21 Aralık 2013 Cumartesi

ELDE VAR AYTEN...




Bülent TEKİN 
bulenttekin47@gmail.com

Aralarında üç Bakan oğlunun da bulunduğu yolsuzluk operasyonunun boşa çıkartılması için hükümet tuhaftır ki elinden geleni yapmaya başladı. Oysa devletler ve toplumlar can, mal, ırz vb güvenlikleri için yaşadıkları topraklarda hukuk güven(liğ)i içinde olmak isterler. Hırsızlığın ya da cinayetlerin birilerine suç, başkalarına serbest olduğu bir düzende kaos, anarşi ve diktatörlükler olur. Adaletsizlik ve hukuksuzluk bütün acı ve ezici varlığıyla can ve ruh ezmeye başlar. Artık o yerler yaşanabilir yerler olmaktan çıkmıştır. O yerler bir avuç azınlığın mutlu dünyası ve yoksul çoğunluğun cehennemi olur. İşte bir metafor olarak ancak böylesine bir benzetim yapabileceğimiz günlerden geçiyoruz.

Gözaltındakiler, altın kaçakçılığından ihaleye fesat karıştırmaya, hayali ihracattan vergi kaçakçılığına, yasadışı para transferinden kamu arazilerinin peşkeş çekilmesine, usulsüz imar değişikliklerinden rüşvete kadar pek çok yolsuzlukla suçlanırken ajanslara aramalarda ele geçen kasalar, balya balya paralar ve para sayma makineleri görüntüleri düştü. Milyon dolarlardan, yüz milyar dolarlardan bahsediliyor.
Hırsızlığa karşı dindarlığından dolayı her fırsatta duyarlı olduğu söyleyen Başbakana daha önce söylemiş olduğu şu sözlerini hatırlatmakta yarar vardır: “Ben bugüne kadar evladından hırsızlık öğrenen baba görmedim, duymadım. Hırsızlık babadan evlada geçer. Evlattan babaya değil. Yönetimlerde hırsızlık yukarıdaki üst yöneticilerden altta ki yöneticilere, oradan da halka yansır. (1994 Belediye Başkanlığı Kongresi)” Bu tespitinde eğer hâlâ aynı görüşteyse ilkeleri gereği davranmak zorundadır.

Hükümet operasyonu sürdüren emniyet müdürlerini görevden alarak yalnızca suçlananlarla arasındaki bağı itiraf etmiş olabilir, bunun başka bir izahı olamaz. Öyle soruşturmayı yapan savcıların yanına başka savcıları da memur işlerine bakacaklar açıklamasıyla görevlendirmek te soruşturmanın tarafsızlığı ve bağımsızlığı açısından kuşkular yaratmıştır. Hele hele suçun üzerine gidileceğine, bir suç varsa cezasını çeksin deneceğine, operasyonu İsrail’e, ABD’ye dayandırmak oldukça acıklıdır.

Bir hükümet böylesine iddiaların olduğu ve bakan çocuklarının içinde bulunduğu bir soruşturmayı karşı bir operasyonla, intikam alırcasına polis tayinleri ve gelecekte belki hâkim-savcı tayinleri ile karşılık vermesi hükümet ve devlet olma anlayışıyla oldukça çelişmektedir. Üstelik suçluları bulmak ve yargılatmak yerine bir hükümetin kendini mağdur sayması ve yolsuzluğu örtecek, soruşturmayı amacından saptıracak hamlelerde bulunması kamu düzeni, demokratik teamüller ve yasalar açısından suç teşkil etmektedir. Hükümetin tek yapacağı şey soruşturmanın güvenliğini ve tarafsızlığına zarar vermemektir. Ve de soruşturmanın selameti açısından da üstüne düşecek görevleri anında yapmak olmalıdır. Oysa tuhaftır ki bir devlet ya da hükümet toplum olmaktan uzak, âdeta bir öfke, suçu örtmek ve suçları bulmak isteyenleri cezalandırmak gibi tavırlar göstermesi yurttaşlar arsında ayırım yapmak ve zengin insanlara yolsuzluğu serbest kılmak anlamına gelebilecektir.

Kamuoyunda şarkıcıların mafyavari kocaları ile kankalık ve ailevi görüşmelerin yapıldığı bir kanaat oluştu. Bir metrekare bile gelmeyen bir tabloya eşi için milyon dolar veren insanlarla ilişkiler ortalıkta yazılıp çiziliyor. Bu ülkede çöpten yemek toplayan insanlar var. Ayakkabısı olmayan milyonlarca genç var bu topraklarda. Ve ajanslara düşen haberler, tv konuşmalarından ayakkabı kutuları içinde dört buçuk milyon doları rüşveti bulunduranlar var. Böylesine bir dindarlık, adalet, eşitlik, demokrasi ve insanlık değerleri savunulamaz. Hükümet edenler dürüst ve adil olmak zorundalar. Eğer bu böyle olmazsa bu topraklarda insanca ve mutlu yaşamanın asla yolları bulunamayacaktır.

Yazımı yazdığım bu günde (19 Aralık 2013-Perşembe) serbest kalacakları ya da tutuklanacakları bilmemekteyim. Ancak şunu söyleyebilirim Cemaat ya da Hükümet, her kim suç işliyorsa hesabını vermelidir. Bu topraklarda “İslam” dindarlık, çıkar ve yolsuzluk adına istismar edilmemelidir. Elma ve armut karıştırılmamalıdır. Yolsuzluk ayrı, komplo, darbe filan ayrıdır. Yolsuzluk yapanlar mutlaka yargılanmalıdır. Komplocular, darbeciler de mutlaka yargılanmalıdırlar. Bir suç diğer suçun üstünü örtemez. Ve son bir söz: Belki erkler kullanılarak bu soruşturma kadük edilebilir ya da amacından çıkartılabilir. Ama ortaya dökülen parasal manzaralar insanların algılarından asla çıkmayacaktır.
-----------
Bulenttekin.Net


16 Aralık 2013 Pazartesi

AVUKAT...




Bülent TEKİN  

Sonuçlanmak üzere davası olan bir adam vardı. Yargılama süreci hep olumsuz gitmişti. Davanın adamın aleyhine sonuçlanacağı hemen hemen kesin gibiydi.

“ Davayı kaybedersem mahvolurum,” dedi adam arkadaşlarına üzgünce. “Dava neredeyse karara kaldı. Kaybedersem bitirirler beni, yok olurum…”

“Gel sana bir avukat bulalım. Eski avukatını da azlet!” dedi arkadaşlarından biri. “Her davayı kazanan ünlü bir avukat tanıyorum.”

“ Ben de onu tanıyorum,” dedi diğer bir arkadaşı, “hukuk dalında ün yapmış bir avukattır. Ne yapıp yapıp davayı kazanır o!”

Adam, diğer dostlarının da aynı avukatı önermeleri üzerine, kendi avukatını azlederek o ünlü avukata vekâlet verir. Böylece huzur içerisinde yargılama sonunu bekler. Epeyce ekonomik kaybı olmuştur ama, “olsun,” der adam kendi kendine, “şayet davayı kaybedersem uğrayacağım zarar telafi edilemeyecek nitelikte olur!”

Ve nihayet mahkeme günü gelir çatar. Adam çok heyecanlıydı, avukatıyla beraber mahkeme koridorunda volta atarken zaman durmuştu sanki. Neyse ki mübaşirin sesiyle biraz kendine gelir:

“Adam ve avukatı!..”

Avukat önde adam arkada mahkeme salonuna girerler. Celse açılır ve yargılama başlar. Avukat tüm yeteneğini ve hukuk bilgisini duruşmada konuşturur. Ama sonuç nafiledir. Yargıç kararı okur: Avukat davayı kaybeder. Evet…Evet…Her davayı kazanan avukat bu davayı kaybetmişti.

Adam şoktaydı. Mahkeme salonundan avukatının arkasından nasıl çıktığını bilemez. Kanı donmuştu adamın, ne yaptığının ayırdında değildi. Avukatsa adama bakmıyordu bile. Ağzından tek bir kelime çıkmamıştı avukatın. Avukat önde, adam arkasında bir süre adliye koridorunda yürüdüler ve avukat baro odasına girdi aniden. Avukatlık cübbesini çıkardı, çantasına yerleştirdi güzelce. Adam onu koridorda bekledi. Çok geçmeden avukatın odadan hızla çıktığını gören adam peşine takıldı. Avukat adliye binasından dışarı çıkmaktaydı. Avukat önde, müvekkil arkasında kan ter içinde koştu bir süre. Sonunda avukatın yanına yaklaşmayı başaran adam, kanı başına sıçrar bir şekilde konuştu:

“ Hani her davayı kazanıyordun? İşte benim davamı kaybettin!”

O ana dek dava sonucuyla ilgili tek kelime etmemiş ve müvekkilinin yüzüne bakmamış avukat aniden durdu ve konuştuğunda-karşısındakini suçlar gibi?-yüzü hafifçe gülümsüyordu:
“Müvekkil! Aslında davayı ben kaybetmedim. Sen kaybettin!”

----------

15 Aralık 2013 Pazar

Noel yemekleri….



Faiz Cebiroğlu

Danimarka’da, Kasım ve Aralık ayı demek, Noel yemekleri demektir. Yalnız Danimarka’da değil, tüm İskandinavya ülkelerinde, Kasım, Aralık ayı, Noel yemekleri ayıdır. Noel yemekleri bu ülkelerde gelenektir, partidir, eğlencedir…Noel yemekleri, bu ülkelerde, kalplerin partisi ve  bayramıdır… Noel yemekleri bu ülkelerde, aynı zamanda, birbirini aldatmanın da eğlencesi ve partisidir.

Noel yemeği; Danimarka’da; Noel yemeği;  İsveç’te, Noel partisi, Norveç’te; Noel masası… Hepside, tüm İskandinavya’da… Noel yemeği.

İşte, yine, Kasım ve Aralık ayındayız: Restorantlarda yer yoktur. Yemek evleri tıklım tıklım. Kahvelerde yer yok. Satış merkezlerine girmek,  başlı başına bir sinir harbi…Herkes, noel yemeğine kilitlenmiştir. Kim  ne alacak, kim nereden yemek ismarlayacaktır? Kim ne, nerede  yiyecektir?

Kasım, Aralık ayı, topluca Noel yemeği ayı.

Noel yemeği mi; yuvarlak ekmek, siyah ekmek, ringa balığı, Danimarka köftesi, ciğer ezmesi ve yumurtadır…  İçki olarak, Danimarka rakısı (snaps) ve sert Noel birası içilir.

Yine Kasım ve Aralık ayındayız. Yine birlikte olmanın ve yine de, belki de,  birbirimizi aldatmanın aylarındayız.

Bu ayları anlatan fotoğraflar vardır…Yaşayan fotoğraflar vardır. Konuşan fotoğraflarsa,  çoktur.

Yıllar önce yetiştirdiğim bir kız öğrencim, büyümüş, 21 yaşına girmiş. ”Hocam, seninle konuşmak istiyorum” dedi. Olur, dedim. Bir Cumartesi günü, kahvede buluştuk. Gözleri yaşlı, bana sarıldı. ”Hocam, hocam yine yalnız kaldım”, dedi. Ne oldu, niye ki? Diye sordum. Cevap, ”sevdiğim beni, Noel yemeğinde terketti” dedi.

Konuşan insanlar çoktur; aynı okulda çalıştığım bir Danimarkalı psikolog: ”Allahsız Faiz, işte Noel yemeğinde sevdiğimi buldum” diye bana bir mesaj gönderdi.  Ben de, ”çok sevindim. Tebrik ediyorum!” dedim.

Geleneksel, Noel yemekleri, Danimarka ve tüm İskandanivya’da, işte budur.

Noel yemekleri bazıları için bir tutku, tanışma ve kaynaşmadır.  Bazıları içinse bir kırılmadır.

Danimarka, İskandinavya ülkelerinde, Noel yemekleri budur, bir gelenektir. Aile, yakın aile, arkadaşlar ve tüm iş yerlerinde,  Noel yemekleri bir tutkudur. Bir, gelenektir...

Aralık ayının 22’sinde Noelden önce, Noel yemeğine davet edildim. İnşallah ya da İsa aşkı için, Noel yemeği,  benim için,  bir bozulma ve de kırılma olmaz…

Tüm dostlara, iyi bir Noel yemeği  ve iyi bir Noel diliyorum. ..

14 Aralık 2013 Cumartesi

FOTOĞRAFLAR...



Bülent TEKİN  

Polisin gerilla mezarlarına yapılan tahribatı protesto eden insanlara ateş etmesi sonucu önce Mehmet Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir öldüler. Sonra bu olayı protesto edenlere de ateş açıldı ve bu kez de Bemal Tokçu öldürüldü. Polisin bu davranışını da haklı kılma adına medyaya-eğer çok saf değilseniz?-bazı görüntüler verildi ve İçişleri Bakanının açıklamasıyla da-yanılabilirim belki?-21 noktadan polise ateş edildiği söylendi. Mecburen karşılık verilmiş. Ve bu nedenle de (ilk cinayetlerden bahsediyorum) iki esnaf öldürülmüş(!?) Ya gelin de buna inanmaya çalışın? Tabii arkasından sabıkası olan (ne kadar doğru bilmiyorum ya?) üçüncü genç beyni patlatılarak öldürülmüş. O gencin de bir bebeğinin olduğu söyleniyor. O bebek büyüyecek ve babasının nasıl öldürüldüğünü sormayacak tabii, değil mi?

Bunlar iyi fotoğraflar değil. Sözde “Barış Süreci”ne riayet eden bir hükümetin uygulamaları böylesine ölümcül mü olacak(tı)? PKK’nin bile dikkat ettiği, nerdeyse teslim bayrağı çekeceği bir aşamada böylesine polisiye faaliyetlerinin demokrasi ve insan hakları ile ilgili bir yönü yoktur. Zaten İçişleri Bakanı, Hrant Dink ciayetinden sonra idari ve cezai hiçbir işlem görmemiş, önce milletvekili, sonra da Bakan yapılmış bir zattır. Böylesi bir uygulamayı siz en küçük (düşük?) gördüğünüz bir ülkede dahi kolay kolay yapamazsınız. Ama nedense bu topraklarda her şey oluyor. Seçim olmadığı halde ‘Seçim’, demokrasi olmadığı halde ‘Demokrasi’ oluyor.

Geçen gün internette bir fotoğraf gördüm. Çıplak ve siyahî bir insan yere oturmuş az önündeki kanlar içinde olan çocuğunun koparılmış uzuvlarına çaresizce ve insanlık dışı bir bakışla (çünkü böyle bir manzaraya insani bir bakış asla bakamaz!) bakıyordu. Etrafta kauçuk ağaçları, arazi ve yine onun gibi ama ona yakın durmayan köle (siyahî) insanlar üzgünce bakıyorlardı.

Bu vahşet düzeyindeki insanlık dışı fotoğrafın hikâyesine gidelim: Bu fotoğraf, 1900’lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo’da, bir din adamı tarafından gizlice çekilmiş. Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve yeterince kauçuk toplayamadığı için cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor.

Bu korkunç fotoğraf 1885 ve 1908 yılları arasında Kral Leopold’un Afrika’daki hâkimiyeti süresince işlenen 5 milyon cinayet ve sayısız işkenceden sadece birisinin tanığı ve Kral Leopold’un, Afrika’da sahip olduğu topraklardan elini çekmesi ile sonuçlanan medya tepkisini başlatan belgelerden birisi.
İnternet’te bu fotoğrafın altındaki tartışmalardan birisinde Belçikalı olduğunu söyleyen biri şu yorumu yazıyor: “Belçikalıyım, dahası bir tarihçiyim. Belçika’nın geçmişindeki bu utancın 4 yıl boyunca aldığım dersler içinde bir kez olsun tartışılmamış olmasını son derece dehşet verici buluyorum”. Dünya üzerinde benzer haksızlıkların hiç yaşanmamış olduğu bir karış toprak dahi yok.

Bu zehrin yegâne antikoruysa insanın çirkinliğe yatkın doğasını kabullenip uğursuz tarihini öğrenmesi. Nitekim ‘öğrenmek’, vakti geldiğinde benzeri haksızlıkları tanıyıp dur diyebilmenin biricik yolu. İronik olansa, bu iş için en uygun yer olması gereken eğitim sisteminin, otoritenin nezaretinde beklenenin neredeyse tam tersi bir işlev üstlenmiş olduğu gerçeği.

Ve bizde de durum biraz böyle değimlidir? 1915 Ermeni tehciri ve katliamları, yine aynı yılda Süryani katliamı. Alevi katliamları, Kürt katliamları, (Y)ezidi katliamları. Maraş, Çorum, Sıvas? Bu topraklar insanlığın öldüğü topraklardır…
-----------
Web site: Bulenttekin. Net

13 Aralık 2013 Cuma

MUSTAFA BALBAY HAKKINDA...





Balbay’dan bu konuda, kendisinden çok daha fazla mağdur olan tutsaklar için ses çıkarmasını bekliyoruz. bu günlerde Balbay’ın ağzından çıkacak her cümle manşetten verilecektir.
Tabi Veli Küçük gibi tescilli çocuk katilleri ve/veya Mehmet Ağar gibi yargısız infaz amirleri için değil, “özgürlük ve eşitlik” şiarlarıyla hapse atılmış, mağdur edilmiş tutsaklar için ses çıkarmasıdır beklediğimiz. Her ne kadar o tutsakların çok büyük çoğunluğu,  vakur ve mağrur biçimde, başları dik:
“Pişman değiliz, yine yazarız, konuşuruz, yürürüz… Mağdur değil, tarafız” deseler de…”

Adil Okay

MUSTAFA BALBAY HAKKINDA SON KEZ YAZIYOR  ve TALEPTE BULUNUYORUM

Gazeteci Mustafa Balbay, tahliye oldu. Darısı geride kalan 54 gazetecinin başına. Balbay’ın tahliyesi uzun tutukluluk mağduriyetine dayandırıldı. Ve tabi milletvekili seçilmesine. Ben Balbay hakkında iki kez yazmıştım. Birincisi Balbay’ın hapishanede 500. Gününü doldurması üzerine yükselen –tabi ki haklı- tepkiler üzerineydi.. .

 Balbay’ın içinde yer aldığı çevrenin açtığı kampanya dolayısıyla bu kesime bir hatırlatma yapmış ve “MUSTAFA BALBAY, BARIŞ AÇIKEL, FÜSUN ERDOĞAN, EROL ZAVAR, NACİ GÜNER, VE DİĞERLERİ…” başlıklı makalemde şöyle demiştim:  “Son günlerde cezaevinde hüküm giymeden 500. gününü dolduran Mustafa Balbay’a ve diğer Ergenekon sanıklarına yapılan haksızlık konuşuluyor. Elbette tutukluluk süresinin bu kadar uzun sürmesi, en başta insan haklarına aykırı. Ve yeniden hatırlatmak gerekiyor ki; bu haksızlık Ergenekon’la başlamadı. Özellikle 12 Eylül faşist darbesinden sonra yüz binlerce insan devletten alacaklı oldu. TC sadece bu nedenle AİHM’de defalarca mahkum oldu. Ve halen bu gün, hüküm giymeden cezaevinde 1000. Gününü dolduran siyasi tutsaklar var. Gönül isterdi ki, Ergenekon sanıklarına yapılan haksızlığı yazan bazı ‘demokrat’ yazarlar, Balbay’dan, Haberal’dan, Tuncay Özkan’dan çok daha fazla mağdur olan sosyalist tutuklular için de üç beş cümle yazsalardı.
(…)
Peki, Ergenekon davasından çok önce Balbay’ın rekorunu kıran, haksızlığa uğrayan politik tutsaklar ne olacak. Birkaç örnek vereyim: 68 kuşağından Naci Güner. Cezaevinde hüküm giymeden, 1000. Gününü doldurdu. Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü Füsun Erdoğan. Hüküm giymeden 1000. Gününü doldurdu. Odak gazetesi yazı işleri müdürü Erol Zavar. Yıllardır cezaevinde. Kanser hastası. 20. Kez ameliyat oldu. Buna rağmen tahliye edilmiyor. Bu liste, muhalif Kürt gazeteciler ile birkaç yüzü bulabilir.

O halde, ‘Balbay bırakılmalıdır’ derken, ‘insan hakkı ihlali’ söylemimizde samimi isek, ondan çok önce tutuklanan gazetecilerle düşünce suçluları da serbest bırakılmalıdır demeliyiz. Zamanında tahliye edilmeyerek ölümlerine neden olunan Kuddusi Okkır, Güler Zere, İsmet Ablak gibi ölmesi beklenen 100 kadar politik tutsağın daha cezaevinde olduğunu da unutmayalım….” (Okay,17 Ağustos 2012.)

(Yukarıda adlarını andığım tutsaklardan gazeteci Füsun Erdoğan ile Naci Güner bu ay içerisinde, yani tutukluluklarının 8.yılında, hiçbir delil olmaksızın müebbet ve 3 bin yıl hapse mahkum edildiler.)

Mustafa Balbay son kitabımda nasıl geçiyor
Balbay hakkında ikinci kez, bu yıl yayınlanan ve basında tahminimden fazla yer bulan “Ben çıkana kadar büyüme e mi….” adlı kitabımda, yazar Zeynep Oral’dan alıntı yaparak yazmıştım. Bir bölümünü söz konusu kitabımı halen okumayanlar için aktarıyorum:
Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın ve… Bu kitap hazırlanırken Ahmet Şık ve Nedim Şener tahliye edildi. Geç kalan adalet. Ne yazık ki “adaletin” değil geç kalmak, hiç uğramadığı on binlerce politik tutsak ve yüze yakın gazeteci halen içeride. (…) Yine 2012’nin Nisan–Mayıs-Haziran döneminde altısı gazeteci 24 kişiye TMK’dan 41 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Temmuz 2011’de mahkemeler, gazetecilere üç ayda 44 yıl 8 ay hapis cezası vermiş ve diğerlerine de 223 yıl hapis istemişti. (…) Birkaç örnek daha vereyim: Atılım gazetesi eski yazı işleri müdürü Hatice Duman tutukluluğunun 10.yılında hüküm giydi, Ekmek ve Adalet dergisi yazı işleri müdürü Wernicke Korsakoff hastası Mustafa Gök tam 8 yıldır, gazeteci Sedat Şenoğlu 7 yıldır, Aydınlık dergisi Ankara temsilcisi Hikmet Çiçek 4 yıldır, Gün TV genel yayın koordinatörü Ahmet Birsin 3 yıldır tutuklu. Türkiye’yi AİHM’de mahkum ettiren Nuri Akalın, hüküm giymeden 11 yıl hapishanede kalmıştı.
Gazeteci Zeynep Oral da bu duruma isyan etmiş. Aşağıda bir bölümünü paylaştığım “Çocuklar” adlı makaleyi kaleme almış: ““Nedim’in (Nedim Şener b.n.) 8 yaşındaki kızı Defne, babası hapisteyken resim defterine çizdiği hiçbir ev resmine kapı ya da pencere koymuyordu. Babası hapisten çıktı, çizdiği evlere pencere, kapı ekledi.(…) Mustafa Balbay’ın ve Tuncay Özkan’ın çocukları çıkmıyor aklımdan... Yağmur Balbay 8, Deniz Balbay, bebek, Nazlıcan Özkan 15 yaşındaydı babaları içeri alındığında. Aradan 4 yıl geçti. Balbay kardeşler hâlâ sık sık babalarının eski programlarını izleyerek onun konuşmalarını dinleyerek ve görüş günlerini hiç ama hiç kaçırmamaya çalışarak özlem gideriyorlar. Bugün 19 yaşında olan Nazlıcan ise, 18. Yaş gününde babasını ziyarette, ona güzel görünmek için giydiği boncuklu elbisesinin nasıl aramaya (jandarma- gardiyan araması b.n) takıldığını ve boncukların kesilip biçildiğini ve paramparça bir giysiyle babasının karşısına çıktığını hiç unutmayacak…”

Kitabımda Balbay konusunu Zeynep Oral’a katkı yaparak şöyle bitirmiştim:
Zeynep Oral’a katkı

“Artık Yeter” diye haykıran Zeynep Oral’ın o zor sorusunun yanıtını, “Kaç on yıldır bu ülkenin çocuklarının hapishane kapılarında büyümeye çalıştıklarını” ve “Ya dokunamadıklarım, bilmediklerim, duymadıklarım” diye mütevazı biçimde belirttiği “büyük çoğunluk” hakkında bilgiyi, mektuplarından bölümler aktardığım politik tutsaklar “İçeriden” veriyor. Onların çocukları hapishane kapılarında veriyor. O çocuklar da hiç bir görüş gününü kaçırmak istemiyor ama isteseler bile tüm görüş günlerinde, tutsak anne ve / veya babalarının ziyaretine gidemiyorlar.

Araya yüzlerce - binlerce kilometre giriyor, parasızlık giriyor, ziyaret yasakları giriyor.

İşte bu kitabın bir amacı da: Halen (5-10-20-30 yıldır) hapishanede olan, “çocukları görüş günlerinde büyüyen”, o “vakur çoğunluğun” sesini duyurmaktır…

Ayda - yılda bir gidebildikleri hapishane kapılarında anne ve baba sıcaklığı arayan çocukların, duvarları delip geçen çığlıklarının sesini, duymayanlara duyurmaktır…


(…) Mustafa Balbay’ın eşi küçük çocuklarını, “Baban çalıştığı yerde yatmak zorunda” diye ikna etmiş. Ne kadar hazin değil mi? Anne ve baba, çocuklarının idrak edemeyecekleri ağır, sancılı bir gerçeklikle tanışıp travma yaşamasını istemiyorlar. Diğer yandan 31 yıldır tutsak olan Tahir Canan’ın, 28 yıldır tutsak olan Muzaffer Öztürk’ün ve diğer sosyalist / yurtsever tutsakların çocuklarını, Kardelen’i, İlhan’ı, İmran’ı, Gülistan’ı, Seher’i, Rojda’yı ve diğerlerini “baban çalışıyor, yakında evine dönecek” diye avutmak ne yazık ki mümkün olmamış. Onlar doğum günlerini hep babasız kutlamışlar.

O “Görüş günlerinde büyüyen çocuklar” artık gerçeği biliyorlar. Özlemi, hasreti. Görüş günlerinin çilelerini. İtilip kakılmayı. Kışın soğukta, yazın kavurucu sıcakta babalarını - annelerini görebilmek için beklemenin acısını tanımışlar. Odatv davasından tutuklu Barış Terkoğlu’nun eşinin ifade ettiği gibi o ‘Standard 45 dakika’ya sığmamış sevgileri, özlemleri, sözleri. Tahir Canan ve Muzaffer Öztürk gibi 12 Eylül faşist darbesinden bu yana, neredeyse çeyrek asırdır hapishanede olan Hasan Gülbahar, Halil Gündoğan, Hasan Erdemli, Osman Evcenli, Tuncay Kurtbaş, Cemil Erdem, Cuma Özkan ve yakınları adalet beklemişler. “Adalet” gencecik 7 TİP’li öğrenciyi hunharca boğarak, işkence yaparak öldüren katillere uğramış, bu sapıklar 7-8 yıl bile yatmadan AKP’nin 3. Yargı paketinde gizlice geçirdiği “özel afla” çıkmışlar ama bu paketler –adlarını yukarıda saydığım- devrimci tutsakları görmezden gelmiş, çocuklarına, anne ve babalarına hayal kırıklığı yaşatmış. Ve onlar: Çeyrek yüzyıldır zindanda olan, infazları yakılan devrimciler –duyarlı bir grubun tüm çabalarına karşın- yok sayılmış.
Kitapta adları geçenlerden kimler tahliye oldu
Ben çıkana kadar büyüme e mi…” adlı kitabımda adları geçen yüzlerce politik tutsaktan –kitap yayınlandıktan sonra- tahliye edilenler oldu. Ne kadar katkım(ız) oldu bilemiyorum. Hanım Onur, Hediye Aksoy, İsmet Ayaz, Mustafa Balbay ve 12 Eylül davalarından dolayı, tam çeyrek yüzyıldır tutsak olan ( yani Mandela’dan daha fazla yatan) 10 devrimciden üçü tahliye oldu. Bu arkadaşlar: Tahir Canan (32 yıl), Hasan Gülbahar (30 yıl) ve Muzaffer Öztürk (28 yıl). Tahir, Hasan ve Muzaffer Tahliye olduktan sonra ziyaretime gelip beni onurlandırdılar. Bu insanların teşekkürü, bu insanların samimiyeti, halen sevgi dolu oluşlarını görmek bana yetti. Varsın milletvekili olmasınlar.

Ama içeride hala 20-25 ve 30 yıldır yatan, sol, sosyalist ve yurtsever tutsaklar var. Onların içeride kalması sevincimizi buruk kıldı. Ve son aylarda, yıllarda AKP’nin hayasız rehin politikası sonucu hasta tutsaklar sorunu kanayan bir yaramız.

Balbay’dan bu konuda, kendisinden çok daha fazla mağdur olan tutsaklar için ses çıkarmasını bekliyoruz. Haberal gibi bir MHP’liden değil ama Sosyal Demokrat olduğunu söyleyen Balbay’dan bekliyoruz. CHP içerisinde bu konuda duyarlı vekiller olduğunu biliyoruz. Ancak bu günlerde Balbay’ın ağzından çıkacak her cümle manşetten verilecektir.
Tabi Veli Küçük gibi tescilli çocuk katilleri ve/veya Mehmet Ağar gibi yargısız infaz amirleri için değil, “özgürlük ve eşitlik” şiarlarıyla hapse atılmış, mağdur edilmiş tutsaklar için ses çıkarmasıdır beklediğimiz. Her ne kadar o tutsakların çok büyük çoğunluğu,  vakur ve mağrur biçimde, başları dik:
“Pişman değiliz, yine yazarız, konuşuruz, yürürüz… Mağdur değil, tarafız” deseler de…

Kaynakça: Adil Okay, Ben Çıkana Kadar Büyüme e mi…”, Nota Ben yayınları, Ankara, 2013.


Sürgünlerde Tanık Olduğum İlginç Olaylar -1




Mustafa Elveren

“Senin Hakkında İyi Rapor Yazdıracaktım”

Sanırım 1994 yılıydı. Kürdistan illerinde memurların çok sürgün edildiği bir dönemi yaşıyorduk. Elazığ Eğitim Sen üyesi ve yöneticisi olan öğretmenlerin ismini içeren 40 kişinin sürgün edileceğini gösteren bir liste haber olarak Aydınlık Gazetesi’nde yayınlandı. Bu listede benim de adım geçiyordu. Haberin yayınlanmasından birkaç gün sonra bu listede ismi geçen öğretmenlerin tümü Türkiye’nin İç Anadolu, Karadeniz ve batı illerine sürgün edildi. Tabii ki bu sürgünde ben de payımı aldım.

Öğretmen olarak görev yaptığım Elazığ’dan Giresun’un Yayladere ilçesine bağlı bir köyün mezrasına sürgün edildim. Ancak, açtığım dava sonucunda birkaç ay sonra Malatya Bölge İdare Mahkemesi kararıyla tekrar Elazığ’a geri döndüm.

Eş durumu mazeretim olmasına rağmen Elazığ Milli Eğitim Müdürlüğü beni 70 Km. uzaklıktaki Kovancılar ilçesinde Özel Tim binasına 5 Km. uzaklıkta olan bir köye tayin etti.

O kadar uzak olmasına rağmen kısa bir süre sonra bu köyden de sürgün oldum. Bu köyde kaldığım sürede edindiğim gözlemlerimi ve yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Köy nüfusunun büyük çoğunluğu Kürtlerden oluşuyordu. Genellikle birbirleriyle akrabaydılar. Örneğin; 4 kardeşli bir ailede; kardeşlerden biri kendi halinde, biri PKK'de, biri özel tim polisleriyle ilişkili, bir diğeri de dönemin Refah Partisi’nde çalışıyor. Genel olarak köyün siyasi durumu böyleydi.

Köylülerin bu çelişkisinden yararlanan Özel TİM elemanları da benim hakkımda köyden istihbarat topladığını daha sonra öğrenecektim.

Köyün eski muhtarı sık sık okula gelir ve benimle sohbet ederdi. Hatta bir defasında; “Oğlunun Rızgari örgütünden yargılandığını, ceza aldığını, cezası bittiği halde iş bulamadığını…” söyledi.

O tarihlerde Özgür Gündem ve benzeri çizgideki gazeteleri açıktan satın almak, okumak ölümü göze almaktı. O nedenle Kürd sorununa değinen din eksenli haftalık (Hatırladığım kadarıyla ismi SELAM idi) bir gazeteyi açıktan alıyordum ve okula da götürüyordum. Okul müdürü o köydendi ve eski muhtarın da akrabasıydı. Müdürün Özel TİM elemanlarıyla arası çok iyiydi. Hatta onlarla birlikte arsa ve araba alım-satımı işini yapıyordu. Müdür okuma bahanesiyle gazeteyi benden aldı. O gazetenin müdür odasındaki dolabın içinde kaldığından haberim yoktu.

Yerlerin karla kaplı olduğu bir kış günü (Aralık ayı ortalarıydı) sabah ilk derse daha yeni girmiştim ki, sınıf penceresinden üstü çadırla kaplı askeri bir kamyonun okul bahçesine doğru geldiğini fark ettim. Hemen dışarıya fırladım. (O an ölümü ve kaçmayı içimden geçirdim) Ancak, kamyon çok hızlı bir şekilde okul bahçesine girmişti bile. Çok korktum, belki de benzim sararmıştı. Kamyondan nizami bir şekilde her biri uzun namlulu silahıyla birlikte atlayarak iniyorlardı. Ben tedirgin bir şekilde –Hoş geldiniz! Hayırdır! Bu sözlerim üzerine biri; “Öğretmenler gününüzü kutlamaya geldik. Yoksa istemiyor musunuz?” diye beni cevapladı. Ben de; bu gün değil, Öğretmenler gününün 24 Kasım’da yapıldığını söyledim. Derken, bir de baktım ki okul müdürü şoför mahallinde iniyor. Okul müdürünü görünce biraz rahatladım.

Bunlar hep birlikte okul müdürünün odasına gittiler. Ben de sınıfıma döndüm. Yine sınıf penceresinden eski muhtarın okula doğru geldiğini, okul müdürünün odasında bulunan Özel Tim elemanlarının yanına gittiğini gördüm. İçime bir kuşku düştü ve sınıfta bir türlü ders işleyemiyordum. Teneffüs saatini iple çekiyordum. Bu nedenle 5 dakika önce teneffüs zilini çaldım ve hemen müdür odasına doğru gittim. Kapıyı çaldım, içeriye girdiğimde bir polis elindeki formu müdür odasındaki çelik dolaba dayanarak ayakta doldurduğunu gördüm. Beni görünce hepsi birden ayağa kalktı “-hadi eyvallah” deyip, ayrıldılar. Fakat eski köy muhtarı içerde oturuyordu ve bana şöyle seslendi. “-Sen niye odaya girdin? Ben senin hakkında çok iyi rapor yazdırıyordum. Adamlar seni görünce bozuldular…” demesiyle o anda onun işbirlikçi olduğunu anladım. Okul müdürü polisleri yolcu ettikten sonra yanıma geldi. “-Hocam, senin okuduğun gazeteyi çok beğendiler. Bu hoca Müslüman birine benziyor dediler…” Hâlbuki benim dinsiz olduğumu okul müdürü biliyordu. Polislerin bilmemesi mümkün değildi. Belki de hep birlikte “PKK yandaşıdır” şeklinde aleyhime rapor hazırlamışlardır.

Okulların tatil olmasını beklemeden yani okulların kapanmasına iki ay kala üzerinde “ÇOK ACELE” yazan bir zarf özel ulak ile bana ulaştırıldı. Anlaşılan benim bu köyde kalmam çok sakıncalıydı ve beni bu defa da Afyon’a sürgün ettiler. Artık amacına ulamışlardı. Benimle beraber sürgün edilen Suat Doğan isimli öğretmen arkadaşımla birlikte sürgünleri durdurmak için Ankara’da Meclis’te torpil aramaya başladık. Ben kardeşim İbrahim’le beraber DYP Tunceli milletvekili ve dönemin Meclis başkanvekili Kamer Genç’in, Suat ise Palu şeyhlerinden birinin tavsiyesiyle DYP Urfa milletvekili ve Devlet Bakanı Necmettin Cevheri’nin yanına gitti.

Her ikimize de verilen yanıt aynıydı. “OHAL Valiliğince bölgede görev yapmanız sakıncalı görüldüğünden, MEB’in Valiliğin tasarrufunu değiştirme yetkisi yoktur.”

Bu olumsuz yanıttan sonra ben bir kez daha şansımı denemek istedim. Dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Nevzat Ayaz’ın özel danışmanlarından Kastamonulu bir okul arkadaşımla görüştüm. Arkadaşıma sürgün olduğumu anlattım ve bu sürgünü geri alma şansımız var mı? Diye sordum. Arkadaşım sürgünün nedenini sormadı. Sadece “-kolaydır. Hallederiz…” dedi. Ben de sürgün’ün “bölücü, yıkıcı terör örgütlerine yardım edebilirler…” gerekçesiyle OHAL Valiliği tarafından yapıldığını söylemedim. Odada çayımı içerken arkadaşım da benden sicil bilgilerimi aldı ilgili İlköğretim Genel Müdürlüğüne gitti. Biraz sonra odasına geldiğinde yüzü asıktı. “Mustafa, yahu sen PKK.lı mısın? Sen okulda vatanseverdin. Senden böyle bir şey beklemiyordum…”  söylenerek bana serzenişte bulundu. Ben de; Hayır! Benim hiçbir örgütle ilişiğim yoktur. Sadece Eğitim Sen Elazığ örgütü kurucusu ve şube sekreterliği görevini yaptım. Esas sendika faaliyetlerimden dolayı bu kılıfı uydurdular…” dedim. Bu yanıtım üzerine: “Akıllı ol! Sendika-mendikada ne işin var?” yine öğüt vermeye başladı. Ne yazık ki buradan da olumlu bir sonuç alamadım.

Benim de Suat’ın da morali çok bozuktu. Başka bir kamu kurumuna naklen geçmek için hükümetin SHP kanadında arayışlara girdik. Kardeşim İbrahim Elveren o tarihlerde SHP Ankara-Mamak İlçesi İl Genel Meclisi üyesiydi. İbrahim beni ve Suat’ı yanına alarak, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdür muavini olan birisiyle görüştürdü.

Müdür muavini bize “-Türkiye’nin birçok illerinde kendilerine bağlı boş müdürlük kadrolarının bulunduğunu, bu illerden hangisini istiyorsanız naklen tayininizi yapalım” dediğinde çok umutlanmıştık. Ancak, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu kuruma gönderdiği muvafakat yazısından sonra, bırak müdür kadrosunu, memur kadrosunun bile olmadığını söyleyip isteğimizi reddettiler.

Bu maceradan sonra Suat öğretmenlikten istifa edip, kooperatif ve inşaat işleriyle uğraşmaya başladı. Ben ise, Afyon’a sürgüne gitmeye razı oldum.

Bu kadar sürgün ve baskıdan sonra Suat’ın bir dönem Elazığ’da DSP İl Başkanlığını ve ayrıca CHP’den de Maden belediye başkan adayı olduğunu öğrenince çok üzülmüştüm. Halen ticaretle uğraşan Suat’la bir ara telefonla görüştüğümde o da bana şakayla karışık “Akılı ol” dediğini hiç unutmuyorum.

Bu arkadaşlarımdan birkaç kişinin halen ticaretle uğraştıklarını öğrendim. Demek ki bunların içinde bir tek ben akıllı olamadım. Çünkü Pirim Seyit Rıza’yı ve arkadaşım-Köylüm Çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ı övmekten dolayı Tunceli Savcılığı tarafından hakkımda çok sayıda soruşturma açıldı ve mahkeme kararlarıyla cezalar aldım. Ne yapayım yani? Benim payıma da “akıllı ol” yerine cezalar düştü. Öyle “akılı ol”maktansa cezayı yeğlerim.

Bu istihbarat toplama işlemi daha sonra sürgün olarak gittiğim tüm batı illerinde de jandarma ve polis tarafından devam ettiğini ayrıca öğrendim.

Giresun ve Afyon’da 9 yıllık sürgün hayatımda başımda geçen ilginç olayları ve gözlemlerimi zaman buldukça yazmaya çalışacağım.

7 Aralık 2013 Cumartesi

MUHTEREM İNSANLAR VE İKTİDAR...



Bülent Tekin

Dershaneler nedeniyle AKP ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki söz düellosu nerdeyse bir çatışma niteliğine büründü. Belgeler, bavullar havada uçuşuyor. Oysa önceleri dostça ve rahatlık içinde mutlu bir durum söz konusu idi. Aklıma bir anekdot geldi: 12 Eylül sonrasındaki günlerde bir gün bir arkadaşım beni o dönemlerde kurulan Refah Partisi’nin (RP) bir il başkanı ile tanıştırdı. İktidarda tek başına ANAP var. RP’li il başkanı kendi dünya görüşünde yaşayan idealist biriydi. O gün bize daha önce Milli Selamet Partisi’nde (MSP) birlikte politika yaptığı bazı arkadaşlarıyla ilgili bir şey anlattı. Eski MSP’li ama yeni ANAP il yönetiminde görev yapan bir arkadaşı onu ikna etmeye çalışmış: “Sen de bize katıl. Gel gör, bak göreceksin, ANAP’ta ne muhterem insanlar var!” demiş. RP’li il başkanın yanıtı çok net olmuş: “Biliyorum,” demiş, “iktidar nerdeyse muhteremler ordadır!” Hatırlıyorum, ideallerinden dolayı inandığı yolda yürüyen birçok insan olduğu gibi, menfaat, ihale, köşe dönmek amaçlarıyla çok sayıda sosyalist, komünist, sosyal demokrat, liberal, İslamcı, faşist ANAP’a katıldı. Hepsi ihya oldu!

Çok yakınlarda ajanslara düşen bir haber dikkatimi çekti. Habere ait fotoğrafta korku içinde etrafa bakan bir genç vardı. Etrafında bulunan onlarca asker gülüyorlardı: İran Askerleri bir PEJAK gerillasını esir almışlar ve üzerine kadın kıyafeti giydirerek, aşağılamak, küçük düşürmek amacıyla sokakta teşhir ediyorlardı. Gerilla, korkudan çok üzerindeki kıyafetin utancıyla boynunu bükmüş görünüyordu. İran askerleri ise aşağılık sırıtışlarla olayın keyfini çıkartıyorlardı âdeta. Üstelik zaten çirkin ve pis suratları vardı.

Bizim de içinde bulunduğumuz şark toplumlarında bir erkeğin kadın gibi davranması, kadınca giyinmesi, temsil gereği veya zorlamayla dahi olsa çok küçültücü bir davranış olarak algılanır. Oysa tersi bir anlayışla bir kadını aşağılamak için ona erkek kıyafeti giydirmek düşünülmez, ona böylesine bir ceza verilmez. Bu devletin geçmişinde işkencelerde bile böyle bir uygulama kadına yapılmamıştır. Daha çok yapılan soymak, taciz ve tecavüz olmuştur, neyse! Kadının erkek kıyafeti giydirilerek cezalandırılmama nedeni ise oluşturulmuş algının kadının aşağılanması biçiminde olmasındadır. Egemen erkek zihniyeti, devlet ve iktidar anlayışları savaşın acımasız ve lanetli kurallarını çalıştırır, kadını da kendi bedeni üzerinden aşağılar.

Kadın haklarının, kadın-erkek eşitliğinin çokça konuşulduğu bu günlerde fotoğraftaki seviyesiz İran askerlerinin esir aldığı Kürt gerillasını anlatmak isterken daha çok kadınların küçük görülme halini anlatmak zorunda kaldım. Oysa Mezopotamya ve Ortadoğu toplumlarında binlerce yıl öncesinde dahi kadın tanrıça niteliğindeydi. Kadın bu coğrafyada ilk ve en önce en üst makamda olduğu halde günümüzde batı toplumlarından çok daha fazla adaletsiz, eşitsiz durumlarda bulunmaktadır. İranlı askerlerin davranışında görüldüğü gibi kadın küçük görüyor.


Son zamanlarda ise eşbaşkan(lı)lık, kadın kotası, ana tanrıça, kadın hakları, cinsiyet eşitliği ve özgürlüğü gibi değerleri ağzından düşürmeyen bir avuç kurnaz adam (kurnaz kadın mı demeliyim?) kırmızı koltuklara oturmaktadırlar. Ve bu tatlı iktidarlarını sürdürme adına her zaman-ayrı bir mevki ve seçim zamanı-ayrı bir gerekçe ve maskeyle karşımıza çıkmaktadırlar. Dört çocuğunun cesetleri dağlarda kuşa kurda yem olmuş gerilla anası ise sadece söylemde (yalandan!) bir ana tanrıçadır. Bizler böyle kandırılır ve saf kaldıkça kurnaz kadınlar ve kurnaz erkekler her daim iktidarda ve kırmızı plakalarda olacaklardır. Yoksul, kimsesiz, avukatsız, bahsettiğim gerilla annesi her zaman birer oy deposu ve eğitim zayiatı olarak görüleceklerdir.


6 Aralık 2013 Cuma

NELSON MANDELA’NIN YARIM KALAN YÜRÜYÜŞÜ...



 Adil Okay
“Çıka geldi yıldızlar
Gece ile Gündüz 
Cesarete dair ne varsa
Kara Afrika’nın rengidir Mandela…”
Berdan İldan... 
"Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter," demişti Mandela. İçeride - dışarıda nerede olursa olsun hep 'özgür' yaşadı, hep barışı savundu. Nelson Mandela... Onca badire atlatıp hayatta kalabildiğine inanmak güçtü, öldüğüne inanmak daha güç...  İnsanlık tarihinde bir mihenk taşıydı. Hep öyle kalacak…” diyen Sibel Yerdeniz’e katılıyorum. Ben ise Nelson Mandela’yı, onun onurlu mücadelesini 1983’te sürgünde tanıdım. Mandela için yapılan yürüyüşlere katıldım. FKP’nin düzenlediği imza kampanyalarına hem imza vererek, hem de imza toplayarak destek oldum. Anımsıyorum 1985 yılı Fransa’da FKP tarafından Nelson Mandela yılı ilan edilmişti. O yıl sevgilime bir oğlum olursa adını Nelson koyacağım demiştim. Ama kızım oldu. Velhasıl Nelson Mandela’nın, ırkçılığa karşı özgürlük mücadelesinin, zindanda kararlı duruşunun üzerimde etkisi çok fazlaydı. 
Gün oldu devran döndü. Güney Afrika’da Mandela’nın örgütü Afrika Ulusal Kongresi ANC’nin mücadelesine dış destek de çoğalınca ırkçı rejim sarsılmaya başladı. Önceleri ekonomik çıkarları gereği bu ayıbı görmeyen Kapitalist dünya da protestolar çoğalınca işbirlikçi hükümetler ambargo uygulamak zorunda kaldılar. Ama bu son köleci rejimin 20.yüzyılda da egemenliğini sürdürmesinin başat nedenleri arasında ABD ve İngiltere’yi saymak gerekiyor.
“Irkçı Apartheid rejimi tarafından yönetilen Güney Afrika'nın ilk siyah avukatı olan Nelson Mandela, aynı zamanda seçimle iktidara gelen ilk Güney Afrika Başkanı. Irkçı rejim tarafından 27 yıl hapiste tutuldu. Uzun bir mücadelenin sonunda özgürlüğü kazanan Mandela hapisten çıkışından 3 yıl sonra başkan seçildi. Sadece Afrika'da değil bütün dünyada ırkçılığa karşı mücadelenin simgesi oldu.”
Ama Mandela’nın “özgürlük” yürüyüşü yarım kaldı. Mahatma Gandi gibi Mandela’da, Başkan olduktan sonra neoliberalizmin ülkesindeki tahribatına özellikle yoksulun daha da yoksullaşmasına, zenginin daha zenginleşmesine yol açan neoliberal uygulamalara direnmedi ya da direnemedi. Arundhati Roy’un “Martin, Mahatma ve Mandela’nın tuhaf kaderi” adlı makalesinde yazdığı gibi: “Bu gün aynı toplumların seçkinleri ve adlarına özgürlük savaşları verilmiş halklar onları, yeni efendilerini kandırmak için maskot olarak kullanıyorlar.”
 Gandi’nin Hindistan’ı nereye evrildi
2001 yılında Hindistan’da, Gandi’nin Gucarat’ında sağcı Hindu çeteler 2 bin Müslüman’ı katlettiler, toplu halde kadınlara tecavüz ettiler ve onları diri diri yaktılar. Müslümanların mezarları ve ibadethaneleri yerle bir edildi. 150 binden fazla Müslüman evlerini terk etmeye zorlandı. Müslüman cemaatinin ekonomik temeli tahrip edildi. (…) Hindistan’da 130 milyon Müslüman (ve diğer azınlıklar: Dalitler, Hristiyanlar, Sihler, Adivasiler) Hindu milliyetçiliğin gölgesinde yaşıyor… (Roy: 2004: 108) 
Demem o ki Gandi’nin barış yürüyüşü yarım kaldı. Hindular iktidara gelince kirlendiler. Bir zamanlar yıkmaya çalıştıkları sömürgecilerin politikalarını iktidara gelince azınlıklara uygulamaya başladılar. Bu yeni ırkçı politikaları uygulayanlar “Gandi”yi maskot olarak kullanıyorlar. Diğer yandan ülkede yabancı sermayeye tanınan imtiyazlar yüz milyonlarca insanı evinden, işinden aşından etti. Ülkenin her yanı barajlarla dolup taştı. Ve su özelleşti. İnsanlar yanı başlarından akıp giden nehirlerin sularını bu gün parayla satın almak zorundalar.
Mandela’nın Güney Afrika’sı neler başardı-başaramadı
Güney Afrika’da Mandela ve ANC iktidarı bize -bir kez daha- sadece kimlik mücadelesinin, kimlik haklarının, seçme-seçilme haklarının halklar arasında-insanlar arasında eşitliği sağlayamayacağını, kimliklerin tanınmasının ekonomik eşitlikle birlikte taçlanmadığı zaman yetersiz kalacağını gösterdi. Mandela ve ekibinin iktidarı boyunca gördük ki: Yine ezenler-ezilenler diyalektiği var. Yine mülksüzler üzerinde tahakküm kuran büyük mülk sahipleri var. Yine azgın sömürü ve eşitsizlik var. Tek fark: Egemen beyazlar kendilerine siyah ortaklar edindiler. Kaymak tabaka renklendi.
Mandela, dünya var olduğu sürece saygıyla anılacaktır. Ama, ülkesinde “ama”lı, “keşke”li anılacaktır. Zira Mandela’nın Güney Afrikası’nda 1994’te iktidar, Afrika Ulusal Kongresi’ne geçtikten sonraki iki yıl içinde hemen hemen hiçbir uyarıda bulunmadan Piyasa Tanrı’sının önünde diz çöktü. Neo-Liberalizmin poster çocuğu Arjantin’in yerini alabilmek için büyük çaplı özelleştirme ve yapısal uyum programını uygulamaya koydu. Mandela hükümetinin 26 milyon topraksız (çoğunluğu siyah) insana dağıtma konusunda verdiği söz, çok geçmeden düpedüz kara mizah konusu oldu (vaat gerçekleşmedi b.n.). Bu gün hâlâ halkın yüzde 60’ı topraksızken, neredeyse bütün tarım alanlarını 60 bin beyaz çiftçi elinde tutuyor. Apartheid sonrasında nüfusun en yoksul yüzde 40’lık kesimini oluşturan Siyahi ailelerin geliri yaklaşık yüzde 20 oranında geriledi. 2 milyon insan evinden tahliye edildi. Ortada kaldı.  Temel hizmetlerin özelleştirilmesi-ticarileşmesi sonucu milyonlarca insan susuz ve elektriksiz kaldı. 
Aslında uluslar arası skandal olması gereken bir başka gelişme de, Mandela hükümetinin, ABD’de görülen bir davada yargıçtan, resmi olarak (kapitalist) şirketlerin, apartheid döneminde oynadıkları rol (suç) nedeniyle Tanzimat ödemeye zorlanmamalarını yani onları aklamayı istemiş olmasıdır. Bunun gerekçesi tazminatların yani adaletin tecelli etmesinin yabancı yatırımcıları caydırma olasılığıydı… (Roy, 2004: 110)
Bu gelişmelerden Mandela habersiz olabilir miydi? Hapisten çıktıktan sonra Fransız Komünist Partisi yayın organı L’Humanité’ye teşekkür ziyareti yapan ve onları “yoldaşlarım” diye kucaklayan Mandela tek başına ne kadar direnebilirdi? Başkanı olduğu hükümetin bu sağ, neo-liberal politikalarıyla ters düştüğü için mi yeniden seçime girmedi. İktidardan uzaklaştı? Bilmiyorum.
Yine de Mandela’yı saygıyla anıyorum
Peki, bunlara rağmen neden Mandela’yı saygıyla anıyorum: Çünkü ırkçı rejimin devrilmesi önemliydi. Siyahların kendi ülkelerinde seçme-seçilme hakkına dahi sahip olmadığı anımsanırsa, gerçekleşen değişikliğin devrim niteliğinde olduğu üzerinde hem fikir olabiliriz. Ayrıca 12 Mayıs 1992'de, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü'nün verildiği açıklanan Nelson Mandela, partisi Afrika Ulusal Konseyi (ANC) aracılığıyla ödülü kabul etmediği duyurmuştu. Yapılan açıklamada, Mandela'nın bütün hayatını demokrasi, özgürlük için mücadeleye adadığı, bu sebeple ödülü reddettiği belirtilmişti. Sadece bu nedenle bile, Kenan Evren’e verilen bir ödülü reddeden Mandela bizim için saygıyı hak eder.
Berdan İldan’ın Mandela için yazdığı bir şiirle başladım yazıma, yine İldan’ın sözleriyle bitiriyorum. Ona katıldığımı belirterek: “Korku ve yok etme üzerinde kurulu faşizme (Apartheid-ırkçı beyaz rejimine karşı b.n) yirmi yedi yıl kapatıldığı hücreden karanlıklara aydınlık taşıdı Mandela. Onlarca yılın ardında yüreğimizdeki yıldızlarla buluşmaya gitti. Dağların yamaçlarındaki Azenya çiçeklerine kavuşmak için, o ülke toprakları aşkına kavuştu. Onların kendi ana yurtlarında rengarenk açan Zencefil buluşmalarına koştu.” 
------------
Kaynakça:
Sokaktaki İnsanın ‘imparatorluk’ rehberi, Arundhati Roy, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2005.

1 Aralık 2013 Pazar

DERS(H)ANELER...





Bülent Tekin
  
Bir ülkede eğer eğitim paralı ise, o ülkede adalet yoktur. O ülke ya kapitalist, ya faşist ya da en fazla burjuva demokrasisi ile idare edilen eşitsizlik içinde bir ülkedir. Bu ülke ister ABD, ister Rusya, ister Japonya olsun. İstediği kadar kendine gelişmiş filan desin, fark etmiyor, o ülkede sınıf ayırımları, adaletsizlikler, eşitsizlikler ve insan hakları ihlalleri çokçadır. Çünkü o ülkelerde zenginlerin çocukları ideallerindeki okulları bitiriyor demektir. Yoksul çocuklara işçi, garson, çırak olma düşer. Bilemediniz, çok ideal durumlarda rejimde pek te itibarı olmayan bazı meslekler: Öğretmenlik, memurluk, biraz mühendislik falan filan.
Zengin aile çocukları doktor, avukat ya da kendi işyerlerine (şirketlerine) babadan gelme atamalarla yüksek ve parlak tahsili gösterir diplomalarla oturmalarla taçlanıyorlar. Bakmayın oligarşik cumhuriyetlerdeki kutsal öğretmen laflarına, bunlar külliyen yalandır. Gariban ve köylü çocuklarına ayrılan kontenjandır bu, tabii demokrasi ve yüksek medeniyet adına(!) Bizim asla böyle yalanlara göz yummaya ihtiyacımız olmadı, böyle yalanları ekâbirler adına, sistemin zorbaları adına söylemeyiz, söyletemezler.
Öğretmenlik, mühendislik, idari bilimler gibi bölümler daha çok gariban, yoksul veya en çok orta sınıf aile çocuklarına tanınan olanaklardır. Arada bir bu söylediklerimin dışına çıkanlar olabiliyor, onları istisna kabul etmek gerekir. Mesela soruyorum bir komprador ya da kalantor bir burjuvazinin çocuğu hiç polis olmak ister mi? Buna evet diyenlerle gerçeklik adına hiçbir şey konuşmamak gerekir diye düşünüyorum. Adaletsiz ve eşitsiz bir sistemde bundan dolayıdır ki kaliteli ve bilimsel eğitim alma yolu paradan geçiyor. Özel okullar veya yurtdışı eğitimleri gibi yöntemler devreye giriyor. Bu böyle olunca da eğitim kalitesizliğini karşılamak üzere dershane denilen eğitim adına rantların döndüğü özel kurumların gereksinimi ortaya çıkıyor. Üstelik önemli kısmında ideolojik eğitim ve hiyerarşik bağlılık esasları gerçekleştiriliyor.
Türkiye’deki durum da böyle bir durumdur. AKP hükümeti ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki dershane savaşı dershanelerin rantsal, ideolojik ve iktidar olmanın yöntemlerini üreten kurumlar olarak bilinmesidir. Bu sorun bozuk düzenin bir sonucudur. Bozuk bir sistemin eğitim verememesinin sonucudur. Yani bir devlet hastalığıdır. Demokratik ve adil olmayan bir rejimler silsilelisinin bugüne yansımasıdır. Bütün kıyamet budur!
AKP hükümetinin-diyalektik olarak düşünmesek, olaya salt mekanik olarak bakarsak!-dershaneleri kapatma kararı doğrudur. Ama karşı bir alternatif sunamadığı için ve-sunması için rejimin tam demokratik cumhuriyet olması gerekir!-öyle veya böyle bir şekilde dershanelere gidebilen gençlerin ideallerindeki meslekleri seçme olanağını ellerinden aldığı için de haksızdır. Sosyal devlet, toplumun eşit ve modern eğitimini yaptıramadığı içinde yine haksızdır. Ama dershanelerde dönen rantlara karşı olduğu için de haklıdır. Tam demokrat ve adil olamadığı için, dershanelerin-cemaat dershanelerinin yanında diğer dershaneler de dahildir!-üretmedikleri halde alışkın oldukları zenginleşme olanaklarına bir helal getirmeyecek tutumundan dolayı da iki yüzlüdür.

Bu savaşta ezilenlerin ve sıradan yurttaşların bir belirlemesi olamayacaktır. Bu çatışma bir iktidar, rant ve ideoloji meselesi yanında hükümet olma sorumluluğunu da taşımaktadır. İlkel oligarşik cumhuriyetimizin hastalıklı eğitiminin bir sonucu olarak ortaya çıkarılmış olan dershane sorununa hükümet ve dershane sahipleri bu anlayışları ve duruşları ile ne yazık ki bir güven ve toplumsal çözüm sunamıyorlar. 

Eğitim tüccarlara ve cemaatlara bırakılmamalı...




Adil Okay


Dershaneler tartışması başladı. Kimileri AKP’ye karşı olmak adı altında dershaneleri savunur oldular. Oysa reel politika böyle yapılmaz. Daha ilkeli olunmalıdır. Düne kadar “özelleştirmeye karşıyız” diyorduk. Bu sloganın altını doldurmak yani özel okullara ve tabi ki dershanelere karşı olmak gerekmiyor mu… Tabi ki gerekiyor. Özellikle eğitim tüccarlara ve cemaatlara bırakılmayacak kadar önemli bir alandır.
Ben 2008 yılında bu konuda bir yazı yazmıştım ve zülfüyare dokunmuş gibi tepkiler gelmişti. Ve bu yazıdan “dershaneler” tartışması doğmuştu. Madem yeniden bu kez “iki kötü” arasında bu tartışma başladı “iyiler” de bu hayati konuda ilkeli bir tavır almalı değil mi?
Peki ne yapmalı: Yapılacak ilk iş dershaneleri kamulaştırmak ve orta öğretimde de eğitimin çıtasını yükseltmektir. Bu gün AKP ile Fethullah cemaati arasında “dershaneler” üzerinden bir kavga var diye değil, doğrusu bu olduğu için dershaneler ve özel okullar kamulaştırılmalı – veya kapatılmalı ve Ortaöğretimin kalitesi yükseltilmelidir. Sonuç itibariyle şu anda var olan hiçbir dershane (bazı belediyelerin eğitim destek evlerini saymazsak) “bağış – inayet - kamu hizmeti” amaçlı değildir…
Eğitim tüccarlara ve tabi sözüm ona “hayır” için dershane açan şeriatçı cemaatlara bırakılmayacak kadar ciddi bir konudur…
Ufuk açıcı olabilir diye 2008 yılında yazdığım söz konusu makalemi ve bu tartışmaya katılan bir dershane öğretmeni ile bir öğrencinin e-mektubunu paylaşıyorum.

12 Eylül Dershaneler ve Yarış Atları

Kız kardeşim ve yeğenlerim her yıl okullar açılana kadar yazlıkta kalırdı. Bu yıl erken döndüler. ‘Hayrola ne oluyor’ dedim. ‘Abi’ dedi, ‘yeğenin lise sona geçti. Bu yıl sınava hazırlanmalı.’ ‘Ee’ dedim ‘daha okullar açılmadı.’ O da bana mahcup bir halde, ‘Tamam ama dershaneler açıldı’ dedi.
Ya bizim zamanımızda dershane falan yoktu. Hele hele böyle şantajla çalışanların ilk maaşlarını ödemeyen, sigortasız, çok az maaşla yarı köle-yarı öğretmen çalıştıran, Türkiye genelinde toplam ciroları milyar dolarları bulan sektör olarak dershaneler hayal bile edilemezdi. Çok örnek alınan Avrupa’da da yok bu sektör. Çocuklara zayıf dersleri için özel ders aldıran aileler var tabi. O özel ders de cep harçlığı için çalışan üniversite öğrencileri tarafından evlerde verilir. Öyle kentlerde gözünüze dershane ilişmez. Ne de reklamları. Örneğin orta büyüklükte bir kentte bizde olduğu gibi yüzlerce dershane yoktur. Sadece bir tane vardır.
12 Eylül darbesinden sonra kurulan YÖK gibi faşizm kurumları nasıl üniversiteleri kışlalara – liselere dönüştürdüyse, milli eğitim bakanlığı da ilköğretim okullarını ve liseleri faşist ve şeriatçı kadrolarla doldurdu. Geçen çeyrek yüzyılda yapmadıkları tahribatı bırakmadılar. Sonuç ortada: Test manyağı olan, sorgulamayan, ezberlenmiş sözlerle konuşan, bir konuda kompozisyon yazamayan, dünyadan bi haber öğrenciler ile tüccar ruhlu öğretmenler,  köle arayan dershaneler ve diplomalı işsizler ordusu.
KPSS icat oldu, öğretmen adaylarının çoğu açıkta kaldı. Onlar da açlığa dayanamayıp dershanelerde yarı köle gibi çalışmaya razı oldular. Örgütlenme-mücadele zaten ülke genelinde zayıflamıştı. Bir zamanlar saygı gören öğretmenlerin büyük çoğunluğu da sürüye katıldılar. Okullarda verdikleri dersleri ciddiye almayıp öğrencileri özel ders almaya teşvik ettiler. Okul çıkışı ya özel ders vermeye ya okey-batak oynamaya koştular. Sendikalara üye olmak, oralara gitmek yerine oyun salonları onlara daha cazip gelmeye başladı. Öğrenciler gibi öğretmenler de tek tipleşti. Düzeyleri düştü. Bu olumsuz gelişmelere direnen öğretmenler de azınlık olarak itilip, kakıldı. Fişlendi. Sürüldü.
  
Anne-babalar da dershane yollarında ‘at’laşıyorlar
Dershanelerde çocukların yarış atı haline geldiğinden şikâyet ediyor ana babalar. Ama; 1- Kendilerinin de onlarla birlikte ‘at’laştıklarını fark edemiyorlar. 2- Hem kızıp, hem düzene itaat ediyorlar. Milli Eğitime ve Dershanelere karşı hiçbir eylem yapmıyorlar. 3- Ve en kötüsü çocuklarının geleceğini düşündüğünü söyleyen ana babaların birçoğu ikiyüzlü. Çocukları sınavı kazanamazsa el alem ne der diye kaygılanıyorlar. Çocukları sınavı kazanan akrabalar, komşular, arkadaşlar karşısında küçük düşme kaygısıyla kendi egolarını tatmin için uğraşıyorlar. Çocuklarından kapasitelerinden fazla başarı bekleyip onların kişiliklerinde yaralar açıyorlar. Savunu aynı: ‘Başka çare mi var, mecburuz, sistem böyle, herkes aynı şeyi yapıyor, çocukların geleceği için, v.s’ . Tabi başka çare de aramıyor, sormuyor, sorgulamıyorlar.
Bu ülkede milyonlarca çocuk zorunlu ilköğretimden sonra okuyamıyor. Milyonlarca aile dershane parası bulamıyor. Kapitalizmin  ‘eğitim ve fırsat eşitliği’ sahte. Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da istatistiklere göre, bir işçi çocuğunun taşradan büyük kente gelip ciddi üniversitelere gitmesi çok zor. Şırnak lisesi ile Ankara lisesi mezunları arasındaki farkı- haksızlığı düşünün.
Paris’in varoşlarında oturan bir arkadaşım, çocuğu kent merkezinde daha iyi bir liseye gitsin diye evini Paris’e taşımıştı. Hadi o patrondu. Ya işçi çocukları. Yani Avrupa’da yaşayan mültecilerin veya göçmen işçilerin, hatta Avrupalı işçilerin -öyle bilmeden, araştırıp karşılaştırmadan iddia ettiği gibi- tuzu kuru değil. Bir işçi ailesi, değil bizim küçük patronlar gibi haftada birkaç kez lokantaya gitmek, çocuklarıyla birlikte ayda bir kez lokantaya zor gidebiliyor. Dışarıda kahvaltıya gitmek ise sadece hayal. Öyle sıfır kilometre arabaları, villaları falan da yok. Kent merkezlerinde yaşayan iki çocuklu bir aile 60 metre karelik bir evde oturabiliyorsa şanslı sayılıyor, çocukları da, Türkiye’de yaşayan bir bürokrat ya da küçük patron çocuğundan daha şanssız-kötü koşullarda yaşıyor. Avrupa ülkeleri son onbeş yıldır ciddi bir ekonomik krizin pençesinde. Refah on yıllar öncesinde kaldı. Krizin faturası önce işçilere, memurlara ve işsizlere kesiliyor. Sosyal haklar her geçen gün daha da budanıyor.

Eylül geldi dershaneler okullardan önce açıldı
Dershaneler açıldı. Ebeveynler dershaneler önünde kuyruğa girdi. Çocuklar isyan edin. Yarış atı olmayın. Çocukluğunuzu ve gençliğinizi sistemin ve ebeveynlerinizin çalmalarına (boş zamanlarınızın oyun, eğlence, spor, müzik, kitap okuma v.b. yerine dershanelerde geçmesine ) izin vermeyin. Tabi internet salağı da olmayın, meslek öğrenin. İlla mühendis veya doktor olmak gerekmiyor ‘adam gibi adam’ veya ‘kadın gibi kadın’ olmak için. (Tabi doktor ve mühendislere karşı değilim. Dünyaya bu meslek grubundan insanlar da gerekli. Ağabeyim Arif Okay makine mühendisi aynı zamanda araştırmacı yazar, keza Doktor Nedim İnce de öyle.) En son izlediğim ‘Güney Sanat Tiyatro Topluluğu’ üyelerinin hemen hepsi işçi ve öğrencilerden oluşuyordu. Tüm izleyiciler gıpta ile karışık saygıyla alkışladı çocukları.
‘Az Çalışmalı Aşka Zaman Ayırmalı’ başlıklı makalem de bu özlemi dile getirir. Yani insanların günde dört saat çalışıp, kalan zamanlarını aşka, sanata, spora, çocuklara ayırabileceği bir dünya özlemini. Ki bu da imkansız değil. Ancak bunun için kapitalizm denilen bu acımasız sömürü sistemini alaşağı etmek gerekiyor. Dershaneleri de kapatıp kültür merkezlerine veya meslek okullarına dönüştürmek ve orta öğretimde de eğitimin çıtasını yükseltmek.

SONSÖZ: 12 Eylül darbesinin üzerinden 28 yıl geçti. Bu karanlık günün yıldönümünde eğitim sistemine eğilmek istedim. Dershanelerden yola çıktım, buralara kadar geldim. Konuyu daha fazla dağıtmadan, çocukların ve ebeveynlerin dershane çarkında yarış atı haline gelmelerine karşı son sözümü, çocuklar için yazdığım bir şiirimle ve bir de dilekle bağlayayım: Umarım gelecek yıl, 12 Eylül mimarları hak ettikleri yerde, cezaevlerinde olurlar. Ve eğitim sistemi değiştirilmek üzere masaya yatırılır.

NOT: Bu tartışmayı 2008 yılında başlattığımda bana gelen mesajlardan 2 tanesini yazımı tamamlamak amacıyla seçtim.

Eğitimci arkadaşım Bedia’dan gelen yorum- e-mektup:

Bedia… (bedia…@hotmail.com)
Envoyé :
jeu. 25/09/08 10:09
À :
adil okay (adilokay@hotmail.fr)
Canım arkadaşım ,
Aslında birçoğumuzun düşündüğü ama dile getiremediği konuyu dile getirdiğin için teşekkür ederim .Hani derler ya nereden başlamalı,her yanı ......değnek. Maalesef özel sektörde, hele hele eğitim sektöründe çalışan olmak, sömürünün çarklarında ezilmekten başka bir şey değil. En acısı da ne biliyor musunuz? Gerek dersaneler, gerekse özel okullar özellikle Mersin için söylüyorum: Dershane ve Özel okul patronlarını araştırdığında bunların, bir dönem ''sömürüsüz bir dünya şiarıyla' 'yollara dökülenlerden başkası olmadığını göreceksin. O nedenle iki ucu .....değnek demeyi uygun buldum. Çünkü bu patronları eleştirdiğinizde hemen sizi karşı cepheye hizmet etme damgasıyla damgalıyorlar. Ya da biz de emekten yanayız... gibi tatlı sözlerle sizi solcu solcu sömürüyorlar.
Dedim ya Adilciğim, Sen aslında çomağı çok kötü yere soktun. İyi de ettin, belki de herkesin bir yerden düşünmeye başlama zamanı geldi de geçiyor. Aslında bu konu üzerine tartışılacak çok şey var. Örneğin işin bir başka boyutu da bu sektörler de çalışan öğretmenler. Uzun zamandır bu öğretmelerin örgütlülüğü konusunda kafa yordum Adilciğim, her yer de olduğu gibi bu sektörde de işsizlik korkusu öğretmen camiasını bitirmiş. Herkes şikayetçi fakat çözüm konusunda maalesef adım atmaktan korkuluyor.
     Canım arkadaşım, şu anda okuldayım çok kısa zamana çok şey sığdırmaya çalıştım. İleriki zamanda bu konuyla ilgili sana somut örnekler sunmak isterim. Birçok genç arkadaşımın günde 8–10 saat çok komik rakamlara çalıştığına, çoğunun sigortasının bile tam yatmadığına v.b. konulara. Zor bir alan seçmişsin daha önce de belirttiğim gibi çomağını arı kovanına sokmuşsun. Ama zaten senin stilin bu. Sözünü esirgememek. Çıplak krala çıplaksın demek. Bu nedenle daha önce de başın ağrımıştı biliyorum. Ama sen ağrıyan başını eğmemiştin. İyi de yapmıştın. İyi ki varsın. Yanındayım, yanındayız.  Bedia.
Pedagog Nevin Ak’tan bir yorum
…nevin (…nevin@...)
Envoyé :
jeu. 25/09/08 19:56
À :
adil okay (adilokay@hotmail.fr)
Merhaba.
Dershanelerin düzenin içinde kendiliğinden oluşturulan bir çarpıklık olduğuna katılıyorum.80,90 arası dur denilip yerine çözüm konabilirdi ama sistem isini biliyor.  O gençlere derneklerde, evlerde kendi kendine veya dostane oluşturulan fedakarlık sınıflarında eğitim verilmeye çalışıldı. Hala çalışılıyor.
     Sistemi ters yüz etmek için  büyük bir silgiyi taşıyacak kadar insan olsa bile;  o kalabalığın tutacak enerjisi var mı? Bu arada silgiyi tüketen oluşumları da unutmamalı!..