23 Ekim 2013 Çarşamba

Kapitalizm, anarşik sistemdir!





Faiz Cebiroğlu

Kapitalist sistem, aynı zamanda bir anarşik sistemdir. Anarşik sistem, özel üretim anarşisine dayanır. Plansız toplumsal üretim demektir. Bu anarşist üretim, işçi sınıfı ve müttefikleri için, bir numaralı sosyal hastalık oluyor.  Üretim anarşisinin yarattığı bu sosyal hastalık, işsizlik, sefalet, açlık ve  bunalım oluyor.

Emperyalist / kapitalist ülkelerde, iki de bir kendini gösteren  finans bunalımın bir yanı da, bu sistemlerdeki üretim anarşisinden, plansız ekonomiden kaynaklandığını söylemek mümkündür.

Üretim anarşisi, üretim araçları sahipleri ile bu araçlardan yoksun sınıf ve tabakalar arasındaki uzlaşmaz çelişkinin sonucudur. Üretim anarşisi, başka bir ifadeyle,  sermaye ve emek arasındaki uzlaşmaz çelişkilere dayanır. Bu uzlaşmaz çelişkinin sonucu,  bugün, kendini tekrar gösteren tüm Emperyalist / kapitalist ülkelerdeki finans krizi, işsizlik, açlık, sefalet ve bunalımdır.

Yunanistan,  İtalya, İspanya,  Portekiz ve İngiltereye kadar, halk,  temel gıda maddelerini, temel gereksinimlerini karşılıyamaz duruma gelmiştir. İşsizlik parasının giderek yok edilmeye başlanması ve işsizlik parası alabilme koşullarının zorlaştırılması, böylesi bir üretim anarşisinin yarattığı  durumdur.

Bugün, İngiltere 2.dünya savaşından bu yana,  en büyük ekonomik bunalımını yaşıyor. Halk, açtır. Kızıl Haç, açlar için, ihtiyac sahibi İngilizler için, yiyecek dağıtımı yapmaya başladı. Açlık ve sefaletle iligili, Kızıl Haç’ın verdiği rakamlar korkunçtur:

” - İngiltere’de, 5,8 milyon kişi temel gıdalarının sağlanması için ölüm-kalım mücadelesi veriyor.
-         İngiltere’de 4 milyon çocuk, yoksulluk ile açlık sınırında yaşıyor…”

Tüm bunlar, tesadüfi değildir. Tüm bu gerçekler, emperyalist / kapitalist sistemin dayandığı özel mülkiyetin, anarşist üretimin bir sonucudur.

Emperyalist / kapitalist sistemde, üretim anarşisinin hakim olduğu sistemde bu sorunları kökten çözmek, mümkün mü?

Elbette, hayır!

Hayır, zira emperyalist / kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan, sömürüden, işsizlikten, açlıktan, bunalımdan, savaştan kurtulmak olmaz. Mümkün değildir.

Kurtuluş mu, tek başımıza da kurtulamayacağız…Tek başına kurtuluş yoktur. Zira mücadelemiz, doğuşu ve istemleri gereği  enternasyonalisttir.

Mücadelemiz, enternasyonel bir mücadeledir. Çünkü,  işçi sınıfı enternasyonalist bir sınıftır. Dünyanın neresinde olursak olalım,  sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü kırmak için objektif koşullara sahibiz. Dünyanın her tarafında, bizlere karşı tekleşen sermayeye karşı, bizler de, yaşadığımız ülkenin işçi / emekçi sınıfıyla birlikte, her yerde…tüm dünyada,  uluslararası sermayeye karşı, sosyalizmi / komünizmi kurmak için birlikte mücadele ediyoruz ve etmeliyiz.

Evet… Emperyalist / kapitalist ülkelerde, bugün kendini tüm çıplaklığı ile kendini gösteren bu açlık – sefalet belası, gerçekten, insanlık için bir felakettir. Bu felakete karşı savaşmak, bu sosyal hastalığa karşı mücadele etmek, artık bir zorunluluk olmuştur. Zira bu sosyal hastalığın tedavisi, emperyalist / kapitalist sistemde mümkün değildir.

Artık daha net görüyoruz: Emperyalist / kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan, sömürüden, işsizlikten, açlıktan, bunalımdan, savaştan kurtulmak, mümkün değildir

Çare,  özel mülk sahiplerinin  bu plansız üretim anarşisine alternatif olan   planlı ortakça düzendir.

Planlı ortakça sistem,  sosyalizm / komünizmdir.

13 Ekim 2013 Pazar

BAĞLAR BELEDİYESİ…



Bülent Tekin
Devlet böyledir işte: İktidarını meşrulaştırmak ve devamlılaştırmak için araçlara ihtiyaç duyar. Devletin konut, ulaşım, sağlık ve diğer politikaları böyledir. Avrupa’da, Japonya’da, Amerika’da, Rusya’da vardır diye “Kentsel Dönüşüm” uygulamalarına Türkiye de katıldı. Deprem gibi afetlerin bıraktığı derin izlerin öyle yamalama yöntemleriyle çözülemeyeceğini anladılar. Deprem ve diğer afetlere (taşkın, toprak kayması vb.) karşı dayanıksız ve uygun yapılmayan bina ve benzerlerinin en iyisi yıkılarak yerlerine yeni teknik bilimine uygunlarının yapılması ideal bir çözüm gibi göründü. Büyük para ve sosyalite gerektiren bu uygulama ideal uygulanırsa en az zararlara neden olabilecek yöntemlerdir. Bu böyle bilindi ya, artık Türkiye’de tüm eskimiş binalar (belki de doğru bir yöntemdir!) yıkılıp yenilenmeye başlandı. Ve bu tarz yeni rantlara neden oldu. İşte devlet(ler) böylece meydanları ve mekânları bu nedenlerle araçlar olarak kullandı. Ve doğaldır ki   iktidarlar da hegemonyalarını uygulayabilmek için araç olarak da sermayeyi kullandılar.
Devletin bu kapitalist modernite süreci içerisinde kullandığı tüm araçlarının kendine özgü büyüklükleri ve güçleri vardır. Sözde yoksul kesimlerin yararına olarak sunulan Kentsel Dönüşüm Projesi bu konularda önemli rantlar sağlamaktadır. Bugün artık kentsel dönüşümdeki talana bakıldığında, dönüştürülenlerin aslında halktan alınarak burjuvaziye teslim edilen rezidanslar, oteller, avm’ler ve diğer yapılar olduğudur. Bu yöntemle de iktidarlar kente güvenlikli siteler yaptığını ve yurttaşlarına büyük rahatlık sağladığını iddia ederler.
Diyarbakır’da son zamanlarda Bağlar Belediyesi’nin Koşuyolu Caddesi’ne cephe olan (bakan) tüm binaları mantolama yöntemiyle çeşitli desenlere ve renklere boyadığını fark ettim. Belediye bulduğu bir kaynaktan bunu yapmaktadır ama bu para hibe bile olsa sonuçta bir paradır. Herhangi bir AB kaynağı ya da bir dünya bankası hibesi olabilir belki. Bu kaynağı bilmiyorum. Belediyenin Koşuyolu’nu güzel gösterme amaçlı olan bu düşüncesi-apartman sahiplerine bir kıyak olarak görülse de!-bana göre biraz sorunludur. Bağlar’daki hemen hemen tüm binaların deprem yönetmeliğine uygun yapılmadığı bir gerçektir. Esas olan Bağlar ve diğer semtlerdeki tüm dayanıksız binaların yıkılıp yerlerine estetik ve sağlamlık açısından yenilerini yapmaktır. Devlet(iktidar/hükümet) sorunu olan bu konunun günahı tabii ki tek başına bugün itibari ile belediyeye ait değildir. Ama Allah aşkına bir tekme vursanız yıkılabilecek binaları sırf güzel göstermek için büyük paralarla mantolamak (tecrit etmek/izole etmek) ve boyamak nasıl bir düşüncedir? Belediyenin hiç mi bir mühendisi yoktur? O binaların sağlamlık (dayanıklılık) testleri yapılmış mıdır? Gerçekte o binalar sağlam mıdır? Böylesine önemli mühendislik deney ve tahkik hesaplarının yapılmadan bina sırasına göre mantolamak ve boyamayı çok doğru bir mühendislik ve idarecilik görüşü olarak algılamıyorum. Dilerim yanılıyorumdur.


7 Ekim 2013 Pazartesi

ÇOK MUTLUYUZ(?!)


Bülent Tekin
  
Demokratikleşme Paketi’nin hiçbir çevreyi tatmin etmemesi, AKP’lileri dahi yetmez ama evet tavrına sokması düşündürücüdür. Burada en fazla düşünmesi gerekecek olan da başbakan ve AKP hükümetidir. Yaklaşık sekiz aydır ölümler durmuştu(r). PKK sınır dışına çıkışları durdurmasına karşın çatışmasızlık iki taraflı olarak devam etmektedir. Eğer paketler bu anlayışlarla ardı sıra gelecek olurlarsa cumhuriyetin (sistemin) yapısında köklü bir değişimi hedefle(n)miyor. Kürt ve Kürtlük doğal ve kurnaz bir asimilasyonla devam edecek ve yaklaşık-benim tahminimdir!-elli yıl civarında romantik (nostaljik!) bir düzeye düşecektir. Kürdistan olarak tanımlanan bölgede yaşayanlara eskiden bunlar Kürt’tü denecektir. Gün gelecek Kürtler, Kürtçe aksanıyla tuhaf bir Türkçe konuşan Türkler haline geleceklerdir. Hoş şimdi de öyledir ya? Cumhuriyet yine oligarşik bir yönetim olarak devam edecek ama kendisine demokratik payesini de verecektir. Asıl olanın da eskinin bir başka ve daha kurnaz bir yöntemle devamı olacağıdır.
Peki demokratik Kürt hareketi (BDP misyonu!) bu olanlardan memnun mu? Daha doğrusu bu yapılanları ve olacakları nasıl karşılıyor? AKP bir iktidar (devlet) partisi olarak (mevcut şartlara devletin uyarlaması olarak) AB, ABD gibi dünya devlerinin desteğini alarak 3023, 3071’leri (bu tür tarihleri çoğaltabiliriz!) hedefliyor. Tıpkı 28 Şubatçılar gibi en az bin yıl iktidar olmayı hedefliyorlar. Tabii hiçbir insanın ömrü bin yıl değildir. Burada başbakan ve cumhurbaşkanı (başkan) olarak öncelikle Recep Tayyip Erdoğan’ın sağlık ve yaş itibari ile yöneteceği kadar bir sürede tek devlet iktidar partisi olmayı perçinlemek istemektedirler. Bu arada ve daha sonra kadrolar bulunacak ve yola devam edilecektir. Cumhuriyet makyaj edilmiş ve sözde demokratik unvanıyla ilelebet devam ettirilecektir.
Ya BDP misyonu açısından durum nasıldır? PKK nasıl davranacaktır? BDP misyonu PKK’nin gerilla savaşı üzerinden kazandığı sempati ve desteği kendi(si)ne oya çevirmeye çalışmaktadır. Sürekli milletvekili ve belediye başkanı olmak ayrıcalığını tıpkı TC devlet (iktidar) partisinin Kürt versiyonu olarak devam ettirmek istemektedir. Nasıl olsa ölen de öldüren de kendileri ya da çocukları değildir? Her iki taraftan da ölenler kendi kanlarından olmadığı için nutuk atmak, demeç vermek ya da ufak tefek yasal gösterilerde bulunmak ta kırmızı koltuk ve plakanın bir küçük bedeli olarak düşünülmektedir. İşin tuhaf yanı milletin çocuklarını öldüren ve öldürten olarak da (tabii burada bizzat kendilerinin de öldükleri gerçeğini vurgulamak gerekir!) PKK de yola gelmiş bulunmaktadır. Artık kimse bu savaşı sürdürmek istememektedir, Başbakan hiçbir adım atmasa da bu saatten sonra kimse eskiye dönüşü başaramayacaktır.
Demokratik Kürt hareketi (BDP misyonu) yerel yönetimler ya da fiili özerk yapılar niteliğiyle Kürtleri ilelebet yönetmek istemektedir. Ve tuhaftır ki bunu başarmaya çalışırken de iktidar olmayı öcü ve kötü düşman ilan etmektedir. Binlerce yıl bu toprakları idare etmek (yönetmek) isteyen bu misyon Kürt halkını da bu söylemine inandırmış gözükmektedir. Aslında olanlar yıllardır hapishanede olan Öcalan’ın artık çıkmak istemesidir. Bu saatten sonra kendi kurduğu siyasi hareketin legal yöneticisi ve milletvekili olmak istemektedir. Çünkü onun adına çok sayıda kişi kırmızı koltuklarda oturmaktadır ve buna karşın kendisi tek kişilik koğuşta yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu durumu o da ilelebet devam ettirmek istememektedir. Devletten koparabildiği tavizlere(?!) razı gözükmektedir. Ve belki serbest kaldığında daha fazlasını yapabilecektir. Onun da tüm planı bu olmalıdır. Bu nedenle de mevcut duruma son verme adına TC (devlet adına MİT) Abdullah Öcalan üzerinden PKK ve BDP misyonuna bir operasyon yaptırmıştır. Ve bu operasyon demokratikleşmenin en önemli aracı durumundadır.
Ve son bir söz olarak: Oligarşik cumhuriyete ne olacaktır? Her türlü makyaj ve demokratikleşmeye(?!) karşın yaşamını devam ettirecektir. “Kurnaz Adam” politikacılar vasıtasıyla Kürt ve Türk olarak, sağcı ve solcu(?!) olarak, milliyetçi, dindar, İslamcı, demokrat, liberal olarak burjuvazinin, feodal ağaların, kompradorların koalisyonu olarak bizleri yönetmeye devam edeceklerdir. Her zaman olduğu gibi alttakiler, ayaktakımı, baldırı çıplaklar, sahipsizler, garibanlar, kimsesizler, çarıksızlar yönetilmeye devam edeceklerdir. Ve alttakiler her daim bu Kurnaz Adam’ların vefalı birer fanatiği olarak oylarını demokrasicilik oyunu gereği bu mutlu insanlara kullanacaklardır.


5 Ekim 2013 Cumartesi

“ETİ SENİN KEMİĞİ BENİM” MANTIĞI...




MUSTAFA ELVEREN*
Genel olarak her insan kendi çocuğunun daha güzel olduğunu görür. Bu olgu insanların doğasında vardır. Çocuklarımızın eti de kemiği de bizim için çok değerlidir.
Başbakan yardımcısı Bülent Arınç 2013-2014 Eğitim-öğretim yılının açılışında Mehmet Akif isimli torununun okuduğu Hasan Tanık İlköğretim Okulu'nun açılış töreni sonrasında öğretmeniyle yaptığı sohbette; “Şimdi eti senin kemiği benim mi oluyor? Kemiği de senin olsun!” dediğini tv.lerde ve yazılı basında ibretle izledim.
“Eti senin, kemiği benim” mantığı bu çağda kabul edilemez. Bu mantık şiddeti çağrıştırır. Yani, ben çocuğumu sana teslim ediyorum, ne yaparsan yap. İster döv, ister söv, ister çalıştır. Kemiklerini bana geri ver yeter. Böylesi bir mantık aynı zamanda ırkçı ve gerici eğitimi gözler önüne sermektedir.
İlkokullarda zorunlu olarak her sabah öğrencilere söyletilen “Andımız”ın “demokratikleşme paketi” çerçevesinde kaldırılacağı, Başbakan tarafından açıklandı. Türkiye okullarında ve birçok kurumlarında “Ne mutlu Türk’üm diyene!” söylemi hala duvarlara ve Atatürk büstüne yazılı olarak duruyor. Bunun “Andımız’dan ne farkı var? Diğer taraftan Müslüman olmayan öğrencilere okutulan zorunlu din dersleri okullarda neden kaldırılmıyor? Bu durum Andımız’dan daha beterdir.
Okullarda yılsonlarında yapılan veda partilerinde eğlence tertiplendiğini her halde bilmeyen yoktur. Genel olarak eğlencenin partisini istiklal marşı törenine döndüren okullarda insan kendini okulda değil de sanki o anda askeri kışlada hissediyor. Ben bu tür “eğlence”lere çok katıldım. Hemen hemen hepsi resmi tören niteliğinde geçtiğini söyleyebilirim.
Anadilde eğitim hakkını kabul etmeyen resmi ideolojinin yeni versiyonu olan AKParti de teklik mantığını devam ettirmektedir. “Vatan-millet-sakarya” yetmiyormuş gibi bir de dini terimler kullanılarak halklar aldatılmaktadır.
Sayın Başbakan her defasında “Biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz” diyor. Madem öyle ise, neden Diyanet işleri kaldırılmıyor? Alevilerin ibadet yeri olan CEM evlerine neden resmi statü verilmiyor? Başbakan’ın ağzından düşürmediği “Biz yaradılanı yaradandan ötürü severiz” söylemi demagojik amaçlı olup ve halkları aldatmaya yönelik olduğu biliniyor.
“Bir ulus inşa etme adına bütün farklı dil ve kültürler, kimlikler ve inançlar tek tipleştirilmeye çalışılmıştır…” (A.Öcalan / Görüşme Notları)
Bundan tam 4 yıl önce yazdığım “23 Nisan Bayramı ve Hapisteki Kürt Çocukları” başlıklı yazımda bu güne işaret etmiş, kısaca şunları yazmıştım; “Artık resmi ideoloji iflas etmiştir. O nedenle, Türkiye“TEK”lik psikolojisinden bir an önce kurtulmalıdır. Tüm kimliklerin eşit olması hukuksal bir gerekliliktir. Alt-üst kimlik gibi ucube hikâyeleri bir tarafa bırakıp, gerçek demokratik çözümün uygulama zamanı geldi ve geçmektedir.
Gelin daha umutlarımız tükenmemişken, sağcısı ve solcusuyla, islamcısı ve alevisiyle, kemalisti ve liberalıyla, Türk’ü ve Kürt’üyle, azınlıkta bulunan diğer ırkların ve inançların birlikte yaşama kültürünü geliştirip, hayata geçirelim. Aksi durumda bölünmekten kurtulamayız. Bunu bir an evvel gerçekleştiremezsek, yarın çok geç olabilir.” (23 Nisan 2009 / Tunceli Emek Gazetesi)
Ne yazık ki bu güne kadar hiçbir olumlu adım atılmadı. Zorunlu din dersleri kaldırılmadığı gibi, tam tersine; Muhammed’in hayatı vb. konular müfredata seçmeli dersler olarak eklendi.
Halen trafik ışıkları uluslararası kurallara aykırı bir biçimde kullanılmaktadır. Okullarda öğretmen trafik ışıkları konusunu işlerken sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluştuğunu öğrencilere anlatır. Bu renkler Kürd bayrağının işaretleri anlamına geldiği gerekçesiyle yeşil renk mavi olarak değiştirilmiştir.
Dün Türk-İslam sentezi olarak nitelenen sistemin adını bu gün takunya-postal olarak değiştirebiliriz. Her nedense ülkemizin demokratikleşmesi hep başka bahara erteleniyor.
Zaten ülkemizdeki mevcut eğitim sisteminin bilimsel çerçevede demokratikleşmesini AKParti’den beklemek hayalden öteye geçmez.
O nedenle, demokratik ve bilimsel eğitimin ülkemizde gerçekleşmesi için demokrasi güçleri acilen bir araya gelip çözümler üretmeli ve harekete geçmeleri gerekir.
----------- 
*Emekli Öğretmen


Akdeniz: Mülteci mezarlığı...



Adil Okay
adilokay@hotmail.fr
UMUDA YOLCULUKTA: KATLİAM GİBİ KAZA

“Yüzlerce kaçak göçmen taşıyan bir tekne, İtalya'nın Afrika'ya en yakın kara parçası olan Lampedusa Adası açıklarında battı. Olayda can kaybının 350'ye kadar çıkabileceği belirtiliyor…”
Bu gün, biz çocuklarımızla veya sevgilimizle kahvaltı yaparken 400 mülteciyi taşıyan tekne battı. İtalya Ulaştırma Bakanı Maurizio Lupi en az 250 kişinin de kayıp olduğunu açıkladı. Yani 250 insan “umuda yolculukta” öldü. Sahte cennetlere varmak isterken öldü. Öküzünü, gecekondusunu, çocuğunun küpesini satıp, kaçakçılara verdiler. Yola çıktılar. Ve öldüler. Akdeniz onlara da mezar oldu.
“Bu hafta başlarında benzer bir olayda Sicilya açıklarındaki Ragusa adası yakınlarında da 13 kişi hayatını kaybetmişti. "Bu gibi trajediler bizi buna benzer olayların yaşanmaması için önlem almaya mecbur ediyor" diyen Başkan Giorgio Napolitano, politikacılara Afrika'daki savaştan etkilenmiş ülkelerden kaçan mültecilerin sığınması konusundaki kanunları gözden geçirmesi çağrısında bulundu. İtalyan gönüllü yardımlaşma derneği Fortress Europe verileri bölgede korkunç gerçeği gözler önüne serdi. Buna göre kesin olmamakla birlikte son 25 yılda Akdeniz, 19 binden fazla mülteciye mezar oldu. Bunlar arasında sadece Sicilya Kanalı’nda hayatını kaybeden mülteci sayısı ise 6 bin 200’ü geçti.”
Ne kadar çok yazdım bu konuda. En son makalem de bu konudaydı. Kim bilir daha ne kadar yazacağım. Kimi zaman nefretle kimi zaman acz ile. Ama her zaman öfkeyle.
Dile kolay. 6 bin 200 kişi Akdeniz’de kayboldu, umuda yolculukta. Ben de yaşadım mülteciliği. Bir ömür üstelik. Yıllarca yeni gelen mültecilere ücretsiz tercümanlık yaptım. Şimdi yılda bir gittiğimde, onların kaldığı ülkeye, bir kahve ısmarlıyorlar beni görünce. Vefa gösteriyorlar. Evet, ben de mülteciydim. Bana da evini açtı insanlar. Sonra benim evim olduğunda da ben açtım evimi yeni gelenlere. Evet, bu gün ölen insanlar gibi, ben de aştım sınırları. Bilirim o duyguyu. Ben de verdim kaçakçılara para. Bilirim o gerilimi. Ben yaşadım. Bu insanlar yaşayamadı. Ben ölmedim, yaşadım ama yolunu kaybedip dağda soğuktan donarak ölen yoldaşlarım oldu. Ben yakalanmadım ama teknede fırtınaya yakalanıp hedefe varamadan yakalanan yoldaşlarım oldu.
İş kazalarına, önlem alınmadığı için nasıl “İş cinayeti”diyorsak, Kapitalist ülkeleri “umut” sayıp, kaçak yollara düşen mültecilerin ölümü de cinayet sayılmalıdır. Dünyayı ellerinin arasına alan ahtapot, yani kapitalist sistem ilk elden sorumludur. Bölgesel savaşları çıkaran, tahrik eden, mezhep gerilimleri yaratan, yoksul ülkelere silah satıp onların aşına ekmeğine göz koyan emperyalist tekellerdir. Onlar, esas oğlan yani asıl suçludur. Fransa’nın Libya’ya müdahale için neden ABD’den de aceleci olduğunu sanıyorsunuz. Veya Suriye’ye saldırı için.
Ve sınırlardır.
Ve konulan vizelerdir.
Bu dünya hepimizindir. Dünyanın bir köşesinde yaşayan insanların, diğer köşede yaşayan insanlara yasak koyma-vize koyma hakkı yoktur.
Avrupa ülkelerinde her hükümetin seçim propagandasında “kaçak göçmen işçilere karşı” alacağı önlemler önemli yer tutar. Kaçak göçmenler kimlik kontrollerinde avlanır ve zorla uçağa bindirilip ülkelerine geri yollanır. Yakalanmayanlar da vahşi bir sömürü ağında bulurlar kendilerini. Çalışma iznin yok, o halde normal ücretin yarısını alırsın en fazla. İnsan tacirleri sadece hududu geçirenler değildir, onları boğaz tokluğuna çalıştıran patronlar o tacirlerden daha vicdansızdır.
Hatırlıyorum, dört mülteci arkadaş bir arabadaydık. Atina yakınlarında Lavrion mülteci kampını bulacak, arkadaşlarımızı ziyaret edecektik. Biz batıya iltica edenler, görece daha iyi koşullardaydık. O nedenle Fransa’dan Yunanistan’a gidebilecek para biriktirmiştik. Atina’ya sabahın erken saatlerinde varmıştık. Bir meydanda, soğukta bekleşen bir grup adam görmüştük. Bizim insanlarımıza benziyorlardı. Yol sormak için durduk. Evet, Türkiye’den “umuda yolculuğa çıkan bizim insanlarımız”dı bunlar. İnşaat işçileri. Bir araba geldi, pazarlık yapıldı ve gittiler. Yüreğim cız etmişti o zaman. En son Paris’e gittiğimde, kaldığım evin kapısının önünde, soğukta müşteri bekleyen genç kadınları görünce de aynı sızıyı duymuştum.

Belki uzun yıllar mülteci olarak yaşamışlığımdır beni bu konuda daha fazla öfkeli kılan. İnarittu’nun “Biutuful” adlı filminde de “mültecilerin” ve “en altakilerin” dramı anlatıldığı için sarsılmış ve “Biutiful: Uykuları Kaçıran Bir Film ve Mülteci Yıllarım” adlı makaleyi yazmıştım.[i]

Eski kızıl dere filmlerinde kaldığını sanıyordunuz değil mi, Afrika’dan kaçırılıp ABD’de köle pazarında satılan insanları. Kapitalist sistem aynı çarkı döndürmeye devam ediyor. Eritreliler, Afganlar, Filistinliler, Suriyeli veya Libyalılar, Türkler veya Kürtler onlar için insan değildir. Rakamdır. Ya da ucuz iş gücü. Modern köle.
Bu gün en az 350 insan boğuldu Akdeniz’de. Umuda Yolculukta.
İşte bu kahrolası olay üzerine, istemeden, hazırlanmadan yazdığım bir makale daha. Keşke yaşanmasaydı ve yazılmasaydı diyeceğim.
İtalya kendi sularında yaşanan bu faciadan sonra ulusal yas ilan etmiş.
Dünyanın bütün bayrakları inmeli aşağıya.
Bu bütün dünyanın ayıbı.
03.10.2013
kaynakça: Le Monde.fr avec AFP | 



[i] http://www.adilokay.com/haber_detay.asp?haberID=424

2 Ekim 2013 Çarşamba

YALANLAR, DOLANLAR, OLANLAR VE GERÇEKLER...





Bülent Tekin

Özgür, onurlu, eşit ve birlikte yaşamaktan bahsetmeyen kalmadı. İki milliyetçi parti dışında tabii. Gerçekten de öylesine özgür bir ruh yakalandı mı? Hükümetin “demokratikleşme paketi” buna uygun olacak mı? Bu paketin daha çok bir fikir çalışması olduğu, kamuoyundan gelen tepkilere göre şekilleneceği açıklandı. Kürdistan ve Türkiye, Türk ve Kürt gerçeklerine uygun bir demokratik ruh bu topraklarda yeşerdi mi? Tüm bunların verilerini siyasi parti liderlerinin söylemlerine göre test edemeyiz. Siyasetçilerin bu topraklarda içtiği su ile halk(lar)ın içtiğinin aynı olduğunu düşünmüyorum. Yeniden seçilme ve iktidar olma hırsı içinde bulunanlarla yönetilenlerin aynı güç ve ruh yapısı içinde olduğunu düşünmek doğru olmaz.
Bu topraklarda gerçekten de hiçbir güç kimlikleri, dilleri, kültürleri inkâr etmeyecek mi; buna inanmalı mıyız? Ya dinler ve mezhepler bu topraklarda eşit ve özgür yaşayacaklar mı? Çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli, çok mezhepli bir Türkiye’ye doğru yürüyen bir tarihi süreçten mi geçiyoruz? Buna tamamıyla inanmak olanaklı mı? Başbakanın, hükümetin ve bazı aydınların deyimiyle tarihi günlerden mi geçiyoruz? Bu dönemin jenerasyonu bu tarihi günleri çocuklarına, torunlarına övünçle mi anlatacak? Kendi adıma rahatlıkla evet diyemiyorum, nedense kuşkulu bir yaratılışım var, hep sorguluyorum?
                      Ancak 100 yıl önce başlayan ulus-devlet politikasının iflas ettiğini CHP ve MHP gibi siyasi partilere rağmen söyleyebilirim. AKP’de bu iki siyasi partiden farklı oluşum özünde ulus-devlet politikasıyla çelişmemesine karşın nasıl bulunmaktadır? AKP’nin bin yıllık bir iddiası var: 2023’te 1.Cumhuriyet’i farklı bir 2. Cumhuriyet’e dönüştürmek. Bu 2. Cumhuriyet tam demokrasiye mi tekabül edecek? Bu konularda çok ta olumlu şeyler düşünmüyorum. Fakat 3023’leri 2071-3071’leri düşlediğini söyleyebilirim. Tabi bu gelecekleri ulus devlet içinde düşünmüş olmalıdırlar.  
Bu topraklarda yeni bir dönem olacak mıdır? Bu yeni dönemde devlet, ulus-devlet olmaktan çıkıp çok kültürlü ve çok uluslu olmayı başaracak mıdır? Bu olanaklı mıdır? Bu devlet sadece Türklerin değil başta Kürtlerin, Arapların, Lazların, Çerkezlerin, Süryanilerin, Ermenilerin ve diğer tüm etnik grupların devleti olacak mıdır? Yeni dönemde kimsenin kökeni imha ve inkâr edilmeyecek, asimilasyona tamamen ortadan kalkacak mıdır?
Ve çok önemli ama söylenmeyen (dillendirilmeyen) bir gerçek daha var: Asimile edilmiş ve rüyalarını artık Türkçe gören bizler gibi Kürtlerin yeni korkuları var: Yoksa artık rüyalarımızı Türkçe olarak göremeyecek miyiz? Tam insan haklarından, gerçeklerden, tam insan olmaktan bahsediyorum, klişe sözlerden, sloganlardan değil!
Bu yeni(?!) dönemde  ırkçılık kokan and ve sloganların modasının kalkacağına inanıyorum. Bu yeni dönemde en azından böylesi bir durum şekillenecektir. Yeni dönemde ana dilde eğitim bir şekilde şekilsel de olsa serbest olacaktır. Seçmeli ders olarak verilen ve çözüm olmayan duruma benzer şekilde Kürtçe (özel) okullar açılacaktır. Değiştirilmiş köy ve yerlerin isimleri geri verilecektir. Ve tüm bunlar yapılırken yöneten ve yönetilenin sosyal ve ekonomik dengesi aynı kalacaktır. “Kurnaz Adam” yine bizi yönetecektir. O her zaman bir kılığa girmeye devam edecektir. Zaman zaman demokrat, İslam, Kürt, Türk, milliyetçi, sosyalist, sağcı, solcu olarak bizi yönetmeye devam edecektir. Avukatsız, kimsesiz, yoksul, çarıksız, baldırı çıplaklar hep yönetilen olacaktır. Bu oligarşik düzen bu gidişle asla yıkılmayacaktır.

1 Ekim 2013 Salı

Türk - islam paketi…

Serra Güneyli

Nihayet, 30 Eylül 2013’te, Recep Tayyip ”paketini” açtı; ortaya, ”Türk- İslam” fikirleriyle süslenmiş bir ”şeriat paketi” çıktı. Şeriat paketi, Kürt özgürlük hareketini ve Aleviliği tümden yok etmek; Türk- islam” sentezi  ile ”hepimiz müslümanız” ninnisiyle uyutmak paketi olmuştur.

Erdoğan buna ”demokrasi paketi” diyormuş! Demokrasi karşıtı Erdoğan, büyük bir ahlaksızla  demokrasi kavramı ile, Türk, Kürt…Tüm  Orta-doğu insanını ve  özellikle de Avrupa’yı kandırmak için kullanıyor. Bunun için de ”Sunni şeriat pakatine”, büyük bir ahlaksızlıkla, demokrasi paketi(!) adını veriyor. Bunu kim yutar? Kim yer?

Ôncelikle, Erdoğan, demokrat ve demokrasiden ve insan haklarından yana değildir ki!

Türkiye’de, Erdoğan, kimdir?

Erdoğan, Türkiye siyasal kuruluş tarihini geriye, şeriata götürmek isteyen bir ”himar”,  yani ”cahş”,  yani ”eşekktir”.

Böylesi ”cahşlar” demokrasiyi nereden bilecekler ki?

”Himar” Erdoğan, feodalizmden kapitalizme geçişte kurulan ”burjuva özlü” devrimi,  yani demokrasiyi nereden bilecek ki?

”Eşek” Erdoğan, demokrasi, demokratik sistemin, yani ”burjuva demokratik devrime” tekabül eden ve toplumsal ilişkileri, feodalizmden tasfiye etmek”  oluştuğunu nereden bilecek ki?

Bunları hızlıca not etmiş oluyorum.

Devam ediyorum.

Evet…Recep Tayyip paketi, başta Kürt halkı olmak üzere, Alevilerin ve tüm Anadolu halklarının, Türk – İslam sentezi ile uyutulması paketidir. Bunun sonucu; “dile, kimliğe, kültüre…gerek yok! Hepimiz müslümanız ve bu “Allah sevgisinde” ama yine “Türk” olarak kalalım”,  paketidir.

Kürt özgürlük savaşçılarının ve Alevilerin, bu “şeriat paketine” karşı çıkmaları yerindedir. Herkes, Recep Tayyip denen açılımının ne olduğunu, 30 Eylül 2013’te daha da iyi görmüştür. Yeterli değildir.

Erdoğan, “Türk – İslam” sentezini, “bazı güvendiği ”Kürt dostlarından” aldığı ve bu cesaretle bu “karıştır – barıştır” paketini bizlere sunduğunu, söylüyor. Doğrudur.

Doğrudur, ihanet hep içten çıkıyor.  İçten çıkan ihanet, yalnız Erdoğan’a değil, tüm gerici güçlere koltuk değnekleri oluyor!

Kürt özgürlük savaçıları ve alevilerin, “içten çıkan ihaneti” görmeleri ve buna da karşı tavır almaları, artık bir zorunluluk olmuştur.

Evet…Yine toprak kayıyor.

Receb’in ve “iç-hainlerin” toprağı kayıyor.

Ama,  akan topraklar yerine, gülistanla süslenmiş yeni topraklar geliyor.

Umudumuz budur.

24 Eylül 2013 Salı

DERSİM’DEN ANTAKYA’YA YASAKLANAN ADLARIMIZ(*)




Adil Okay
 “Tanıyamadılar beni / Pasaportta rengimi emen gölgede / Yaralarım bir sergiydi onların nezdinde…/ Tüm gözler benim alnımdaydı / Ama onlar /  Tümünü sildiler pasaportumdan…/ Ellerimle işlediğim toprakta bir utanç…/ Benim uyruğum / Tüm yürekleridir insanların / Varsın alınsın pasaportum…”    Mahmud Derviş
 Kâbus
Gece rüyamda herkes anlamadığım bir dilde konuşuyor ve beni yabancı bir isimle çağırıyorlardı. Ben ısrarla adımın Adil olduğunu söyleyip duruyordum. Ama etrafımı saran insanlar beni anlamazlıktan gelip kulağıma: “Senin adın bundan sonra X, Adil’i unut, o Arapça kökenli bir ad ve yasaktır” diyorlardı. Öfkeden ter içinde kalmıştım. Etrafıma bakıyor, benim gibi adları zorla değiştirilen insanlardan destek arıyordum. Sesime ses veren yoktu. Sadece doğa konuşuyordu. İsimleri kimseye sorulmadan değiştirilen dağlar, nehirler, göller, ovalar, obalar, köyler, beldeler “Adımızı geri isteriz” diye haykırıyor ve “Bizi düşünmediniz bari kendiniz için ses çıkarın, onurunuzu koruyun” diyorlardı. Zorla isim değiştirmeye itiraz edip sesimi yükseltince, üniformalı iki kişi koluma girip, ‘XYZ’ devletinin kararnamesine itaatsizlikten tutuklandığımı bildirdiler. Ve ben birden uyandım. “Oh” dedim: “İyi ki bir rüyaymış.” Daha doğrusu bir kâbus.
İşte benim sadece bir gece gördüğüm kâbusu, bu ülkede her gün yaşayan insanlar vardı. Adları değiştirilen ya da on yıllarca doğan çocuklarına atalarının isimlerinin verilmesi yasaklanan insanlar. (Çocuklara İsim yasağı yeni kalktı diyebiliriz.) Oysa Bulgaristan’da “soydaşlarımızın” adları zorla değiştirilince, ‘milletçe isyanımızı’ dile getirmiştik değil mi? Peki O “soydaşlarımız” için istediğimizi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halklara neden çok gördük. Onların çocuklarına isim vermeyi yasaklamanın yanı sıra, “ülkenin asli unsurları, renklerimiz, mozaiğimiz” diye andığımız halkların yaşadıkları bölgelerin, beldelerin, köylerin adları neden değiştirildi. Ve halen değiştirilmeye devam ediliyor.
 Siz hiç Arap olmadınız
Mahmut Alınak’ın “Siz hiç Arap Olmadınız” başlıklı yazısı da bu ülkede Kürtlerin yanı sıra Arapların da asimilasyon politikasından muzdarip olduğunu ortaya koyuyor. Alınak’ın yazısından bir bölümü aktarıyorum: 
”(Arap Kerim), Siz Hiç Kürt Oldunuz mu? Başlıklı yaşanmış öykümü okuyunca kendi çocukluğuna gittiğini söyledi. (…) “O kahredici yazıda sanki beni anlatmıştın. Sanki Digor’un Mewreg köyünde başında budaklı sopalar kırılarak Türkçe öğretilen o çocuk bendim. Biri Arap, biri Kürt iki çocuğun yaralı yolculuğuydu o yazı. Acıklı hikâyemiz bir, kaderimiz aynıydı. Oysa o zamanlar aynı kaderi paylaştığım Digor’un adını bile duymamıştım. Elli yedi yıl önceydi, tüm dünyam köyüm Şoruzbah ve ilçem Midyat’tan ibaretti; nereden bileyim ben Digor’u ya da Mewreg’i.  Sen ilkokul çağında Kürt olduğunu yazmıştın, oysa Arap bir anne ve babanın çocuğu olan ben ancak otuz üç yaşında Arap oldum.” (…) “Sanıyor musunuz ki sadece siz Kürtler asimile edildiniz, sadece sizin köylerinizin adları değiştirildi. Şimdi adı resmiyette Çavuşlu olan köyümüzün adı aslında Şoruzbah’tır, Midyat’ta bağlı bir Arap köyüdür. Ben işte ilkokulu o kadim adı elinden alınıp Çavuşlu olarak değiştirilen Şoruzbah’ da okudum. Atalarımız asırlar önce Arabistan’dan gelip yerleşmişler buraya. Köyde Arapça konuşulurdu, birkaç kişinin dışında kimse Türkçe tek kelime bilmezdi. Bize okulda, sokakta ve evde Arapça konuşmak yasaklanmıştı. Ferhat Kukuk adında bir müdürümüz vardı. Şimdi ölmüştür herhalde. Türkçe’yi sırtımızda sopalar kırarak öğretirdi bize. (…) Her yerde, herkesle ve Türkçenin T’sini bile bilmeyen anne ve babalarımızla Türkçe konuşmak zorundaydık. Arapça konuşanlar şiddetli cezalara çarptırılıyordu. Ya Türkçe konuşacaktık, ya da susacaktık! (…) Muhbirlerin, “Arapça konuştular,” diye ihbar ettiği çocuklar ertesi gün sınıfın önünde çığlık çığlığa dövülürdü. Arkadaşları dövülen çocuklar kanı çekilmiş solgun yüzleri ve akları dehşetle büyümüş kocaman gözleriyle oturdukları sıralarda tir tir titrerdi. (…) Okul bana bir kötülük yapmış, ana dilimi, Arapçayı unutturmuştu. Bilincim ve belleğim Arapçayı son zerresine kadar kazıp atmıştı. Nasıl bir şeyse, devletin bize uyguladığı yasağı bu kez farkında olmadan ben kendi kendime uygulamaya başlamıştım. Bazen rüyalarımda Arapça konuştuğumu görür, kan ter içinde uyanırdım. Aynı rüyayı bir daha görmemek için bir yerlerimi çimdiklerdim. Otuz üç yaşındayken Libya’ya çalışmaya gittim. Üç yıl çalıştım orada. Okulun pek çok Arap çocuğuna yaptığı gibi ruhumda ve bilincimde öldürdüğü Arapça’yı işte orada öğrendim. Hâlâ sokakta Arapça konuşurken bir korku, bir titreme ve bir çekingenlik duyarım içimde.” 
Asimilasyon politikalarının kime ne yararı oldu
Mahmut Alınak’ın aktardığı ceberut uygulamalar münferit değildi. Bir devlet politikasıydı. Ve tabi kraldan daha çok kralcı, sevgisiz öğretmenler de bu politikayı, çocukların başında sopa kırarak uyguladılar. Bir neslin travmalarla yaşamasına neden oldular. Peki bu uygulamalar ne yarar sağladı. Bu isimleri kim - neden Türkçeleştirdi. Bu değişikliğin Türkçeye ve Türk kültürüne katkısı ne oldu. Türk işçisine, yoksul Türk köylüsüne ne yarar sağladı. Bunlar, devlet erkanından kimsenin sormadığı, dolayısıyla yanıtı aranmayan sorular. Bu yazının bir amacı da doğru sorular sormak ve yanıtını hep beraber aramaktır.
 Biliyoruz ki Türk halkının da büyük çoğunluğu iş-aş derdinde. Bu gün itibariyle –çocuk çalıştırmak yasak olduğu halde- ülkede 960 bin “çocuk işçi” var. Rum, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani köylerinin - kentlerinin adlarının Türkçeleşmesi kimsenin karnını doyurmuyor, parasız eğitim ve sağlık olanağı sunmuyor. Türkçeleşen isimler, muktedirlerin kirlettiği denizlerimizi, kurutulan nehir ve göllerimizi kurtarmıyor, iş cinayetlerine, kadına şiddete çözüm olmuyor. Ahlaksal çöküntüyü, fuhuşu, pedofiliyi engellemiyor. Einstein’ın “İyi millet, kötü millet yoktur. İyi insan, kötü insan vardır”, sözünün halen geçerliliğini koruduğuna inanan ben, ana dili Türkçe olan bir Antakyalıyım, yer isimleri değiştirilirken görüşüm alınmadığı gibi, bu değişikliğin de bana hiçbir yararı olmadı. Tersine ana dili Türkçe olmayan komşularıma, arkadaşlarıma karşı kendimi mahcup hissetmeme yol açtı. Belki de kâbuslarımın bir nedeni de bu mahcubiyettir.
Onbinlerce köy-belde ismi değiştirilirken neden susuldu
Sonuç itibariyle sadece Antakya- Hatay’da değil, tüm ülkede on binlerce köy-belde ismi, benim rüyamda kâbus diye adlandırdığım senaryoda olduğu gibi, birkaç muktedirin isteğiyle değiştirildi. Ve değiştirilmeye devam ediyor. Mecliste kısa bir zaman önce Halis Kaplan tarafından verilen önergede, “1949 yılında çıkarılan 5442 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu uyarınca değiştirilen yer adlarının eski haline getirilmesi talep ediliyordu. Teklif gerçekten önemliydi, çünkü adı geçen kanuna dayanarak bugüne kadar 30 bin kadar coğrafi yer ismi ‘Türkçeleştirilmişti.’”
Ve bu anti-demokratik uygulamalar bazen azalarak, bazen çoğalarak devam etti. Ve sıra bize Antakyalılara geldi. Bir gece biz uykudayken kentimizin adı değişti, Hatay oldu. Antakya doğumluların kimliğinde geçmişte Antakya- Hatay yazarken aniden, Antakyalıların görüşü alınmadan, Hatay-Merkez yazmaya başlandı. Elbette Antakya bir semboldü, binlerce yıl boyunca onlarca uygarlığın üzerinde yeşerdiği, uğruna şiirler yazılan, mozaik diye anılan bir kentti. Bu nedenle itirazlar daha kitlesel oldu. Hatay da büyükşehir olup tepkiler yoğunlaşınca, Antakya adı yeniden kimliklere girmeye başladı. Ama Antakya’dan önce aynı bölgede yüzlerce köy ve belde ismi, oldubittiye getirilip değiştirilmişti. Birkaç örnek vermek gerekirse: Yeşilpınar, Serinyol, Samandağ, Vakıflı… Bu bölgelerin adı değiştirilirken ana dili Arapça, Ermenice ve/veya Türkçe olan insanlara sorulmadı, görüş alınmadı. Oysa masrafsız ve kolay bir referanduma gidilebilirdi. Değil referandum, anket bile yapılmadan diktacı rejimlerde olduğu gibi halkın değerlerine, tarihine, kültürüne saldırıldı. “Çan, Hazan ve Ezan” belgesellerine ve “Mozaik” söylemine ihanet edildi…
Antakya’da yaşayan halklar
Eğer Antakya’da yaşayan Türkler, Araplar, Ermeniler, Arap Yahudileri ve Hıristiyanlar örgütlü olarak isim değiştirmeye itiraz etselerdi, en azından o beldelerde-köylerde referandum talebinde bulunsalardı, isimlerimizi, kimliklerimizi bir gecede değiştiren erk geri adım atardı. Tabi keşke, Antakya’dan önce, Dersim’den başlanarak Anadolu’nun farklı bölgelerinde yer isimleri değiştirildiğinde ve insanların çocuklarına atalarının adlarını vermek istemeleri engellendiğinde çıkan itiraz seslerine sesimizi katabilseydik ve o kadim halklarla dayanışma içinde olabilseydik. Halen de geç kalmış sayılmayız. Bu konuda Antakya dergileri ve yerel gazeteler önemli bir işlev görüyor. Aynı zamanda Antakyalı aydın, yazar, şair ve sanatçılar bu “kültürel yağmaya, kıyıma hayır, eski adlarımızı geri istiyoruz” diye kampanya açabilirler. Antakya’dan yola çıkarak, tüm Türkiye’de yer isimlerinin iadesi istenebilir.
Yoksa yakında, yazının başında anlattığım o uğursuz rüya gerçek olabilir…
Sonsöz
Filistinli şair Mahmud Derviş ile başladım yazıma, yine onun İsrail zulmüne karşı yazdığı şiirlerinden bir alıntıyla bitiriyorum, teşbihte hata olmaz diyerek:
“kaydet Arabım / adım var yalnız yoktur soyadım / bu diyarda öfke kazanında yaşayan / en sabırlı insanım / zamanın doğuşundan daha eskiye / yılların bilinmesinden daha eskiye / selvilerden, zeytinlerden daha eskiye uzanmıştır köklerim/ (…) / Kaydet Arabım/ taş ocağında çalışıyorum emekçi yoldaşlarımla/ çocuklarımın sayısı sekiz/ giysilerimi defterlerimi / taştan çıkartıyorum ekmeklerimi/ (…)kork benim açlığımdan/ kork benim öfkemden (…)”
 -------------
*Newroz Haber Yorum Dergisi, Haziran 2013.
Antakya Kültür Sanat, Temmuz Ağustos 2013
Web sitesi: www.adilokay.com

23 Eylül 2013 Pazartesi

DİJLE TV KAPATILDI!..



Bülent Tekin


                      Yaklaşık altı yıldır Kürtçe lisanı ile yayın yapan ve ilk özel Kürtçe televizyonu olma özelliğine sahip olan Dijle Tv’nin ekranı karar(tıl)dı. Kürt Sorunu gibi yüzyıllar sorunu olan Türkiye’nin yürümekte olan Barış ve Çözüm Süreci’ne önemli katkısı olacak böylesi televizyonların seslerinin kesilmesi önemli kayıplardır. Kıt kanaat olanaklarıyla Kürtlerin, Ortadoğu’nun ve dünyanın sesi olmaya çalışan böylesi sevecen bir ekranın kararması moral ve basın özgürlüğü adına olumlu olmamıştır. Çok kısa süre içerisinde Dijle Tv salt Kürtlerin değil, Türklerin de sevimli ekranı olma yolundaydı.
                      Türkiye’de yayın yapan 400 civarındaki tv kanalının yayın sözleşmeleri yıllık yapılmasına karşın Dijle Tv’nin iki ayda bir yapılmaktaydı. Televizyonun kapanması ile ilgili Dijle Tv Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Yayın Koordinatörü Hasan Sancar’ın verdiği bilgi bu yöndeydi. Böylesi bir zorluğun ve bürokrasinin yayın yaptırmaktan çok, yaptırmamak yönünde olduğu söylenebilir. Yılda altı kez sözleşme yapmanın zorluğunu takdirlerinize sunmak istiyorum. Bilirsiniz Türkiye’de çok kullanılan bir terim var: Pozitif Ayrımcılık. Kürtler ve Kürtçe açısından tam da olması gereken bu uygulamanın neden yapıl(a)madığı tuhaftır?
                      Tarafsız, bağımsız ve doğru haber vermekle belki aykırı bir ses olarak görülmüş olabilir. Ama doğruları zamanında vermenin önemini hepimizin kavraması gerekir. Roboski katliamını 12 saat görmezden gelen merkezi bir medyanın demokrasiye olan katkısı ile Roboski Anneleri’nin sansürsüz feryatlarını verme arasındaki farkı vicdanen düşünmeliyiz. Hangi tavır Türkiye’ye demokrasine katkı yapar, gerçeği germezden gelmek mi, ya da gerçeği olduğu gibi vermek mi?
                      Dijle Tv herhangi bir ideolojinin sesi de değildi. Eleştirel bakış tarzıyla tüm siyasi partilere eşit mesafedeydi. Yoksul, kimsesiz, avukatsız Kürtlerin yani halkın sesi olmaya çalışıyordu. Yine sahipsiz ve yoksul Türkleri sesi de olmaya çalışıyordu. Türkiye’de Kürtlerin ve Türklerin eşitliğine ve kardeşliğine dayalı bir barış ortamı için çaba veriyordu. Kürt kültürü ve lisanın özgünlüğü dile getiriliyordu. Ve kendi küçük olanağıyla müzik dalında RTÜK’n reyting sıralamasında altıncı sıraya yerleşmişti. Tüm bu güzel çabalar(ın)a karşın ekranı karartıldı.
                      Genç ve yetenekli Genel Yayın Koordinatörü Hasan Sancar’ın emeğini de dile getirmeliyim. O ailesini ve çocuklarını ihmal etme durumuna karşın çocuğu saydığı Dijle Tv için gece gündüz demeden çaba gösterdi. Herkesin yattığı saatlerde o yollardaydı. Ben şahsım adına yaptığı çaba ve verdiği mücadeleden dolayı kendisini kutlamak istiyorum.
                      Sonuç itibariyle Dijle Tv’nin kapatılmasını demokrasi, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü adına büyük bir kayıp olarak görmekteyim. Devlet çok seslilik, demokrasi ve insan hakları adına-kendi deyimiyle!-pozitif ayrımcılık yapmalı, gerekli desteği ve süspansiyonu sağlamalıydı. Ve Dijle Tv’nin kapatılması Türkiye medyasında önemli bir haber niteliği oluşturmadı. Oysa basın, düşünce ve ifade özgürlüğü hava kadar, su kadar vazgeçilmez bir özgürlüktür. Devletin basın ile ilgili kurallarının da daha çok özgürlükçü ve insan haklarıcı olması gerektiği düşüncesindeyim. Demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü anlayışım açısından bir gün, yeniden Hasan Sancar ve Dijle Tv’nin ekranlara döneceğini düşünmekteyim. En azından bu benim temennimdir.
                     

17 Eylül 2013 Salı

HIRSIZ VE POLİS...




Bülent Tekin



                      Bu birkaç yıldır yerleştiğimiz Diyarbakır’da benim ve kızımın başından geçen iki hırsızlık olayını Diyarbakır polisi çözemedi. Üstelik benimle ilgili olanı basına yansıdığı halde bir sonuç alınamadı. Ve tuhaftır ki benim olayımdaki fail Emniyet Müdürlüğü kamerasına yakalandığı halde kimliği tespit edilemedi. Üstelik şahısla ilgili iki tanık ifadesi de vardı. Böylesi bir olayı çözemeyen ve faili yakalayamayan bir polis teşkilatının önemli olayları çözeceğine inanmak zordur. Kameran var, net değil, şahsın yüzünü göremiyorsun. Üstelik olayın olduğu yerde polisin iki kamerası vardı.
                      Bir yazarın başından geçen bir olayı çözemeyen polisin sıradan yurttaşların hırsızlığını yapanları nasıl yakalayacağı şüphesi doğmaz mı? Basına düşmüş olayımın hatırına bu olayı çözemeyen polis gerçekten de diğer olayları nasıl çözüyor? Zaman zaman okuyoruz, televizyonlardan izliyoruz: Filanca cinayet yarım saate çözüldü, katil yarım saat içinde yakalandı. Peki bu okuduklarımız, izlediklerimiz gerçekten doğru mu?
                      Artık düşünmeye başladım: Hrant Dink’i öldüren katil gerçekten Ogün Samast mıydı? Gerçekten de kamera görüntüleri yardımıyla kimliği belirlenmiş miydi? Televizyonlardan nerdeyse ölüm sahnesini bize izlettirdiler. Beyaz bereli kaçan o şahıs Ogün Samast mıydı? Katil o muydu? Kameralar nasıl net görüntü verdi? Kameraların nasıl olur da görüntü sorunu olmadı? Dilerim katil Ogün Samast’tır.
                      Diyarbakır ya da Amed öyle demokrasi duyarlılığı ile pek övünmesin: Nerdeyse Hırsızların Başkenti olmuş durumda. Hırsızlık, hırsızlık cenneti olduğu ortamlarda rakipsiz olur. Eğer hırsızlığı salt ekonomik nedenlerle (yoksulluğun neden olduğu) yapılan masumane bir eylem olarak görürsek hırsızlığı olumlamış oluruz. Eğer hırsızlık salt bu nedenle yapılmış olsaydı tüm yoksul ve sahipsizlerin hırsız olması gerekirdi. Öyle hırsızlığı, Kürtler geri bıraktırılmış, yoksul olmaları nedeniyle bu işi yapmak zorunda kaldılar şeklinde bir kısım Kürt aydınlarının tuhaf görüşü olarak algılandığını da biliyorum. Tüm bu bakışlar hatalı ve suç işlemeyi teşvik edici yöndedir.
                      İnsanlar neden hırsızlık yapar? Kolay hırsız olunur mu? Mesela cebinizden cüzdanınızı aşıran (benim başıma gelmişti!) bir hırsız (cepçi!) öyle kolay yetişir mi? Evet, hırsızlar kolay yetişmiyor, önemli düzeyde teori ve pratik gerektirir. Bir yetenek kazanma sürecidir hırsızlık. Üstelik bu alçaklığı herkes yapmaz. Polis acaba hırsızların çevresi ile ilgili bir sosyal araştırma yapıyor mudur? Böylesine bir araştırma yapılırsa hırsızların çevresinin (kankalarının) hırsızlar, sahtekârlar, katiller, fuhuşçular ve uyuşturucu pazarlamacıların olduğu görülecektir.  
                      Hırsızlık gibi onursuzca bir işin toplumsal dayanışma ile lanetlenmesi, olumlayıcı ve hatta özendirici tüm faaliyetlerin yasaklanması gerekmektedir. Hırsızlığı ve hırsızı bugün yaptıklarından ve sonuçlarından sorumlu tutmamak büyük bir hatadır. Ortada bir suç vardır ve bu suç affedilemez niteliktedir. Hiçbir din ya da dinsizlik hırsızlığı hoş görmez, olumlamaz. Tanrılı/Tanrısız dinler, ateizm dahil ya da seküler yasalar hırsızlığı hoş görmez. Mahkemelerin de hırsızlığa önemsiz bir suç gözüyle bakmaması gerekir.

                      Diyarbakır polisi benim hırsızımı yakalayacak mıdır? Tabii ki hayır. Çünkü bu ülkenin güvenlik güçleri devlet güvenliğine yönelik eğitim ve ideoloji almaktadır. Bireylerin hak ve özgürlüklerine göre zabıta davranışı demokratik ülkelerin çok gerisindedir. Polis gösteri ve yürüyüş kanunlarıyla nitelenecek eylemleri bastırmakta birebirdir. Ama benim, senin, onun hırsızını, sahtekârını, dolandırıcısını yakalamakta zorluklar çeker. Ben kendi gözlerimle gördüğüm polis kamerasının durumundan sonra öyle polisin çok ta modern suçlu bulma ve yakalama tekniklerini kullandığına inanmıyorum. Katiller mağdur ailelerin ihbarları ve verdikleri isimlerin aranması üzerine yakalanmaktadırlar.  Hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş ise bu ülkede devlet güvenliğini tehlikeye sokan suçlar yanında masumane ve belki de kabul edilebilir düşünülmektedir. Sonuç itibari ile ben hırsızımın yakalanmasını istiyorum. Böylesine aşağılık ve onursuz işleri yapan bu insanların sokaklarda masum insanlara zarar vermemelerini istiyorum. 

11 Eylül 2013 Çarşamba

DELİ DUMRUL...






Bülent Tekin

08.04.2013 tarihinde (Diyarbakır’da) imza altına alınmış (448976 Sıra Nolu) Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanağı elime geçtiğinde yediğim diğer trafik cezaları gibi öfkelenmiştim. Ama bu seferki biraz farklıydı: Bunda da böylesi bir tutanaktan haberim yoktu, gıyabımda tutulmuştu. Ve en önemlisi Elazığ’a giden yolda hız ihlali limiti yapmıştım: 70’le gidiyormuşum. Orada da limit 60’mış(?!) Önce düşündüm: O yoldan geçmiş miyim; bulamadım. Daha sonra şokum devam etti: Ne çok hızlı gidiyormuşum? Ve o yolda hiç kimsenin 50-60’la gidemeyeceğini biliyordum, üstelik o yolda limitin 60 olduğundan da kuşkuluydum. Ve ben o yolda trafik polislerinin devletin araçlarıyla sağımdan solumdan son sürat geçtiklerine de tanık olmuştum. Bu kez farklı davranacaktım: Mahkemeye başvurdum. Ve tahmin edeceğiniz gibi sonuç aleyhimde neticelendi. 174 liralık para cezasını yatırdım. Bir kez daha üzülmüştüm: Mahkemeler nedense idare ile bireyler arasındaki bu gibi davalarda kamu yararını idareden yana kullanmaktaydılar. Keşke dedim kendi kendime, Mahkemeler kamulaştırma kararlarında da bire bin talep eden arazi sahiplerine karşı da aynı kamu yararını gösterebilseler. Çünkü ben bilirim ki, halkın arazileri güvenlik ve Kürt sorunu nedeniyle Osmanlı’dan beri güçlü ve kurnaz ailelerce ele geçirilmişti. Bu arazileri emekleriyle almış olamazlardı. Süreç içerisinde tapusuna da kavuşmuşlardı. Neyse?

Belediyelerde oluşturulmuş ve trafikten de üye verilen bir trafik komisyonundan haberim var. O komisyon şehir içi sayılan yolların hız limitlerini nasıl oluyor da böylesine belirleyebiliyor? Böylesine bürokratik bir tutum milyonlarca insana haksız yere para cezası verdiriyor. Bir kez günümüzde imal edilen taşıtlarla böylesine hızlarla gitmek için aracı otomatiğe bağlamayı bile gerektirir. Cezayı kesen trafik polisleri eğer böylesine iyi şoförlerse neden bu hızlarla bu yollarda seyahat etmezler?

Son günlerde Diyarbakır’da park edilen bazı yerlerde elinde fişkesici aleti olanlar tarafından karşılanıyorsunuz ve hemen 3.5 liralık bir ödeme yapıyorsunuz. Çünkü sanırım bu iş özel sektöre ihale edilmiş. Oysa başka yerlerde bu rakam (mesela Adıyaman, mesela Anamur’da) 1 lira karşılığındadır. Eskiden değnekçiler vardı. Bir kaldırama yaklaştığınızda sizden park parası olarak para isterlerdi. Tıpkı Deli Dumrul gibi. Tabii vermeyenin halini tahmin edersiniz. Yoksa şimdiler de değnekçilerin görevini modern bir şekilde devlete mi yaptırıyorlar? Ama Diyarbakır özeli için şunu söyleyebilirim. Yollar öylesine dar ve trafik yoğunluğunu karşılayamayacak kadar yıllar ötesinden inşa edilmiş ki, sizin insanlara yasak koyma veya durma ihtiyacında böylesine bir fiyatla para kesme hakkınız olamaz. Trafik yoğunluğunu çözmek istiyorsanız, belki de yolların büyük kısmını araçlara yasaklamanız ve araçları da şehir dışında arazilerde park ettirmeniz gerekecek. Bütün bunların suçlusu (belediyeler, valilik) devlettir.

Sanırım yine de şükretmemiz gerekiyor: Otobanlardan ve köprülerden geçişlerde Deli Dumrul hikâyesini aratmayan bir durum var. Biliyorsunuz Deli Dumrul, bir çayın üzerine bir köprü yaptırmış ve geçenden 30, geçmeyenden 40 akça almış. Bizim vergilerimizle yapılan yollardan ve köprülerden devlet haraç alır gibi bizlerden para kesiyor. Ama devletin tek bir farkı var Deli Dumrul’dan: Deli Dumrul geçenden de geçmeyenden de alıyordu. Çok şükür ki devlet sadece geçenden alıyor. Ve okuruma şaşırıyorum: Neden sızlanıyorsunuz, neden şükretmiyorsunuz?


10 Eylül 2013 Salı

Üç ayda, üç can...




Faiz Cebiroğlu

Sözün bittiği yerdeyiz. Antakya, üç ayda, üç can verdi: Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz ve Ahmet Atakan. Üçü de alevi,  üçü de gençti. Abdullah Cömert, 22; Ali İsmail Korkmaz, 19; ve Ahmet Atakan, 22 yaşındaydı. Evet, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir durumdayız. Antakya, yasta. Antakya, öfkeli!

Antakya, üç ayda,  üç alevi can,  üç fidan. Üçü de, polisler tarafından öldürüldü. Üçü de, Recep Tayyip ve AKP Hükümetinin yapılandırdığı şeriat polisleri tarafından öldürüldü. Üçü de gencecikti ve üçü de aleviydi.

Dillerin, sustuğu  bir durumdayız. Gerçekten, buna dayanacak yürek zor. Antakya, üç ayda, üç alevi can, üç fidan. Antakya, yasta. Antakya, öfkeli. Antakya, ayakta!

Antakyalılar, üç canın katillerini ve “emri ben verdim” diyen,  islami faşist Recep Tayyip Erdoğan’ın yargılanmasını istiyor. Antakyalılar, katillerin hesap vermesini istiyor.

Antakya’da; AKP ve Recep Tayyip hesap vermeden, bu öfke, bu yürek susmaz. Antakya’da, üç canın hesabı verilmedikçe, bu isyan bitmez…

AKP ve Recep Tayyip, er ya da geç, hesap verecektir.

Şeriat polislerini, Antakyalı alevi gençleri üzerine süren, islami faşisti Recep Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti, hesap verecektir.

Evet, dillerin, ”lâl” olduğu bir haldeyiz. Antakya, yasta. Antakya, ayakta.

Ne garip, Antakya, ölümlerde tekleşiyor. Antakya, ölümlerde adlar aynı oluyor.

Antakya’da üç alevi can, ölümde tekleştiler;  bu bizlere acı veriyor.

Antakya’da üç alevi can, adlarda  “BİR” ve “PİR” oldular; bu bizlere direnç veriyor.

Antakya’da üç alevi can, üç fidan: Hesap vereceksin faşist Erdoğan!




7 Eylül 2013 Cumartesi

12 Eylül Cunta Anayasası Ve Tıkanan “Çözüm Süreci”






Mustafa Elveren (Em. Öğrt.)
 Fırat Haber Ajansında ve bazı gazetelerde yayınlanmak üzere 12 Eylül darbesiyle ilgili olarak şu soruların yanıtlanması istenilmektedir. 
- 12 Eylül'ün 33. yılı geride kalıyor. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya "cunta döneminden sorumlu" olarak yargılanıyor. Bu yargılama sizce ne denli samimi ve 12 Eylül'le hesaplaşmayı içeriyor?
- 12 Eylül'den hesap sorulmasının, yüzleşmenin ve adaletin tesisi için 12 Eylül'ü yaşayanlar olarak sizlerin talepleri ya da yapılması gerekenler nelerdir?
- Türkiye 12 Eylül cunta anayasasıyla yönetiliyor halihazırda. Buna karşın yeni anayasa tartışmaları da gündemde, sizlerin bu sürece yaklaşımı nedir?
Sayın Yılmaz Kızılırmak’ın yukarıda yönelttiği sorular hem 12 Eylül darbesinin yıldönümüne denk gelmesi ve hem de cuntanın geride kalan iki ihtiyar sorumlusunun (göstermelik de olsa) yargı önüne çıkarılması açısından güncel olması nedeniyle önemsiyorum.
AKParti iktidarının niyeti 12 Eylül Cuntası ile hesaplaşmak değildir. Evet-Hayır oyununda yaptığı propaganda ile halkları yalan vaatlerle aldatmıştır. O nedenle bu gün göstermelik bir “yargılama” yapılmakta olduğunu hep birlikte izlemekteyiz. “Bir ayağı çukurda” olan iki ihtiyarı usulen yargı önüne çıkarmak hesaplaşmaktan ve samimiyetten çok uzaktır.
12 Eylül darbesi öncesinde ve sonrasında yapılan Maraş, Çorum, Malatya… Katliamlarının ve 5000 gencimizi öldüren dönemin tüm sorumluları ortaya çıkarılmadan 12 Eylül’den hesap sorulması mümkün değildir.
Ne yazık ki, bugün Türkiye 12 Eylül cunta anayasasıyla yönetilmektedir.
Türkiye’nin demokratikleşmesi için; 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasında meydana gelen başta Maraş ve Sivas katliamları olmak üzere tüm faili meçhul cinayetlerin açığa çıkarılması gerekmektedir.

Özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında halkların yaşamsal alanlarında oluşan antidemokratik yasaların bir an önce evrensel hukuk normlarına uygun olarak düzenlenmelidir.
Seçim yasasındaki yüzde on baraj sistemi, Anadilde eğitim, yer isimlerinin iadesi, yerel Yönetimler, KCK rehineleri, Roboski katliamı, Reyhanlı bombası, Cem evleri statüsü, Diyanet’in kaldırılması, zorunlu din dersleri, başörtüsü, koruculuk, Karakollar, barajlar, doğa tahribatı gibi önemli konuların bir bütün olarak ele alınması gerekir.
Tüm bu sorunların çözümü için Seçim Yasası’nın halkların yararına değiştirilmesi çok acil ve öncelikli olması gerekir. Demokratikleşmenin olmazsa olmaz şartı seçim yasasındaki yüzde on barajın kaldırılması ya da en aza indirilmesidir. Dolayısıyla ülkemizin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel, seçim yasasındaki yüzde on baraj sistemidir.
Ancak, yukarıda sıraladığım öneriler temenni olmaktan öteye geçmediğini izlediğimiz güncel haberlerden anlaşılmaktadır. Özellikle Kürd sorunu çerçevesinde oluşturulan “Çözüm süreci” durma noktasına gelmiştir.
Meclis Anayasa Komisyonu’nda Yeni Anayasa’nın değiştirilmesi kapsamındaki çalışmalar artık tıkanmıştır. 12 Eylül diktatörlüğünün eseri olan TC. Anayasası’nın değişmeyeceği, hatta revize bile edilmeyeceği anlaşılmaktadır.
Yine, Anayasayla doğrudan bağlantılı olmadığı ve ana muhalefet partisinin desteği olduğu halde mevcut seçim yasasının da değişmeyeceği anlaşılmaktadır.
Zaten bu güne kadar değişmemesinin sebebi de Kürdlerin yoğun olarak desteklediği DEP-HADEP-DEHAP ve devamı partilerin Meclis’e girmesini önlemeye yönelik değil miydi? Öyle ise, Kürdler demokratikleşmenin temel şartı olarak yüzde on baraj sisteminin kaldırılmasını ya da indirilmesini göz ardı edemezler.
Her defasında seçimi atlatmak için halkları sahte demokrasi paketi ile aldatan AKParti iktidarının bu konuda sicili çok kabarıktır. Zaten AKParti Hükümeti’nin seçim yasasındaki yüzde on baraj sistemini değiştireceğine inanmak, en hafif deyimle saflık olur. AKParti iktidarı böylesi çıkarcı davranışlarından dolayı ülkeyi bilinmeyen bir kaosun içine doğru sürükleyeceğini söylemek herhalde abartılı olmaz.
12 Eylül Cunta yasalarıyla ülkeyi yönetenler demokrat olamazlar. Çünkü demokrasi maskesi altında 12 Eylül cuntasının antidemokratik yasalarının arkasına gizlenmişlerdir. Öyle ise, Türkiye’de bu güne kadar yapılan seçimler demokratik olabilir mi?
06.09.2013