?
* * *
Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı
Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?
Bir sarhoş arap, devesini vurmuş Hamza'nın
Peygamber de yasak etmiş arap'a şarabı
* * *
Beni özene bezene yaratan kim? Sen
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden
Demek günah işleten de sensin bana
O zaman nedir o cennet cehennem?
* * *
Kim senin 'yasa'nı çiğnemedi ki söyle?
Günahsız bir ömrün ne tadı kalır söyle.
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen eğer
Seninle benim aramda ne fark kalır ki söyle
* * *
Tanrı bizi çamurdan yarattığında
Biliyordu bu dünyada ne işimiz olacak
İşlediğim günahlar hep onun emriyledir
O halde cehennemde beni niçin yakacak?
* * *
İsyan edip karşında duracağım, neredesin?
Karanlığı, ışığa soracağım, neredesin?
İbadete karşılık cenneti alacaksam
'Bağış mı ticaret mi' diye soracağım, neredesin?
* * *
Kör cehalet çirkefleştirir insanları.
Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var elbet
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye
* * *
Dünya, üç beş bilgisizin elinde
Sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde
Üzülme, eşek eşeği beğenir
Bir hayır var sana kötü demelerinde
* * *
Sen bu dünyanın sırrına eremezsin
Erenlerin dilini de sökemezsin
Öyleyse iç şarabı, cennet et dünyayı
Öteki cennete ya girer, ya giremezsin
* * *
Niceleri geldi, neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler
******
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka, tespih, post, seccade güzel
Ama TANRI KANAR MI BUNLARA?
Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Bana da sapık dinsiz der durursun
Peki, ben ne görünüyorsam O'yum
YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O'MUSUN?
Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı ikiyüzlülükleri
ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..
Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE....
Ben kadehten çekmem artık elimi;
Tutmam senin kitabını minberini.
Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık
CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ ?..
Seni kuru softaların softası seni
Seni cehenneme kömür olası seni
Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana ?
HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ ?
Yaşamın sırlarını bileydin
Ölümün de sırlarını çözerdin
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN
Ey kör!
Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş !
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş !
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ !
800 yıl önce yazılmış bu şiire ben şapka çıkartırım. Ömer Hayyam’ı ve tüm aydınları saygıyla anıyorum.
NOT: Ömer Hayyam’ın bu şiiri e-posta adresime Avukat Ömer KAVİLİ tarafından gönderilmiştir.
------------

*Em. Öğrt.

4 Kasım 2013 Pazartesi

RÜYA(LARI)M...



Bülent Tekin

Sık sık rüya görüyorum. Bir arkadaşım rüyalarını yazsan çok ilginç bir kitap olur demişti. Hiç tanımadığım ya da samimi olmadığım (belki de hiç konuşmadığım) biriyle de uzun uzadıya bir rüyam olur. Bazen başbakanla bir diyalogum olur, ya da bir milletvekili ile de ilginç bir maceram olur. Ama çabucak unuturum. Unutmadıklarımı (ilk kalktığımda!) anlatırım zaman zaman, bir roman gibidir anlattıklarım. Tüm bunları gerçekten gördün mü, derler. Evet tüm anlattıklarımı biraz fantastik, biraz abartılı da olsa görmüşümdür. Gökyüzünde mesela saatlerce uçmuşumdur. Elektrik tellerine takılmadan çatılardan kendimi bırakıp tüm kentin üzerinde saatlerce uçmuşum. Bazen bir arkadaşım da uçar benimle ya da kötü insanlarca takip edilirim gökyüzünde. Günlerce etkilendiğim olur. Gerçeküstü bazı kazanımlarımın uyandığımda olmamasını görmek büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Böyle bir olanağım nasıl olur diye düşünürüm, böyle bir güce nasıl ulaşabilirim? Ancak hayat rüyadaki gibi değildir, tüm yalın gerçeğiyle içinde bulunduğun şartlar doğrultusunda devam etmektedir. Yapacağın pek de bir şey yoktur!

Çok yakında rüyamda, yolda giderken kazların tavuk civcivlerine saldırdığını gördüm. Deniz’le (tanırsınız onu, küçük kız torunumdur: Onunla ilgili “Deniz ve Başbakan”, “Deniz’in Hikâyesi” adlı yazılarım oldu) birlikte müdahale ettik, ancak bir kazın ağzında büyükçe bir parça vardı. Yaklaştık ve müdahale ettik: Çok şükür ki kesik bir tavuk başıydı o. Kesilmiş bir tavuğun sokağa atılmış başıydı yani, derin bir nefes aldık. Yürümeye devam ettik Deniz’le, yanımızda ailemizin önemli sayıda ferdi vardı. Kaldırımda yanımda aslan büyüklüğünde iki kızıl (kırmızımtırak sarı) kedi geçiyordu. Yan yana yürüyorlardı ve insanların umurunda değildi. Annem (kedileri çok sever!) onlardan birinin arkasından birkaç adım atıp kuyruğundan yakalamak istedi. “Anne!” dedim, “sakın yapma. Baksana aslan büyüklüğündedirler, tehlikelidirler!” Annem kapkalın ve uzunca olan kuyruğa temas etmiş olan elini hemen çekti. Aslında benim kedilerden korktuğumu bildiği için çekti. O canavar kediler geriye dönüp anneme bakmadılar bile! Deniz ise (kedileri çok sevdiğinden!) annemin onları yakalamasını istiyordu. Rüyamı tam anlatmadım tabii, bu sayfalara sığmayacak kadar uzundu, içinden birkaç sahnesini anlattım.

Edebiyat belki de rüya’ya en yakın sanat’tır. İdeallerinizi, yapmak istediklerinizi kolayca görebildiğiniz bir uyku ortamından yazına dökmeye gidebilmek ancak yazma ile (edebiyat ile) olur. Başka bir hayatı tasvir edersiniz, sizin içinde olmadığınız ama olmasını istediğiniz olanı. Ve öyle bir yaparsınız ki istediğiniz sayıda insanı da o hayatın içine sokarsınız. Başka hayatlar gelişir. Böylece insanlar hiç haberleri olmadıkları hayatların içinde kendilerini bulurlar, onlar için yeni bir hayat başlamıştır artık.

Rüyalar işte biraz da böyledir. Sizi edebiyata sürükler. Birçok insanı başka hayatlara sürükler. Tercih etme hakları yoktur. Ama başka hayatların varlığından haberdar olurlar. Esas önem de buradadır. Bir milletvekili ile muhatap olabilirler. Bazen bir başbakanla diyaloglar yaşarlar. Hep naif ilişkilerdir bunlar, düzenin emredemediği pozisyonları yaşarlar. Artık devlet karşınızda kadüktür, yok hükmündedir. Siz daha güçlüsünüz. Çok çok uçar kaçarsınız, kötü adamlar sizi yakalamaya çalışır ama sizin kadar yükseğe çıkamazlar. Öyle uzak diyarlara da sizin gibi gelemezler. Devletin sayfaları hükümsüzdür, o sayfaları artık siz yazıyorsunuz. Başka türlü sayfalar, başka türlü tercihler vardır. Ve başka türlü bir hayat!


Yeniden edebiyata gelmek isterim: Rüyalarınızı sayfa sayfa yazdığınız yeni ve fantastik bir hayatın içine! Devlet ya da hükümet tercihlerinin dışında kendi tercihlerinizin olduğu o fantastik ve tatlı hayata… Rüyalarınızda gördüğünüz o önemli şahsiyetler uyandığınızda yok olurlar. Artık farklı ve çok sıkıcı hayatın içindesiniz. Hayat tüm zorlukları ve oyunlarıyla sizle oyun oynamaya devam edecektir. O çekilmez hayata karşı-bir alternatif hayat için!-sayfalar dolusu yazarak bir yenisini oluşturabilirsiniz. Yeni hayat daha güzeldir, daha yaşanabilirdir. İçinde korku ve zorluklar da olsa uyanık olduğunuzdakinden daha merhametlidir. En azından bir iki isteğiniz gerçekleşmiştir. Belki sevdiğinize, ulaşmak istediğiniz hedefe ulaşamamışsınızdır ama hayatı yönlendirmede büyük gücünüz vardır. O güçle kısa bir süre de olsa yeni tercihler sunabiliyorsunuz. Yeni ve birçok insan devletin direktiflerinden uzak yeni bir hayatta tercihleri dışında bulunurlar. Ne ilginç değil mi?

23 Ekim 2013 Çarşamba

Kapitalizm, anarşik sistemdir!





Faiz Cebiroğlu

Kapitalist sistem, aynı zamanda bir anarşik sistemdir. Anarşik sistem, özel üretim anarşisine dayanır. Plansız toplumsal üretim demektir. Bu anarşist üretim, işçi sınıfı ve müttefikleri için, bir numaralı sosyal hastalık oluyor.  Üretim anarşisinin yarattığı bu sosyal hastalık, işsizlik, sefalet, açlık ve  bunalım oluyor.

Emperyalist / kapitalist ülkelerde, iki de bir kendini gösteren  finans bunalımın bir yanı da, bu sistemlerdeki üretim anarşisinden, plansız ekonomiden kaynaklandığını söylemek mümkündür.

Üretim anarşisi, üretim araçları sahipleri ile bu araçlardan yoksun sınıf ve tabakalar arasındaki uzlaşmaz çelişkinin sonucudur. Üretim anarşisi, başka bir ifadeyle,  sermaye ve emek arasındaki uzlaşmaz çelişkilere dayanır. Bu uzlaşmaz çelişkinin sonucu,  bugün, kendini tekrar gösteren tüm Emperyalist / kapitalist ülkelerdeki finans krizi, işsizlik, açlık, sefalet ve bunalımdır.

Yunanistan,  İtalya, İspanya,  Portekiz ve İngiltereye kadar, halk,  temel gıda maddelerini, temel gereksinimlerini karşılıyamaz duruma gelmiştir. İşsizlik parasının giderek yok edilmeye başlanması ve işsizlik parası alabilme koşullarının zorlaştırılması, böylesi bir üretim anarşisinin yarattığı  durumdur.

Bugün, İngiltere 2.dünya savaşından bu yana,  en büyük ekonomik bunalımını yaşıyor. Halk, açtır. Kızıl Haç, açlar için, ihtiyac sahibi İngilizler için, yiyecek dağıtımı yapmaya başladı. Açlık ve sefaletle iligili, Kızıl Haç’ın verdiği rakamlar korkunçtur:

” - İngiltere’de, 5,8 milyon kişi temel gıdalarının sağlanması için ölüm-kalım mücadelesi veriyor.
-         İngiltere’de 4 milyon çocuk, yoksulluk ile açlık sınırında yaşıyor…”

Tüm bunlar, tesadüfi değildir. Tüm bu gerçekler, emperyalist / kapitalist sistemin dayandığı özel mülkiyetin, anarşist üretimin bir sonucudur.

Emperyalist / kapitalist sistemde, üretim anarşisinin hakim olduğu sistemde bu sorunları kökten çözmek, mümkün mü?

Elbette, hayır!

Hayır, zira emperyalist / kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan, sömürüden, işsizlikten, açlıktan, bunalımdan, savaştan kurtulmak olmaz. Mümkün değildir.

Kurtuluş mu, tek başımıza da kurtulamayacağız…Tek başına kurtuluş yoktur. Zira mücadelemiz, doğuşu ve istemleri gereği  enternasyonalisttir.

Mücadelemiz, enternasyonel bir mücadeledir. Çünkü,  işçi sınıfı enternasyonalist bir sınıftır. Dünyanın neresinde olursak olalım,  sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü kırmak için objektif koşullara sahibiz. Dünyanın her tarafında, bizlere karşı tekleşen sermayeye karşı, bizler de, yaşadığımız ülkenin işçi / emekçi sınıfıyla birlikte, her yerde…tüm dünyada,  uluslararası sermayeye karşı, sosyalizmi / komünizmi kurmak için birlikte mücadele ediyoruz ve etmeliyiz.

Evet… Emperyalist / kapitalist ülkelerde, bugün kendini tüm çıplaklığı ile kendini gösteren bu açlık – sefalet belası, gerçekten, insanlık için bir felakettir. Bu felakete karşı savaşmak, bu sosyal hastalığa karşı mücadele etmek, artık bir zorunluluk olmuştur. Zira bu sosyal hastalığın tedavisi, emperyalist / kapitalist sistemde mümkün değildir.

Artık daha net görüyoruz: Emperyalist / kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan, sömürüden, işsizlikten, açlıktan, bunalımdan, savaştan kurtulmak, mümkün değildir

Çare,  özel mülk sahiplerinin  bu plansız üretim anarşisine alternatif olan   planlı ortakça düzendir.

Planlı ortakça sistem,  sosyalizm / komünizmdir.

13 Ekim 2013 Pazar

BAĞLAR BELEDİYESİ…



Bülent Tekin
Devlet böyledir işte: İktidarını meşrulaştırmak ve devamlılaştırmak için araçlara ihtiyaç duyar. Devletin konut, ulaşım, sağlık ve diğer politikaları böyledir. Avrupa’da, Japonya’da, Amerika’da, Rusya’da vardır diye “Kentsel Dönüşüm” uygulamalarına Türkiye de katıldı. Deprem gibi afetlerin bıraktığı derin izlerin öyle yamalama yöntemleriyle çözülemeyeceğini anladılar. Deprem ve diğer afetlere (taşkın, toprak kayması vb.) karşı dayanıksız ve uygun yapılmayan bina ve benzerlerinin en iyisi yıkılarak yerlerine yeni teknik bilimine uygunlarının yapılması ideal bir çözüm gibi göründü. Büyük para ve sosyalite gerektiren bu uygulama ideal uygulanırsa en az zararlara neden olabilecek yöntemlerdir. Bu böyle bilindi ya, artık Türkiye’de tüm eskimiş binalar (belki de doğru bir yöntemdir!) yıkılıp yenilenmeye başlandı. Ve bu tarz yeni rantlara neden oldu. İşte devlet(ler) böylece meydanları ve mekânları bu nedenlerle araçlar olarak kullandı. Ve doğaldır ki   iktidarlar da hegemonyalarını uygulayabilmek için araç olarak da sermayeyi kullandılar.
Devletin bu kapitalist modernite süreci içerisinde kullandığı tüm araçlarının kendine özgü büyüklükleri ve güçleri vardır. Sözde yoksul kesimlerin yararına olarak sunulan Kentsel Dönüşüm Projesi bu konularda önemli rantlar sağlamaktadır. Bugün artık kentsel dönüşümdeki talana bakıldığında, dönüştürülenlerin aslında halktan alınarak burjuvaziye teslim edilen rezidanslar, oteller, avm’ler ve diğer yapılar olduğudur. Bu yöntemle de iktidarlar kente güvenlikli siteler yaptığını ve yurttaşlarına büyük rahatlık sağladığını iddia ederler.
Diyarbakır’da son zamanlarda Bağlar Belediyesi’nin Koşuyolu Caddesi’ne cephe olan (bakan) tüm binaları mantolama yöntemiyle çeşitli desenlere ve renklere boyadığını fark ettim. Belediye bulduğu bir kaynaktan bunu yapmaktadır ama bu para hibe bile olsa sonuçta bir paradır. Herhangi bir AB kaynağı ya da bir dünya bankası hibesi olabilir belki. Bu kaynağı bilmiyorum. Belediyenin Koşuyolu’nu güzel gösterme amaçlı olan bu düşüncesi-apartman sahiplerine bir kıyak olarak görülse de!-bana göre biraz sorunludur. Bağlar’daki hemen hemen tüm binaların deprem yönetmeliğine uygun yapılmadığı bir gerçektir. Esas olan Bağlar ve diğer semtlerdeki tüm dayanıksız binaların yıkılıp yerlerine estetik ve sağlamlık açısından yenilerini yapmaktır. Devlet(iktidar/hükümet) sorunu olan bu konunun günahı tabii ki tek başına bugün itibari ile belediyeye ait değildir. Ama Allah aşkına bir tekme vursanız yıkılabilecek binaları sırf güzel göstermek için büyük paralarla mantolamak (tecrit etmek/izole etmek) ve boyamak nasıl bir düşüncedir? Belediyenin hiç mi bir mühendisi yoktur? O binaların sağlamlık (dayanıklılık) testleri yapılmış mıdır? Gerçekte o binalar sağlam mıdır? Böylesine önemli mühendislik deney ve tahkik hesaplarının yapılmadan bina sırasına göre mantolamak ve boyamayı çok doğru bir mühendislik ve idarecilik görüşü olarak algılamıyorum. Dilerim yanılıyorumdur.


7 Ekim 2013 Pazartesi

ÇOK MUTLUYUZ(?!)


Bülent Tekin
  
Demokratikleşme Paketi’nin hiçbir çevreyi tatmin etmemesi, AKP’lileri dahi yetmez ama evet tavrına sokması düşündürücüdür. Burada en fazla düşünmesi gerekecek olan da başbakan ve AKP hükümetidir. Yaklaşık sekiz aydır ölümler durmuştu(r). PKK sınır dışına çıkışları durdurmasına karşın çatışmasızlık iki taraflı olarak devam etmektedir. Eğer paketler bu anlayışlarla ardı sıra gelecek olurlarsa cumhuriyetin (sistemin) yapısında köklü bir değişimi hedefle(n)miyor. Kürt ve Kürtlük doğal ve kurnaz bir asimilasyonla devam edecek ve yaklaşık-benim tahminimdir!-elli yıl civarında romantik (nostaljik!) bir düzeye düşecektir. Kürdistan olarak tanımlanan bölgede yaşayanlara eskiden bunlar Kürt’tü denecektir. Gün gelecek Kürtler, Kürtçe aksanıyla tuhaf bir Türkçe konuşan Türkler haline geleceklerdir. Hoş şimdi de öyledir ya? Cumhuriyet yine oligarşik bir yönetim olarak devam edecek ama kendisine demokratik payesini de verecektir. Asıl olanın da eskinin bir başka ve daha kurnaz bir yöntemle devamı olacağıdır.
Peki demokratik Kürt hareketi (BDP misyonu!) bu olanlardan memnun mu? Daha doğrusu bu yapılanları ve olacakları nasıl karşılıyor? AKP bir iktidar (devlet) partisi olarak (mevcut şartlara devletin uyarlaması olarak) AB, ABD gibi dünya devlerinin desteğini alarak 3023, 3071’leri (bu tür tarihleri çoğaltabiliriz!) hedefliyor. Tıpkı 28 Şubatçılar gibi en az bin yıl iktidar olmayı hedefliyorlar. Tabii hiçbir insanın ömrü bin yıl değildir. Burada başbakan ve cumhurbaşkanı (başkan) olarak öncelikle Recep Tayyip Erdoğan’ın sağlık ve yaş itibari ile yöneteceği kadar bir sürede tek devlet iktidar partisi olmayı perçinlemek istemektedirler. Bu arada ve daha sonra kadrolar bulunacak ve yola devam edilecektir. Cumhuriyet makyaj edilmiş ve sözde demokratik unvanıyla ilelebet devam ettirilecektir.
Ya BDP misyonu açısından durum nasıldır? PKK nasıl davranacaktır? BDP misyonu PKK’nin gerilla savaşı üzerinden kazandığı sempati ve desteği kendi(si)ne oya çevirmeye çalışmaktadır. Sürekli milletvekili ve belediye başkanı olmak ayrıcalığını tıpkı TC devlet (iktidar) partisinin Kürt versiyonu olarak devam ettirmek istemektedir. Nasıl olsa ölen de öldüren de kendileri ya da çocukları değildir? Her iki taraftan da ölenler kendi kanlarından olmadığı için nutuk atmak, demeç vermek ya da ufak tefek yasal gösterilerde bulunmak ta kırmızı koltuk ve plakanın bir küçük bedeli olarak düşünülmektedir. İşin tuhaf yanı milletin çocuklarını öldüren ve öldürten olarak da (tabii burada bizzat kendilerinin de öldükleri gerçeğini vurgulamak gerekir!) PKK de yola gelmiş bulunmaktadır. Artık kimse bu savaşı sürdürmek istememektedir, Başbakan hiçbir adım atmasa da bu saatten sonra kimse eskiye dönüşü başaramayacaktır.
Demokratik Kürt hareketi (BDP misyonu) yerel yönetimler ya da fiili özerk yapılar niteliğiyle Kürtleri ilelebet yönetmek istemektedir. Ve tuhaftır ki bunu başarmaya çalışırken de iktidar olmayı öcü ve kötü düşman ilan etmektedir. Binlerce yıl bu toprakları idare etmek (yönetmek) isteyen bu misyon Kürt halkını da bu söylemine inandırmış gözükmektedir. Aslında olanlar yıllardır hapishanede olan Öcalan’ın artık çıkmak istemesidir. Bu saatten sonra kendi kurduğu siyasi hareketin legal yöneticisi ve milletvekili olmak istemektedir. Çünkü onun adına çok sayıda kişi kırmızı koltuklarda oturmaktadır ve buna karşın kendisi tek kişilik koğuşta yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu durumu o da ilelebet devam ettirmek istememektedir. Devletten koparabildiği tavizlere(?!) razı gözükmektedir. Ve belki serbest kaldığında daha fazlasını yapabilecektir. Onun da tüm planı bu olmalıdır. Bu nedenle de mevcut duruma son verme adına TC (devlet adına MİT) Abdullah Öcalan üzerinden PKK ve BDP misyonuna bir operasyon yaptırmıştır. Ve bu operasyon demokratikleşmenin en önemli aracı durumundadır.
Ve son bir söz olarak: Oligarşik cumhuriyete ne olacaktır? Her türlü makyaj ve demokratikleşmeye(?!) karşın yaşamını devam ettirecektir. “Kurnaz Adam” politikacılar vasıtasıyla Kürt ve Türk olarak, sağcı ve solcu(?!) olarak, milliyetçi, dindar, İslamcı, demokrat, liberal olarak burjuvazinin, feodal ağaların, kompradorların koalisyonu olarak bizleri yönetmeye devam edeceklerdir. Her zaman olduğu gibi alttakiler, ayaktakımı, baldırı çıplaklar, sahipsizler, garibanlar, kimsesizler, çarıksızlar yönetilmeye devam edeceklerdir. Ve alttakiler her daim bu Kurnaz Adam’ların vefalı birer fanatiği olarak oylarını demokrasicilik oyunu gereği bu mutlu insanlara kullanacaklardır.


5 Ekim 2013 Cumartesi

“ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM” MANTIĞI...




MUSTAFA ELVEREN*
Genel olarak her insan kendi çocuğunun daha güzel olduğunu görür. Bu olgu insanların doğasında vardır. Çocuklarımızın eti de kemiği de bizim için çok değerlidir.
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç 2013-2014 Eğitim-öğretim yılının açılışında Mehmet Akif isimli torununun okuduğu Hasan Tanık İlköğretim Okulu'nun açılış töreni sonrasında öğretmeniyle yaptığı sohbette; “Şimdi eti senin kemiği benim mi oluyor? Kemiği de senin olsun!” dediğini tv.lerde ve yazılı basında ibretle izledim.
“Eti senin, kemiği benim” mantığı bu çağda kabul edilemez. Bu mantık şiddeti çağrıştırır. Yani, ben çocuğumu sana teslim ediyorum, ne yaparsan yap. İster döv, ister söv, ister çalıştır. Kemiklerini bana geri ver yeter. Böylesi bir mantık aynı zamanda ırkçı ve gerici eğitimi gözler önüne sermektedir.
İlkokullarda zorunlu olarak her sabah öğrencilere söyletilen “Andımız”ın “demokratikleşme paketi” çerçevesinde kaldırılacağı, Başbakan tarafından açıklandı. Türkiye okullarında ve birçok kurumlarında “Ne mutlu Türk’üm diyene!” söylemi hala duvarlara ve Atatürk büstüne yazılı olarak duruyor. Bunun “Andımız’dan ne farkı var? Diğer taraftan Müslüman olmayan öğrencilere okutulan zorunlu din dersleri okullarda neden kaldırılmıyor? Bu durum Andımız’dan daha beterdir.
Okullarda yılsonlarında yapılan veda partilerinde eğlence tertiplendiğini her halde bilmeyen yoktur. Genel olarak eğlencenin partisini istiklal marşı törenine döndüren okullarda insan kendini okulda değil de sanki o anda askeri kışlada hissediyor. Ben bu tür “eğlence”lere çok katıldım. Hemen hemen hepsi resmi tören niteliğinde geçtiğini söyleyebilirim.
Anadilde eğitim hakkını kabul etmeyen resmi ideolojinin yeni versiyonu olan AKParti de teklik mantığını devam ettirmektedir. “Vatan-millet-sakarya” yetmiyormuş gibi bir de dini terimler kullanılarak halklar aldatılmaktadır.
Sayın Başbakan her defasında “Biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz” diyor. Madem öyle ise, neden Diyanet işleri kaldırılmıyor? Alevilerin ibadet yeri olan CEM evlerine neden resmi statü verilmiyor? Başbakan’ın ağzından düşürmediği “Biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz” söylemi demagojik amaçlı olup ve halkları aldatmaya yönelik olduğu biliniyor.
“Bir ulus inşa etme adına bütün farklı dil ve kültürler, kimlikler ve inançlar tek tipleştirilmeye çalışılmıştır…” (A.Öcalan / Görüşme Notları)
Bundan tam 4 yıl önce yazdığım “23 Nisan Bayramı ve Hapisteki Kürt Çocukları” başlıklı yazımda bu güne işaret etmiş, kısaca şunları yazmıştım; “Artık resmi ideoloji iflas etmiştir. O nedenle, Türkiye“TEK”lik psikolojisinden bir an önce kurtulmalıdır. Tüm kimliklerin eşit olması hukuksal bir gerekliliktir. Alt-üst kimlik gibi ucube hikâyeleri bir tarafa bırakıp, gerçek demokratik çözümün uygulama zamanı geldi ve geçmektedir.
Gelin daha umutlarımız tükenmemişken, sağcısı ve solcusuyla, islamcısı ve alevisiyle, kemalisti ve liberalıyla, Türk’ü ve Kürt’üyle, azınlıkta bulunan diğer ırkların ve inançların birlikte yaşama kültürünü geliştirip, hayata geçirelim. Aksi durumda bölünmekten kurtulamayız. Bunu bir an evvel gerçekleştiremezsek, yarın çok geç olabilir.” (23 Nisan 2009 / Tunceli Emek Gazetesi)
Ne yazık ki bu güne kadar hiçbir olumlu adım atılmadı. Zorunlu din dersleri kaldırılmadığı gibi, tam tersine; Muhammed’in hayatı vb. konular müfredata seçmeli dersler olarak eklendi.
Halen trafik ışıkları uluslararası kurallara aykırı bir biçimde kullanılmaktadır. Okullarda öğretmen trafik ışıkları konusunu işlerken sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluştuğunu öğrencilere anlatır. Bu renkler Kürd bayrağının işaretleri anlamına geldiği gerekçesiyle yeşil renk mavi olarak değiştirilmiştir.
Dün Türk-İslam sentezi olarak nitelenen sistemin adını bu gün takunya-postal olarak değiştirebiliriz. Her nedense ülkemizin demokratikleşmesi hep başka bahara erteleniyor.
Zaten ülkemizdeki mevcut eğitim sisteminin bilimsel çerçevede demokratikleşmesini AKParti’den beklemek hayalden öteye geçmez.
O nedenle, demokratik ve bilimsel eğitimin ülkemizde gerçekleşmesi için demokrasi güçleri acilen bir araya gelip çözümler üretmeli ve harekete geçmeleri gerekir.
----------- 
*Emekli Öğretmen


Akdeniz: Mülteci mezarlığı...



Adil Okay
adilokay@hotmail.fr
UMUDA YOLCULUKTA: KATLİAM GİBİ KAZA

“Yüzlerce kaçak göçmen taşıyan bir tekne, İtalya'nın Afrika'ya en yakın kara parçası olan Lampedusa Adası açıklarında battı. Olayda can kaybının 350'ye kadar çıkabileceği belirtiliyor…”
Bu gün, biz çocuklarımızla veya sevgilimizle kahvaltı yaparken 400 mülteciyi taşıyan tekne battı. İtalya Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi en az 250 kişinin de kayıp olduğunu açıkladı. Yani 250 insan “umuda yolculukta” öldü. Sahte cennetlere varmak isterken öldü. Öküzünü, gecekondusunu, çocuğunun küpesini satıp, kaçakçılara verdiler. Yola çıktılar. Ve öldüler. Akdeniz onlara da mezar oldu.
“Bu hafta başlarında benzer bir olayda Sicilya açıklarındaki Ragusa adası yakınlarında da 13 kişi hayatını kaybetmişti. "Bu gibi trajediler bizi buna benzer olayların yaşanmaması için önlem almaya mecbur ediyor" diyen Başkan Giorgio Napolitano, politikacılara Afrika'daki savaştan etkilenmiş ülkelerden kaçan mültecilerin sığınması konusundaki kanunları gözden geçirmesi çağrısında bulundu. İtalyan gönüllü yardımlaşma derneği Fortress Europe verileri bölgede korkunç gerçeği gözler önüne serdi. Buna göre kesin olmamakla birlikte son 25 yılda Akdeniz, 19 binden fazla mülteciye mezar oldu. Bunlar arasında sadece Sicilya Kanalı’nda hayatını kaybeden mülteci sayısı ise 6 bin 200’ü geçti.”
Ne kadar çok yazdım bu konuda. En son makalem de bu konudaydı. Kim bilir daha ne kadar yazacağım. Kimi zaman nefretle kimi zaman acz ile. Ama her zaman öfkeyle.
Dile kolay. 6 bin 200 kişi Akdeniz’de kayboldu, umuda yolculukta. Ben de yaşadım mülteciliği. Bir ömür üstelik. Yıllarca yeni gelen mültecilere ücretsiz tercümanlık yaptım. Şimdi yılda bir gittiğimde, onların kaldığı ülkeye, bir kahve ısmarlıyorlar beni görünce. Vefa gösteriyorlar. Evet, ben de mülteciydim. Bana da evini açtı insanlar. Sonra benim evim olduğunda da ben açtım evimi yeni gelenlere. Evet, bu gün ölen insanlar gibi, ben de aştım sınırları. Bilirim o duyguyu. Ben de verdim kaçakçılara para. Bilirim o gerilimi. Ben yaşadım. Bu insanlar yaşayamadı. Ben ölmedim, yaşadım ama yolunu kaybedip dağda soğuktan donarak ölen yoldaşlarım oldu. Ben yakalanmadım ama teknede fırtınaya yakalanıp hedefe varamadan yakalanan yoldaşlarım oldu.
İş kazalarına, önlem alınmadığı için nasıl “İş cinayeti”diyorsak, Kapitalist ülkeleri “umut” sayıp, kaçak yollara düşen mültecilerin ölümü de cinayet sayılmalıdır. Dünyayı ellerinin arasına alan ahtapot, yani kapitalist sistem ilk elden sorumludur. Bölgesel savaşları çıkaran, tahrik eden, mezhep gerilimleri yaratan, yoksul ülkelere silah satıp onların aşına ekmeğine göz koyan emperyalist tekellerdir. Onlar, esas oğlan yani asıl suçludur. Fransa’nın Libya’ya müdahale için neden ABD’den de aceleci olduğunu sanıyorsunuz. Veya Suriye’ye saldırı için.
Ve sınırlardır.
Ve konulan vizelerdir.
Bu dünya hepimizindir. Dünyanın bir köşesinde yaşayan insanların, diğer köşede yaşayan insanlara yasak koyma-vize koyma hakkı yoktur.
Avrupa ülkelerinde her hükümetin seçim propagandasında “kaçak göçmen işçilere karşı” alacağı önlemler önemli yer tutar. Kaçak göçmenler kimlik kontrollerinde avlanır ve zorla uçağa bindirilip ülkelerine geri yollanır. Yakalanmayanlar da vahşi bir sömürü ağında bulurlar kendilerini. Çalışma iznin yok, o halde normal ücretin yarısını alırsın en fazla. İnsan tacirleri sadece hududu geçirenler değildir, onları boğaz tokluğuna çalıştıran patronlar o tacirlerden daha vicdansızdır.
Hatırlıyorum, dört mülteci arkadaş bir arabadaydık. Atina yakınlarında Lavrion mülteci kampını bulacak, arkadaşlarımızı ziyaret edecektik. Biz batıya iltica edenler, görece daha iyi koşullardaydık. O nedenle Fransa’dan Yunanistan’a gidebilecek para biriktirmiştik. Atina’ya sabahın erken saatlerinde varmıştık. Bir meydanda, soğukta bekleşen bir grup adam görmüştük. Bizim insanlarımıza benziyorlardı. Yol sormak için durduk. Evet, Türkiye’den “umuda yolculuğa çıkan bizim insanlarımız”dı bunlar. İnşaat işçileri. Bir araba geldi, pazarlık yapıldı ve gittiler. Yüreğim cız etmişti o zaman. En son Paris’e gittiğimde, kaldığım evin kapısının önünde, soğukta müşteri bekleyen genç kadınları görünce de aynı sızıyı duymuştum.

Belki uzun yıllar mülteci olarak yaşamışlığımdır beni bu konuda daha fazla öfkeli kılan. İnarittu’nun “Biutuful” adlı filminde de “mültecilerin” ve “en altakilerin” dramı anlatıldığı için sarsılmış ve “Biutiful: Uykuları Kaçıran Bir Film ve Mülteci Yıllarım” adlı makaleyi yazmıştım.[i]

Eski kızıl dere filmlerinde kaldığını sanıyordunuz değil mi, Afrika’dan kaçırılıp ABD’de köle pazarında satılan insanları. Kapitalist sistem aynı çarkı döndürmeye devam ediyor. Eritreliler, Afganlar, Filistinliler, Suriyeli veya Libyalılar, Türkler veya Kürtler onlar için insan değildir. Rakamdır. Ya da ucuz iş gücü. Modern köle.
Bu gün en az 350 insan boğuldu Akdeniz’de. Umuda Yolculukta.
İşte bu kahrolası olay üzerine, istemeden, hazırlanmadan yazdığım bir makale daha. Keşke yaşanmasaydı ve yazılmasaydı diyeceğim.
İtalya kendi sularında yaşanan bu faciadan sonra ulusal yas ilan etmiş.
Dünyanın bütün bayrakları inmeli aşağıya.
Bu bütün dünyanın ayıbı.
03.10.2013
kaynakça: Le Monde.fr avec AFP | 



[i] http://www.adilokay.com/haber_detay.asp?haberID=424

2 Ekim 2013 Çarşamba

YALANLAR, DOLANLAR, OLANLAR VE GERÇEKLER...





Bülent Tekin

Özgür, onurlu, eşit ve birlikte yaşamaktan bahsetmeyen kalmadı. İki milliyetçi parti dışında tabii. Gerçekten de öylesine özgür bir ruh yakalandı mı? Hükümetin “demokratikleşme paketi” buna uygun olacak mı? Bu paketin daha çok bir fikir çalışması olduğu, kamuoyundan gelen tepkilere göre şekilleneceği açıklandı. Kürdistan ve Türkiye, Türk ve Kürt gerçeklerine uygun bir demokratik ruh bu topraklarda yeşerdi mi? Tüm bunların verilerini siyasi parti liderlerinin söylemlerine göre test edemeyiz. Siyasetçilerin bu topraklarda içtiği su ile halk(lar)ın içtiğinin aynı olduğunu düşünmüyorum. Yeniden seçilme ve iktidar olma hırsı içinde bulunanlarla yönetilenlerin aynı güç ve ruh yapısı içinde olduğunu düşünmek doğru olmaz.
Bu topraklarda gerçekten de hiçbir güç kimlikleri, dilleri, kültürleri inkâr etmeyecek mi; buna inanmalı mıyız? Ya dinler ve mezhepler bu topraklarda eşit ve özgür yaşayacaklar mı? Çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli, çok mezhepli bir Türkiye’ye doğru yürüyen bir tarihi süreçten mi geçiyoruz? Buna tamamıyla inanmak olanaklı mı? Başbakanın, hükümetin ve bazı aydınların deyimiyle tarihi günlerden mi geçiyoruz? Bu dönemin jenerasyonu bu tarihi günleri çocuklarına, torunlarına övünçle mi anlatacak? Kendi adıma rahatlıkla evet diyemiyorum, nedense kuşkulu bir yaratılışım var, hep sorguluyorum?
                      Ancak 100 yıl önce başlayan ulus-devlet politikasının iflas ettiğini CHP ve MHP gibi siyasi partilere rağmen söyleyebilirim. AKP’de bu iki siyasi partiden farklı oluşum özünde ulus-devlet politikasıyla çelişmemesine karşın nasıl bulunmaktadır? AKP’nin bin yıllık bir iddiası var: 2023’te 1.Cumhuriyet’i farklı bir 2. Cumhuriyet’e dönüştürmek. Bu 2. Cumhuriyet tam demokrasiye mi tekabül edecek? Bu konularda çok ta olumlu şeyler düşünmüyorum. Fakat 3023’leri 2071-3071’leri düşlediğini söyleyebilirim. Tabi bu gelecekleri ulus devlet içinde düşünmüş olmalıdırlar.  
Bu topraklarda yeni bir dönem olacak mıdır? Bu yeni dönemde devlet, ulus-devlet olmaktan çıkıp çok kültürlü ve çok uluslu olmayı başaracak mıdır? Bu olanaklı mıdır? Bu devlet sadece Türklerin değil başta Kürtlerin, Arapların, Lazların, Çerkezlerin, Süryanilerin, Ermenilerin ve diğer tüm etnik grupların devleti olacak mıdır? Yeni dönemde kimsenin kökeni imha ve inkâr edilmeyecek, asimilasyona tamamen ortadan kalkacak mıdır?
Ve çok önemli ama söylenmeyen (dillendirilmeyen) bir gerçek daha var: Asimile edilmiş ve rüyalarını artık Türkçe gören bizler gibi Kürtlerin yeni korkuları var: Yoksa artık rüyalarımızı Türkçe olarak göremeyecek miyiz? Tam insan haklarından, gerçeklerden, tam insan olmaktan bahsediyorum, klişe sözlerden, sloganlardan değil!
Bu yeni(?!) dönemde  ırkçılık kokan and ve sloganların modasının kalkacağına inanıyorum. Bu yeni dönemde en azından böylesi bir durum şekillenecektir. Yeni dönemde ana dilde eğitim bir şekilde şekilsel de olsa serbest olacaktır. Seçmeli ders olarak verilen ve çözüm olmayan duruma benzer şekilde Kürtçe (özel) okullar açılacaktır. Değiştirilmiş köy ve yerlerin isimleri geri verilecektir. Ve tüm bunlar yapılırken yöneten ve yönetilenin sosyal ve ekonomik dengesi aynı kalacaktır. “Kurnaz Adam” yine bizi yönetecektir. O her zaman bir kılığa girmeye devam edecektir. Zaman zaman demokrat, İslam, Kürt, Türk, milliyetçi, sosyalist, sağcı, solcu olarak bizi yönetmeye devam edecektir. Avukatsız, kimsesiz, yoksul, çarıksız, baldırı çıplaklar hep yönetilen olacaktır. Bu oligarşik düzen bu gidişle asla yıkılmayacaktır.

1 Ekim 2013 Salı

Türk - islam paketi…

Serra Güneyli

Nihayet, 30 Eylül 2013’te, Recep Tayyip ”paketini” açtı; ortaya, ”Türk- İslam” fikirleriyle süslenmiş bir ”şeriat paketi” çıktı. Şeriat paketi, Kürt özgürlük hareketini ve Aleviliği tümden yok etmek; Türk- islam” sentezi  ile ”hepimiz müslümanız” ninnisiyle uyutmak paketi olmuştur.

Erdoğan buna ”demokrasi paketi” diyormuş! Demokrasi karşıtı Erdoğan, büyük bir ahlaksızla  demokrasi kavramı ile, Türk, Kürt…Tüm  Orta-doğu insanını ve  özellikle de Avrupa’yı kandırmak için kullanıyor. Bunun için de ”Sunni şeriat pakatine”, büyük bir ahlaksızlıkla, demokrasi paketi(!) adını veriyor. Bunu kim yutar? Kim yer?

Ôncelikle, Erdoğan, demokrat ve demokrasiden ve insan haklarından yana değildir ki!

Türkiye’de, Erdoğan, kimdir?

Erdoğan, Türkiye siyasal kuruluş tarihini geriye, şeriata götürmek isteyen bir ”himar”,  yani ”cahş”,  yani ”eşekktir”.

Böylesi ”cahşlar” demokrasiyi nereden bilecekler ki?

”Himar” Erdoğan, feodalizmden kapitalizme geçişte kurulan ”burjuva özlü” devrimi,  yani demokrasiyi nereden bilecek ki?

”Eşek” Erdoğan, demokrasi, demokratik sistemin, yani ”burjuva demokratik devrime” tekabül eden ve toplumsal ilişkileri, feodalizmden tasfiye etmek”  oluştuğunu nereden bilecek ki?

Bunları hızlıca not etmiş oluyorum.

Devam ediyorum.

Evet…Recep Tayyip paketi, başta Kürt halkı olmak üzere, Alevilerin ve tüm Anadolu halklarının, Türk – İslam sentezi ile uyutulması paketidir. Bunun sonucu; “dile, kimliğe, kültüre…gerek yok! Hepimiz müslümanız ve bu “Allah sevgisinde” ama yine “Türk” olarak kalalım”,  paketidir.

Kürt özgürlük savaşçılarının ve Alevilerin, bu “şeriat paketine” karşı çıkmaları yerindedir. Herkes, Recep Tayyip denen açılımının ne olduğunu, 30 Eylül 2013’te daha da iyi görmüştür. Yeterli değildir.

Erdoğan, “Türk – İslam” sentezini, “bazı güvendiği ”Kürt dostlarından” aldığı ve bu cesaretle bu “karıştır – barıştır” paketini bizlere sunduğunu, söylüyor. Doğrudur.

Doğrudur, ihanet hep içten çıkıyor.  İçten çıkan ihanet, yalnız Erdoğan’a değil, tüm gerici güçlere koltuk değnekleri oluyor!

Kürt özgürlük savaçıları ve alevilerin, “içten çıkan ihaneti” görmeleri ve buna da karşı tavır almaları, artık bir zorunluluk olmuştur.

Evet…Yine toprak kayıyor.

Receb’in ve “iç-hainlerin” toprağı kayıyor.

Ama,  akan topraklar yerine, gülistanla süslenmiş yeni topraklar geliyor.

Umudumuz budur.